Birkaç yazıyla Amerikan ve İsrail bombalarının altındaki İran’ın tarihine bakalım istiyorum. İlk yazıda kimler yok ki: Kaçar Hanedanı, İstanbullu bir Ermeni, Avustralyalı “kaçık” bir madenci ve tabii İran petrolünü adeta bedavaya ele geçiren İngilizler...
Bugün Pazartesi Yazısı yok. Malum sebepten.
Coğrafyamız yangın yeri ve ben bugünden başlayarak hafta boyu yazacağım birkaç yazıyla size İran’ı, daha doğrusu İran tarihini anlatmak istiyorum.
Kronolojik yahut son 120-130 yılın tamamını kapsayarak ilerlemeyeceğim. Kırılma noktalarını anlatmaya çalışacağım.
Bugün meselemiz petrol. Hani bazen “Yahu şöyle bir 300-500 kilometre kuzeyde çıksaydı şu meret de bizim memleketimiz de petrol zengini olaydı…” diyoruz ya. Bizi Allah korumuş da petrol çıkmamış bu topraklardan. Birazdan anlatınca göreceksiniz.
Başlayalım.
1800’lerin sonlarındayız. Kahramanımız bir arkeolog. İsmi Jacques De Morgan. 1891’de Fransa Kültür Bakanlığı tarafından İran’a kazı yapmaya gönderiliyor. Ülkenin güneybatısındaki Şuş kentinde yapıyor kazılarını. Paha biçilemez tarihi eserler çıkarıyor. Asurlular, Keldaniler, Sasaniler… Dönem dönem, katman katman paha biçilemez tarihi eserler pek tabii ki Batı’ya kaçırılıyor. Bugün bir kısmı Louvre Müzesi’nde…
Fakat kazılar esnasında bir şey dikkatini çekiyor De Morgan’ın. Taşların rengi, yapısı… Uzmanlığı bu alanda olmamasına rağmen Fransız arkeolog anlıyor ki bu topraklarda damar damar, çok sayıda petrol yatağı var.
İran’a birkaç kez daha gidip geliyor, örnekler alıyor De Morgan ve ülkesine dönünce ülkenin güneybatısındaki petrol yataklarıyla ilgili bir makale yayımlıyor. Yıl 1894, makalenin çıktığı yayın Paris Madencilik Dergisi.
Aslında petrol İranlılara yabancı değil. Halk neft dediği bu zifir maddeyi gece lambalarında, evlerin izolasyonunda filan kullanıyor. Fakat De Morgan’ın makalesi yayımlanınca ortalık birbirine giriyor. Birden tüm gözler İran’a çevriliyor.
Meseleye ilk “uyananlardan” biri bizim mesleğe çok uzak bir isim değil: Baron Julius De Reuter. Evet, doğru bildiniz. Reuters ajansının kurucusu.
İran yönetiminden elde ettiği imtiyazla “Imperial Bank of Iran”ı kuran Baron Reuter hemen bankanın altına bir de maden şirketi ekliyor. Lakin işler istediği gibi gitmiyor. Baron bir türlü kârlı bir petrol yatağı bulamıyor. 1899’da ölünce bu petrol işi havada kalıyor. Hiçbir şirket kârlı bir yatak bulunup bulunamayacağından emin olunamayan böyle bir işe para yatırmaya yanaşmıyor.
İşte bu noktada devreye bir başka karakter giriyor. Üstelik bu kişi bizim “buralardan”: Petrol fırsatını duyunca İran’a göçüp bu işlerin peşinden koşmaya karar veren İstanbul’un Ermeni cemaatinden Antoine Kitapçıyan. Sadece 22 yaşında, broker’lık yapıyor ve muhtemelen kendine bu işlerin piri bir başka Ermeni’yi, Sarkis Gülbenkyan’ı örnek alıyor. (Üsküdar doğumlu Gülbenkyan, aldığı komisyonlar nedeniyle nam-ı diğer “Bay Yüzde Beş” Osmanlı petrollerini Batılı şirketlere pazarlayarak döneminde dünyanın en zengin birkaç insanından biri olmuştu.)
Kitapçıyan İran’a petrol için geliyor dedik evet ama aynı zamanda devlet katında da pek seviliyor. Önce İran’ın dışişleri bakanlığında çalışmaya başlıyor, sonra Gümrüklerden Sorumlu Genel Müdürlüğe getiriliyor.
İşte bu genç adam, Baron Reuter’in ölümüyle bütçesizlikten kimsenin aramaya devam etmediği İran petrollerine dönemin tüm iş dünyasını bir araya getiren meşhur Uluslararası Paris Fuarı’nda bir yatırımcı aramaya girişiyor. (Eyfel Kulesi’nin açılışı on yıl önce aynı fuarda olmuştu. Hatta kule fuarın giriş kapısıydı.) Tabii İngilizlerin yardımıyla…
Buluyor da.
Son Kaçar şahı Ahmed Şah. 1923’te sürgüne gönderildi, 1930’da öldü
Britanya’nın Tahran büyükelçisi onu hafif “kaçık” karakteriyle tanınan Avustralyalı bir altın madencisiyle tanıştırıyor: William Knox D’Arcy. Darcy, Britanya Krallığı’na bağlı Avustralya’da babasıyla altın madenciliği yaparken “petrol” denen yeni madenin peşine düşerek Orta Doğu’ya gelmiş bir yatırımcı. Açıkçası petrol işinden de çok anlamıyor ama Osmanlı dahil petrol bulunabilecek her ülkenin yetkilileriyle görüşüyor.
