Karadeniz'de sinsi saldırı: Hürmüz'ün intikamı İstanbul açıklarında mı alınıyor?-Emre Alım-
İstanbul Boğazı açıklarında vurulan “Altura” tankeri, kullanılan mühimmattan seçilen hedefe kadar NATO’nun yeni saldırı doktrinini ve ABD’nin parmak izini ele veriyor. Bir süredir Karadeniz’i bir savaş sahasına çeviren bu hamle, bu defa Hürmüz'deki krize uzanıyor.
Hatay’a, Antep’e düşen mühimmat parçaları, İncirlik’i hedef alan füzeler… Türkiye, NATO’nun türlü provokasyonlarına karşın henüz yanı başındaki savaşa dahil olmadı.
AKP istekli olmadığını belli etse de riskin tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Bugün, tehlikeli bir adım Karadeniz’de atıldı. Rusya’dan kalkan "Altura" isimli petrol tankeri İstanbul Boğazı açıklarında vuruldu.
Kim tarafından düzenlendiği açıklanmadı ama detaylar, saldırının olası faillerine yönelik kimi ipuçları veriyor.
Sierra Leone bayraklı gemi Türkiye’deki bir şirket tarafından işletiliyordu fakat İran’la bağlantılı olduğu iddiasıyla Batı yaptırımlarının kıskacındaydı. Hatta gemiyi birkaç ay öncesine kadar işleten şirketin bir başka gemisi de benzer şekilde vurulmuştu.
Saldırı insansız deniz aracıyla (İDA) düzenlendi. Tıpkı geçen hafta Ordu kıyılarına vuran ABD menşeli İDA gibi.
Gemi vurulduğunda Türkiye karasularına sadece birkaç kilometre uzaktaydı. Uluslararası sularda yani bir tür "gri bölgedeyken" hedef alındı.
Nitekim NATO, kısa süre önce ilan ettiği yeni doktriniyle yaptırımları delen gemileri hedef alacağını bizzat ilan etmişti.
Saldırıda kullanılan silah tanıdık
Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında son 1,5 yılda 5 İDA bulundu.
İlk olarak Temmuz 2024’te İstanbul’un Çatalca sahiline patlayıcı yüklü, jetski görünümlü bir İDA vurdu. Üzerinde çok sayıda kamera, sensör ve askeri donanım bulunuyordu. Ukrayna Donanması'na ait olabileceği söylendi, rotasından çıkmış bir mühimmat olduğu düşünüldü, pek üzerinde durulmadı, hızlıca unutuldu.
Ta ki Ekim 2025’e kadar. Bir hafta arayla önce Trabzon, ardından Artvin açıklarında birbirine çok benzeyen iki İDA tespit edildi.
9 Mart 2026’da Sakarya kıyılarında parçalanmış bir insansız araç bulundu. Kayıtlara "İHA" olarak geçse de deniz kıyısına vurması ve SAS ekiplerince imha edilmesi, denizden yürütülen bir operasyonun parçası olduğunu ele verdi.
Geçtiğimiz hafta Ordu sahilinde patlayıcı yüklü bir İDA daha tespit edildi. Üstünde mühimmat da vardı.
Bugünse bir İDA, “Altura” gemisinin makine dairesine kadar sokuldu ve infilak etti.
Resmi açıklamalarda bu İDA’ların genellikle “Rusya-Ukrayna savaşıyla ilişkili” olduğu kaydedildi; kim tarafından, neden ve nasıl gönderildikleri hakkında bilgi edinildiyse de paylaşılmadı.
Fakat gerçek kendini geç de olsa ele verdi. Çatalca’ya vuran İDA’nın gerçekte CIA’ye ait olduğu, Karadeniz’de yürütülen gizli “otonom kamikaze robot” deneylerinde kullanıldığı ortaya çıktı. Trabzon’da bulunan İDA’nın Ukrayna ordusuna ait olduğu anlaşıldı. Nitekim üstüne ABD yapımı Starlink uydu anteni vardı. Geçtiğimiz hafta Ordu’da bulunan İDA’nın da ABD menşeli olduğu öğrenildi.
Böylece Karadeniz’de kıyısı olmayan ABD’nin bölgeye yerleştiği gün yüzüne çıktı. Boğazlar'dan geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi, Karadeniz'i fiilen kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine büyük oranda kapatıyor. Montrö, bu yüzden uzun zamandır ABD ve NATO için ortadan kaldırılmak istenen bir düzen.
Öte yandan, 1930'ların askeri teknolojisi göz önünde bulundurularak düzenlenen sözleşme, Karadeniz'e girecek gemilere tonaj sınırı getiriyor. Fakat, yeni teknolojilerle birlikte artık bu sınırın altında da çok sayıda deniz savaş aracı var. İDA'lar, bunlar arasında giderek en yaygınlaşanı.
Montrö Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’de askeri varlığı ciddi kısıtlamalara ve süreli kurallara tabi olan ABD, insansız sistemler ile Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirmek ve buraya daimi olarak yerleşmek istiyor.
Zamanlama ve işletmeci tesadüf değil
Failin kimliğine ilişkin en güçlü ipucu geminin neden hedef seçildiğinde saklı.
“Altura”yı diğer gemilerden ayıran şey, kısa sürede mülkiyet yapısında çok sayıda değişimin yaşanmış olması.
Daha önce Beşiktaş Denizcilik bünyesinde "Beşiktaş Dardanelles" adıyla hizmet veren tanker, Mayıs 2024’te Panama merkezli Kayseri Shipping tarafından satın alınarak "Kayseri" adını aldı. Gemi son olarak Kasım 2025’te İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik’e geçerek "Altura" ismini aldı.
Burada Beşiktaş Denizcilik için bir parantez açmak gerekiyor. Üç ay önce Şirkete ait “Mersin” isimli tanker önce Batı yaptırımlarına rağmen Rus petrolü taşımakla suçlanmış, daha sonra Senegal’de demirliyken vurulmuş ve kısmen batmıştı.
“Altura” da tıpkı “Mersin” gibi Batı’nın yaptırımlarına maruz kaldı. Geminin mülkiyetindeki değişiklikler de bunu engelleyemedi. “Altura” tankeri 24 Ekim 2025’te Avrupa Birliği, 13 Aralık 2025’te İsviçre ve Ukrayna, 24 Şubat 2026’da ise Birleşik Krallık tarafından yaptırım listelerine dahil edildi.
Yaptırım kararlarında, geminin gerçekte ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırılarda öldürülen Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şamhani'nin oğlu Muhammed Hüseyin Şamhani'ye ait olduğu iddia edildi.
Batılı ülkelerin yaptırım listesinde olan bir geminin tam da İstanbul Boğazı’na girmek üzereyken vurulması, yaptırımların sadece kağıt üzerinde kalmayacağına, gerekirse askeri yöntemlerle de uygulanacağına dair bir mesaj taşıyor.
Yaptırımlara rağmen 5 aydır faaliyette olan geminin Hürmüz krizinin dünyayı sarstığı bugün vurulması da hedefin rastgele belirlenmediğini gösteriyor.
Başta ABD ve İsrail olmak üzere İran’a yönelik saldırıda payı bulunan ülkelerle bağlantılı hiçbir gemi Hürmüz’den geçemiyor. Yalnızca Çin ve Bangladeş gibi İran’ın izin verdiği sayılı ülke ve Yuan ile ticaret yapan gemiler boğazdan geçebiliyor. ABD, dünyanın en güçlü donanmasına sahip olduğunu iddia etse de Hürmüz’de İran’ın kontrolünü kırabilmiş değil. Trump, bu durumdan İran’la istihbarat paylaştığını iddia ettiği Rusya’yı da sorumlu tutuyor.
Saldırı Montrö'yü temelden sarsıyor
Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Uraloğlu saldırının kasıtlı olduğunu söyledi. Nitekim saldırının gerçekleştiği nokta, oldukça hassas hesaplanmış bir konuma sahip. Türkiye’nin Karadeniz’deki karasuyu sınırı 12 mil. Saldırı 14-15 mil mesafede, yani karasularının hemen bitişiğinde yapıldı.
Bu durum saldırganların Türkiye ile doğrudan bir "egemenlik ihlali" tartışmasına girmekten kaçındığını ancak Türkiye'nin kapısının dibinde bu operasyonu yapabildiğini gösteriyor.
Saldırı uluslararası sularda gerçekleştiği için Montrö Sözleşmesi hukuken ihlal edilmedi ama Montrö’nün tesis ettiği uluslararası düzen işlevsiz hale getirildi.
Montrö'nün 1. maddesi, Boğazlar'da seyrüsefer serbestisi ilkesini kabul eder. Barış zamanında ticari gemiler, bayrağı veya yükü ne olursa olsun tam bir geçiş özgürlüğüne sahiptir. Boğaz’a giriş yapmak üzere olan bir geminin vurulması, o geminin Montrö ile güvence altına alınan geçiş hakkının fiilen elinden alınmasıdır.
NATO itiraf etmişti
Dışişleri Bakanlığı, Boğazın birkaç kilometre açığında yaşanan saldırıyı “büyük bir endişeyle” karşılamakla yetindi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, daha önce Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinde gerçekleşen saldırıları da bir "egemenlik ihlali" olarak görmemiş, meseleyi "Bulgaristan ve Romanya’nın sorunu" olarak niteleyerek geçiştirmişti.
Oysa soL, üç ay önce Karadeniz’deki gemi saldırılarının arkasında NATO’nun olabileceğine işaret etmiş, kısa süre sonra NATO bu saldırıların arkasında yer aldığını bizzat teyit etmişti.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Brüksel’deki NATO toplantısında Rusya’nın "gölge filosu" olarak tanımlanan ticari gemilerine yönelik hamlelerin ittifakın stratejik bir baskı aracı olduğunu açıkça dile getirmiş ve saldırıların arkasındaki asıl faili birinci ağızdan ilan etmişti.
NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Giuseppe Cavo Dragone de "saldırganlığı savunma eylemi olarak göreceklerini" kaydetmişti.
Bu açıklamalar, NATO’nun artık "savunma" adı altında saldırgan bir tutumu benimsediğini ve sivil ticari gemileri hedef almayı meşrulaştırdığını belgeliyor.
Bölgede NATO'nun askeri varlığının güçlendiren bu saldırılar, Karadeniz'in bir barışçıl deniz olmaktan çıkarak Montrö Sözleşmesi'ni yeniden tartışma konusu yapıyor.
Üstelik bu defa saldırıların ucu İran'a kadar uzatılıyor. NATO'nun Karadeniz'de uygulamaya koyduğu yeni saldırı doktrini, ABD ve müttefiklerinin Hürmüz'de kuramadığı hakimiyetin intikamını İstanbul açıklarında almaya çalışıyor. AKP ise burnun dibindeki bu hesaplaşmayı sessizlikle izliyor.
/././
MSB açıklamasından beş satır arası: Amerikancılık şeytanı ayrıntıda saklı -Yiğit Günay-
Milli Savunma Bakanlığı'nın "rutin" toplantısında yine gerçeklerin üstü örtüldü, sorular yanıtsız bırakıldı. Washington'a "saldırgan" diyemeyen, Karadeniz'deki ABD varlığını gizleyen ve NATO'nun Ortadoğu operasyonlarına hazırlık yapan Bakanlıktan yapılan açıklamaların satır aralarından, iktidarın dış politikadaki tam boy Amerikancı rotası çıktı.
Milli Savunma Bakanlığı’nın haftalık bilgilendirme toplantısı yapıldı.
Her zamanki gibi Bakanlık Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk, çeşitli konularla ilgili bilgiler paylaştı.
Ve her zamanki gibi, toplantıda söylenenler, pek üzerinde durulmadan, bağlam sunulmadan ve sorgulanmadan haberlerde aktarıldı.
Oysa bu haftaki açıklamaların satır aralarında beş önemli mesele var.
İlk mesele: Bakanlık İran’daki duruma ‘savaş’, ABD’ye de ‘saldırgan’ diyemiyor
Sözcü, Ortadoğu’daki gelişmeler başlığında şu ifadeyi kullandı: ABD/İsrail ile İran arasındaki çatışmalar ve İsrail’in devam eden saldırganlığı Ortadoğu’daki barış ve istikrarı tehdit etmeye devam etmektedir.
İki nokta dikkat çekiyor. MSB, savaşa “savaş” demiyor, çatışma diyor. Artı, tıpkı Hakan Fidan’ın da, Recep Tayyip Erdoğan’ın da itinayla yaptığı gibi, “Bugüne kadar İran’da 15 bin noktayı vurduk” diye hava atan ABD’ye “saldırgan” diyemiyor, sanki İsrail tek başına savaşıyormuş gibi davranıyor.
Devam edelim, zira bu ABD’ci yaklaşım, başka yerlerde de görülüyor.
İkinci mesele: Lübnan’da direnişin silahsızlandırılmasına destek
Açıklamalarda Aktürk, Lübnan konusunda şunları söyledi: Diğer yandan İsrail’in; Lübnan’da altyapı, sivil tesisler ve yerleşim alanlarını hedef alan saldırıları, siviller üzerinde ağır sonuçlar doğurmakta olup uluslararası insancıl hukukun ihlali niteliği taşımakta; Litani Nehri güneyine yaptığı kara harekâtı ve nehir üzerindeki köprüleri imha etmesi, önümüzdeki dönemde Lübnan’a yönelik yürüteceği işgal politikasını da göstermektedir.
Burada ne eksik? Direniş eksik. MSB, sivil altyapılara saldırılara işaret ederek, aslında işaret etmediklerini haklı bulduğunu ima ediyor. ABD ve İsrail, Hizbullah başta olmak üzere Lübnan’daki direnişi silahsızlandırmak istiyor. MSB açıklaması, esasında, altyapıya saldırılmaması ve istilanın kalıcı işgale dönüştürülmemesi koşullarıyla istilayı haklı bulduğunu duyuruyor.
Üçüncü mesele: Ordu’da bulunan İDA ABD’ye aitse, Karadeniz’de ne işi var?
Bakanlık sözcüsü, Ordu açıklarında bulunan insansız deniz aracına (İDA) dair şu açıklamayı yaptı: 21 Mart 2026’da Ordu’nun Ünye ilçesi açıklarında, motorunun arızalanması sonucu akıntıyla kıyıya sürüklendiği değerlendirilen ABD menşeli bir İnsansız Deniz Aracı (İDA), SAS Komutanlığı ekiplerince güvenli şekilde imha edilmiştir. Rusya Ukrayna arasında devam eden savaşta yoğun olarak kullanılan İDA ve İHA’ların kontrolünü kaybetmesi veya hareket kabiliyetini yitirmesi sonucu Karadeniz’de oluşturduğu riskler yakından takip edilmektedir. Bu durum, deniz güvenliği açısından dikkat ve tedbir gerektirmektedir.
Böylece, İDA’nın ABD’ye ait olduğu teyit ediliyor. Ama niyeyse konu derhal Rusya-Ukrayna Savaşı’na bağlanıyor. ABD, bu savaşın tarafı değil. ABD’nin askeri aracının Karadeniz’de ne işi var sorusu sorulmuyor, el çabukluğuyla üstü kapatılıyor.
Benzer bir olay 2024’te de yaşanmış, Çatalca sahilinde bomba yüklü bir jet-ski bulunmuştu. 10 gün önce soL, bu jet-skinin CIA’nın Karadeniz’de yürüttüğü gizli deneylerde kullanıldığını yazdı. Bu meselenin de üstü kapatıldı.
NATO, ısrarla Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirmek ve buraya daimi olarak yerleşmek istiyor. Geçen yılın sonunda ticaret gemilerine saldırıların NATO’nun bu kararının çıktısı olduğunu soL yazmıştı. Bu yüzden yıllardır Montrö Sözleşmesi tartışma konusu yapılıyor.
Bu kadar hassas bir meseleyle bağlantılı olmasına rağmen, ABD’nin İDA’sı bulunuyor ama ABD’nin adı ağza alınmıyor.
Dördüncü mesele: Katar’da düşen helikopterin modeli neydi, o sırada ne yapıyordu?
Toplantıda ele alınan bir başka mesele, Katar’da düşen helikopter ve 1 TSK personeli, 2 Aselsan teknisyeni ve 4 Katar askerinin ölümü oldu. Bu başlıkta şu açıklama yapıldı: Katar Silahlı Kuvvetlerine ait helikopter ilk belirlemelere göre teknik bir arıza nedeniyle kaza kırıma uğramıştır. Kaza kırımın kesin nedeni Katar makamlarınca yürütülen inceleme sonucunda belirlenecektir. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, üretilen yerli ve millî savunma sanayi ürünlerinin sahada performanslarını deneme, geliştirme ve eğitim faaliyetlerini yurtiçi ve yurtdışında mühendis ve teknisyenlerimizle omuz omuza birlikte yapmaktadır. Bu durum dünyanın hiçbir ülkesinde örneği olmayan ve yerli ve millî savunma sanayi ürünlerimizin gelişmesine çok büyük katkı sağlayan bir uygulamadır.
Buradan şu sonuç anlaşılıyor: Katar’da düşen helikopter Türk yapımıydı, mühendislerimizle birlikte geliştirme uçuşundaydı, kaza yaşandı.
Şimdiye kadar ne Katar ne de Türkiye makamları, düşen helikopterin modelinin ne olduğuna, dolayısıyla hangi ülke yapımı olduğuna dair resmi bir açıklama yapmadı.
Eğer sözcü Aktürk yine ilgisiz bir şekilde konuyu buraya getirmediyse, “Türk yapımı” olduğu ima edilen helikopterin modelinin açıklanması gerekir.
Ama daha önemlisi, madem ki mevzubahis “deneme, geliştirme ve eğitim faaliyetleri”, Türk mühendisler de bu yüzden katılıyor, savaşın ortasında bu faaliyetler her gün saldırıya uğrayan Katar’da niye yapılıyor?
O helikopterin modelinin yanı sıra, “kaza” sırasında ne misyonla havada olduğu da aydınlatılmalı.
Beşinci mesele: NATO Kolordusu, Ortadoğu’ya yönelik Batı müdahalesinin parçası
Geçtiğimiz günlerde gazeteci Barış Terkoğlu’nun gündeme getirdiği, Türkiye’de yeni bir NATO kolordusu kurulacağı meselesinde şu açıklama yapıldı: Bakanlığımız tarafından, 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında bir Kolordu Karargâhı kurulmasına yönelik çalışmaların başlatılması emredilmiş ve bu niyetimiz 2024 yılında NATO’ya beyan edilmiştir. Bu kapsamda, bir Türk general komutasında kurulması planlanan karargâhın ihtiyaçlarını karşılamak üzere 6’ncı Kolordu Komutanlığı görevlendirilmiş, millî çekirdek kadrolara gerekli atamalar yapılmıştır. Karargâhın çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesine yönelik çalışmalar NATO makamlarıyla koordineli şekilde sürdürülmekte olup NATO prosedürleri henüz tamamlanmadığından onay süreci devam etmektedir. Karargâhın onaylanmış bir logosu da bulunmamaktadır. Bahse konu Kolordu Karargâhının görevi, Bölgesel Planlar kapsamında, kendisine tahsis edilecek kuvvetlerin entegrasyonunu sağlayarak sorumluluk sahasında caydırıcılık ve savunma faaliyetlerini desteklemektir. Öte yandan, tehdit değerlendirmesi kapsamında hazırlanan NATO Güneydoğu Bölgesel Planı Müttefiklerce daha önceden onaylandığından, kurulması planlanan söz konusu Çok Uluslu Kolordu Karargâhının bölgemizde meydana gelen son gelişmelerle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Burada birden fazla husus ortaya çıkıyor.
Aslında yıllardır hazırlığı yapılan NATO kolordusunun, 2023 NATO Güneydoğu Bölgesel Planı’nda kararlaştırıldığı anlaşılıyor.
2023’te NATO, Temmuz ayında Vilnius’ta toplandı. Temel gündem, yeni başlamış olan Rusya-Ukrayna Savaşı’ydı. Ana hedef, Rusya'ydı. Doğu kanadına ciddi bir askeri yığınak kararlaştırıldı ve bölgesel planlar yapıldı. Bu bölgesel planlar, kamuoyuna açıklanmadı. Fakat zirvenin sonuç bildirgesinde, bunlara dair şu ifade kullanıldı: Müttefiklerin, kuvvetlerinin, yeteneklerinin ve komuta kontrolünün ulusal planlamasıyla NATO'nun kolektif savunma planlamasının tutarlılığını önemli ölçüde artıracak yeni nesil bölgesel savunma planlarını onayladığı…
Yani bu bölgesel planlar, eskiden beri istenen ama Trump yönetiminde ABD’nin ısrarını iyice artırdığı, Amerika’nın müttefiklerinin daha fazla para harcaması, daha fazla sorumluluk alması ve ABD’nin yükünü daha fazla sırtlanması eğiliminin yansımasıydı.
Bakanlık, bu yeni kolordunun “son gelişmelerle ilgisi olmadığı” konusunda haklı, ama kısmen haklı. 2023’te doğu kanadında, özellikle Türkiye ve güneydoğuda mesele, henüz Esad iktidarının devrilmediği Suriye başta olmak üzere, İran’ın parçası olduğu ve Rusya’nın kısmen arkasında durduğu direniş eksenini ortadan kaldırmaktı.
Nitekim, MSB açıklamasında hazırlıkların 6’ncı Kolordu Komutanlığı tarafından yürütüldüğünün belirtilmesi, bu kolordunun Adana’da konuşlu olduğu düşünülünce, planın esas olarak NATO’nun Ortadoğu’ya müdahalesi için hazırlık olduğu fikri güçleniyor.
Bu noktada, geçtiğimiz Ekim ayında soL’un ortaya çıkardığı, CHP’li Utku Çakırözer’in NATO Parlamenterler Asamblesi’ne sunduğu raporun “İran’a karşı Körfez Arap ülkelerinin de NATO’yla ilişkili hale getirilmesi” önerisinde bulunduğunu hatırlamakta fayda var.
Özetle, MSB’nin bu haftaki toplantısının satır araları, Türkiye hükümetinin Amerikancı çizgiye ne kadar oturduğunun kanıtı sayılmalı.
/././
İsrail işte bu: Bebeğe işkence yaptılar, toplu tecavüzü ve açlıktan öldürmeyi de 'akladılar'
Yıllardır dünyanın gözü önünde insanlık suçları işleyen İsrail, Filistin halkına uyguladığı vahşeti kendi mahkemelerinde aklamaya çalışıyor. Sde Teiman adlı işkence merkezinde bir Filistinliye sopayla toplu tecavüzü, gözaltında bir Filistinli gencin açlıktan ölümünü “mahkemeleri”nde aklayan İsrail’in son icraatı Filistinli babayı “konuşturmak” için gözleri önünde bebeğine işkence yapmak oldu!
İsrail’in Filistinlilere karşı on yıllardır uyguladığı soykırım ve vahşet 18 aylık bir bebeğe yapılan işkencenin görüntüleriyle son raddesine ulaştı.
Son iki haftada yaşanan üç gelişme, dünyanın gözleri önünde ABD’nin ve ona yaranma hevesindeki sermaye iktidarlarının desteğiyle İsrail eliyle insanlığın tüm değerlerine karşı yürütülen bu korkunç suç ortaklığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Filistin Televizyonu’nun gazeteci Usame el-Kahlut'tan aktardığı habere göre, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Megazi Mülteci Kampı yakınlarında İsrail askerlerince gözaltına alınan Usame Ebu Nassar’ın gözü önünde 18 aylık bebeğine işkence yapıldı. Bebek işkence sonucu yaralandı.

Bebek ve bebeğin babası Usame Ebu Nassar, oğluyla birlikte ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıktığı sırada Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Megazi Mülteci Kampı yakınlarında çıkan silahlı çatışmanın ortasında kaldı.
Bebeğin bacağında sigara söndürüp, çiviyle işkence yaptılar
Görgü tanıklarının aktardığına göre, İsrail askerleri, babayı ve oğlunu askeri kontrol noktasına götürdü ve ikisini de soyarak sorguya aldı.
Askerler, babanın gözü önünde bebeğin bacağında sigara söndürdü, vücuduna sivri cisimlerle zarar verdi ve bacağına çivi batırdı.
Gazetecinin yayınladığı görüntülerde, bebeğe yapılan işkence sonucu oluşan yaralanmalar yer aldı.

Bebeğin, yaklaşık 10 saat sonra serbest bırakıldığı ve El-Megazi’de Uluslararası Kızılhaç Komitesi aracılığıyla ailesine teslim edildiği, babanın ise İsrail’in elinde tutulduğu bildirildi.
Bebeğe hastanede yapılan muayene raporunda, bacağında sigara yanıklarına ve çivi nedeniyle oluşan delinme yaralarına rastlandığı ifade edildi.
Ailenin, babanın serbest bırakılması ve tedavisinin sürdürülebilmesi için uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunduğu aktarıldı.
17 yaşındaki çocuk gözaltında açlıktan öldü, İsrail mahkemesi davayı düşürdü
İsrail’in gözaltına aldığı Filistinlilere uyguladığı sistematik işkencelerine özellikle 7 Ekim 2023’ten sonra sistematik olarak açlığa mahkum etme de eklendi.
Batı Şeria’da İsrail askerlerince “taş attığı” gerekçesiyle gözaltına alınan 17 yaşındaki Filistinli çocuk Velid Ahmed 6 ay ailesi ve avukatıyla görüşmesine izin verilmeden tutulduğu gözaltında Mart 2025’te açlık nedeniyle hayatını kaybetti.
İsrail mahkemesi Ahmed’in ölümüyle ilgili soruşturmayı kapattı, mahkemenin kararının ayrıntılarıysa önceki gün ortaya çıktı.
Kararda Velid Ahmed’in ciddi kilo kaybı ve enfeksiyon gibi kötüleşen sağlık durumu ile ölümü arasında “kanıtlanmış bir bağ olmadığı” iddia edildi. Bu nedenle soruşturmanın kapatılmasına karar verildiği belirtildi.

Uluslararası Çocukları Savunma Örgütü’nce toplanan ifadeler, Velid’in 22 Mart 2025'te başının döndüğünü ve yere yığıldığını gösteriyor. Gözaltındaki diğer çocuklar yardım çağırdıklarını, ancak gardiyanların yanıt vermediğini söylüyor. Velid’i avlu kapısına taşıyan çocuklar gardiyanların sonunda onu alıp götürdüklerini aktarıyor.
Davaya bakan insan hakları avukatı Nadia Dakka “Ne yazık ki, Velid münferit bir vaka değil. Birçok tutuklu hapishanede öldü ve birçok durumda ölümleri kamuoyunda çok az duyuldu” diyor.
İsrail İnsan Hakları İçin Doktorlar’ın verileri Ekim 2023 ile Ağustos 2025 arasında İsrail’in gözaltında tuttuğu en az 94 Filistinlinin öldüğünü, birçok vakada ölenlerin ciddi tıbbi ihmal, fiziksel istismar veya hapis sırasında sağlık durumlarında önemli bozulmayla ilgili olduğunu söylüyor.
Aynı örgütün tutuklular departmanı sözcüsü Naci Abbas, tutuklulara verilen gıdanın niteliğinin 7 Ekim 2023'ten kısa bir süre sonra belirgin olarak düştüğünü, bazı hapishanelerde tutuklulara günde 1200 kaloriden daha az miktarda gıda verildiğini söylüyor. Bu, Dünya Sağlık Örgütü’nün beslenme için belirlediği günlük 2100 kalorinin neredeyse yarısına tekabül ediyor.
Abbas İsrail hapishanelerinde Filistinli mahkumların 20 ve daha fazla kilo kaybına ilişkin ellerinde birçok tıbbi dosya olduğunu belirtiyor.
İsrail’in Gazze’deki ateşkes kapsamında serbest bıraktığı Filistinlilerin evlerine dönüş görüntülerinde de işkencenin ve aç bırakma politikasının izleri açıkça görülüyordu.
İsrail’in vahşeti takas sırasında teslim edilen Filistinlilerin bazı uzuvları kesilmiş ya da işkence edilmiş cansız bedenleriyle de dünyanın gözleri önüne serilmişti.
Sde Teiman'daki toplu tecavüz davası düştü, Netanyahu tecavüzcü askerlere 'savaş kahramanı' dedi
İsrail bu suçları pervasızca işlerken bir başka vahşi suçu daha mahkemelerinde akladı.
Gazze’den gözaltına alınan binlerce Filistinlinin tutulduğu işkence merkezlerinden biri olan Sde Teiman’da bir Filistinli erkek tutukluya bir grup İsrail askerinin sopayla tecavüz görüntüleri dünya kamuoyunun gündemine oturmuştu. 2024 yazında gerçekleşen bu olayda iç organları parçalanan Filistinli tutuklu ağır yaralanmıştı.
İsrail askeri savcılığının olaya dahil olan askerlerle ilgili açtığı göstermelik soruşturma da 10 gün önce kapatıldı.
İsrailli bir bakan ile milletvekilinin de aralarında bulunduğu kalabalıkların askerler ilk tutuklandıklarında üssü basmaları ve çıkardıkları olay hafızalardayken, duruşmalar sırasında da işkenceci tecavüzcü askerlere sevgi gösterileri yapılmıştı.
İsrail askeri savcılığı son olarak beş askere yönelik tüm suçlamaları düşürdü. Beş askerin isimleri ise açıklanmadı.
Gerekçe ise “delil yetersizliği” oldu.

İsrail medyası saldırının videosunu yayınlamış, bu sızıntı nedeniyle İsrail askeri başsavcısı tutuklanmıştı. Yeni başsavcı bu videonun saldırıyı net olarak göstermediğini iddia etti, sanıkların eylemlerinin büyük bölümünün kalkanlarla gizlenmesini davayı düşürmesine gerekçe yaptı.
Gerekçelerden biri de Ekim 2025 ateşkesinin bir parçası olarak işkence ve tecavüze uğrayan mağdurun Gazze’ye geri gönderilmesi ve bu nedenle mahkemede ifade veremeyeceği oldu.
İsrail Başbakanı Netanyahu kararı memnuniyetle karşıladı ve tecavüzcü askerler için “savaş kahramanları” dedi.
Albanese: Sistematik işkence soykırımın belirleyici aracı haline geldi
Öte yandan İsrail’in soykırımını ve ona destek veren uluslararası şirket ve devletleri açıkça ortaya koyan raporlarıyla bilinen Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese, Pazartesi günü BM İnsan Hakları Konseyi’ne yeni bir rapor sundu.
Albanese İsrail’in Filistinlilere yönelik sistematik işkencesinin Filistin topraklarında devam eden soykırımın belirleyici bir aracı haline geldiğini vurguladı. Albanese İsrail’in sistematik işkencesinin on yıllarca süren cezasızlık ve siyasi örtüyle uzun süre gizlendiğini de söyledi.
https://twitter.com/i/status/2036125873347162312
Soykırımın başlangıcından bu yana, İsrail hapishane sisteminin “hesaplı bir zulüm laboratuvarına dönüştüğü”nü kaydeden Albanese “Bir zamanlar gölgelerde işleyen şey şimdi açıkça uygulanıyor: En yüksek siyasi düzeylerde onaylanan organize bir aşağılama, acı ve küçük düşürme rejimi” diye belirtti.
Albanese son olarak dünyaya da bir uyarıda bulunarak “Eğer uluslararası toplum Filistinlilere karşı uygulanan bu tür eylemlere müsamaha göstermeye devam ederse, hukukun kendisi anlamını yitirecektir” dedi.
***
ABD neden Haşdi Şabi'yi tasfiye etmeye çalışıyor?-Emre Köse-
Haşdi Şabi'ye dair yeni yasa tasarısının gündeme alınması, sadece bir iç politika inisiyatifi olarak değil, Irak siyasetindeki güncel güç dengelerinin bir tezahürü olarak okunmalı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) İran'ı hedef alan haydutluk eylemi devam ederken, Irak'ta 2014'ten bu yana başta IŞİD'in tasfiyesi olmak üzere ülkenin askeri-idari yapılarında kayda değer role sahip Haşdi Şabi (Türkçesiyle Halk Seferberlik Güçleri) de ülkedeki işgalci Amerikan ordusunun üslerini hedef almaya başladı.
Amerikalılar, son aylarda (Batı basınından "Şii milisler" terimiyle okunan) Haşdi Şabi'yi dağıtma gayretindeler, zira bu teşkilat görüldüğü üzere işgale karşı belirgin bir caydırıcı unsur. Fark edildiği üzere; Haşdi Şabi'nin askeri manada lağvedilmesinin asıl gayesi, asayişi çökertmek ve Selefi cihatçı hücrelerin Irak topraklarına sızmak için istismar edebilecekleri bir güvenlik zafiyeti yaratmak.
Bu esnada, Irak Yüksek İslami Meclisi Başkanı Şeyh Hummam Hammudi, cuma günü Irak'taki İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve eski Haşdi Şabi Heyet Başkanı Ebu Mehdi el-Mühendis’in ölümlerinin yıldönümü merasiminde yaptığı konuşmada şu açıklamada bulundu: "Bu teşkilat Irak'ın istikrarı, terakkisi, refahı ve güvenliğinin yegâne anahtarıdır. Hal böyleyken, asli güçlerimizden birinden vazgeçip onu kaybetmeli miyiz?"
Aynı merasimde söz alan Haşdi Şabi Heyet Başkanı Falih el-Feyyad ise örgütün milleti birleştirdiğini ve Şii Merceiyye'nin gölgesi altında bulunduğunu belirterek şunları kaydetti: "Irak Halk Seferberlik Güçleri resmi bir teşkilattır, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı'nın emirlerine tabidir ve faaliyet alanı da Irak sınırları dahilindedir."
Haşdi Şabi nasıl kuruldu ve neyi temsil ediyor?
Necef-i Eşref'te ikamet eden Şii taklit mercilerinden Ayetullah Ali Sistani, 13 Haziran 2014 tarihinde -IŞİD tehdidinden ve Irak Bakanlar Kurulu'nun halk seferberliği ilanından üç gün sonra- yayımladığı bir fetvayla IŞİD ile savaşmanın toplumsal bir farz (cihad-ı kifayi) olduğunu ilan etti. Bu fetva, Haşdi Şabi örgütünün teşekkülünde son derece ciddi bir itici güç oldu.
Örgüt, 26 Kasım 2016 tarihinde Irak meclisinin "Haşdi Şabi Kurumu Kanunu"nu onaylamasının ardından Irak silahlı kuvvetlerinin bir unsuru haline geldi ve Irak Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı'nın uhdesine verildi. Haşdi, sayıları 42 ile 68 arasında değişen direniş gruplarından müteşekkil. Örgüt mensuplarının mevcudiyeti hakkında muhtelif rakamlar zikredilse de bu sayının 60 bin ile 160 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.
"Şii milisler" adı altında anılsa da Haşdi'nin 130 bin kişilik kuvvetinin 90 bini Şii Araplardan, 30 bini Sünni Araplardan, 7 bini Türkmenlerden ve 3 bini de Hıristiyanlardan oluşuyor. Saflarında Kürt unsurların da yer aldığı biliniyor.
Örgütün üstlendiği en kritik rol, IŞİD'le yürütülen mücadelede, bilhassa Samarra ve Emirli şehirlerindeki ablukanın yarılmasında ve Curf es-Sahar, Tikrit, Beyci ve Diyala vilayetlerinin özgürleştirilmesinde görülmüştü. Örgütün resmi web sitesine göre, 2015 yılının sonuna gelindiğinde Haşdi, IŞİD militanlarını on dokuz Irak şehrinden söküp atmış ve ülkenin şehirleri arasındaki 52 iletişim hattının güvenliğini tesis etti. Söz konusu site, örgüt tarafından özgürleştirilen toprakların yüzölçümünü 17 bin 500 kilometrekare olarak değerlendirmiş (ki bu, IŞİD tarafından işgal edilen toprakların üçte birine tekabül etmiyor).
Örgüt ayrıca, IŞİD tahakkümünün yıkılmasının ardından Bağdat, Selahaddin, Diyala, Kerkük, Neyneva ve Anbar vilayetlerinin muhtelif bölgelerindeki hücreleri de temizledi. Bunun yanı sıra yol yapımı, çölleşmeyle mücadele, Erbain yürüyüşleri başta olmak üzere dini merasimlerin güvenliğini sağlama ve sel felaketleri de dahil olmak üzere olağanüstü hallerin idaresi gibi toplumsal hizmetlerde de aktif bir şekilde rol alıyor.
Gelgelelim ABD hükümeti ve müttefikleri örgütün lağvedilmesini talep ediyor. Necef'teki Şii mercilerden biri olan Şeyh Beşir Necefi'nin, örgütün statüsünü ve meşruiyetini değerlendirirken onu "Irak'ın ve Merceiyye'nin eli" olarak nitelendirmesi dikkate değer.
Örgütün kurumsallaşma süreci ne anlama geliyor?
Temmuz 2025'te Irak meclisi, Haşdi Şabi'ye dair yeni yasa tasarısını müzakere etmeye başladı. 2016 yılında 40 Sayılı Kanun'un kabul edilmesi, Haşdi'nin Irak silahlı kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak statüsünü hukuki bir zemine oturttu ve başkomutan sıfatıyla doğrudan başbakana bağlı "müstakil bir teşkilat" olarak tahsis edilmesini sağlamıştı. Ne var ki, pratikte örgüt yüksek bir özerklik derecesini muhafaza ederek ekseriyetle resmi güvenlik bürokrasisine paralel bir biçimde hareket etti.
Dahası, halihazırda Haşdi'nin faaliyetleri salt güvenliğin sınırlarını çoktan aşmış durumda: Bugün, ağırlıklı olarak kendileriyle iltisaklı siyasi partiler vasıtasıyla siyasi sürece aktif bir biçimde katılıyor; devasa kamu ihalelerine erişim sağlayarak ve stratejik önemdeki bölgeler ile altyapı tesisleri de dahil olmak üzere geniş araziler üzerinde tahakküm kurarak ekonomide hatırı sayılır bir rol oynuyorlar. 2014 yılındaki kuruluşundan bu yana, bu çatı paramiliter örgütün personel sayısı ve mali kapasitesi de muazzam bir artış kaydetti. Kimi Irak basın yayın organlarına göre, mensuplarının sayısı 122 binden 238 bine yükselmiş ve 2024 yılı bütçesi 3,4 milyar doları aştı.
2016 yılından bu yana Irak makamları, Haşdi'nin devlet denetimi altına alma yönünde pek çok defa teşebbüste bulundu. 2018'de dönemin başbakanı Haydar el-İbadi, Haşdi milislerine düzenli ordu mensuplarıyla aynı hakları bahşeden 85 Sayılı Kararname'yi çıkardı. Belge, ordu standartlarıyla eşdeğer bir mali ödenek tahsisini ve yürürlükteki askerlik hizmeti kanununa tabi olunmasını öngörüyordu.
1 Temmuz 2019'da halefi Adil Abdülmehdi, HSG'nin devletin güvenlik aygıtı bünyesindeki statüsünü daha da resmileştiren 237 Sayılı Kararname'yi imzaladı. Söz konusu vesika, yerel Şii paramiliter gruplarla özdeşleşen münferit tugay ve birliklerin gayriresmi isimlerinin terk edilmesini ve bölük, alay gibi standart askeri terminolojiye geçilmesini emrediyordu.
Her iki kararnamenin de, Haşdi'yi Irak Silahlı Kuvvetleri bünyesinde özerk ancak şeklen entegre bir yapı olarak tanıyan 40 Sayılı Kanun'un (2016) hükümlerine istinat etmesi önemli.
Yeni yasa taslağından öne çıkanlar
Haşdi'nin hukuki statüsüne dair asıl açmaz, sahip oldukları örgüt yapısından kaynaklanıyor: Bir yanda, şeklen devletin güvenlik güçlerinin bir unsuru olarak tanındılar; diğer yanda ise, kendi menfaatleri, öz kaynakları ve müstakil hareket tarzları olan yarı-bağımsız bir aktör olarak işlev görmeye devam ediyorlar. Bu ikircikli durum, çözümü ancak şu iki senaryodan biriyle mümkün olabilecek sistemik bir çelişki doğuruyor: Ya mevcut siyasi konjonktür ve "Direniş Ekseni" bileşenlerinin nüfuzu göz önüne alındığında neredeyse imkânsız görünen, tek bir komuta silsilesine tabi kılındıkları resmi güvenlik güçleri saflarında tam bir asimilasyon; yahut da mevcut fiili duruma uygun bir yasal altyapı adaptasyonu, yani Haşdi'nin ulusal güvenlik mimarisinde kalıcı ve müstakil bir örgüt olarak tanınması. Mecliste ilerletilmekte olan yasa tasarısıyla hayata geçirilen tam da bu ikinci senaryo.
Yeni yasa tasarısı, bir dizi mühim ve asli değişikliği öngörüyor ve mevcut mevzuattaki bazı muğlaklıkları izale ediyor. 40 Sayılı Kanun, 2016 yılında, siyasi çalkantıların had safhada olduğu bir iklimde (IŞİD'le savaşın yaşandığı dönemde) kabul edilmişti, genel bir mahiyete sahipti ve topu topu üç maddeden ibaretti.
Bunun yanında önceki yasa, şeklen örgütün sevk ve idaresinden sorumlu olacak bir Haşdi Şabi komisyonunun kurulmasını öngörüyordu; fakat hükümleri ne bu komisyonun faaliyetlerini düzenleyecek mekanizmaları ne de oluşum kriterlerini içeriyordu. Bu durum, fiiliyatta kilit idari kararların kontrolünü, kapalı kapılar ardında zar atmakta olan önde gelen Şii milislerin saha komutanlarının inisiyatifine terk ediyordu.
Sunulan yasa tasarısı 17 maddeden oluşuyor ve örgütün statüsünde ve işleyişinde esaslı değişiklikler öngörüyor. Belgenin en çarpıcı hükümleri arasında şunlar öne çıkıyor:
40 Sayılı Kanun'un ilga edilmesi ve Haşd'ın yeni hukuki statüsünün teyidi: Yasa tasarısı, örgütü hukuken Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'ndan bağımsız, kalıcı ve özerk bir yapıya dönüştürmeyi öneriyor. Belgeye göre Haşd, münhasıran silahlı kuvvetler başkomutanına -Irak Başbakanı'na- karşı sorumlu hale geliyor.
Haşdi Komisyonu (Heyeti) Başkanı'nın yetkilerinin genişletilmesi: Komisyon başkanı; örgütün faaliyetlerini yönetmek, bağlayıcı direktifler ve emirnameler neşretmek, ayrıca hükümet başkanı veya diğer devlet mercileriyle mutabakata varmaksızın örgüt bünyesinde atamalar yapma salahiyeti de dahil olmak üzere geniş idari ve operasyonel işlevlerle donatılmıştı. Buna ilaveten başkan, Milli Güvenlik Konseyi'nde bakanlarla eşit statüde resmi bir koltuk edinmişti.
Haşdi Şabi Harp Akademisi'nin kurulması: Tasarı, örgütün ihtiyaçları doğrultusunda kalifiye kadrolar yetiştirmek görevini üstlenecek ihtisaslaşmış bir eğitim kurumunun kurulmasını öngörüyor.
Özel bir Haşdi Fonu'nun kurulması: Öte yandan bağımsız bütçeye sahip bir fonun oluşturulmasını şart koşuyor. Federal bütçeden ayrılacak ödenekler, örgütün kendi iç gelirleri, gönüllü bağışlar ve sair varidat, fonun finansman kaynakları olarak belirleniyor.
Askerlik Hizmeti Kanunu hükümlerinin geçici olarak tatbiki: Haşdi gazilerinin emeklilik haklarına dair müstakil bir kanun kabul edilene dek, zorunlu askerlik hizmeti kanunu örgüt mensuplarını da bağlayacak. Bu bağlamda, yeni yasa yürürlüğe girmeden evvel örgüt bünyesinde makam işgal eden şahıslar, eldeki mevzuattaki yaş ve tahsil şartlarından muaf tutuluyor.
Örgütün misyonu: Tasarı ayrıca örgütün misyonunu "anayasal düzenin müdafaası, ülkenin savunulması, toprak bütünlüğünün korunması ve terörle mücadele" olarak resmen tescil etmektedir.
Zikredilen bu son misyon, özellikle "anayasal düzenin müdafaası" tamlaması, özel bir endişe kaynağı. Bu ifade Irak'taki diğer kolluk kuvvetlerinin faaliyetlerini tanzim eden mevzuatta yer almıyor, ki bu da durumu hukuki zeminde emsalsiz kılıyor. Bu ibare, özellikle iç siyasi buhran zamanlarında, Haşdi'nin siyasi süreçlere müdahale etmesi için yasal bir zemin teşkil edebilir.
Son yıllarda Haşdi, bilhassa kendi pozisyonlarının tehlikeye girdiği anlarda, siyasi süreçlere müdahale etme niyetini pek çok kez ifade etmişti. Nitekim, bünyesindeki bir dizi oluşumla bağlantılı olan Fetih koalisyonunun ağır bir hezimete uğradığı 2021 meclis seçimlerinin akabinde, kimi Haşdi unsurları, seçimin galibi Mukteda es-Sadr hareketinin destekçileriyle sokak çatışmalarına evrilen kitlesel protestolar tertip etmişti.
Bağımsız bir bütçenin tahsis edilmesi ve kadro yetiştirmek üzere özgün bir akademinin kurulması, Haşdi'nin muhtariyetini daha da güçlendiriyor; yapı ve işlev bakımından onu tam teşekküllü bir asayiş ve güvenlik vekaletine (bakanlığına) yaklaştırıyor. Bu adımlar yalnızca örgütsel özerkliği tahkim etmekle kalmıyor, aynı zamanda Haşdi'ye fiilen geleneksel devlet kurumlarının çeperleri dışında faaliyet gösteren "paralel bir güvenlik bakanlığı" statüsü bahşediyor. Haşdi'nin edineceği böylesi bir hukuki zırh, bırakın teşkilatı Irak kolluk kuvvetlerine entegre etmeyi, gelecekte örgütü ıslah etmeye yönelik her türlü teşebbüsü fevkalade güçleştirecek.
Yasa neden tam da şimdi?
Haşdi'ye dair yeni yasa tasarısının gündeme alınması, sadece bir iç politika inisiyatifi olarak değil, Irak siyasetindeki güncel güç dengelerinin bir tezahürü olarak okunmalı. Belgenin müzakere edildiği son aylarda, Irak meclisindeki sandalyelerin mühim bir kısmı (327 sandalyenin 130'u), Tahran'la derin bağları olan Şii partiler koalisyonu Koordinasyon Çerçevesi'nin tahakkümü altında. Bu koalisyona mensup partilerin birçoğu, esas itibariyle Haşdi bünyesindeki oluşumların siyasi kanatları olduğundan, bu yasanın kabul edilmesinde doğrudan menfaat sahibi.
Bununla bağlantılı olarak, mevcut parlamentoda, Haşdi'nin özerk statüsüne geleneksel olarak muhalefet eden nüfuzlu ve popülist Sadr Hareketi’nin temsilcileri bulunmuyor. Hatırlanacağı üzere hareketin lideri Mukteda es-Sadr, "İran destekli" partilerin iştiraki olmaksızın Sünni ve Kürt müttefikleriyle bir çoğunluk hükümeti kurmanın imkânsızlığı karşısında, 2022 yılında milletvekillerini meclisten çekme kararı almıştı. Sözün özü, Sadrcıların parlamentodaki yokluğu, yasanın kabulü önündeki kilit siyasi bariyeri ortadan kaldırıyor ve tasarının onaylanması için emsalsiz bir fırsat penceresi aralıyor.
Eşzamanlı olarak dış politika konjonktürü de yasa tasarısının ilerletilmesine zemin hazırladı. Başta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio olmak üzere ABD cephesinden gelen tepkilere rağmen, Washington'un öncelikleri şu sıralar bölgedeki ajandasının diğer veçhelerine -bilhassa doğrudan İran'ın kendisine- kaymış durumda. Bu durum, Bağdat üzerindeki doğrudan baskının şiddetini hafifletiyor ve mevcut Irak idaresine daha cüretkar hamleler yapma imkânı tanıyor.
Bununla birlikte, Haşdi çatısı altındaki Ketaib Hizbullah ve Asayib Ehl el-Hak gibi en nüfuzlu silahlı grupların birçoğunun ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından resmen "yabancı terör örgütü" (Foreign terrorist organizations) olarak tasnif edildiğini belirtmek önemli. Dahası, Haşdi içindeki kilit idari figürler ABD Hazine Bakanlığı'nın yaptırımlarına tabidir. Ezcümle, Haşdi Kurmay Başkanı Abdülaziz el-Muhammedavi "uluslararası terörizme iştirak eden şahıs" (Specially Designated Global Terrorists) statüsüyle yaptırım listesinde yer alırken, Haşdi Heyet Başkanı Falih el-Feyyad "özel olarak belirlenmiş şahıslar" (Specially Designated Nationals) listesine dahil.
Son olarak, mevcut durumda Haşdi Şabi'nin ülkenin güvenlik mimarisinin kalıcı bir unsuru olarak tescillemesi kaçınılmaz. Evvelce Haşdi'nin özerk statüsü fikri bizatihi Şii partiler arasında dahi ihtilaflara sebebiyet verirken, bugün bu kampın -gerek Koordinasyon Çerçevesi içinden gerekse dışından- giderek daha fazla temsilcisi, örgütün ayrı bir kolluk vekaleti olarak sarih bir biçimde çerçevelenmiş hukuki bir statüye kavuşması gerektiği fikrine yöneliyorlar.
/././
Dilovası katliamında itiraflar peş peşe geldi: Firar planı, 'gücümüz var' mesajları ve rüşvet çarkı!-Ayşe Şimşek
Dilovası’ndaki parfüm fabrikası katliamına ilişkin davanın üçüncü duruşmasında sanık Onay Yörüklü, eski Kızılay İstanbul Şube Başkanı Ali Osman Akat’ın firari patronları kaçırmak için devreye girdiğini itiraf ederken; tanık beyanları da fabrikadaki rüşvet ve denetimsizlik ağını gözler önüne serdi.
Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik katliamına ilişkin davanın üçüncü oturumu Kandıra’da görüldü.
Duruşmaya, sanık patronların kaçış sürecine yardım eden Onay Yörüklü’nün itirafları ve fabrikadaki çalışma koşullarına dair şok edici beyanlar damga vurdu.
'Emniyetle irtibattayız, her türlü gücümüz var!'
Savunmasında, firari patronları Marmaraereğlisi’ndeki bir eve götürdüğünü kabul eden sanık Onay Yörüklü, bu organizasyonun arkasındaki ismin eski Türk Kızılay İstanbul Şube Başkanı Ali Osman Akat olduğunu iddia etti.
Akat ile cezaevinde tanıştığını söyleyen Yörüklü, Akat’ın kendisine patronlar için "Yeğenlerim var, onları ağırla, bir yere kaçmasınlar. Ben emniyetle irtibat halindeyim, her türlü gücümüz var, ceza almayacaklar" dediğini öne sürdü.
Yörüklü, durumun vahametini sonradan internetten öğrendiğini iddia ederek, "Bilseydim asla gitmezdim. Kendi irademle polisi arayıp yer bildirimi yaptım" savunmasını yapsa da; avukatların Akat’ın "kokain ticareti" geçmişini hatırlatması üzerine "Sosyal ilişkilerin sınırlandırılması gerektiğini düşünmüyorum" yanıtını vermesi dikkat çekti.
