BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -27 Mart 2026-


İsmail çıkacak yine yazacak -Feray Aytekin Aydoğan-

BirGün Gazetesi onlarca genç gazetecinin yetiştiği bir okul aynı zamanda. Halk için halktan yana taraf gazeteciliğin okulu. İsmail Arı da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okuduğu ilk yıldan itibaren BirGün okulunda yetişen bir gazeteci. Hazırladığı her haberi nasıl bir emekle, özenle ve heyecanla hazırladığına ilk günlerden beri tanığım. Aklı, kalbi halk için halktan yana, memleketten yana oldu her zaman her haberinde.

Cezalandırılan da bu oldu. İsmail gazetecilik suçundan tutuklandı. İsmail özgür kalıncaya kadar hazırladığı haberleri tekrar ve tekrar yazmak, hatırlatmak ve takip etmek sorumluluğunu taşıyoruz şimdi.

Suçlandığı haberlerin başında harcamaları kamu bütçesi, halkın bütçesi tarafından karşılanan Yunus Emre Vakfı’ndaki 630 milyon TL’lik soygun yer alıyordu.

66 ülkede faaliyet gösteren Yunus Emre Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanlığı’nı Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy yapıyor. Heyetin üyeleri arasında Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Serdar Çam, Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz, Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Ömer Faruk Yelkenci, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı İsmail İlhan Hatipoğlu, Türkiye Maarif Vakfı Başkanı Birol Akgün ile birçok rektör ve bürokrat yer alıyor. Haber sonrası Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma ile 23 kişi hakkında iddianame hazırlandı, eski başkan Şeref Ateş Temmuz 2025’te tutuklandı.

***

Savcılığın “uydurma ve kurgu” olarak nitelendirdiği faturalara vakfın kasasından ödeme yapılmasına izin verilen belgelerde ve ödeme emirlerinde imzaları bulunan birçok isim ise yargılanmıyor. Yunus Emre Vakfı’na bağlı Yunus Emre Enstitüsü’nün Başkan Yardımcılığı görevinden istifa eden Aile Bakanı Mahinur Göktaş’ın eşi Rahmi Göktaş ile MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın oğlu Abdullah Kutalmış Yalçın da yargılanmayanların arasında yer alıyor. Göktaş ile Yalçın’ın ifadeleri alınmadı ve isimleri iddianameye yazılmadı. Yunus Emre Vakfı ve vakfa bağlı Enstitü yurt dışında kurduğu merkezlerde Türkçe öğretimi çalışmalarının yanı sıra ülke içinde de kültür ve sanat faaliyetleri yürüten bir yapı olarak 2007 yılında kuruldu. Harcamaları kamu bütçesinden karşılanıyor.

Kurulduğu yıldan bugüne Yunus Emre Vakfı ile başta Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) olmak üzere kamu kurumları arasında imzalanan çok sayıda protokolle karşılaşıyoruz.

Devlet tarafından vakıf kurulması Akp döneminin olağanı hale getirildi. Devlet vakıf kurabilir mi? Eğitim alanında faaliyet gösterecek vakıf, vakıflar kurmaya neden ihtiyaç duyulur? Vakfetmek, kişinin, kişilerin mal veya gelirini kamu yararına sunması anlamına geliyor. Vakıf ise vakfedilenin toplumsal fayda sağlayacak bir şekilde kullanıldığı yapı. Bağışta gönüllülük şart. Vakıflar ticari şirketler gibi bir sermaye ile kurulmaz.

Vakfın anlamı, amacı, işleyişi çok açık iken devlet, iktidardaki parti neden vakıf adıyla ayrı örgütlenmeler kurar? Eğitim alanında birincil sorumluluğu olan kurum Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) iken bu sorumluluk neden vakıflara devredilir, vakıflarca, vakıflarla faaliyet yürütülür? Okullara, okul yemeğine, çocukların eşit, nitelikli eğitim hakkına, öğretmen atamalarına ayrılması gereken bütçe neden vakıflara, Yunus Emre Vakfı’na aktarılır? İmzalanan protokoller eliyle MEB, bir vakıf; Yunus Emre Enstitüsü bünyesinde öğretmenleri nasıl görevlendirebilir? Ölçme ve değerlendirme süreçlerinde asli sorumlu olan ÖSYM bu sorumluluğunu neden Yunus Emre Vakfı’na bağlı Yunus Emre Enstitüsü ile birlikte yürütür?

                                                          ***

Kurulduğu günden bugüne Yunus Emre Vakfı/Enstitüsü ile MEB ve ÖSYM arasında kaç protokol imzalandı? Protokoller doğrultusunda Yunus Emre Vakfı’na kamu bütçesinden ne kadar harcama yapıldı? Yapılan harcamalarla başta deprem bölgesi olmak üzere kaç okul yapılırdı? Kaç öğretmen atanabilirdi? Okul yemeği kaç yıl süresince tüm kademelerde ücretsiz verilebilirdi? Başat sorun olan okullardaki temizlik ihtiyacı için kaç kamu emekçisi atanabilirdi?

İsmail yazmasaydı Yunus Emre Vakfı’nda yaşanan soygunu kimse bilmeyecekti. İsmail yazmasaydı onlarca yolsuzluğu, istismarı, adaletsizliği kimse bilmeyecekti. İsmail çıkacak ve yine yazacak. Son söz BirGün belgeselinde İsmail’in kurduğu cümleler olsun; “Demokrat Gazetesi’nden bu yana geleneğin ürünüdür BirGün. Ne yaparlarsa yapsınlar bu gemi de batmaz.”

/././

Gazeteciye engel yasası (I)-Gözde Bedeloğlu- 

Dezenformasyon yasası olarak bilinen düzenleme kamuoyunun gündemine 2021 yılının yaz aylarında girdi. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, o dönemde yaptığı açıklamalarda sosyal medyadaki “yalan haber” ve “dezenformasyon” sorununa dikkat çekerek, bu mecraların bir “terör ve güvenlik meselesi” haline geldiğini vurguladı. Bu, yeni bir yasal düzenlemenin yolda olduğuna dair söylentilere neden oldu. Nitekim, sonbahar aylarında AKP içinde kurulan çalışma grupları, Avrupa’daki benzer düzenlemeleri incelemeye alarak yola koyuldu.

“ALMANYA MODELİ” - “TÜRKİYE MODELİ”

“Almanya Modeli” olarak anılan Sosyal Ağlarda Hukuk Uygulamasının İyileştirilmesi Yasası (NetzDG) sıkça referans gösterildi. Dendi ki, dezenformasyon yasanının temel amacı, tıpkı Almanya’daki gibi, sosyal medya platformlarını, kendi mecralarında paylaşılan yasa dışı içeriklerden -nefret söylemi, hakaret, suça teşvik vb- sorumlu tutmak. Ancak Almanya ve Türkiye’deki düzenlemeler arasında, gazeteciliği doğrudan etkileyecek çok ciddi farklar vardı. NetzDG sadece sosyal ağ sağlayıcılarını hedeflerken, Türkiye’deki düzenleme ile internet haber sitelerini de kapsayan bir medya denetimi getirildi. Almanya’daki yasa Alman Ceza Kanunu'nda tanımlı olan suçlara odaklanırken Türkiye'deki yasa daha geniş ve muğlak bir “dezenformasyon” tanımını merkeze aldı. NetzDG, sosyal medya platformlarına yönelik idari ve mali yaptırımlar üzerine kuruluyken, Türkiye’deki gibi bireylere “yalan haber yaydığı” gerekçesiyle hapis cezası öngören bir maddesi de yoktu.

CİHANER’DEN YILDIZ’A: BU SİZİN ESERİNİZ

Dezenformasyon yasasının en tartışmalı yanı, “halka yanıltıcıyı bilgiyi alenen yayma” suçuydu. İktidar, internet üzerinden yayılan asılsız bilgilerin toplumsal barışı ve kamu düzenini tehdit ettiğini savunarak dezenformasyonun Türk Ceza Kanunu’nda ayrı bir suç olarak tanımlanması gerektiğinde ısrarcıydı. AKP ve MHP’li hukukçular yasa teklifinin çerçevesini beraberce çizdiler. Bu isimlerden biri de MHP’nin önemli hukukçu vekillerinden Feti Yıldız’dı. CHP Parti Meclisi üyesi/avukat İlhan Cihaner, Birgün muhabiri İsmail Arı’nın tutuklanmasının ardından, bu yasanın ilk imzacısı hatta hukuki ve siyasi olarak savunusunu adeta tek başına sırtlandığını söylediği Feti Yıldız’a açık bir çağrıda bulundu: “Siz (ve yasa koyucu!?) ‘Gazeteciler Yargılanmayacak’ demişsiniz, nerede ise şahsi kefalet koymuşsunuz ama maddenin asıl hedefi gazeteciler olmuş! İlk imzacılarından olduğunuz, bu maddenin kaldırılması ya da sorunları giderecek bir değişikliğe ilişkin yasa değişikliğinin ilk adımının da sizden gelmesi gerektiği kanaatindeyim.”

TEORİDEKİ ZIRH, PRATİKTEKİ KISKAÇ

MHP İstanbul Milletvekili ve Hukuk ve Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, İlhan Cihaner’e verdiği cevapta, yasanın bir sansür kanunu olmadığını, suçun oluşması için beş şartın aynı anda gerçekleşmesi gerektiğini, aksi halde ceza verilemeyeceğini savundu. TCK 218. maddeye atıfta bulunarak, haber verme sınırını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan açıklamaların anayasal bir güvence altında olduğunu ve suç teşkil etmeyeceğini iddia etti. Düzenlemenin Batı ülkelerindeki örneklerle uyumlu olduğunu; asıl hedefin gazeteciler değil, kimliğini gizleyerek dezenformasyon yapan, toplumsal huzuru bozan ve dijital mecraları kötüye kullanan yapılar olduğunu belirtti.

NİYET OKUMA YARGISI

İlhan Cihaner eleştirisinde, 2022 yılından itibaren yürürlükte olan dezenformasyon yasasını sonuçları üzerinden değerlendiriyor ve somut veriler sunuyor. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) verilerine göre bu maddeden açılan davalarda “sanıkların büyük çoğunluğunu gazeteciler ve medya çalışanları oluşturdu; davaların %72’sinden fazlasında gazeteciler, muhabirler veya medya çalışanları sanık olarak yer aldı.” Feti Yıldız ise, yasanın sansür kanunu olmadığını iddia etse de, savcı ve hakimlerin beş şartı (özel kast, gerçeğe aykırılık, kamu barışını bozma elverişliliği vb.) niyet okuma yöntemiyle nasıl genişlettiğine dair bir özeleştiri sunmadı.

GAZETECİ SANIKLAR

Yıldız, TCK 218. maddeye atıfta bulunarak, haber verme sınırını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan açıklamaların anayasal bir güvence altında olduğunu ve suç teşkil etmeyeceğini iddia ediyor. Oysa Cihaner’in eleştirisi tam da bu noktada ağırlık kazanıyor, yargının bu güvenlik subabını çalıştırmadığını söylüyor. Yıldız, yasanın teorik olarak mükemmel olduğunu savunurken, bu teorinin pratikte nasıl bir “cezalandırma aracına” dönüştüğünden ise hiç bahsetmiyor. Feti Yıldız ayrıca, düzenlemenin Batı ülkelerindeki örneklerle uyumlu olduğunu; asıl hedefin gazeteciler değil, kimliğini gizleyerek dezenformasyon yapan, toplumsal huzuru bozan ve dijital mecraları kötüye kullanan yapılar olduğunu belirtiyor. Oysa referans gösterilen “Almanya Modeli”nde olduğu gibi yasa sosyal medya platformlarına mali yaptırım getirirken Türkiye’deki uygulanış biçimiyle gazeteciler doğrudan tutuklanıp hapse atılıyor. Son olarak, Feti Yıldız yasanın odak noktasının her ne kadar sahte ve trol hesaplar, hakaret eden anonim kullanıcılar olduğunu söylese de İlhan Cihaner, isim isim bu yasa ile suçlanan gazetecilerin adlarını sıralıyor: Alican Uludağ, Furkan Karabay ve son olarak İsmail Arı!

“KİMSE  MESLEĞİ NEDENİYLE TUTUKLU DEĞİL” Mİ?

Günün sonunda meseleyi, doğru yazıldığı iddia edilen bir yasa metninin yargı tarafında doğru yorumlanmaması şeklinde geçiştirmek mümkün değil. Sınır Tanımayan Gazetecilerin 2025 yılı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye basın özgürlüğü açısından gazetecilik yapmanın tehlikeli kabul edildiği çok vahim ülkeler kategorisinde. İktidar, Türkiye’de hiç kimsenin mesleği nedeniyle tutuklu olmadığı ve işlediği fiiller nedeniyle yargılandığı konusunda ısrarcı. Basın özgürlüğünün terör propagandası, nefret söylemi ve toplumu ayrıştıran faaliyetler için bir kalkan olarak kullanılamayacağı devamlı tekrarlanıyor.

GERÇEĞİN “SUÇ” SAYILDIĞI DÜZEN

Türkiye, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin diplerinde kendine yer ararken, dezenformasyon yasası bu düşüşün en işlevsel motoru haline geldi. “Yargı yanlış yorumluyor” savunması, ilk imzacının omuzlarındaki siyasi sorumluluğu hafifletmeye yetmiyor. Çünkü bir yasa, amacından sapıp sadece belli bir meslek grubunu hedef alıyorsa; o artık bir güvenlik önlemi değil, bir ‘eleme’ aracıdır. Bugün Türkiye’de basın özgürlüğü, terörün değil, bizzat ‘kamu barışı’ adına yürürlüğe konulan bu muğlak yasaların kıskacında can çekişiyor.

*Yazının ikinci bölümünde, İsmail Arı ve bu yasa maddesiyle ‘radara takılan’ gazetecilerin aslında neyle suçlandıklarına ve bu sürecin nasıl bir cezalandırma pratiğine dönüştüğüne değinmeye çalışacağım.

/././ 

Arşiv Kazısı’ndan 80’ler 90’lar çıktı -Semra Kardeşoğlu- 

Fotoğrafçı Tunca, 1984-1997 yılları arasında çektiği öğrenci, işçi eylemleri ve İstanbul fotoğraflarını sosyal medyada Arşiv Kazısı adı altında paylaşmaya başladı. Tunca “Geçmişi hatıralar üzerinden değerlendirmek sadece nostaljik bir şey değildir. Dün, bugün üzerine yarına dair bir perspektif oluşturmanı sağlar. Bunları kaybettiğin anda boşlukta süzülmeye başlarsın. O yüzden kentte yaşananlar basit kayıplar değil” diyor.

12 Eylül’ün üzerinden 5-6 yıl geçmiş. Ama her şey öyle hızla silinmeye çalışılıyor ki. Üniversite kapısından girenler 12 Eylül’de ilkokul ortaokuldalar.

Unutturulmak istenene sahip çıkanlar, haksızlığa karşı duranlar, sömürüye rıza göstermeyenler var. Kendilerinden öncekilerinin yürüdükleri o yolu yeniden yürüyecekler.

Şimdi tüm bunları niye anlattım; O dönemi yaşayan fotoğrafçı Yücel Tunca bir süre önce çektiği fotoğrafları ‘Arşiv Kazısı’ başlığıyla sosyal medya hesapları ve bloğunda paylaşmaya başladı.

Benim de içinde olduğum döneme ait çok az fotoğraf var. Tunca’nın kazısı sayesinde bugün 60’ına yaklaşan onlarca kişi 18 yaşındaki haliyle karşılaşıyor bir anda.

Beyazıt Merkez binadaki bir forumda ya da Hergele Meydanı’nda halay çekerken buluyor kendini. İşçi eylemleri, ilk kadın eylemi, İstanbul’un yakın ama çok uzak kareleri.

10 yıldır Bergama’da yaşayan Yücel Tunca’yı aradım. Sohbete daldık.

Arşiv Kazısı nasıl ortaya çıktı oradan başlayalım. 

Arşivimi dijital hale getirmek için çalışırken 80’lere ve 90’lara ait fotoğrafları görünce sanki başka bir çağa ait ve başka biri tarafından çekilmiş olduklarını hissettim. Zaten kent belleği üzerine de çalışmalar yapıyordum. Bu yıllar üniversite öğrencisi olarak fotoğraf çekmeye başladığım yıllar var. 1984’ten itibaren kılık kıyafet, caddelerdeki arabalar, atmosfer çok farklı. Kendimce belli temalar altında fotoğrafları ortaya çıkararak küçük bilgiler de vererek dönemin duygusuna ulaşılmasına çabaladım.

12 Eylül sonrası üniversitelerde başlayan öğrenci mücadelesinde yer alanlar yani 88 kuşağına ait fotoğraflar var çalışmanda. Sen hem bir fotoğrafçı hem de bir öğrenci gözüyle neler hissediyorsun bu fotoğraflara bakarken? 

12 Eylül sonrası ilk öğrenci yürüyüşlerinin gerçekleştiği dönem. Edebiyatla uğraşan bir grup gençtik. Öğrenci derneğiyle temastayız. Farklı grupların toplantılarına giriyoruz. O dönem hem sol, demokrat, sosyalist öğrencilerin örgütlenme dönemi hem de İslamcı öğrencilerin isyan dönemi. YÖK’e karşı başörtü konusu. Biz onların da yanında yer alıyor, derse girmeleri için destek eylemlerine katılıyorduk. O dönem her anlamda demokratik haklara sahip çıkmaya çalıştığımız bir dönemmiş. 12 Eylül sonrasında demokratik hak savunuculuğunu kimseye devretmediğimiz, bir dönem, aktif reaksiyon gösteriyorduk. Aradan yıllar geçtikçe geride kalan bir gençlik heyecanı gibi değil, bir nostalji de değil, hakikaten insanca yaşam biçiminin en makul önerisi sosyalizm. Doğru bir yerde durduğumuzu hissediyorum.

Üniversitede çok özel bir dönem yaşadığımızı düşünüyorum. Hala o dönemdeki arkadaş çevresi içindeyiz. O koşullar daha sağlam arkadaşlıklar mı oluşturdu sence?

Birkaç gün önce gazeteci bir arkadaşımla yazışırken benzer şeyler söyledim. Sonuçta böyle geriye baktığımda 80'lerden bu tarafa bir sürü zaman dilimi var. Ama özellikle 80'lerin ikinci yarısıyla 90'ların ilk yarısı diyelim sadece bizim kişisel hayatlarımızda değil, Türkiye'nin siyasi politik hayatında da büyük bir toplumsal çatışma sürecinin yaşandığı bir dönem. Kürt hareketinin ivmelendiği bir zaman, solun toparlanma süreci, işçi mücadelesinin ivme kazandığını görüyorsun. Buna karşı devletin aldığı tedbirleri görüyorsun. İşte DYP çizgisinde Tansu Çiller’in bu toplumsal muhalefetlere bir çerçeve çizilmeye çalışmak için üretilmiş olduğu görüyorsun. Toplumsal dizayn yani. Evet, o 80 sonrası 24 Ocak kararlılığıyla başlayan sistemin aslında topluma uymaması, uymadığı için de muhalefetin güçlenmeye başlaması yine tam o döneme denk düşüyor. O nedenle de hakikaten kritik bir noktadaydık biz bunları yaşarken.

BİR BİNAYI YIKMAK TAMAMEN SINIFSAL MÜDAHALEDİR

Eylemler dışında bir de şehir fotoğrafların var. İkinci köprünün yapımı mesela. Bakarken sanki bunlar 100 yıl önce olmuş sanıyorsun. Sana da inanılmaz gelmiyor mu?

O çektiğim fotoğrafları aynısını bugün gitsem çekemem. Arşivlerin bence en önemli taraflarından birisi bu. Değişim sürecine tanıklık etmeyi sağlıyor. Gezi döneminde yaptığımız bir iş vardı. Bir röportaj,  kaybettiğimiz yerleri gezerek başladık. Gümüşsuyu'nda ‘Cennet bahçesi’ vardı mesela. Ablam götürdü beni oraya. Bir gün gittim kapsı kapanmıştı. Bizim hafızamızı oluşturan birçok yeri biz şu kadarlık zamanın içerisinde kaybettik. Gezi mesela, birçok yakınım oradaki evlendirme dairesinde evlendi. Ben ilk fotoğraf derslerini o parkın içerisinde. Buraya göz koydular ve yok edeceklerdi. Yok ettikleri şey hafıza, Emek Sineması, Beyoğlu'nda birçok sinema gibi. Aslında bizim kültürel hayatımızı yok eden müdahaleler bunlar. Naif, basit şeyler değiller. Galata Port'un örneğin kültürel deformasyonu ortaya çıkaran sınıfsal müdahaleler olduğunu görmek lazım.

TOPLUMLARIN BAŞINA GELECEK EN KÖTÜ ŞEY

Bu sadece bir kent yağması mı?

Sadece maddi çıkarlar için yapılan bir yağma değil bu. Birileri tarafından rant alanı olarak gözüküyor bu şehir ama öbür tarafta çoğunluk olarak bizim hafızamızı ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bu bence toplumların başına gelecek en kötü şeylerden biri.

Çünkü kendi varlığını tanımladığın şey, aynı zamanda mekanlara ilişkin şeyler, kendini hatıralar üzerinden değerlendirmek sadece nostaljik bir şey değildir. Karşılaştırma sürecidir. Dün, bugün ve yarın üzerinden bir perspektif oluşturmaktır. Oradaki denklemin sonucu sana yarına ilişkin bir şey söyler, atacağın adımı belirler. Bunları kaybettiğin anda boşlukta süzülmeye başlarsın. Boşlukta süzülme kolay yönetilir aslında. Kendi perspektifini kaybetmişsindir ve birileri sana o perspektifi söyler ve peşinden gidersin. O yüzden kentte yaşananlar basit kayıplar değil.

Mesela Bergama'da da 1914’te 2 bin yıllık bir Roma kilisesi var kaymakam onun duvarlarını yıkıyor. Bunu kasaba meydanını genişletme gerekçesiyle yapıyor. Aslında hafızayı yok etmek için yapıyor. Çok kültürlülüğün, Pagan kültürünün bir işareti var orada. Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak istiyor. O zaman onu yıkıyor. Bu tür katmanlarını yok ederek, hatırlamaz hale getirmek bir yöntem olarak kullanılıyor. O yüzden bunlar çok basit, naif şeyler değiller.

Kadın, işçi, öğrenci hak peşindeYücel Tunca 1984’ten 97’ye kadar çektiği fotoğrafları kamuya açtı. Bu fotoğraflar arasında 80 sonrası öğrenci gençlik hareketinin eylemleri, Beyazıt’ta ilk öğrenci derneklerinin forumları, işçinin büyük Zonguldak yürüyüşü, kadın hakları için düzenlenen ilk yürüyüşten kareler var. Yücel Tunca, "Fotoğraflara bakarken sanki bir başka çağa aitlermiş gibi hissettim. Amacım nostalji değil. O dönem duygusunu ve kaybettiğimiz şeyleri hatırlanması aynı zamanda" dedi./././Hukuk silaha çevrildiğinde Lula örneğinin öğrettiği -Güldem Atabay- DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ ile BirGün muhabiri İsmail Arı’nın peş peşe tutuklanması, iki ayrı adli dosyadan ibaret değil. İkisi de haberleriyle kamusal karanlığa ışık tutan gazeteciler. Uludağ, yargı-emniyet-siyaset hattındaki kritik fay kırıklarını izleyen bir gazeteci. İsmail Arı ise yıllardır kamu kaynaklarının iktidara yakın vakıf, cemaat ve şirket ağlarına nasıl aktarıldığını yazıyor. Arı, Bayramda Tokat’ta ailesini ziyaret ederken gözaltına alındı ve “dezenformasyon” yasasının kötüye kullanılmasıyla tutuklandı.

İBB Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun kendisi gibi hukuksuzca tutuklanan avukatı Mehmet Pehlivan Silivri’de “Yargı Silahı (Lawfare)” isimli bir kitap yazdı. Pehlivan kitabında hukukun adalet üretmek için değil, siyasal alanı yeniden düzenlemek; rakibi, muhalefeti, gazeteciyi, belediye başkanını ve sivil toplumu hizaya sokmak için nasıl silah gibi kullanıldığını anlatıyor.

“Yargı silahı” temelde muhalifi sustururken yolsuzluğu görünmez kılan, gazeteciyi hapsederken kamu zararını normalleştiren, siyaseti daraltırken ekonomideki çürümeyi perdeleyen tehlikeli bir düzen.

Türkiye bu düzene yabancı değil. Fakat durum Erdoğan’ın partili cumhurbaşkanlığı rejimine geçişiyle birlikte giderek sertleşti. 2018’de yürürlüğe giren başkanlık sistemiyle birlikte HSK üyelerinin artık yargı içinden değil, cumhurbaşkanı ve parlamento eliyle belirlenmesi, yargının silah olarak kullanılmasının dönüm noktalarından en önemlisi. Freedom House’un son raporunda, Türkiye’nin “adil yargılanma hakkı” bakımından en kötü skora sahip ülkelerden biri haline geldiğini, iktidar için siyasal rakiplerin, bağımsız gazetecilerin ve aktivistlerin hapsedilmesinin rutinleştiğini vurgulaması rastlantı değil.

Gazeteciler İsmail Arı ve Alican Uludağ tutuklamaları CHP’nin tanımıyla yaşadığımız “emsalsiz yargısal kuşatma” döneminin son halkaları. AKP ve MHP iktidarının parmakla seçerek kilit noktalara yerleştirdiği piyonlar üzerinden on milyonlarca vatandaşın Anayasal demokratik temsil ve haber alma haklarını hiçe sayan bir yargı silahı mekanizmasının en son hedefleri.

Bu iktidarın muhalefetin şiddetli itirazlarına rağmen Meclis’ten geçirdiği belirsizlik yaratan kanunlar bu düzenin önemli araçları. 2022’de getirilen ve kamuoyunda “dezenformasyon yasası” diye bilinen TCK 217/A için Venedik Komisyonu’nun uyarısı, yasada “yanıltıcı” ya da “yanlış” bilginin ne olduğuna dair açık bir tanım olmaması nedeniyle mahkemelerin hangi ölçütle karar vereceğinin belirsizliği. Yani, hedeflenen otokratik kullanıma elverişli şekilde kanundaki muğlaklık bilinçli. AİHM de Vedat Şorli kararında, cumhurbaşkanına hakaret düzenlemesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
10. maddesiyle uyumlu hale
getirilmesi gerektiğini açıkça kayda geçirdi.

Kısacası sorun uygulamada bir “sapma” değil; bilerek muğlak bırakılmış hükümlerle büyütülmüş yapısal bir baskı rejimi.

Hatırlayalım, RSF Türkiye’de gazetecilerin giderek artan biçimde “dezenformasyon” ve “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla hedef alındığını, ülkenin 2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke içinde 159. sırada yer aldığını belirtiyor.

Yargı silahı sadece özgürlükleri budamıyor, aynı zamanda ekonomik çöküşün üzerini de örtüyor. İsmail Arı’nın haberlerinin ortak ekseni tesadüf değil; kamu kaynaklarının vakıflara, cemaat ağlarına, iktidara yakın organizasyonlara ve ayrıcalıklı ilişki ağlarına nasıl aktarıldığı. Gazetecinin susturulması, aslında kamu denetiminin susturulması. OECD, hukukun üstünlüğünün piyasa güveni, yatırım, yenilikçilik ve hesap verebilirlik için temel olduğunu; yargı süreçlerinde şeffaflığın yolsuzluğun önlenmesi bakımından kritik rol oynadığını söyler. ICNL de sivil alan daraltıldığında yolsuzlukla mücadele kapasitesinin zayıfladığını, bağımsız denetim olmadan yolsuzlukla mücadelenin mümkün olmadığını vurgular.

Türkiye’de hayat pahalılığı altında ezilen yurttaşa “kemer sık” denirken, kamu kaynaklarının nereye gittiğini soran gazeteciler içeri atılıyorsa, meselenin yalnızca basın özgürlüğü olmadığını kavramak önemli.

Dünyadan örnekler de bunun tanıdık bir yöntem olduğunu gösteriyor. Macaristan’da Viktor Orbán, kaba sansürden çok daha etkili bir model kurdu: medya sahipliği, düzenleyici baskı, ekonomik boğma ve seçici hukuki baskı. Rusya’da da yöntem benzer: Putin rejimi eleştirenleri “yabancı ajan”, “istenmeyen”, “aşırılıkçı” gibi etiketlerle yaftalıyor; para cezaları, uzun hapis cezaları ve cezai mevzuat genişletmeleriyle muhalefeti hukuk eliyle eziyor. Ya da muhalifler bir kazaya kurban gidiveriyorlar.

Kısaca yargı silahının ortak mantığı her yerde aynı: önce kurumları ele geçir, sonra yasaları muğlaklaştır, ardından seçici biçimde uygula.

Brezilya’daki Lula vakası ise önemli bir karşı örnek. Çünkü yargı silahı rejimleri yenilmez değil. Brezilya Yüksek Mahkemesi 2021’de Lula hakkındaki mahkûmiyet kararlarını iptal etti; aynı yıl eski yargıç Sergio Moro’nun Lula’ya karşı taraflı davrandığına hükmetti. 2022’de de BM İnsan Hakları Komitesi, Lula’nın yargılanma sürecinde adil yargılanma güvencelerinin ihlal edildiğini ve bunun 2018’de seçime girmesini engellediğini tespit etti. Lula’nın bu kuşatmadan çıkışı sadece tek bir mahkeme kararının ürünü değildi. Güçlü bir hukuk mücadelesi verildi, yargıç tarafgirliği belgelerle teşhir edildi, uluslararası insan hakları mekanizmaları devreye sokuldu, toplumsal-siyasal meşruiyet korunarak sandıkla geri dönüldü. Yani karşı strateji; hakikati savunan hukukçuların ısrarı, ulusal ve uluslararası denetim mekanizmalarının kullanılması ve siyasal desteğin dağılmaması sayesinde kuruldu.

Türkiye için de ders burada.

Yargı silahı düzenine karşı ilk ihtiyaç, her dosyayı tekil olay gibi değil, bir planın parçası olarak görmek. İkinci ihtiyaç, gazeteci, hukukçu, siyasetçi, sendika, meslek örgütü ve sivil toplum arasında kalıcı savunma ağları kurmak.

Gün elbette İsmail Arı’yı ve Alican Uludağ’ın haklarını savunma günü. Ancak iki değerli gazeteciyi kollamak zorunda kalmamızın nedeni asıl meselenin yoksulluğun, hayat pahalılığının, liyakatsizliğin ve kamu yağmasının üzerinin “hukuk” kılığına sokulmuş baskıyla örtülmesi gerçeği.

Buna karşı yapılacak şey de açıktır: daha çok dayanışma, daha güçlü hukuk mücadelesi, daha fazla uluslararası görünürlük ve en sonunda sandıkta, mahkemede, kamusal alanda aynı anda verilen uzun soluklu bir demokratik mücadele. Lula örneği bize şunu söylüyor: Hukuk silaha çevrildiğinde, ona karşı yine hukuk, toplumsal meşruiyet ve siyasal sebatla direnmek mümkündür. Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de budur.

/././

Bizim İsmail çok tehlikeli bir adam -Berkant Gültekin- 

Çok tehlikeli bir adam bizim İsmail. Haberle yatar, haberle kalkar. Boş durmayı sevmez, yorulmak nedir bilmez. Arada yatıp uyur tabii ama rüyasında bile haber yazar. “Herkesin işini elinden alacak” dedikleri yapay zekâ, bizim İsmail’in anca getir götürünü yapar.

Çok tehlikeli bir adam bizim İsmail. Hayatını gazeteciliğe adamıştır. Gerçeklerin halka ulaşması için elinden geleni ardına koymaz. Tehditlere boyun eğmez, hiçbir engel ve zorluktan gözü korkmaz. Ona bu cesaret ve azim, gerçeğin gücünden gelir. Haberi dedikoduyla değil, belgeyle yazar.

Çok tehlikeli bir adam bizim İsmail. Sırtını BirGün’den başkasına dayamaz. Arkasında karanlık odaklar, holdingler, çeteler, hırsızlar, kara paracılar değil halkın desteği vardır. Tertemizdir, güvenilirdir. Onu karalamaya kimsenin gücü yetmez; hakkındaki yalanlar, söyleyenlerin diline yapışır.

Çok tehlikeli bir adam bizim İsmail. Kendisine sahip çıkanı mahcup etmez ve herkes bunu bilir. Kimsenin başını öne eğdirmez. Çünkü onun peşinden koştuğu tek çıkar, halkın çıkarıdır. Kendini halkına, yurduna karşı borçlu ve sorumlu hisseder. Yazdığı her cümleyi bu bilinçle yoğurur. İsmail için habercilik, bir memleket meselesidir.

Evet, bizim İsmail çok tehlikeli bir adam ama halk için değil… Yolsuzluğa batanlar için, kamunun parasını cebe indirenler için, insanlara mezar olan konutları inşa edenler için, afet zamanında çadır satanlar için, istismarcılar için, kadın düşmanları için, memleketi karanlığa hapsetmek isteyen tarikatlar için, çetelerle iş tutanlar, onlara yol verenler için çok tehlikeli bir adamdır İsmail. Henüz 30’unda değildir ama 30 yıl konuşulacak skandalları ortaya çıkarmıştır.

İşte bu yüzden İsmail Arı’yı pazar gecesi tutukladılar. O kadar rahatsız oldular ki haberlerinden, bayram ziyaretinde baskın yapıp bir gece vakti Tokat’tan Ankara’ya getirdiler. Bir gün boyunca Emniyet’te sorguladılar, akşam adliyeye sevk ettiler. Saatlerce “Bu haberi neden yaptın”, “Bu sözleri neden söyledin” diye sordular. Yani gazetecilik yapmasındaki maksadı anlamaya çalıştılar!

İsmail açık açık söyledi onlara; “Yaptığım haberlerin bazı bürokratları ve siyasileri oldukça rahatsız ettiğini biliyorum. Ben gazeteciyim ve gazetecilik mesleği dışında hiçbir şey yapmadım. Bugün Ankara ve İstanbul’da yurttaşlar bir an önce serbest bırakılmam için sokağa çıkmıştır. Bu da benim için en büyük şeref madalyasıdır.”

O şeref madalyasını ömrü boyunca boynunda taşıyacak İsmail. Gazetecilikten başka hiçbir şey yapmadı. Kalemini de satmadı. Ona inananları, güvenenleri yarı yolda bırakmadı. 6 Şubat depremlerinde Ezgi Apartmanı’nda ailesini kaybeden Nurgül Göksu’nun “İsmail bizim sesimiz oldu. Serbest bırakılana kadar her gün ona dua edeceğim” sözü, İsmail’in kim adına gazetecilik yaptığının en açık göstergesidir.

İsmail şimdi Merdan Yanardağ gibi, Alican Uludağ gibi cezaevinde. Bu düzenin gazetecilikle sorunu var. Halkın ülkede olan biteni öğrenmesini istemeyen, haber alma hakkına savaş açmış akıl, iktidar olanaklarını kaybetmemek için gazetecileri susturmaya çalışıyor. Hakikatin üzerini “yalan bilgiyi alenen yayma” gölgesiyle örtmek istiyorlar. Ancak güneşi balçıkla sıvayamayacaklar.

Gazeteciler halk için yazıyor. Halkın daha fazla bilgiye ulaşması, yaşananları anlayabilmesi amacıyla binbir türlü risk altında mesleklerini yapabilmek için mücadele ediyor. Hukukun basın özgürlüğünü koruyamadığı bir düzende, gazeteciliğin sığınabileceği tek liman toplumun demokrasiye sahip çıkan iradesidir.

Gazeteciler artık “yalnız değilsiniz” sözünü duymaktan çok yalnız olmadıklarını görmek istiyor. İsmaillerin özgürlüğüne kavuşması ve bundan sonra hiçbir gazetecinin demir parmaklıklar ardına atılmaması için tek yol dayanışma ve mücadeledir.

/././

Vedat Dalokay’ı anarken...-Şükrü Aslan- 

Ölüm yıldönümü olan şu günlerde Vedat Dalokay, özellikle yerel yönetim ve mimarlıkla ilgili olmak üzere çeşitli etkinliklere yeniden konu olmaktadır. Kocasinan Belediye hizmet binası projesini tamamlamak üzere Kayseri’ye giderken, 21 Mart 1991’de trafik kazasında çocuğu ve eşi ile birlikte hayatını kaybeden Dalokay’ın, özellikle Ankara Belediye Başkanlığı yaptığı yıllarda sergilediği toplumcu tutum, belediyecilik tarihinde köklü iz bırakmıştı. O zamandan bu yana Dalokay’ın konuşulduğu belki de yüzlerce akademik-politik etkinlik gerçekleştirilmiş ve hakkında geniş bir literatür üretilmişti.

Bununla birlikte bu literatür, Dalokay’ın coğrafi ve kültürel-kimliksel kökleriyle ilgili önemli bir belirsizlik taşıyordu. Bugün de gözlendiği gibi bu köklerden bahsetmek, bir tür bölücülük gibi algılanıyordu. Oysa bu tam da sosyolojik bir olguydu ve esasen insanın içinden geldiği kökler/gelenekler, bütün hayatını etkileyen/belirleyen sosyolojik atmosferin merkezi gibiydi. Ne var ki Dalokay’ın kökleri hep görünmez alanın bir konusu olarak kaldı.

Dalokay’ın CV’sine göre doğum yeri ‘Elazığ’dı; ilk-orta eğitim aldığı okullar da Elazığ’daydı ve Elazığlı olarak bilinirdi. Fakat aslında Dersimliydi ve kökleri Hozatlı Bahtiyar Aşiretine gidiyordu. Çalkırage (Ağırbaşak) köyünden Pertek’in Borkin köyüne yerleşmiş tanınan bir ailede büyümüştü. Annesi Emine Hanım çok kez kitlesel kıyım deneyimlerine tanıklık etmiş, 1938’e kadar Ermeni ailelerin de yoğun olarak yaşadığı ve uzun yıllar ‘Nahiye’ statüsü olan Hozat’ın Sin köyündendi.

***

Biyografik bilgisine dair bazı hususlar eksik olmakla birlikte Kolo adlı kitabında yer verdiği gibi Dalokay’ın dedesi Mustafa, Pertek’te tanınan ailelerinden birinin mensubuydu ve İbrahim, Mustafa, Abdurrahman, Cevriye, Aliye isimlerinde beş çocuğu vardı. Çocukların en büyüğü ve Dalokay’ın babası olan İbrahim, Pertek’te dünyaya gelmiş, Elazığ’da Matbaa Müdürlüğü yaparken, Atatürk’ün cenazesine katılmış, orada hastalanıp 1939’da hayata veda etmişti. İkinci çocuk Abdurrahman, sonradan Elazığ Senatörü olan Cahit Dalokay’ın babasıydı ve değişik yerlerde Nahiye Müdürlüğü yapmıştı. Üçüncü çocuk Mustafa, bütün hayatında Pertek’te çiftçilik yapmış ve Pertek’te hayata veda etmişti. İki kız kardeş Aliye ve Cevriye Hanım ise Pertek’te yaşamış, orada evlenmiş ve yine orada Hak’ka yürümüşlerdi.

Dalokay, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir tür nüfus deposu olan ve bu özelliği maalesef 1938 kitlesel kırımıyla kesintiye uğramış Dersim’in kahırlı dönemlerine tanıklık etmiş bir kuşağın mensubuydu. O yıllarda olan biteni fark edecek yaşta bir çocuktu. Sonraki yıllarda çok kez bu travmatik durumdan söz etmişti. Dalokay iki kez evlenmiş; ilk eşi Birsel Onaran’dan üç ve ikinci eşi Ayça Dalokay’dan iki çocuğu dünyaya gelmişti.

***

Vedat Dalokay’ın köklerinin coğrafyası olarak ‘memleket’ imgelerine yer verdiği iki yazılı kaynaktan birisi genel olarak Belediyecilik deneyimine odaklanan ‘06 Dalokay’dı. İkincisi ise 1979’da yazdığı Kolo adlı çocuk kitabıydı. Her iki kitabında kendi dilinden memleketini ve oradaki gündelik hayatı anlatmıştı. İlk kaynakta dikkat çeken notlardan biri şöyleydi: ‘Babam Tunceli Pertek’te ağaydı, beni de terkisine alır, ava, gezmeye giderdi. Arkamızdan çarıklı, yarı çıplak ayakları ile yarıcılar, marabalar, Hassolar, Hüssolar harman ölçmeye giderdik’. Kolo’da ise memlekete dair başka bir detay vardı: ‘Çocukluğumun önemli bölümü, Süpürgeç Dağı’na yaslanmış bağlar bahçeler arasında kurulu Pertek’te geçti. Deliçay Murat’ın tam kıyısındaki Pertek’in 8-10 hanelik küçücük köyü Borkin, dedem Mustafa Ağa’ya aitti. Şako Bacı ve Kolo’nun bu şirin köyü şimdi Keban Baraj Gölünün 40 metre altındadır’.

Şu günlerde yeniden andığımız Dalokay’ın öyküsünü içinden geldiği coğrafyanın; Dersim’in deneyimleri, tanıklıkları, özgün kültürü ve gelenekleriyle birlikte okuduğumuzda belki de ‘taşlar yerine oturacak’, başarıları ve gerilimleri daha anlaşılır olacaktır. Çünkü bu coğrafyaya sinmiş bütün ‘sosyallik’ alanı, diğer örneklerde olduğu gibi Vedat Dalokay’da da muazzam bir biçimlendirici işlev görmüştür. Ama onu anlamak için önce görmek gerekir.

/././

Birbirimizi kandırmayalım -Ayça Söylemez- 

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: İsmail “haber yapma suçundan” tutuklandı.

Mevzunun özü bu, detaylara ayrıca bakalım:

İsmail Arı, yıllardır gazeteci. Genç ve başarılı bir gazeteci. BirGün’de haberleri yayımlanıyor, BirGün TV’de haberlerini anlattığı videoları… Şimdi Sincan Cezaevi’nde.

Memlekette sıradan bir gazeteci öyküsü diyebilirsiniz ve haklı da olursunuz. Yine de sebeplerini irdeleyelim, belki bizim anlamadığımız, bilmediğimiz bir “suçu” vardır?

Bayram ziyareti için gittiği Tokat Turhal’da 21 Mart’ta gözaltına alındı, zaten yaşadığı yer olan Ankara’ya getirildi. Gözaltındayken yöneltilen suçlama, “halka yanıltıcı bilgiyi alelen yayma”.

Emniyet sorgusundaki ifadesinde, “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadeye her çağrıldığımda gittim, bu kez de çağrılsam yine giderdim” dedi. Onun yerine bir “operasyon” düzenlendi, nezarete konuldu.

Sorguda kendisine ilk olarak vakıflarla ilgili haberi soruldu, “Haberde yanıltıcı bilgi olmadığını, zaten haberdeki bilgilerin açık kaynaklardan, yani bahsi geçen vakıfların internet sitesinden edindiğini, ayrıca kamu kaynaklarının Erdoğan ailesi için seferber edildiğine dair de yıllardır haber yaptığını” söyledi.

Soruda, haberin hangi kısmının “yanıltıcı olduğu”, yani suç unsuru bulundurduğu bilgisi yer almadı. Kısaca, şüpheliye neyle suçlandığının bilgisi verilmemiş oldu ama bir yanıt istendi. Avukatları da suç unsurunun belirsizliğini pek çok kez dile getirdi.

DEZENFORMASYONLA MÜCADELE

Zaten sorgulanan bu haberlerinin hiçbirine daha önce soruşturma açılmamıştı. Ta ki Dezenformasyonla Mücadele Merkezi basın açıklaması yapana dek… İsmail Arı’ya, tarihi yapılarla ilgili haberine dair Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin “yalanlama” yayımladığı hatırlatıldı. (Tutuklama kararında da bu açıklamaya atıf yapıldı.)

Bu noktada bizim de sorularımız olacak: Savcılık, soruşturmasını, Dezenformasyonla Mücadele Merkezinin verdiği bilgilere göre mi şekillendiriyor? Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, yargı kurumu mu? Bir olayın gerçeği mi önemli, yoksa bu merkezin olayla ilgili açıklaması mı? En önemlisi: Dezenformasyonla Mücadele Merkezinin sosyal medyadan yayımladığı basın bildirisi, resmi belge niteliği mi taşıyor?

HANGİSİ SUÇ?

Başka bir soruda da hakim ve savcıların mesleğe seçilirken girdikleri mülakata dair haberi soruldu. İsmail Arı “Hakim ve savcıların seçildiği mülakata AKP’den 5 dönem milletvekilliği yapan Ramazan Can’ın girmesi normal de benim bunu yazmam suç mu oluyor?” cevabını verdi.

Yargının siyasallaştığına dair bu haberinde de suç unsuru bulunmadığını söyledi. Başta söylediğim bu sorular için de geçerli: Haberin hangi kısmının ya da haberdeki hangi ifadenin “suç” niteliği taşıdığı bilgisi dosyada bulunmuyor.

ESAS KONU NE?

Yunus Emre Vakfı’yla ilgili haberinde de haberdeki ciddi yolsuzluk iddiaları bir yana bırakılarak, Kültür Bakanı’na hakaret edip etmediği soruldu… Çünkü haber fotoğrafında, vakıfların bağlı olduğu bakanlığın yöneticisi yer alıyordu.

İsmail Arı yanıtında, “Yunus Emre Vakfı soygunu ile ilgili devletin bana teşekkür madalyası takması gerekirken bu meselenin bir soruşturmaya konu edinmesi karşısında oldukça şaşkınım. Çünkü kamu vakfı statüsündeki Yunus Emre Vakfı’nın naylon faturalarla soyulduğunu Türkiye benim haberimden öğrendi” dedi.

İsmail’in haberinden sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Ardından Ankara İl Emniyet müdürlüğü Mali Suçlar Şube Müdürlüğü operasyon düzenledi. Ve konuyla ilgili 2 ayrı iddianame düzenlenip dava açıldı. Yani haberin ardından yargıya yansımış bir suç isnadı var ortada. Tüm bu önemli konular bir yana, İsmail’in sorgulandığı kısım ise haberde Bakanlığın fotoğrafının kullanılması… Şaka değil.

‘HABER YAPMIŞSIN’

İsmail Arı’nın Emniyet ve hakimlik ifadelerinde söylediği, yargı ve siyasetin bu denli iç içe girdiği durumda son 1 yılda yaptığı haberlerin bazı bürokrat ve siyasetçileri rahatsız ettiği tespiti yerli yerine oturuyor. Sorgu işlemlerinde İsmail’e soru sorulmadı, “Bu haberleri yapmışsın” dendi. İsmail de “Evet, yaptım” yanıtını verdi. Tutanaklar bundan ibaret. Dosyada, haberlerinin hangisinin hatalı ifade olduğuna dair somut bir bilgi yok. Hangi haber, hangi bilgi yanıltıcı? Bu soruların cevabı soruşturma dosyasında yok.

Dolayısıyla tek tek haberlerinin ya da yazdıklarının, söylediklerinin değil de bütün olarak haberciliğinin yargılandığını en büyük kanıtı dosyanın kendisi.

Birbirimizi kandırmayalım, İsmail “halka aydınlatıcı bilgi vermekten” hapishanede.

/././

Yazmasa bilmeyecektik -Özge Güneş- 

Bilgiyi taşımak, bilgiyi dolaştırarak kamusal alanın ufkunu genişletmek, doğrudan eylem kadar önemlidir.  -Alexander Kluge -

Bugün meramımı anlatırken yazıma kuramcı ve sinemacı Alexander Kluge’nin  bilgiyi dolaştırma eylemini öne çıkaran bu alıntısıyla başlamak istedim. Oskar Negt ile birlikte yazdığı Kamusal Alan ve Deneyim’de (1972) Habermas’ın burjuva kamusal alanı anlayışına itiraz etmiş, işçi sınıfının deneyimini, gündelik yaşamını ve çatışmalarını merkeze alan proleter kamusal alan kavramını ortaya koymuşlardı. Buna göre egemen sınıf çıkarlarını yansıtan kamusal alanlar, dolaşıma girebilecek deneyimleri, sesleri, gerçekleri de belirler. Emekçinin, sıradan halkın yaşam deneyimi bu alana ancak egemenin çerçevelediği biçimiyle girebilir ya da hiç giremez. Bilgiyi dolaştırma edimi, bu dışlamanın önündeki en temel engeldir. Bu nedenle bilgi aktarımı doğrudan eylem kadar önemlidir.

Bağımsız gazeteciliği bu çerçevede ele aldığımızda, onu kamusal alanın ufkunu bizzat genişleten bir eylem alanı olarak tanımlamak mümkün hale gelir. Çünkü bağımsız gazetecilik neyin görünür, neyin görünmez olacağını belirleyen güç ilişkilerine doğrudan müdahale edebilir; egemen anlatıya alternatif bir gerçeklik sunabilir. Bir ihaleyi soruşturmak, bir şirketin sicilini kurcalamak, bir kamu politikasının arkasındaki rantın izini sürmek ve bunları kamuoyuna taşımak, yurttaşların kendi yaşam alanları üzerinde söz sahibi olabilmesinin önkoşullarını kurar; kamusal alanın ufkunu genişletir.

İsmail Arı, tam da bu dolaşımı sağlayan bağımsız bir gazetecidir. Ve önceki gece, gazetecilik yaptığı için tutuklandı. Tutuklanmasına yol açan haberi defalarca okudum. Her seferinde, İsmail’in yıllardır yaptığı işin bir ayağını oluşturan kent suçları ardındaki sermaye ilişkisini görünür kılmanın ne denli değerli bir iş olduğunu bir kez daha anladım.

Hatırlayalım… Yıl 2022, Çekmeköy’deki Mehmet Akif Mahallesi parkı. AKP’li belediye aynı zamanda deprem toplanma alanı olan ilçenin en büyük ikinci parkına 3 bin metrekare büyüklüğünde "Kapalı Pazar Alanı" yapmak istiyordu. Bu girişimin ardında 31 milyon liralık bir ihale yatıyordu. İhalenin kime gittiğini, projenin ruhsatsız olduğunu, iş makinelerinin sabahın beşinde halktan kaçırılarak parka sokulduğunu İsmail Arı yazmasa, bu süreç kayıtlara kamusal hizmet olarak geçecekti. Polis barikatının arkasında darp edilen mahalleli, "Kendimi burada asarım" diye feryat eden yurttaşı İsmail Arı’nın gözünden gördük. Rant ağını ortaya çıkarırken halkın gerçeğini de gazeteye, kamuoyuna taşıyordu. Beykoz Tokatköy’de halkın biber gazıyla evlerinden sürülmesini, Tokatköylü Gülümser Teyze’nin "Bu zulmü hak etmedik" sesini kamuoyuna taşıyan da İsmail Arı’ydı. Tozkoparan’da zorla yıkılan evlerin ihalesinin yandaş müteahhitlere nasıl aktarıldığını o yazmasa, kentsel dönüşümün özündeki sermaye transferi bu kadar görünür olmayacaktı. Söğütlüçeşme’de "Proje değişti ama şirket değişmedi" diyerek rantın sürekliliğini deşifre eden, viyadük inşaatı maskesi altında yükselen yapılaşmanın arkasındaki ilişkiler ağını belgeleyen de oydu. Haydarpaşa Garı’nı da unutmamalı. 2010 yangınından bu yana restorasyon perdelerinin arkasında halkın gözünden uzaklaştırılan İstanbul’un bu eşsiz hafızasının dördüncü katındaki içler acısı hali BirGün okurlarına gösteren İsmail Arı’ydı. Her defasında rant ağını ortaya çıkarırken yurttaşların sesini de kamusal alana taşıyordu.

Bunlar İsmail Arı’nın haberlerinden yalnızca birkaçı. Örnekler çoğaltılabilir. Ben özellikle de kent suçları kısmına odaklandım. Bunu da tesadüfen seçmedim. Tutuklanmasına neden olan haberinden ilham aldım. Kaldı ki kent, egemen ve karşıt kamusal alanların en somut biçimde hayat bulduğu gündelik düzlemdir. İmar planı değişiklikleri, ihale kararları, paravanlarla çevrili kentsel alanların arkasında olup bitenler, bir parkın sabahın karanlığında iş makinesiyle halktan alınması gibi olayların perde arkasının kamuoyuna aktarımı demokratik kent yaşamının ön koşullarını oluşturur. Yurttaşların kamusal kararlara ortak olabilmesi, bu kararların hesabını sorabilmesi için önce o kararlardan haberdar olması gerekir. İsmail Arı’nın haberlerinin pusulası, sermayeye ya da ranta değil toplumun müşterek faydasına çevriliydi. Bu nedenle tutuklanması aslında kamusal alanın ufkuna çekilmek istenen bir barikattır. Onun gazeteciliğini savunmak, bilginin dolaşımını savunmak, kamusal alanın bizatihi kendisini savunmaktır. İsmail Arı çıkacak ve kamusal alanın ufkunu genişletmeye devam edecek.

/././

Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım gözaltına alındı.

'Rüşvet' iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında sabah saatlerinde 3 ilde eş zamanlı düzenlenen operasyonda Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım dahil 11 kişi gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, Uşak, Ankara ve Kocaeli illerinde eş zamanlı operasyonlar düzenlendiği açıklandı.  https://www.birgun.net/haber/usak-belediye-baskani-ozkan-yalim-gozaltina-alindi-701818

Marmaris Belediyesi'ne gece yarısı operasyonu: 3 kişi gözaltına alındı.

Marmaris Belediyesi'ne 'imar ve ruhsat işlemlerinde usulsüzlük yapıldığı ve bu işlemler karşılığında maddi menfaat temin edildiği' iddiaları üzerine operasyon düzenlendi. Soruşturma kapsamında Belediye Başkan Yardımcısı Ö.H., İmar Müdürü İ.P. ve Zabıta Müdürü Vekili M.K.’nin gözaltına alındığı öğrenildi. https://www.birgun.net/haber/marmaris-belediyesi-ne-gece-yarisi-operasyonu-3-kisi-gozaltina-alindi-701807

Özgür Özel: "Türkiye'nin dört bir yanında saldırı altındayız" 

CHP lideri Özgür Özel, katıldığı Sosyalist Enternasyonal Gençlik Örgütü Dünya Kongresi'nde gündeme ilişkin konuştu. Özel, CHP'li belediyelere yönelik operasyon ve soruşturmalara değinerek "Saldırı altındayız, daha dün akşam Uşak Belediye Başkanı'mız gözaltına alındı. Türkiye'nin dört bir yanında saldırı altındayız" dedi. https://www.birgun.net/haber/ozgur-ozel-turkiye-nin-dort-bir-yaninda-saldiri-altindayiz-701850

Milyonluk muhbirler -Mustafa Bildircin- 


Gelir İdaresi Başkanlığı’nın ihbarcılara ödediği tutar açığa çıktı. 2025’te 12 milyon TL olmak üzere, 2018-2025 döneminde toplam 104,1 milyon TL’lik, “İhbar ikramiyesi” ödendiği belirtildi. https://www.birgun.net/haber/milyonluk-muhbirler-701784

Bir yılda 15 bin 452 orman suçu -Mustafa Bildircin- 

2025 yılında 15 bin 452 adet orman suçu işlendi. Toplam 81 bin 473 hektar orman alanının yangınlarda küle döndüğü 2025 yılında, 39 bin 786 hektarlık alanda da yasadışı ağaç kesimi yapıldığı öğrenildi.  https://www.birgun.net/haber/bir-yilda-15-bin-452-orman-sucu-701761

Kargı Koyu için yargı freni -Berkay Sağol- 

Kargı Koyu’ndaki özelleştirme ve yapılaşmaya karşı yıllardır sürdürülen mücadele sonuç verdi. Muğla 4. İdare Mahkemesi, Kargı Koyu’nu kapsayan imar planlarını kamu yararı ve şehircilik ilkelerine aykırı bularak iptal etti.  https://www.birgun.net/makale/kargi-koyu-icin-yargi-freni-701789

***

Birgün


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -27 Mart 2026-

İsmail çıkacak yine yazacak -Feray Aytekin Aydoğan- BirGün Gazetesi onlarca genç gazetecinin yetiştiği bir okul aynı zamanda. Halk için halk...