BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İran direniyor: Emperyalizmin kan kumarı -Berkant Gültekin- 

ABD-İsrail barbarlığının son hedefi İran oldu. Aylardır İran’a yönelik tehditlerini artıran ve ilk tacizlerini haziran ayında yapan katliam ortakları, nükleer müzakereler devam ederken 28 Şubat sabahı tarihin gördüğü en alçak saldırılardan birini başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile birlikte 50’ye yakın üst düzey devlet yetkilisinden ilkokul çağındaki 168 çocuğa kadar, sadece 4 günde 787 İranlı öldürüldü. Emperyalizm, kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm yerkürede bir kez daha insanlığın en büyük düşmanı olduğunu kanıtladı.

Saldırının ilk gününde Hamaney’in öldürülmesi hiç şüphesiz beklenmedik ve “şok” etkisi yaratan bir gelişmeydi. Öyle anlaşılıyor ki bu İran devlet aygıtı için de geçerliydi. Hamaney’in ardından dile getirilen şehitlik anlatısı ideolojik, tarihsel ve inançsal motivasyon üzerinden rejimin hasar gören omurgasını onarmayı amaçlıyor. Büyük ölçüde de başarılı olduğu söylenebilir. Ancak “Hamaney şehit olmayı tercih etti” türü bir yaklaşım gerçeği perdelediği gibi suikastı da sıradanlaştırıyor. İran açısından tahmin ve öngörü hatasından kaynaklanan bir güvenlik zafiyeti olarak değerlendirilebilecek bu olay, ABD ve İsrail’in ne denli gözü dönmüş hale geldiğini de gösteriyor. Hamaney, İran’ın uzun yıllardır en tepe ismi, rejimin simgesi ve belkemiğiydi. Üstelik sadece o değil, kritik görevler yürüten 49 yönetici de (Hamaney’in aile bireyleriyle birlikte) öldü ve her şey başlarken bu tercih edilecek bir seçenek olmaktan çok uzaktı.

Trump ise “'İran'ın askeri liderliğini ortadan kaldırmak için 4-5 hafta gerekir' demişlerdi, bir günde hallettik” diyerek erken bir zafer ilan etti. Her zamanki gibi küçümseyici ve alaycı sözler kullandı. Hamaney’in öldürülmesi sonrası yaptığı açıklamada şu cümleleri kurdu: “Ülkeyi kimin yönettiğini bilmiyoruz. Onlar da kimin yönettiğini bilmiyorlar. Bu biraz işsizlik kuyruğuna benziyor.” Bir ülkeye füze yağdırıp kentleri yıktıktan ve çoluk çocuk yüzlerce cana yaşadığı toprağı mezar ettikten sonra failin takındığı bu küstah tavır, aslında emperyalist zalimliğe engel olamayan, hatta onu “müttefik” gören, “endişeliyiz” ve “üzgünüz”den başka bir şey diyemeyen tüm devletlerin ayıbı. ABD ve İsrail’e ses çıkarmayıp İran’ın verdiği meşru karşılıkları “kınayanlara” ise diyecek bir şey yok; onlar zaten işbirlikçi utanmazlıklarını başka hiçbir izaha ihtiyaç duyulmayacak şekilde ortaya koyuyor.

“Henüz gerçekten sert bir şekilde vurmaya bile başlamadık” diyor Trump ve asıl büyük saldırının çok yakında olduğunu söylüyor. Bu iddialı sözlerinden belli ki işin psikolojik boyutuna da önem veriyor. Ona inananlar, ABD-İsrail saldırganlığıyla başlayan savaşın nasıl sonuçlanacağından oldukça emin. İran’ın fazla gücü olmadığını, eninde sonunda teslim olacağını, rejimin çökeceğini ve hatta İran’da demokrasiye geçiş için bir fırsatın doğacağını düşünenler az değil. Ancak gidişat bu öngörülerle örtüşmeyebilir. İran’ın BAE, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan’a yaptığı misillemeler Washington’ı oldukça şaşırtmışa benziyor. Bunu bizzat Trump dile getirdi (kendince tersinden). Gelen haberler, Pentagon’un bu tarz bir karşı saldırı beklemediği yönünde. Bu da ABD’nin stratejik hesap hatası olarak not edilebilir.

Hürmüz Boğazı’ndaki ticareti büyük oranda kesen, Suudilerin Aramco’sunu ve Katar’ın QatarEnergy’sini vuran İran, savaşı enerji kulvarına taşıdı. Çatışmaların başlamasıyla petrol fiyatları yüzde 6 yükseldi. Brent petrolün varil fiyatı 85 dolar seviyesini gördü. İran böylece hem “tarafsız” olduklarını açıklayarak olası bir yan etkiden kendilerini koruyabileceklerini düşünen Körfez ülkelerine ABD ile kol kola girmenin cezasını kesti hem de savaşın yükünü Batı’ya doğru kaydırmaya başlayarak “Bu işten siz de zarar görürsünüz” mesajı verdi. Petrol fiyatlarındaki artışın yanı sıra Katar’ın LNG üretimini durdurması, Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük gaz kaynağını da tehlikeye sokuyor. Avrupa gaz fiyatlarındaki artış yüzde 100’ü aştı. Avrupalı liderler çocukların çığlığını duymaz ama parayı önemser. Enerji piyasasındaki bu kriz, kuşkusuz sadece Batı’yı değil Çin ile Hindistan’ı da etkiliyor ve ABD üzerindeki baskının artacağı bir küresel atmosfer yaratıyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Ali Muhammed Naini, dün yaptığı açıklamada ABD ve İsrail’e “Aralıksız saldırılara hazır olun” uyarısında bulundu. İran, kimilerinin sandığı gibi “kolay lokma” olmayacak. Elinde göründüğünden çok daha fazla enstrüman var.

Saldırıların ne kadar süreceğine dair konuşan Trump, 4-5 haftalık bir zaman dilimi öngördüklerini söyledi. Trump ayrıca “İran’a bir kara harekatı ihtimalini dışlamıyorum” dedi. Bu süre zarfında amaç, İran’ın kolunu kanadını bütünüyle kırmak ve böylece ABD-İsrail ittifakı için büyük bir sorunu ortadan kaldırmak. Bu hem Trump hem de Netanyahu için büyük bir başarı olacak. Netanyahu’nun İsrail’de bu yıl yapılacak seçimler öncesi kan dökmeye ihtiyacı var. “Güvenliği sağlama” meşruiyeti elinden giderse seçmene sunabilecek hiçbir şeyi kalmayacak. Bunun için Trump’ı ikinci başkanlık döneminde en fazla ziyaret eden lider o oldu. Bir yıl içinde tam 7 kez Washington’a gitti ve İran’a karşı saldırı başlatmak için elinden geleni yaptı. Sonunda istediğini de aldı. Trump’ın ise anayasayı değiştirmek dahil üçüncü kez başkan olabilmek için kimi yollar aradığına dair haberler ABD basınında bir süredir yazılıyor. O da iç siyasette güç kazanmak için yeni bir rüzgâra muhtaç.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu taarruz, adi kazançlar için emperyalizmin insan kanıyla oynadığı bir kumar ve “demokrasi” her zamanki gibi vitrine konan bir tuzak… Trump, İran halkına “Hükümeti devralın, bu fırsatı kaçırmayın” diye sesleniyor. Aslında umurunda değil. Kendisiyle işbirliği halindeki Körfez monarşilerinin demokrasiye bakışıyla ilgilenmediği gibi İran’ın demokrasisiyle de ilgilenmiyor. Tek istediği balistik füzeleri olmayan, uranyum zenginleştirme programını bitirmiş ve süngüsünü indirmiş bir İran... Zaten bugüne kadar ABD bombasının düştüğü hiçbir yerde demokrasi yeşermedi. ABD, Soğuk Savaş’tan bu yana Ortadoğu’da gerici-cihatçı yapıların güçlenmesinin baş sorumlusu oldu. Çünkü onları devrimci, bağımsızlıkçı ve modernist siyasetleri zayıflatmak için besledi. Bu tarihsel gerçeğin ötesinde bugünkü saldırılar, ABD-İsrail tehdidine karşı uzun süredir molla rejimine yönelik protestolara sahne olan İran’ı konsolide etti. İçinde rejimden memnun olmayanların da bulunduğu kitleler, ülkelerini emperyalist haydutluk karşısında savunan bir pozisyona geçti.

Bir ülkenin egemenliği ve halkın can güvenliği tehdit altındayken bunu görmezden gelen bir siyasi duruşun meşruiyet kazanması imkânsızdır. Bu molla rejiminin suçlarına ortak olmak değil; demokrasi ve özgürlüğün yolunun bağımsızlıktan geçtiğini bilerek direnmektir. Her bağımsızlığın sonu mutlak demokrasi olmayabilir ama bağımsızlık olmadan gerçek bir demokrasi inşa edilemez. Umalım ki zafer direnenlerin olsun.

“Dezenflasyon devam ediyor”-Güldem Atabay- 

Şubat ayında aylık enflasyon yüzde 2,96 olarak açıklandı. Bakan Şimşek, bu tabloyu “aşağı yönlü eğilimin sürdüğünün göstergesi” olarak yorumlamakla yetindi. Temel mal enflasyonunun yüzde 16,6’ya gerilemesi ve hizmet enflasyonunun 47 ayın en düşük seviyesi olan yüzde 40’ın altına inmesi bu sözlerin dayanak noktaları. Ancak mesele yalnızca teknik göstergelerin kâğıt üzerinde ne söylediği değil. Bu ülkede yaşayan milyonlar için mesele, hayatın ta kendisi.

Merkez Bankası’nın Şubat Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu ara hedefi yüzde 16’da sabit tutulurken enflasyon tahmin aralığının yüzde 15–21’e yükseltilmesi bile başlı başına bir sinyal. Bu durum, dezenflasyon patikasının öngörüldüğü kadar pürüzsüz ilerlemediğini gösteriyor.

Daha çarpıcı olan ise petrol varsayımı. Jeopolitik risklerin sınırlı kalacağı kabulüyle petrol fiyatı beklentisinin 60 dolar civarına çekilmesi, rapor yayımlandığı anda bile fazlasıyla iyimserdi. Küresel tansiyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde enerji fiyatlarını aşağı yönlü varsaymak, temkinli merkez bankacılığı refleksiyle bağdaşmıyor. Nitekim rapordan hemen sonra Orta Doğu’daki gerilim tırmandı, petrol 80 dolara dayandı ve 100 dolar senaryosu yeniden masaya geldi. Dezenflasyon stratejisinin en kritik dışsal değişkenlerinden biri olan enerji fiyatında bu ölçüde iyimser bir varsayım yapmak, tüm projeksiyon setini kırılgan hale getiriyor.

Enerji ithalatçısı bir ekonomi için 80 dolar ve üzeri petrol fiyatı taşımacılık, üretim maliyetleri ve nihayetinde gıda fiyatları üzerinden zincirleme bir maliyet baskısı demek. Enerji kalemindeki yıllık artış zaten yüzde 28 düzeyinde ve artacak. Eşel-mobil önerisi son 10 gündür dilendirilirken Şimşek’in de gündemine alındığını açıklamasından anlıyoruz.

Fakat yüksek verginin de etkisiyle mazot fiyatı 70 liraya yaklaştığında, “gıda fiyatları hava koşullarına bağlı olarak telafi edilecek” demek iktisadi bir analiz değil tabi. Trajikomik bir temenniden ibaret.

Resmi açıklamada gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının üzerinde artmasının “geçici” olduğu vurgulanıyor. Ancak son iki ayda gıda fiyatlarında yüzde 14’lük çift haneli artış ve özellikle taze meyve-sebzedeki yüzde 43 gibi muazzam sıçrama, arz tarafındaki kırılganlığın yapısal olduğunu düşündürüyor. Çiftçinin üretimden çekildiği, girdi maliyetlerinin döviz ve enerjiye bağımlı olduğu bir ortamda, sadece yağışa bağlanan bir iyimserlik inandırıcı değil. Eğer tarım politikasında çiftçiyi güçlendirecek, üretimi artıracak, lojistik ve depolama zincirini iyileştirecek planlamaya dayalı bir dönüşüm yoksa, gıda enflasyonu kalıcı bir risk. Özel kapsamlı TÜFE göstergelerine bakıldığında çekirdek enflasyonda belirgin bir yavaşlama var. Özellikle temel mal grubu yıllık yüzde 17’de ve düşüş eğiliminde. İyi de enerji fiyatlarındaki artış kalıcı olursa mal fiyatları ne olacak?

Hizmet enflasyonunda da zirve geride kalmış görünüyor. Ancak burada da iki kritik nokta var. Birincisi, hizmet enflasyonu hâlâ yüzde 40’a yakın bir seviyede ve tarihsel olarak çok yüksek. İkincisi, aylık momentum tam anlamıyla sönümlenmiş değil. Üstelik enerjiye bağlı mal fiyatlarında kıpırdanma olduğunda hizmet fiyatlarının da yükselmeye başlayacağını artık hepimiz biliyoruz.

Finans piyasası için bu tablo yeterli olabilir. Ancak geniş toplum kesimleri için belirleyici olan manşet enflasyon ve özellikle gıda-kira-enerji üçgeni. Kira artış oranı yüzde 50’nin üzerindeyse bu büyükşehirlerde barınma krizi derinleşiyor demek. Sabit gelirli için enflasyon, istatistiki bir oran değil; ay sonunu getirememe sorunu.

Üç yıldır süren yüksek enflasyon, gelir dağılımını bozarak çalışan ve emekli yoksulluğunu görünür biçimde artırdı. Ücret ve maaş artışlarının yüzde 16’lık bir enflasyon hedefine göre belirlenmesi, gerçekleşen enflasyonun bunun çok üzerinde seyrettiği bir ortamda reel kayıpları büyütüyor. Enflasyonla mücadele programının maliyeti, büyük ölçüde sabit gelirlilerin sırtına yüklendi.

Para politikasının ücreti kesime yüklenerek talep koşullarını baskılamasıyla enflasyonu düşürme stratejisi belirli ölçüde sonuç veriyor olabilir. Ancak bu yaklaşımın yarattığı köklü sosyal yükün ötesine ekonomik yan etkileri var: kredi daralması, yatırım iştahında zayıflama, iç talepte dengesiz soğuma sonucu hedef enflasyona varamama gibi. Üstelik dezenflasyonun kalıcı olabilmesi için sadece talebi kısmak yetmez; arz tarafında verimliliği artıracak, rekabeti güçlendirecek ve maliyet şoklarını sınırlayacak yapısal adımlar gerekir.

Jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde petrol fiyatlarını kontrol etmek mümkün değilse, maliye politikasının rolü daha kritik hale gelir. Enerji ve gıda şoklarının dar gelirli üzerindeki etkisini hafifletecek hedefli destek mekanizmaları olmadan, teknik dezenflasyon toplumsal bir rahatlama yaratmaz.

Bugün karşımızda iki farklı enflasyon hikâyesi var. Birincisi, çekirdek göstergelerin anlattığı, para politikasının çalıştığını gösteren teknik hikâye. İkincisi ise hanelerin mutfağında, kira sözleşmesinde, elektrik faturasındaki gerçeklik. İktisat politikası da siyaset de bu iki hikâyeyi birbirine yaklaştırabildiği ölçüde başarılı sayılabilir.

Enflasyonla mücadele yalnızca faiz artırarak ve beklenti yönetimiyle yürütülemez. Tarımda üretim planlaması, enerji bağımlılığını azaltacak yatırımlar, rekabetçi piyasa yapısı ve adil gelir politikası olmadan, enflasyonla mücadele kırılgan kalır. Aksi halde her jeopolitik gerilimde, her kur şokunda ya da her kuraklıkta yeniden başa dönülür.

Şu anda işte bu dönemdeyiz.

Tarım politikasının çıkmaz sokağı: Borçlar -Özge Güneş- 

Geçtiğimiz aylarda sübvansiyonlu tarım kredilerine ilişkin yazdığım yazıda, tarım politikasının üreticiyi borçlandırmaktan değil, borcu yöneterek sürdürülmesi yoluna girdiğini ve bunun uzun vadede üreticiler için finansal bağımlılığı derinleştireceğini tartışmıştım. 15 Şubat 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan yeni Cumhurbaşkanı Kararı, bu tablonun somut bir adımını önümüze koydu. Bağ-Kur prim borcu ya da vergi borcu olan çiftçi bu borçları ödemek için 300 bin liraya kadar hazine destekli kredi açabilecek. Ancak o borcu kapattıktan sonra sübvansiyonlu üretim kredisi alabilecek. Başka bir deyişle, borçluya, borcunu ödemesi için borç veriliyor. Ancak daha önce de vurguladığım gibi bu borç tuzağı, çiftçileri çözüme değil çaresizliğe sürükler ve ağır sonuçlara yol açabilir.

Son üç buçuk aylık süreçte sübvansiyonlu tarım kredileri üzerinde üç farklı düzenleme yapıldı. Önce kredi faizleri ortalama on puan artırıldı ve çiftçiden "Bağ-Kur prim ile vergi borcunun olmadığına dair yazı" istenmesi karara bağlandı. Çiftçilerden yükselen tepki üzerine faiz artışından geri adım atıldı. Ancak "borcu yoktur" koşulu yürürlükte kaldı. Ardından bu koşula da tepkiler geldi. Bunun üzerine 15 Şubat’taki düzenlemeyle, borçlu çiftçiye borç ödemesi için yüzde 25 Hazine faiz indirimli -çiftçinin fiilen yüzde 31 civarında faiz ödeyeceği- üst limiti 300 bin lirayla sınırlı yeni bir kredi açılması formülü devreye sokuldu.

Tüm bunlar olurken Ziraat Bankası’nın 2025 yılında rekor kâr açıkladığını hatırlatalım. 2025 yılı sonunda açıklanan veriler bu çelişkinin bilançosunu gözler önüne seriyor. Çiftçi Ziraat Bankası’na yüz milyarlarca lira faiz öderken bankanın yakın izlemedeki çiftçi kredileri neredeyse iki katına çıktı, yeniden yapılandırılanlar dört katına. Üstelik banka çiftçiden daha fazla faiz geliri elde ederken çiftçiye ayırdığı pay küçüldü. Girdi maliyetleri de bu tabloya tuz biber ekiyor.

PEKİ YA EMEKLİ OLAMAYAN, BORÇLU KALANLAR?

Bu tablo, çiftçinin yalnızca üretim kredisiyle değil, emeklilik hakkıyla da nasıl sıkıştırıldığını anlamak için bir çerçeve sunuyor. Zira bugünkü düzenlemenin arka planında Bağ-Kur ve çiftçi emekliliği sorunu yer alıyor. Çiftçiler için tarım Bağ-Kur primlerini ödemek, girdi ve yaşam maliyetlerinin artması ve gelirlerin erimesiyle birlikte giderek imkânsız bir hal aldı. Yine eski tarihli bir yazımdaki verilere göre, 2022 yılında 172 bin 747 çiftçi, tarım Bağ-Kur’unu ödeyemeyecek güçte olduğunu muafiyet belgesiyle resmi olarak ispat etmek zorunda kalmıştı. Zaten işçi statüsündeki SSK’lılar (4/A) yaklaşık 20 yılda (7.200 gün) emekli olabilirken, tarım Bağ-Kur’luları yaklaşık 25 yıl (9.000 gün) prim ödemek zorundaydı.

Şimdiki düzenleme de tam bu soruna temas ediyor. Prim borcunu ödeyemeyen çiftçi bu sefer yüzde 31 faizli krediyle devreye girecek, emekli olabilmek için yeni bir yük altına girecek. Ancak böylesi kronik bir yapısal sorunun geçici bir finansal araçla ötelenmesi, sorunun kendisini büyütmekten başka bir sonuç doğurmaz. Dünyadan biliyoruz ki bu mantık işe yaramıyor. Bu model, hele ki iklim değişikliği, piyasa dalgalanmaları ve yüksek girdi maliyetleriyle birleşince kalıcı bir borç tuzağına, kırsal yoksulluğun derinleşmesine ve milyonlarca çiftçinin onarılamaz çöküşüne yol açacaktır.

Halbuki tarım politikasının temel ekseni üreticiyi borçtan kurtarmaya odaklanmalı. Aksi halde tarımsal finansmanın bir bankacılık ilişkisine dönüşmesi bir çare olmayacaktır. Bu dönüşüm çiftçiyi üretime devam ettirse de -ki bu da zor görünüyor- gelir ve mülkiyet üzerindeki kontrolünü giderek bankalara teslim edecektir.

Türkiye’nin tarım politikasının bu kısır döngüden çıkabilmesi için kökten değişmesi gerekiyor. Bunun için atılacak adımlar açık: İlk olarak, yarından geçi yok, 2025’in felaket yılında zarar gören çiftçilerin tüm prim ve vergi borçları silinmeli. Geçimlik üretim yapan çiftçilerin üretimden kaynaklı elektrik, su dahil tüm borçları da bunun kapsamına alınmalı. Bağ-Kur prim gün sayısı ve prim tutarı çiftçi gerçekliğine göre yeniden düzenlenmeli, piyasa fiyatlamalarına karşı üretici gelirini destekleyecek taban fiyat mekanizmaları güçlendirilmeli. Bu adımlar, üreticilerin temiz bir sayfa açarak üretime yeniden başlamasının ön koşuludur. Borç bugün üretimin önündeki en büyük engellerden biri olarak ele alınmalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Derinleştirilmek bir yana, var olan yükün hafifletilmesi bile başlı başına bir politika hedefi olmalıdır.

Tarım politikasının işlevi, bankaların alacaklı konumunu pekiştirmek değil, çiftçilere insanca bir yaşam sürebileceği koşulları yaratmak ve böylece tüketicilere de erişilebilir, nitelikli gıda sunmaktır. Çiftçiyi bu döngünün içinde tutan çözümler, bir sonraki sezonda aynı kapıyı açacaktır. Tarımsal finansmanı bir bankacılık ürününe dönüştürerek sürdürülen üretim, ne gıda güvencesini ne kırsal yaşamı ne de çiftçinin onurunu ayakta tutabilir. O kapıdan çıkışın yolu sistemin kendisini yeniden kurmaktan geçiyor.

/././

Cumhuriyetin “Alevi Raporları”-Şükrü Aslan- 

Cumhuriyetin ilanına giden yıllarda ve sonrasında, ülkenin sosyolojisiyle ilgili temel meselelerde devlet politikaları, büyük ölçüde ‘raporlar’ üzerinden üretilmekteydi. Bu raporlar bir politik tutumu/tercihi belirleme ihtiyacına işaret ettiği gibi, daha önceden belirlenmiş politikaların meşrulaştırılması işleviyle de ilgiliydi. Raporlar devletin resmi kurumları tarafından ya da görevlendirilen parti ve/veya devlet yöneticileri tarafından yazılmıştı.

Bahse konu raporların bir kısmı Alevi kimliği ve toplumsal coğrafyalarıyla ilgiliydi. Görünüşe göre vatandaşının ‘etnisitesi’ ve ‘inancı’ ile ilgili olmayan devlet, gerçekte tam olarak bu kimliklere odaklanmış görünüyordu. Bunlardan birisi daha önce Kazım Karabekir’in danışmanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü yapmış olan parti müfettişi Esat Uras’ın yazdığı rapordu. 1925-1931 tarihleri arasında, Erzurum ve Kars illerini kapsayan CHP 4. Mıntıka Müfettişi olarak görev yaparken yazdığı rapor, CHP’nin ve yeni rejimin Alevilere bakışını göstermesi açısından ilginçti.

***

CHP Kâtibi Umumiliğine yazılan rapor, bütün Anadolu’da iki milyon kadar Kızılbaş nüfusun yaşadığını iddia/tespit etmişti. Devamında şu ifadeler vardı: “4. mıntıkayı teşkil eden vilayetlerde Kızılbaşlık yaygındırAslen Türk oldukları ve Türkçeden başka lisan bilmedikleri halde, sırf mezhep farkı yüzünden Alevi Kürtlerle mezhep iştiraki görmüş, milliyetlerini unutarak Kürtlük iddia etmeye başlamışlardır. Dersim dedeleri bu köylere giderek ayin yapmaktadır ki bu da meselenin mühim bir siyasi yönüdür. Maalesef asırların miras bıraktığı bir cahillik olarak, güya Kızılbaş ve Alevi olmak, bu halis ve temiz öz Türkleri Türklük camiasından ihraca sebep gibi telakki edilmektedir. Mezhep milliyete tercih edilmektedir”.

Rapor, Alevi inanç sisteminin bütün ritüel ve geleneklerinin tasfiye edilmesini temel bir sorun ve görev olarak görüyordu. Nitekim Erzurum, Erzincan, Kars kazalarına, ocak avarızını, dedelik hakkını Kızılbaş çelebi vergilerini toplamak için Kırşehir, Sivas, Yıldızeli ve Yozgat’tan dedelerin bu coğrafyaya geldiğini, bunların her sözlerinin bu kitle için sarsılmaz bir iman teşkil ettiği’ vurgulanmıştı. Kızılbaşların, Alevi dedelerinden kurtarılması için devlet özellikle göreve davet edilmişti. Ayrıca 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanununun Kızılbaş sosyal örgütlenmesini dağıtamadığı, dedeler ve Kızılbaş kitle organizasyonunun devam ettiği belirtilmiş, buradan hareketle Alevi kitlenin, “dedelerin” elinden kurtarılması gerektiği önerisi büyük özenle vurgulanmıştı.

***

Kars ve çevresindeki Alevi nüfus ve yerleşkeleri hakkında ayrıntılı bilgiler içermesi, raporun bir başka özelliğiydi. Buna göre Kars’ta 8.000’den fazla Kızılbaş vardı. Kars-Ardahan mülhakatında Kızılbaş nüfus 30-40.000 kadardı. Bunlar içinde en çok önem verilmesi gereken yerler ise Posof kazasına bağlı Türkmen Alevi köylerdi. Rapor bu köyleri ve nerelerden geldiklerini de tek tek tespit etmişti: Yukarı Damal, Aşağı Damal, Külekçi, Çikora, Kirpeşin, Seyidören, Tepeköy, Erzede, Yukarı Gündeş, Aşağı Gündeş, Dereköyü, Kalender Deresi, Sors, Samathev Yozgat vilayeti Hüseyinabad’dan gelmişlerdi. Saskara, Kerkeden, Danaeden, Virane Nakalay: Divriği’den gelmişlerdi. Fayatlı, Çat, Çimli Çayır köylüleri ise Yozgat’tan gelmişlerdi. Bunlardan başka Kars merkez kaza, Sarıkamış mülhakatı, Allahu Ekber dağları silsilesi etekleri ve Oltu mülhakatında da çok sayıda Kızılbaş köyü vardı. Rapor özetle bölgede Alevi coğrafyanın ayrıntılı bir haritasını çıkarmıştı. Nitekim aynı yıllarda yazılan bir başka raporda Hınıs’ın Halilçavuş Nahiyesine bağlı 32 köyden 24’ünün Alevi olduğu bilgisi de yer almıştı.

Rapor, bu detaylı tespitlerden sonra Alevi inanç geleneğinin tasfiyesini, dedeler ve talipler arasındaki ilişkilerin kesilmesini ve ‘Türklük’ kimliği ile ilişkili olarak bu topluluğun ‘eğitiminin’ aciliyetini ve ‘mekteplerin’ öncelikle bu coğrafyada açılması gerektiğini önermişti. Kızılbaş/Alevi toplulukların, bütün diğer inanç grupları gibi kendi geleneklerine uygun şekilde yaşama hakkı olduğunu ve dolayısıyla buna uygun ortamın sağlanması gerektiğini önermek ise ihtimaller içinde bile değildi.

Nükleer bahane -Özgür Gürbüz- 

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünyayı üçüncü dünya savaşına bir adım daha yaklaştırırken aynı zamanda ülkeler arası sorunları diplomasiyle çözme kültürüne de büyük bir darbe vurdu.

İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereler 26 Şubat günü sona ermişti. Görüşmelerin arabulucu ülkesi Umman’ın Dışişleri Bakanı Busaidi, X hesabından yaptığı açıklamada ilerleme kaydedildiğini ve tarafların ülkelerinde değerlendirme yaptıktan sonra haftaya Viyana’da teknik seviyedeki görüşmelere devam edeceklerini söylemişti. İran Dışişleri Bakanı da kendisine teşekkür etmişti. Haber ajansları da 27 Şubat Cuma günü geçtikleri haberlerde ilerlemeye işaret ediyordu. Bir gün sonra İran’a saldırı başladı.

Nükleer müzakerelerin sürdüğü hatta ilerleme kaydedildiği sırada İran’ın bombalanması bize çok taraflılık ve diplomasinin de hedef alındığını gösteriyor. ABD Başkanı Donald Trump, Haziran ayındaki saldırılardan sonra İran’ın nükleer tesisleri “tamamen ve tamamen yok edildi” demişti (22 Haziran 2025). Trump şimdi ise İran’a saldırıların tüm hedeflere ulaşılana kadar devam edeceğini söylüyor. Nedir bu hedefler? Nükleer silah üretme iddiasının temellerini yok etmekten başka bir hedef mi var?

Yok edildiği defalarca söylenen nükleer tesisler, ilerleyen müzakereler ve yayımladığı fetvayla nükleer silahların İslama aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmasını isteyen İran’ın öldürülen dini lideri Ali Hamaney’e rağmen İran’ın “nükleer bahaneyle” tekrar hedef alındığına inanmak zor. Hamaney’in nükleer silah karşıtlığı da ilginç gelebilir ama İslam dünyasında yalnız değildi. Endonezya’daki ulemanın da nükleer santrallarda yaşanacak bir kazanın yarardan çok zarar getireceği ve bunun da bölgedeki insan ırkının devamını tehlikeye atacağını gerekçesiyle nükleer santrala karşı çıktıkları biliniyor. Türkiye’de ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şu ana kadar ne nükleer silaha ne de santrala itiraz ettiğini görmedik.

∗∗∗

Bütün bu gelişmeler İran’ın uranyum zenginleştirme programının ancak saldırının bahanesi olabileceğini gösteriyor. İran’a saldırının ardında aynı Venezuela’da olduğu gibi petrol ve ikinci planda da bu petrolün alıcısı Çin var. 2025 yılında Çin’in ham petrol ithalatının yüzde 15’i Venezuela ve İran’dan sağlanmıştı. ABD’nin bu kaynaklar üzerindeki kontrolü Çin’in petrolsüz kalacağı anlamına gelmiyor ancak petrol akışının büyük bölümünün ABD ve ABD’nin müttefikleri üzerinden olacağını gösteriyor. Elbette sadece Çin değil tüm dünya bundan etkilenecek.

İran’ın halihazırda çalışan ve yapımı süren birer nükleer reaktörü var. Haziran ayında ve son saldırılarda Buşehr Nükleer Santralı hedef alınmadı. Alınması da çılgınlık olur, çalışan bir nükleer santralı vurmak bir başka Fukuşima veya Çernobil’e yol açar. İran’daki santralın Akkuyu’daki gibi Rusya tarafından yapılmış olması durumu daha da kritik hale getiriyor çünkü santralı işletenler Ruslar. Rosatom, son saldırılarla birlikte çalışanların aileleri ile gerekli olmayan 100 kadar kişinin İran’ı terk ettiğini açıklasa da elektrik üretiminin devamı için Rus çalışanların bir bölümünü İran’da tutmak zorunda. Olası bir saldırı Rus çalışanları da vurabilir.

∗∗∗

Nükleer silah elde etme iddiasının bile saldırı bahanesi olduğu dünyada Ahmet Hakan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan arasında üç hafta önce geçen bir konuşmayı da hatırlamakta fayda var. Ahmet Hakan’ın, “Türkiye’nin nükleer silaha sahip olması gerekir mi” sorusuna Fidan yanıt vermemiş ve sessiz kalmıştı. Bana önceden hazırlanmış gibi gelen bu diyalogdaki soru, sessiz kalınıp geçiştirilecek bir soru değildi. Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) imza atmış, nükleer silah yapmayacağını yıllar önce deklare etmiş bir ülke. Fidan’ın tereddütte yer bırakmayacak şekilde bu durumu belirtmesi gerekirdi.

Nükleer santral tercihinin hatalı olduğunu ve Türkiye’ye çevresel dertlerin yanı sıra büyük bir ekonomik yük getireceğinin iyice ortaya çıktığı günlerde yaşanan bu diyalog, belli ki iç politikaya ve Türkiye’deki seçmenlere nükleer santral hatasını unutturma çabasının bir parçasıydı. İktidar aklınca kaş yapayım derken göz çıkartmış da olabilir. Nükleer silah yapmak teknik bir zorluktan çok ekonomik ve diplomatik engeller barındırır. Güçlü Türkiye’nin formülü de nükleer silahtan değil sağlıklı bir ekonomiden, bağımsızlıktan, kuvvetli bir demokrasiden ve yeni dünya düzeninde doğru bir pozisyon almaktan geçiyor. Pakistan’ın nükleer silahları var ama Afganistan’ın veya Hindistan’ın ona saldırmasını engellemiyor.

Halkın parasını harcama keyfi: 305 milyar TL’lik ihalesiz alım -Mustafa Bildircin- 

AKP’nin kamu kaynaklarına yönelik hoyrat tutumu, 2025’te gerçekleştirilen kamu ihalelerinin ayrıntıları ile ortaya konuldu. 2025 yılında, pazarlık yöntemiyle 911,3 milyar TL’lik ve ihalesiz, doğrudan temin yoluyla ise 305 milyar TL’lik alım yapıldığı belirlendi.

2025 yılına yönelik Kamu Alımları Raporu, “İktidar, kamu ihalelerini rant aktarma aracı olarak kullanılıyor” iddialarının haklılığını bir kez daha gözler önüne serdi. AKP’nin kamu kaynaklarına yönelik tutumunun belgesi niteliğindeki rapora göre, ihale gerçekleştirilmeksizin kamu adına yapılan doğrudan temin alımlarında çarpıcı artış yaşandı.

2025 yılında 2 trilyon 448 milyar 49 milyon 642 bin TL’lik kamu alımı yapıldı. 2025 yılında kamu adına ihale ile yapılan harcamalar, 2024 yılındaki harcamaya göre yüzde 41 oranında arttı.

Toplam 2,4 trilyon TL’lik kamu alımları harcamasının yüzde 71’i, yapım işleri kapsamında yapılan harcamalardan oluştu. Kamunun hizmet alımı adı altında gerçekleştirdiği harcamaların toplam harcama içindeki payı ise yüzde 16 olarak kaydedildi. Mal alımları kapsamındaki harcamaların toplam harcama içindeki oranı da yüzde 12 olarak kayıtlara geçti.

DOĞRUDAN CEBE

Kamu alımlarına yönelik rapor, ihalesiz gerçekleştirilen alımlardaki çarpıcı artışı da açığa çıkardı. AKP hükümetleri döneminde ölçüsüzce kullanılan doğrudan temin yoluyla 2025 yılında yapılan alımların tutarının, 2024 yılına oranla yüzde 22 arttığı tespit edildi. 2024 yılında 250 milyar 385 milyon 592 bin TL olan ihale gerçekleştirilmeksizin, doğrudan teminle yapılan alımların toplam tutarının, 2025 yılında 305 milyar 60 milyon 706 bin TL’ye fırladığı belirtildi.

Doğrudan teminle yapılan 305 milyar 60 milyon 706 bin TL’lik alımın türlerine göre dağılımı şöyle sıralandı: *Mal alımı: 184 milyar 604 milyon 586 bin TL *Hizmet alımı: 108 milyar 42 milyon 169 bin TL *Yapım işi: 12 milyar 145 milyon 34 bin TL

SERMAYEYE İSTİSNA

Doğrudan teminle yapılan alımlardaki artışın yanı sıra 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’na tabi olmadan, “İstisna” kapsamında yapılan ihalelerin tutarında da artış görüldü. 2024 yılında 436 milyar 192 milyon 75 bin TL’lik alımı istisna kapsamında gerçekleştiren kamu, 2025 yılında ise İhale Kanunu’na tabi olmadan toplam 477 milyar 15 milyon 464 bin TL’lik alıma imza attı.

HALKIN PARASIYLA PAZARLIK

Kamu ihalelerinde rekabeti azalttığı ve “İhalelerden istenmeyeni eleme aracı olarak kullanıldığı” gerekçesiyle eleştirilen Pazarlık yönteminin ağırlığı da dikkati çekti. 2025 yılında Pazarlık yöntemli ihalelerin bütün ihale türleri içindeki oranının yüzde 30 olduğu bildirildi.

Kamu adına Pazarlık yöntemiyle 2025 yılında 911 milyar 323 milyon 359 bin TL’lik alım yapıldığı öğrenildi. Pazarlık yöntemli ihalelerin türlerine göre dağılımı ve alım tutarları ise rapora şöyle yansıdı: *Mal alımı: 24 milyar 110 milyon 686 bin TL *Hizmet alımı: 60 milyar 246 milyon 692 bin TL *Yapım işi: 826 milyar 965 milyon 981 bin TL

***

Denetimli serbestlere denetimsiz kitap -Mustafa Bildircin- 

Muğla Denetimli Serbestlik Müdürlüğü, “Kitapla Yeniden Başlangıç” projesi kapsamında Ali Erbaş’ın Ramazan Günlükleri isimli kitabını seçti. Müdürlük, “Yatak odalarında rastlanacak bazı hareketler üniversite kampüslerinde yapılıyor” ifadesini içeren kitapla, okuma etkinliği düzenledi.

Adalet Bakanlığı’nın, “Kitapla Yeniden Başlangıç” projesi kapsamında düzenlenen etkinliklerde seçilen bir kitap dikkati çekti. Adalet Bakanlığı Denetimli Serbestlik  Daire Başkanlığı koordinesinde gerçekleştirilen proje kapsamında Muğla Denetimli Serbestlik Müdürlüğü, eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kitabını hükümlülere okuttu.

Erbaş’ın Ramazan Günlükleri isimli kitabının, “Ramazan Bayramı dolayısıyla seçildiği” belirtilirken kitabın içeriği yeniden gündem oldu.

ÜNİVERSİTELER HEDEF

Ali Erbaş imzalı, “Ramazan Günlükleri” isimli kitapta, üniversite kampüsleri yatak odalarına benzetilerek, “Ancak yatak odalarında rastlanacak bazı hareketler üniversite kampüslerinde yapılıyor” deniliyor. Erbaş kitapta, güzel ve mevki sahibi bir kadının, gayrimeşru davetine, “Ben Allah'tan korkarım” diyerek yaklaşmayan insanın, “Yedi sınıf insanın beşincisi” olduğunu belirten hadisi de paylaşıyor.

Müslümanların zinadan uzak durması telkininde bulunan Erbaş kitabında, sokaklarda, üniversite kampüslerinde ve lise çevrelerinde bunu uygun hareket edilmediğini ifade diyor. Bazı etkinliklerde, küçük yaştaki çocuklara da dağıtılan kitapta, şunlar kaydediliyor:

“Ancak yatak odalarında rastlanılacak bazı hal ve hareketlerin sokaklarda, üniversite kampüslerinde hatta liselerin çevrelerinde bile Müslümanlığı ile övünen bizim insanlarımızın çocukları tarafından yapılıyor. Bu bizi düşündürmeli, sabahlara kadar uyutmamalı, ‘Biz nerede yanlış yaptık, çocuklarımızı Kur’an ve Peygamber ahlakından bu kadar uzaklaştıran şeyler nelerdir’ sorularını sorarak yeniden muhasebe yapmamıza vesile olmalı.”

Makyajı döken resmi veri: 15,9 milyon yurttaş muhtaç -Mustafa Bildircin- 

İktidarın çizdiği pembe tablo, 2 Mart 2026 tarihli sosyal yardım verileri ile siyaha boyandı. Türkiye’de 2025 yılında 15 milyon 967 bin 64 yurttaşın sosyal yardıma muhtaç olduğu, 262 bin 229 çocuğa ailesi tarafından bakılamadığı ve 3,5 milyon hanenin elektrik faturasını ödeyemediği ortaya çıktı.

Türkiye’deki derin yoksulluğun AKP iktidarlarının 24’üncü yılında ulaştığı noktayı net şekilde ortaya koyan en güncel veri yayımlandı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2025 yılı faaliyetlerini içeren raporu, yoksullukla mücadele eden yurttaşların içinde bulunduğu çarpıcı tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi.

İktidarın ekonomi politikası, milyonlarca haneyi yoksulluğa sürükledi. Türkiye’de milyonlarca kişi, en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz duruma ve sosyal yardımlara muhtaç hale getirildi.

MUHTAÇ HANELER

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 1 Mart’ta yayımladığı, “2025 Yılı Sosyal Yardım Verileri” de çarpıcı tabloyu gün yüzüne çıkardı. Bakanlığın verilerine göre, 2025 yılında 3 milyon 991 bin 766 hane sosyal yardımlardan yararlandırıldı. TÜİK'in, haneyi dört kişi kabul eden hesabına göre, 2025 yılında 15 milyon 967 bin 64 yurttaş ancak sosyal yardımla ihtiyaçlarını karşılayabildi.

YOKSUL ÇOCUKLAR

2025 yılında, ailesi yanında en temel ihtiyaçları dahi karşılanamayan ve ailesinden alınma riski bulunan toplam çocuk sayısı da paylaşıldı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre, ailesi tarafından bakılamayan 262 bin 229 çocuk, 2025 yılında Sosyal ve Ekonomik Destek Programı kapsamına alınarak ailesinin yanında desteklendi.

ÖDENEMEYEN FATURALAR

Türkiye'de, 2025 yılında elektriğe ve doğalgaza ancak sosyal yardım ile ulaşabilen hane sayısı da bakanlığın raporuna yansıdı. 2025’te 3 milyon 509 bin 828 hanenin elektrik faturasının, 717 bin 773 hanenin ise doğalgaz faturasının, “Sosyal yardımlar” kapsamında ödendiği belirtildi.

GSS BORÇLULARI

Yoksul yurttaşın sağlık hizmetlerine erişiminin önündeki en büyük engel olarak nitelendirilen GSS prim borçlarına yönelik veriler de dikkati çekti. 2025 yılında GSS prim borcu sosyal yardımla ödenen kişi sayısı rapora, 8 milyon 217 bin 937 olarak yazıldı.


Kanal İstanbul'da yeni gelişme: Danıştay'dan bilirkişi kararı 

Danıştay 4. Dairesi, Kanal İstanbul Projesi'ne ilişkin "ÇED Olumlu" kararının iptali istemiyle açılan davada, yürütmenin durdurulması talebinin ek bilirkişi raporu alındıktan sonra değerlendirilmesine karar verdi. Başka bir başvuruda idare mahkemesi geçen aylarda yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Kanal İstanbul Projesi'ne ilişkin ÇED Olumlu kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay 4. Dairesi'nde açılan davada istenen bilirkişi raporuna itiraz edildi.

Daire, yürütmenin durdurulması isteminin ek bilirkişi raporunun alınıp değerlendirilmesinden sonra görüşülmesine oy birliği ile karar verdi.

Danıştay 4. Dairesi, 15 Kasım 2024’te yapılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda 21 uzman bilirkişi tarafından hazırlanan 400 sayfalık raporu değerlendirdi.

EK RAPOR İSTENDİ

Bilirkişi raporuna karşı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yapılan itirazlar ile bazı teknik hususların açıklığa kavuşturulması gerektiğine hükmeden daire, bu hususlara ilişkin ek bilirkişi raporu alınmasını kararlaştırdı.

HANGİ BAŞLIKLAR DEĞERLENDİRİLECEK?

Dairenin bilirkişilerden değerlendirme yapılmasını istediği başlıklardan bazıları şöyle:

-Proje alanı ve etki alanındaki yerüstü ve yeraltı su kaynaklarına ilişkin ÇED raporunda yer verilen hidrojeolojik çalışmaların yeterliliği,

-Güzergah boyunca farklı zemin koşulları dikkate alındığında kanal için öngörülen tasarımın teknik ve bilimsel açıdan uygunluğu,

-Yapılması planlanan tüm yapılar ile deplase işlemlerinin yapım ve inşaat tekniklerinin yeterliliği,

-Kanal ile çevresindeki mevcut ve planlanan yerleşim alanları arasında güvenli ve uygun mesafe bırakılıp bırakılmadığı,

-Başta Küçükçekmece Gölü çevresi olmak üzere aktif ya da potansiyel heyelan alanlarının bulunup bulunmadığı ve patlatma yöntemi dahil inşaat faaliyetlerinin heyelan riskini tetikleyip tetiklemeyeceği,

-Patlatma faaliyetlerinin depremi tetikleyici bir etkisinin bulunup bulunmadığı,

-Olası bir deprem durumunda kanal yapısı ile diğer yapıların depremin etkilerini artırıcı bir rolünün olup olmayacağı,

-Hafriyat çalışmaları başta olmak üzere tüm faaliyetler nedeniyle oluşacak toz, partikül ve diğer emisyonların hava kalitesi ile yüzeysel su kaynakları üzerindeki etkileri ve bu etkileri ortaya koymak için yapılan ölçümlerin yeterliliği,

-Kesilmesi planlanan ağaç sayısının ÇED raporunda doğru tespit edilip edilmediği ve bunun mevcut orman ekosistemi üzerindeki etkileri,

-Kazı faaliyetlerinden ortaya çıkacak malzemeye ilişkin ÇED raporunda yer alan değerlendirmelerin yeterli olup olmadığı.

NE OLMUŞTU?

5’inci İdare Mahkemesi geçen aylarda projeye ilişkin başka bir başvuruda yürütmeyi durdurma kararı almıştı. Kararda “telafisi güç zarar” uyarısı yapılmıştı.

Mahkemeye sunulan ilk bilirkişi raporunda ise “Rezerv yapı alanı kararının bilimsel altyapısı yok. Kentsel dönüşüm amacı yok, yeni şehirleşme hedefleniyor. İstanbul’un riskli yapılarıyla hiçbir ilişki kurulmamış. Kentsel Teknik Altyapı Etki Değerlendirme Raporu eksik” denilmişti. Raporda ayrıca  Sazlıdere Barajı’nın zaten kuruma noktasında olduğu, Kanal İstanbul’un bu süreci hızlandırarak İstanbul’un su krizini derinleştireceği bildirilmişti.

***

Kirli plan devrede, iktidar sessiz 

İran’a saldırılar, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD ve İsrail’in bölgeyi yeniden dizayn çabasının son hamlesi. Filistin’den Suriye’ye, Lübnan’dan İran’a dek peş peşe gelen katliamlar emperyalistlerin bitmeyen iştahının bir sonucu. İran’daki katliamlara karşı mezhepçilikle yoğrulmuş siyasal İslamcılar ile Saray yönetiminin göstermelik tepkileri ise dikkat çekiyor. Ülkedeki NATO ve ABD üsleri aktif, ticaret devam ediyor. İktidar, Trump’a tek söz dahi söyleyemiyor.

Döktüğü kana doymayan ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı Ortadoğu’nun yeniden dizaynının son halkası oldu. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın liderliğinde Filistinli direniş örgütleri, Aksa Tufanı ismini verdikleri bir operasyonla İsrail içlerine kara operasyonuna başlamasının ardından Ortadoğu’nun emperyalist dizaynında yeni bir dönemin kapılarını aralandı. İsrail, bugüne dek Gazze’de on binlerce sivili dünyanın gözü önünde katlederken Filistin’de soykırım gerçekleştirdi.

SÜREÇ NASIL İŞLEDİ?

Filistin’in ardından İsrail, kendisine “tehdit” olarak gördüğü “Direniş Ekseni” adı verilen güçleri sıraya koydu. Lübnan’daki saldırılarla Hizbullah zayıflatıldı. İsrail için sırada Suriye vardı. Suriye’de Beşar Esad yönetimi İsrail ve ABD’nin desteğiyle 8 Aralık 2024’te cihatçıların sahaya sürülmesiyle devrildi. Bu sırada iktidar Türkiye’de “İç cephe” tartışmalarını ortaya atmıştı. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrının ardından “çözüm süreci” başlamış oldu. Ankara, Ortadoğu’daki yeni dizaynı kendisi için bir fırsat olarak gördü. “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreçte PKK temsili olarak silah bıraktı. Meclis’te ise çözüm komisyonu kurularak ortak bir rapor hazırlandı.

Ortadoğu’daki gelişmelerin yanı sıra Trump’ın yeniden Beyaz Saray’a gelmesiyle yüzünü tümüyle ABD’ye dönen Saray yönetimi Washington’un bölgedeki stratejileriyle uyumlu politikalar geliştirdi. Erdoğan, Beyaz Saray’da Trump ile görüştü. Trump, Erdoğan’a methiyeler düzerken ABD’ye ticari imtiyazlar sağlandı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrcak bu toplantı öncesi “İstedikleri meşruiyeti onlara vereceğiz” dedi. Barrack bir başka konuşmasında Ortadoğu için “Osmanlı Milletler Topluluğu” modeli önerdi. Bu sırada ülkedeki gerici kuşatma giderek yoğunlaşırken mezhepçi, siyasal İslamcı bir anlayışla “Türk, Kürt, İslam sentezi” açıklamalar peş peşe yapıldı.

Bugünün BirGün'ü

SON HALKA İRAN

Ortadoğu’nun emperyalist yeniden dizaynı için en kritik noktanın İran olduğu biliniyordu. Nihayet bölgede kırılan Şii direnişinin ardından İran’ın yanı sıra Irak’ta yapılan nokta atışı saldırılarda öne çıkan pek çok aktör öldürüldü. ABD ve İsrail savaş makinesi bununla da yetinmedi. İran’da Dini Lider Ali Hamaney, Tahran’ın merkezindeki konutuna düzenlenen ABD ve İsrail saldırılarında öldürüldü. Üst düzey komutanların yanı sıra yüzlerce sivil de saldırılarda hayatını kaybetti.

Tüm dünyada savaş karşıtları ABD ve İsrail saldırganlığını protesto ederken Türkiye’de siyasal İslamcıların sessizliği dikkatlerden kaçmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuyla ilgili verdiği mesajda "Komşumuz İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in gerçekleşen saldırılar sonucunda hayatını kaybetmesinden üzüntü duydum. Sayın Hamaney’e Cenab-ı Allah’tan rahmet, kardeş İran halkına başsağlığı diliyor; ülkem ve milletim adına taziyelerimi iletiyorum” dedi. Ancak saldırıyı gerçekleştiren ABD ve İsrail’in adını dahi anmayan Erdoğan bir başka açıklamasında “Körfezdeki ülkelere yapılan İran’ın drone saldırılarını da kabul edilemez buluyoruz" dedi. AKP Sözcüsü Ömer Çelik ise, "Başka ülkelerin kardeş ülkelere dönük füze saldırısı yapması son derece yaklaşımdır, kabul edilir değildir. İran’ın savunma hakkını bölgesel savaşa dönüştürecek şekilde yapması birilerinin yapmaya çalıştığı faciaya yeni boyutlar ekleyecek ve bu da yanlış olacaktır" ifadelerini kullandı.

İSLAMCILAR SESSİZ

Filistin’deki İsrail soykırımına karşı Galata başta olmak üzere ülkenin pek çok noktasında sokaklara çıkan siyasal İslamcı vakıf, dernek ve kurumlar da İran’daki saldırılara karşı sessiz kaldı. ABD ve İsrail’i pek çok ilde protesto eden sol ve sosyalistler ise emperyalizme ve siyonizme karşı birleşik mücadele çağrısı yaptı.

ÜSLER, TİCARET...

Öte yandan saldırılar devam ederken en çok tepki çeken konulardan biri de ülkedeki ABD ve NATO üsleri. Bugün Türkiye’nin 7 bölgesinde 22 ilinde NATO’ya ait 6 üs, 17 Hava Harekât merkezi bulunuyor. Bir başka tartışma konusu da İsrail ile ticaretin örtülü biçimde devam ettiği iddiası. TÜİK’in dış ticaret verilerinde İsrail’le ticaretin görünmediğini ancak 2,1 milyar dolarlık ‘gizli ülke’ verisi bulunduğu haberleri gündeme geldi. Konuyla ilgili geçtiğimiz hafta açıklama yapan CHP Grup Başkanvekili Murta Emir, “Bir ülkeye sıfır liralık ihracat yapmış olsanız, o ülkenin orada adının olması lazım ve karşılığında sıfır yazması lazım. Ama İsrail yok. Nerede bu İsrail? Bunu demek ki gizli ülke bölümüne almışlar ve o gizli ülke bölümündeki 2025 ihracat rakamı 2,1 milyar dolar” ifadelerini kullandı.

Tüm bu tabloya bakınca meşruiyetini Beyaz Saray’da arayan rejimin bölgeyi kan gölüne çevirerek yeniden dizayn etmeye çalışan ABD ve İsrail saldırganlığına karşı tutum almayışının nedenleri de görülmüş oluyor.

∗∗∗

SİYONİSTLERE BOYUN EĞMEK YOK

İran’a yönelik saldırılara dünyada protestolar sürüyor. Irak'ın Necef kentinde toplanan yüzlerce kişi, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney'in ABD ve İsrail'in hava saldırılarında öldürülmesini protesto etti. Göstericiler, İran bayrakları ile Hamaney'nin fotoğraflarını taşıdı. Gösteri sırasında, Hamaney için temsili cenaze töreni düzenlendi. Irak'ın güneyindeki Basra kentinde toplanan binlerce kişi de Haşdi Şabi ve İran bayrakları ile İran lideri Hamaney'in fotoğraflarını taşıdı. Protestocular, ABD ve İsrail aleyhine slogan attı.

Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Dam Meydanı’nda toplanan göstericiler de İran halkına destek için bayrak ve pankartlarla yürüdü. Tunus'ta düzenlenen gösteri, Tunus Normalleşme Karşıtı Ağı ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarından aktivistler tarafından organize edildi. Tunus ve İran bayrakları taşıyan göstericiler, “İşgalciye asla, asla boyun eğmeyeceğiz” ve “Siyonistlere ve Amerikalılara boyun eğmek yok, aşağılanmak yok” sloganları attı.

Almanya'nın başkenti Berlin'deki tarihi Brandenburg Kapısı'nda bir araya gelen yüzlerce kişi, bayraklar sallayıp İran’a destek sloganları attı.

Rusya'nın başkenti Moskova’da, vatandaşlar İran lideri Ayetullah Ali Hamaney için karanfil bıraktı. Etkinliğe katılanlar İran'a yönelik saldırıları protesto etti. Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ve KKE'ye bağlı işçi sendikası PAME'nin çağrısıyla eylemciler, Atina'daki Eleftherias Parkı'nda toplandı. Eylemciler, İran'a yönelik saldırılarını protesto etmek üzere önce ABD'nin, ardından da İsrail'in Atina büyükelçiliklerine yürüdü. ABD ve İsrail karşıtı slogan atan eylemciler, İran'a destek mesajı verdi. Göstericiler, Yunanistan'ın bu saldırıların bir parçası olmamasına yönelik taleplerini dile getirdi. Bu arada, bazı eylemciler yürüyüşe Filistin bayraklarıyla katıldı.

İran’a yönelik saldırılar tüm dünyada protesto ediliyor. (Fotoğraf: AA)

∗∗∗

EMPERYALİZMİN ARAZİ TEMİZLİĞİ: HEDEF DİZ ÇÖKEN BİR İRAN

Hakan OKÇAL - Emekli Büyükelçi

7 Ekim süreciyle başlayan gelişmeler, yalnızca yerel bir çatışma değil, ABD ve İsrail’in bölgedeki çıkarları doğrultusunda gerçekleştirdiği geniş kapsamlı bir “arazi temizliği.” Gazze ile başlayan, Lübnan ve Suriye ile devam eden bu süreç, artık nihai hedef olan İran’a ulaştı.

İRAN’A KARŞI BÜYÜYEN CEPHE

İsrail, İran’ı kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak görüyor ve Netanyahu liderliğinde bu tehdidi ortadan kaldırmak için tarihi bir fırsat yakaladığına inanıyor. Mevcut konjonktürde ABD’de Trump’ın varlığı, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle elinin kolunun bağlı oluşu ve Çin’in sürece müdahil olmaktaki isteksizliği, İran’a yönelik operasyonlar için en uygun şartları sunuyor. İsrail’de bu fırsatı kaçırmak istemiyor. Netanyahu da bu fırsatı kaçırmamak isteğini canlı yayınlarda tüm dünyanın gözünün içine bakarak zaten söylüyor.

Olası bir müzakere sürecinde İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun kontrol altına alınması ve nükleer tesislerin tam denetime açılması öncelikli şart olarak ileri sürülse de asıl hedef rejimi değiştirmek. Ancak bu rejimin yönetim biçimi ne ABD’nin ne de İsrail’in umurunda değil. Onlar için önemli olan karşılarında diz çökecek bir yönetimin olması. Hatta Batı ve bölge ülkeleri için İran’da laik-demokratik bir rejimden ziyade, ABD ile işbirliğine açık, sorun çıkarmayan “yumuşamış” bir Molla rejiminin gelmesi yeterli bir kazanım olarak görülüyor.

TÜRKİYE ‘GÖZDEN DÜŞEBİLİR’

Ayrıca bölge ülkeleri ve Batılı aktörler, kamuoyuna verdikleri mesajların aksine, İran’ın zayıflatılmasından içten içe memnuniyet duyuyorlar. Başlarda gerilimin tırmanmaması için çaba sarf eden Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan, kendi topraklarına ve ABD üslerine yönelik saldırılar sonrası İran’a karşı daha sert bir tavır takınmaya başladı. İngiltere, Fransa ve Almanya ise, İran saldırılarına karşı “savunma” odaklı bir işbirliği içindeler. Özellikle Trump’ı öfkelendirmemek ve statükoyu korumak adına temkinli bir destek politikası izliyorlar.

Savaşa Türkiye açısından bakacak olursak, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış ile İran’dan gelebilecek olası bir yeni göç dalgası, ülkemiz için en somut riskler arasında. Türkiye topraklarının veya İncirlik vb. üslerinin çatışmalara açılması durumunda, doğrudan İran füzelerinin hedefi olma riski de bulunuyor. Böylesi bir durumda Türkiye’nin nasıl bir yol izleneceği de önemli soru işaretlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Bir diğer önemli konu ise,  bu savaş neticesinde ABD ile işbirliği yapan yeni bir İran rejiminin ortaya çıkmasıdır. Bu durum orta ve uzun vadede Türkiye’nin Batı nezdindeki stratejik önemini zayıflatabilir. Hatta Türkiye’yi bölgede daha marjinal bir konuma dahi itebilir. Bunun da ekonomik ve sosyal-politik ciddi etkileri olacaktır. Bölge bir “ateş sarmalı” içindeyken, İran’ın füze kapasitesinin tükenmesi veya iç baskılarla sarsılması, bölgesel dengeleri kökten değiştirecek yeni bir dönemin kapısını açacak. Bu yeni dönemde Türkiye doğru yerde ve doğru konumda olmak zorunda. Bu tarihi dönemeçte riskler doğru analiz edilmeli.

∗∗∗

BOMBALAR DEMOKRASİ GETİRMEZ

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), Orta Doğu’da derhal ateşkes ilan edilmesi, tüm askeri operasyonların durdurulması ve müzakere masasına geri dönülmesi çağrısında bulundu.

ITUC Genel Sekreteri Luc Triangle şu ifadeleri kullandı:

"Askeri gücün sorumsuzca kullanımı derhal sona ermelidir. Adil ve kalıcı bir barış ancak Birleşmiş Milletler’in güçlü ve koordineli rol üstlendiği etkin bir diplomasiyle sağlanabilir. ITUC, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik hukuka aykırı bombardımanlarını açık biçimde kınamakta ve bu operasyonların derhal durdurulmasını talep etmektedir. Bu saldırılar uluslararası hukuku ihlal etmekte, diplomatik çözüm yollarını zayıflatmakta ve bölgeyi daha geniş ve yıkıcı bir savaşın eşiğine sürüklemektedir.

İran’ın Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Kıbrıs’ı da kapsayan bölgesel misillemeleri ise sivillerin hayatını tehlikeye atmakta ve istikrarsızlığı daha da derinleştirmektedir. Gerilimin tırmandırılması hiçbir tarafa güvenlik, barış ya da demokrasi getirmeyecektir.

Fotoğraf: Depo Photos

ITUC şu acil adımların atılmasını istemektedir:

• Tüm taraflarca derhal ateşkes ilan edilmesi ve askeri operasyonların durdurulması

• Uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na eksiksiz uyulması

• Diyaloğa dayalı nükleer silahsızlanma ve bölgesel güvenlik düzenlemelerine yeniden bağlılık

• Bölge genelinde ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve demokratik hakların güvence altına alınması

Savaşların bedelini her zaman önce işçiler ve aileleri öder. İran’da yaptırımlar, demokratik hakların yokluğu ve yönetim zafiyetleri ekonomiyi ağır biçimde tahrip etmiştir. Milyonlarca insan yoksulluk, güvencesizlik ve sınırlı geçim imkânlarıyla karşı karşıyadır. Askeri tırmanış bu tabloyu daha da ağırlaştıracaktır.

ITUC ve dünya genelindeki bağlı örgütleri ile Küresel Sendika Federasyonları, uzun yıllardır İranlı işçilerin demokrasi, hak, güvenlik ve insana yakışır yaşam mücadelesinin yanında yer almaktadır. İran’daki bağımsız sendikacılar temel özgürlüklerini kullandıkları için baskıya uğramaya devam etmektedir.

İşçilerin sesi hem otoriter yönetim anlayışı hem de militarizasyon politikaları tarafından bastırılmaktadır. Rejim değişikliği zorla dayatılamaz. İran halkı kendi geleceğine kendisi karar vermelidir. Halk, dış müdahale ve iç baskı olmaksızın ülkesinin yönetimine ilişkin iradesini özgürce ortaya koyma hakkına sahiptir.

ITUC, emek hareketiyle, bağımsız sendikalarla ve İran halkıyla dayanışmasını bir kez daha vurgulamaktadır. İranlı işçiler kendi geleceklerini belirleyecek süreçlerde söz ve karar sahibi olmalıdır."

Gıda zamları Şubat’ta patladı -Havva Gümüşkaya- 

Şubat ayında enflasyon aylık yüzde 2,96, yıllık yüzde 31,53 oldu. En büyük artış yine gıdada yaşandı. Asgari ücretlinin kaybı 2 bin 232 TL’ye ulaştı. Ortadoğu’daki savaş nedeniyle Merkez’in faiz indirimi ihtimali zayıfladı.

Şubat enflasyonu, iktidarın pembe tablolarının gerçek olmadığını bir kez daha gösterdi. Tüketici fiyatları Şubat’ta bir önceki aya göre yüzde 2,96 arttı, yıllık enflasyon ise yüzde 31,53 olarak gerçekleşti. Aylık artışa en büyük etkiyi yine halkın en temel harcama kalemi olan gıda yaptı.

Aylık enflasyonun 1,7 puanı gıdadan geldi. En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun aylık değişimleri gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 6,89 artış, ulaştırmada yüzde 2,58 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 2,40 artış olarak gerçekleşti. Bu ana grupların aylık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 1,71, ulaştırmada yüzde 0,43 ve konutta 0,27 puan oldu.

Yıllık artışta da tablo değişmedi. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık enflasyon yüzde 36,44’e, ulaştırmada yüzde 28,86’ya, konutta ise yüzde 42,33’e çıktı. Halkın bütçesini doğrudan belirleyen bu üç başlık, yıllık enflasyonun asıl taşıyıcısı oldu. İlgili ana harcama grupları gıda ve alkolsüz içecekler 9,07, ulaştırma 4,63 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar 6,24 puan yıllık değişimi etkiledi.

Şubat enflasyonunun ardından asgari ücretin alım gücündeki kayıp 2 bin 232 TL’ye ulaştı. En düşük emekli aylığındaki kayıp ise şubat itibarıyla bin 590 TL oldu. Yılın başında yapılan artışlar daha ikinci ayda erimeye başladı.

ÜCRETLER HER AY ERİYECEK

İktisatçı Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, ücret ve emekli zamları belirlenirken yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 16 olarak esas alındığını anımsatarak, “Daha ilk iki ayda yolun yarısı geçildi. Ne yazık ki ücretlilerin satın alma gücü her ay biraz daha düşecek” değerlendirmesi yaptı.

Ekonomist Doç. Dr. Caner Özdurak da gıda enflasyonundaki yükselişin artık açıklanamaz hale geldiğine dikkat çekti. Özdurak, “Kuraklık, deprem, savaş gibi gerekçelerle geçiştirilecek bir noktada değiliz. Belli ki ekonomi eşgüdüm içinde yönetilemiyor. TÜİK madde sepetini şeffaf biçimde açıp kamuoyunu rasyonel verilerle bilgilendirmediği sürece 2026 enflasyon beklentilerinin önü alınamaz” dedi.

SAVAŞ, PETROL VE MART ENDİŞESİ

Şubat enflasyonunun beklentilerin üzerinde gelmesi, önümüzdeki aya ilişkin kaygıları da büyüttü. Ortadoğu’da süren savaşın enerji fiyatları üzerindeki baskısı artarken petrol fiyatlarındaki yükseliş Mart enflasyonu açısından yeni bir risk başlığına dönüştü. Gıda fiyatlarında zirai don ve kuraklık gibi etkenler öne sürülürken savaşın yarattığı maliyet baskısının bu tabloyu daha da ağırlaştırmasından endişe ediliyor.

Bu gelişmeler, Merkez Bankası’nın faiz indirimi planlarının ötelenebileceğine ilişkin beklentileri de güçlendirdi. Merkez Bankası yılın ilk faiz kararında beklentilerin altında bir indirime giderek faizi 100 baz puan düşürmüş, yüzde 37’ye indirmişti. Banka buna gerekçe olarak fiyatlama davranışlarını ve enflasyon beklentilerini göstermişti.

Finansal Piyasalar Uzmanı İris Cibre, enflasyonda gıda fiyatları dışarıda bırakıldığında görece daha ılımlı bir tablo görüldüğünü, ancak bunun Merkez Bankası’nın faiz indirimine gitmesine imkân verecek bir düzey olmadığını belirtti. Ortadoğu’daki gerilimin etkisinin yalnızca petrol fiyatlarıyla sınırlı olmadığını vurgulayan Cibre, “Diğer yanda, artık özellikle gıda ve diğer tüm mallarda, İran dolayısıyla risk mevcut. Konu sadece petrol değil gübre, doğalgaz ve Hürmüz’den geçen tüm navlun maliyetleri. Bir gıda şoku yaratabilir, eğer savaş kısa zamanda bitmezse. Dolayısıyla sadece Mart değil, Nisan faiz kararı da riskte artık” dedi.

BAKAN’A GÖRE GEÇİCİ YÜKSELİŞMİŞ!

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise enflasyon oranına ilişkin "Gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının oldukça üzerinde artması, yıllık enflasyonda geçici bir yükselişe neden oldu. Son iki ayda gıda fiyatlarında görülen yüksek artışların, önümüzdeki dönemde hava şartlarına bağlı olarak telafi edilmesini bekliyoruz. Diğer taraftan, jeopolitik gelişmeler kaynaklı artan petrol fiyatlarının enflasyon etkisini sınırlandırmak üzere çalışıyoruz" dedi.

BİRGÜN



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İç cephe -Koray R.Yılmaz-  Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama! Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yö...