Osmanlı idarecilerinden pek yüz bulamıyor. Zira Osmanlı Irak’ın kuzeyindeki (Musul, Kerkük) petrol yatakları için Almanlarla çalışmaya karar vermiş.
İran’da ise Britanya ve Rusya’nın borusu ötüyor. (Dikkat ederseniz 1. Dünya Savaşı’nın tarafları belirginleşiyor.) D’Arcy buraya, biraz da kumar oynarcasına para yatırmaya ikna oluyor.
“Kumar” kelimesini bilerek kullandım zira Sarkis Gülbenkyan İran petrolü için kendine de teklif geldiğini, ancak ortaklarıyla birlikte bu işi “kumar” olarak gördüklerini şöyle anlatıyor: “Tarihini çok iyi hatırlamıyorum –1895 ile 1900 tarihleri arasında olmalı– şimdiki Anglo Pers Şirketi’nin [Anglo Persian Oil Company] sahip olduğu imtiyazlar uzun süre sürüncemede kalıyor ve hiç kimse onlarla ilgilenmiyordu. Bir Ermeni ve İran Gümrük Müdürü olan Kitapçı’nın bu imtiyaz için 15.000 pounda ihtiyacı vardı. Ben Sayın Kitapçı’yı yakından tanırdım. …Oldukça spekülatif göründüğünden bunun ancak bir kumarbazın işi olabileceğini zannettik. Bu iş bize göre değildi. Avusturalya ve başka yerlerde büyük bir maden borsacısı olan Bay D’Arcy’in, bizzat kendisinin ilgilendiği ve fikrimce İskoç yardımıyla şirkete dönüştürdüğü bu işi, ben reddetmiştim. Bugün D’Arcy, petrol işinde bir öncü olarak düşünülür. Halbuki gerçeği söylemek gerekirse o büyük bir kumarbazdır. Onun başarısı, endüstriyel ya da ekonomik basiretten ziyade büsbütün şansa bağlıydı.” (Ali Okumuş’un doktora tezinden alıntı.)
Rıza Pehlevi’nin taç giyme töreni. 1925 yılında İran Şahı olarak Pehlevi Hanedanı dönemini başlattı
Ve evet, D’Arcy bu madenleri inanılmaz kârlı bir anlaşmayla alıyor. “İnanılmaz” diyorum çünkü İran Devleti’yle D’Arcy’nin şirketindeki anlaşmaya göre çıkarılacak petrolden elde edilecek gelirin yüzde 84’ü (inanılmaz olan işte bu oran, en iyi pazarlıkta “fifty-fifty” olması gerekirken) D’Arcy’ye kalırken İran ise sadece yüzde 16’yla yetinmeyi kabul ediyor.
İşte İran’ın başını yakan bu anlaşma oluyor. D’Arcy, Kitapçıyan’a da bir hisse veriyor, hatta Kitapçıyan şirkette İran’ın temsilcisi olarak görev yapıyor ve üstün hizmetlerinden dolayı İran Şahı tarafından ödüllendiriliyor.
Ve geldik en çarpıcı yere: Daha sonra bu hisseler Britanya’ya devrediliyor ve Gülbenkyan’ın sözünü ettiği Anglo-Persian Oil Company bugün de bildiğiniz BP olarak yoluna devam ediyor.
İşte dünyanın petrol tiranları arasında başı çeken BP böyle kuruluyor.
Tüm bunlar olurken İran’ın başında ülkeyi yüz yıldan fazla bir zamandır yöneten Kaçar Hanedanı var. İran Şahı Muzafereddin’in petrol arama izni için aldığı büyük tazminatı üç Avrupa gezisinde harcadığı söyleniyor.

Nitekim kapitülasyonların, özel izinlerin “bedavaya” dağıtıldığı, yolsuzluğun alıp başını gittiği İran’da Kaçar Hanedanı’na yönelik itirazlar yukarıda anlattığım işlerin de etkisiyle giderek artıyor ve anayasal bir monarşi isteyenlerin sesi gür çıkmaya başlıyor.
Nihayet birkaç yıl içinde gerçekten de bir Meclis seçiliyor ve anayasal monarşiye geçiş süreci başlıyor.
Lakin İran’ın dünyanın en büyük petrol yataklarını, neredeyse “bedavaya” sömüren İngilizlerin elinden alması on yıllar sürüyor. D’Arcy’le imzalanan talan anlaşmasının şartlarını iyileştirmek bile otuz yıldan fazla zaman alıyor.
Şah Muzafereddin’den sonra payitahtlarının gücünü kaybeden Kaçar Hanedanı, İngiliz destekli bir darbeyle İran’ın yönetiminden alınıyor. Yerine İngilizlerin “yüksek müsaadeleriyle” yeni bir hanedanlık kuruluyor.
Darbenin başındaki genç general Rıza Pehlevi ve kendini İran Şahı seçtirerek kurduğu tiranlığın adı bugün de birilerinin rejimi devirip yeniden kurma hayali gördüğü Pehlevi Hanedanlığı.
Devamı bir sonraki yazıda.
/././

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder