Çekmeköy'de lisede öğrencinin bıçakla yaraladığı 2 öğretmenden biri yaşamını yitirdi.
Çekmeköy'deki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde 11. sınıf öğrencisi F.S.B. iki kadın öğretmeni ve bir öğrenciyi bıçakla yaraladı. Öğretmenlerden Fatma Nur Çelik. kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
İstanbul Çekmeköy'de 2 öğretmeni ile bir öğrenciyi bıçakla yaralayan lise öğrencisi gözaltına alınırken, hastaneye kaldırılan yaralı öğretmenlerden biri hayatını kaybetti.
Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi F.S.B. (17), kadın öğretmenler Fatma Nur Çelik (44) ve Z.A. (52) ile öğrenci S.K'yi (15) henüz belirlenemeyen bir nedenle bıçakla yaraladı.
İhbar üzerine okula polis ve sağlık ekipleri sevk edildi.
Sağlık ekiplerince yapılan müdahalenin ardından yaralılar, hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı.
Şüpheli F.S.B, polis ekiplerince gözaltına alındı.
Yaralılardan durumu ağır olan Fatma Nur Çelik, hastanede yapılan müdahaleye rağmen hayatını kaybetti.
İstanbul Valiliği'nden yapılan açıklamada, saat 11.00 sıralarında meydana gelen olayda, öğrenci F.S.B'nin yanında bulundurduğu bıçakla 2 öğretmen ve bir öğrenciyi yaraladığı aktarılarak, "Olayın ardından bölgeye 112 Acil Sağlık ve emniyet ekipleri sevk edilmiştir. Yaralanan 3 kişi bölgedeki hastanelere kaldırılarak tedavi altına alınırken, saldırgan F.S.B, gözaltına alınmıştır. Olayda yaralanan 3 kişiden birinin durumu ciddiyetini korurken, diğer iki yaralının ise hayati tehlikeleri bulunmamaktadır. Olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır" ifadeleri kullanılmıştı.
***
‘Savaşın ilk faturası’ diye duyurdu: Akaryakıta ‘tarihi’ zam bekleniyor.
Yarın geceden itibaren akaryakıta büyük zam geleceği öne sürüldü. Gazeteci Olcay Aydilek iddiayı sektör kaynaklarına dayandırdı.
ABD ve İsrail’in Cumartesi sabahı İran’a karşı başlattığı saldırılar devam ederken, İran misilleme yapıyor. Kapatılan Hürmüz Boğazı’ndan yüzlerce petrol tankerinin geçişi durdu.
Akaryakıta yarın geceden itibaren büyük bir zam yapılacağı öne sürüldü.
Ekonomi muhabiri Olcay Aydilek akaryakıta zam beklendiğini duyurduğu sosyal medya paylaşımında “Savaşın, ilk faturası... Akaryakıta tarihi zam" diye yazdı.
Paylaşımda "Sektör kaynakları, salıyı çarşambaya bağlayan gece yarısı motorine 5 TL 60 kuruş, benzine 2 TL 10 kuruş zam beklendiğini söyledi. Net tutarlar sabah belli olacak. Bu zamla birlikte motorinin litresi Ankara'da 67 TL'yi görecek” ifadeleri yer aldı.
***
Bu fotoğraf ABD-İsrail’in eseri: 160 İranlı kız çocuğu için mezar kazılıyor!
İran Dışişleri Bakanı Irakçi, ABD-İsrail ortak bombardımanında bir ilkokulda katledilen 160’tan fazla kız çocuğu için kazılan mezarların fotoğrafını yayınladı: "İşte Bay Trump'ın vaat ettiği ‘kurtarma'nın gerçekte nasıl göründüğü."
ABD ve İsrail’in İran'da bombaladığı ilkokulda yaşamını yitiren 160’tan fazla kız çocuğu için kazılan mezarlar görüntülendi.
İran’ın güneyindeki Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentinde kız çocuklarının eğitim gördüğü ilkokul ABD-İsrail tarafından hedef alınmıştı. Okuldaki 160’tan fazlası kız öğrenci olmak üzere toplam 165 kişinin yaşamını yitirdiği açıklanmıştı.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi X hesabından yaptığı paylaşımda hayatını kaybeden çocuklar için kazılan mezarların fotoğrafını yayınladı.
Irakçi şu ifadeleri kullandı:
“Bunlar, ABD-İsrail ortak bombardımanında bir ilkokulda hayatını kaybeden 160'tan fazla masum genç kız için kazılan mezarlar. Cesetleri paramparça olmuştu.
İşte Bay Trump'ın vaat ettiği ‘kurtarma"nın gerçekte nasıl göründüğü.
Gazze'den Minab'a kadar masum insanlar soğukkanlılıkla katledildi.”
***
10 maddede İran Savaşı'na dair çıkarımlar: İran ne mesaj veriyor, savaş bölgeye yayılır mı?-Yiğit Günay-
İran'ın verdiği karşılık, ABD ve İsrail'in hesabının tutmadığını gösterdi. İran, ABD'ye ve bölge ülkelerine savaşı yaymaya değil, maliyeti anlatmaya çalışıyor.
1. Umman aracılığındaki müzakerelerin sonucunun önemi olmadığı görüldü. Umman Dışişleri Bakanı’nın İran’ın tüm zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmeyi ve asla nükleer silah yapmamayı kabul ettiği minvalindeki, saldırının başlamasından saatler önce yaptığı açıklama, Trump’ın “İranlılar anlaşmayı reddetti, vurduk” argümanını boşa düşürdü. Esas olarak görünen, İsrail’de 12 Gün Savaşı’nın ardından yazılan hesap şuydu: İsrail, bölgede, özellikle Filistin-Gazze, Lübnan ve Suriye’de ortaya çıkan tablonun ve uluslararası dengenin, İran’ı güçten düşürmek için geçici bir pencere yarattığı sonucuna vardı. 12 Gün Savaşı ilk hamleydi, İran’ı içeriden karıştırma denemeleri ikinci hamleydi, son saldırı da üçüncüsü oldu.
2. ABD, Cumartesi sabahı yapılan saldırının ardından ortaya çıkacak tabloya dair farklı bir kestirimde bulunmuş, Hamaney’in ve diğer üst düzey isimlerin öldürülmesinin ardından İran’ın sarsılacağı ve ya paralize olacağı ya da içeriden çökeceği bir noktaya savrulacağı olasılığını öngörmüştü. Nitekim, hem ABD hem İsrail’in savaşın ilk anında dile getirdiği “hedefler” o kadar maksimalistti ki, hedef bile değildi. Trump, nükleer bir yana, İran’ın tamamen silahsızlandırılmasından, bir diğer deyişle İran devletinin devlet olmaktan çıkarılmasından söz etti. Trump’ın söylediklerinden rahatlıkla caydığı ve bu tarzla konuştuğu bilinse de, ilk açıklamalar, saldırının sonucuna dair beklentinin de yüksekliğiyle paraleldi.
3. Fakat İran’ın karşılığı, Batı’daki beklentileri doğrulamadı. 12 Gün Savaşı’nda İsrail’in ilk saldırısının ardından karşılık vermesi yaklaşık 14 buçuk saat sonra olmuştu. Bu kez İran, bir saat içinde karşı saldırı başlattı. Dahası, bu ilk ve erken tepkinin dahi, hangi hedeflere hangi silahlarla ve ne kapasitede saldırılacağı açısından önceden planlanmış olduğu görüldü. Sonradan anlaşıldığı üzere, bu refleks, dini lider Hamaney’in ilk saldırıda ölmüş olmasına, dolayısıyla daha en baştan itibaren bir numaralı ismin yokluğuna rağmen gösterildi. Bu açıdan özellikle Hamaney’in konutunda ve diğer kimi üst düzey isimlerin ölümünün engellenememiş olması soru işareti yaratsa da, özellikle ikinci ve üçüncü gün Batı medyasında yapılan yorumlar, İran’ın direncinin beklendiğinden yüksek çıktığına dair kanının yaygınlaştığını gösterdi.
4. Öte yandan, İran’ın önceden ayrıntılı şekilde çalışıldığı anlaşılan karşılığının, kimi yorumcuların “Savaşı bölgeye yaymaya çalışıyorlar” iddiasının tam tersini amaçladığı söylenebilir. ABD üs ve kuvvetlerine ev sahipliği yapan bölge ülkelerine yapılan ilk saldırıların tamamı, doğrudan ABD hedeflerine yönelik oldu. İkinci günün sonunda ve özellikle üçüncü gün bu ilk saldırıları takip eden ve ilgili ülkelerin özellikle enerji altyapılarına yönelik saldırıların güç, kapsam ve ölçeğine bakıldığında, İran’ın bu altyapıları yok etmeye değil, mesaj vermeye çalıştığı sonucu çıkarılabilir. Yine Basra Körfezi’ne bakan (ve bazıları ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan, bazılarıysa İsrail’in enerji hattının parçası olan) limanlara yönelik sınırlı saldırılar, “Hürmüz Boğazı’nı kapatma” tehdidinden bağımsız bir olguyu, bölgedeki enerji ve ticaret akışının mutlak ihtiyaç duyduğu “istikrar” durumunun kırılganlığını hatırlatma amacı taşıyor gibi görünüyor. 12 Gün Savaşı, İsrail’in acı eşiğinin yüksekliğini bir kez daha gösterdi. İran, mevcut savaşın erken bitmesinin tek yolunun, ABD’nin bu yönde karar alması olduğunu hesaplamış görünüyor. Aynı hesaba göre bunun yolu ABD açısından işin maliyetinin, elde edilecek kazanımdan daha büyük olacağı fikri uyandırmaktan, ABD’ye ev sahipliği yapan bölge ülkelerinin de bu işten zararlı çıkacaklarını hissedip ABD’ye durma baskısı yapmalarından geçiyor.
5. İran’ın amacının durumu bölgesel bir savaşa evriltmekten ziyade, tüm taraflara bu işin maliyetini açıkça göstermek, özellikle Körfez Arap ülkelerine “şimdiye kadar yapmamış olmam yapamayacağımdan değil, yapmamayı seçmemden, bunu ve sonuçlarını bilin” mesajı vermek olduğuna dair en açık göstergelerden biri, İran’ın “vekil güçleri” denilen bölgedeki müttefiklerinin ilk üç gün itibariyle çatışmaya büyük oranda girmemiş olması. Çatışmayı bölgeye yaymak noktasında İran’ın elindeki esas enstrüman, Lübnan, Irak, Yemen, Bahreyn gibi ülkelerde, sahada harekete geçirebileceği kuvvetler. Irak’ta ABD diplomatik binalarını kuşatan kalabalıkların, üzerlerine ateş açılmasına rağmen silahlı bir saldırıya geçmemiş olması, bu konuda Tahran’ın ilk aşamaya dair net bir kararı olduğunun emaresi olarak okunabilir.
6. Körfez Arap ülkelerinin tepkileri de bu gözle okunduğunda, kimi yorumcuların algıladığı şekilde İran’a karşı savaşa girme isteklerinin artması, ortaya çıkan tablonun bitmesi isteklerinin artması olarak yorumlanabilir. Topraklarına füze atılması karşısında her devlet, sert bir kınamada bulunmak zorundadır elbette. Ancak ilk iki gün İran’ın bazı ülkelerde ABD hedefleri dışında bazı otellere, dolayısıyla “sivil hedeflere” nokta atışı füze saldırıları yapması karşısında rahatlıkla gösterilebilecek büyük tepkiden kaçınılmış olması, bir işaret sayılmalı. Anlaşıldığı kadarıyla ABD, bölgedeki onlarca üssünü, ofisini ve binasını ve 50 binden fazla asker-sivil personelini tümüyle koruyamayacağını öngördüğü için bunların bir kısmını otellere ve apartmanlara taşımış, bu istihbarata sahip olan İran nokta atışı saldırılar yapmış, durumu bilen “ev sahibi” ülkeler de mesajı almıştı. Bu bakımdan, “Dubai imajı” sarsılan Birleşik Arap Emirlikleri’nin ikinci günkü açıklamasında “bölge ülkelerinin topraklarının birer hesaplaşma alanı veya çatışmanın kapsamını genişletme sahnesi olarak kullanılmasını kesin bir dille reddettiğini” söylemesi, ABD’ye de mesaj niteliği taşıması açısından manidar sayılmalıdır. Şimdiye kadar “karşılık vereceğiz” ifadesi geçen tek açıklamayı Katar’ın, üçüncü gün, dünyanın en büyük LNG depolama tesisi olan Ras Laffan vurulduktan sonra yapmış olması, İran’ın neyin can acıtacağına ve maliyetinin büyük olacağına dair düşüncesini teyit niteliğindedir. Nitekim, özellikle Suudi Arabistan’dan kimi yorumcuların “ABD bizi korumuyor” çıkışları, özetlediğimiz tartışmanın gerçekliğini ortaya koymaktadır.
7. Körfez ülkeleri konusunda iki husus da akılda tutulmalıdır: Birincisi, şu an konu İran saldırıları olsa da, İsrail’in Katar topraklarına yaptığı saldırı ve bunun ardından ABD’nin “güvenlik şemsiyesi” olarak güvenilirliğinin tartışılması hâlâ çok taze. Dolayısıyla onlarca yıldır güvenliklerini ABD’ye emanet edip karşılığında işbirlikçiliklerini sunmuş olan bu ülkeler, konuyu, İran’a karşı savaşa katılıp katılmamaktan ziyade, İran’ın ortadan kalktığı ve İsrail’in muazzam bir güç kazandığı bir bölge tablosunda kendi güvenlik ve ekonomilerinin nasıl etkileneceğine dair büyük resmi göz önünde bulundurarak hesap yapmak durumundadır. İkincisi, Körfez Arap ülkelerinin iç rekabetinin de bu hesaba katılacağı bilinmelidir. Özellikle son dönemde Suudi Arabistan’ın BAE’ye karşı giriştiği soğuk savaşın, Suudilerin mevcut duruma dair verecekleri tepkileri belirleyen parametrelerden biri olacağı öngörülebilir.
8. Daha savaşın ilk gününde kulislere yansıyan “Trump, İtalya aracılığıyla İran’a haber gönderip ateşkes teklif etti” iddiası sonradan doğrulandı. İran, teklifi reddetti, zira yukarıdaki maddelerde ifade ettiğimiz maliyeti herkesin görmesini istiyor. 12 Gün Savaşı’ndan dokuz buçuk ay sonra mevcut saldırının gerçekleşmesi, İran’da benzer bir ateşkesin orta vadede yine benzer sonuç vereceği kanısı yaratmış gözüküyor, ki, Trump da kimi açıklamalarında özetle “gerekirse birkaç gün sonra dururuz, ileride yine vururuz” diyerek bu kanıyı doğruladı. Bu açıdan İran’ın savaşın uzamasını veya bölgeye yayılmasını istemediği, fakat kısa bir aranın ardından bir kez daha saldırıya uğrayacağı neredeyse kesin olacak bir tablo değişmeden savaşı bitirmek niyetinde olmadığı düşünülebilir. Dolayısıyla İran açısından, en azından üçüncü gün itibariyle, bir ateşkes kararının, ABD ve daha önemlisi bölgede ABD’ye ev sahipliği yapan ülkelerin pozisyonda bir değişiklik yaratma hedefine bağlı olduğu söylenebilir.
9. Üçüncü gün itibariyle ABD’nin beklemediği biçimde şekillenen tablo karşısında nasıl bir yol izleyeceğine dair henüz net karar vermediği, tüm taraflar arasında havada uçan füze trafiğinden daha büyük bir diplomatik görüşmeler trafiği yürüdüğü görülüyor. Trump’ın ikinci günün sonunda ABD’deki birçok gazeteciyi arayıp birbiriyle alakasız mesajlar vermesi, bu izlenimi güçlendiriyor. (Washington Post’a “Hedefimiz İran halkının özgürlüğü”, Axios’a “Belki birkaç gün içinde anlaşmaya varıp sonlandırabiliriz, The New York Times’a “Dört-beş hafta sürebilir, İran’ı kimin yöneteceğine dair elimde üç çok iyi seçenek var”, ABC’ye “İlk saldırımız o kadar başarılıydı ki İran’ı yönetmesi için elimdeki üç aday da öldü” dedi.)
10. Savaşın esas tarafı olan üç ülkenin de kendi içlerinde “rahat” durumda olmadıklarını bilmek ve burayı da takip etmek gerekiyor. ABD’de Trump’a yönelik ve İsrail’e karşı hem halktan hem düzen içinden baskı giderek artıyor. İsrail’de Netanyahu’nun yalnızca siyasi geleceği değil hapsi boylayıp boylamayacağının bile savaşların gidişatına bağlı olması bir yana, savaşların maliyeti İsrail ekonomisi üzerinde inanılmaz bir yük oluşturmaya başladı. İran’da dış güçlerin saldırısı ve Hamaney’in ölümü hükümete yönelik desteği hareketlendirmiş olsa da halkın huzursuzluğu, özellikle büyük oranda çökmüş olan ekonomi de düşünülünce ciddi bir tehlike olarak bekliyor.
***
İran yansımaları: AKP ve yandaşların derin sessizliği, CHP ve DEM’in ‘ama’sı...
Önce Venezuela’nın devlet başkanı haydutça bir saldırıyla kaçırıldı, sonra da komşu ülke İran’ın dini lideri bir saldırıyla öldürüldü ve İran tam üç gündür bombalanıyor. AKP iktidarı tüm bu tabloya karşı derin bir sessizlik içinde, Meclis muhalefetinin “ama” sıkışması da tam gaz devam ediyor. Peki, bu tablonun nedeni ne? soL, alınan bu tavrın arka planına odaklanıyor.
Venezuela’nın devlet başkanı yeni yılın ilk günlerinde haydutça bir saldırı sonucu kaçırılmış, AKP derin bir sessizliğe bürünmüştü.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Cemil Ertem, Venezuela halkına ve Maduro’ya destek açıklamasını “danışmadan” hızlı bir şekilde yapınca paylaşımını silmek zorunda kalmıştı.
AKP’den daha sonra konuya dair gelen tek açıklamada da Maduro’nun kaçırılmasına ilişkin tek kelime dahi yer almamış, ABD eleştirilememişti.
Sonra bir yandaş gazete, Suriye’de SDG kontrolündeki bölge HTŞ’ye geçince, bunu Venezuela sessizliğinin gerekçesi ilan edecekti: “Ankara, ABD-Şam hattında nefes kesen bir koordinasyona imza attı. Dışişleri Bakanlığı'ndaki kaynakları, herkesin, 'Maduro konusunda ABD'yi neden eleştirmiyorsunuz' dediği günlerde Türkiye Suriye'nin terörden tamamen temizlenmesi için bu pazarlıkları yapılıyordu.”
Bu sayede "pazarlık yaptık ve teslim olduk" diye övünüldüğüne şahit olduk.
Aynı sırada İmamoğlu ve CHP cephesinden gelen açıklamaların tamamında da Maduro suçlanarak cümleye başlanmıştı: “Venezuela’da yaşananlar hepimize hayati bir gerçeği hatırlatıyor. Nicolás Maduro, seçimlerde halkının iradesine saygı göstermeyen, demokratik değerleri sistematik biçimde ihlal eden otoriter bir lider. Hükümetimiz, bu şaibeli seçimlerin sonuçlarını tanımış, bununla da kalmayıp Maduro’yla yakın ilişkiler kurmuştur.”
ABD'nin bir ülkenin egemenliğini hiçe sayması, alçakça bir saldırıya imza atması, bir devlet başkanını ve eşini kaçırması "doğrudan" ve "amasız" yapılamıyordu.
Şimdi, Venezuela’da ne yaşandıysa, üç gündür aynı şeyler, bu kez komşumuz İran’ı hedef alan ABD ve İsrail saldırılarında tekrarlanıyor.
İran’ın dini lideri Hamaney ve ailesi, İran’ın birçok üst düzey komutanı İsrail-ABD ortak saldırısında yaşamını yitirdi.
İran tam üç gündür bombalanıyor.
Bir ilkokul vurup 150’ye yakın çocuğu ve öğretmeni öldürdüler, 20’nin üzerinde kadın voleybolcu yine ABD-İsrail imzalı katliam saldırılarında hayatını kaybetti.
Peki, tüm bunlar olurken Türkiye’yi temsilen iktidar partisi ve Meclis muhalefeti ne diyor?
AKP çapayı ABD’ye attı: İsrail ve ABD’nin yanındalar
AKP, Venezuela gündeminde ne kadar sessizse şimdi de aynı şey yaşanıyor.
Milli İstihbarat Akademisi'nin “12 Gün Savaşı” sonrası İsrail’e övgüler yağdırması da "İsrail tehdidine karşı NATO-İsrail safında olmak” gerektiğini işaret etmesi de orta yerde duruyor.
Bu sessizliğin bir nedeni buysa, diğer nedeni de AKP iktidarının uzun süredir içine girdiği tam boy teslimiyetçi Amerikancı çizgi.
Yönetme krizini, iç sorunlarını ve yaşadığı tıkanmayı ABD’ye tutunarak aşmaya çalışan AKP, bu nedenle İran saldırıları sırasında çıt çıkaramıyor.
Bir okulda yüzden fazla çocuk ABD-İsrail bombalarıyla ölürken, AKP’nin İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ın ABD’nin adını dahi anmamasının nedeni bu.
Üç gündür süren saldırılar boyunca İranlı yetkililerle tek bir kez temas kurulmasına rağmen bölgede İran tarafından hedef alınan ABD üslerinin bulunduğu tüm ülkeler, bizzat Erdoğan ve Hakan Fidan tarafından bu nedenle aranıyor.
Bu nedenle Suudi Arabistan’daki ABD üssünün vurulmasını “egemenliğe saldırı” olarak tanımlayan AKP iktidarı, bir ülkenin liderinin öldürülmesini “üzüntü duyduk” açıklamasıyla geçiştiriyor.
Yandaşların günlerdir ne diyeceğini bilememesi, derin bir sessizliğe gömülmesi de tam bu nedenle.
CHP ve DEM ne diyor?
Önce CHP ile başlayalım.
14 Ekim 2025 tarihinde ilk olarak soL’un duyurduğu ve büyük ses getiren bir haber vardı: CHP NATO’ya ‘İran raporu’ sundu, ‘Körfez Arap ülkelerini de NATO’ya alalım’ dedi!
Bu haberi aktardıktan sonra fazla söze ihtiyaç var mı bilinmez…
CHP, İran’a karşı Körfez ülkelerinin de NATO’ya alınmasını öneriyor, AKP ile Amerikancılık ve İsrailcilik yarışına girişiyordu.
Bu rapor dışında CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “ama”lı bir tepki açıklaması da kayıtlara geçti.
“Bizim destekleyemeyeceğimiz, yaptığı muamelelerle çok eleştirdiğimiz, bilhassa kadın hakları konusunda son derece sorunlu bir yönetim var. İran'ın, kendi geleceğini tayin etmesi, demokratik bir cumhuriyete evrilmesi en büyük temennimiz” diyen Özel, “İran'ı, İran'daki kadınları kurtarmak ne Trump'a ne eli kanlı Netanyahu'ya düşmüştür! İran'ın kararını İran halkı verecektir” ifadelerini kullandı.
Ancak CHP’nin bu konudaki asıl tutumu için bakılması gereken isim, partinin dış siyasetinin emanet edildiği Namık Tan.
Tan hiç şaşırtıcı olmayan şekilde, AKP’nin tam boy Amerikancı çizgisini “aklın yolu” olarak tanımlamış, bunun da CHP başarısı olduğunu dile getirmişti.
Son İran saldırıları sonrası bir kınama yapmaktansa, T24’te şunları yazmayı tercih etmesi de çok şey anlatıyor: “Türkiye'de hükümet, sürecin başından bu yana İran aleyhine açıklama yapmaktan kaçındı. İran’a dair yalnızca sınırdan gelebilecek kitlesel göç akımı ihtimâlini tehdit olarak değerlendirdi. Önlem olarak İran ile sınırları tahkim edilmekle yetinildi. Erdoğan, Gazze’de İran tarafından desteklenen Hamas’ı önce Kuvayı Milliye mertebesine yüceltmiş, sonra Fidan'ı 'BoP' (Board of Peace) zirvesine, Trump ve ortakları tarafından Gazze’nin yıkıntıları ve İsrail’in katlettiği altmış bini aşkın sivilin naaşları üzerinde inşa edilecek 'gayrimenkul yatırım ortaklığı' proje sunumunu dinlemeye göndermişti.”
CHP'de tablo böyle.
Son olarak DEM Parti’ye bakalım.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, İran’a yönelik ABD ve İsrail’in saldırısı sonrası, “Demokrasi yoksa dışarıdan müdahale var. Demokrasi yoksa dışarıdan mühendislik çalışmalarıyla o ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının bir biçimiyle aşırılıp başka yerlere kaçırılma durumu söz konusu. Demokrasi her şeyin ilacıdır” diyerek, muhalefetin “ama”lı pozisyonun en güncel örneklerinden birini sunmayı başardı.
Üçü neden bir arada?
Bu üç siyasi aktörün, söz konusu ABD ve İsrail haydutluğu olunca ya sessiz kalması ya da "ama"lı bir pozisyon alması şaşırtıcı değil.
Bu üç aktör de emperyalist ABD ile siyonist İsrail saldırganlığının karşısında yer almaktansa bu ülkeleri "demokrasi ve özgürlük" temsilcisi olarak görmeye devam ediyor. Bunun kendilerini bağlı gördükleri düzenle yakından ilgisi var.
Bir ülkenin egemenliğinin yok sayılması, liderlerinin haydutça öldürülmesi, okullarının ve hastanelerinin bombalanması bu nedenle açıklıkla karşıya alınamıyor.
Savaşın üçüncü gününde tüm gelişmeler soL'un canlı haberinde.
***
Federal Almanya Şansölyesi Merz’den İran’a yönelik saldırılara destek
Alman hükümetinin İran’a yönelik askeri saldırılara dair tutumu, Berlin’in bölgesel bir savaşı derinleştirme ve yeni bir istikrarsızlık dalgası yaratma riskine rağmen, Washington ve Tel Aviv çizgisine politik destek sunduğunu ortaya koyuyor. Avrupa’da pazarlanan “özgürlük rüzgârı” söyleminin aksine bu saldırılar, İran halkı için Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’de görülen yıkımın bir benzerinin yaşanması tehdidini barındırıyor.
Federal Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olarak cumartesi günü başlattığı askeri saldırılara ilişkin yaptığı açıklamalarla, Berlin’in Orta Doğu politikasında yeni bir eşiğe işaret etti.
Merz, pazar günü Berlin’de yaptığı değerlendirmede saldırıların Irak, Afganistan ve Libya’daki müdahalelere benzer şekilde orta vadede ciddi riskler taşıdığını kabul ederken, buna rağmen Almanya’nın Washington'a bu operasyonlar nedeniyle “ders verme konumunda olmadığını” söyledi.
'Artık çıkarlarımız askeri yöntemlerle savunulabilir' itirafı
Merz, dışarıdan askeri müdahaleler yoluyla İran içinde bir siyasi değişim yaratma planının başarıya ulaşıp ulaşmayacağının belirsiz olduğunu ifade etti. Ancak buna karşın Almanya hükümetinin ABD ile ilişkileri zedeleyecek herhangi bir tutumdan kaçınacağını söyledi. Berlin yönetimi, özellikle Ukrayna savaşı bağlamında ABD ile daha yakın transatlantik işbirliğine ihtiyaç duyduğunu belirtiyor.
Merz’in açıklamaları yalnızca diplomatik destekle sınırlı kalmadı. İran’a yönelik bugüne kadarki yaptırım ve uluslararası hukuk temelli girişimlerin sonuçsuz kaldığını savunan Merz, şu ifadeleri kullandı: “Yıllar içinde İran'ın uluslararası hukuk ihlallerinin kınanması, ve hatta yaptırım paketleri çok az sonuç verdi. Bu aynı zamanda, gerektiğinde temel çıkarları askeri güçle uygulama konusundaki isteksizliğimizden de kaynaklanıyordu.”
Bu sözler, Almanya’nın gelecekte “temel çıkarlarını” askeri yöntemlerle savunma seçeneğini daha açık biçimde gündeme alabileceğine işaret ediyor.