'Yargılanmam' diyen patronun pişkinliği: 'Binlerce kaza oluyor!'
Davanın önceki oturumunda asıl sorumluluğu ölen babasına yıkan sanık patron Altay Ali Oransal’ın, "Binlerce kaza oluyor ama ben hiç şirket sahibinin yargılandığını duymadım" sözleri, patronların cezasızlık zırhına ne kadar güvendiğini bir kez daha kanıtlamıştı.
Mühendis olmasına rağmen fabrikadaki ölümlü risklerden haberdar olmadığını iddia eden Oransal, katliamı "hayatın olağan akışına" sığdırmaya çalışmıştı.
300 bin liralık 'can' hesabı: Yangın merdiveni pahalı gelmiş!
Duruşmada söz alan işçi Gülhan Bendi, fabrikadaki ihmaller zincirini tüm çıplaklığıyla anlattı.
İş yerinde sürekli elektrik sorunları yaşandığını belirten Bendi, yangın merdiveni yaptırılmamasının nedenini şu sözlerle açıkladı: "Geldiler baktılar, 300 bin lira istediler. Patron Kurtuluş Oransal 'Çok pahalı, yaptıramam' dedi. Sonra 500 bin istediler, yine maliyetli diye yaptırmadı."
Zabıtaya çay, kahve ve parfüm, işçiye ölüm
Bendi’nin ifadeleri, kamu denetiminin nasıl bir rüşvet çarkına dönüştüğünü de ifşa etti.
Markaların üretimi kontrole geldiğini ancak resmi kurumların denetim yapmadığını söyleyen Bendi, "Gelen zabıta ekipleri çayını, kahvesini içip, hediye parfümlerini alıp gidiyorlardı" dedi.
Ayrıca fabrikada Vertus, Shauran, Sheliq gibi markaların yanı sıra A101, BİM ve ŞOK market zincirlerine, hatta Defacto ve LC Waikiki gibi dev markalara dolum ve paketleme yapıldığı belirtildi.
'Telefonum masumiyet belgemdir'
Duruşmada dikkat çeken bir diğer nokta ise sanık Onay Yörüklü’nün teslim ettiği telefonunun incelenmemiş olmasıydı.
Mahkeme başkanının "Dosyada görünmüyor" dediği telefon için Yörüklü, "Şifresini kaldırıp teslim ettim. Eğer o telefona bir şey geldiyse, o benim masumiyet belgemdi" diyerek dosyadaki eksikliklere işaret etti.
Müşteki avukatları ve aileler, katliamın sadece kağıt üzerindeki patronlarla sınırlı olmadığını; bu sömürüden kâr elde eden büyük markaların ve görevini yapmayan kamu görevlilerinin de yargılanması gerektiğini vurguladı.
Duruşma, eksik belgelerin tamamlanması ve tanık beyanlarının devamı için Cuma gününe ertelendi.
***
İran'ın Dimona saldırısı arkasında ne var?
25/03/2026 tarihinde İran'ın misilleme saldırısında ICL Rotem'in hedef alınması, sadece bir "gübre fabrikasının" vurulması değil, aynı zamanda küresel askeri tedarik zincirinin önemli bir halkasına yönelik yapılmış stratejik bir hamle gibi görünüyor.
ABD-İsrail'in ortak saldırılarını sürdürdüğü İran İsrail'e ve bölge ülkelerindeki ABD üslerine yönelik misillemelerine devam ediyor.
Dün de İsrail’deki Hayfa, Dimona, Hadera, Tel Aviv’in kuzey ve güneyi dahil olmak üzere 70'ten fazla nokta füzelerle hedef alındı. İran Devrim Muhafızları "Sadık Vaat 4 Operasyonu"nun 81. dalgası kapsamındaki saldırıların "İmad", "Kıyam" ve "Hürremşehr 4" füzeleriyle gerçekleştirildiğini duyurdu.
Bu hedeflerden biri de İsrail'in güneyinde Necef'te, Dimona Nükleer Santrali'nin de bulunduğu bölgede yer alan sanayi bölgesiydi. İran'dan gönderilen füzeler hedefe isabet etti.
İsrail ordusundan yapılan açıklamada, İran'dan füze ateşlendiğinin tespit edildiği ve hava savunma sistemlerinin bunları önlemeye çalıştığı bildirildi.
İsrail basını füzenin isabet ettiği bölgeyle ilgili detaylı bilgi paylaşmadı, söz konusu alanda maddi hasar meydana geldiği kaydedildi. Can kaybı olmadığı söylendi. Ancak daha önemlisi hedef alınan fabrika ve ABD'yle ilişkileri.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/x2twitter.com_5mewivqd3cqh0x9n_360p.mp4
ICL Rotem'in İsrail açısından önemi
İran'ın dün vurduğu ve Dimona Nükleer Santrali'nin bitişiğinde bulunan "ICL Rotem" adlı kimya kompleksi sıradan bir sanayi tesisi değil.
ICL Rotem'in temelleri 1952 yılında bizzat İsrail hükümeti tarafından Necef Çölü'ndeki fosfat madenlerini işletmek amacıyla atıldı. 1968'de kurulan Israel Chemicals Ltd. (ICL) bünyesine katıldığında da devlet mülkiyetindeydi. İsrail hükümeti, 1992 yılında şirketi halka açmaya başladı. 1995-2000 yılları arasında hisselerinin neredeyse tamamı satıldı. Şu an ana hissedar, İsrail'in en zengin ailelerinden olan Ofer ailesine ait Israel Corporation. Şirket hisselerin yaklaşık yüzde 44'üne sahip.
ICL Rotem (ve çatı şirketi olan ICL Group) doğrudan bir devlet kuruluşu olmasa da devlete çok sıkı bağlarla bağlı. Necef'teki madenler devlet arazisinde. ICL Rotem bu madenleri işletmek için devletten belirli süreli imtiyaz alıyor. Yani madenler devletin, işletme hakkı şirketin.
ICL Rotem İsrail'in enerji, tarım ve savunma sanayisi için kritik bir önem taşıyor. Şirket aynı zamanda 2030 yılına kadar Ölü Deniz'den Filistin kaynaklarını çıkarma haklarında münhasır bir tekel sahibi. ICL Group'un alt kuruluşu olan Dead Sea Works (Ölü Deniz İşletmeleri), 1961 yılında çıkarılan bir yasayla bölgede mineral çıkarıyor.
Beyaz fosfor doğada saf halde bulunmaz; fosfat kayalarından elde edilir. ICL Rotem'in Necef Çölü'ndeki madenlerinden bu fosfatı çıkaran ve işleyen ana merkez olduğu düşünülüyor.Şirket hangi madeni çıkarıyor?
ICL Rotem, bölgedeki devasa fosfat madenciliği ve gübre üretiminin yanı sıra yüksek saflıkta fosforik asit üretimiyle biliniyor.
Peki fosfat madenciliği nerede kullanılıyor?
Beyaz fosforun ana hammadde kaynağı fosfat kayaları. ICL Rotem ise beyaz fosfor tedarik zincirinde kilit bir rol oynuyor. ICL Group'un ABD'deki iştiraki olan ICL-IP America, ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) ile yapılan sözleşmeler kapsamında ABD ordusuna beyaz fosfor tedarik eden ana firma.
2020-2023 yılları arasında Pentagon'un ICL'den yaklaşık 180 bin pound (yaklaşık 82 ton) beyaz fosfor sipariş ettiği ve ödemesini de yaptığı biliniyor.
ICL, ABD'ye beyaz fosfor satıyor, ABD bunu mühimmat haline getiriyor sonra bu mühimmatlar askeri satış programları kapsamında tekrar İsrail ordusuna gönderiliyor. Yani madenler, Necef'ten çıkıp dünyayı dolaştıktan sonra mühimmat olarak bölgeye geri dönüyor ve Gazze ile Lübnan'da halkın üzerinde kullanılıyor.ICL Rotem'in çıkardığı ve "yeşil fosforik asit" veya "beyaz fosforik asit" haline getirdiği hammadde, grubun diğer tesislerinde, ABD veya İsrail içindeki diğer birimlerde beyaz fosfor elementine dönüştürülüyor. Yani Rotem, bu ölümcül maddenin dünyadaki en büyük kaynak noktalarından biri.
ICL, teknik olarak dünyadaki tek üretici olmasa da, 2020-2024 periyodu boyunca ABD ordusunun beyaz fosfor mühimmatları için tek yasal ve stratejik adresiydi. 2025 yılında yapılan sözleşmeler tartışmalı hale gelse de, son durum tam olarak belli değil.
İsrail yerleşim yerlerinde kullanılması yasak olan ve buralarda kullanılması savaş suçu sayılan beyaz fosforu özellikle Gazze ve Lübnan'da kullanıyor.
***
Post-post Soğuk Savaş -Cangül Örnek-
Post-post Soğuk Savaş dönemini, Soğuk Savaş kazanımlarının tasfiyesinin ardından gelen, uluslararası düzeyde gerilimin tırmandığı ancak dünyaya yeni bir ufuk sunacak bir siyasetin henüz örgütlenemediği bir dönem olarak tanımlayabiliriz.
Soğuk Savaş, uluslararası siyasete yeni kurumlar, dengeler ve normlar getirirken bu dönemde sosyalizm ile kapitalizm arasındaki rekabet, emekçilerin kendi ülkelerinde önemli kazanımlar elde etmesini sağlamıştı. Daha önce de yazmıştım; dünya son 30-40 yıldır tüm normların ve kazanımların tasfiye edildiği bir süreçten geçiyor.
Kabaca 1989 ile 2024-2025 arası yıllar, Soğuk Savaş döneminin farklı alanlardaki ulusal ve uluslararası kazanımlarının eritilmesi süreci olarak gösterilebilir. Bu tasfiye, dört ayakta gerçekleştirilmeye çalışıldı:
Birincisi, ekonomik bir birlik olarak doğan ancak siyasi bir örgütlenmeye dönüştürülen AB’nin, sivil toplum hareketinin de yardımıyla, sosyalist ülkelerin siyasi ve iktisadi alandaki kapitalist restorasyon sürecini yürütmesi.
İkincisi, NATO’nun Varşova Paktı’nı yutması.
Üçüncüsü, ABD öncülüğünde Batılı koalisyonların, “Üçüncü Dünyacılığın” kalıntıları olarak gördükleri, yeni kapitalist-emperyalist düzene tam olarak uyum sağlayamayan rejimleri savaşlarla ortadan kaldırması.
Dördüncüsü, ülkelerin kendi içlerinde sosyal devletin tasfiyesi, sendikaların gücünün kırılması ya da düzene uyumlu hale getirilmesi.
Post-Soğuk Savaş dönemi esas olarak, Avrupa’da Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaşla parçalanması ve NATO’nun Sırbistan’ı bombalamasıyla başladı. Eş zamanlı biçimde bir yandan AB ve NATO genişlerken diğer yandan Batılı savaş makinesi sırasıyla farklı ülkeleri hedef aldı.
Post-Soğuk Savaş dönemi bugünün altyapısını sağlarken başat ideolojisi “demokrasi ve özgürlük” oldu. Yukarıda saydığım her madde, bu ideolojik ambalajla süslenerek gerçekleştirildi.
Post-post Soğuk Savaş nedir?
Post-post Soğuk Savaş dönemini, Soğuk Savaş kazanımlarının tasfiyesinin ardından gelen, uluslararası düzeyde gerilimin tırmandığı ancak dünyaya yeni bir ufuk sunacak bir siyasetin henüz örgütlenemediği bir dönem olarak tanımlayabiliriz. Bir süredir yeni bir dönemin açılmakta olduğuna işaret eden çok sayıda göstergeyle karşı karşıyayız. Bu göstergelerden en önemlilerini başlıklar halinde ele alarak tanımlamaya çalıştığım bu yeni dönemin niteliklerini basit bir şekilde anlatmaya çalışacağım.
NATO
Bu başlıktaki gelişmelerin başında NATO genişlemesinin Rusya tarafından Ukrayna’da durdurulmuş olması geliyor. Emperyalist sistemin en önemli askeri örgütü böylece bir sınıra gelip dayandı. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya alınmasıyla genişleme sürecinde yeni bir adım atılmış olsa da, bu gelişmenin öneminin Rusya-Ukrayna savaşının stratejik önemiyle karşılaştırılamayacağını düşünüyorum.
Bu gelişme Batı blokunun kendi içinde gerilimlerin artmasına, bu gerilimlerin NATO içine de taşınmasına neden oldu. Ancak somut göstergeler, Avrupa’nın gerilimler nedeniyle bir bilinç sarsılması yaşamakla birlikte, önümüzdeki yıllarda da ikinci sınıf bir emperyalist odak olmayı sürdüreceğini gösteriyor.
Avrupa Birliği
AB de sosyalizmi tasfiye misyonunu birkaç başarısız girişim dışında tamamlamış görünüyor. Son olarak onlar da Gürcistan’da, her türlü eylem repertuvarlarını kullandıkları halde (meydanlarda çadır kurdurmak, sivil toplum örgütlerini devreye sokarak kamuoyu oluşturmak, vb.) başarısızlıkla yüzleştiler.
AB’nin öncelikli misyonunun “sosyalist ülkelerin kapitalist restorasyonu” olduğu düşünüldüğünde, bu misyonun sınırlarına gelinmiş olması, örgütün bir duraklama dönemine girmesine neden olmuş görünüyor.
Sivil toplum
Post-post Soğuk Savaş döneminin ideolojik bir ambalaja daha az ihtiyaç duyması, sivil toplum örgütlerinin önemini Batılı devletlerin gözünde de azalttı. Batı medyasında “Sivil toplumun sonu mu?” sorusunu soran yazılar çıkması bu değişimin gözlemlenebilir hale gelmesinden kaynaklanıyor.
Keza ABD’de Trump yönetiminin, kültürel ve ideolojik Amerikancılık için Soğuk Savaş’ın hemen başında kurulan USAID’e artık ihtiyaç duymayarak bu kurumu tasfiye etmeye karar vermesi de bu yeni durumla alakalı. Soğuk Savaş tarzı bir ideolojik mücadeleye de farklı ülkelerde sivil toplum örgütleriyle çalışmaya da eskisi kadar ihtiyaç duymadıkları kanaatindeler.
Sermayenin yeniden yapılanması
2008 krizi sonrasında sermayenin yeni değerlenme alanlarına yöneldiğini gözlemlemeye başladık. Bunların başında yapay zeka ve yeni enerji kaynakları geliyor. Tabii ki kapitalizmde sermayenin yeniden yapılanması her dönem için askeri ihtiyaçlarla iç içe geçerek yürüyen bir süreç. Bu dönemde de sermayenin yapay zeka alanına yoğunlaşmasına askeri ihtiyaçların öncülük ettiğini gözlemliyoruz.
Yeni enerji kaynaklarına yapılan yatırım ise karbon yakıtlar üzerindeki kanlı mücadelenin yanı sıra, hatta bazılarına göre karbon bağımlılığını azaltacak şekilde, yeni teknolojik ihtiyaçları karşılamaya yönelik. Bu yeni rekabet, nadir mineraller gibi yeni çatışma alanları da yarattı.
Bir parantez açarak yenilenebilir enerjinin çevre dostu olarak sunulmasından, bu enerjinin üretimi için gerekli kaynaklar nedeniyle çatışmaya ve savaşa ne kadar hızlı geçtiğimizi düşünmenizi istiyorum.
Uluslararası rekabet
Emperyalist ülkeler tarafından bu dönemin muhtemelen en öngörülemeyen yeniliklerinden biri, Çin’in teknolojik üstünlüğü ile dünya ekonomisinde önemli bir ağırlık oluşturması. Henüz askeri kapasite açısından ABD ile boy ölçüşemeyecek olsa da teknolojik tüm göstergelerde öne geçmeye başlaması ABD’nin tüm uluslararası stratejisini Çin’i sınırlandırma ilkesi üzerine inşa etmesine yol açtı. Çin’in emperyalist ülkelerle ekonomik, ticari, mali bağları henüz bu ülkeye karşı katı bir çevreleme politikası uygulamalarına olanak vermiyor. O yüzden önceliği bu bağları kesmek olarak belirlemiş bulunuyorlar. ABD aynı önceliği Avrupa’ya da dayatıyor.
Silahlanma
Uluslararası alanda rekabetin şiddetlenmesinin doğrudan sonucu silahlanma yarışının başlaması oldu. Özellikle 2008 krizinden sonra toparlanmakta zorlanan ve yeni enerji rekabetine uyum sağlayamayan Avrupa ekonomilerinin, sermayeye yeni değerlenme alanı olarak askeri sanayiyi seçtiklerini gözlemliyoruz. Aynı şey Uzak Asya’da da gözlemleniyor. Daha önceki dünya savaşının iki militarist gücü olarak Almanya ile Japonya’nın silahlanmaya başlaması bunun işareti.
Emeğe yönelik yeni saldırı dalgası
Bütün bu gelişmeler ülkelerin kendi içlerinde sınıf çatışmasını şiddetlendirmediği oranda emekçi sınıflar açısından yeni hak kayıplarına yol açıyor. Avrupa ülkelerinde çok uzun yıllardır işçi sınıfı haklarını savunan siyasi partiler çok zayıf. Şimdi de bu kesimlere silahlanmanın yeni “ekmek ve iş” olanakları yaratacağı söylenerek onlardan artan militarizasyona destek vermeleri istenecek.
Sonuç: Suç, otokratların değil
Tüm bu gelişmeleri bir arada değerlendirdiğimizde “kurallara dayalı uluslararası sistem ortadan kalktı”, “kurumlar zayıfladı” diyenlerin, bu gelişmeleri öncelikle birtakım “otokrat” liderlerin eylemlerine bağlamasının ideolojik işlevini daha isabetli okuyabileceğimizi düşünüyorum.
Bu anlatı, örneğin, “Batı demokrasilerinin” kameralar önünde yaşanan Filistin soykırımını neden durdurmadığını açıklamıyor. İsrail’e destek veren ülkelere baktığınızda, serbest seçimlerin ve siyasi rekabetin kesintisiz sürdürüldüğünü görüyorsunuz. Dahası bu ülkelerde basın da serbest ancak neredeyse hiçbir büyük basın organı, soykırımı haberleştirmiyor.
Bu yeni ortamda Trump gibi otoriter liderlerin iktidara gelmesi, hukukun özellikle uluslararası alanda askıya alınmış olması; yani “barbarlar çağı”nın görüngüleri, neden olarak değil sonuç olarak ortaya çıkıyor.
Karşı taraf bunu iyi biliyor.
Post-post Soğuk Savaş’ın ikiyüzlü siyasetçilerinin baş örneklerinden AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Mart ayı başında AB büyükelçilerini karşısına almış şöyle konuşuyordu:
"Öncelikle Avrupa artık eski dünya düzeninin koruyucusu olamaz; çünkü o dünya düzeni artık ortadan kalkmıştır ve geri dönmeyecektir. (...) Doktrinimizin, kurumlarımızın ve karar alma süreçlerimizin –hepsi savaş sonrası istikrar ve çok taraflılık dünyasında tasarlanmış olan bu yapıların –çevremizdeki değişimin hızına ayak uydurup uyduramadığını acilen sorgulamamız gerekiyor. İnşa ettiğimiz sistemin –tüm iyi niyetli uzlaşma ve fikir birliği çabalarına rağmen –jeopolitik bir aktör olarak güvenilirliğimize yardımcı mı yoksa engel mi olduğunu değerlendirmeliyiz."
/././
Din kardeşliği!-Rıfat Okçabol-
İnanç ve dini pratik farklılıklarına hoşgörüyle yaklaşılıp barış içinde ve kardeşçe yaşamayı sağlayacak anlayış, "din kardeşliği" değil, laik anlayıştır.
Kimileri, barışın din kardeşliği ile sağlanabileceğini sanmaktadır. AKP de, aklına Kürt açılımı yapmak geldiğinde Sünni-İslam anlayışı üzerinden birlik söylemini öne çıkarmaktadır. 2009’daki ilk açılımda da bu söylem öne çıkarılmıştı. Laik kesim ile Sünni İslam olmayan Kürtler, Türkler ve Zazaların tepkileri, bu açılımı sonlandıran etkenlerden biri olmuştu. Bu durumdan ders almayan AKP, günümüzdeki açılım sürecinde de bu söylemi aynen olmasa da değişik biçimlerde dile getiriyor.
Hoş bizim insanımız, yurt dışında karşılaştığı Müslümanlara genellikle din kardeşi gözüyle bakıyorsa da, özellikle Araplar herhalde Osmanlı geçmişlerinden dolayı bizim insanımıza o gözle bakmıyor.
İslam ülkelerinin tarihsel geçmişine ve günümüzdeki durumuna bakıldığında da, din kardeşliğinin işlevsel olamadığı görülüyor.
Hz. Peygamber'in ölümünden sonra yetkililerin seçimiyle halife olan dört halifeden Ebubekir hariç, Ömer, Osman ve Peygamberin damadı Ali, öldürülmüşlerdir. Peygamberin torunlarından Hüseyin Kerbela’da, Hasan da daha sonra evinde öldürülmüştür. Emevi ve Abbasi tarihi, Ali taraftarlarıyla yapılan savaşlarla ve Müslüman Arapların Emevi/Abbasi yönetimine karşı isyanlarıyla doludur. Bazı halifeler kendilerinin o makama gelmesinde yardımcı olan Türk komutanları öldürttükleri gibi, halife olan babasını ya da kardeşini öldürtüp halife olan da çoktur. Mekke kökenli Abbasiler, Emevi devletini yıktıklarında, Mekke kökenli Emevi yetkililerini, “Din kardeşiyiz, ırk kardeşiyiz, aynı kentliyiz” demeden öldürmüşlerdir.
Geçmişte kurulmuş çoğu Türklerin yönetiminde olan tüm Müslüman liderler ve devletler de, örneğin Osmanlı Beyliği ile diğer Anadolu beylikleri, Fatih ile Uzun Hasan, Yavuz ile Şah İsmail, Osmanlı ile Memlükler gibi, birbirleriyle savaşmışlardır. Osmanlı Ortadoğu ile Afrika’daki toprakları, o yörelere hakim olan Müslümanları yenerek ele geçirmiştir. Osmanlı dahil bazı Müslüman devletlerin anasını ağlatan Timur da Müslümandır.
Türk devletlerinde de babasını ya da kardeşini öldürtüp başa geçen çoktur. Örneğin 1037’de Büyük Selçuk İmparatorluğunu kuran Tuğrul Bey’e, kardeşi İbrahim Yınal ile amcasının oğlu Kutalmış isyan etmişlerdir. Tuğrul Bey’den sonra sultan olan yeğeni Alp Arslan kardeşleriyle savaştığı gibi oğlu Melikşah da sultan olduğunda kardeşleriyle savaşmıştır.
Anadolu Selçuklu devletinde de benzer durumlar yaşanmıştır. Örneğin Sultan Kılıç Arslan’ın oğullarından Mesut, babası ölünce sultan olan kardeşi Şahinşah’ı öldürüp sultan olmuştur. Sultan Alaettin Keykubat’ın oğlu II. Giyasettin Keyhüsrev, babasını Ramazan ayında öldürtüp sultan olmuştur.
Osmanlıda da babasını öldürtüp padişah olan da vardır, kardeşini öldürüp padişah olan da. Kardeşlerini öldüren pek çok padişah olduğu gibi, oğullarını ve de hatta torununu öldüren padişah bile vardır.
Müslüman ülkelerinde yaşanan savaşlar ve taht kavgalarının benzerleri, Hıristiyan ülkelerin geçmişlerinde de yaşanmıştır.
I. Dünya Savaşı’nda da, Müslüman Osmanlıyı Ortadoğu’da arkadan vuranlar, hem de Hristiyanlarla işbirliği yapan Müslümanlardır.
Yukarıdaki örneklerden görüldüğü gibi, din kardeşliği geçmiş yüzyıllarda, devlet içinde barış sağlayamadığı gibi, devletler arasında da barış sağlayamamıştır.
Din kardeşliğinin önleyemediği ölümlü taht kavgaları, demokratik sisteme geçince yok denecek kadar azalmıştır. Ancak Müslüman ülkeler içindeki ayrışmalarla Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar hâlâ devam etmektedir.
Örneğin Müslüman Afganistan iç savaşında birbirleriyle savaşanlar dindaş oldukları gibi, Irak-Kuveyt ve Afganistan-Pakistan savaşlarında savaşanlar da din kardeşleridir. Ayrıca ABD 2003’te Müslüman Irak’a saldırıp Saddam Hüseyin’i ve 2011’de de Müslüman Libya’ya saldırıp Kaddafi’yi öldürmüş, 2011’de Müslüman Suriye’ye müdahale edip Esat’ın devrilmesini sağlamıştır. Bu süreçte ABD’ye destek verenler arasında Türkiye gibi bazı Müslüman ülkeler de vardır. Müslüman ülkeler, yaklaşık 1,5 yıl boyunca her gün Gazze’de yaşayan Müslümanları bombalayıp çoluk çocuk öldüren İsrail’e, söylem dışında anlamlı bir tepki göstermemişlerdir. Görüldüğü gibi "din kardeşliği" savaşları önleyememektedir.
Geçenlerde 11 İslam ülkesinin dışişleri bakanları, saldırılarını durdurması için İran’a çağrı yapmışlardır. Bu İslam ülkelerinin, sudan bahanelerle ve keyfi amaçlarla Müslüman İran’a saldıran ABD ile İsrail’e değil de, kendisini savunmak için bazı İslam ülkelerindeki Amerikan üslerine saldırmak zorunda bırakılan İran’a çağrı yapması, "din kardeşliğinin" söylem dışında bir anlam taşımadığını bir kez daha göstermektedir.
Çağrı yapanların içinde bizim dışişleri bakanımızın olması ise, insanımızı derinden yaralayan bir durumdur. Çünkü Türkiye, halk egemenliğini benimsemiş bir ülkedir ve halk egemenliğini benimsemek, hangi dinde olursa olsun başka ülkelerin halk egemenliğine de saygı duymak demektir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri, "Yurtta barış ve dünyada barıştır." Türkiye insanı için, İran’a yapılan saldırı, Venezuela’ya yapılan saldırının lanetlenmesi gibi, İran’ın Müslüman bir ülke olmasından bağımsız olarak lanet edilecek bir durumdur.
Din kardeşliğinin işlevsel olamamasının bir nedeni de, bazı Müslümanların, örneğin Şiilerle Alevileri Müslüman saymamasıdır. Bilindiği gibi, aynı mezhebe mensup insanlar arasında bile inanç ve o inancı uygulama anlayışı farklı tonlardadır. Din kardeşliğinin işlevsel olamamasının bir başka nedeni de, Müslümanların çoğu, oruç tutmayan, namaz kılmayan ve içki içen Müslümanlara hoşgörüyle yaklaşırken, bazılarının onları düşman olarak görmesi ve kendi inancını diğer Müslümanlara dayatmak istemesidir.
İnanç ve dini pratik farklılıklarına hoşgörüyle yaklaşılıp barış içinde ve kardeşçe yaşamayı sağlayacak anlayış, "din kardeşliği" değil, laik anlayıştır.
/././
Doğan Öz’den günümüze…-Ali Rıza Aydın-
Doğan Öz’e sahip çıkmak insanlığa, ilericiliğe, aydınlanmaya, eşitleştirilmiş ve özgürleştirilmiş adaletli bir düzene, emekçilerin cumhuriyetine sahip çıkmaktır. Hukuk ve yargı böyle bir düzendeki toplumsal ilişkilerin ürünü olduğu zaman insanın olacak.
Katledildiği 24 Mart 1978’den bu yana unutturulmayan Savcı Doğan Öz’ün anma toplantılarında dikkat çeken konuların başında, anma yılına kadar geçen süreçte ve anma yılında hukukun ve yargının içinde bulunduğu durumun analizi yer alıyor. Bunun nedenlerinden biri Doğan Öz’ün kişiliğinin, yaşamının, ilişkilerinin ve mesleğinin ders alınacak değerlerle, birikimle dolu olması. Bir diğeriyse Doğan Öz’süz geçen dönemde hukukta, yargıda ve hukuk mesleğinde gelişmelerin değil gerilemelerin baskınlığı.
Kimi olumlu örnekler olsa da hukuk ve yargının bütünsel olarak sıkıştırıldığı ya da kuyruğuna takıldığı güçlerden kurtulup toplumsallığa taşınamamasından söz ediyoruz. Doğan Öz’den sonra, başka bir hukuk ve yargı yatağında akan süreçten, Savcı Zekeriya Öz ve günümüzdeki savcılıktan Adalet Bakanlığına geçiş örneklerinden söz ediyoruz.
Boyun Eğmeyen Hukukçular tarafından Doğan Öz dostlarının, Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun ve bu satırların yazarının katılımıyla düzenlenen 48. yıl anmasında da benzer analizler yapıldı.
“Laik hukuk devleti” Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri. Yargı önünde hak aramak, adil yargılanmak, sav-savunma-karar sacayağında eşit davranmak, yargı denetimi sonucunda hakkı olanı elde etmek hukuk devletinin olmazsa olmazı. Ancak yadsınamayacak bir gerçek var: Yargının da içinde olduğu devletin ve hukukun kendi başlarına ayrı bir tarihi yok. Hukuk ve devlet gibi yargı da sınıfsal.
Örneğin Kurtuluş Savaşıyla başlayan Sovyetler Birliği dostluğundan 1940’ların son çeyreğinden başlayarak kapitalist/emperyalist düzene eklemlenme sürecindeki uluslararası anlaşmalar ve Demokrat Parti döneminde yargı üzerindeki denetim ve baskının artması yaşanmış bir durum. Aşık Veysel “Demokrasinin Budur Rejimi” şiirinde açık ve anlaşılır bir biçimde anlatıyor bu durumu: “Demokrasinin budur rejimi / Vatan milletindir kim kovar kimi / Sıkma savcıları, kovma hakimi / Şekavet (haydutluk) yok, adalet var bu yolda.”
Sonra… 1961 Anayasasıyla kısmi rahatlama, devamında 1971 muhtırasıyla başlayan “sermaye birikim modelini koruma, emekçileri kontrol altında tutma” amaçlı baskıcı, otoriter rejim. Ve 70’lerin ikinci yarısından sonra artarak yaşanan çarpıcı, dikkat çekici seri cinayetler…
Bu cinayetler serisine Savcı Doğan Öz’ün yerleştirilmesi sıradan bir olay değil. Doğan Öz hukuka ve mesleğine sınıfsal gerçeği bilerek sahip çıkan; kayıtsız, koşulsuz tapınılacak bir bağımlılıkla düzen hukukunun üstünlüğüne ve düzen yargısının bağımsızlığına sarılmayan, sömürü düzeninin gereksinmesi olan hukuk ve yargıyı iyi tanıyan, sorgulayan, analiz eden, “önce insan” diyen bir yurtsever. Devlet Güvenlik Mahkemelerine, siyasal işlevi açık sağ siyasete ve onların ocaklarına, Batı istihbarat örgütlerine, Kontrgerillaya, Komünizmle Mücadele Derneğine, tarikatlara, yolsuzluklara, hukuksuzluklara, idam cezasına karşı olan halk insanı. Halka yakın davrandığı için hakkında soruşturma açılan, “suçlu insan yoktur, suça itilen insan vardır” diyen bir insan.
Bir yandan sömürücü düzenin üzerindeki perdelerin kaldırılmamasını, diğer yandan yargıyı düzenin suyuna uygun yatağa çekmeyi isteyen egemenler ve iktidarları Doğan Öz’le başlattıkları cinayetleri ve baskıları kesmediler. 1995 Gümüşhane Barosu Başkanı Ali Günday cinayeti, 2006 Danıştay saldırısı, 2009 Erzincan İlhan Cihaner baskını, 2016 YARSAV’ın OHAL KHK’siyle kapatılması ve daha birçoğu…
12 Eylül 1980 darbesi sonrası 1982 Anayasasıyla başlayan yürütmeye bağımlı yargının Gülen Cemaati örgütlenmesiyle örülmesini, 2010 Anayasa değişikliklerini, 2016 OHAL döneminde bu örgütlenmenin kısmi (AKP’den olan-olmayan ayrımıyla) tasfiyesini, aynı gerekçeyle tasfiye yapılırken cumhuriyetçi meslek mensuplarının da devreye sokulmasını, 2017 Anayasa değişikliklerini tabloya eklemek gerekiyor.
Yargısız infazlardan yargının infazına geçilmesi hiç şaşırtıcı değil. Yargının infazında antilaiklik, tarikat ve cemaatlerin paylaşım kavgaları da var. Savunma ayağı sakatlanmış yargı da unutulmamalı.
Savcı Doğan Öz’ün katledilmesinin özünde Cumhuriyetin hukuk ve yargısının ve de temel ilkelerinin tasfiye edilerek sermaye sınıfının ve ortağı gericiliğin sınırsız baskısının sürdürülmesi var.
Emekçiler üzerindeki denetimin keskinleştirildiği, sömürünün derinleştirildiği cumhuriyet, halksız cumhuriyet sömürücü dünyaya özgü. Küba’nın hedefe konması da buraya oturuyor.
Sömürücülerin elindeki hukukla ve namlunun ucundaki yargıyla gelinen yer belli: hukuksuzluğun, keyfiliğin, haydutluğun, kaçakçılığın, yağmanın, mafya egemenliğinin, işgallerin, insan ve hayvan cinayetlerinin, doğa katliamlarının, soykırımların dünyası; sömürü dünyası.
Doğan Öz’e sahip çıkmak insanlığa, ilericiliğe, aydınlanmaya, eşitleştirilmiş ve özgürleştirilmiş adaletli bir düzene, emekçilerin cumhuriyetine sahip çıkmaktır. Hukuk ve yargı böyle bir düzendeki toplumsal ilişkilerin ürünü olduğu zaman insanın olacak.
/././
Mağduriyet tuzağı -Nevzat Evrim Önal-
Çok etkin bir manipülasyon mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Zira dünyada insanın havsalasının almayacağı, vicdanını dumura uğratacak kadar çok zulüm var. Adalet orta sınıfların vicdanına havale edildiği andan itibaren, emperyalizm bunlar içerisinden amaçlarına uygun olanları seçip kullanabilir ve bizzat sebep olduklarını ya da işine gelmeyenleri önemsizleştirebilir hale geliyor.
Emperyalizmin insanlığın aklı üzerindeki ideolojik hegemonyası sürekli tekrar edilen birtakım kritik yalanlara dayanıyor. Bunlardan en sinsilerinden biri de ezilenlerin mücadelesinin ancak “barışçıl” yollarla yürütüldüğünde ahlaki üstünlüğünü, dolayısıyla meşruiyetini koruyacağı.
Bu yalanın dayandığı zincirleme mantık şu:
- İnsanlık her biri kendi duygu ve düşüncelerine sahip bireylerden, kamuoyu da bu duygu ve düşüncelerin toplamından oluşur.
- Bir politik dava başarıya ulaşmak için bu kamuoyu içerisinde anlamlı boyutta ve sürekli bir destek bulmalı, sempati görmelidir.
- Ezilmekte olan herhangi bir insan ya da insan öbeği kendisini ezenden zayıf (fiziken güçsüz, sayıca az, yoksul, silahsız ya da silahları ilkel, kendisi cahil vb.) olduğu için eziliyordur.
- Bu zayıflık durup dururken ortadan kalkmayacağına göre avantaja dönüştürülmelidir.
- Dolayısıyla, mazlum bir özne, davasının propagandasını mazlum olma durumunu koruyarak, hiçbir zalimlik emaresi göstermeyerek yapmalı; böylelikle kamu vicdanında üstünlük sağlamalı ve kendisini ezenin insanlık tarafından kınanması, dışlanması ve yaptırım uygulanması yoluyla başarıya ulaşmalıdır.
Bu mücadele stratejisi, ezilen tarafın şiddete karşı şiddet uygulaması, kendisini ezeni yenilgiye uğratarak püskürtmesi ya da en azından ezme eylemini mevcut biçimiyle sürdürülemez hale getirmesine alternatif olarak gösteriliyor.
İçerdiği her önerme yanlış olan bu mantık silsilesi sinsi bir tuzak. Zira mücadelenin başarıya ulaşması için gereken kritik unsur, mücadele eden öznenin de, fiili mücadele ortamının da dışına çıkartılıyor ve yürütülen mücadele sonucunda bizzat kurtulacak olmayan, salt bu mücadeleyle duygusal bir bağ kurması beklenen, kimlerden oluştuğu dahi ısrarla belirsiz bırakılan bir kitleden alınacak dış destek olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla bir davanın ne kadar haklı olduğu, doğru politik tezlere dayandığı ya da iyi örgütlendiği değil; o davayla şahsen alakasız ve davayı doğuran koşullarda yaşamayan insanlara ne kadar sempatik geldiği önem kazanıyor.
Adı açıkça konmasa da bu izlekteki dışsal kamuoyu, gelişkin kapitalist metropollerin, bilhassa da emperyalist merkezlerin “duyarlı” orta sınıflarıdır. Bu toplumsal kesim hiç süreklileşmiş biçimde zorla ezilme tecrübesi yaşamamıştır, bunun yarattığı bireysel duygular ve toplumsal haletiruhiyeden bihaberdir ve konforlu hayatlara sahiptir. Haksızlığa uğradığında hakkını “yasal yollardan” arar ve kendisine şiddet uygulandığında dahi en iyi ihtimalle son çare olarak karşı şiddete başvurur. Dolayısıyla, örneğin İsrailli “yerleşimciler” tarafından silah zoruyla evine çökülüp, süresiz sıkıyönetim altında tutulan Cenin mülteci kampına yerleşmek zorunda kalan bir ailenin bu kampta esaret altında doğan bir çocuğunun yaşam, ölüm, özgürlük, adalet gibi kavramlar hakkında sahip olduğu fikirleri ve hayalleri anlayamaz; muhtemelen aynı zamanda bunları dehşet verici de bulur.
Farkındaysanız sadece ezilenlerin politik davalarının başarısının dışsal bir kamuoyu sempatisine bağlanması değil, bunun için seçilen kamuoyunun kimliği de sinsi yalanın amaçlarına uygun. Kapitalist merkezlerin duyarlı orta sınıfları sadece ontolojik olarak pasifist değildir. Aynı zamanda dünya çapında emperyalist propaganda ve manipülasyona en açık toplumsal kesim burasıdır. Örneğin Filistin’de Birinci İntifada fazlaca mı sempati topladı, çekersiniz bir Schindler’in Listesi, verirsiniz yedi tane Oscar, durum dengelenir. Zaten kurulduğu günden bu yana İsrail’in Filistinliler başta olmak üzere bölge halklarına uyguladığı zulüm Siyonistler tarafından bu yolla; “Yahudiliğin ebedi ve sarsılmaz mağduriyeti” propagandasıyla meşrulaştırıldı.
Bu sinsi yalanın amacı dünyadaki tüm ezilenlerin davalarını emperyalizme yedeklemek. Öyle ki, bu yalan güçlendikçe hiçbir halkın kendi özgücüne yaslanarak kendisini ezenlerden kurtulamayacağı, emperyalizmden destek almanın tek çare olduğu genel kabul görmeye başladı. Emperyalist tekellerin Güneydoğu Asya’da taşeron şirketlerde açlık ücretlerine çalıştırdığı insanların kurtuluşu dahi bu emekçilerin kendi ülkelerinde verecekleri emek mücadelesinden değil, emperyalist tekellerin merkezlerinin bulunduğu Batı başkentlerinde yaşayan duyarlı müşteriler tarafından açılan davalardan beklenir hale geldi.1
Çok etkin bir manipülasyon mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Zira dünyada insanın havsalasının almayacağı, vicdanını dumura uğratacak kadar çok zulüm var. Adalet orta sınıfların vicdanına havale edildiği andan itibaren, emperyalizm bunlar içerisinden amaçlarına uygun olanları seçip kullanabilir ve bizzat sebep olduklarını ya da işine gelmeyenleri önemsizleştirebilir hale geliyor. Böylelikle, örneğin, İran’da dinci gericiliğin kadınlara dayattığı esaret araçsallaştırılıp büyütülürken, aynı esaret Suudi Arabistan’da uygulandığında önemsizleştiriliyor.2
Bu durum yerleşik hale geldiğinde, ezilenler adına mücadele yürüten öznelerde de mücadeleyi buna göre hizalama ve mücadele edilen hasmın emperyalist egemenler tarafından sıkıştırılmasını sağlayacak bir kamuoyu oluşturmayı hedefleme eğilimi güçleniyor. Dünya çapında ezilenlerden yana görünen politik hareketler içinde emperyalizm işbirlikçiliğinin azımsanamayacak bir yaygınlık kazanmış olmasının nedeni bu.
Ne var ki, bu “mücadele” ekseninin tek sorunu emperyalizmle işbirliği yapmanın ahlaklı olmaması değil. Bir zulüm veya adaletsizlik karşısında, mağdurların örgütlenmesine dayanan dürüst bir mücadele yerine böyle yollara başvurulması stratejik açıdan da sorunlu ve bir dizi nedenle aslında başarısızlığa daha açık.
Birincisi, emperyalist dünya sisteminde, zulüm uyguladıkları bir tahakküm alanına sahip olan özneler genelde emperyalist merkezlerle de “iyi” ilişkilere sahip olur. Dolayısıyla bu merkezlere başvuran hemen her kurtuluş mücadelesi, kendisini söylem düzeyinde destekler görünen birtakım muhataplar bulsa da iş ciddiye bindiğinde bu destek nadiren somutluk kazanır ve emperyalistlerin ipiyle kuyuya inenler çoğunlukla ipin kısa olduğunu görür. Yakın geçmişte Suriye’de SDG’nin dağılması ve YPG’nin birkaç gün içerisinde kontrol ettiği coğrafya ve kaynakların tamamına yakınını kaybetmesi buna örnektir.
İkincisi, ezilenlerin kurtuluşuna yönelik bir mücadele ezene diş geçirmeden kurtaracağı insanları örgütleyemez ve özgücünü büyütemez. Fiilen ezilmekte olan insanlar kurtuluş mücadelesine daha fazla ezilmek değil ezilmekten korunmak için ve aynı zamanda çoğunlukla kendilerine karşı işlenen suçların cezasız kalmaması için katılırlar. Dolayısıyla destek verecekleri öznenin ahlaki üstünlüğünü değil pratik gücünü önemserler. Bu yüzden mücadele eden özne emperyalist merkezlerdeki kamuoyunu kazanacağım derken kolaylıkla kendi insanlarının güvenini kaybedebilir. Bu bağlamda, örneğin, Hamas lideri Yahya Sinvar’ın son anlarının, kendisini öldüren insansız hava aracının kamerasından çekilen görüntülerinin İsrail ordusu tarafından yayınlanması yüzde yüz bir hesap hatası değildir. İsrail’in bu gövde gösterisi Ortaçağ’da krala isyan edenlerin ölü bedenlerinin ya da kesilmiş başlarının kent meydanlarında teşhir edilmesinden farksızdır. Bunu yapan İsrail, yayınladığı görüntülerin Batıda bir miktar sempati toplayacağını ve hayranlık uyandıracağını, ama kendisiyle çok sert bir mücadeleye girişmiş Filistin halkında yaratacağı moral bozukluğunun daha büyük olacağını hesaplamakta; bu hesabı yaparken Batıdaki ideolojik kayıpların telafisinin sahadaki askeri kayıplara göre çok daha kolay olduğunu bilmektedir.
Son olarak, bu çerçeve, mağdurların ancak mağduriyetleri sürdüğü müddetçe haklı olacağı gibi bir totolojiye dayandığı için abes. Oysa insanlığın büyük çoğunluğu emperyalistlerin doymak bilmez sömürücülüğünden de, zorbalığından da, kibrinden de bıkmış usanmış durumda. Ezilenlerin kurtuluşunu hedefleyen herhangi bir hareket, bu dünyanın zorba egemenlerine gerçekten zarar verebildiğinde belki bu zarar kapitalizmin metropollerinin nezih semtlerinde dehşetle karşılanacak ama insanlığın büyük çoğunluğu tarafından coşkuyla alkışlanacaktır. 7 Ekim’den bugüne Hamas’ın dünya çapında pek destek bulamamış olmasının temel sebebi mücadele yöntemi değil başarıya ulaşamamış olmasıdır. Yoksa, Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı verdiği, dünya çapında eşine az rastlanacak bir destek görmüş olan mücadelesinde kullandığı yöntemler daha “cici” değildi.
Zaten gerçek bir kurtuluşun başka yolu da yok. İnsanlığın binlerce yıllık mücadele tarihi, tartışmasız biçimde, ezilenlerin kendilerini sömüren ve ezen zalimlerden kurtulmak için onları ahlaken değil fiziken yenmek zorunda olduğunu gösteriyor. Yani, aydınlanmanın büyük filozoflarından Jean Meslier’den serbestçe alıntılarsak; “Son emperyalist devlet başkanı son çok uluslu tekel patronunun bağırsaklarıyla boğulup öldürülmeden insanlık özgür olmayacak.” Ahlak alanındaki başarılar ancak bu fiziki zaferi yakınlaştırıyorsa anlam taşıyor ve bu amaca uygun olmayan, kriterleri egemenler tarafından belirlenen ahlak çerçevelerine uymaya çalışmak her zaman gerilemeyle sonuçlanıyor.
Not: Gillo Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı filmini birlikte izleyip tartışmak için beni davet eden ve bu yazının yazılmasına vesile olan gençlere tekrar teşekkür ederim.
-----
1 Örneğin: https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2003-sep-13-fi-nike13-story.html.
2Öyle ki, ilgili Wikipedia makalelerinden İran’la ilgili olan 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren durumun ne kadar kötüleştiğini anlatan bir cümleyle açılırken, Suudi Arabistan’la ilgili olanın ilk cümlesi 2017’den bu yana yapılan reformlardan bahsetmektedir. https://en.wikipedia.org/wiki/Women%27s_rights_in_Iran, https://en.wikipedia.org/wiki/Women%27s_rights_in_Saudi_Arabia.
/././
Emekli Dayanışma Ağları hareketi -Atilla Özsever-
İşçi Temsilcileri Meclisi bünyesinde kurulmaya başlanan Emekli Dayanışma Ağları, başta düşük emekli aylıkları olmak üzere emeklilerin sağlık ve bakım ihtiyaçlarının parasız karşılanması, güvenli konutlarda barınma hakkı gibi birçok konuda bir örgütlenme ve mücadele programı oluşturacak.
TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi) öncülüğünde 15 Mart 2026 tarihinde kuruluşunu tamamlayan İşçi Temsilcileri Meclisi, ülkemizde çok ciddi yoksulluk sorunlarını yaşayan emekliler için de bir örgütlenme seferberliğini başlatma kararı aldı. Bu amaçla semt evleri ve işçi evlerinin bulunduğu yerleşimler başta olmak üzere yerel bölgelerde Emekli Dayanışma Ağları’nın oluşturulması çalışmalarına başlandı.
İşçi Temsilcileri Meclisi’nin “Emekli Dayanışma Ağları Yola Çıkıyor” başlıklı çağrı metninde, 17 milyon emeklinin büyük bir bölümünün derin bir yoksulluk yaşadığı, AKP iktidarınca topluma “yük” olarak görülen bu kesimin örgütlenmesinin acil bir ihtiyaç olduğu belirtildi.
Çağrı metninde, emeklilerin talepleri özetle şöyle vurgulandı:
- Yoksulluk sınırının üstünde bir emekli maaşı olmalı,
- Sağlık ve bakım ihtiyaçları parasız karşılanmalı,
- Sağlıklı ve güvenli konutlarda barınmalı,
- Kamusal alanlardan, sosyal, kültürel ve sanatsal faaliyetlerden parasız yararlanmalı.
Örgütlenme ve mücadele programı
Emekli Dayanışma Ağları’nın kurulması sürecinde, emeklilerin somut sorun ve talepleri üzerinden bir örgütlenme ve mücadele programı hazırlanması, bu faaliyetler için semt ve işçi evlerinin kullanılması, yerel düzeyde oluşturulacak dayanışma ağlarında bir emekli sözcüsünün seçilmesi ve Türkiye çapında da merkezi bir koordinasyon biriminin oluşturulması karar altına alındı.
Bu kararlar bağlamında, Emekli Dayanışma Ağları’nın Türkiye çapında bir emekli hareketinin yaratılmasını hedeflediği, farklı emekli örgütleriyle de birlikte hareket etmek için çaba gösterileceği ifade edildi.
Yüzde 80’i açlık sınırının altında
17 milyon emekli, dul ve yetimin neredeyse yüzde 80’i açlık sınırının altında bir aylık almaktadır. DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM), Mart 2026 dönemine ilişkin raporunda, açlık sınırı (dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcaması) 32 bin 553 lira olarak açıklandı. Yoksulluk sınırı (gıda ile birlikte temel harcamalar) ise, 106 bin 942 liradır.
En düşük emekli aylığı 20 bin lira, ortalama emekli aylığı ise 23 bin 500 lira dolayındadır. Emeklilerin maaşları düzeyinde yaşadığı bu derin yoksulluğun yanı sıra barınma hakkı, sağlığa erişim hakkı (hastanelerden randevu almanın zorluğu vb.), ilaç ve muayene parası gibi birçok konuda da ciddi sorunlar yaşanıyor.
Gelecek hak kayıpları
Tüm bu sorunlara ilaveten yeni emekli olacaklar da, çok ciddi hak kayıplarıyla karşı karşıya kalacaklar. 1 Ekim 2008 sonrası işe başlayıp 25 yıl çalışanların emekli aylıkları, asgari ücretin yüzde 50’sine kadar düştüğü gibi dul, yetim aylıkları da çok daha düşük olarak gerçekleşecektir. Malul aylıkları da aynı oranda düşecektir.
Yine 5510 sayılı yasaya göre, 1 Ekim 2008 tarihinden sonra ilk kez sigortalı olanların emekli olduktan sonra da çalışmaları halinde emekli aylıkları kesilecektir.
Yani, yeni emekliler, hem asgari ücretin yarısı kadar bir emekli aylığına mahkum olacaklar, hem de çalışıp ek ücret sağlamak istediklerinde emekli aylıkları kesilecektir. Aslında 2008 sonrası sigortalıların emeklilik yaşı kademeli olarak 65’e çıkarıldığı için zaten bu yaşa kadar da çalışmak zorunda kalacaklar. 65 yaşından önce emeklilik hakkı yok.
Çalışan emekliden haraç
2008 öncesi sigortalı olanlar ise, emekli aylığı alıp çalıştıkları takdirde Sosyal Güvenlik Destek Primi (SGDP) adı altında bir ücret kesintisine muhatap oluyorlar. Yüzde 32 oranındaki bu primin yüzde 24,5’ini işveren, yüzde 7,5’ini ise çalışan emekli ödüyor.
Emekliden yapılan bu kesinti, daha sonra emekli aylığının artırılmasına herhangi bir katkı sağlamıyor, yani emekli çalışana bir yararı olmadığı için tam anlamıyla bir “haraç” niteliği taşıyor.
Emekli hareketinin mücadelesinde, çalışan emeklinin ücretinden yapılan bu kesintinin “haraç” niteliği taşıyıp kaldırılması ve 1 Ekim 2008 sonrası sigortalı olup emekli olarak çalışacakların da emekli aylıklarının kesilmemesi konuları dikkate alınmalıdır…
/././
soL











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder