soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

Trump, üslerini ABD'ye açmayan İspanya ile ticareti kesiyor: 'Onlarla hiçbir işimiz olmaz' 

Trump, İran’a yönelik askeri saldırganlığı "Biz vurmasaydık ilk saldırıyı onlar yapacaktı" iddiasıyla savunurken, üslerinin ABD tarafından kullanılmasına izin vermeyen İspanya’ya "Tüm ticareti keseceğiz, onlarla hiçbir işimiz olsun istemiyoruz" sözleriyle seslendi.

ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’i Beyaz Saray’daki Oval Ofis’te ağırladı. 

Görüşmenin odak noktalarından biri olan İran'a yönelik saldırılara ilişkin konuşan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük ölçüde tasfiye edildiğini ileri sürdü. Trump, "Donanmaları yok, nakavt edildi. Hava kuvvetleri yok, nakavt edildi. Hava tespit sistemleri, radarları, hemen hemen her şeyleri nakavt edildi" ifadelerini kullandı.

Trump, İsrail’in saldırıları başlatması konusunda "elini zorlamış olabileceğini" belirterek, "Bu delilerle müzakereler yapıyorduk ve benim görüşüme göre ilk saldırıyı onlar yapacaktı. Eğer biz yapmasaydık, ilk onlar saldıracaktı. Bu konuda güçlü hissettim" dedi.

'İspanya ile hiçbir işimiz olsun istemiyoruz'

Trump, görüşme sırasında İspanya ve İngiltere’nin tutumundan öfkeyle bahsetti. Trump, "NATO'nun başındaki Mark (Rutte) harika ama İspanya gibi bazı Avrupa ülkeleri korkunçtu. Aslında Scott’a İspanya ile tüm ilişkileri kesmesini söyledim. NATO'da yüzde 5'e çıkmayı kabul etmeyen tek ülkeydiler. İspanya ile tüm ticareti keseceğiz, onlarla hiçbir işimiz olsun istemiyoruz" dedi.

İngiltere'ye de tepki gösteren Trump, "İngiltere'den de memnun değilim. O ada kiralaması meselesi... Bizim orada nereye ineceğimizi belirlememiz üç dört gün sürdü. Bu karşı karşıya olduğumuz kişi Winston Churchill değil" diyerek Keir Starmer yönetimini eleştirdi. Trump, Almanya'nın ise üs kullanımı ve lojistik destek konusunda "harika" olduğunu belirtti.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise Tahran’da yönetimin değişmesi gerektiğini savunarak Merz, "Tahran'daki bu korkunç rejimi uzaklaştırma ve onlar gittikten sonra, ertesi gün ne olacağı konusunda aynı sayfadayız" dedi.

Pehlevi'yi gözden çıkardı: 'İçeriden biri daha uygun olur'

Bir gazetecinin "Pehlevi sizin zihninizde bir seçenek mi" sorusu üzerine Trump, bu ismin ihtimaller dahilinde olduğunu ancak önceliklerinin farklı olduğunu belirtti. Trump, "Sanırım öyle. Bazı insanlar onu seviyor ama biz bu konu üzerinde çok fazla düşünmüyoruz. Bana öyle geliyor ki içeriden birinin olması belki daha uygun olabilir" dedi.

Pehlevi ile ilgili kişisel izlenimini de paylaşan Trump, "Onun çok nazik bir insan olduğunu söyledim. Ancak bana öyle geliyor ki, orada olan ve şu anda popüler olan birisi, eğer böyle birisi varsa, daha uygun olur. Ama bizim elimizde böyle insanlar var" ifadelerini kullandı.

Kongre'den onay almayacak

ABD Başkanı Trump, Amerikan Real Clear Politics adlı haber platformuna verdiği mülakattaysa İran'a saldırı düzenlemek için Kongre'den onay almayacağını söyledi.

Trump, Cumhuriyetçilerin hem Senato'da hem de Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğa sahip olmasına rağmen "Kongre'den savaş yetkisi talep etme niyetinde olmadığını" vurguladı.

ABD'de başka bir ülkeye savaş ilan etme yetkisini Kongre'ye veren "Savaş Yetkileri Yasası"nı devreye sokmak ve Trump'ın Kongre onayı olmaksızın İran'la savaşa girmesini önlemek isteyen Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçilerin çabaları devam ederken Trump'ın bu açıklaması dikkat çekti.

Cumhuriyetçi Kongre üyesi Thomas Massie ile Demokrat üye Ro Khanna'nın ortak hazırladığı ve bu hafta Temsilciler Meclisi gündemine taşınması beklenen tasarı, Trump yönetiminin İran'a yönelik saldırılarında Kongre onayı almasını gerektiriyor.

Söz konusu tasarının Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi'nden geçmesinin düşük ihtimal olduğu belirtiliyor.

'Sınırsız stoğumuz var'

Öte yandan Trump, İran'a yönelik saldırıları "haftalarca" sürdürebileceklerini ve yeterli silah ve mühimmata sahip olduklarını ifade ederek, "Orta ve orta üstü silahlarımız için çok büyük bir stoğumuz var. Sınırsız, kelimenin tam anlamıyla sınırsız stoğumuz var" değerlendirmesini yaptı.

İran'ın yeterince hava savunma unsurlarına sahip olmadığını savunan ABD Başkanı, "İran'ın hava savunması olmadığını biliyorsunuz, değil mi? Bunu yakında göreceksiniz. Bizde ise çok var. Stoklarımız çok iyi durumda" diye konuştu.

***

Tarikat düzeni iki can aldı: Fatma Nur ve 8 yaşındaki kızı ölü bulundu 

Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhan Şengüler'in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, sesini duyurmak için adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Devletin koruma sağlamadığı, feryatlarına kulak tıkadığı anne ve kızı, tarikat kuşatması ve sistematik ihmal sonucu hayatını kaybetti.

“Faili değil de mağduru suçlamak bu toplumun hastalığı. Bu ailede de öyle. İşyeri ‘biz iş vermeyelim bizim de adımız çıkmasın’ der. Arkadaşlar ‘biz konuşmayalım bize de belki sıçrar bu olay’ der. Ve istismara maruz kalanlar yalnız bırakılır.”

Bu sözler 30 yaşındaki Fatma Nur Çelik’in. Hem 8 yaşındaki çocuğu Hifa İkra Şengüler hem de kendisi Kuran’a Hizmet Vakfı’nın sorumlusu olan Ayhan Şengüler’in istismarına maruz kaldı.

Kızı Hifa 3 yaşındayken öz babası tarafından istismar edilmiş, 6 yaşındayken arkadaşına anlatması sonucu durum ortaya çıkmıştı. Fatma Nur ise zaten Ayhan Şengüler tarafından tecavüze uğradığı için zorla evlendirilmişti.

Fatma Nur Çelik hem çocuğu hem de kendisi için çetin bir mücadele verdi yıllardır. Yalnızca hukuki mücadele değil, hayat mücadelesi demek daha doğru olur.

soL’un Fatma Nur Çelik ile yaptığı son haberde talebi çok açıktı. Kızının giderek ağırlaşan sağlık durumu için istikrarlı sağlık hizmeti, eşit şartlarda öğrenim görebilmesi için eğitim hizmeti ve güvenliklerinin sağlandığı bir yaşam kurabilmeleri için iş ve yaşam imkanını devletten her yurttaş gibi talep etmişti.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nin üstlendiği davanın karar duruşması 5 Mayıs’ta görülecekti.

Demirören Haber Ajansı’nın dün akşam saatlerinde geçtiği haberde İstanbul Zeytinburnu sahilinde denizde anne ve 8 yaşındaki kızının cansız bedeni bulunduğu duyuruldu. Balık tutmaya gelenler tarafından fark edilen cansız bedenlerin Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler olduğu tespit edildi.

Habere göre olay, saat 22.00 sıralarında Zeytinburnu Kazılıçeşme sahilinde meydana geldi. İddiaya göre, balık tutmak için sahile gelenler denizde hareketsiz duran bir kişiyi fark ederek polis ve sağlık ekiplerine haber verdi. Sağlık ekipleri, olay yerinde sudan çıkarılan kadının hayatını kaybettiğini belirledi. Çevredekilerin ifadeleri üzerine denizde başka bir kişinin olma ihtimaline karşı sahil güvenlik ekipleri çalışma gerçekleştirdi. Yaklaşık bir saat süren çalışmalar sonucunda ikinci bir kişinin yani 8 yaşındaki İkra’nın cansız bedenine ulaşıldı.

Anne ve kızın cenazeleri incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü. Olayla ilgili ekiplerin çalışması devam ediyor.

Fatma Nur Çelik, Kuran’a Hizmet Vakfı’nın onlara karşı uyguladığı baskıyı, engellemeleri, tehditleri soL Haber dahil pek çok yerde anlatmış, İstanbul Anadolu Adalet Sarayı önünde kızı için adalet nöbeti başlamıştı.

Çelik’in ve kızının sesini ne devlet kurumları ne yetkililer duydu.

KDK ile Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği: ‘Bu düzeni başınıza yıkacağız, hesap soracağız’

Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK), Fatma Nur ve Hifa İkra’nın ardından bir açıklama yaptı. “İstismarcıları koruyan bu aşağılık düzeninizi başınıza yıkacağız” denildi.

Açıklamada şunlar söylendi: 

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ise yaptığı açıklamada, “Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olarak söz veriyoruz, kaybettiğimiz her bir canın hesabını sonuna kadar soracağız” dedi. Açıklamanın tamamı şöyle:

soL'dan Fatma Nur Çelik ve kızının ölümüne dair Bakanlığa zorunlu yanıt: Suçu basına atamazsınız

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir açıklama yayımlayarak çocuk için “Sağlık ve Danışmanlık Tedbiri” uygulandığını ancak "sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığı” ve tedavi sürecinin aksamaması için çalışma yürütülse de “annenin reddedici” tutum sergilenmesi sebebiyle olumlu yanıt alınamadığını iddia etti. Basını ve STK'leri suçladı, “Süreç boyunca, bazı medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının süreci çarpıtarak Bakanlığımızın anne ve çocuğu korumaya yönelik girişimlerini ‘anne ile çocuğu ayırma çabası’ şeklinde yansıtması sorumsuz ve gerçek dışıdır” dedi.

Bunun üzerine soL, bakanlığın ihmallerine dikkat çekti ve "Suçu basına atamazsınız" dedi. soL'dan İrem Yıldırım'ın haberinde, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, bu yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği bu soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çizdi.

BİLGİ NOTU: Önceki haberlerimizde anne ve kızının adını H.Ş. veya D.Ş olarak kodlamamızın sebebi annenin kızının ifşa olmasını istememesidir. Hem tarikat baskısından korktuğu için hem de kızının yaşamının devamında bu ağır haberler ve olaylar silsilesinden çıkabilmesi için kendi yüzünü dahi kapamıştır. Annenin adı hayatını kaybeden öğretmen Fatma Nur Çelik ile aynıdır, karıştırılmamıştır.

https://haber.sol.org.tr/haber/kurana-hizmet-vakfi-yoneticisi-babanin-istismar-ettigi-cocuk-ve-annesi-nasil-yalniz-birakildi

***

soL'dan Fatma Nur Çelik ve kızının ölümüne dair Bakanlığa zorunlu yanıt: Suçu basına atamazsınız -İrem Yıldırım- 

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çiziyor.

Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhan Şengüler'in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, sesini duyurmak için adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Devletin koruma sağlamadığı, feryatlarına kulak tıkadığı anne ve kızı, tarikat kuşatması ve sistematik ihmal sonucu hayatını kaybetti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir açıklama yayımladı. Açıklamada, çocuk için “Sağlık ve Danışmanlık Tedbiri” uygulandığı ancak "sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığı” ve tedavi sürecinin aksamaması için çalışma yürütülse de “annenin reddedici” tutum sergilenmesi sebebiyle olumlu yanıt alınamadığı iddia edildi.

Ayrıca basın ve STK’ler şu ifadeyle suçlandı: “Süreç boyunca, bazı medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının süreci çarpıtarak Bakanlığımızın anne ve çocuğu korumaya yönelik girişimlerini ‘anne ile çocuğu ayırma çabası’ şeklinde yansıtması sorumsuz ve gerçek dışıdır.”

Anne hayatını kaybetmeden önce tam bir ay önce soL’a yaptığı açıklamada tam tersine çocuğu için “istikrarlı sağlık hizmeti” talebinde bulunduğunu ilan etmişti. Hatta anne çocuğun hastaneden hastaneye sevk edilip durmasının çocuğa ne kadar zarar verdiğini belirtmiş, psikolojik durumu da göz önünde bulundurulduğunda her yeni doktor ve hastane sürecinde istismar geçmişi bilmeden yapılan her müdahalenin kızına ne kadar zarar verdiğini anlatmıştı. 

Neden zarar veriyordu? Babasının istismarına uğrayan Hifa, kimsenin ona dokunmasına tahammül edemiyor, bu da onun kriz geçirmesini tetikliyordu. Yani her yeni doktor, her yeni görevli çocuk için daha da yaralayıcı olduğundan anne “istikrarlı sağlık hizmeti” ısrarını dile getiriyordu. 

Öte yandan yemek yemeyen, su dahi zor içen çocuğun durumu toparlanana kadar yatışının yapılmasının önemini hem anne hem de avukatları defalarca dile getirdi.

Bakanlık açıklamasının ikinci paragrafında 13 şubat 2026 tarihinde çocuğun özel bir vakıf hastanesine yatırıldığı bilgisini paylaşıp süreci takip ettiklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Sağlık kurulu raporunda çocuğun yatılı psikiyatrik tedavisinin gerekli olabileceği belirtilmiştir. Buna rağmen annenin önerilen tedavi ve sevkleri kabul etmediği uzmanlarca bildirilmiştir.”

Açıklamada özel bir vakıf hastanesine yatırıldığı ve annenin tedaviyi reddettiği öne sürülüyor. Bir sanatçı vasıtasıyla çocuğun durumu çok ağır olduğu için özel bir hastaneye yatırılırken, neden bakanlık tarafından gerekli tedavinin uygulanması için harekete geçilmediği, bu kadar beklendiği sorusu yanıtsız.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, bu yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği bu soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çiziyor.

Bakanlık açıklamasının devamında “Çocuğun sağlık durumunun risk altında olması nedeniyle 02.03.2026 tarihinde acil koruma kararı çıkartılmış ve konu adli makamlara intikal ettirilmiştir. Aynı gün adrese gidilmiş ancak kimseye ulaşılamamıştır. Akşam saatlerinde gelen ihbar üzerine anne ve çocuğun hayatını kaybettiği bilgisi alınmıştır” denildi.

Dernek avukatları durumu “ihmal” olarak değerlendirirken, “Dün çocuğu alıp gitmeleri gerekiyordu. Bize de o şekilde bilgi verdiler. Çocuğu alıp hastaneye sevkini sağmaları gerekiyordu” dedi. Vakıf hastanesi sürecinde de yetkililer tarafından annenin düzenli olarak korkutulduğunu belirten avukatlar “Bizim Çekmeköy'de özellikle İstanbul genelinde de üç senedir ulaşmadığımız kurum yoktur. İsmini bilmeyen yoktur. Siz de biliyorsunuz zaten hikayeyi” diyor.

soL’a konuşan Tozbey, “şüpheli ölümün” takipçisi olacaklarını vurgularken, “Fatma Hanım senelerdir büyük bir onurla ve dirençle adalet mücadelesi veriyordu. Onun bu uzun soluklu direnişinin sona ermesi, yalnızca bireysel bir çaresizlik değil, aynı zamanda kadınları yalnız bırakan, onları şiddet ve adaletsizlik sarmalında koruyamayan sistemin de acı bir özetidir” dedi. Bu kaybın ardında yatan o ağır yükün ve yıllara yayılan yorgunluğun da çok iyi farkında olduklarının altını çizdi.

Bakanlığın açıklamasının tamamı:

Resim

DÜZELTME: Haberin ilk halinde, bakanlık veya kaymakamlık yetkililerinin Çelik'in evine gittiğine dair bilgiye yer verilmiştir. soL'un haberin yayımlanmasının ardından ulaştığı diğer veri ve bilgiler, yetkililerin eve gidip gitmediklerinin net olmadığını ortaya koyduğu için, ilgili bölüm haber metninden çıkarılmıştır.

/././

'Kaz bebek, kaz': Trump, enerji emperyalizmi ve İran -Fatih Yaşlı- 

Enerji, ABD’nin bütün sermaye fraksiyonları için vazgeçilemez bir başlıktır ve bu da Amerikan emperyalizminin ana yönelimlerini belirlemektedir.

İzolasyonculuk, kuruluşundan beri ABD’nin dış politikasındaki temel tartışma başlıklarından biri olagelmiştir. Uluslararasıcı yaklaşımdan farklı olarak izolasyoncular ABD’nin kendi topraklarında güçlü bir devlet olarak kalmasını ve uluslararası ihtilaflardan uzak durmasını, çatışma bölgelerine ve savaşlara müdahil olmamasını, dünyaya nizam vermeye kalkışmamasını savunurlar.

İzolasyoncu anlayış Amerikan sağının içerisinde hayli güçlü bir damardır ve özellikle Hristiyan-muhafazakâr sağcı seçmen tabanı arasında son derece yaygındır. Buna göre ABD’li vergi mükelleflerinin ödedikleri vergiler, dünyanın farklı coğrafyalarına demokrasi, özgürlük, insan hakları vb. şeyleri götürmek adı altında harcanmamalı, Amerikan askerleri başka coğrafyalarda düzeni sağlamak adına ölmemelidir.

Amerikan sağının bugünkü en geniş bileşimini oluşturan ve milliyetçi-muhafazakâr ittifakına dayanan Trump’ın MAGA (Make America Great Again) ideolojisi de açık bir şekilde izolasyoncu bir karakter taşır ve “America first” (önce Amerika) ilkesi gereğince ABD’nin dünya çatışma alanlarından uzak kalması, savaşlara dâhil olmaması gerektiğini savunur. 

Trump da seçim kampanyalarında izolasyoncu bir tutum sergilemiş, ABD’nin “sonsuz savaşlar”dan vazgeçeceği, yeni savaşlar çıkarmayacağı, mevcut savaşları bitireceği ve ABD askerlerini evlerine döndüreceği sözünü vermiştir. Bu tutum ABD’li sağ seçmenin Trump’a yönelmesindeki en önemli faktörlerden biridir.

Ancak kendisinden öncekiler gibi Trump’ın izolasyonculuğunun sınırlarını belirleyen şey Amerikan emperyalizmi olmuştur. Dünyanın bir numaralı emperyalist gücü olarak ABD’nin bu konumunun değişmemesinin yolu emperyalist, yayılmacı politikaları devam ettirmesinden geçmektedir ve hele günümüz dünyasında Çin esaslı bir rakip olarak giderek yükseliyorken izolasyoncu bir politika izlemek imkânsızdır.

Bu emperyalist politika en başta enerji kaynaklarının hâkimiyetini elde tutmaya ve o hâkimiyeti genişletmeye, rakip gücü, yani Çin’i ise o hâkimiyetten uzak tutmaya, onun sahip olduğu hâkimiyeti azaltmaya dayanır. Buna elbette ki enerji nakil hatlarının, enerji ticaretinin ve genel olarak finans sektörünün ve tedarik zincirlerinin hâkimiyeti eşlik eder. Tüm bu hâkimiyet ise esas olarak askeri gücün üzerinde yükselir; ABD emperyalizminin temelinde nükleer silah sahibi olmaktan dünya ölçeğindeki farklı coğrafyalarda yüzlerce üs bulundurmaya uzanan bir genişlikteki devasa askeri güç yer alır, ekonomik hâkimiyet ve askeri hâkimiyet bir arada işler ve birbirinden beslenir.

Trump, az önce söylediğimiz üzere seçim dönemi boyunca izolasyoncu mesajlar vermiş olsa da özellikle ikinci döneminde hem içeride hem dışarıda enerji odaklı bir politika izlemiştir. ABD’nin geleneksel sanayi sermayesi fraksiyonuna yaslanan Trump, Biden dönemindeki karbon yakıtları azaltmaya dair “yeşil kapitalizm” yaklaşımını tersine çevirmiş ve başta petrol olmak üzere karbon yakıtlara dayalı enerji politikalarını tekrar başat konuma getirmiştir. Ancak mesele sadece geleneksel sanayi sermayesiyle ilgili değildir. Amerikan teknoloji şirketleri de veri madenciliği, kripto paralar ve en önemlisi de yapay zekâ için elektrik enerjisine ihtiyaç duymaktadır ve elektrik üretimi de esas olarak petrole dayanmaktadır. Dolayısıyla enerji, ABD’nin bütün sermaye fraksiyonları için vazgeçilemez bir başlıktır ve bu da Amerikan emperyalizminin ana yönelimlerini belirlemektedir.

Trump’ın seçim meydanlarında kullandığı “Drill baby, drill” (Kaz bebek, kaz) sloganı, daha çok petrol ve gaz çıkarılması için daha çok kazı/sondaj yapılmasına, devletin de bunun altyapısını hazırlamasına işaret eder. Trump’a göre ABD egemenliğinin devam etmesinin yolu daha çok petrole ve gaza sahip olunmasından geçer ve bunun için de sondaj çalışmaları artmalı, devlet bu çalışmaları teşvik etmeli ve önündeki bütün engelleri kaldırmalıdır; bu nedenle de işbaşına gelmesinden itibaren çok sayıda kararname çıkarmış ve yasal düzenleme yapmıştır.

Trump’ın ikinci başkanlık dönemindeki enerji politikalarının özü Beyaz Saray tarafından “Amerikan enerjisini gelecek yüzyıla hazırlamak” şeklinde açıklamıştır. Bu doğrultuda Trump göreve geldikten kısa bir süre sonra “Ulusal Enerji Hâkimiyeti Konseyi”ni kurmuştur ve konseyin görevi Trump'a Amerikan enerjisinin tüm biçimlerinde izin, enerji üretimi, dağıtım, düzenleme ve taşıma süreçlerini iyileştirerek enerji egemenliğine ulaşma stratejileri konusunda tavsiyelerde bulunmak” olarak belirlenmiştir. Konsey’in oluşturacağı strateji ise “bürokrasiyi azaltmayı, özel sektör yatırımlarını artırmayı ve yeniliği teşvik etmeyi amaçlayacak”tır. 

Trump dönemi enerji politikalarının merkezinde petrol hem ulusal hem de uluslararası düzlemde merkeze yerleştirilmiştir ama politikalar bununla sınırlı değildir. Beyaz Saray’a göre; 

Amerika Birleşik Devletleri, bir dizi kritik mineral konusunda da Çin'e büyük ölçüde bağımlıdır; bu durum, Çin'in son dönemde germanyum, galyum ve antimon ihracatını yasaklayarak kaynaklarını silahlandırmasıyla örneklendirildiği gibi, ulusumuzun tedarik zincirini riske atmıştır.

Ülkemiz yapay zekâ (ve buna bağlı veri merkezleri) gibi yeni nesil teknolojilerde hızlı ilerlemeler kaydederken ve enerji talebi artarken, yerli enerji arzını genişletmek daha da önemli hale gelecektir.

İçeride enerji arzını artırmayı, bunun için de bürokrasiyi azaltmayı, özel sektörü güçlendirmeyi, şirketler üzerindeki vergi yükünü iyice aşağıya çekmeyi, büyük veri tesislerinin kurulmasını hedefleyen bu strateji, dışarıda önce dünya petrol rezervleri sahipliğinde birinci sırada olan Venezuela’ya saldırmış, ardından nadir mineraller yatağı Grönland’ı gündemine almış, sonra da petrol rezervleri açısından üçüncü sıradaki İran’a saldırmıştır. Bu ise bir tesadüf değildir, Trump dönemi Amerikan emperyalizminin yönelimlerinin açık bir yansımasıdır. Aynı şekilde, İran saldırısından saatler önce Beyaz Saray’ın X hesabından “Drill baby, drill” sloganının paylaşılması da bir tesadüf değildir; İran saldırısının esas hedefini ve amacını göstermektedir. 

Ancak buradaki mesele basitçe Venezuela ve İran petrollerine ABD’nin doğrudan sahip olması değildir; mesele bu ülkelerinin petrolünün sorunsuz bir şekilde Çin’e akışının durdurulmasıdır. Daha geniş bir düzlemde ise ABD’nin enerji kaynaklarının, enerji nakil hatlarının, enerji ticaretinin ve tedarik zincirlerinin kontrolünü, askeri gücünün desteğiyle küresel ölçekte ve mutlak anlamda elinde tutarak emperyalist hiyerarşideki yerini koruma arzusudur. 

Tam da bu nedenle İran’ın misilleme saldırılarında petrol şeyhliklerini ve enerji üretim tesislerini hedef almasının askeri olmanın ötesinde ekonomi-politik bir mantığı vardır. İran bu saldırılarla ve ek olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla, enerji üretimi, enerji arzı, enerji fiyatları üzerinden küresel sistemi felç etmeyi ve savaşı emperyalistler açısından sürdürülemez hale getirmeyi hedeflemektedir. Katar’ın ve Chevron’un petrol ve gaz üretimini durdurması, Avrupa’da yükselen enerji fiyatları, taşımacılık sektöründeki sigorta şirketlerinin yaşadığı panik, bu ekonomi-politiğin mantığının işe yararlığının ilk işaretleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

ABD, İsrail’le birlikte bir kez daha bir haydut gibi davranarak İran’a saldırmıştır ve bu saldırganlık ABD’nin giderek azalan hegemonyasını çubuğu iyice zora bükerek devam ettirme arayışının bir yansımasıdır. Bu saldırganlık ise sadece İran’ı değil bütün bir dünyayı, bütün bir insanlığı tehdit etmektedir ve bu yüzden küresel çapta yükselen emperyalist barbarlığa karşı küresel çapta bir direniş sergilenmelidir. 

Rosa Luxemburg’un “ya sosyalizm, ya barbarlık” sloganı ve Gramsci’nin “canavarlar çağı” tabiri, kendi dönemlerini aşarak bugünü de tarif etmektedir ve barbarlara, canavarlara karşı savaş, insanlığın son savaşı olacaktır.

/././

Pakistan, namluyu Afganistan’dan İran’a çevirir mi?-Ogün Eratalay- 

Kimi yorumcuların öne sürdüğü, Pakistan’ın İran’a karşı savaşa dahil olacağı iddiasının inandırıcılığı yok. Pakistan, Taliban üzerinden Afganistan’a odaklanmış durumda.


ABD ve İsrail tarafından İran’a karşı ilan edilmemiş bir savaş devam ederken Pakistan-Afganistan arasında da gerilim tırmanıyor. Sınır bölgesinde süregiden çatışmalar artık iki rejim arasında açıktan bir savaşa evrilmek üzere. Öte yandan, Pakistan’ın İran’a karadan saldırmaya hazırlandığına dair, epey abartılı olarak nitelenebilecek yorumlar da piyasaya sürülmeye başladı.

Son dönemde yaşanan neydi?

21 Şubat günü Pakistan Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları sınırdaki Nengrehar, Host ve Paktika bölgelerine saldırılar düzenledi. Saldırının gerekçesi olarak Pakistan-Afganistan sınır bölgesinde yer alan Tehrik-i Taliban Pakistan olarak bilinen Pakistan Talibanı’na ait militanların bulunması öne sürüldü. Afganistan’daki Taliban yönetimi ise saldırılar sonucunda sivillerin öldürüldüğünü belirterek, gerekli cevabın uygun zamanda verileceğini belirtir.

Sınır bölgesinde düşük yoğunluklu çatışmalar sürerken, 26 Şubat günü Afganistan tarafından yapılan sürpriz saldırı sonrasında sınır bölgesindeki karakollar vuruldu, saldırılarda en az 55 Pakistan askeri öldürüldü. Sonrasında Pakistan Hava Kuvvetleri, Afganistan içlerindeki askeri hedefleri vurarak karşılık verdi. Pakistan Ordu birlikleri Zhob bölgesi yakınlarında 32 km2 arazi ele geçirdiklerini öne sürerken, Afgan tarafı başta Ravalpindi’deki Nur Han üssü olmak üzere Pakistan askeri üslerine yoğun insansız hava aracı saldırıları gerçekleştirdi.

Sorunun merkezindeki Tehrik-i Taliban Pakistan kimdir?

Sorunun kaynağı olarak görülen örgüt, Afgan-Pakistan sınırında etkili olmaya çalışan bir cihatçı yapılanma. 2007 yılında beş ayrı örgütün birleşmesiyle Beytullah Mehsud tarafından kuruldu.

Bir dönem 5 bin cihatçıya komuta eden Mehsud, eski Pakistan Başbakanı Benazir Butto’nun 2007 yılında öldürülmesinden sorumlu tutuluyor. 2009 yılında CIA tarafından İHA saldırısı sonrasında öldürülen Mehsud’un ardından örgüt Nuv Veli Mehsud tarafından yönetiliyor. Afganistan’daki Taliban rejimine bağlılığını ilan eden örgüt, aşırı militan sünni İslam ideolojisini savunuyor. Bu bağlamda farklı mezheplere karşı her türlü terör eylemlerine başvurmaktan geri kalmıyor. Pakistan’daki rejimi devirip yerine İslam Devleti kurma emellerini saklamayan örgüt, son dönemde sadece askeri hedeflere odaklanarak örgütün saygınlığını artırma peşinde.

2021 Ağustos ayında Taliban rejiminin Afganistan’da iktidara gelmesiyle beraber örgüt Pakistan ile Afganistan arasında önemli bir soruna dönüştü. Pakistan tarafı Afganistan rejimini “teröristlere göz yummak”la suçlarken, örgüt Pakistan topraklarındaki saldırılarını sürdürdü.

Savaşın İran cephesine yayılması ne kadar mümkün?

İran yönetimi, doğu sınırındaki komşuları olan Afganistan-Pakistan arasında yaşanan gerilime dair tarafları itidale çağırırken diyalog sürecinin devam ettirilmesini savunuyor.

Süreç içinde Tehrik-i Taliban Pakistan örgütü, Pakistan tarafından bölgesel bir sorun olarak tariflenirken, Pakistan rejimi bu gündeme dair İran’dan da örgüte karşı adım atılması yönünde kamuoyu baskısı yapması için destek istiyordu. İran ile Pakistan arasında halihazırda süregiden diplomatik, ekonomik ilişkilerin sorunsuz olduğu düşünüldüğünde, son savaşla birlikte kimi yorumcuların öne sürdüğü gibi Pakistan'ın tek taraflı olarak İran gibi bölgesel bir güç konumundaki komşusuna karşı askeri bir harekât planı yapması çok olanaklı görünmüyor.

Pakistan’ın gündemdeki en önemli konunun şu sıralarda Afganistan olmasının dışında, hiçbir provokasyonda bulunmamış bir İran’a karşı saldırgan tutumun Pakistan içindeki toplumsal dengeleri de altüst edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. ABD ile bağımlılık seviyesinde ilişkileri olmasına rağmen İsrail rejimiyle aynı saflarda yer almak Pakistan yönetiminin tercih edeceği bir tutum olmayacaktır.

/././

İran’ın 'mozaik savunma' modeli: 'Kontrolsüzlük' algısı, Tahran tarafından kasten yayılıyor olabilir -Yiğit Günay- 

İran’ın “kendini yitirmişçesine sağa sola saldıran, köşeye sıkışmış ve ne yapacağı bilinemez” bir aktör olduğunu sanmanın hata olacağını söylemek mümkün.

Savaşın üçüncü gününden itibaren özellikle Batı medyasında İran’ın askeri taktiklerine dair bir “mozaik savunma modeli” tartışması başladı. Özetle, silahlı kuvvetler yapılanmasının ulusal merkezi koordinasyonun sevk ve idaresinden bağımsız olarak, önceden tarif edilmiş yerel parçaların kendi inisiyatifleriyle askeri hamleler yapabildiği bir yaklaşım, kastedilen.

Adına “mozaik” deniyor, zira, parçalar yan yana bir resim sunsa da, parçalardan birini çıkardığınızda cam kırılmıyor, mozaik duruyor.

Bu tarif, ister istemez, bir “kontrolsüzlük” durumunu da ima ediyor: Stratejik hedefler ve önceliklerde oynamalara gitme, kullanılan güç ve ölçeğe dair ayar yapma, düşmanla ve üçüncü taraflarla müzakere ve ateşkes yürütme gibi işlevleri yürütmesi gereken “merkezi iradenin” yokluğunda, karşınızda, sizin hamlelerinizin verdiği mesajlar ve yarattığı sonuçlardan etkilenmeyen, “kafasına göre” işleyen, dolayısıyla “masaya oturamayacağınız” bir güç olduğunu kabullenmeniz gerekiyor.

Durum gerçekten bu mu?

Anlaşılan o ki, Tahran’da ve sahadaki durum böyle olmamasına rağmen, Tahran yönetimi bu “mozaik” görüntüsü ve beraberinde getirdiği algının yayılmasını istiyor.

Tarifin kısmen doğru olduğu ortada: İran silahlı kuvvetleri ve bağlı güçler, önceden hazırlandığı anlaşılan savunma stratejisinde çizilen çerçeve kapsamında belirli konularda Tahran’ı beklemeksizin adım atma yetkisine sahip ve bunu kullanıyorlar.

Ancak çatışma dördüncü günde de giderek şiddetlenmesine rağmen, tablonun bütününe bakıldığında, ortada bir kontrolsüzlükten ziyade, çok kontrollü bir tırmandırma taktiği izlendiği düşünülebilir.

Dün kaleme aldığımız analizde yazdığımız üzere, İran’ın bu savaş için stratejisi, acı eşiğinin çok yüksek olduğu anlaşılan İsrail’e büyük hasar vermekten ziyade, diğer yarıkürede bulunduğu için bölgede mevcut kaynakları kısıtlı olan ABD’yi ve bölgede ABD’ye ev sahipliği yapan ülkeleri, İran’a karşı savaşın maliyetinin, her türlü olası kazançtan daha yüksek olacağına ikna etmek gibi görünüyor.

Nitekim enerji tesis ve altyapılarına saldırıların adım adım fakat sınırlı kuvvetle artması, kontrolsüzlükten ziyade bir planlamayı düşündürüyor. İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin, özellikle Irak’taki güçlerin karşı hamlelerinin de benzer şekilde adım adım ve belirli bir ivmeyle yükseliyor olması, benzer bir merkezi stratejiye bağlanabilir, ki, söz konusu adem-i merkeziyetçilik olduğunda, bir “kontrolsüzlüğün” en uç şekilde yansıyacağı, beklenmedik ve abartılı hamlelere kapı açacağı en fazla öngörülebilecek olan kuvvetler de bu milis güçleridir.

Peki, Tahran niye böyle bir algının oluşmasını, “mozaik savunma modelinin” gündeme oturmasını istesin?

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin dün yaptığı açıklamada savaşı bir “dayanıklılık müsabakası” olarak nitelemesi ve İran’ın uzun süreli bir savaşa hazır olduğunu vurgulaması not edilmeli.

İran’dan sıklıkla verilen “bu kırmızı çizgileri, kuralları olmayan bir savaş” mesajlarının da, İran göründüğü kadarıyla hâlâ gayet kırmızı çizgilere ve kurallara uyarak hareket ediyor olmasına rağmen, bahsettiğimiz “ne yapacağı kestirilemeyecek ve masaya oturulamayacak bir güç” algısını güçlendirdiği aşikar.

Dün teyit edildiği üzere daha ilk gün Trump İtalya üzerinden ateşkes teklifi göndermiş olmasına ve Batı basınına sızan bilgilere bakılırsa farklı kanallardan daha sonra da temas kurmaya çalışmış olmasına rağmen, İran ateşkes tekliflerini reddediyor.

İran’ın şimdiye dek verdiği, ABD ve İsrail’in ön hesabının şaşmasına yol açan karşılık, Batı kamuoyunda kafaları karıştırmış durumda. Berlin’deki yetkililerin Amerikan basınına “Galiba ABD’nin planı aslında bir plansızlık ve Avrupa başkentleri bu durumdan çok tedirgin” demiş olması, tabloyu özetliyor.

Önce ABD’nin radar ve diğer gözetleme sistemlerini ekarte etmeye girişen, ardından görece ucuz ve eski nesil füze ve İHA’larla ABD ve İsrail’in hava savunma cephanesini adım adım tüketme yoluna giren İran, henüz yeni nesil ve ağır hasar verecek silahlarını devreye sokmuş değil.

Dünkü analizimizde savaşı bölgeye yaymaktan ziyade, tarafların ve özellikle Körfez Arap ülkelerinin bu savaş bittikten sonra yapacakları muhasebeyi değiştirmeleri yönünde bir mesaj iletme amacı taşıdığını söylediğimiz İran stratejisi, hedefinin bir kısmına ulaşmış görünüyor. Körfez Arap ülkeleri, savaşın sona ermesi için hem ABD’ye hem de Rusya gibi üçüncü ülkeler üzerinden İran’a mesaj gönderiyor.

Fakat İran, bu savaş sonrasındaki bölge tablosunun, savaşın öncesindeki gibi sürmesi seçeneğini kabul etmemekte kararlı. 12 Gün Savaşı bittiği anda, bölgedeki herkes, aslında o andaki ateşkesin, bir sonraki saldırıya kadar ara verme niteliğinde olduğunun farkındaydı. Tahran yönetimi, bir kez daha aynı bekleyişe girmek istemiyor. Ülkedeki siyasi ve ekonomik durum da, son toplumsal hareketlilik şiddetle bastırılmış olmasına rağmen, benzer bir hazırlık sürecinin sorunsuz yürütülebileceği konusunda molla iktidarı nezdinde soru işaretleri yaratıyor olmalı.

Tahran yönetimi, ateşkes ilan edildiğinde, ABD’nin ve ABD’ye ev sahipliği yapan bölge ülkelerinin, en başta İsrail çıkarları doğrultusunda yürütülen İran’ı devlet olmaktan çıkarma arayışının ve düşmanlık politikalarının aynı şekilde sürdürülemeyeceğine kanaat getirmiş olmalarını diliyor.

Bu açıdan, ABD ve İsrail’in hava savunma kapasitesinin giderek aşınmasıyla birlikte, İran’ın ileri silahları devreye sokacağı aşamaya kadar ateşkesi kabul etmeyeceği öngörülebilir.

Bu ileri silahların, esas olarak da balistik füzelerin nereleri hedef alacağı sorusunun yanıtını kestirmek zor, zira, anlaşıldığı kadarıyla Washington’da hâlâ yeni durumda izlenecek yola dair bir netlik sağlanmış değil.

İran, Körfez Arap ülkelerine bir yandan “bu işin size maliyeti yüksek olur” derken, diğer yandan bu devletleri İran’a karşı savaşa girmeye zorlayacak nitelikte hamleler yapmaktan halen kaçınıyor. Balistik füzeler söz konusu olduğunda da, doğrudan ABD üs ve tesisleri dışında benzer yaklaşımın süreceği öngörülebilir.

Öte yandan, İran’ın (Avrupa Birliği üyesi olduğu unutulmaması gereken) Kıbrıs’taki İngiliz Üssü’ne (hasar değil mesaj verme niyetini açık eden nitelik ve sayıda) füze atması, daha ileri silahların devreye girdiği aşamada Tahran yönetiminin hedeflerini seçerken, düne kadar sanılandan daha cüretkar bir yaklaşım sergileyebileceğini ortaya koyuyor.

Elbette savaşın gidişatını belirleyecek, bir kısmı askeri de olmayan çok fazla boyut ve unsur var. Ancak İran’ın “kendini yitirmişçesine sağa sola saldıran, köşeye sıkışmış ve ne yapacağı bilinemez” bir aktör olduğunu sanmanın hata olacağını söylemek mümkün.

/././

MAGA’nın hegemonya sancıları: İran, Claude ve yapay zekâ savaşlarına bakış -Nagihan Çakır- 

Anthropic ve Pentagon arasındaki gerilim bir "liyakat krizi" mi, yoksa ideolojik bir tasfiye mi? Yapay zekâ teknolojilerinin gölgesindeki güç savaşına mercek tutuyoruz.

ABD merkezli yapay zekâ şirketi Anthropic tarafından geliştirilen Claude, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ele geçirme operasyonunda kullanılmasıyla gündeme gelmişti. ABD’li e-ticaret devi Amazon’un stratejik yapay zekâ ortaklığını derinleştirmek için toplamda 8 milyar doları bulan yatırım yaptığı modelde, İran’ın geçtiğimiz gün Amazon’un veri merkezini vurmasının ardından erişim sorunu yaşandı.

Anthropic, teknolojisi ABD Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından gizli bir operasyonda kullanılan ilk bilinen yapay zekâ geliştiricisi. Fakat PDF’leri analiz etmekten otonom dronları yönlendirmeye kadar çeşitli görevleri yerine getirebilen ve ordunun istihbarat çalışmaları, silah geliştirme faaliyetleri ile askeri operasyonların yürütüldüğü sistemlerde faydalanılan bu aracın nasıl kullanıldığı hâlâ belirsizliğini koruyor.

Öte yandan şirket, yapay zekâ modellerinin Pentagon tarafından nasıl kullanılabileceği konusunda ABD Savunma Bakanlığı ile bir süredir devam eden anlaşmazlıklar nedeniyle de gündemde. “Savaş Bakanı” Pete Hegseth, Pentagon’un, şirketin yapay zekâsını istediği şekilde kullanmasına tam yetki vermedikleri takdirde hükümetle sözleşmelerini kaybetme riski bulunduğunu söylemişti.

Bundan birkaç gün sonra 27 Şubat’ta ise ABD Başkanı Donald Trump, kendi sosyal medya platformu Truth Social’da Anthropic’i hedef alarak bir paylaşım yaptı. ABD’nin, radikal solcu ve “woke” bir şirketin Amerikan ordusuna savaşları nasıl yürüteceğini dikte etmesine izin vermeyeceğini belirten Trump, “Bu nedenle, ABD’deki tüm federal kurumlara Anthropic’in teknolojisini kullanmayı derhal durdurmaları talimatını veriyorum. Buna ihtiyacımız yok, istemiyoruz ve onlarla bir daha asla iş yapmayacağız” ifadelerini kullandı ve OpenAI ile anlaştı.

'Sağcı-solcu' meselesi mi?

Trump’ın meseleyi “sağcı-solcu” ikiliğine indirgeyen yaklaşımı ve OpenAI ile Pentagon arasındaki anlaşma sonrası gelişen ChatGPT’yi boykot hareketi, Claude’u uygulama mağazalarında hızla üst sıraya taşıdı ancak bu tabloda yakından bakmamızı gerektiren birkaç tuhaflık var:

1) Wall Street Journal’ın haberine göre, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) Claude’u Hegseth’in ve Trump’ın açıklamalarına rağmen İran saldırılarında kullandığı ortaya çıktı.

2) Anthropic bu engeli, şirketin etik değerleriyle ilişkilendiriyor. Buna göre Claude’un şiddet amaçlı kullanımı, silah geliştirme veya gözetim faaliyetinde kullanılması “yasak”. Fakat Maduro’nun kaçırıldığı, Venezuela’nın başkenti Karakas’ın bombalanarak 83 kişinin ölümüyle sonuçlanan operasyonda kullanılması etik açısından bir sorun yaratmamış gibi görünüyor.

Önce Anthropic’ten gelen açıklamalara bakalım. CEO Dario Amodei’nin açıklamalarına göre, şirket yapay zekâ sistemlerinin ABD içinde kitlesel gözetim ve insan denetimi olmadan çalışan ölümcül otonom silah sistemlerinde kullanılmasını yasaklıyor.  

“Teknik olarak hazır değiliz” diyen Amodei, yapay zekâ modellerinin halüsinasyonlar görebildiğini, yalan söyleyip mühendislerini şantajla tehdit edebildiklerini aktarıyor. Böyle bir sistemin savaş alanında kendi askerini vurmaktan yanlış hedef seçmeye kadar yaratacağı riskler ortada. Altın çağını, seçim kampanyasını göçmen karşıtlığı üzerinden kuran Trump döneminde yaşayan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) geçtiğimiz aylarda ABD’de sebep olduğu büyük çaplı protestoları da hesaba katmak gerekiyor.

MAGA kurumsallaşıyor

Buradan bakıldığında mesele, askeri kurumların teknoloji şirketleriyle kurduğu bağımlılık ilişkisi ve etik değerler arasında kalmanın çetrefilli bir sonucu olarak görünüyor ama salt bu eksen eksik olacaktır.

Birinci maddeye bakarsak ortada daha derin bir gerilim var: Trump yönetimi ile Pentagon gibi kurumsal devlet mekanizmaları arasındaki uyumsuzluk. Bu durum, siyasal iktidarın ideolojik yönelimi ile Savunma Bakanlığı’nın yapısal işleyişi arasındaki çatışmayı görünür kılıyor. Dolayısıyla mesele, Trump ve MAGA çizgisinin devlet aygıtı üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonya mücadelesi çerçevesinde de okunabilir. Bu anlatının da körleştirici yanları olduğu şerhini düşerek...

Birinci Trump dönemi ve hegemonya mücadelesi

Trump’ın 2017’deki ilk zaferi, yalnızca dış politika çizgisini değil, ABD’de sivil-asker ilişkilerinin yerleşik dengesini de sarstı. Kurumsal yapıda köklü bir tasfiyeye gitmese de, asıl müdahale ordunun siyasi önceliklerle hizalanması yönünde oldu. Emekli generallerin kilit görevlere getirilmesi ve 2020 seçimlerinin ardından Trumpçılar tarafından gerçekleştirilen darbe girişimi sonucunda dönemin Genelkurmay Başkanı Mark Milley’nin Trump’la verdiği görüntü, ordunun iç siyasette araçsallaştırıldığı algısını güçlendirdi.

İzleyen süreçte “woke subaylar”a yönelik söylemler, üst düzey görev değişiklikleri ve seçim yenilgisi sonrasında Savunma Bakanlığı’ndaki ani atamalar, profesyonellik ile Trump’a sadakat arasındaki sınırın bulanıklaştığı yönünde kaygılar yarattı. Bu dönem Trump ve MAGA çizgisinin devlet aygıtı üzerinde hegemonya kurma arayışının sivil-asker dengesi üzerinden de yürüdüğünü gösterdi.

İkinci Trump döneminde işler kızışıyor

Trump’ın ikinci zafer döneminin “Savaş Bakanı” Pete Hegseth’in Pentagon’da izlediği çizgi ise, bunun daha agresif ilerleyeceğine işaret ediyor. Hegseth’in çok tartışılan hamleleri; “woke tasfiyesi” kisvesiyle çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık (DEI) programlarının askeri eğitim ve müfredattan çıkarılmasını, askeri akademilerde kimlik temelli eğitim içeriklerinin soruşturulmasını gündeme getirmesi oldu. Harvard dahil birçok üniversiteyle aralarında olan tüm askeri eğitim programlarını, burslarını ve sertifikalarını Filistin’e destek için düzenlenen kampüs protestoları nedeniyle sonlandırma kararı aldığını açıkladı.

Ayrıca bazı üst düzey komutanların görevden alınması ve stratejik pozisyonlara ideolojik yakınlığı öne çıkan isimlerin atanması hızlandı. Yapay zekâ savaşları da bu tabloda değerlendirilmeli.

İran saldırısına ikna edilemeyenler

Bu ayrılık ve gerilim, görüşmeler sürerken ABD’nin İran’a yönelik başlattığı saldırıda da kendini gösterdi. ABD’nin 2026-2030 yılları arasındaki dış politika stratejisini ele alan belge Ortadoğu, Afrika, Ukrayna, Asya-Pasifik gibi bölgelerde müttefiklerle yük paylaşımı öngörerek  “Önce Amerika”yı kurumsallaştırırken patlak veren İran saldırısı ortalığı karıştırdı. Bu yangına bir odunu da Pentagon yetkililerinin ABD Kongresi’yle kapalı kapılar ardında yaptığı oturum taşıdı.

ABD Kongresi’ne İran’a ilişkin istihbarat konusunda bilgi veren Pentagon, İran’ın balistik füzeler ve vekil güçlerle ABD’ye tehdit teşkil etmeye devam etse de, Tahran’ın önce saldırmak konusunda plan yaptığına dair ellerinde herhangi bir somut istihbarat olmadığını itiraf etti. Oysa Trump yönetimi saldırı öncesinde ve sırasında yaptığı açıklamalarda, İran’ın “ABD’ye önleyici saldırı” hazırlığında olduğunu iddia etmişti.

Öte yandan bu “otoriterleşme, partiler üstü kurumlar, liyakat” eksenli anlatının tehlikeli bir tarafı var. “Nötr” ve sınırları belli tarafların olduğuna dair iddia, siyaseti dışlıyor. Hâlbuki Trump’ın İran saldırıları konusunda ikna etmesi gerekenler yalnızca “siyasetler üstü kurumlar” ya da Demokratlar değil; MAGA tabanının içinde de ikna olmayan kesimler bulunuyor. Aynı şekilde, Demokratlar ya da kurumsal yapılar içinde Trump’ı destekleyen aktörlerin varlığı da bu tabloyu karmaşıklaştırıyor.

Mesele Amerika olunca çıkan 'danışıklı dövüş' kartı

Diğer yandan bu gelişmelerin bir tür psikolojik operasyon olabileceğini dile getirenler de var. Pentagon’un yapay zekâ şirketleriyle yaşadığı gerilimin etik tartışması üzerinden dramatize edilerek kamuoyu karşısında bir tür iyi polis-kötü polisin oynandığı, bunun bir tür “danışıklı dövüş” olduğu, Anthropic’in savaşa susamış Pentagon’un imajını kurtarma gayesi olmasa da tepkileri en azından soğuran bir marka hikâyesi yaratıyor olabileceği fikri de alıcı buluyor.

Bu fikri ifrada vardırmamak ama son tahlilde sunduğu bütünlüklü bakış açısını benimsemek gerekiyor zira “otoriterleşme-liyakat” eksenli argümanların dışladığı siyaset, güç mücadeleleri ve hegemonya arayışlarını kapsayarak farklı aktörleri bir arada tutan çıkar bağlarını da açığa çıkarıyor.

/././

160 çocuğun katillerinin listesi -Ali Ufuk Arikan- 

"Ve biz bu katiller düzenini temsil edenlerin hepsinden o çocukların hesabını sormadıkça rahat etmesin hiçbirimizin vicdanı."

70 bin nüfuslu, küçük bir kent.

Dünyanın büyük bölümünün varlığından bile haberdar olmadığı; hurma ve narenciye üretiminin dışında hasır işçiliği, nakış ve çömlekçilikle geçinen küçük bir şehir…

28 Şubat 2026’ya kadar kimsenin bilmediği Minab, artık tüm dünyanın tanıdığı bir kent.

Hasırları, hurmaları ya da narenciyeleri nedeniyle değil; dün kazılan 160 küçük mezar nedeniyle.

Hepsi 7 ile 12 yaş arasındaydı.

O sabah, her gün olduğu gibi okula gitmiş, sınıflarında sıralarına oturmuşlardı.

Onlar ders başındayken, ABD ve İsrail denilen haydut çeteleri çoktan füzelerini göndermişti o çocukların ülkesine.

O füzelerden biri, tam onların üzerine düştü.

Bu katliama ABD mi yoksa İsrail mi imza attı, henüz bilmiyoruz. Aslında bunun bir önemi yok; o çocukların kanı ikisinin de ellerinde.

Şimdi “araştırıyoruz”, “biz orada bir operasyon yapmadık” diyerek oyalıyorlar. Çünkü herkesin birkaç gün sonra unutacağını düşünüyorlar. Bu yüzden bu kadar rahatlar.

160 çocuğu katletmenin unutulacağını, hesabının sorulmayacağını sanıyorlar. Bunu da büyük bir kibirle yapıyorlar.

Peki, gerçekten mümkün mü bu?

İnsanlığın vicdanının tam ortasına açılan bu 160 küçük mezar gerçekten unutulacak mı?

Eğer “unutmayacağız, hesabını mutlaka soracağız” diyorsak, öfkemizi yönelteceğimiz bir listeye ihtiyacımız var.

Üstelik bu liste Trump ve Netanyahu adlı katillerle sınırlı değil.

  • “Batı medeniyeti” güzellemesi yapan, “demokrasi götürüyorlar” etiketiyle cinayetlere yardım ve yataklık edenler, Minab’daki o küçük bedenlerin tam karşısında duruyor.
  • “ABD Venezuela’ya, Küba’ya, İran’a, tüm halklara yardım ediyor” yalanını tekrarlayanlar, o çocukların hatırasıyla alay ediyor.
  • “İsrail’e ve ABD’ye laf edeceğinize önce İran’daki rejime bakın” diyenler, cinayet mahallinde ıslık çalarak geziyor.
  • Bu düzeni kutsayan, onu yenilmez gören herkes, o çocukların bize bıraktığı hatıraya saygısızlık ediyor.
  • Çok medeni diye pazarlanan Fransa, İngiltere, Almanya ve İskandinav ülkelerinin liderleri… Gece gündüz İran’ı hedef alan açıklamalar yaparken, 160 çocuğun katili olan ABD’ye ve İsrail’e tek ses çıkaramayanlar da en az tetiği çekenler kadar suçlu.
  • Ülkemizde “Rejim düşer, savaş biter” manşeti atan iktidar yandaşları, Amerikancılar, İsrailciler, mezhepçiler; kısacası bu düzenin tüm sahipleri… Hepsi Minab’daki 160 çocuğun katilleriyle aynı safta duruyor.

Ve biz bu katiller düzenini temsil edenlerin hepsinden o çocukların hesabını sormadıkça rahat etmesin hiçbirimizin vicdanı.

Bir gün mutlaka…

/././

Mekânın çözülüşü: Kapitalizm ve şiddet -Burak Gürbüz- 

Bugün dron teknolojileri, hayalet uçaklar ve dijital ağlar sayesinde savaş da emek de gündelik hayatın tam ortasına yerleşmiştir.

21. yüzyılın en belirleyici dönüşümlerinden biri, mekânın anlamının köklü biçimde değişmesidir. Bu değişimde zamana karşı yarışan kapitalizmin şiddeti belirleyici konumdadır. Özellikle şu son 20 yıl kapitalizmin ciddi krizlerine sahne olmuştur. İlk olarak 2008 dünya finansal piyasalar krizi bunun en büyük örneğidir. Sonrasında Covid-19 pandemisi sonucu dünya genelinde ölen milyonlarca insan küresel kapitalist üretim biçimini ve sağlık politikalarını ciddi şekilde sorgulanmasına neden olmuştur. 

Kapitalizmde bütün bu sosyal sıkışma beraberinde daha fazla baskıyı ve şiddeti getirmiştir. Bilişim sektöründeki teknolojik gelişmeler mekânları birbirine yakınlaştırırken aynı zamanda tamamen çözülmelerine sebep olmuştur. Kapitalizmin doymak bilmez kâr iştahı onu daha fazla sınır tanımaz akışkan hale getirirken zamanı ve mekanı da sürekli yeniden düzenlemektedir. Diğer yandan son 20 yıldan beri iyice belirgin hale gelmiş kapitalizm krizi (2008, kovid vs.) devletleri yeni nüfus ve kaynak arayışına itmektedir. 

Bunun bugün en büyük iki örneği biri ABD’nin Venezuela’da yaptığı operasyondur, diğeri ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıdır. Bundan yaklaşık 2 ay önce Venezuela Başkanı Maduro, ABD askerleri tarafından Karakas’ta kendi evinden apar topar kaçırılıp ABD’ye götürüldü. Dört gün önce ABD ve İsrail İran’a saldırdı ve İran’ın dini lideri dahil olmak üzere birçok hükümet üyesi ve bürokratı hava saldırısı sonucu öldürdü. Bugün öldürülen Hamaney’in yerine geçecek olan halefini belirlemek üzere İran’da bir okulda yapılmakta olan oylama esnasında mekan aynı emperyalist güçler tarafından hedef alınıp imha edildi. İranlı yetkililerin her saniyesini takip edebilecek büyük bir teknolojik ağa sahip olan ABD ve İsrail savaşı cephelerden çıkarıp günlük hayatın içine sokmuştur. İnsanlık Venezuela başkanı Maduro’yu evinden kaçıran, İran’ın üst derece yetkililerini kendi çalışma mekânlarında öldüren emperyalist güçlerle karşı karşıyadır.

Diyebiliriz ki bir zamanlar savaşın, üretimin ve gündelik yaşamın birbirinden görece ayrılmış olduğu coğrafi düzen artık ortadan kalkmıştır. Eskiden savaş cephelerde gerçekleşir, üretim fabrikalarda yoğunlaşır, ev ise yeniden üretimin —dinlenmenin, ailenin ve özel hayatın— alanı olarak kalırdı. Bugün ise dron teknolojileri, hayalet uçaklar ve dijital ağlar sayesinde savaş da emek de gündelik hayatın tam ortasına yerleşmiştir. Ukrayna ve İran’da görmekte olduğumuz dron savaşları bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir. Savaş artık belirli cephe hatlarına bağlı değildir; coğrafi uzaklık stratejik anlamını yitirir. Bir operatör binlerce kilometre öteden bir hedefi vurabilir. Böylece savaş mekânsal olarak “yerinden edilir” ve gündelik hayatın içine sızar. Savaş alanı ile sivil alan arasındaki sınır bulanıklaşır. Emperyalizmin gücü artık işgal ordularından çok teknolojik erişim kapasitesine dayanır. Bu durum, klasik emperyalizmin askeri coğrafyasının yerini ağ-temelli bir emperyalizme bıraktığını gösterir.

Benzer bir dönüşüm emek alanında da yaşanmaktadır. İnternet ve dijital platformlar ev mekânını üretim mekânına dönüştürmüştür. Evden çalışma ve sürekli çevrimiçi olma hali, Marx’ın emek zamanıyla yaşam zamanı arasındaki ayrımın aşınması olarak okunabilir. Kapitalizm artık yalnızca fabrikayı değil, tüm toplumsal mekânı üretim alanına çevirmektedir. Ev, kafe, tren, hatta yatak odası bile potansiyel iş mekânı haline gelir. Aynı zamanda aynı mekanlar savaş alanları olabileceği gibi. Kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda sürekli olarak mekânı yeniden örgütleyen bir süreçtir. Kapitalist birikim krizlere eğilimlidir; sermaye kâr oranları düştüğünde kendisini kurtarmak için yeni coğrafyalar, yeni altyapılar ve yeni mekânsal düzenlemeler yaratır. Sermaye krizlerini aşmak için mekânı yeniden üretir, genişletir veya dönüştürür. Sermayenin  en önemli amacı kendini, büyütmektir. Bu da ancak sürekli sermaye birikimi sayesinde mümkün olabilir. 

Fakat bu sürekliliğin önünde sosyal çatışmalar hariç iki engel vardır. İlki zaman diğeri mekândır. Şöyle ki hammaddenin uzaklığı, üretimin zaman alması ve pazarın başka yerde olması tüm bunlar sermaye birikimini olumsuz yönde etkileyebilir. O zaman kapitalizm mesafeleri kısaltacak üretimin daha hızlı olmasını sağlayacaktır. Daha önce kapitalizm demiryolu inşa etmiş, kanal açmış, konteyner taşımacılığını sağlamıştır. Fakat günümüzde bütün bunların yanında internet ve dijital yapının gelişmesi üretimi coğrafyadan koparmış üretim mekânlarını ekranlar aracılığıyla çok yakınlaştırmıştır. Telefon ve bilgisayar ekranlarının 24 saat açık olması ve sadece işyerinde değil fakat çalışanın evinde de olması emekçinin günün her saatinde sermayenin kontrolü altında kalmasına neden olur. Emekçi günlük yaşamının her anında sermayenin takibi altında kalmaktadır. Daha hızlı üretimin yanında emekçi sosyal medyada ve ekranlarda hep takip altındadır. Kapitalizm hem barış zamanında daha fazla denetim sayesinde daha fazla üretim isteyecektir hem de başka toprakların enerji yataklarına hemen sahip olmak için yine internet ağları vasıtasıyla ilgili ülkenin yöneticilerini takip edecektir.

Bu süreç aynı zamanda gözetimin mekânsallaşmasını da beraberinde getirir. Dijital platformlar kullanıcı davranışlarını veri olarak toplar; böylece mekân yalnızca fiziksel değil, algoritmik olarak da organize edilir. Kapitalizm artık yalnızca şehirleri değil, dijital akışları da düzenler. Emekçinin bulunduğu yerden çok bağlantıda olduğu ağ önem kazanır. Kiminle konuşuyordur, ne konuşuyordur? Kapitalizmin iç ve dış düşmanın da aynı emekçi gibi bağlantıda bulunduğu ağlar önemlidir. O da takip edilir kimlerle ne konuşmaktadır? Her ikisi de kapitalizm için yaşamsaldır. Emekçi kapitalizmin vazgeçilmezidir onun için her an kontrol altında tutulmalı ve günün her saatinde üretim süreçleri içerisinde yer almalı, üretimin her an parçası olmalıdır. Diğer yandan iç ve dış düşmanın etkisiz hale getirilmesi de kapitalist sermaye birikiminin sürekliliği bağlamında yaşamsaldır. Onun için o da aynı şekilde bilişim ağları vasıtasıyla yakından takip edilecektir. 

Birinin kapitalizme pozitif ötekinin negatif etkisi vardır. Ve her ikisi de (birinin var olması ötekisinin yok olması) sermaye birikimi için yaşamsaldır. Bu dönüşüm emperyalizmin biçimini de değiştirir. Klasik emperyalizm toprak kontrolüne dayanırken, günümüz emperyalizmi veri, teknoloji ve altyapı kontrolü üzerinden işler. Fiber optik kablolar, uydu ağları ve dijital platformlar yeni jeopolitik sınırları oluşturur. Egemenlik artık yalnızca kara parçaları üzerinde değil, bilgi akışları üzerinde kurulmaktadır.

Sonuç olarak, çağımızda mekânlar çözülüp kapitalizm tarafından yeniden üretilmektedir. Savaş cepheden eve, emek fabrikadan dijital platformlara, emperyalizm ise işgalden altyapı ve teknoloji hâkimiyetine evrilmiştir. David Harvey’in mekânsal kapitalizm yaklaşımı, bu dönüşümü anlamak için kritik bir anahtar sunar: Kapitalizm varlığını sürdürebilmek için mekânı sürekli yeniden icat eder. Bugün yaşadığımız şey, mekânın ortadan kalkması değil, kapitalizmin mekânı tüm yaşam alanlarını kapsayacak şekilde genişletmesidir.

Artık hiçbir yer tamamen “dışarıda” değildir; çünkü kapitalizmin yeni coğrafyasında her mekân potansiyel bir savaş alanı, üretim sahası ve veri kaynağıdır.

/././

'Batı nizamı'nın değişmeyen reçetesi -Turgay Develi- 

73 yıl önce İran’da neler olduysa ve neden olduysa, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da yaşananların arka planında da aynı mantık var: Kaynağı kontrol etmek, bölgeyi hizaya sokmak, “itaat etmeyen”e ibretlik bir bedel ödetmek.

Yalanları ve bunları destekleyen hikâyeleri bir tarafa bırakıp, “Batı nizamı”nın önce Irak’ta, sonra Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da ve şimdi de İran’da yaptıklarıyla esas hedeflerini gözden kaçırmamak için, bundan tam 73 yıl önce yine İran’da yaşananları hafızalarda tazelemek gerekiyor.

***

1951’den 1953’te devrilene kadarki görev süresiyle Muhammed Musaddık, İran’ın demokratik seçimler sonucunda göreve gelen ilk başbakanıydı. Sosyal güvenlik, toprak reformları ve toprak kiralamaya vergi getirilmesi dâhil olmak üzere bir dizi sosyal ve siyasal kararı hayata geçirmekle birlikte, 1913’ten beri İngilizler tarafından Pers topraklarında Anglo-Persian Oil Company (APOC/AIOC) — daha sonra British Petroleum (BP) olarak bilinen şirket — aracılığıyla kurulan İran petrol endüstrisini kamulaştırdı. Bu kararlar, onu üçüncü dünya ülkelerinde bir antiemperyalizm ikonuna dönüştürdü.

İran’dan atılan İngilizler, yeni ABD Başkanı Eisenhower’ı Musaddık İran’ının Sovyetler Birliği’nin komünist etkisine gireceğine ikna etti ve CIA’in MI6 ile Musaddık’ın devrilmesi için çalışmaya başlamasını sağladı.

Bunun için siyasetçilere, din adamlarına, gazetecilere rüşvet vererek Musaddık yanlılarını ve karşıtlarını birbirlerine karşı kışkırttılar. Amaç, Tahran’da kaos yaratmak ve Musaddık’ın Şah tarafından görevden alınmasını sağlamaktı. 15 Ağustos 1953’teki ilk darbe girişimi başarısız oldu; Musaddık planlardan haberdar olmuştu. Darbeyi tertipleyenlerden bazılarını tutuklattı ve kaçmayı başaran General Zahedi için para ödülü koydu. Şah, darbe girişiminin başarısız olduğunu öğrenince önce Bağdat’a, oradan da Roma’ya kaçtı.

18 Ağustos 1953’te Musaddık kazanmış görünüyordu. Ancak Şah’ın ve İngilizlerin komplosu bitmemişti. Çünkü Musaddık, ABD’nin de işin içinde parmağı olduğunu bilmiyordu. Darbeyi takip eden gün Musaddık, Tahran sokaklarında yeniden şiddet yaşanmasını önlemek için taraftarlarına evde kalmaya çağırdı. Musaddık, ikinci bir darbe girişimini hesaba katmamıştı.

CIA ve MI6’nın tertibiyle 19 Ağustos’ta Şah yandaşları sokakları doldurdu; bu defa Musaddık yanlıları sokakta yoktu. Şah’ın Musaddık’ı görevden uzaklaştırdığını gösteren belgeler çoğaltılıp halka dağıtıldı. Polis ve asker protestoculara katıldı; emniyet teşkilatının merkezine ve Dışişleri Bakanlığına saldırılar yapıldı. Musaddık’ın özel konutunun çevresindeki çatışmalarda yüzlerce kişi öldürüldü. Musaddık kaçtı ama 5 gün sonra yakalanarak tutuklandı.

22 Ağustos 1953’te Şah Roma’dan geri döndü ve ilerleyen dönemde ABD tarafından desteklenen bir askeri diktatörlük oluşturdu. Amerikan yardımıyla ayrıca gizli istihbarat teşkilatı SAVAK’ı kurdu. Petrol tesislerinin devletleştirilmesi geri alındı; kazancın neredeyse yarısı Amerikan şirketlerine akmaya başladı.

(ABD ve İngiltere yıllar sonra darbedeki rollerini kabul ettiler.)

***

İran’ın mollaları, Musaddık’a karşı CIA ve MI6’nın organize ettiği darbeyle yeniden koltuğa oturtulan Şah’a (Muhammed Rıza Pehlevi) karşı, komünistlerle birlikte savaştı. Bu mücadele sonunda Şah, 1979’da bir kez daha İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Mollalar, Şah’ın düzenini birlikte yıktıkları komünistlere de saldırarak onları tasfiye etti. Sonra da devleti din ve mezhep temelli yapılandırıp kendi rejimlerini inşa etti.

İşte bu yüzden 1953 İran’ı bir “tarih dipnotu” değil; bugün hâlâ işleyen bir mekanizmanın, bir yöntem kataloğunun ilk sayfalarından biri. Elbette İran'daki baskıcı Molla rejimini savunacak değilim, ancak ortadaki örüntü kaçınılmaz bir şekilde göze batıyor. Bir ülke kendi yeraltı zenginliğine, kendi gelirine ve kendi geleceğine sahip çıkmaya kalktığında, mesele bir anda “demokrasi”, “istikrar”, “tehdit” gibi başlıklara çevrilir. İçerideki fay hatları kaşınır; parayla, propagandayla, yerli işbirlikçilerle toplum birbirine kırdırılır. Olmadı ambargo gelir, olmadı darbe; o da yetmezse “insani” gerekçelerle savaşın kapısı aralanır.

Bu çizginin ortak paydası şudur: Hedef alınan ülkenin kim tarafından yönetildiği, hangi söylemi kullandığı ikinci plandadır. Asıl mesele, o ülkenin “kendi kararını kendisinin vermesi”dir. Yani kaynaklarını kamulaştırması, gelirini halka yöneltmesi, bağımsız bir hat tutturması… Emperyalizmin asıl tahammülsüzlüğü buradadır.

Olanları Trump’ın hezeyanları ya da Netanyahu’nun tanrısal referanslarıyla açıklamaya çalışmak, kimileri için yaşananları daha katlanılabilir kılabilir ama sonucu değiştirmiyor. Dolayısıyla “savaş ne kadar sürer, kaç kişi öldürülür” sorularıyla meşgul olmak yerine, “Mollalar neyi savunuyor, ABD ve İsrail neyin peşinde?” sorusuna odaklanmak gerektiğini düşünüyorum.

73 yıl önce İran’da neler olduysa ve neden olduysa, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da yaşananların arka planında da aynı mantık var: Kaynağı kontrol etmek, bölgeyi hizaya sokmak, “itaat etmeyen”e ibretlik bir bedel ödetmek. Küba’yı yıllarca abluka altında tutarak yapmak istedikleri de, bütün bu emperyalist barbarlığın dışında sahici bir seçeneğin varlığını ortadan kaldırmak ve tüm dünyaya “başka seçeneğiniz yok”u göstermek.

En nihayetinde bu savaş, insan kalmak isteyenlerle barbarlar arasındaki varlık-yokluk savaşı. Safları sıklaştıralım.

/././

Doğu Akdeniz'e dev sevkiyat: İngiltere ve Fransa savaş gemisi gönderiyor. 

ABD ve İsrail'in başlattığı savaştan İran'ı sorumlu tutan İngiltere ve Fransa, Doğu Akdeniz’e en gelişmiş donanma güçlerini sevk etme kararı aldı.

İngiltere, İran'ın Güney Kıbrıs'taki İngiliz üssünü vurmasının ardından Doğu Akdeniz'e savaş gemisi ve dronları etkisiz hale getirme kapasitesine sahip Wildcat helikopterleri gönderme kararı aldı.

İngiliz Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, HMS Dragon adlı geminin 10 saniyede 8 Sea Viper füzesi fırlatma kapasitesi ve havadaki 16 füzeyi aynı anda koordine edebilme özelliği bulunduğu ifade edildi.

İngiliz ordusunun son 24 saatte Ürdün, Irak ve Katar hava sahasında İran'a ait dronları engellediğine işaret edilen açıklamada, İran'ın bölgedeki İngiliz çıkarlarını tehdit ettiği belirtildi.

Güney Kıbrıs'ta bulunan Akrotiri hava üssü, dün bir İran dronunun hedefi olmuştu.

İngiltere'nin Ada'da 2 üssü bulunuyor.

ABD ve İsrail'in başlattığı savaştan İran'ı sorumlu tuttu 

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD ve İsrail'in İran'a saldırısı sonrası, Fransız amiral gemisi Charles de Gaulle'ün Akdeniz'e hareket etmesi emrini verdiğini belirtti.

Macron, ABD ve İsrail'in saldırıları ile başlayan savaşın "başlıca sorumlusunun" İran olduğunu savundu.

Macron, "Tehlikeli bir nükleer program ve benzeri görülmemiş balistik füze kapasitesi geliştiren, komşu ülkelerdeki terörist grupları, Lübnan'da Hizbullahı, Yemen'de Husileri ve Irak'ta Şii milisleri silahlandıran ve finanse eden, Hamas'ı destekleyen ve İsrail Devleti'ni yok etme hedefini sürekli olarak dile getiren İran'dır" ifadesini kullandı.

'İsrail'in Lübnan'a olası kara harekatı stratejik bir hata olur'

İran'ın ABD-İsrail saldırılarına misillemelerinde, bölgedeki iki Fransız üssünün "sınırlı" saldırıların hedefi olduğunu söyleyen Macron, Fransa'nın, savaşın ilk saatlerinden itibaren İran'ın insansız hava araçlarını düşürdüğünü açıkladı.

Macron, Fransız üslerinin güvenliği için Rafale savaş uçaklarının hava savunma operasyonları yürüttüğünü yineledi.

Macron, İsrail'in, Lübnan'a ilişkin olası kara harekatının "tehlikeli bir tırmandırma ve stratejik bir hata" olacağı değerlendirmesinde bulundu.

Avrupa Birliği üyesi ve Fransa ile stratejik ortaklık anlaşması olan Güney Kıbrıs'ın de son günlerde saldırıya uğradığını hatırlatan Macron, "Bu durum desteğimizi gerektiriyor. Bu nedenle oraya bugün daha sonra ulaşacak Fransız fırkateyni Languedoc yanında ilave hava savunma unsurları gönderme kararı verdim" diye konuştu.

Emmanuel Macron, Hürmüz Boğazı'na ilişkin ise deniz trafiğinin sağlanması için, "askeri araçlar dahil kaynakları bir araya getirecek bir koalisyon" kurmak istediklerini kaydetti.

***

soL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

Trump, üslerini ABD'ye açmayan İspanya ile ticareti kesiyor: 'Onlarla hiçbir işimiz olmaz'  Trump, İran’a yönelik askeri saldırg...