Merz ayrıca Almanya’nın Orta Doğu’daki “barış ve güvenlik” hedefinin Avrupa’daki güvenlik politikalarından ayrı düşünülemeyeceğini belirterek, İran’a yönelik askeri operasyonları konusunda müttefikleri ABD’yi eleştirmeyeceklerini ifade etti.
Anayasanın yeniden yorumu, askeri müdahalelere kılıf
Merz’in açıklamaları, Almanya’nın gelecekte uluslararası alanda askeri müdahaleyi daha açık bir dış politika aracı olarak değerlendirebileceğine işaret ederken, bu yaklaşım esasen Alman Anayasası’yla çelişiyor. Zira anayasanın 26. maddesinin 1. fıkrası, “halklar arasındaki barışçıl birlikte yaşamı bozmayı amaçlayan ve özellikle bir saldırı savaşının hazırlanmasına yönelik her türlü eylemi” açık biçimde yasaklıyor.
Anayasanın bu hükmü, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (ADC) ilhak edilmesiyle birlikte oluşan boşluğun ardından, Federal Anayasa Mahkemesi tarafından bir ittifak sistemi içinde yürütülen askeri operasyonlar söz konusu olduğunda fiilen “yeniden yorumlanmış”, NATO çerçevesindeki müdahalelere anayasal bir kılıf sağlanmıştı. 1999’da Yugoslavya’nın bombalanması sırasında Almanya’nın üstlendiği uğursuz rol de bu yorumun pratik sonucu olmuştu.
Nitekim eski SPD’li Savunma Bakanı Peter Struck’un 11 Mart 2004’te Federal Meclis’te dile getirdiği ve 2000’li yılların başında Almanya’nın dış ve savunma politikalarındaki yön değişimini simgeleyen “Almanya’nın savunması Hindikuş’ta başlar” sözleri, Berlin’in askeri varlığını ülke sınırlarının ötesine taşıyan bu doktriner dönüşümün en çarpıcı ifadelerinden biri olarak kayda geçmişti.
Alman hükümetinin İran’a yönelik askeri saldırılara dair tutumu, Berlin’in bölgesel bir savaşı derinleştirme ve yeni bir istikrarsızlık dalgası yaratma riskine rağmen, Washington ve Tel Aviv çizgisine politik destek sunduğunu ortaya koyuyor. Avrupa’da pazarlanan “özgürlük rüzgârı” söyleminin aksine bu saldırılar, İran halkı için Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’de görülen yıkımın bir benzerinin yaşanması tehdidini barındırıyor.
***
Macron, Fransa'nın nükleer cephaneliğini büyüteceğini duyurdu
Fransa'nın 10 yıllar sonra ilk kez nükleer savaş başlığı sayısını artıracağını duyuran Macron, bu başlıkların sayısına ilişkin bilgi vermedi. Macron İngiltere ve Almanya ile çok uzun menzilli füzeler üzerinde ortaklaşa çalışacaklarını da açıkladı.
Fransa’nın batısındaki Brest kentinde nükleer denizaltıların bulunduğu Ile Longue Üssü'nde konuşan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkesinin nükleer cephaneliğini büyüteceğini duyurdu.
Ülkesinin nükleer silahlarının olası kullanımına ilişkin doktrinde değişikliğe gittiklerini açıklayan Macron, "Jeopolitik bir kırılma döneminden geçiyoruz. (Nükleer) Modelimizi güçlendirmeliyiz" dedi.
Macron yeni doktrini, "stratejik ve teknik anlamda NATO'nun çabalarını tamamlayıcı" ve "ileri caydırıcılık" olarak tanımladı.
Fransa'nın 10 yıllar sonra ilk kez nükleer savaş başlığı sayısını artıracağını duyuran Macron, bu başlıkların sayısına ilişkin bilgi vermedi.
Almanya ve İngiltere ile ortak çalışacaklarını duyurdu
Macron, "ileri caydırıcılık" aşamasının, Avrupalı müttefiklere Fransız caydırıcılık tatbikatlarına katılma olanağı sunacağını, Almanya ve İngiltere ile konvansiyonel caydırıcılık seçeneklerini genişletmeye yönelik çok uzun menzilli füzeler üzerinde ortaklaşa çalışacaklarını kaydetti.
***
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder