EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-


İç cephe -Koray R.Yılmaz- 

Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama!

Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı cumartesi başladı. Oysa henüz cuma günü görüşmelerin baş arabulucusu olan Umman Dışişleri Bakanı barışın yakın olduğuna inandığını söylemişti. Ertesi gün ise tüm dünya bir kez daha Ortadoğu’da savaş, füze menzilleri, nükleer silahlar, misilleme ihtimalleri, altın fiyatları, petrol fiyatları gibi alışık olduğumuz bir repertuvarla karşı karşıya...

Ancak bu kez savaş yalnızca Tahran–Tel Aviv–Washington hattında yaşanmıyor. Daha az konuşulan ama en az bu cephe kadar önemli olan başka bir savaş da ABD’nin kendi içinde. ABD içinde İran’a karşı askeri operasyon tartışması yalnızca dış politika meselesi değil, oldukça yoğun bir iç siyasi çatlak ve mücadele alanı olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik mesele yalnızca savaş da değil. Aynı çatışma dinamikleri son yıllarda gümrük vergilerinde, uluslararası yardım politikalarında, göç ve sınır politikalarında, Çin rekabetindeki farklı politika tercihlerinde vb. tekrar tekrar ortaya çıktı.

Çin’e ve diğer bazı ülkelere uygulanan gümrük vergileri, Kongre’nin vergi koyma noktasındaki anayasal yetkisini fiilen devre dışı bıraktı. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle yürütme, ticaret politikasını artan şekilde bir dış politika silahına dönüştürdü. Bunun üzerine içeriden yükselen muhalif seslerle parti içi çatlak belirmeye başladı, daha önemlisi Senato’da hazırlanan Trade Review Act ile, yürütmenin tek taraflı vergi koyma pratiğine karşı Kongre’nin yetkisini geri alma girişiminin gündeme gelmesiydi; ki böylece yürütme ile kongre arasındaki çatlak daha bir görünür oldu. Ne var ki bu girişim, yürütmenin açık muhalefetiyle komite aşamasında tıkandı. Bu kez yürütme ile yargı arasındaki çatlak görünür olacaktı. Yüksek Mahkeme, Trump yönetiminin dayandığı acil durum ve ulusal güvenlik gerekçelerinin, başkana bu ölçekte gümrük vergisi koyma yetkisi vermediğine hükmederek tarifelerin önemli bir bölümünü hukuka aykırı buldu. Böylece gümrük vergileri meselesi, yalnızca bir ticaret politikası değil; yürütme, Kongre ve yargı arasında derinleşen bir kurumsal güç mücadelesinin simgesi haline geldi.

Benzer bir tablo uluslararası yardımlarda da yaşandı. Bu çerçevede Trump yönetimi, 2026 mali yılı için sunduğu bütçe teklifinde, dış yardım kalemlerinde yaklaşık 31–32 milyar dolarlık bir üst sınır öngörerek, önceki yıllara kıyasla son derece sert bir daralma talep etti. Önde gelen yardım ajansı olan USAID’e yönelik yaklaşım ise doğrudan “kapatma”dan ziyade, ajansın yeni fonlardan mahrum bırakılması, programlarının dondurulması ve fonksiyonlarının alternatif mekanizmalara aktarılması şeklinde tezahür etti. Bu yaklaşım, Elon Musk’ın öncülük ettiği Department of Government Efficiency (DOGE) söylemiyle birleşerek, dış yardımı “verimsiz”, “elitist” ve “Amerikan çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen” bir harcama alanı olarak çerçeveledi.

Ancak Kongre’nin 2026 mali yılı dış yardım ve diplomasi harcamaları tasarısı, bu stratejiye açık bir karşı çıkış oluşturdu. Kongre, Trump yönetiminin talep ettiği kesinti ölçeğini kabul etmedi ve toplamda yaklaşık 50 milyar dolarlık bir dış yardım ve diplomasi bütçesi üzerinde uzlaştı. Bu tutar, bir önceki yıla kıyasla reel olarak bir gerilemeye işaret etse de Trump’ın önerdiği seviyenin yaklaşık 18–19 milyar dolar üzerindedir. Dolayısıyla tasarı, dış yardım mimarisinin tümüyle tasfiyesine değil, sınırlı da olsa bir kurumsal sürekliliğe işaret etmektedir.

Özellikle dikkat çekici olan, Kongre’nin USAID’i bütçesiz bırakarak fiilen ortadan kaldırma yönündeki yürütme stratejisine kapıyı kapatmış olmasıdır. Tasarı, USAID’e yeni ve genişleyici bir fon artışı sağlamamakla birlikte, ajansın kapatılmasına ya da yetkilerinin resmen sona erdirilmesine yönelik herhangi bir hüküm içermemektedir. Bu durum, USAID’in Trump’ın arzuladığı biçimde kurumsal tasfiyenin yasama eliyle meşrulaştırılmasını engellemiştir. Kongre’nin bu karşı-hamlesi yalnızca USAID ile sınırlı değildir. Trump yönetiminin sıfırlamayı hedeflediği ya da radikal biçimde küçültmek istediği bazı kilit dış politika ve “yumuşak güç” araçları da tasarı kapsamında korunmuştur. Bunun asıl anlamı Trump İktidarının ABD’nin küresel rolüne dair perspektifinin devlet içinde tüm kurumlarıyla benimsenmiş olmadığıdır.

Ayrıca kalkınma ve insani yardım alanında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Millennium Challenge Corporation (MCC) için ayrılan yaklaşık 830 milyon dolar, Trump yönetiminin öngördüğü dramatik kesintileri boşa düşürürken; insani yardım bütçesinin 5,5 milyar dolar seviyesinde tutulması, yürütmenin daha dar ve güvenlik merkezli dış politika anlayışına karşı görece daha geniş bir uluslararası yardım vizyonunun korunduğunu göstermektedir. Bu rakamlar, Kongre’nin alışıldık dış yardım mimarisini tamamen tasfiye etmek yerine, ölçek küçülterek de olsa sürdürme iradesini yansıttığını ortaya koymaktadır.

Bu alanların her biri, aslında aynı yapısal gerilimi işaret ediyor: Yürütme giderek daha fazla yetki topluyor; Kongre ise buna farklı yanıtlar üretme arayışında. İran savaşı, bu sürecin askeri cephedeki son ve en sert halkası.

İran’a yönelik askeri saldırılar, ABD’de uzun süredir biriken savaş yetkisi krizini yeniden görünür kıldı. Anayasa’ya göre savaş ilan etme yetkisi Kongre’ye ait olmasına rağmen, operasyonların Kongre onayı olmadan başlatılması ciddi bir anayasal tartışma yarattı. Bu nedenle birçok Demokrat ve bazı Cumhuriyetçiler, Trump yönetimine karşı War Powers Resolution (Savaş Yetkileri Tasarısı) çağrısı yaptı.

Saldırıların kapsamı ve gerekçesinin Kongre’ye açık ve kapalı oturumlarda ayrıntılı biçimde sunulması talebine, Amerikan askerlerinin olası kayıpları varken Başkan’ın tek taraflı karar alamayacağını vurgusu eklendi. Temsilciler Meclisi’nde ise Demokrat Gregory Meeks ile Cumhuriyetçi Thomas Massie’nin birlikte sunduğu tasarı, Kongre onayı olmadan İran’a askeri güç kullanılmasını engellemeyi amaçlayan nadir bir iki partili denetim girişimi olarak öne çıktı. Senato’da benzer bir adım atıldı. Tüm bunlar, Kongre’nin yürütmeyi denetleme kapasitesinin ciddi biçimde sınandığı bir döneme işaret ediyor.

Bu anayasal gerilim, Cumhuriyetçi Parti içinde de belirgin çatlaklar yarattı. Parti içindeki müdahaleci kanat –örneğin Lindsey Graham– saldırıları desteklerken, savaş yetkilerini sınırlamaya yönelik girişimlere sert biçimde karşı çıkıyor. Buna karşın Thomas Massie gibi Cumhuriyetçi isimler, Trump’ın Kongre’yi baypas eden tek taraflı adımlarını açıkça eleştiriyor. Bu tablo, Cumhuriyetçi Parti’nin dış politika konusunda tek sesli olmadığını gösteriyor.

Ayrışma yalnızca siyasal elitlerle sınırlı değil; kamuoyunda da belirgin bir bölünme var. Anketler, Amerikalıların büyük çoğunluğunun –yaklaşık yüzde 74’ünün– askeri eylemler için Kongre onayını şart gördüğünü ortaya koyuyor. Bu oran özellikle Demokratlar ve bağımsız seçmenler arasında daha da yüksek. Aynı araştırmalar, Trump’ın dış politika performansının kamuoyunda düşük not aldığını ve askeri hamlelerinin tartışmalı bulunduğunu gösteriyor. Bu eğilim, Trump’ın “yeni uzun savaşlardan kaçınma” vaadiyle İran operasyonu arasındaki çelişkiyi daha görünür kılıyor.

Medya da bu çatlağı derinleştiriyor. İlginç biçimde, bazı MAGA çizgisine yakın figürler ve muhafazakâr yorumcular bile saldırılara mesafeli yaklaşarak Trump’ın hamlesini kendi söylemiyle çelişkili buluyor. Öte yandan kimi medya organları, operasyonların hukuki dayanağını, Kongre’nin rolünü ve siyasi maliyetini sorgulayan yayınlar yapıyor. Demokrat Parti içinde ise hem Kongre üyeleri hem de parti tabanı, daha fazla şeffaflık, Kongre onayı ve diplomasi vurgusuyla savaş karşıtı bir basınç oluşturuyor. Böylece İran savaşı, yalnızca dış politika meselesi değil, ABD’de yasama–yürütme dengesi, parti içi ayrışmalar ve kamuoyu meşruiyeti üzerinden işleyen çok katmanlı bir iç siyasal krizin aynası haline geliyor.

Bu gibi nedenlerle söylenebilir ki İran savaşı yalnızca Ortadoğu’yu değil, ABD’nin kendisini de test ediyor. Savaş uzadıkça, maliyet arttıkça ve bölgesel risk büyüdükçe, Washington’daki “iç cephe”nin ne kadar “sağlam” olduğu daha net ortaya çıkacak. İran’a karşı açılan bu savaş, askeri bir operasyon olarak başlayabilir. Ama siyasal olarak başka bir anlama daha sahip: Savaş, ABD’nin uzun süredir biriken kurumsal, anayasal ve siyasal çatlaklarının yeni bir aynası haline geldi. Bunun ilk sonucu Kasım ayındaki seçimlerde görülecek gibi.

/././

İran’ın egemenliği ve Amerikan haydutluğu…-Mustafa Yalçıner- 

Geçen yılki 12 gün savaşı yarım kalmış bir savaştı. İsrail’in nefesi ve “Demir Kubbesi” yetmeyince Amerikan emperyalizmi zor durumdaki “öncü birliğinin” yardımına koşarak bombardımana katılmıştı. Ancak yeterince hazırlıklı değildi. Bombaladı ve Trump’ın zafer kazanmış havalarda “İran’ın nükleer tesislerini tamamen imha ettik” açıklamasıyla durdu. İran da sürdürme yanlısı olmadı ve savaş galibi olmadan sona erdi.

Oysa gerçek anlamda sona ermediği belliydi. Nitekim geçtiğimiz cumartesi sabahı başlayan Amerikan-İsrail saldırısıyla herkes bunu gördü.

Trump’ın İran nükleer tesisleriyle ilgili söyledikleri de yalandı. Cumartesiye kadar üç tur süren ABD-İran görüşmelerinde müzakerelerin başlıca konusu nükleer tesislerdi. Belli ki duruyorlardı.

Gerçekte İran’ın nükleer araştırma ve üretimi de propaganda edildiği kadar “yakın tehdit” oluşturuyor değildi. İlerliyordu ama nükleer silaha varılmasına daha çok vardı.

Asıl sorun, Ortadoğu’nun Amerikan çıkarları ve stratejisi doğrultusunda yeniden dizayn masasına yatırılmış olmasıydı ve söz konusu dizaynın iki başlıca hedefinden biri İran’dı.

İşin gerçeği, İran, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altına almada kararlı olduğu Ortadoğu’yla sınırlı olarak birincil hedefti. Sadece petrol ve doğal gaz rezervleri dolayısıyla değil, bölgede Antiamerikan güçleri etrafında toplayıp lojistiklerini de sağlayarak sevk ve idare eden güç İran’dı. Ve Amerikan hegemonyasının ilanı Antiamerikan direncin kırılmasını, dolayısıyla İran’ın elimine edilmesini gereksiniyordu.

Daha geniş açıdan yaklaşıldığında, İran ABD’nin başlıca rakibi Çin emperyalizmi ve müttefiki Rusya’yla ittifak halinde ve Ortadoğu’da Amerikan hegemonyasının gerçekleştirilmesinin temel nedeni bu rekabet. Çin, enerji ihtiyacını, Rusya’nın yanı sıra başlıca bölgeden sağlıyor. Avrupa ve Afrika’ya ihracatının yüzde 60’ını da bölge limanlarından yapıyor. Yeniden dizaynla bölgeden dışlanmak istenen büyük güç Çin. İran’sa onun bölgedeki dayanağı.

Şimdi Amerikan-İsrail saldırısıyla yarım kalan savaş devam ediyor. ABD bu kez bölgeye ciddi yığınak yaptı.

İsrail’in kural ve hukuk tanımadığı biliniyor. Amerikan emperyalizmi de hiç hukuk ve kural tanımadı, ancak Trump’a kadar hep gerekçe uydurmaya çalıştı. Şimdi Trump da çalışıyor, ama öylesine!

Zorunlu olmasına karşın kendi Kongresinin onayını almaya gerek görmedi. Uluslararası hukuku, örneğin BM kararını da beklemedi. Hukuk, egemen bir ülkeye düpedüz hava saldırısı ve liderine suikast düzenlenmesine olur vermez. Ama verse de vermese de, ABD, İsrail’le el ele saldırıya geçti. Bu tam bir haydutluktur!

Avrupa’nın demokratik ülkeleri İngiltere, Almanya ve Fransa ortak bir açıklamayla ABD ve İsrail’in hukuk tanımaz haydutluğundan değil ama İran’ın saldırıyı füzelerle yanıtlamasından endişe duyduklarını açıklayarak haydutluğu onayladı! Trump Avrupa’dan bile silah tehdidiyle Grönland’ı istememiş gibi!

ABD istediği her ülkeye saldırabileceğini ortaya koydu. Türkiye, işin içinde İsrail de olunca saldırıyı onaylamayıp hukuka aykırı bulmakla yetindi. Saldırı tek yanlı değilmiş gibi, “taraflara” barış önerdi. NATO üyeliğini ve saldırganların kullanabileceği Amerikan ve NATO üslerinin varlığını ne iktidar ne burjuva muhalefet tartışma konusu ediyor. Sadece İran’dan olası göç karşısında alınacak önlemler önemseniyor. Hareketsizliğin işaret ettiği el altından Trump’a “olur” verilmiş olma olasılığıysa yok değil.

Sağdan göç önlemleri önerileri dışında haydutluğa suçlama gelmiyor. Liberal soldaysa Amerikan-İsrail saldırısı kınanırken, bu kınama, gerici molla egemenliği dolayısıyla İran’ın suçlanmasıyla dengeleniyor. Emperyalist saldırı onaylanamazmış ama İran da halkını zorbalığıyla bezdiren zalim mollaların iktidarıyla savunulamazmış…

İran’da gericiliğin egemenliği ve giderek sıklaşarak ayağa kalkan İran halkı ve mücadelesinin zorbalıkla bastırıldığı gerçek. Ancak gericiliğin egemenliği ve Trump’ın sanki kendisi ilericiymiş gibi İran rejimini değiştirme çağrısı yapması, kimseye, ülkelerin egemenliğini çiğneme ve suikastlar düzenleme hakkı vermez. Rejimlerin gericiliğiyse halkların sorunudur ve rejimler yalnızca halkların mücadeleleriyle alaşağı edilebilir.

/././

Çin’in İran’la ABD arasında çifte hesabı -Ceren Ergenç- 

Geçtiğimiz cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in ortak operasyonunda Tahran’ın yanı sıra İsfahan, Kum ve Kereç de hedef alındı ve İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney öldürüldü. İran, misilleme olarak İsrail’e, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez ülkelerine füze saldırıları düzenledi. Hürmüz Boğazı gemi geçişlerine kapatıldı Bu gelişmeler, gözleri Çin’in vereceği tepkiye çekti. Çin, saldırıların ilk aşamasında “derin endişe” düzeyinde temkinli bir dil benimsedi; ancak Hamaney’in öldürülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte, yani Çin’in doğrudan ekonomik çıkarları tehdit altına girince, söylemini “Şiddetle kınıyoruz” düzeyine yükseltti.

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede vurguladığım gibi, Çin’in uluslararası sistemdeki konumlanması iki temel prensibe dayanıyor: Devletin ekonomiye yön vermesi ve müttefik değil stratejik ortak ağı kurması. Bu iki prensip birbirini tamamlıyor; Çin, kimseye yasal yükümlülük altına girmeden esnek bir dış politika yürütebiliyor, çünkü içeride kendine yeterli bir sistem inşa etmiş durumda. Transatlantik İttifakı gibi ideolojik bir kalıba ya da karşılıklı yükümlülüklere dayanmayan bu esnek ağ, Trump’ın ABD’nin müttefiklerini tek kalemde silip atmasıyla birlikte artık zayıflık değil, öngörü olarak okunuyor. İspanya’dan Kanada’ya, Kore’den gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamına kadar orta güçler, içinde oldukları ittifakların yarattığı belirsizlikten dolayı çoklu ortaklık yoluna girdi; bu yolda Pekin’e uğrayanların ardı arkası kesilmiyor.

Venezuela’da olduğu gibi İran’da da Çin, başlangıçta beylik açıklamaların ötesine geçmedi. Venezuela’nın ham petrolünün yüzde seksenini satın alıyor olmasına rağmen Trump’ın darbesini protesto etmekle yetindi; Maduro sonrası döneme dair pazarlıkların içinde yer alacağını açıkladı. Bunun nedeni şu: Çin, zamanında önlemini alıp petrol alımını dengeli biçimde dağıttı. Venezuela ve İran’dan gelen petrol, Çin’in toplam ihtiyacının yüzde yirmisine dahi ulaşmıyor. Yani ABD’nin eline koz verecek neredeyse hiçbir bağımlılık kalmadı.

Çin’i asıl rahatsız eden ABD’nin İran’a saldırması değil, Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Boğaz’dan geçen yüklerin büyük çoğunluğu Asya’ya, özellikle Çin’e gidiyor. Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak Ortadoğu petrolünün en büyük alıcısı. Günlük yaklaşık 5 milyon varil ham petrol Hürmüz üzerinden Çin’e ulaşıyor; bu, toplam 11.6 milyon varillik ithalatının yüzde kırkını, toplam 16 milyon varillik arzının ise yüzde otuzunu oluşturuyor.

Rusya bu noktada devreye giriyor. Petrolünü hem Kuzey Denizi ve Baltık üzerinden tankerlerle hem de demir yolları ve boru hatlarıyla Asya’ya ulaştıran Rusya, Hürmüz’e bağımlı değil. Geçen yıl günlük 10.8 milyon varil üretip bunun 4.8 milyon varilini ihraç etti; ihracatın yüzde seksenine yakını Çin ve Hindistan’a gitti. Dolayısıyla İran ve Suudi Arabistan kaynaklı arz boşluğunun bir kısmını, özellikle Çin pazarında, Rusya doldurabilir. Ancak bu durum Çin’i, Trump’ın nisan için planlanmış olan Pekin ziyaretini riske atmamak adına kaçınmak isteyeceği bir konuma sürüklüyor: Rusya ile isteksiz de olsa geçici bir cephe oluşturmak.

Denklem bir de şu açıdan karmaşık: Boğaz’ı kapatan İran olduğu için Çin, bir yandan İran’ı siyasi olarak destekleyerek ABD’nin saldırılarını daha erken noktalamaya zorlamak, öte yandan Trump’la ilişkileri bozmamak gibi iki, birbiriyle çelişen, dış politika gayesine erişmeye çalışıyor. Çünkü ABD Kongresi tarafından onaylanmış milyarlarca dolarlık silah paketinin Tayvan’a gönderilmesinin Trump’ın nisan ziyareti öncesinde askıya alınması, ABD’yle müzakere alanının zaten açılmakta olduğunu gösteriyor. Çin’in sertleşen söylemi bu çerçevede hem İran’a hem de ABD’ye verilen bir mesaj.

/././

3 bin çalışanı vardı: Ülker'in eski ortağı iflas bayrağını çekti 

Karaman merkezli Modern Çikolata, konkordato sürecine rağmen iflas etti. Yıllık 140 bin ton üretim kapasitesine sahip şirket, bir dönem Ülker’in önemli iş ortaklarındandı.

Karaman merkezli Modern Çikolata Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., mali sıkıntılar nedeniyle iflas etti. Şirket, geçtiğimiz yıl ekonomik darboğaz nedeniyle konkordato ilan etmişti.

Ülker ile ortaklık dönemi

Modern Çikolata’nın temelleri merhum iş insanı Abdullah Tayyar tarafından atıldı. Şirket, 1986 yılında Karsa Bisküvi adıyla üretime başladı.

1999 yılında Ülker ile ortaklık kuran firma, Ülker’in Kazakistan, Ukrayna, İstanbul ve Karaman’daki yatırımlarında iş ortağı olarak yer aldı.

2014’te yeni dönem başladı

2014 yılında Ülker hisselerini devreden şirket, çikolata üretimine yönelerek Modern Çikolata fabrikasını kurdu. Üretim kapasitesi yıllık 140 bin tona kadar çıkarıldı.

300’den fazla ürün üretiyordu

Şirketin portföyünde; Bisküvi, Çikolata, Kek, Kraker, Çikolata bar, Gofret, Kremalı çikolata olmak üzere 7 ana kategoride 300’den fazla ürün bulunuyordu.

3 bin kişiye istihdam sağlıyordu

Konkordato öncesinde yaklaşık 3 bin çalışanı bulunan şirket, büyük market zincirlerine özel üretim yapıyor ve bölge ülkelere ihracat gerçekleştiriyordu.

Modern Çikolata, 2023 yılına kadar İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu listesinde yer almış, Karaman’da kurumlar vergisi sıralamasında 7’nci olmuştu.

***

Evrensel

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İç cephe -Koray R.Yılmaz-  Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama! Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yö...