EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -28 Mart 2026-


Bakanın ortağına 4 milyar liralık tünel ihalesi
Çamlıbel Tüneli ihalesi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki şirket ortağına gitti. Projenin toplam maliyeti 5,8 milyar lira.
***
Tokat halkının 10 yılı aşkın süredir beklediği Çamlıbel Tüneli’nde ilk imzalar atıldı. İki şirket ile 4 milyar 94 milyon 745 bin liralık sözleşme yapıldı. Tüneli yapacak şirketlerden birinin sahibi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki konut şirketinin ortağı çıktı.

Sözcü’de yer alan habere göre, Karayolları Genel Müdürlüğü ile Ek-Pet İnşaat ve Ege Asfalt Maden arasında 16 Mart 2026 tarihinde 4 milyar 94 milyon 745 bin liralık sözleşme yapıldı. Şirketlerden Ek-Pet’in sahibi Abdurrahman Reşitoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki konut şirketinin ortağı olarak biliniyor. İngiltere sicil kayıtlarında London RS Properties şirketinde Şimşek ve Reşitoğlu’nun isimleri yer alıyor. Bakan Şimşek, bu ortaklığı daha önce doğrulamış, “Bakan olmadığım dönemde İngiltere’de yalnızca konut alımı amacıyla ortak kurulan şirkete yer aldım, başkaca bir ticari faaliyetim yoktur” açıklamasını yapmıştı.

Ege Asfalt Maden’in sahibi Faruk Öndaş ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki “hayali asfalt” iddialarıyla gündeme gelmişti.

Tünel projesi, bağlantı yollarıyla birlikte toplamda 5,8 milyar liraya mal olacak. 4 bin 735 metre uzunluğunda çift tüp tünel ve 3 bin metre bağlantı yolunun inşa edilmesi planlanıyor.

***
Kant ve Marx: İşgal ve savaş ‘şiddet’ bakımından aynı mı, çözüm ne? -Adnan Gümüş-

E. Hobsbawm 20.yüzyılı “savaş yüzyılı” olarak niteliyordu. En güncel haliyle Avustralyalı Araştırmacı Joseph A. Camilleri 1946 sonrasını “endemik şiddet” çağı olarak özetlemiş: “Son yüzyılın en belirgin özelliği olan yaygın/endemik şiddet, azalma belirtisi göstermiyor. 20. yüzyılda savaşlardan kaynaklanan ölüm sayısı 187 milyon ve muhtemelen daha da yüksek. Dünyadaki silahlı çatışmaların sayısı 1946’dan beri istikrarlı bir şekilde artmış ve şu anda herhangi bir yılda 50 veya daha fazla çatışmaya ulaşmıştır. Her durumda, savunulamaz olanı savunmak için ‘haklı savaş’ söylemi kullanılmıştır. Düşüncemizi ve kamuoyundaki söylemimizi ‘haklı savaştan’ ‘haklı barışa’ kaydırmanın zamanı geldi.”

Dünya bir daha altüst oluyor, bir daha harmanlanıyor, her birimiz de bölgede ABD-İsrail işgalini, İran’ın durumunu, bu yaşananları anlamaya, nasıl aşılabileceğine dair bazı fikirler yollar bulmaya uğraşıyoruz. Bireysel düzeyde tek başımıza çözeceğimiz bir sorun değil, bireysel düzeyde fena halde sıkışıyoruz, toptan bireysel bir problem değil ki bireysel olarak tümden çözebilelim. Birey olarak her birimize düşen ise doğru anlayabilmek ve doğru tavır geliştirebilmek, bu düzeyde hepimize yükümlülük sorumluluk düşüyor.

Problemi saptayabilmek bireysel düzeyde de diğer düzeylerde de doğru bir başlangıcın en önemli adımı, ilkesi sayılabilir. Eğer bir işgal veya kötülük varsa, bu kötülüğün sebepleri nelerdir? Birkaç soruyla başlanabilir:

Kötülük insan istenç ve gücünün dışında bir kaynaktan mı kaynaklanıyor? Madde enerji kanunu mu, doğal mı?

Veya kötülük tanrıları var da kötülük tanrıları mı karar veriyor, tanrısal mı?

Kötülük doğal veya tanrısal değilse, insan genetiğinden, insan hormonlarından, genetik hormonal itki ve dürtülerden mi kaynaklanıyor, biyofizyolojik bir işlev mi?

Veya psişik mi, güdüsel duygusal algısal mı, psişik itkilerden mi kaynaklanıyor?

İşgal sosyal mi, insanın sosyal karakteristiklerinden mi kaynaklanıyor?

Yapısal mı, sosyoekonomik yapılanmalardan mı kaynaklanıyor?

Kötülük tinsel mi, akıl, kültür ve düşüncelerden mi kaynaklanıyor?

Siyasal mı, gayelerden mi kaynaklanıyor?

Veya daha başka bir şey mi?

Bazılarının veya tümünün bileşkesi veya karışımı mı?

İşgalin normatif veya reel teorisinden öte paradigması olur

Tarihten dersler çıkarılsa da insani toplumsal olgu ve olaylar aynı zamanda “siyasi” bir boyut taşıyorsa, yani insani toplumsal eylemlerde bir “gaye/amaç/tercih” boyutu varsa bunun teorisi değil paradigması olur.

Augustinus’a, Cicero’ya, Thomas’a kadar “haklı işgal/güncel deyimle önleyici işgal” veya “haklı savunma/savaş” (moral ahlaki olarak meşru olan) nedir, bunlar normatif teoriye mi giriyor, jus ad bellum ve in bello ilkeleri mi var? Realist olunca, kaçınılmaz veya yapısal işgallerin ilkeleri mi ortaya koyulacak?

İnsani toplumsal eylemlerde teorilerden daha çok paradigmalardan söz edilebilir. Olayları betimlemek ve betimsel çıkarımlardan öte “amaçları/niyetleri/yönelimleri” de dikkate almak gerekmektedir. İşgale yol açan amaçlar nelerdir? Bunların sınıf, zümre, fırka bakımından, yapısal bakımdan da reel analizi önemlidir ancak “gaye/telos/varılmak istenen hedef” ile birlikte değerlendirilmelidir.

İşgal nedir, şiddet nedir, aradaki bağ nedir?

Bir kişi, grup, devlet, ülke, sınıf, zümre, fırkanın bir diğerine onun İSTEMEDİĞİ veya istese bile “içeriksel” olarak ZARARLI her tür eylemini içermektedir. En şiddetli şiddet işgaldir.

Derecesi bireyselden organizeye, organizeden yapısala/kurumsala doğru, aletsizden aletliye doğru artar.

En organize şiddet yayılmacılık/işgaldir.

En yapısal/kurumsal şiddet yayılmacılık/işgaldir.

En aletli şiddet; yayılmacılık/işgaldir.

Bunları söylemiş olmakla sadece yayılmacılığın/işgalin ortaya koyuluş/nesnelleşme şeklinden söz ettik. Ne sebepleri ne de sonuçları üzerinde durmadık. Bunun çelişiğinin karşıtının ne olduğundan da konuşmadık.

İşgale / yayılmacılığa karşı savaş/savunma da şiddet mi?

Eşitsizliğin, emperyalizmin ortaya çıkma/nesnelleşme biçimi yayılmacılık işgal ise, buna karşı mücadelenin ortaya çıkma biçimlerinden/mücadelenin nesnelleşme biçimlerinden biri de savunma savaştır.

İşgal ve savaş hiçbir şekilde karıştırılmamalıdır, işgal olduğu sürece savaş türü karşı mücadeleler olacaktır. Yine de savaş bir sebep değildir, sadece bir yansıma biçimidir, nesnelleşme biçimidir, yol tekniktir, sebebin kaynağın kendisi değildir.

İşgal ile savaş sebepleri bakımından tümden başka şeyler olsa da gerçekleşmeleri bakımından maalesef aynılar. İşgale karşı yapılan savaş da maalesef şiddetten oluşuyor. Yayılmacılık/işgal şiddetine karşı şiddetle karşı durmak. O halde, esas problem yol yöntemde değil sebeplerde.

İşgal de savaş da sebep değil araç, sebepleri neler?

İşgal, yayılmacılık bir gerçekleşme/nesnelleşme/ortaya çıkma biçimi ise işgalle ne ortaya çıkıyor, gerçekleşen nedir?

Bireysel şiddet ile diğer şiddetleri ağırlığına göre dikkate alırsak işgal gibi, savaş gibi kurumsal yapısal tinsel siyasi boyutu olan şiddetlerin sebepleri de bireysel olarak anlaşılamaz. M. Weber, çeşitli zümre ve sınıflar için, subaylar için, tüccarlar için, bürokratlar için, yöneticiler için, erler için çok çeşitli sebepler ve sonuçlar saymakla beraber, büyük ülkelerin bir hegemonya, hatta prestiji bile olduğunu sayarken bile daha çok işin “materyal” boyutuna, özellikle de bankerler, burjuvazi boyutuna dikkat çekmektedir. Marx ve Marksist paradigma, eşitsizlikleri, Wallerstein eşitsiz ve hiyerarşik bir dünya düzenini, kapitalizm ve kapitalizmin ayrılmaz parçası olan emperyalizmi ana sebep olarak analiz etmeye çalışmaktadır.

İşgal de savaş da çözüm değil araç, çözümleri neler?

İşgalin yayılmacılığın ortaya koyuluş/nesnelleşme biçimlerine karşı da savunma savaş mücadele yapılacak ama bu araca karşı araçsal kalmaktadır. İşgal ile savaşlar araçsal bakımdan maalesef benzeşmekte, hatta örtüşmektedir.

Sebepler ortadan kaldırılmadan işgal de işgale karşı savaşlar da ortadan kaldırılamaz. Yani işgallere savaşlara karşı çözüm işgallerin sebeplerinin aşılmasında yatmaktadır.

Bir sebep değil ama daha öne çıkan ana sebep olarak eşitsizliklerin, hiyerarşinin, bunun güncel mekanizmalarından kapitalizmin, emperyalizmin aşılması birincil öncelik olmak durumundadır.

Emperyalizm ve kapitalizme meşruiyet sağlayıcı her tür siyonist, evangelist, fetihçi, haçlıcı, turancı, üstünlükçü, hakimiyetçi idelerle/ideolojilerle de yüzleşmek gerekmektedir.

Aristotelesçi Kantçı bir yorumla ‘Kendinde amaç’

Daha genel bir ilke Aristoteles veya Kant üzerinden “kendinde-amaç” yani herhangi bir gerekçeye gerek duyulmaksızın, başka bir mantığa başvurmaya gerek kalmaksızın kendiliğinden amaç olabilecek, kendiliğinden kişi, toplum, doğa için iyi güzel olabilecek şey/gaye nelerdir formülüdür. Her canlının onurlu yaşam hakkı, her kişinin özgürlüğü, her topluluğun özerkliği ve bağımsızlığı birer kendinde amaç mıdır? Kapitalizm, emperyalizm, üstünlük kurma, hegemonya kendinde bir amaç olabilir mi? Çıkarcılık kendinde bir amaç olabilir mi? İşgal kendinde amaç olabilir mi?

En kritik soru kendinde-amaçlar neler olabilir? Kendinde-amaçlar tanımlanabilirse, Aristoteles’in değerlendirmesiyle, buna yönelik yol yöntem araçlar da iyi sayılır.

/././
ABD’nin askeri, endüstriyel, medya kompleksi -Aras Coşkuntuncel-

CNN’nin yayınlarını yeterince savaş ve Trump yanlısı bulmayan Savaş Bakanı Pete Hegseth, cuma günü Paramount CEO’su, Trumpçı David Ellison’ın “CNN’yi ne kadar erken devralırsa o kadar iyi” olacağını söyledi: “CNN’nin yalan haberlerine göre Trump yönetimi İran savaşının Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini hafife almış. Elbette ki bu son derece saçma… CNN, bunu düşündüğümüzü sanmıyormuş. Tamamen ciddiyetsiz bir haber. David Ellison o kanalın başına ne kadar erken geçerse o kadar iyi.” Sahada İran direniyor, Amerikalıların çoğunluğu savaşa karşı, üstüne bu kez ABD rejimi ve seçkinleri içerisinde de ciddi çatlaklar var ve bu çatlaklardan yol bulan CNN gibi bazı ana akım medya kuruluşları da zaman zaman Trump yönetimi ile ters düşecek sorular sorup haberler yapabiliyor. Trump yönetimi bir yandan Washington’daki bu çatlak sesleri susturmaya diğer yandan da ana akım medyadaki anlatıyı kontrol etmeye çalışıyor. Medya sahipliği bu kontrol yollarından biri.

Paramount, 27 Şubat’ta CNN’nin ana şirketi Warner Bros.’u 111 milyar dolar karşılığında satın almak için anlaşmaya vardı. Ellison ailesi aşırı siyonist ve özellikle de baba Larry Ellsion, Trump’ın politik kariyerini uzun süredir bağışlarla finanse edenlerden. Ellisonlar bu satın almanın tamamlanması halinde CNN, CBS, HBO, Discovery Channel, MTV, Nickelodeon, Miramax, Comedy Central, Cartoon Network ve TikTok dahil birçok medya kuruluşunu bünyesinden barındıran bir medya imparatorluğunun sahibi olmuş olacak.

Bu satıştan hemen önce, aralık ayında, aslında Netflix Warner Bros.’u satın almak üzereydi, ancak geçtiğimiz hafta Netflix CEO’su Ted Sarandos Beyaz Saray’da Adalet Bakanlığı yetkilileri ve Başsavcı Pam Bondi ile görüştükten sonra yarıştan çekildi. Ne kadar tanıdık bir hikaye değil mi? Medyada tekelleşme ve yasaların ötesinde, dışında ilişkilere dayanan ve bu ilişkileri üreten bir holdingleşme modeli sadece Türkiye’de değil, medya ve ifade özgürlüğü cenneti diye yüceltilen ABD’de de bilgi akışlarını kontrol etme stratejisi ve tartışmalarının merkezinde. Zaten diğer tüm sektörlerde olduğu gibi medyayla ilgili her alanı, gazeteden çevrim içi platformlara, arama motorundan televizyona, bir avuç şirket kontrol ediyor. ABD’de de Türkiye’de de medya sahibi büyük holdingler ana gelir kaynaklarını oluşturan birçok işletmeye sahip ve bu işletmeler devlet sözleşmelerine, ihalelere ve özelleştirmelere damardan bağlı. Dolayısıyla bu holdingler kamu ihalelerinde, sözleşmelerde, vergi düzenlemelerinde, vs. iktidarın destek ve iltimasını kazanmak ve daha fazla kâr elde etmek için sahip oldukları medya şirketleriyle birlikte iktidarların çıkarlarını desteklerler.

Savaş, soykırım, yapay zeka

Ellison ailesi aynı zamanda Oracle adlı büyük bir yazılım, bulut teknolojileri ve veri tabanı sistemleri şirketinin sahibi. Oracle, CIA’nın ve diğer istihbarat ve “ulusal güvenlik” kurumlarının bulut bilişim ve yapay zeka altyapısını yağlı sözleşmelerle sağlayan birkaç şirketten biri. Şirket örneğin daha geçtiğimiz yıl Savaş Bakanlığı ile hükümete bağlı farklı istihbarat kuruluşlarını çevrim içi birbirine bağlayan 9 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Oracle aynı zamanda Palantir gibi şirketlerle yapay zeka alanında, özellikle ABD, NATO ve İsrail için gerçek zamanlı savaş alanı analizi ve sahada otonom karar veren, silahlandırılmış yapay zeka gözetim platformları denen, sistemler üzerine ortak projeler yürütüyor. Bu araçlar yapay zeka yardımıyla geniş ölçekte gözetleme, gözaltına alma ve hedef alıp öldürme için kullanılıyor, ve Gazze bu sistemlerin test alanlarından biri haline getirildi. Bu şirketler emperyalist savaş ve soykırımların gözleri, kulakları, tetik parmakları.

ABD devleti ve Trump yönetimi ile bu çaplı ilişkileri olan bir şirket, bünyesindeki medya kuruluşlarını da devletin ve iktidarların çıkarlarına göre şekillendirecek elbette. Larry Ellison bu dev medya antlaşmanın finansmanını büyük bankalardan, Oracle şirketinin öz sermaye garantisinden ve Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelecek devlet varlık fonları yatırımlarından sağlıyor. Hepsi Gazze soykırımının ve İran’a karşı girişilen savaşın suç ortakları.

/././
Beriki ile öteki -Arif Nacaroğlu-

Beriki akademisyen. 45 yıllık, kırk beş yılın yirmi yedisinde profesör. Düşük dereceli memurlar, müdürler, genel müdürler, valiler, hakimler, savcılar gibi ortalamanın üzerinde maaş almış çalıştığı sürece. Kırk yıl üniversite lojmanında oturmuş. İki çocuk okutmuş. Sonra, “Artık yaşlandın. Sınıfa girip öğrencilere ders anlatamazsın. İstersen git partiye üye ol, vekil ol, bakan ol, Cumhurbaşkanı ol. 90 yaşına kadar ülke yönet. Ama 67 yaşından sonra hocalık yapamazsın.” denilerek yaş haddinden emekli edilmiş. 45 yılın karşılığı eline 2 milyon emekli ikramiyesi vermişler. Aramış, taramış, bu paraya ev bulamamış. Bunca yıllık kazancıyla aldığı 25 yıllık bir arabası, 36 yıllık bir motosikleti, bayram ikramiyesi diye verdikleri fazladan 4 bin lirası, mühendis olmuş iki çocuğu var.

Öteki, ötekiler, memur. Düşük dereceli. Maaşları profesör kadar. Başka iş yapamazlar. Neleri var? Bilinen hanları, hamamları, yatları, katları. Bilinmeyen? Emekli ikramiyesi bile almadan milyonlarla konuşuyor. Hem de dolar.

Beriki ne yapmış? 45 yılda 7 bin mühendis yetiştirmiş. Araştırma yapmış. Ülkesini, çoğunu maaşından karşılayarak gittiği uluslararası çalışmalarda temsil etmiş. İdari görevler, angarya işler yapmış ve hep ayni maaşı almış.

Öteki her ne yaptıysa, ev üstüne ev, arsa üstüne arsa, çuvalla dolar, avro, deniz aracı, hava aracı, kara aracı almış.

Beriki, hiç kimseye eyvallah etmemiş. Anne, babasından aldığı eğitim ve güçle hep doğru olanı yapmış. Mazlumun, haklının yanında yer almış. Yedi bin öğrencisinin bir tekinin bile hakkını yememiş. Notunu hak ile dağıtmış. Şimdi 2 milyon ikramiyesi ile ev almaya çalışıyor.

Öteki, kim güçlü(?) ise ona yanaşmış. Güçlü ne istemişse onu yapmış. Şimdi emekli ikramiyesi bile almadan aldığı onlarca evi, arsayı, yatı, katı satmaya çalışıyor.

/././

Dava -Arif Nacaroğlu-

Bu “dava” işi artık kabak tadı verdi. Hırlısı, hırsızı, uğursuzu, kim konuşsa ya kutsal dava ya kutsuz dava ya palavradan dava peşinde.

75 milyon insanın açlık ve yoksulluk içerisinde yaşadığı ülkemde, milyonluk saat takan, milyonluk arabaları biriktiren, pudra çeken, hak yiyen, cebe indiren, memur maaşıyla onlarca tapu, yat, kat, araba, uçak, kaçak sahibi olan ne kadar zevat varsa sanırsın hepsi kutlu davanın peşinde.

Gazze’ye kumarhane, oteller, zevk ve eğlence yeri kurmak isteyen, ya da kurmak isteyene tek kelime edemeyenler sanırsın kutlu Filistin davasının, küffarla bir olup dindaşına saldıran, saldırıyı susarak destekleyen sanırsın İslam davasının, çoluk, çocuğu perişan edip, şantajla, tehditle suçladıkları insanları aylardır içeride tutanlar sanırsın hak, hukuk davasının peşindeler.

Zevk için ada bombalayan yaşlı, sanırsın barış davasının, birbirini yiyip, çareyi Frenk mahkemesinde arayan zibidiler sanırsın şeriat davasının peşindeler.

Cami duvarında ağlayıp, köprü kapatarak bağrışanlar ama Gazze’ye giden gemilere en azından Kıbrıs’ın batısından binip doğusundan inemeyenler sanırsın Kudüs davasının peşindeler.

Hakkını arayan işçiyi döven, patronun emriyle emekçi Mehmet Türkmen’i bilmem kaçıncı kez tutuklayan, toprağını korumaya çalışan köylüsünü tepeleyen, geleceğini çaldığı genci coplayan şaşkın sanırsın vatan, millet, ekmek davasının peşinde.

Artık kim, dava, kutsal dava, kutlu dava filan diyorsa bilin ki bunların davası para ve para için iktidar davasıdır.

“Hayır” diyenler varsa davaya katılırken kaç, dava büyüdükçe kaç paraları olduğunu açıklasınlar. Açıklasınlar ki biz de görelim davalarının kaç kuruşluk olduğunu.


/././

Çin’e içeriden ve dışarıdan bakmak -Ceren Ergenç-

Çin’in adı artık tüm uluslararası krizlerde tepkisi merak edilen bir süper güç olarak geçiyor. Venezuela’dan İran’a, Çin Trump’ın saldırdığı ülkelere destek olacak mı yoksa ABD’yle ilişkileri iyi tutmayı mı önceleyecek diye izliyoruz. Her durumda Çin kendini çatışmaya taraf yapmayacak mesafeli bir tutum sergiledi. Bunda, hem ABD’ye karşı yürüttüğü bekle-gör siyasetinin payı var, hem de iç siyasette yeni açıkladığı beş yıllık kalkınma planının toplumsal yankılarını dengeleme kaygısı var. Dış kamuoyuyla iç kamuoyu arasındaki fark bu iki yönlü çabayı görünür kılıyor. Dış kamuoyu, nisanda Pekin’de gerçekleşmesi planlanan Xi-Trump zirvesinin içeriğini tartışırken iç kamuoyu yeni beş yıllık kalkınma planının içeriğini ve yıllık meclis toplantısında sunulan önerileri tartışıyor. Dış kamuoyunda Çin, ABD’ye kafa tutabilen bir süper güç olarak algılanırken, iç kamuoyundaki tartışmalar yönetimin halkın şikayetlerini artık görmezden gelemeyeceğini gösteriyor.

Nisandaki Xi-Trump zirvesi gerçekleşecek mi, gerçekleşirse kime yarayacak?
Trump, ekim ayında Xi’yle APEC zirvesi sırasında görüştü ve gümrük vergilerini askıya aldı. Sonrasında bir telefon görüşmesiyle önümüzdeki nisan ayında Pekin’de bir zirve önerisinde bulundu. Trump, Xi’nin bu öneriyi kabul ettiğini söyledi ama Çin tarafı hâlâ zirvenin içeriğinden emin olmadığı için resmi açıklama yapmıyor. Zirvenin gündem çerçevesini belirlemek üzere ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ile Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile 15-16 Mart’ta Paris’te OECD binasında bir araya geldi. Görüşmelerde ABD tarafı nadir toprak elementleri ve tarım ürünleri ithalatı konusunda, Çin tarafı da gümrük vergileri ve Çinli şirketlerin yeni teknolojilere erişimi konusunda taleplerde bulundu. Ancak kısa sürede gündem değişti: Hafta sonu Trump, Hürmüz Boğazı’nı açık tutmak için donanmasını göndermezse Çin zirvesini erteleyebileceğini iddia etti. Çin, bu talebe yanıt dahi vermedi. Trump’ın bu talebinin İran’da savaş beklediğinden uzun sürerken ve Çin’den istediği desteği alamazken Pekin’e gidip ekonomi alanındaki kazanımlarıyla bir gövde gösterisi yapmak için uygun zaman olmadığını anladığı için işleri yokuşa sürüyor diye yorumlandı. Önümüzdeki iki hafta anbean gelişmelere tanık olacağız.

“İnsana yatırım yap” politikası
Çin’in 15. beş yıllık planında, sanayileşme planları önceki planları istikrarlı bir şekilde takip ediyor, beklenmedik bir gelişme yok. Esas büyük değişiklik, sanayi altyapısına yatırımın yanına “insana yatırım” vurgusunun da eklenmiş olması. Bu doğrultuda, ortalama yaşam beklentisini 80’e taşımak, yapay zeka gibi stratejik alanlarda hızla insan kaynağı yetiştirmek, göçmen işçilerin sosyal güvenlik kapsamını genişletmek ve doğurganlığı destekleyen politikaları ekonominin her kesimine entegre etmek, planlanan politikalar arasında.

Aslında insana yatırım politikası da sanayileşme politikasının bir parçası, çünkü artık kalifiye olmayan ama çok sayıda işçiyle yapılan üretim dönemi yerini otomasyonun arttığı, hatta robotize olduğu, dolayısıyla işçilerin de eğitimli olmasını gerektiren teknolojilerin domine ettiği bir sanayi dönemine giriyoruz. Üstelik, refahın artması tüketimin de artması anlamına gelecek. Ancak, devletin istihdam pazarına dair bu pragmatik yaklaşımının yanında, halkın sosyal güvenlik sistemine dair şikayetleri de bu planı şekillendiren faktörler arasında.

Yeni beş yıllık planın açıklandığı meclis toplantısında delegelerin yaptığı öneriler ve kamuoyundaki tartışmalar da halkın güvencesiz çalışma şartlarından ve sosyal güvenliğin yetersizliğinden rahatsızlığını ortaya koyuyor. Örneğin, Xiaomi CEO’su ve Ulusal Halk Kongresi Delegesi Lei Jun’un yapay zeka çağında insanların belki haftada üç gün ve günde iki saat çalışabileceğini söylemesi tartışma yarattı. Çünkü özellikle özel sektörde çalışan genç kuşaklar, haftanın altı günü çalışma saatlerini on iki saate kadar çıkaran fazla mesai beklentisiyle çalışıyorlar. Bir diğer tartışmada da, nüfusun yaşlanmasını durdurmak için kadınların daha çok çocuk sahibi olmaları için baskı yapılırken doğum sigortası, iş yerlerinde ya da mahallelerde ücretsiz kreş gibi desteklerin verilmemesi eleştirildi. Bir delege, çocuk yetiştirme yıllarında kadınların emeklilik birikiminden kesinti yapılmamasını öngören bir “anne emeklilik sistemi” kurulmasını teklif etti ve bu öneri, onlarca yıllık görünmez emeği nihayet tanıyan bir adım olarak kadınlardan büyük destek gördü. Benzer şekilde, kırsalda yaşayan nüfusun emeklilik ödeneğinin kentli nüfusla eşitlenmesi konusu defaatle gündeme getirildi.

Bu ikili gündemin de gösterdiği üzere, Çin hükümetinin esas sınavı Hürmüz Boğazı’na donanma göndermekten ziyade, Çin’in süper güç statüsünün somut getirilerini kendi hayatlarında göremeyen genç kuşaklarla olabilir.


/././

Kopan kollar, kanla boyanmış halılar: ‘Fabrika değil mezbaha’ -Deniz İpek-

Gaziantep sanayisi uzun yıllardır “ihracat”, “büyüme” ve “rekabet gücü” başlıklarıyla anlatılıyor. Ama bu anlatının görünmeyen tarafında, üretimin gerçek taşıyıcıları olan işçilerin ağırlaşan çalışma koşulları, artan iş cinayetleri, düşük ücretle yoğun sömürü, kayıt dışı göçmen emeği ve sistematik hak gaspları yer alıyor. Bu tabloyu anlamak için tek tek olaylara değil, üretim modelinin bütününe bakmak gerekiyor.

İşçi Güvenliği ve İş Sağlığı (İSİG) Meclisinin son on yılı kapsayan raporuna göre Gaziantep’te en az 427 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu veri, kentteki sanayi büyümesinin hangi sınıfsal bedeller pahasına gerçekleştiğini açıkça gösteriyor. İş cinayetlerinin bu denli yaygınlaşması, “kaza” ya da “ihmal” gibi açıklamaları yetersiz bırakıyor; karşımıza süreklilik kazanmış bir üretim düzeni çıkıyor.

Sıradanlaşmış uzuv kayıpları

Bu sürekliliğin en çarpıcı örneklerinden biri Akınal Sentetik Tekstil. Aynı üretim sahasında faaliyet yürüten Koza Polyester ile birlikte sektörün en büyük tesislerinden biri olan bu işletmede, son sekiz yılda en az dokuz işçi elini kaybetti, bir işçi yaşamını yitirdi. Bunlar tekil olaylar değil; aynı üretim sürecinin tekrar eden sonuçları olarak karşımıza çıkıyor. Ali Zorkuşçu, ocak 2024’te çalıştığı makinenin tarağına kaptırdığı sol elini kaybetti. Aynı fabrikada benzer şekilde elini kaybeden en az dokuz işçiyi tanıdığını söylüyor. 2017’de 21 yaşındaki Halil Tapar, sarıcı makinenin silindirleri arasında sıkışarak hayatını kaybetmişti. Bu örnekler, iş güvenliği önlemlerinin sistematik olarak ihmal edildiğini ortaya koyuyor. Ali’nin “Fabrika değil mezbaha burası” sözleri, üretim ilişkilerinin geldiği noktayı özetliyor.

İşin gerçek yüzü: Riskler ve çalışma koşulları

Gaziantep gibi emek yoğun üretim merkezlerinde işçi sağlığı ve yaşamı sürekli tehdit altında. İşçiler iplik hazırlama, büküm ve aktarma işlemleri, halı dokuma tezgahı, tarak bölgesi, kesim ve finisaj gibi bölümlerde çalışıyor. Bu süreçlerde dönen parçalar, iplik sıkışması veya kopması, kayış/kasnak, kesici aksamlar, gürültü, toz ve lif uçuşması, elektrik riski, kayma ve düşme gibi çok çeşitli risklerle karşılaşıyorlar. Makinede iplik kopması veya sıkışması durumunda işçiler çoğu zaman makineyi durdurmadan müdahale etmek zorunda bırakılıyor; bu, hem kazaların sıklaşmasına hem de ciddi yaralanmalara yol açıyor. Koruyucu ekipmanlar çoğu zaman yetersiz: Bazı makinelerde kapak veya sensörler var ama çoğu zaman kullanılmıyor, bazı makinelerde hiç bulunmuyor. İşçiler, makineyi durdurmadan müdahale etmeye mecbur bırakılıyor; bu durum, iş kazalarının rutinleşmesine neden oluyor.

Tarak bölgesinde çalışanlar sık sık makineye müdahale etmek zorunda kalıyor. Bu bölgede el/parmak sıkışması, hızlı hareket eden tarağın çarpması, iplik dolanması, temizlik sırasında risk gibi tehlikeler gözlemleniyor. Koruyucu sistemler ya yok ya da çoğu zaman kullanılmıyor.

Çalışanlar ayrıca fiziksel yük ve iş gücü sorunlarıyla karşı karşıya: Uzun süre ayakta kalmak, sürekli aynı hareketi yapmak, ağır iplik bobinleri kaldırmak bel, sırt, boyun ve el/bilek ağrılarına yol açıyor. Fiziksel olarak fazla zorlanma ve uygun olmayan makine yükseklikleri kazaları artırıyor.

Makine yerleşimi ve zemin düzenlemeleri de iş kazalarını etkiliyor. Makinelerin birbirine çok yakın yerleştirilmesi ve zemin farklılıkları riskleri yükseltiyor. Yeterli hareket alanı ve ergonomik düzenlemeler olmadan iş kazaları devam ediyor.

Yeni teknolojiye sahip makineleri Gaziantepli patronlar almak yerine, iş kazası veya cinayetler sonrası yaşanan cezasızlık pratiklerine güvenerek, düşük ücretlerle işin emek yoğunluğunu azaltmadan üretime devam ediyor. Otomatik durdurma sensörleri ve yükseklik ayarlı ekipmanlar kazaları önlemede etkili olsa da, çoğu zaman iş hızı için görmezden geliniyor. Bu nedenlerle, tehlikeleri ortadan kaldırılmamış veya riskleri kabul edilebilir düzeye indirgenmemiş iş işçilere yaptırılmaya zorlanıyor. İşçi sağlığı ve yaşamı, üretim sürecinin hiçbir aşamasında maliyet veya hız hesabına tabi tutulamaz.

Sömürü düzeninin sınırları
Bu tabloyu yalnızca “kötü yönetim” ya da “denetimsizlik” ile açıklamak mümkün değil. Sorun, üretimin örgütleniş biçiminde, yani sermaye ile emek arasındaki ilişkide düğümleniyor. Kârın sürekliliği esas alındıkça, işçinin sağlığı ve yaşamı bu hedefe tabi hale geliyor. İşçiler ellerini, kollarını kaybederken, hatta hayatlarını yitirirken soruşturmalar açılıyor ama fiilen hiçbir sorumludan hesap sorulmuyor.

Birleşik Tekstil ve Dokuma İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen geçen hafta işte bu tablo karşısında “Soruşturma açıldığı halde iş kazalarında hesap sorulmuyor” açıklaması yaptığı için tutuklandı. İş Kanunu ve ilgili mevzuatlar, işverenin işçilerin sağlığını ve güvenliğini korumakla yükümlü olduğunu kusursuz sorumluluk ilkesi ile belirlerken; “Halkı yanıltıcı bilgi yayma” gibi suçlamalar veriye dayalı ve doğru bilgiler paylaşmak suç teşkil etmez. İşçilerin haklarını ve kamuoyunu bilgilendirme hakkı çerçevesinde açıklamalar zaten bir sendikanın varlık sebebidir. İşçi yaşamını koruyacak gerçek bir değişim de, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kalktıkça, işçilerin üretim sürecinde söz ve denetim gücünü büyütmesiyle mümkün hale geliyor. Gaziantep’te kopan her uzuv, yaşanan her iş cinayeti bu gerçeği hatırlatıyor: Mesele yalnızca üretim değil, üretimin kimin denetiminde olduğu ve bu denetimin kimin hayatı pahasına sürdürüldüğüdür.

/././
Bir başvuru, bir niyet -Deniz İpek-

Hastanelerde risk azalmadı.
Ama riskin adı değiştirilmek istendi.
2 Ocak’ta Sağlık Bakanlığı, hastanelerin “çok tehlikeli” iş yeri sınıfından “tehlikeli” sınıfa düşürülmesi için başvurdu. Ardından kapsam genişletildi. Kamu-özel ayrımı yapılmadı. Sağlık Bakanlığı ortada riskin azaldığına dair tek bir bilimsel veri sunamamıştı. Çünkü hastanelerde risk azalmadı. Onkoloji servisinde sitotoksik ilaç hazırlayan hemşire her gün aynı kimyasala maruz kalıyor. Acil serviste görev yapan sağlık çalışanı aynı şiddet riskiyle nöbet tutuyor. Radyoloji teknisyeni aynı dozimetreyle çalışmaya devam ediyor. Risk yerinde duruyor. Azaltılmak istenen risk değil, yükümlülük.

Komisyonun yapısı: Çoğunluk kimin?
Tehlike Sınıfı Belirleme Komisyonu kararlarını oy çokluğuyla alıyor. Yapısında kamu bürokrasisi ve işveren tarafı belirleyici ağırlığa sahip. İşçi tarafının ve bağımsız meslek örgütlerinin etkisi sınırlı kalıyor. Riskin niteliğini tartışması gereken bir kurulda, yükümlülüklerden etkilenecek kesim belirleyici konumda değil. Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyinden de Türk Tabipleri Birliği ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği genelge ve yönetmelik değişikliğiyle çıkarıldı. İşçi sağlığı alanında söz söyleyenler masadan alındı. İşveren temsilcileri yerini korudu. Masadaki çoğunluk kararın yönünü belirliyor. Bu tablo teknik görünse de sonucu siyasal oluyor.

Yükümlülüğü hafifletme girişimi
“Çok tehlikeli” sınıf daha fazla iş güvenliği uzmanı, daha fazla iş yeri hekimi, daha sık denetim anlamına geliyor. Yani daha fazla sorumluluk. Sınıfın düşürülmesi riskin ortadan kalkması anlamına gelmiyor; bu sorumluluğun hafifletilmesi anlamına geliyor. 5510 sayılı yasa riskli iş yerinin daha yüksek prim ödemesini öngörüyor. Ancak uygulamada prim oranı fiilen sabit tutuluyor. Risk farklı seyrediyor, ödeme aynı kalıyor. Patron, kamu işvereni açısından risk caydırıcı bir maliyet üretmiyor. Hastanelerde risk ortak yaşanıyor. Koruma parçalı uygulanıyor. Kadrolu, taşeron, sözleşmeli… Aynı serviste aynı maruziyet sürerken haklar ayrışıyor. Risk statü sormuyor. Sistem soruyor.

Kıl payı karar, süren yönelim
17 Şubat’ta Tehlike Sınıfı Belirleme Komisyonunda yapılan oylamada hastanelerin “çok tehlikeli” iş yeri sınıfından “tehlikeli” sınıfa düşürülmesi talebi 6’ya karşı 5 oyla reddedildi. Hastaneler “çok tehlikeli” sınıfta kaldı. Mevzuat gereği aynı teklif üç yıl boyunca yeniden getirilemeyecek. Ama yön değişmedi. Sınıf düşürülemese de emekçilerin; işçi sağlığında denetim ve karar mekanizmasında yer almadığında denetim zayıflar. Denetim zayıfladığında uygulama gevşer. Prim sistemi fiilen eşitlenir. Koruma adım adım aşındırılır. Yöntem değişir, baskı sürer. Bugün tehlike sınıfı korunmuş görünüyor. Yarın başka bir düzenleme gündeme gelir. Bir genelge çıkar. Bir tebliğ yayımlanır. Bir uygulama sessizce geri çekilir. Risk hastanede kalır. Yük ise yavaş yavaş emekçinin omzuna bırakılır. Sağlık emekçileri her gün aynı maruziyetle çalışmaya devam ediyor. Aynı riskle nöbet tutuyor. Aynı şiddetle karşı karşıya kalıyor. Masalarda yük hafifletilirken, serviste yük ağırlaşıyor. Bu tablo kendi kendine değişmez. Değiştirilmezse değişmez. Değiştirecek olan; hastanelerde farklı statüler altında çalışan emekçilerin iş yerlerinde birleşik mücadelesidir. Grev hakkı başta olmak üzere örgütlenmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması için servis servis, birim birim yürütülecek iş yeri çalışmasıdır.


/././
Patron suçlu, sendikacı tutuklu -Erkan Aydoğanoğlu-

Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde geçmişten günümüze yaşananlar, bugün Türkiye’de işçinin emeği ve hakkı söz konusu olduğunda hukukun nasıl kağıt üstünde kaldığını ve patron düzeninin nasıl işlediğini gösteriyor.

Sırma Halı işçilerinin, düşük zam dayatmasına, ödenmeyen şubat ayı ücretlerine ve geçmişe dönük alacaklarına karşı başlattığı direniş, patron ve yargı iş birliği üzerinden kırılmak isteniyor. İşçilerin en temel insani ihtiyaçları olan yemek ve tuvalet erişiminin fabrika yönetimi tarafından kilit altına alınarak engellenmesiyle başlayan saldırı dalgasında işçiler, içeriği itibarıyla en muğlak, en istismara açık fesih kodu olan Kod 22 ile işten çıkarıldıklarını öğrendiler.

Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Sırma Halı işçilerinin gasbedilen haklarını dile getirdiği için Sırma Halı patronunun şikayetiyle, şafak vakti evi basılarak önce gözaltına alındı. Ardından sendikal faaliyet kapsamında işçilerin hakkını savunduğu için “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamasıyla tutuklandı.

Türkiye’de hukuk ya da yargı söz konusu olduğunda “Türkiye bir hukuk devletidir” ve “Kanun önünde herkes eşittir” söylemleri sık sık tekrarlanır. Oysa Sırma Halı’da işçinin ekmeğine el koyan, hakkını ödemeyen ve onları baskı ve mobbing ile yıldırmaya çalışan patron açıkça suç işlemesine rağmen adeta dokunulmazlık zırhıyla korunuyor. Ancak bu zulmü teşhir eden Mehmet Türkmen tutuklanıyor. “Bağımsız ve tarafsız” yargı açısından suçlu, suçu işleyen patron değil; o suçu halka anlatan sendika başkanı olması tam bir kara mizah örneğidir.

Sırma Halı’da yaşananlar, kanunların “herkese eşit” uygulandığını değil, hukukun egemen sınıfın elinde nasıl bir disiplin ve cezalandırma sopası haline geldiğini açıkça gösteriyor. Türkiye’de patronların her türlü hukuksuzluğu “ticari faaliyet” veya “mülkiyet hakkı” zırhıyla korunurken, işçilerin, en temel anayasal ve yasal haklarını kullandıklarında suç işlemiş gibi muamele görüp, yargı sopasıyla karşı karşıya kalması ilk değil ve böyle giderse son olmayacak.

Türkiye’de adliye koridorlarında, eşitlik masallarının kağıt üzerinde kaldığı, yargının emek ve demokrasi mücadelesini engellemek için nasıl bir baskı aygıtına dönüştürüldüğünü gösteren sayısız örnek sayılabilir. Bu durumun kendisi, hukukun ya da yargının aslında iddia edildiği gibi “tarafsız ve bağımsız” olmadığını, aksine sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri temizlemek için işletilen etkili bir mekanizma olduğunu gösteriyor.

Mehmet Türkmen’in tutuklanması, sadece bir sendika başkanının değil, tüm işçilerin haklarının ve mücadele alanlarının yargı eliyle daraltılmak istendiğinin kanıtıdır. Verilen mesaj ise işçinin sadece fabrikada değil, hukuk karşısında da sesini kısmak, yasal ve meşru hak arama alanlarını etkisiz hale getirmektir.

Patronların her türlü zorbalığının “hür teşebbüs” adı altında korunduğu, işçi temsilcilerinin ise sadece işçilerin haklarını savunduğu için demir parmaklıklar arkasına gönderildiği bu düzen, hukukun sınıfsal karakterinin tartışmasız en saf halidir. Bu adaletsizliği bitirecek olan şey ise elbette mahkeme salonlarından çıkacak kararlar değil; bu sınıfsal barikatı parçalayacak olan örgütlü işçilerin birbirine olan güveni ve örgütlü mücadelesi olacaktır.


/././
Irak bir kez daha uçurumun kıyısında! -Hediye Levent-

ABD-İran-İsrail gerilimi tırmanmaya başladığından beri bölgenin en huzursuz ülkelerinden biri de Irak. İran savaşı ile birlikte bu huzursuzluk Bağdat açısından kontrol edilmesi daha güç hale gelen bir krize dönüştü. Son olarak Irak Dışişleri Bakanlığı ABD’nin ve İran’ın Bağdat’taki büyükelçilerini bakanlığa çağırıp nota vereceğini duyurdu ancak bu kriz notayla ya da elçilikler üzerinden ülkeleri uyarmakla yatışacak gibi değil.

Bağdat, ABD-İsrail ve İran cepheleri arasındaki savaşın üslerin vurulduğu, suikastların yapıldığı, istihbaratçıların at koşturduğu bir kente dönüşmüş durumda. Bağdat açısından işi içinden çıkılmaz hale getiren temel faktör ise bu krizin merkezinde Haşd-i Şaabi’nin olması.

Haşd-i Şaabi çoğunluğu Iraklı Şii savaşçılardan oluşan bir silahlı yapı. Aslında bir şemsiye yapı demek daha doğru olur. Çünkü çatısı altında Türkmenlerden Sünnilere kadar birçok küçüklü büyüklü silahlı grup var ve bünyesindeki bütün silahlı yapılar, İran’ın ajandasını takip etmiyor. Her ne kadar İran desteği ile kurulmuş olsa da örgütün IŞİD ile mücadele döneminde gösterdiği başarı yadsınamaz.

Malum Amerikalılar Irak’ı işgal ettiğinde kurumsal yapıyı çökertmiş, buna da ordu ve güvenlik kurumları ile başlamıştı. İşgal sonrası yıllarda bir türlü güçlü ordu kurulamazken diğer taraftan radikal örgütlerin rahatlıkla hareket ettikleri bahçeye dönüşmüştü.

IŞİD ile mücadelenin ardından örgüt, Irak Parlamentosundaki oylama ile resmen güvenlik birimlerinin bünyesine dahil edildi.

ABD-İsrail-İran gerilimi savaşa dönüşmeden önce Haşd-i Şaabi’nin durumuna dair tartışmalar hatta sahada hamleler başlamıştı.

Bağdat Haşd-i Şaabi’yi tamamen lağvedemiyor çünkü ülkede güçlü bir ordu hâlâ yok ve saha tecrübesi olan silahlı yapıları güvenlik bürokrasisine entegre ederek hem İran ekseninden hem de ABD-İsrail cephesinin hedef tahtasından çıkarmak istiyor.

İran Haşd-i Şaabi’yi silahlı-siyasi vekil gruplar üzerinden kendi sınırlarından uzakta yürüttüğü mücadelelerin parçası olarak görüyor. Örgütün bünyesindeni bütün silahlı gruplar İran çizgisinde olmasa da İran’ın ajandasını takip eden gruplarla geçtiğimiz yıllarda ilişkilerini daha da derinleştiren Tahran bu grupların siyasete ve seçimlere girmesini de destekledi.

ABD-İsrail cephesi ise İran’ı desteklesin desteklemesin bütün Haşd-i Şaabi’yi İran uzantısı olarak görüyor ve elimine edene kadar saldırmaya devam edeceklerini açıklıyor sık sık.

Bu durumda arada kalan Bağdat açısından Pandora’nın Kutusu’ndan dökülenler bu kadarla da sınırlı değil. Haşd-i Şaabi bünyesinde ortaya çıkıp siyasete giren grupların ve İran destekli Koordinasyon Çerçevesi adlı siyasi yapının Bağdat siyasetine etkisi yadsınamaz derecede büyük. Keza geçtiğimiz yıllarda ticari ağlar da kuran bu yapılar ülke ekonomisini de etkileyecek kadar güç kazandılar. Üstelik örgütün bünyesinde İran’ın politikalarına paralel hareket eden küçük gruplar, İran’daki Dini Lider Hamaney’in öldürülmesinin ardından Irak’taki ABD üslerini hedef almaya başladı. Buna ek olarak ABD ve Irak ordusu tarafından ortak kullanılan Camp Victory gibi üsleri de vurmaya başlayan grupların hedefi ne kadar genişletebileceği endişe kaynağı. ABD ile güvenlik konularında iş birliğinin sürdürülmesi gerektiğini savunan askeri ya da siyasi isimler de bu örgütlerin radarına her an girebilecek gibi görünüyor. Bu endişeyi besleyen gelişmelerden biri de Bağdat’ın güvenli bölgesinde bulunan Irak İstihbarat Merkezinin iletişim kulesine ve data merkezine yönelik saldırı oldu. Failler açıklanmadı ancak Irak Başbakanı Şia Sudani, İran destekli Koordinasyon Çerçevesi’ne imalı bir mesaj vererek failleri açıklayın çağrısı yaptı. Elbette bu çağrıya yanıt gelmedi.

Bu arada Suriye’den Irak’a götürülen binlerce IŞİD militanı da ABD üslerinin içindeki hapishanelerde tutuluyor. Mesela El Zeytun’daki saldırıda bu hapishanelerden sürekli sevinç tepkileri ve tekbirler yükseldiği, bu arada hapishanenin elektriğinin de kesildiği Irak basınında yer aldı.

Bağdat Haşd-i Şaabi’ye olası saldırılarda kendilerini koruma yetkisi vardı ancak bu yetkinin bir savaş ilanı olmadığının altını çizmek gerek. Zaten örgüt içinde İran’ın yayında durmalıyız diyenler ve İran için bir kez daha sürüklenemeyiz görüşünde olanlar arasında da bir süredir tartışma var. Muhtemelen örgüt içinde de bu tartışmalardan kaynaklı yeniden yapılanma olacak.

Diğer taraftan İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü subaylarının Irak’a geçmeye başladığı iddia ediliyor. Yine Irak basınında da yer alan iddialara göre İran, Tahran’da suikastların devam etmesi ihtimaline karşı elit askerlerin bir kısmını korumak üzere Irak’a göndermeye başladı. Yine bu iddialara göre İran, kendisine sadık Iraklı silahlı grupları yeniden organize ederek küçük, birbirinden bağımsız ve kendi kararlarını verebilen operasyonel hücreler oluşturmaya başladı. İz sürülmesinin zorlaşması için her türlü tedbirin de alındığı bu yeniden yapılanma, İran’ın Irak sahasını hâlâ vekalet savaşının ön cephesi olarak gördüğünü de gösteriyor.

Elbette buna karşılık ABD ve Israil cephesi de boş durmuyor ve karşılıklı takip-suikast-yıldırma-korkutma dahil her türlü yöntemin kullanıldığı bir istihbarat ve adam devşirme ya da ortadan kaldırma avı da yürüyor.

Bağdat’ta Irak’ın bir kez daha savaş sürüklenmemesi için çabalayan bir avuç bürokrat ve siyasetçi de kılıçlarını çekmiş olan tarafları sakinleştirmek için formüller bulmaya çalışıyor ancak bu bir avuç insan da bu kılıçların hedefi olabilecek kadar uçurumun kıyısında!


/././

İran kaybetmemek, ABD kazanmak için savaşıyor! -Hediye Levent-

Amerika-İran-İsrail savaşı neredeyse üçüncü haftasına giriyor. Zaman zaman Amerika ile İran arasında doğrudan görüşme ya da müzakere olabileceğine dair haberler gelse de henüz savaşın biteceğine dair bir işaret yok.

İran savaşı artık bütün dünyanın savaşı denilebilir. Bu savaş bütün dünyayı akaryakıt ücretlerinden gelecek yılın hasadına ve gıda fiyatlarına kadar bütün kalemlerde az çok etkileyecek. Savaş uzadıkça bütün dünyaya maliyeti de artıyor. Haliyle her ülke savaşın sebebini, gidişatını, olası senaryoları konuşuyor. Batı basınında, özellikle de Amerikan basınında şimdiye kadar şahit olmadığımız derecede tepkiler, giderek daha baskın hale geliyor.

Amerika’nın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un İran ile müzakerelere hazırlıksız gittiğini, toplantılara geç katıldığını, “Kısa kesin daha kahvaltıya gideceğim” şeklindeki ifadelerle görüşmelere ciddiyetsiz yaklaştığını Amerikan basınından öğrendik. Keza Amerika’dan ve Avrupa’dan etkili ve yetkili isimler, şimdilik ‘İsmini vermek istemeyen kaynaklar’ olarak basına, İran’ın müzakereler devam ederken vurulmasının çok büyük bir hata olduğunu, müzakerelerde İran’ın oldukça kapsamlı ve kabul edilebilir önerilerle masaya oturduğunu, anlaşmaya hazır olduğunu anlatıyorlar. Bu perde arkası sızıntıların hedefinde Witkoff var. Witkoff’un nükleer konusunda hazırlık yapmadığı, bu nedenle bilgi olmadan müzakerelere katıldığı ve Trump’a da tamamen yalan-yanlış bilgilendirmede bulunduğu söyleniyor. Batı ve Amerikan dünyası, günah keçisi olarak Witkoff’u mu hedef tahtasına oturtacak, kestirmek güç, ancak Trump’ın, damadı ve Tom Barrack dışında kimseyi dinlemediği de yine daha sık dile getirilen ‘savaşın sebepleri’ arasında.

Son olarak ABD Ulusal Terörle Mücadele Direktörü Joe Kent “İran savaşı bir yalan”, “İsrail ve Amerika’daki lobisi için savaşıyoruz” gibi çarpıcı ifadelerin yer aldığı bir mektupla istifa ettiğini duyurdu. En azından Amerika’da İsrail’in her hamlesine kayıtsız şartsız destek verip savaşa girmenin maliyetinin tartışıldığı bir süreç yaşanıyor. Keza Avrupa ülkelerinde de bu yönde tartışmalar başlamış gibi görünüyor.

Peki bu durum savaşın seyrini etkiler mi? Şimdilik Trump’ın karmaşık sinyaller verdiği, bir gün İran’dan çıkmak istediğini söylediği ertesi gün sonuna kadar gitmek arzusunda olduğunu anlattığı açıklamaların ardı arkası kesilmiyor.

Elbette savaş üçüncü haftasına girerken herkes tarafların amacını ve buna bağlı olarak olası adımlarını kestirmeye çalışıyor.

İran’dan başlayacak olursak: İran’ın tek hedefi var, kaybetmemek. Yani İran kazanmasa da olur, ama mümkün olduğunca savaşın uzaması, dünyaya maliyetinin artması, ABD-İsrail cenahının sadece bölge ülkeleri değil bütün dünya tarafından sorgulanır hale gelmesi ve bu süreçte de ağır yara alsa da İran'ın çökmemesi temel hedef!

Bütün saldırılara ve suikastlara rağmen İran’da sokak asayişinden savaşı sırtlanan birimlere kadar, güvenlik yapısının çökmediği açık. Keza Trump ve çevresi, muhtemelen Venezuela’da Maduro’yu kaçırmalarının verdiği sarhoşlukla “İran’da tepedeki isimleri ortadan kaldırır, çıkarız” şeklinde, İran gerçekliğine çok uzak hesaplarının sonuçları ile yeni yeni yüzleşmeye başladı. İran’da 1979’dan beri ideolojinin kurumsallaştığı, şahıslara dayanan değil, ülkenin kılcal damarlarına kadar örülmüş bir sistem kurulduğu, bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

“Biz dışarıdan vururuz, mollalardan rahatsız halk da sokağa dökülür” gibi sığ hesaplar da İran toplumunun duvarına çarptı. İran’dan kitleler halinde kaçışlar beklenirken akın akın dönenleri izliyoruz ekranlardan. Bu insanlar mevcut rejimden çok memnun oldukları için değil, yanı başlarındaki Afganistan, Irak, Suriye olmak istemedikleri için sokaklara dökülmüyorlar, sınırlara yığılmıyorlar.

Siz bakmayın İran dışında yaşayanların seslerinin çok çıktığına. Son dönemde ciddi bütçelerle sosyal medyada atağa geçen eski şahın oğlunun, İran içinde karşılığının olmadığını Trump bile anlamış durumda!

Peki bundan sonra neler olabilir?

Amerika son olarak İran’ın önemli devlet adamlarından, siyasetçilerinden olan Ali Laricani’yi öldürdü. Dini lider olarak seçilen Mücteba Hamaney’in öldüğünü söyleyen de var, yaralı olduğunu söyleyen de, ancak durumu belirsiz ve ortaya çıkması öldürülmesi anlamına geleceği için bu belirsizlik bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.

Nispeten ılımlı Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan gibi isimler hâlâ hayatta olsa da, Batı dünyası ve ABD ile müzakere edebilecek isimlerin öldürülmesi, İran’da şahin kanadın daha da güçlenmesini sağlıyor. Dışarıdan gelen saldırılara karşı birilerinin ülkeyi savunuyor olduğuna dair söylemler milyonlarca İranlının da tavrını etkileyip bu kesime desteğini artırabilir.

Yine bölgeden uzmanlar, İran’ın askeri açıdan sınırlarına henüz dayanmadığını, savaşı birkaç ay daha sürdürebileceğini söylüyorlar.

Elbette İran’ın elindeki en önemli kart, dünya petrol ve doğal gaz sevkiyatının en az yüzde 20’sinin gerçekleştirildiği Hürmüz Boğazı. Trump birkaç gün önce “Hürmüz Boğazı’ndan doğrudan-dolaylı faydalanan ülkeler de elini taşın altına koysun” mealinde bir çağrı yaptı ancak buna olumlu yanıt veren ülke olmadı henüz. Şimdilik gerçekleşme ihtimali düşük olsa da göz ardı edilemeyecek senaryolardan biri, Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı kara çıkarması ile işgal etmesi ve bunu ABD olarak değil NATO üzerinden yapması! Böylesi bir senaryoda Hürmüz Boğazı’nın istikrara ve güvenliğe kavuşması hiç kolay olmayacak ve gerilla tipi saldırılarla enerji sevkiyatı da kaosun içinde kalacaktır. Bu bile İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kaybetmesi halinde dahi enerji tedarik hattını kontrol etmesi anlamına geliyor.

Amerika’nın İran savaşını sürdürme konusundaki hedefi ise belirsiz. Trump, İran’da rejim değişikliği mi istiyor, İran’ın topyekûn petrol kaynaklarını mı istiyor, yoksa savaşa girdi de çıkış mı bulamıyor, anlamak çok güç. Ancak İran’ın aksine Amerika’ya kaybetmemek kesinlikle yetmez; savaşı başlatan taraf olarak kesin zaferler ve somut kazanımlar gerekiyor!

İsrail ise İran’da bir kaos istiyor. Rejimin çökme noktasına geldiği, askeri açıdan İsrail’e kesinlikle tehdit olamayacak kadar zayıfladığı bir İran Netanyahu için yeterli gibi görünüyor. İran kaynaklı kaos, kitlesel göçler, iç savaşlar vs. İsrail için önemsiz sonuçlar olarak görülüyor ve hesaplamalara katılmıyor muhtemelen.

Elbette bütün dünyayı etkileyen ve bugün bitse bile sonuçları yıllarca sürecek olan savaşın ilk hissedildiği ülkelerden biri Türkiye. Türkiye’nin mümkün olduğunca dengeli bir politika yürütmesi, iki tarafa da eşit mesafede durması bu yıkıcı dönemden en az zararla çıkmasını sağlayacak tek yol.

Türkiye’de İran’dan kitlesel göç olur mu soruları soruluyor ancak şimdilik iç savaş olmadığı sürece milyonlarca İranlıların yollara düşmesi ihtimali zayıf görünüyor. En azından şimdilik Türkiye’nin dikkat kesilmesi gereken tek nokta kitlesel göç ihtimalinden çok Türkiye’yi savaşa sürükleyebilecek gelişmelere karşı dikkatli hareket etmek!


/././
Sermayenin pençesindeki suyumuz! -Özer Akdemir-

22 Mart Dünya Su Günü idi. İlk kez 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler çevre ve kalkınma konferansında (UNCED) önerilen Dünya Su Günü, BM Genel Kurulu tarafından alınan kararla 22 Mart 1993 tarihinde resmi olarak ilan edildi. O tarihten günümüze her yıl dünya çapında farklı temalarla kutlanan Dünya Su Günü’nün, suyun yaşam için taşıdığı kritik önemi hatırladığımız bir gün olması gerekiyor aslında. Oysa biz bu günü, ülke olarak su kaynaklarımızı hızla tükettiğimiz bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz bir dönemde “Kutlayamıyoruz”!

Rakamların gölgesinde kalan gerçeklik
Cumhurbaşkanlığı tarafından geçtiğimiz günlerde açıklanan ulusal su planının eylem ve stratejileri, 2026-2035 yıllarını kapsayan 8 temel hedef etrafında şekilleniyor. Plan, su stresini azaltmak için çeşitli sektörlerde net kullanım hedefleri koyuyor. Öncelikle en çok suyun tüketildiği tarımdaki su kullanımının (yüzde 73) 2030’a kadar yüzde 64’e düşürülmesi planlanıyor. Ayrıca tarımsal sulama verimliliğin 2030’da yüzde 60’a, 2050’de ise yüzde 65’e çıkarılması hedefleniyor. Şu an için yüzde 40’lar seviyesinde oldukça yüksek bir oranda olan şehir şebekelerindeki kayıp-kaçak oranlarının 2030 yılına kadar yüzde 25’e, 2050’de ise yüzde 10’a indirilmesi su planının hedefleri arasında. Planda bireysel kullanımda tasarrufu teşvik ederek, kişi başı günlük su tüketiminin 2030’da 120 litreye, 2050’de ise 100 litreye düşürülmesi planlanırken, endüstriyel tesislerde suyun geri kazanım oranının 2030’da yüzde 30, 2050’de yüzde 50 seviyesine ulaşmasını hedefliyor.

Meclis raflarında 13 yıldır bekleyen su kanunu
Öte yandan tüm bu hedeflerin sahada karşılık bulması, yaklaşık 13 yıldır taslak halinde bekletilen ve bir türlü yasalaşmayan su kanununu göz önünde bulunduracak olursak neredeyse olanaksız! Su kanununun, yetki karmaşasını giderecek ve havza bazlı yönetimi kurumsal bir yapıya kavuşturacak bu yasal altyapıyı sağlayacağı ileri sürülüyor. Yasal altyapı eksikliğinin, havza kurullarının icra gücünü elinden aldığı, Devlet Su İşleri (DSİ) bölge müdürlükleri ile yerel yönetimler arasında bir yetki karmaşası yarattığı, bunun ise denetim ve otorite boşluğu yaratarak özellikle yer altı sularının kontrolsüzce çekilmesine ve göllerin kurumasına doğrudan zemin hazırladığı ileri sürülüyor. Bununla birlikte hazırlanan kuraklık ve su kirliliği eylem planları da yıllardır yaşama geçirilemeyip kağıt üzerinde kalıyor.

Zehir akan nehirler, kurutulan gelecek
Ülkemizde su varlıklarımız sanayinin, madenciliğin ve yanlış tarım politikalarının ağır baskısı altında kurban edilmekte. Türkiye’de son 60 yıl içinde yaklaşık 3 Van Gölü büyüklüğüne denk gelen 1.3 milyon hektar sulak alan yok edilmiş durumda. Son yarım asırda 36 gölümüz tamamen kurudu. Sadece miktar olarak değil, kalite olarak da büyük bir çöküş yaşanıyor. Ergene Havzası’nda plansız sanayileşme ve arıtılmadan doğaya bırakılan atık sular nedeniyle Ergene Nehri, en kirli seviye olan 4. sınıf su statüsünde akıyor ve adeta zehir taşıyor. Aynı zamanda, tarımsal faaliyetlerde kullanılan kimyasal gübre ve pestisitler, arıtılmamış kanalizasyon sularıyla birlikte su yollarına karışıyor, sularda azot ve fosfor birikimine yol açıyor. Sucul ekosistemlerde oksijeni tüketen bu süreç, denizlerimizde yıkıcı etkilerini gördüğümüz müsilaj gibi ekolojik felaketlerin de temel tetikleyicileri durumunda.

Sorumluluğu iklime atmak

Yıllardır ülkeyi yöneten AKP ve Cumhur İttifakında siyaset yapan yetkililer çeşitli dönemlerde gündeme gelen su krizini iklim değişikliği ve “CHP’li belediyelerin basiretsizliği” ile açıklamayı yeğliyorlar. Elbette onlar da biliyor belirleyici olan asıl nedenin; su yönetimimizin, kentlerimizin su krizi ve kuraklık riskine karşı dirençsiz oluşu olduğunu. Şehir şebekelerine verilen suyun yaklaşık yüzde 40’ı daha musluklara ulaşmadan kayıp ve kaçaklarla heba oluyor. Musluğu kapatarak tasarruf etmeye çalışan vatandaşa karşılık, altyapı her gün göller dolusu suyu yutuyor.

Penceresizlik!
“Su krizi; Allah-ü Tealadan gelen iklim krizi-küresel ısınma ve CHP’li belediyelerin basiretsizliği ve hatta cenabetliğinin birer sonucu”! Meseleye bu pencereden (penceresizlikten, körlemesine daha doğrusu) bakınca sorunu kaynağında çözmek, tarımsal dönüşümü sağlamak ve şebeke kayıplarını yüzde 10-15 seviyelerine çekmek yerine, halkı yağmur dualarına çağırmak, hutbelerde su duası yaptırmak, günü kurtarmak için de havzalar arası su transferi gibi devasa ve ekolojik riski yüksek projelere bel bağlamak “çare” olarak önümüze sürülüyor.

Konya’da intihar tarımı!
Doğayı, eşi benzeri görülmemiş bir hızla, ancak büyük bir savaşın yaratacağı tahribat boyutunda yok ederek, talan ederek ilerleyen bir enerji, madencilik ve kentleşme-sanayi politikası, tüm bu politikaların ana kaynağı kapitalist sistemin yol açtığı iklim değişikliğinin etkilerini katlıyor. Yapılan projeksiyonlar, yüzyılın sonuna kadar Türkiye genelinde sıcaklıkların 5.9 dereceye kadar artabileceğini, karla kaplı alanların ve yağışların ciddi oranda azalacağını göstermekte. Küresel karbonun yüzde 40’ını tutan sulak alanların kurutulması, sadece biyoçeşitliliği yok etmekle kalmamakta, atmosfere salınan karbonla iklim değişikliğini daha da hızlandırmakta.

Konya Kapalı Havzası gibi can çekişen kurak bölgelerde bile mısır, yonca ve şeker pancarı gibi suyu adeta sömüren bitkilerin ekimi teşvik ediliyor. Üstelik bu alanlarda on binlerce ruhsatsız kaçak kuyuyla yer altı suları fütursuzca tüketiliyor. Yüzey sularının azalmasıyla birlikte yer altı sularına yüklenilmesi ise Konya Kapalı Havzası gibi bölgelerde telafisi imkansız sonuçlar doğuruyor. Yer altı su seviyelerindeki dramatik düşüşler nedeniyle obruk oluşumları artıyor, zemin çökmeleri yaşanıyor.

Günü kurtarma siyasetinden ekosistem odaklı çözüme

Bugün, ihtiyacımız olan şey sürekli yeni eylem planları duyurmak değil, derhal eyleme geçmektir. Bunu da bu siyasi iktidar sahipleri ve yönetim anlayışı ile yapamayacağımız ortada. Öte yandan sorunu kökten, radikal bir yönetim anlayışı değişikliği ile çözüm yoluna girene kadar mesela 2026 yılı itibarıyla büyük binalarda mecburi hale gelecek olan gri su arıtımı ve yağmur suyu hasadı sistemleri gibi adımlar elbette önemli. Ancak, 13 yıldır bekleyen su kanunu ivedilikle çıkarılmadığı, havza bazlı koruma kesin hükümlerle desteklenmediği, vahşi tarımsal sulama terk edilmediği, özellikle madencilik ve enerji başta olmak üzere sanayinin sularımızı fütursuzca kirletmesinin önüne geçilemediği durumlarda bu krizin bitmeyeceğini, aksine daha da artacağını bilmemiz gerekiyor.


/././
Yeşil dönüşüm talanından petrol savaşına uzun ince bir yol…-Nuray Sancar-

Trump’ın özüyle sözünün birbirini tuttuğu tek hamlesi, Paris İklim Anlaşmasından çekilmesidir. Üye ülkelerin bir dizi yükümlülük altına girdiği bu anlaşmanın esası atmosfere karbon salımının kontrol altına alınmasıydı. En yoğun karbon salımının yapıldığı bölgeler ise otomotiv sektörünün imalatçısı ve müşterisi olan ABD ve Avrupa ülkeleridir. ABD’nin vaktiyle birçok ülkenin karbon salım kotasını satın aldığı ve böylece kendi kotasını artırdığı biliniyor. Böylece ABD dilediğince salım yapma ‘özgürlüğünü’ dünyanın kirlenmesindeki payını daha çok artırmak pahasına elde etmiş oldu.

Oysa iklim zirveleri sıcaklığın iki derece daha artması durumunda tehlike çanlarının çalınacağının tespit edildiği yerler. Bu konferanslardaki koltukları dolduran devletler çevre duyarlılığı artan kamuoylarının da tepkisiyle fosil yakıtlar yerine ‘sürdürülebilir, temiz’ enerji kaynaklarının inşa edilmesi ve kullanılması için kararlar da aldılar. Dünya Bankası bu yola giren ülkeler için kesenin ağzını açtı. Örneğin Türkiye’ye, zaman içinde 405 milyon dolara yükseltme taahhüdüyle 2023’te 155 milyon dolarlık yeşil dönüşüm kredisi açıldı. Kredi öncelikle KOBİ’ler ve orta ölçekli şirketler başta olmak üzere yeşil dönüşüme yatırım yapacak şirketleri finanse etmeyi amaçlamaktaydı.

Bugüne kadar yeşil dönüşüm iktidar partisinin metin ve söylemleri başta olmak üzere hemen tüm partilerin materyallerine de girdi. Tıpkı bütün dünyada olduğu gibi. Oysa gerçekte Yeşil Dönüşüm su, rüzgar ve güneş enerjisine yatırım yapar görünürken orman, akarsu, mera ve tarlaların kıyıma uğratıldığı bir emperyalizm yalanıdır. Devlet-özel sermaye iş birliğiyle ekolojik yıkımın yolunu açan, uğursuz bir ekonomik hamle olmuştur. Özellikle de Türkiye’de. Önceki gün gazetelerde çıkan haberler bu yıkımın ne kadar yoğun gerçekleştiğini gösteriyor:

Bu haberler şunlardı: Şile’de Atatürk Ormanı’nın yanındaki kamu arazisinin satılacağı, Bodrum ve Didim’de kamu malı 20 taşınmazın satılması, İstanbul Kuzey Ormanlarında RES yapımı için 17 bin ağacın kesilecek olması, Kınık’ta OSB için meraların ortadan kaldırılacak olması… Her gün yeni bir ya da birçok kıyım-satım haberiyle karşılaşmak mümkün. DB’yi domine eden emperyalist devletlerin şirketlere sunduğu kredinin yeşillenmeyle ilgisi yok, tersine iklimin ve doğanın düzenini bozacak biçimde harcanıyor.

Kullanım maddelerini petrol türevi malzemeden arındırmak için yapılan tek şey ise market poşetlerine 1 lira fiyat konulmasıdır ki, eskiden bedavaydı. Bunun dışında giyim kuşamdan besin teknolojisine mutfak malzemelerinden mobilyalara kadar günlük hayatta kullanılan her materyal için petrol türevleri, ağır metaller ve zehirleyen kimyasallar kullanılıyor. Bir yandan da yolların elektrikli otomobillerle dolu olduğu, gerçekleşmesi on yılları bulabilecek bir hayal de pompalanabiliyor. Petrol türevleri hayatın her yanını kuşatmış durumda.

Esas meselenin yeşil dönüşüm adı altında sermaye birikim koşullarını el koyma pratiklerini ekleyerek genişletmek olduğu ve bunu destekleyen kredi ve denetim sistemleriyle şirketlerin önünün açıldığı görülüyor. Tam bu noktada üzerinde arsız bir talebin büyüdüğü kıymetli nadir elementler de dünyanın yeşil geleceğinin kolonları muamelesi görüyor. Bu elementlerin yenilenebilir enerji santrallerinde, otomotiv ve çip sektöründe olduğu kadar ve hatta asıl olarak yeni nesil savaş araç gerecinde de kullanılıyor olması pek dile getirilmiyor. Böylece yeşil dönüşümün bir militarist kalkınma ve el koyma rejiminin eşlikçisi olduğu mevzu dışı tutuluyor.

Bugün İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı bütün bu gezegenin geleceğini düşünür görünen, bunun için arayışlara giren ve yatırım yapan şirket siyasetinin kirli yüzünü açığa çıkardı. Savaş İran’ın nükleer silah üretimini engellemek için çıkarılmış görünse de ironik bir biçimde fosil yakıtlar üzerindeki hakimiyet mücadelesine de dönüştü. Dünya şimdi bir enerji ve onunla bağlantılı iktisadi krizle karşı karşıya. Trump Çin’deki ve Çin’in kontrolü altındaki kıymetli nadir elementler havuzuna sahip olmak için İran’dan başlattığı kuşatmadan dilediği sonucu elde edemediği gibi, bedelini dünya halklarının ödeyeceği bir petrol ve doğal gaz kıtlığını da tetikledi. Onca rüzgar, su ve güneş enerjisi panelinin telafi edebileceği bir durum değil bu.

Büyük cephede fosil ve nükleer yakıt savaşları verilirken yeşil dönüşüm halkların müşterek mülkiyetlerinden, küçük özel mülklere kadar her yerde hak iddia etmeyi kolaylaştıran bir soygun ve talan perspektifi olarak suç ortaklığı yapıyor; savaş sanayisinde, siber saldırılarda, uzay teknolojisinde kıymetli nadir elementlere büyüyen talebe de bir dip akımı halinde yol açıyor. Savaş hali devletler arasındaki bir kapışmadan başlayarak gerçek bir savaş yokken bile halklara karşı düşük yoğunlukla seyreden bir mülkiyet saldırısını içererek büyüyor.

Yeşil Dönüşüm, emperyalizm var oldukça iklim kaygısının arkasında gizlenmiş bir çatışma kaynağıdır. Bu kavramın besi yeri olan ama şimdi petrol ve doğal gaz hakimiyeti için milyon dolarlar harcayan ABD’nin de özü gizleyen hiçbir şeye eyvallahı kalmadığı için kralı da çıplaktır.


/././
Dezenformasyon Yasası doğru bilgiyi alenen yaymayı engeller -Nuray Sancar-

Sözleşme dönemlerinde radikal ve uzlaşmaz demeçler vererek işçilerin gazını alan sonra onların üyelik ödentileriyle edinilmiş rahat koltuğuna, lüks arabasına dönen sendikacı profilinin acınası halini teşhir eden yeni nesil sendikacılar da vardır. Mehmet Türkmen onlardan biri. Gaziantep’te kurulan BİRTEK-SEN’in kuruluşundan beri her grevde her işçi eyleminde sınıf sendikacılığı yaptı Mehmet. Bu yolda defalarca gözaltına alındı ve tutuklandı. Şimdi yine tutuklu.

Türkmen tutuklanmasına neden olan, Sırma Halı işçilerine yönelik konuşmasında şöyle demişti:

“Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşının zamanında yatırılmasını istiyorlar. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin. Bu memlekette patronsanız zenginseniz işçinin hakkına çökebilirsiniz, kimse size hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değil.”

Mehmet’in tam da söylediği gibi Sırma Halı patronu harekete geçip onu şikayet etmiş, güvenlik ve yargı harekete geçerek sonuçta ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’, ‘Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ suçu iddiasıyla hapsedilmişti. Bu ülkede yasalar işçinin hakkına çökenlerin üzerinde değil sendikacıların üzerindeki bir Demokles Kılıcı’ydı.

O basın açıklamasında söylenen sözler aslında sınırlı bir çevreye ulaşmıştı ama Mehmet’in tutuklanmasıyla birlikte ‘doğru bilgi’ basın ve sosyal medyada yayıldı, toplumun çeşitli kesimlerinin gösterdiği tepkilerin de tetiklenmesine yol açarak halka mal oldu. Kin ve düşmanlığı yaymayı başardılar!

‘Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ gibi muğlak bir terim 2022 yılında çıkarılan Dezenformasyon Yasası’nın ağırlık merkezini oluşturuyor. Bu yasa sayesinde gazetecilerin, meslek odalarının, Mehmet gibi sendikacıların, sosyal medya kullanıcılarının, akademinin dili ve kalemi sıkıca bağlandı. Çünkü yasa gerçekte iktidar siyasetini, pratiğini ve empoze ettiği kültürel değerleri eleştirenleri hedef almayı kolaylaştıran geniş bir alanı kontrol etmeyi amaçlıyor.

Dezenformasyon Yasası’nın ilk iki yılındaki bilanço 384 davanın açılması ve 42’sinin mahkumiyet ile sonuçlanmasıdır. Gözaltı ve mahkeme dönemi gibi eziyetli süreçlerden sonra 146 dava beraatle sonuçlandı. Bu yasaya cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik de gelişigüzel eklendiğinde dört yıl içinde çok sayıda kişinin yasanın tezgahından geçtiği söylenebilir. Son örneği bir yıl hapiste tutulduktan sonra salınan Fatih Altaylı’dır. Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle tutuklanan Altaylı, yakında salıverildikten sonra Cumhurbaşkanından geçmiş olsun telefonu aldığına göre yanıltıcı bilgiyi gerçekten yayma hakkının da giderek iktidarda tekelleştiğini görmek zor olmaz.

Oysa önceki gün Erdoğan bir kısım basın mensubu için verilen iftar yemeğinde şöyle demekteydi: “İnsanların doğru bilgiye rahatlıkla ulaşabildiği, farklı görüşlerin özgürce ifade edilebildiği güçlü bir medya hepimiz için hayati önemdedir. Geçmişte öyle günler yaşadık ki farklı sesler susturuldu, halkın tarafsız haber alma hakkı engellendi. Bugün her bakımdan daha özgür, daha çoğulcu, daha renkli bir basın ve yayın iklimine sahibiz.”

Mehmet’in farklı, demokratik, özgür ve çoğulcu sesi ne olacak peki?

Bu, patronların çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, halkın bir kesimini ötekine karşı kutuplaştırıp kin ve düşmanlığa teşvik eden rejimin bildik anlatısı yeni Türkiye masalı çoktan eskimişken onu zorla kolonlarında tutmak için yanıltıcı bilgiyi alenen yaymayı bir kesimin lüksü olarak tanımanın faturası daima, kral çıplak diyene mi kesilecek.

Mehmet Türkmen ‘alenen’ işini yapmış, bir sendikacı olarak işçinin yanında durmuş, kendisini ihbar eden patronu da ihbar etmiştir. Bu ihbar kayda geçmeli, Mehmet Türkmen serbest bırakılmalıdır. O kadar özgür, çoğulcu ve renkli isek, sınıf sendikacılarına da yer vardır.

Dezenformasyonsuz, iyi bayramlar dileğiyle…


/././
Trump’ın İran planı ve Almanya’nın İsrail sorunu -Yücel Özdemir-

Hafta başında Federal Dışişleri Bakanlığının kuruluşunun 75. yılı dolayısıyla Berlin’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, hiç eğip bükmeden İran ve Gazze’ye karşı başlatılan savaşların uluslararası hukukun ihlali olduğunu söyledi. Ayrıca, “Uluslararası hukuk ihlallerini ihlal olarak değerlendirmeyen Alman dış politikası inandırıcı olmayacaktır” dedi.

Steinmeier ’in bu mesajının hedefinde ABD, İsrail ve Alman hükümetleri olduğu açık. 2005-2009 ve 2013-2017 yılları arasında dışişleri bakanlığı yapan Steinmeier ‘in bilinçli olarak “uluslararası hukuk ”un ihlaline dikkat çektiği söylenebilir. Açıkça ABD ve İsrail’in suç işlediğini söylüyor. Aynı konuşmasında dile getirdiği bir diğer önemli konu da İran ile 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın Trump tarafından bozulmasıydı.

Bugün İran’a saldırının en önemli dayanaklarından biri olan nükleer silahlar konusunda, İran ile “P5+1” (BM’nin 5 daimi üyesi ve Almanya) ülkeleri arasında yapılan görüşmelerin ardından “tarihi” denilecek bir anlaşmanın altına imza atılmıştı. Steinmeier ‘in de imzasının olduğu nükleer anlaşma, İran’a yönelik uluslararası yaptırımların çoğunu kaldırmış, karşılığında İran nükleer programını kısıtlamayı kabul etmişti. Bu, İran’ın nükleer bomba üretme imkanını ortadan kaldıracaktı. Ayrıca Tahran, nükleer santrallerin sıkı denetimlere açılmasını da onaylamıştı. Böylece, uzun süren görüşmeler ve pazarlıklar arasında Batı ile İran arasındaki ilişkiler normalleşme yoluna girmişti.

Ama, o dönem ABD başkanlığına aday olan Donald Trump, kasım 2016’da yapılan seçimlerin kampanyası sırasında 2015’teki anlaşmayı “Bütün zamanların en kötü anlaşması” diye tanımlayarak hedef almış, seçimleri kazandığında ABD’nin anlaşmadan çekileceğini ilan etmişti.

Gerçekten de öyle oldu.

Başkanlık koltuğuna oturduktan yaklaşık 17 ay sonra, 8 Mayıs 2018’de basın mensuplarının huzurunda kararnameyi imzalayarak anlaşmadan çekildi. Ardından İran’a yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koydu. İran hükümetini “terör rejimi” ilan ettiği basın toplantısında, yeni bir anlaşma istediğini söyledi.

Ama ne birinci ne de ikinci başkanlık döneminde Trump müzakere konusunda bir adım atmadı. Anlaşmanın altında imzası olan diğer ülkeler, Trump’ın çekilme kararı karşısında üzüntülerini dile getirmekle yetinirken, anlaşmanın kendileri için geçerli olmaya devam ettiğini açıkladılar. Ne var ki bunun hiçbir öneminin olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.

Trump’ın, yırttığı anlaşmanın bir benzerini İran’a imzalattırmak, müzakere için sıraladığı şartlar arasında yer alıyor. Nitekim, İran’ın öne sürdüğü 15 maddenin bir bölümü çekildiği anlaşmada yer alıyordu. Dolayısıyla bir yanıyla 2015 öncesine dönülmek isteniyor.

Ama sadece bu kadar değil.

Trump’ın ve onun arkasındaki tekelci sermayenin gündeminde daha başkanlık koltuğuna oturmadan İran’ı savaş ya da rejim değişikliği yoluyla ele geçirme olduğu anlaşılıyor. İran’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz rezervleri enerji tekellerinin iştahını kabartmaya devam ediyor. Keza İran’ın, ABD’nin düşman ilan ettiği Rusya ve Çin ile girdiği yakın ilişkiler de “ele geçirmenin” bir diğer önemli ayağını oluşturuyor.

Geçmişi yaklaşık 10 yıl öncesine kadar uzanan, müttefik Arap ülkeleriyle İran’ı kuşatarak ele geçirme planı çerçevesinde döşenen taşların şimdi yerine oturması isteniyor. Bu nedenle “İsrail siyonizminin ABD ve Trump’ı savaşa sürüklediği” ya da “Netanyahu’nun Trump’ı rehin aldığı” şeklindeki yaklaşımlar hiçbir şekilde gerçeği ifade etmiyor. Tersine ABD, “pis işlerini” İsrail’e yaptırıyor ve suç ortaklığına dahil ediyor.

ABD ile İsrail’in İran’ı ele geçirme nedenlerinde ve önceliklerinde farklılıklar var. ABD’nin temel hedefi enerji kaynaklarına ve tedarik yollarına sahip olmak iken, İsrail’in hedefi rejim değişikliği. İkisinin birbiriyle yakın bağlantısı söz konusu. Rejimin nükleer silahlar ve enerji tedariki konusunda tavizler vererek ayakta kalma yolunu seçmesi durumunda, Washington-Tel Aviv hattında yeni tartışmalar çıkabilir. Ki İran, 2015’te imzalanan anlaşmanın bir benzerine, bu kez Trump’ın da katılımıyla, imza atabilir. Trump’ın bugünkü başlıca hedefi ise nükleer silahlardan çok enerji kaynaklarına sahip olmak.

Bu durumda İsrail eli boş dönebilir. Ama suç ortaklığı sürecek.

Bu arada Steinmeier ‘in Gazze ve İran’da uluslararası hukuku ihlal ettiği yönündeki açıklamasına Almanya’daki İsrail yanlıları hemen tepki gösterdi. İsrail yanlılığı tartışmasız Steinmeier ‘in eleştirisine dahi tahammül etmeyenlerin pespaye tutumları durumu özetliyor. Tarihsel nedenleri gerekçe göstererek İsrail’in başındaki gerici yönetici elitin her dediğini ve yaptığını Yahudi inancından halkın çıkarları olduğu yanılsaması yaratanlar en büyük zararı İsrail halkına ve emekçilerine veriyorlar. Bu nedenle İran’ın füzelerinin hedefi olan her Yahudi inancından emekçinin yaşamından, İsrail devletine sınırsız destek verenler de sorumludur. Gerici-faşistlerin yönettiği devleti ile İsrail halkı ve emekçileri arasında ayrım yapamayacak kadar körleşen bu zihniyet Almanya’da sadece burjuva-liberal kesimler içerisine değil, aynı zamanda solun değişik katmanlarına da sirayet etmiş durumda. Sol Parti’de (Die Linke) ortaya çıkan ve İsrail’e toz kondurmayan “antisemitizm tartışması” da içinden geçtiğimiz koşullarda ibretlik olsa gerek.


/././
ABD İran’da yalnız kalırken, AB’nin Rusya hesabı -Yücel Özdemir-

İran savaşı, günümüz emperyalist paylaşım mücadelesinde bir blok gibi görünen “Batı” ya da NATO’nun aslında sanıldığı kadar birbirine sağlam bağlarla bağlı olmadığını bir kez daha gösteriyor. Ukrayna savaşında aralarındaki çıkar farklılıklarına rağmen “blok” halinde davranmayı başaran ve bunu İsveç ve Finlandiya’yı üye yapmayı fırsata çeviren NATO, İran ve Hürmüz Boğazı’nda ise aynı tutumu sergileyemedi.

İran’a yönelik saldırılar başladığında “hedefler” konusunda ABD ve Başkanı Trump ile aynı görüşte olduklarını beyan eden Avrupa’daki birçok lider, şimdi ayak sürümeye başladı. Trump’ın kendilerine sormadan, bilgi vermeden savaşı başlattığını, dolayısıyla savaşın parçası olmayacaklarını ifade ediyorlar. ABD-İsrail ittifakının savaşı kazanma, Hürmüz’ü kontrol etme şansı azaldıkça savaşla aralarına daha fazla mesafe koymaya başlayacaklar.

Trump, NATO üyesi ülkeleri Hürmüz Boğazı’nın kontrolü için göreve çağırdığı hafta başından bu yana ciddi bir destek görmedi. Bu nedenle “dostlar”a öfkesi kabarmış görünüyor. Trump’ın açıktan göreve davet ettiği Fransa, İngiltere, İtalya doğrudan savaşın parçası olmayacaklarını açıkladı. Almanya da tutumunu öncesine göre netleştirdi: “Bu savaş bizim savaşımız değil.”

Avrupa’nın Trump’ın çağrısına olumsuz yanıt vermesinin birkaç nedeni bulunuyor.

Birincisi: Savaş Avrupa masada olmadan planlandı. Muhtemel bir başarıda İran’ı diğer ülkelerle paylaşma niyetinde olmayan saldırgan ikili, kazanma halinde dünyadaki etkilerinin farklı olacağının bilincinde. Bu nedenle İran’ı savaşla çözmeye yeltendiler.

İkincisi: Avrupalılar Trump tarafından neden yardıma çağrıldıklarını tam olarak anlayamadılar. Trump, Avrupa ülkelerini kapalı kapılar arkasında yapılan görüşmelerde paylaşım planına dahil etme yerine, güvenlik gerekçesiyle yardıma çağırdı. Kapitalist-emperyalist dünyada hiçbir devletin bir diğerine sırf yardım olsun diye savaşa girmeyeceği açık. Öncelikle savaşa girdiğinde ne alacağını görmek ister. İran ile savaş durumunda alacakları belirsizdi.

Üçüncüsü: Savaşın bölgeye yayılması durumunda yeni bir mülteci dalgasının olabileceği endişesi. İran’da devlet aygıtının yıkılması durumunda milyonlarca İranlının yurt dışına gitmek zorunda kalacağı hâlâ mümkün. Avrupa, yeniden büyük bir mülteci dalgasını kaldıracak durumda değil.

Dördüncüsü: Avrupa halkları arasında savaşa karşı çıkma oranı yüzde 60’ın üzerinde seyretmeye devam ediyor. Halkların tepkisine rağmen savaşa katılan liderlerin siyasi geleceğinin olmayacağını yakın tarih gösterdi.

Emperyalist paylaşımda dostluğun sadece kağıt üzerinde yazılanlardan ibaret olduğu, asıl belirleyici olanın sahadaki çıkarlar olduğu bir kez daha görülüyor. Trump’ın açıktan göreve davet etmediği Almanya, ülkedeki ABD üslerini sorunsuz kullandırırken savaşın parçası olmamaya karar vermiş görünüyor. Hem Başbakan Merz hem de Savunma Bakanı Pistorius açık olarak “İran savaşı bizim savaşımız değil” açıklamasında bulundular. Halbuki aynı Merz, savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Washington’a gitmiş ve Trump ile aynı görüşte olduklarını söylemişti. Ne var ki, ilerleyen süreçte İran’da rejim değişikliğinin kolay olmadığını görünce destekten sapıldı. Açık ifade edilmese de ABD ve İsrail, İran ile baş başa bırakılıyor.

ABD’nin İran’da bataklığa saplanarak yenilgiye uğraması durumunda, transatlantik ilişkilerde Avrupa’nın eli ABD’ye karşı güçlenecek. İran savaşında olduğu gibi pek çok konuda müttefiklerini, NATO’yu muhatap almadan karar veren Trump ve ABD’ye ciddi bir ders vermek AB’nin de işine yarayacaktır.

Şimdiden ABD’nin İran’da düştüğü durum fırsata çevrilmek isteniyor. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından sonra enerji tedarik sorununa çözüm aramaya başlayan AB, birkaç gündür Rusya ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi, Rus petrolünün alınması, Ukrayna savaşının bitirilmesi için inisiyatif almanın hesapları içerisinde.

Savaş nedeniyle zarar gören Ukrayna üzerinden Avrupa’ya petrol taşıyan Drujba boru hattının onarılması gündeme alındı. Bu hat üzerinden Rus petrolü alan Macaristan ve Slovakya, AB’nin daha önce karar altında aldığı 90 milyar avroluk mali yardımın serbest bırakılması için hattın onarılmasını şart koşmuştu. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konsey Başkanı Antonio Costa, onarım için mali kaynak ayırmaya hazır olduklarını açıkladılar.

AB, bir taraftan Rusya’yı cezalandırmak için 2027’den itibaren Rusya’dan petrol ve doğal gaz almayı sıfırlama kararı alırken diğer taraftan petrol akışını sağlayacak hat için bütçe ayırıyor. Bu, AB’nin gelişmelere göre ‘Duruma bakacağı’ anlamına geliyor. Başka bir deyişle olanları Rusya’dan petrol almaya hazırlık olarak okumak da mümkün.

Brüksel’de yapılan AB zirvesinin asıl gündemlerinden biri Ukrayna savaşında inisiyatifi alarak Rusya ile ilişkileri yeniden düzenlemekti. AB Konsey Başkanı Costa, zirve öncesinde basına yaptığı açıklamada “Bir gün Trump’ın Ukrayna’daki barış çabalarını devralmak gerekebilir” derken, Rusya’ya görüşme mesajı veriyordu. Avrupa’nın birlik olarak hareket ettiği takdirde Rusya ile bir anlaşmanın sağlanıp sağlanmayacağı belirsiz. Ancak, Trump İran meselesiyle meşgul olurken Avrupa, sonuçlanmayan müzakereleri sürdürebilir. En azından kapalı kapılar arkasında.

ABD’siz bir müzakere sürecinin başlaması bile Trump’ın kimyasını bozabilir. Rusya’nın Ukrayna savaşını ABD ile değil de AB’yle bitirmeyi seçenekler arasına alması transatlantik ilişkilerde yeni kırılmaya yol açabilir.

AB’nin Trump’sız Ukrayna müzakerelerini gündemine alması bile emperyalist rekabette İran savaşının ABD aleyhine yazmaya başladığı anlamına geliyor.

/././

EVRENSEL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -28 Mart 2026-

Bakanın ortağına 4 milyar liralık tünel ihalesi Çamlıbel Tüneli ihalesi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Londra’daki şirket ortağın...