İran’ın yakın geçmişinde gezinmeye devam ediyoruz. İngiliz destekli bir darbeyle iktidara gelen Şah Rıza zaman içinde dümeni Nazilere doğru kırıyor. Pers kelimesi yasaklanıyor, “Aryan Ülkesi” anlamını taşıyan İran kullanılmaya başlanıyor. Nazilerin etkisi artınca Sovyetler ve İngilizler İran’ı işgal ediyor.
“İran’ı Anlamak” yazı dizisine ikinci yazıyla devam ediyoruz. Birinci yazıda İran petrollerine İngilizlerin nasıl “çöktüğünü” ve İran devletine sadece yüzde 16 pay vererek altmış yıllığına çıkarma hakkını nasıl elde ettiklerini anlatmıştım.
İran’ı, yüz yılı aşkın süre yöneten Kaçar Hanedanı’nın 1921 darbesiyle indirildiği, darbeyi yapan general Rıza Pehlevi’nin kendini şah ilan ederek iki jenerasyon sürecek “Pehlevi Hanedanı”nı kurduğu noktada bırakmıştık.
Rıza Pehlevi dönemine geçmeden altını çizmek istediğim birkaç nokta var.
İran’ın ekonomik durumunu ve bu anlamda dış güçlere nasıl teslim olduğunu anlamak önemli. Ülkede neredeyse her alanda yabancılar, özellikle de İngilizler ve Ruslar imtiyazları ele geçirmiş durumdaydı ve bu düzenin bozulmasını kesinlikle istemiyorlardı.
İngilizler Tütün İmtiyazı ile -tıpkı petrolde olduğu gibi- sadece yüzde 25 pay vererek tüm tütün işini tekellerine almışlardı. Keza telgraf sistemi ve bankacılık da İngilizlerin elindeydi. Aynı şekilde Rusya da kuzeydeki demiryollarının yapımı dahil pek çok imtiyazı elinde tutuyordu.
Çoğu imtiyazın bu iki devlette toplanıyor olması ülkedeki İngiliz ve Rus düşmanlığını körüklüyordu. İşte böyle bir iklimde tıpkı bizde olduğu gibi şahın mutlak hakimiyetine karşı meşrutiyet ve anayasa talep edenlerin sayısı giderek artıyordu.
Nitekim 1906’da ilk Meclis İran’ın ilk anayasasını kabul etti ve petrol paralarını Avrupa seyahatinde yiyen Şah Muzafereddin ölümünden kısa süre önce bu anayasayı imzalamak zorunda kaldı. Evet, imzaladı ama bu durumdan ne Rusya ne Britanya memnundu.
Özellikle Rusların elinde büyük bir koz vardı. Rusya, İran’da Kaçar Hanedanı’nın iktidarını korumak amacıyla özel bir ordu, bir tugay oluşturmuştu: İran Kazak Tugayı. Tamamen Rus komutanların yönetimindeki bu tugay Ruslardan aldığı emirle İran meşrutiyetine karşı çıkıyordu. Kazak Tugayı 1908’de İran Meclisi’ni bombaladı ve dağıttı. Sonra meşrutiyetçiler yeniden toparlandı, Tahran’a yürüdü ve meclis yeniden kuruldu.
Yani iktidar sürekli el değiştiriyor, İngiliz ve Ruslar reform yanlılarına göz açtırmıyordu.
İşte bu belirsizlik ve iktidarın el değiştirme süreci araya giren 1. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle ta 1920’lere kadar sürdü. 1920’ye geldiğimizde İran artık dağılmış bir devletti. Merkezi yönetim neredeyse yok hükmündeydi. Rusya’da çarlığın çöküşü ve Bolşevik Devrimi sonrası İngilizlerle Rusların çıkarları da çatışmaya başlamıştı.
Düşünün, 1920’de İngilizler “Acaba İran’ın geri kalanını kendi haline bırakıp Huzistan’da (İran’ın güneybatısındaki petrol bölgesi) ayrı bir küçük devletçik mi kursak” derdindeydi. Petrolü kurtarıp ülkeyi kaderine terk etmeyi düşünmeye başlamışlardı.
Çarlığı deviren Bolşevikler ise bir adım daha ileri gitti ve epey kuzeyde, Hazar kıyısında da olsa bir İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurma girişiminde bulundu. Yani İngilizlerin “kendi devletlerini kurma” fikrini Sovyetler pratiğe de geçirmişti.
Sadece 15 ay ayakta kalan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bayrağı
Anayasa yanlısı reformist gruptan Miraz Küçük Han, Gilan ormanlarında başlattığı gerilla hareketini (hareketin ismi Cengele İsyanı’ydı ve “cengele” kelimesi orman anlamındaki Jungle’dan geliyordu) Bolşeviklerin yardımıyla ömrü sadece 15 ay sürecek olan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştürmeyi başarmıştı.1921 Darbesi bu girişimi yarıda bıraktı.
İngilizler pragmatik bir tornistan yaparak reformcularla birlikte hareket etmeye karar verdiler. Burada şunu görmek bu yazı dizisinin amacı açısından önemli. Emperyalist yaklaşım şu şekilde işliyordu: Kaçarlarla oluyorsa Kaçarlar. Yok olmuyorsa ve Kaçarlar devrilecekse onu da biz deviririz. Tek ata değil her ata oynar, sonuçta mutlaka kazanırız.
1921 Darbesi sonrası ilk kabineye Savaş Bakanı olarak giren Rıza Pehlevi tüm siyasi rakiplerini ezip geçerek 1925’te şah oldu. Aslında eğitimli biri değildi Şah Rıza. Orduya er olarak 14 yaşında girmişti. Fakat komutanlarının ve Kaçar prenslerinin gözüne girerek hızla yükseldi, sonradan askeri eğitim aldı.
Yine kaderin tuhaf cilvesi: Rıza Pehlevi, Kazak Tugayı sayesinde sadece üç bin asker ve 18 otomatik tüfekle Tahran’ı zaptetti ve Kaçar Hanedanı’nı korumak için kurulan bir orduyla hanedanın sonunu getirdi.
Bu arada bir not: Pehlevi Hanedanı’nda ilk şahtan bugüne kadar adı geçen üç isim var ve ne yazık ki üçünün de adı Rıza Pehlevi! Biri darbeyi yapıp 1925’te şah seçilen ve bu yazıya da konu olan “baba” Rıza Pehlevi. Biri İran’da şah dönemi deyince ilk akla gelen ve Humeyni’yle karşı karşıya gelen “oğul” Rıza Pehlevi. Biri de şimdi oturduğu yerden video çekerek Amerikan askerlerine taziye dileyen ama Amerikan bombaları altında ölen kız çocukları için gıkını çıkarmayan “torun” Rıza Pehlevi. Üçüncüsü bu savaş bitince İran’a yeniden şah olma hayalleri kuruyor besbelli ama o iş zor!
Biz “baba” Rıza’yla devam edelim. Rıza Pehlevi kendini şah ilan edince İran’da bir modernleşme hareketine girişti. Aslında bu modernleşme hamlelerinde kendine Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek aldığı söylenir. Tren yolları, kılık-kıyafet kanunu, kadın hakları… Nitekim 1934’te Türkiye’ye de geldi, Atatürk’le tanıştı.
Şah Rıza ve Atatürk. Şah Rıza’nın 1934’teki Türkiye ziyaretinden
Lakin biraz dışarıdan bakınca aradaki farkı görmemek mümkün değil. Bir kere Atatürk kendini “şah” ilan etmemişti. Aksine Kurtuluş Savaşı'nı bile Meclis'ten yetki alarak yürütmüş, hanedan yönetimine son vermiş, Cumhurbaşkanı olup yürütmenin başına geçtiğinde -tarihsel kişiliği nedeniyle 'Tek Adam' olsa da- parlamentonun, yani TBMM'nin üstünlüğünü gözetmişti. Şah Rıza ise tüm gücü kendinde toplamayı tercih etmişti.
Keza yine Mustafa Kemal’den farklı olarak Şah Rıza parayı çok seviyordu! Fakir bir er olarak çıktığı yolda üç milyon sterlin gibi, o dönem onu dünyanın en zenginleri arasına sokabilecek bir varlığa ve binlerce dönüm araziye sahip olmuştu. Halk bir kez daha yolsuzluklardan şikâyet eder hale gelmişti. Tüm bunlara Şiileri kızdıran reformların da eklenmesiyle İran’da politik etkisi çok yüksek olan Şii ulema Şah Rıza’yla karşı karşıya gelmeye başlamıştı.
Sonra İngilizlerin tepesini attıran başka bir şey olmaya başladı. İran Almanya’yla yakınlaşıyor, daha ötesinde ülke genelinde bir Nazi dalgası yükseliyordu. Mesela İran isminin Şah Rıza’dan sonra yaygın hale gelip Fars/Farsi, yani Pers ve Persian isimlerinin kullanımının niye yasaklandığını duymamış olabilirsiniz. İran kelimesinin kökeni “Aryan” kelimesiydi. İran etimolojik olarak “Aryanların Ülkesi” anlamına geliyordu. Şah Rıza Pers yerine İran’ı tercih ederek halkının “aryan” köklerine vurgu yapmak, Nazilere bir selam göndermek istiyordu.
Şah Rıza’nın geçmişini kendi geçmişine benzettiği Adolf Hitler’e hayran olduğu söyleniyor, Almanlar da uzak coğrafyadaki bu yeni “dostluk” fırsatını kaçırmak istemiyorlardı. Hatta 1935’te Nazilerin kabul ettiği ırkçı Nürnberg Yasaları’nda İranlılar da “saf aryan ırklar” arasında gösteriliyordu.
Hitler’in Reza Şah’a hediyesi. Fotoğrafın altında “İmparatorluk Majesteleri - Reza Şah Pehlevi - İran Şahı - En iyi dileklerimle - Berlin, 12 Mart 1936 – İmza: Adolf Hitler” yazıyor
Nazi Almanyası’nın üst düzey isimleri İran’ı ziyaret ediyor, İran’dan Almanya’ya karşı ziyaretler yapılıyordu. İran’da 1933’te çıkmaya başlayan “İrane Bastan” isimli dergi çevresinde Nazi yanlısı, kendilerini İran nasyonel sosyalistleri olarak tanımlayan bir grup türemişti. Nitekim bu dergi etrafında büyüyen nesil 1950’lerle birlikte SUMKA adını taşıyan “İran Nasyonal Sosyalist Partisi”ni kuracak, CIA’le iş birliği yaparak Musaddık hükümetinin devrilmesinde rol oynayacaktı.
1933 ile 1937 arasında İran’da çıkan Nazi yanlısı İrane Bastan dergisi
İran’da kurulan Nasyonal Sosyalist SUMKA Partisi’nin kurucusu Davut Monşizade
İngilizlerin derdi sadece dergi, Nazi sempatisi filan değildi elbette. Şah Rıza İngilizlerle altmış yıllığına imzalanan (ve bir önceki yazıda anlattığım) petrol anlaşmasını iptal etti. (İngilizler konuyu Milletler Cemiyeti’ne taşısa da daha sonra anlaştılar.) Ülkenin paralarını basan Britanya Emperyal Bankası’ndan bu yetki alındı ve İran Ulusal Bankası’na verildi. İran hava sahasında Britanya Havayolları yerine Lufthansa’ya izin verildi.
Ezcümle İran dümeni ekonomik olarak da Almanya’ya doğru kırıyor, paralar Nazilere akıyordu. Nihayetinde Nazilerin Sovyetleri işgaliyle birlikte bir anda tüm dengeler değişti. Britanya ve Sovyetler, güneyde İran’ın Nazilerle birlikte savaşa girme ihtimalini kabul edemezdi. Bu nedenle Müttefik Kuvvetler 1941 yılında İran’ı işgal etti.
İngilizler önce Şah Rıza’nın yerine Kaçar Hanedanı’ndan birini geçirmeyi düşündü. Sonra başka bir formül bulundu ve Şah Rıza sürgüne gönderilerek 22 yaşındaki oğlu Muhammed Rıza Pehlevi şah ilan edildi. İran’da “şah dönemi” olarak bilinen dönem asıl şimdi başlıyordu. Bu yeni dönemde devreye üçüncü bir güç, Amerika girecek ve oğul Rıza Pehlevi yeni dostlarıyla arayı “sıkı” tutacaktı.
Anti-komünizm İran’ın baş mottosu olacak, CIA elini İran’ın üzerinden uzun süre çekmeyecekti. CIA’in eğittiği SAVAK isimli istihbarat örgütü şahın emriyle ülkedeki her türden farklı düşüncenin, solcuların, entelektüellerin ve aynı zamanda Humeyni destekçilerinin üzerinden silindir gibi geçecekti.
Eray Özer/T24
Şah Muhammed Rıza dönemine bir sonraki yazıda bakalım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder