T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Mart 2026-


CENTCOM duyurdu: Piyadeleri taşıyan USS Tripoli Orta Doğu'da! 

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), 3500 denizci ve deniz piyadesini taşıyan 'USS Tripoli' savaş gemisinin Orta Doğu'ya ulaştığını duyurdu.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile yaklaşık 3 bin 500 denizci ve deniz piyadesini taşıyan USS Tripoli amfibi hücum gemisinin Orta Doğu’daki görev bölgesine ulaştığını duyurdu.

Açıklamada, “Amerika” sınıfı amfibi hücum gemisi olan USS Tripoli’nin yaklaşık 3 bin 500 denizci ve deniz piyadesi taşıdığı belirtildi. Geminin aynı zamanda nakliye ve savaş uçakları ile amfibi hücum ve taktik unsurları da bünyesinde barındırdığı bildirildi. USS Tripoli’nin, Tripoli Amfibi Hazır Grubu/31. Deniz Piyade Seferi Birliği’nin amiral gemisi olarak görev yaptığı kaydedildi. Bu kapsamda geminin bölgedeki operasyonel kapasitenin önemli bir parçası olduğu açıklandı. CENTCOM, geminin uçuş güvertesi ve gemide görev yapan personelin yer aldığı fotoğrafları da kamuoyuyla paylaştı.

***

Özgür Özel'den Özkan Yalım görüntüleri tepkisi: Sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız ama polis kamerasından paparazi çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun! 

"O görüntüler devlete emanet, milletin özel hayatı devlete emanet."

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın gözaltına alındığı görüntülerin basına servis edilmesine tepki göstererek Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a seslendi. "Böyle mi kalacaksın iktidarda?" diye soran Özel, "Recep Tayyip Erdoğan'ın seçimleri kazanması için bu görüntülerin servis etmesine umut bağlamışlar. Bir yerden yönetiyorlar. Devletin polisinden, polisin kamerasından... Namuslu, şerefli polis kamerasından paparazi kamerası çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun, yazıklar olsun. Böyle mi tutunacaksınız iktidara. Hatırlayın FETÖ'cüler yapmadı mı bunu? FETÖ'cülerin getirdiği görüntüye gözlük takıp servis edin diyene söylüyorum. Bu mu kurtaracak seni" ifadelerini kullandı. Özel, "Bugün basılan o tüm paçavraları basanlar utanmaz, bastıranlar utanmaz. Ama ben milletimden utandım o görüntüler adına. Ben özür diliyorum milletimden. Bu rezillikler olduğu için ve maalesef bu kadar kirli bir savaşta bunlara bu rezilliği yapacak bir alan açtığımız için büyük sıkıntı içindeyim" ifadesini kullandı. 

Özel ayrıca, "Özkan Yalım o görüntülerle ilgili ailesine karşı sorumludur, partimize karşı sorumludur. Biz de Uşak halkına karşı sorumluyuz. O konuda sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız" diye ekledi. 

İmamoğlu'ndan Akın Gürlek'e: Adalet Bakanı mıdır, Organize İşler Bakanı mıdır; onun cevabını milletimiz gayet iyi biliyor

CHP lideri Özgür Özel, tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun serbest kalması talebiyle partisinin 100'üncüsünü Çanakkale'de  düzenlediği "Millet İradesine Sahip Çıkıyor" mitinginde konuştu. 

Özel'in konuşmasından öne çıkanlar şöyle: "Omuz omuza yollardayız, ayaktayız. 100'üncü defa yine bir aradayız. 10 gün önce Çanakkale Zaferi'nin 111'inci yılını hep birlikte kutladık. Çanakkale, bu milletin tarihine vurulmuş istiklalin mührüdür. Çanakkale, bir milletin ortak geleceğini savunmaktır. CHP, darbeye karşı sandığı savunurken, arkadaşlarını savunurken, bu ülkenin geleceğini, yarınlarını savunmaktadır. Bu meydanlar bir tek partiyle değil, milyonların birlikteliğiyle doğar. Bu meydan Türkiye ittifakıdır. Gücünü Ay Yıldız al bayraktan alan Türkiye ittifakıdır bu meydan.

Bu direniş kendisini savunan değil, ülkenin iyi yönetilmesini, kötü yönetenin gitmesini, demokrasiyi savunan meydandır. Hangi görüşten olursa olsun, bu meydanları yağmurda dolduran bütün demokratlara helal olsun. İnanın bu birlikteliğe inananlar, haklı olanlar, korkmayanlar, en sonunda millet kazanır. Bu meydan diyor ki biz milletiz, seçtiğimizin arkasında dimdik dururuz, kimseye de teslim etmeyiz. O yüzden bu meydan 100'üncü kez başkanına, Ekrem İmamoğlu'na sahip çıkıyor.

Bu meydanı, Çanakkale'yi görmek, Çanakkale'yi duymak lazım. Bu ülkenin hiçbir evladı yalnız değildir. Bizi ayakta tutacak olan şey birlik ve bu dayanışma duygusudur. Milletimizin en ağır günlerinde, kendi özünü herkese gösterme özelliği vardır. Bir devir kapanıyor, bir devir açılıyor. Artık bakan evlatlarının devri bitecek, vatan evlatlarının devri başlayacak. Vatan evlatları işin ne olduğunu artık anlamıştır. Partinin şimdi ki Genel Başkanı olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gözelerinin içine baka baka söylüyorum Çanakkale'ye yapılan bu haksızlığı sona senin partin erdirecek. Çanakkale'den 4 alıp 1 verenler Çanakkale'ye en büyük haksızlığı edenlerdir. Bu meydan inançlı on binlerin, yüz binlerin meydanıdır. Anketlerde davaların siyasi olduğuna inananların oranı yüzde 60'lardadır. Çanakkale'nin partimiz için şüphesiz ayrı bir yeri var. Çanakkale Belediyesi, çok partili seçimlerden bu yana bir dönem hariç hep bize güvendi. Çanakkale'de 33 milyon TL sosyal destek, 7 milyon TL'de öğrencilere belediyemiz destek verdi. Bütün ilçe belediye başkanlarımızla gurur duyuyoruz.

Değerli Çanakkaleliler, seçim zamanı oyları alıp daha sonra sırtını dönenler var. Çanakkale 31.5 milyar TL vergi vermiş karşılığında 7.5 milyar TL hizmet almış. Bu hükümet döneminde Çanakkale'den 4 alıp 1 vermişler. Çanakkale'den kepçe ile alıp kaşık ile vermişler. Çanakkale'ye yapılan bu haksızlığı Atatürk'ün kurduğu parti sona erdirecek. CHP köprüye karşı diye yalan yanlış konuşuyorlar. Bu köprüye verilen parayla 3 köprü yapılırdı.

Bu köprüyü rahmetli Özal yapsaydı 59 TL'ye geçerdiniz. Biz yapsaydık bedava geçerdiniz. Bu iktidar yaptı ve siz bu köprüden 995 TL'ye geçiyorsunuz. CHP iktidarında Çanakkale Köprüsü, Çanakkalelilere bedava olacak. Bu kenti bekleyenler bu köprüye para ödemeyecek. Gelen de makul bir ücret verecek. Rahmetli Demirel ve rahmetli Kıbrıs fatihi Ecevit'in emeğiyle, Atikhisar Barajı, 55 yıl önce yapılmış; barajın parasını kesmeye başladılar. Bu parayı sizden kesiyorlar yazıklar olsun. 55 yıllık borç mu olur da belediyeden kesiyorsun. Bu haksızlığa itiraz edin. Açlık sınırı 32 bin TL, yoksulluk sınırı 106 bin TL. Emekli maaşı 20 bin TL. Bu iktidar emeklilerle hiç uğraşmasa en düşük emekli maaşı 42 bin TL olacaktı. Emekli maaşı bunlar iktidara gelmeden önce 8 çeyrek altın alıyordu.

Erdoğan 'belediyeleri silkeleyin' dedi. 55 yıl önce yapılan barajın parası sizden kesiliyor "Atikhisar Barajı bu milletin vergileriyle 1968'le 75 yılları arası yapıldı ve hizmete girdi. Bu baraja, rahmetli Demirel'in emeği var, rahmetli Ecevit'in emeği var. Bu baraj o günden bugüne kullanılıyor."

"Topuklayan Efe’nin bulduğu iftirayla Ömer Günel’i Silivri’ye koydular"

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan'ın kurduğu vakıfta AK Partili, MHP'li meclis üyelerinin, grup sözcülerinin de yer aldığını hatırlatan Özel, "Bütün Bolu içinde Bolu’nun yoksul evlatlarına onları yolluyor ve bunun için alıp içeri koyuyorlar. Ama haysiyet cellatlığına girişiyorlar. Efendim, yalan haberler sızdırıyorlar. Cep telefonundan şu çıktı, bu çıktı. Ailesi önünde onu sıkıntıya sokmaya çalışıyorlar. Yarın Kuşadası’ndayız. Topuklayan Efe’ye karşı dik duran Ömer kardeşimizi, Topuklu Efe'nin iftiralarıyla, Topuklu Efe kendine yaptırdığı, kendine yaptırdığı işin faturasını, ki diğer arkadaşlardan bunu bulamıyorlar, Aziz İhsan Aktaş’a ödettiği önüne konunca ve 'görüyor musun, Aziz İhsan Aktaş ödedi bu faturayı' denince 'ya bize katılacaksın ya hapse atılacaksın' deyince, Topuklayan Efe’nin bulduğu iftirayla Ömer Günel’i Silivri’ye koydular. Ya dün Silivri’deydim. Bugün buradayım. Yarın Kuşadası’ndayım. Arkadaşıma sahip çıkmaya gidiyorum, o iftiraya karşı" diye konuştu.

İstanbul Başsavcılığı'ndan üç ilde eş zamanlı operasyon: Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım dahil 13 gözaltı

"O konuda sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız"

"Dün de erken saatlerde Uşak Belediyesine Belediye Başkanımız Özkan Yalım'a operasyon yapıldı. Konunun iki tarafı var. İki tarafı. Bunu burada Çanakkale’nin vicdanında açık açık konuşmak lazım" diyen Özel, Yalım'ın gözaltına alınırken polis kameralarına yansıyan görüntülerin bazı basın yayın organlarına servis edilmesine tepki gösterdi. Özel, şunları söyledi:

"Bir tarafı, efendim AVM’de kusur vardı. '10 kamyon al' dedi belediyeye. 'Üç alayım' dedi. Olmadı. Şikayetçi oldu. Neyse çıkacak. Kendi cebine bir şey almamış, 300 tane tırı olan, bilmem ne olan, kuşağın en zenginlerinden biri olan. Ama bunları yaptılar. Bununla siyaseten mücadele ediniz. Bu sırada bazı görüntüler ortaya çıktı. Öncelikle şunu söyleyeyim. O görüntüler ve tabii ki şu anda 4 gün içeride nedir, konuşacak, kendini anlatacak. Özkan Yalım o görüntülerle ilgili ailesine karşı sorumludur, partimize karşı sorumludur. Biz de Uşak halkına karşı sorumluyuz. O konuda sorumluluğumuz neyi gerektiriyorsa yaparız. Ama başka bir şey görün. Devletin polis kamerası kapıya gitmiş, içeriye girmiş. O görüntüler devlete emanet. Milletin özel hayatı devlete emanet.

"AK Parti rejiminin pravdası Sabah gazetesi"

O görüntüler birkaç saat içinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı emrinde toplanan o görüntüler, birkaç saat içinde AK Parti’nin, hani Sovyet rejiminde Pravda var ya, devletin gazetesi, AK Parti rejiminin pravdası Sabah gazetesinde hem de büyük bir utanmazlık içinde ve bugün bütün basında dün buzlayanlar bugün görüntüleri buzlamadan servis ediyor. Pradaki herkesin bir ailesi, annesi, babası, evladı var. Oradaki evlat da birisinin evladı. Orada kime ne yanlış yapıldıysa o konuda üstüme, partime hangi etik sorumluluk düşüyorsa hepsini üstlenmeye, gereğini yapmaya hazırım da şunu görüyor musunuz? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulduğunda buna büyük umut bağlayan, kapı kapı dolaşan ve partisinin başarısı için çalışanlara soruyorum. İktidara siz böyle mi geldiniz? Bunun için mi geldiniz? Partiniz iktidarda kalsın diye bir yıldır yapılanlar burada. En son buraya kadar mı düştüler?

"Polis kamerasından paparazi kamerası çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun"

Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimleri kazanması için bu yandaş basının bu görüntüleri servis etmesine umut bağlamışlar. Bir yerden yönetiyorlar. Devletin polisinden, polisin kamerasından, namuslu, şerefli Türk polisinin polis kamerasından paparazi kamerası çıkaran düşmüşlüğe lanet olsun, yazıklar olsun. Böyle mi tutunacaksınız iktidara? Bu mu? Bu mu? Hatırlayın, FETÖ’cüler yapmadı mı bunu? Ne oldu sonları? Ne oldu? FETÖ’cülerin getirdiği görüntüye gözlük takıp, bakıp, 'servis edin' diyene söylüyorum, böyle mi kalacaksın iktidarda? Bu mu kurtaracak seni? Bu utanmazlık mı kurtaracak seni? O yüzden bugün basılan o tüm paçavraları basanlar utanmaz, bastıranlar utanmaz. Ama ben milletimden utandım o görüntüler adına. Ben özür diliyorum milletimden. Bu rezillikler olduğu için ve maalesef bu kadar kirli bir savaşta bunlara bu rezilliği yapacak bir alan açtığımız için büyük sıkıntı içindeyim. Bunu da Çanakkale’den milletime söyleyeyim.

"Ülkesini seven arkamdan gelsin"

Şimdi sanıyorlar ki, sanıyorlar ki Cumhuriyet Halk Partisi’ni normal yenemedik, yargıyla yeneriz. İftirayla yeneriz, hakaretle yeneriz, şantajla yeneriz, baskıyla yeneriz. O yöntemlerle siyasi partiler yenilebilir belki, o yöntemlerle bazı yapıların bileği bükülebilir belki. Ama Cumhuriyet Halk Partisi dediğin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çanakkale zaferidir, Çanakkale direnişidir, geçilmeyen Çanakkale’dir. Onun için tüm güçlüklere, tüm zorluklara, tüm yaşanacak zorluklara rağmen var mı? Dimdik ayakta durmaya hazır mıyız? Mücadeleye hazır mıyız? Birlikte yürümeye, birlikte kazanmaya hazır mıyız? Söz mü? İktidara yürüyoruz. Beni seven arkamdan gelsin. Ülkesini seven arkamdan gelsin. Yürüyelim arkadaşlar. 100. kez yürüyelim. Bininci kez yürüyelim."

***

Telegraph, Trump'ın yeni NATO planını yazdı: Yüzde 5 harcamayan, önemli kararlardaki söz hakkını kaybedecek! 

ABD Başkanı Donald Trump, NATO'nun yapısında değişikliğe giderek yüzde 5'lik savunma harcaması kuralına uymayan ülkelerin genişleme ve ortak tatbikat gibi kararlardan men edilmesini sağlamayı amaçlıyor. ABD Başkanı, blokun savaşa girmesi gibi durumlar da dâhil olmak üzere bazı üyelerin ittifakın karar alma süreçlerinden dışlanabileceği bir “öde-katıl (pay-to-play)” modelini inceliyor.  https://t24.com.tr/dunya/telegraph-trumpin-yeni-nato-planini-yazdi-yuzde-5-harcamayan-onemli-kararlardaki-soz-hakkini-kaybedecek,1310541

***

Üniversite öğrencisini tehdit ettiği iddia edilmişti: AKP Adapazarı Belediye Başkanı istifa etti 

AKP'den "kesin ihraç" talebiyle disiplin kuruluna sevk edilen AKP'li Adapazarı Belediye Başkanı Mutlu Işıksu partisinden istifa etti. Işıksu hakkında annesiyle ilişki yaşadığı üniversite öğrencisini tehdit ettiği iddiası gündemdeydi.

Üniversite öğrencisini tehdit ettiği iddia edilmişti: AKP'li Adapazarı Belediye Başkanı Mutlu Işıksu, "kesin ihraç" talebiyle disipline sevk edildi.

"Tehdit" iddiasında bulunmuştu; Adapazarı Belediye Başkanı'ndan üniversite öğrencisi kadına 50 milyon liralık dava

https://t24.com.tr/gundem/universite-ogrencisini-tehdit-ettigi-iddia-edilmisti-akp-adapazari-belediye-baskani-istifa-etti,1310564

***

İsrail, Lübnan'da yaptığı hava saldırısıyla üç gazeteciyi öldürdü 

Lübnan medyasının aktardığına göre, ülkenin güneyine İsrail'in bir medya aracını hedef alarak gerçekleştirdiği saldırıda üç Lübnanlı gazeteci hayatını kaybetti.

Al Manar TV'nin muhabiri Ali Shoeib ile Al Mayadin muhabirleri Fatima ve Mohamed Fetoni, Jezzine kasabasında düzenlenen hava saldırısında öldürüldü.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun, saldırıyı savaş sırasında gazetecilerin korunmasını öngören uluslararası hukuku ihlal eden "açık bir suç" olarak nitelendirdi.

İsrail ordusu, Ali Shoeib'in bir saldırıda öldürüldüğünü doğruladı ancak onun gazeteci kılığına girmiş bir Hizbullah mensubu olduğunu öne sürdü.

Bu, savaşın başlamasından bu yana İsrail'in Lübnan'da gazetecileri hedef aldığı yönündeki suçlamaların ikinci örneği oldu.

Geçen hafta da Al Manar TV'nin tanınmış sunucularından Mohammad Sherri ile eşi hedefli bir saldırıda hayatını kaybetmişti.

Şu ana kadar Lübnan'da İsrail hava saldırılarında 120'si çocuk, 42'si sağlık görevlisi olmak üzere bin 100'den fazla sivilin öldüğü bildiriliyor.

https://t24.com.tr/dunya/israil-lubnanda-yaptigi-hava-saldirisiyla-uc-gazeteciyi-oldurdu,1310582

***

Biber pazarda 500 lira, balkondaki saksıda bedava!-Gürkan Akgüneş- 

"Meyve sebze borsası hal dışına kaydı. Yüzde 70’i artık dışarıdan satılıyor. Ben yüzde 30 ile nasıl borsa kurayım? Üretici hallerinde kaos ve kayıt dışılık var.  Aylardır hallerde zararına ürün satıyoruz. Ben hem üretici hem de halciyim. Fatura kesiyoruz, vergi stopaj ödüyoruz, bir de günah keçisi ilan ediliyoruz"

Hemen her hafta bir sebze veya meyvenin astronomik fiyat artışına tanık oluyoruz. Bu haftanın en önemli gündem maddesi; biberdi. Kilosu 500 TL’ye satılan biber, bir anda ülkedeki gıda enflasyonunun simgesi oldu. Bir dönem 50 liralık benzin alan insanlar şimdi pazarcılardan ‘50 liralık biber’ istiyor.

Peki biber, neden bu kadar pahalandı? Seralarda üretimin azalması, yaşanan fiyat artışında en büyük etken. Havaların ısınmaması nedeniyle biber üretiminin azalması, ani fiyat değişimine yol açmış. Üreticiler, benzer etkinin domateste de yaşanabileceğini, seralarda domates hasadının azaldığını belirtiyor. Bu yazı yazıldığında Antalya bölgesindeki hallerde, biberin kilo fiyatı çeşidine göre fiyatı 140 TL ile 220 TL arasında değişiyordu. Ama o biber, İstanbul’da pazara ya da markete geldiğinde, 400-500 TL’ye satılıyor.

İşte bu durum, Türkiye’deki yüksek gıda enflasyonunun en temel nedenlerinden biri. Üretici fiyatı ile pazar-market fiyatı arasındaki yüzde 300’e varan fark, hem tüketiciye hem de üreticiye zarar veriyor. Bu nedenle, üreticinin ürünlerini doğrudan pazara ulaştırabilmesi gerekiyor. Ya da tarladan sofraya gıda zincirinde, aracıların yüksek kâr elde etmesini önleyecek tedbirlere ihtiyaç var. Bir diğer yol ise; kentsel tarımla, tüketici olmaktan üretici olmaya geçiş. İhtiyaç duyduğumuz bazı sebzeleri, aslında şehirde yaşasak bile kolaylıkla ve ihtiyacımızı karşılayacak oranda üretebiliriz.

Çözüm, iki metrekarelik bir balkonda başlıyor. Standart bir balkon saksısında, doğru koşullar sağlandığında, tek bir biber fidesi bile sezon boyunca 50 - 60 adet ürün verebilir. Bunun nasıl mümkün olabileceğini, balkon bahçeciliği eğitimleri veren Ziraat Mühendisi Gökhan Sivaslı’nın tarifiyle yazının sonunda bulabilirsiniz.

1 kilo domatesin İstanbul yolculuğu: 2,5 lira
Ama öncelikle şu noktaya değinmek istiyorum. Sebze ve meyvede yaşanan fiyat artışında, suçlanan kesimlerden biri de haldeki komisyoncular ve tüccarlar. Geçtiğimiz günlerde Antalya Toptancı Hal Yaş Sebze ve Meyve Komisyoncular Derneği Başkanı Nevzat Akcan ile konuştum. Antalya’dan İstanbul Bayrampaşa Meyve Sebze Hali’ne 1 kilo domatesin 1 TL kârla satıldığını belirtiyor. Akcan’ın ilettiği dökümana göre, çiftçiden 60 TL’ye alınan 1 kilo domatesin fiyatı, İstanbul’daki hale girdiğinde 73,18 TL oluyor. Aradaki 13,18 TL’lik fiyat farkının; 2,58 TL’si nakliyat, 2,40 TL’si ambalaj, 2,50 TL’si işçilik, 2,30 TL’si ise işletme masrafı olarak tüketiciye yansıyor.

Meyve sebzenin yüzde 70’i kayıt dışı satılıyor
Akcan, meyve sebzede tarla ile market arasındaki astronomik fiyat farklarının kayıt dışı satışlardan kaynaklandığını belirtiyor; “Bildirimle satışa izin verilmesinin ardından, sebze ve meyve satışları hal dışına çıkmaya başladı. Bildirimci, daha düşük vergi ödemek için 45 liralık ürünün fiyatını örneğin 5 liradan bildiriyor sonra da ‘5 liralık ürün 45 liraya satıldı’ deniliyor. Sahte bildirimler var. Meyve sebze borsası hal dışına kaydı. Yüzde 70’i artık dışarıdan satılıyor. Ben yüzde 30 ile nasıl borsa kurayım? Üretici hallerinde kaos ve kayıt dışılık var.  Aylardır hallerde zararına ürün satıyoruz. Ben hem üretici hem de halciyim. Fatura kesiyoruz, vergi stopaj ödüyoruz, bir de günah keçisi ilan ediliyoruz.  Dürüst esnaf kayıt dışılıkla nasıl yarışsın? Köylüye, pazarlara sahip çıkmamız lazım. Yoksa tarımı çok daha kötü günler bekliyor. Üretim yapacak köylü bulamayacağız bu gidişle.”

Akcan’ın dikkat çektiği kötü senaryo gerçekleşir ve köylerde ürerim azalırsa, şehirlerde yaşayanların direnci, kendi sebzelerini yetiştirebilmek olacak. Bunun da nasıl mümkün olacağını Ziraat Mühendisi Gökhan Sivaslı’dan öğrenelim..

Balkonda hangi sebze nasıl yetişir?
Balkon tarımında başarısızlığın birinci nedeni yanlış tür seçimidir. Ve bu hatanın neredeyse tamamı, ışık analizi yapılmadan atılan adımlardan kaynaklanır. Günlük ışık ihtiyaçları açısından sebzeler üç gruba ayrılır. Sizin balkonunuz günde kaç saat güneş alıyor? (Sabah 8'den akşam 17'ye kadar balkonunuza güneş girip girmediğini her saat başı bir kez not ederek günlük güneş alma süresini ölçebilirsiniz.)

8 saat ve üzeri — Tam Güneş: Biber, domates, patlıcan, kabak. Bu türler yetersiz ışıkta çiçek döker, meyve tutamaz.
6–8 saat — Orta Güneş: Taze soğan, turp, ıspanak. 
4–6 saat — Yarı Gölge: Marul, roka, maydanoz, nane, kişniş. 

Sivri biber

Kök hacmi, verimi direkt etkiler, ürün sayısını artırır. Minimum 12 litre saksı ve 30 cm derinlik balkon için idealdir. Tek saksıya tek fide çalışmak verimi artırır. Dikim zamanı: Nisan ortası–Mayıs başı. Toprak sıcaklığı 18°C üzerinde kararlı seyrettiğinde. Sezon verimi: 50–60 adet (bitki başına)

Taze soğan

Balkonda en az riske sahip üründür. 20 cm derinlik yeterli. Dipten 3–4 cm bırakarak kesin, aynı kök sistemi 2–3 döngü daha verir. Tek ekim, birden fazla hasat. Yıl boyunca, kışın iç mekânda bile üretilebilir. Taze soğan, yetiştirilmesi en kolay bitkilerden biridir.

Marul

Bakımı kolay ve balkonda rahatça üretilebilecek bir üründür. Ancak yüksek sıcaklıkta tohum sapı oluşturur ve acılaşır. Bu nedenle ideal üretim aralığı Eylül–Mayıs'tır. Yaz ortasında marul yetiştirmek yerine bu aralıkta bibere dönmek iyi bir manevradır.

Hasat şekli: “Cut-and-come-again” yöntemi. Dıştan yaprak alın, göbeği bırakın. Tek ekim 6–8 hafta kesim döngüsü sağlar. Üç fide, haftalık bir ailenin salata ihtiyacını karşılar.

Maydanoz

Balkonda en sık sulama hatasıyla kaybedilen türdür. Kök çürüklüğüne son derece yatkındır; toprağı sürekli nemli tutmayın. Yarı gölge toleransı nedeniyle kuzey balkonu için biçilmiş kaftandır.

Üretim için altyapı hazırlığı:

Profesyonel saksı karışımı:

%50 torf bazlı saksı toprağı — temel yapı

%30 perlit — gözenekler, su ve hava tutma kapasitesi

%20 olgun kompost veya solucan gübresi — bitki besin maddesi ve toprak altı bakteri desteği.

Aşırı sulamaya dikkat!

Saksı tarımında, balkon bahçeciliğinde aşırı sulama, yetersiz sulamadan daha fazla bitki öldürür. Sürekli nemli toprak kök bölgesinde oksijeni tüketir. Kökler çürümeye başlar. Bitki kurumak üzereymiş gibi görünür — sahte kuruma. Daha fazla sular, daha hızlı öldürürsünüz.

Saksı su ihtiyacı nasıl anlaşılır?

Parmak Testi: Baş parmağınızı toprağa 2 cm sokun.

Nemli hissediliyorsa: Sulama yok.

Kuru hissediliyorsa: Drenaj deliklerinden su çıkana kadar bol sulayın.

Biber için ideal sulama şekli: Serin sabah saatlerinde, 2–3 günde bir derin sulama. Günlük sık-az sulama, kök çürümesinin birincil nedenidir.

Balkonda hemen üretmeye başlayıp verim alınabilecek bitkiler, saksı hacimleri ve hasat oranları

Sivri Biber (1 fide) — 12 L  50–60 adet

Taze Soğan — 5 L — 3–4 demet

Marul (3 fide) — 10 L — 2 ay / haftalık hasat

Maydanoz (2 fide) — 5 L — tüm sezon kesim

Ev vapımı bitki besin tarifleri

Muz kabuğu şerbeti — Potasyum (K)

Muz kabuğu yüksek oranda potasyum içerir; meyve dolgunluğunu doğrudan etkiler.

Yapılışı: 3–4 muz kabuğu+ 1 litre su. 48 saat oda sıcaklığında beklet. Süz. 1:5 oranında seyrelt. Haftada bir, çiçeklenme döneminde uygula. Çiçek dökülmesini ciddi şekilde azaltır.

Yumurta kabuğu suyu — Kalsiyum (Ca)

Biberdeki çiçek dibi çürüklüğü vakalarının büyük bölümü kalsiyum alım yetersizliğine bağlıdır. Kalsiyum, hücre duvarının önemli elemanlarından biridir.

Yapılışı: Yumurta kabuklarını toz haline getir. 1 litre suya ekle, 24 saat beklet, süz. Doğrudan sulama suyu olarak haftada bir kullan.

Sarımsaklı su — Koruyucu Biyopestisit

Sarımsakta bulunan allisin isimli madde, hem mantari hastalıklar hem de yaprak biti gibi zararlılarla mücadelede güçlü destek olur. Aktif enfeksiyonda değil, koruyucu uygulamada belgelenmiş etkinliği vardır.

Yapılışı: 5–6 diş ezilmiş sarımsak + 1 litre su. Bir gece beklet. Süz. Haftada iki kez, sabahları yaprak altlarına ince şekilde uygulayın.Hastalık ve zararlı önleme uygulamasıdır.

Sabun–yağ solüsyonu — Beyazsinek, Kırmızı Örümcek, Bit

Yağ–sabun karışımı böceğin solunum açıklıklarını tıkar. Fiziksel mücadelede etkilidir, kimyasal bir mücadele değildir.

Yapılışı: 1 litre su + 5 ml parfümsüz sıvı sabun + 5 ml zeytinyağı. İyice çalkala. Sabahları, çok erken saatlerde, güneş aşırı ısıtmadan önce yaprak altlarına ince spreyleme şeklinde uygulanır.

/././

Arjantin’in yarım asırlık hafıza mücadelesi: Askerî cuntadan Milei’ye -Esra Akgemci- 

Arjantin’de adalet arayışı en temelinde hafıza mücadelesine dayalı.  1976-1983 yılları arasında yaşananlarla yüzleşebilmek için devlet terörünü meşrulaştırmaya yönelik anlatılara karşı ısrarla hakikati savunmak gerekiyor. Javier Milei iktidarında destek bulan ve yeniden kurgulanan bu anlatılar, demokrasi ve insan haklarını tehdit ediyor.

Arjantin’de 24 Mart 1976’da gerçekleşen askerî darbenin üzerinden tam 50 yıl geçti. O gün kurulan ve 1983 yılına kadar süren diktatörlüğün işlediği suçların soruşturulması ve cezalandırılması için verilen mücadele bugün hâlâ devam ediyor.

İnsan kaçırmalar, kaybetmeler, işkenceler, infazlar, gizli gözaltı merkezleri, çocuklara el koymalar… Bu suçların “insanlığa karşı suçlar” kapsamına alınması ve suçluların yargılanması için hukuki bir yapı inşa etmek hiç kolay olmadı. İnsan hakları örgütlerinin çabaları sayesinde bugüne kadar önemli adımlar atılmış olsa da adaletin sağlanabilmesi için daha gidilecek çok yol var.

Hafıza, sürekli yeniden kurulan politik bir alan ve başlı başına bir mücadele pratiği haline gelmiş durumda. Bu mücadele sadece “unutmaya karşı hatırlamak” anlamına gelmiyor. Asıl mücadele, unutulmaması gerekenin ne olduğunu, yani hakikatin ne anlama geldiğini ortaya çıkarmak için veriliyor.

Dolayısıyla, adalet arayışı en temelinde hafıza mücadelesine dayalı. 1976-1983 yılları arasında yaşananlarla yüzleşebilmek için devlet terörünü meşrulaştırmaya yönelik anlatılara karşı ısrarla hakikati savunmak gerekiyor.  

Arjantin’de 24 Mart günü, tam da bu nedenle 2002’de “Hakikat ve Adalet için Ulusal Hafıza Günü” ilan edildi. Darbenin 30. yıldönümü olan 2006’da ise 24 Mart günü “resmî tatil” haline geldi. Bu elbette kutlama değil, hesaplaşma günü. 24 Mart, Arjantinlilerin ülke genelinde sokağa çıkıp o ünlü sloganı bir kez daha hep birlikte haykırdıkları gün: “Bir Daha Asla!” (¡Nunca Más!)  

Darbenin 50. yıldönümünde, başkent Buenos Aires’in ünlü meydanı Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı) ile Avenida 9 de Julio (9 Temmuz Bulvarı) arasındaki dokuz kilometrelik yol, her 24 Mart’ta olduğu gibi yine on binlerce insanla dolup taştı. Bu yıl protestoların hedefinde inkârcı Milei hükümeti de vardı.

9 Temmuz Bulvarı’nda Buenos Aires’in sembolü olan ünlü dikilitaşta “Bir daha asla” yazılı, 24 Mart 2026

“Kirli Savaş” söylemi

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, diktatörlükle ilgili inkârcı (negacionista) söylemlerine seçim kampanyası sırasında başladı. 1 Ekim 2023’teki başkanlık tartışmasında, Milei, dikta döneminde kaybedilen kişi (desaparecidos) sayısının 30 bin değil 8 bin 753 olduğunu söyledi.

Bu sayı, 1984’te kurulan araştırma komisyonunun (CONADEP) belgelediği kayıp sayısına yakın. Ancak bu hiçbir zaman nihai sayı olarak sunulmadı. Yeni davalar açıldıkça ve yeni tanıklar ortaya çıktıkça kayıp listeleri genişlemeye başladı. Gizli gözaltı merkezlerinde kayıt altına alınmayan vakalar ve “ölüm uçuşları” adı verilen hava operasyonlarında sistematik olarak yok edilen cesetler nedeniyle zorla kaybedilenlerin sayısının yaklaşık 30 bin olduğu kabul ediliyor.

Milei ise başkanlık tartışmasında bu genel kabulü inkâr etti ve sayının özellikle yüksek tutulduğunu öne sürdü. Milei, diktatörlüğü kınadığını, ancak o dönemin gerillalarının da kınanması gerektiğini belirtiyordu. Ona göre o dönemde yaşananlar “devlet terörü” değil, devlet ile terörizm arasında çıkan bir “savaştı”.  

Kendi ifadesiyle, “Devlet bu tür çatışmalara katıldığında bir çerçeve içinde hareket etmek zorundaydı çünkü şiddet tekeline sahip olan oydu”. Milei, devlet tarafından işlenen istismarların kötü olduğunu kabul ediyordu, ancak ona göre buradan yola çıkarak gerillaların “iyi” ve “idealist” gençlerden oluştuğu söylenemezdi.

Bu söylem elbette yeni değil. Sadece Arjantin’de değil, tüm Latin Amerika genelinde Soğuk Savaş boyunca askerî rejimlerin işledikleri insanlığa karşı suçları meşrulaştırmak için hep bu söylem kullanıldı. Bunun bir “Kirli Savaş” (Guerra Sucia) olduğu, diktatörlüğe direnen gerillaların da suç işlediği, yani iki tarafın da “aşırılığa kaçtığı” ve eşit ölçüde “kirlendiği” iddia edildi.

“Kirli Savaş” ifadesi, Arjantin’de daha bilinen adıyla “iki şeytan teorisi” (teoría de los dos demonios), devlet terörü ile muhalif şiddeti eşitleyerek, sorumluluğun sınırlarını bulanıklaştırdığı için insan hakları savunucuları tarafından reddediliyor.

Bugün Milei’nin yaptığı sadece “Kirli Savaş” söylemini yeniden canlandırmak değil. Milei sayıları yarıştırarak, meseleyi niceliksel bir tartışmaya hapsetmeye ve insan hakları mücadelesini itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Ona göre insan hakları savunucuları, çıkar peşinde oldukları için rakamı yüksek tutuyorlar.

Milei, insan hakları mücadelesini, ekonomik bir yolsuzluk gibi göstererek onu da “testeresi” ile kesip atacağı bir bütçe kalemi haline getirmeye çalışıyor. Böylelikle belgelenmiş, kanıtlanmış ve hükme bağlanmış bir bilançoyu silebileceğini düşünüyor.

Üstte kırmızı harflerle “Arjantin: Darbenin 50. Yılı, İnkârcı Bir Başkanla” yazılı. Milei’nin çekiç tutan eli “Memoria”, yani “Hafıza” kelimesini parçalıyor

Milei’nin “Tam Hafıza” söylemi

Diktatörlüğü bir “devlet terörü” değil, iki tarafın olduğu bir “savaş” olarak tanımlamak, askerî cuntanın işlediği sistematik suçları “istismar” (abuso) seviyesine indirgemek demek.

Oysa 24 Mart’ta kurulan diktatörlük tam da baskı ve şiddeti bir devlet politikası olarak örgütleyen bir iktidar sistemiydi. Hedef sadece rejimin düşman olarak gördüklerini ortadan kaldırmak değil, toplumu korku aracılığıyla yeniden yapılandırmaktı. Bunu meşru bir müdahale olarak kabul etmek ve normalleştirmek, demokrasi ve insan hakları açısından çok büyük bir tehdit oluşturuyor.

Bu açıdan Milei’nin 2023’ten bu yana benimsediği “Tam Hafıza” (Memoria Completa) söylemi, inkarcılığı bir devlet politikası haline getiren ve insan hakları mücadelesine meydan okuyan bir girişim olarak görülmeli.   

Milei’nin aşırı sağcı hükümeti, 1985'teki Cunta Yargılamaları kararlarından bu yana tanınan ve ardından defalarca çeşitli yargı kararlarıyla teyit edilen sistematik ve yasadışı devlet şiddeti gerçeğini reddediyor ve bunun yerine “iki şeytanlı” bir “tam hafıza” talep ediyor. Devlet terörünü, iki eşit taraf arasındaki meşru bir savaş olarak çerçevelemek, en basit anlamıyla askerî rejimi meşrulaştırmak anlamına geliyor.

Temmuz 2024’te, Alfredo Astiz gibi diğer diktatörlük suçlularının Milei’nin partisi La Libertad Avanza milletvekilleri tarafından cezaevinde ziyaret edilmesi, hükümetin askerî diktatörlüğün meşruiyetini yeniden tesis etmeye yönelik çabalarından biriydi.

Milei döneminde Savunma Bakanlığı bünyesinde gizliliği kaldırılmış askerî belgeleri inceleyen birim dağıtıldı, diktatörlük döneminde bebeklerin kaybedilmesini araştıran bir komisyon kapatıldı ve diktatörlük dönemi davalarının izlenmesine ayrılan bütçeler kesildi.

Milei’nin Başkan Yardımcısı Victoria Villarruel’in bu süreçte kilit rol oynadığını belirtmek gerek. Her fırsatta “tek taraflı hafıza” eleştirisi yapan ve kendisini “terör mağdurlarının savunucusu” olarak konumlandıran Villarruel, uzun süredir askerî personelin yargılanmasına karşı çıkan çevrelerle ilişki içinde olan bir isim.

Darbenin 50. yıldönümünde kayıplar anılıyor. 24 Mart 2026, Buenos Aires

Hafıza mücadelesinin öncüleri Plaza de Mayo Anneleri

“Kirli Savaş” söylemini ilk sorgulayan ve insan hakları ihlallerini teşhir edenler, kayıp çocuklarını arayan anneler oldu.

1977’den itibaren başlarını beyaz başörtüleriyle (pañuelo blanco) örterek Başkanlık Sarayı Casa Rosada önünde yürüyüşler düzenleyen Plaza de Mayo Anneleri, tam da toplumsal mücadelenin sönümlendiği bir dönemde Jorge Rafael Videla diktatörlüğünün baskı ve şiddetine meydan okudular.

Casa Rosada önünde Plaza de Mayo Anneleri, 1977

Annelerin yaptığı en basit ama en vurucu eylem kuşkusuz çocuklarının fotoğraflarını sergilemek oldu. İnsanlar gizli gözaltı merkezlerinde kaybediliyor ve cunta rejimi hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmiyorken anneler Başkanlık Sarayı’nın önüne dikilip korkusuzca sordular: “Çocuklarımız nerede?”

Kayıpların fotoğraflarının yer aldığı pankartlar, annelerin hakikat arayışının ulusal ve uluslararası kamuoyunda görünürlük kazanmasını sağladı. Onların verdiği adalet mücadelesi, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri de dâhil olmak üzere dünya genelinde birçok insan hakları savunucusu için ilham kaynağı oldu.

“Hafıza kök salıyor”

Sara “Coca” Luján’ın ardından

Plaza de Mayo Anneleri’nin kurucularından ve insan hakları mücadelesinin sembol isimlerinden biri olan Sara “Coca” Luján de Molina, 20 Mart’ta, askerî darbenin 50. yıldönümüne günler kala hayatını kaybetti.

Sara “Coca” Luján, öldüğünde 100 yaşındaydı. Son ana kadar mücadele etmekten hiç vazgeçmedi. Yaşasaydı, 24 Mart’taki anma yürüyüşüne katılmayı planlıyordu.

“Coca” lakaplı Sara Luján, 24 Mart 1976 günü kaçırıldı ve Buen Pastor Hapishanesinde ve gizli gözaltı merkezlerinde tam bir yıl boyunca özgürlüğünden mahrum bırakıldı. Onu kaçıranlar, oğlu Raúl Mateo Molina Luján hakkında sorular soruyorlardı. 

Daha sonra oğlu Raúl’un 5 Ekim 1976’da kaçırılarak Córdoba eyaletinde bulunan ve en acımasız toplama kamplarından biri olan gizli gözaltı merkezi “La Perla”ya götürüldüğü ve aynı gün öldürüldüğü öğrenildi. Ancak Raúl’un cenazesine hiçbir zaman ulaşılamadı. Adı hâlâ kayıp listesinde yer alıyor.

“Coca” Luján, 1977’de Plaza de Mayo Anneleri’nin yürüyüşlerine katılan ilk kişilerden biriydi. Ayrıca “La Perla”daki kayıpların bulunması için açılan davanın öncülerinden oldu.

Geçen sene verdiği röportajda “Kayıplarımızın kemiklerini istiyoruz. Kemikler bize teslim edilmedikçe yasımız sona ermeyecek. Bu, devletin görevidir” demişti.

İnsan hakları mücadelesine yarım asır adayan Sara “Coca” Luján

Hafıza edebiyatı

Arjantin’in kolektif hafıza mücadelesinde sanatın özel bir yeri var. Arjantin, Latin Amerika ülkeleri arasında edebiyat, tiyatro ve görsel sanat alanlarında en güçlü geleneğe sahip ülkelerden biri. Dolayısıyla mahkeme salonları ve akademik metinlerin yanı sıra romanlar, filmler ve tiyatro salonları da kayıpların yokluğunu görünür kılan hafıza alanları olarak öne çıkıyor.

Bu bağlamda edebiyat da merkezi bir rol oynuyor. Devletin bastırdığı ya da kayıt altına almadığı deneyimleri görünür kılan edebiyat eserleri genel olarak “hafıza edebiyatı” olarak adlandırılıyor.

Arjantin’in hafıza edebiyatından Türkçeye çevrilen bazı eserleri anarak bitirelim. Akla gelen ilk eser, kuşkusuz Ricardo Piglia’nın “Suni Teneffüs” adlı romanı.

1980’de yayımlanan “Suni Teneffüs” (Respiración Artificial), Arjantin’de ilginç bir şekilde sansürü atlatmayı ve bestseller olmayı başarır. Roman o kadar karmaşıktır ki askerî cuntanın ruhu bile duymadan kayıplardan bahseder. Üstelik romanın adandığı iki kişi, Elías ve Rubén, binlerce kayıp arasındadır. Piglia, bu romanda kayıpların sesini “sessizce” duyurmayı başarmış ve yıllar sonra bile okurları etkilemeye devam etmiştir.

1999’da Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Suni Teneffüs”, dilimize İngilizceden Şen Süer Kaya tarafından çevrilmiş. Şu anda kitabın baskısı bulunmuyor. 

Ricardo Piglia’nın dilimize çevrilen bir diğer eseri “Yok Şehir” (La Ciudad Ausente), hafıza ve iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan distopik ve deneysel bir anlatı. 1992’de yayımlanan romanda Elena adlı bir kadının hafızasını barındıran bir makine üzerinden diktatörlük döneminde bastırılan hafızaya gönderme yapılır. Devletin işlediği suçlara ve hak ihlallerine ilişkin hikâyeler anlatan makine, hakikatin ülke geneline yayılmasını sağlar ve otorite için bir tehdide dönüşür. Piglia bu makine aracılığıyla resmî tarihe karşı alternatif anlatıların önemini vurgular.

2020’de DeliDolu Yayınları’ndan Pınar Savaş’ın çevirisiyle çıkan “Yok Şehir”in grafik roman versiyonu da mevcut. Grafik versiyonu 2018’de Aylak Kitap tarafından “Yok Kent” adıyla ve Seda Ersavcı’nın çevirisiyle çıkmış.

Yine akla gelen ilk eserlerden biri Manuel Puig’in “Örümcek Kadının Öpücüğü” (El Beso de la Mujer Araña) adlı romanı. Puig, sadece diyaloglardan oluşan bu sürükleyici romanda, 1970’lerin Arjantin’inde bir hapishanede aynı hücreyi paylaşan tutkulu devrimci Valentin ile siyasetle ilgisi olmayan Molina’nın hazin hikâyesini anlatır. Valentin politik bir tutuklu iken Molina eşcinsel olduğu için askerî cuntanın hedefi haline gelmiştir. Birbirinden farklı bu iki insanın dostluğu ve dayanışması, başlı başına bir direniş hikâyesidir.

İlk baskısı 1976’da İspanya’da yapılan “Örümcek Kadının Öpücüğü” Arjantin’de yasaklandı ve 1983’e kadar yasaklı kitaplar listesinde kaldı. Türkiye’de ilk kez 1990’da Can Yayınları tarafından basılan kitap, dilimize İngilizceden Nihal Yeğinobalı tarafından çevrildi. 2025’te ise yine Can Yayınlarından Süleyman Doğru’nun İspanyolca aslından çevirisiyle yeniden basıldı.

“Örümcek Kadının Öpücüğü”, 1985’te ve 2025’te iki kez beyazperdeye uyarlandı. İlk uyarlamada William Hurt, Molina rolündeki etkileyici performansıyla “En İyi Erkek Oyuncu” Oscar’ını aldı. 2025’teki uyarlama ise Diego Luna ve Tonatiuh’a Jennifer Lopez’in eşlik ettiği iddialı bir müzikaldi ancak beklenildiği ölçüde ses getirmedi.

Beyazperdeye uyarlanan bir diğer eser ise Marcelo Figueras’ın “Kamçatka” (Kamchatka) adlı romanı. Aslında film kitaba uyarlanmış demek daha doğru olur. Figueras, önce senaryo olarak yazdığı eseri daha sonra romana dönüştürmüş. Film 2002’de vizyona girmiş, roman 2003’te yayımlanmış. Arjantin’deki askerî diktatörlüğü bir çocuğun gözünden sorgulayan kitap, insanların durup dururken ortadan kaybolduğu bir ülkede olan biteni anlamlandırmaya çalışan on yaşındaki Harry’nin hikayesini anlatıyor. Kendisine sığınak arayan Harry için Kamçatka, hayali bir evrenden bir direniş noktasına dönüşüyor.

2014’te Doğan Kitap tarafından Seda Ersavcı’nın çevirisiyle çıkan kitabın baskısı maalesef bulunmuyor.

Bir diğer kitap, “24 Mart 1976’da Arjantin’de bir darbe olmuştu, aynı gün on beşime basmıştım” cümlesiyle başlayan, Gloria Lisé’nin “Şafakta Ayrılık” adlı romanı. 2005’te Arjantin’de “Viene Clareando” adıyla basılan kitap 2009’da İngilizceye “Departing at Dawn” adıyla çevrilmiş. Türkçeye çevirisi de İngilizcesinden yapılmış. 2019’da Ayrıntı Yayınları tarafından Sevda Deniz Karali’nin çevirisiyle çıkan kitap, sevgilisi işçi hareketinin lideri olan ve darbe günü öldürülen Berta adlı genç bir kadının hikâyesini anlatıyor. Darbe yapıldığında kendisi de 15 yaşında olan Lisé, tanıklık ettiği olaylara dayanarak kendi neslinin hayatta kalma mücadelesini kayda geçiyor.

Son olarak Elsa Osorio’nun “Benim Adım Luz” adlı romanı, cuntadaki yaygın uygulamalardan biri olan hamile siyasi kadın mahkûmların doğurdukları çocukların alınıp devlet için çalışan yüksek rütbeli görevlilerin ailelerine verilmesini konu ediniyor. 1998’de Arjantin’de “A veinte años, Luz” adıyla yayımlanan ve Türkçeye 2019’da Cansu Akkoyun tarafından çevrilen roman, böyle bir aile tarafından yetiştirilen Luz’un biyolojik babasını arayışını anlatıyor.

Yazar, kitabın önsözünde diktatörlük döneminde el konulan ve varlığından haberdar olunmadığı için kimsenin aramadığı bir çocuğun başına gelenleri saplantı haline getirdiği için bu romanı yazdığını söylüyor.

Plaza de Mayo Büyükanneleri’nin verilerine göre cunta döneminde tahminen 500 çocuk bu şekilde kaçırıldı. Bugüne kadar gerçek kimliğine kavuşanların sayısı 133. Luz, her ne kadar kurmaca bir karakter olsa da onunkisi unutturulmaya çalışılan, yok sayılan gerçek bir suçun hikâyesi.

/././

Hristiyan Siyonizmi ve din merkezli ABD dış politikası -Mehmet Ali Çiçekdağ- 

Armageddon (son büyük savaş) sonrası Hazreti İsa’nın İsrail’de yeniden dünyaya geleceği inancı. Amerika'nın yeni İç Savaşı "Önce Amerika" ile "Önce İsrail" arasında. Amaç tonlarca para ve petrole çökme. ABD’nin İsrail büyükelçisi: Vaat edilen tüm toprakları almalarında bir sakınca yok. Adalet yerine kehanet. Deja vü: Meğer Irak’ta da İran’da da kitle imha silahı yokmuş.

78 milyon Evanjelist Protestan’ın siyasal gücü

ABD siyaseti laik bir cumhuriyet olarak tanımlanır. ABD’nin kurucu babaları din özgürlüğünün yanı sıra devlet ile din arasına mesafe koymayı özellikle istemiştir. Örneğin devletin, yani vergi mükelleflerinin dini okulları finanse etmesi yasaktır. Öte yandan oldukça dindar olan ve “İncil kuşağı” denilen ABD’nin orta bölgelerinin siyaset üzerindeki etkileri inkar edilemez. 1930’lardaki içki yasağının ve dört yıl önce kadınların federal alanda kürtaj hakkını kaybetmelerinin arkasında dindar baskı grupları vardır.

ABD’de toplu şekilde oy kullanan ve büyük çoğunluğu beyaz olan 78 milyon evanjelist Protestan bulunur. Bunların siyaset hayatında özellikle Trump döneminde ne kadar başarılı oldukları kanıtlanmıştır. İlk dönemindeki Başkan Yardımcısı  Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo ve yakından tanığımız Pastör Brunson evanjelist kilisesinin ileri gelenlerindendir.

Evanjelistler Hazreti İsa’nın İsrail’de yeniden doğacağına inandıkları için sürekli son derece İsrail yanlısı bir politika izlerler. İç politikada aşırı sağ bir gündemleri vardır. Kadınların kürtaj hakkını ve LGBT+ bireylerin kazanılmış haklarını geri almak için politikacıların seçim kampanyalarına büyük bağışlar yaparlar. Muhafazakarların zaten çoğunlukta olduğu Yüksek Mahkemedeki oranın kendi lehlerine daha da bozulması için dua ederler.

Günümüzün Washington’unda bazı dini akımlar dış politikayı etkileyebilecek ölçüde güçlü hale gelmiştir. Bunların başında da Hristiyan Siyonizmi gelir. Sorun bu inanç sisteminin ABD’nin dış politikasıyla iç içe geçmiş olmasıdır.

Hazreti İsa İsrail’de yeniden dünyaya gelecek

Hristiyan Siyonizmi özellikle Amerikan Evanjelik çevrelerinde yaygın olan bir teolojik yorumdur. Bu görüşe göre Hazreti İsa İsrail’de tekrar dünyaya geleceği ve İncil’de anlatılan kıyamet senaryolarının gerçekleşmesi için İsrail’in güçlenmesi ve Kudüs’ün Yahudi kontrolünde olması gereklidir. Başka bir deyişle İsrail’in politik kaderi yalnızca jeopolitik bir mesele değil, ilahi bir kaderin parçasıdır.

Hristiyan Siyonizminin kökleri 19. yüzyılda Scofield gibi figürlerin geliştirdiği dönemsel teolojiye dayanır. Bu inanca göre Yahudilerin Filistin topraklarına dönüşü ve orada bir devlet kurması İsa'nın ikinci gelişi için zorunlu bir ön koşuldur. Bu inanç Büyük İsrail haritalarını (Nil'den Fırat'a) kutsal bir hedef olarak görür ve Ortadoğu'da yaşanacak büyük bir hesaplaşmayı (Armageddon) kaçınılmaz olarak kabul eder. Günümüzde bu teolojinin en güçlü temsilcisi ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'dir.

Vaat edilen tüm toprakları almalarında bir sakınca yok

Huckabee'nin diplomatik kimliği ile kişisel inançları arasındaki çizgi belirsizdir. Laik bir devletin temsilcisi gibi değil, bir misyoner gibi davranan Huckabee bir röportajda İsrail'in İncil'de vaat edilen toprakların tamamına sahip olma hakkı üzerindeki bir soruya "Hepsini almalarında bir sakınca yok" yanıtını vermiştir.

ABD’de neredeyse hepsi beyaz olan ve bölünmeden oy kullanan Evanjelik Protestan seçmen kitlesi İsrail’e koşulsuz destek verilmesini yalnızca stratejik değil, teolojik bir görev olarak görmektedirler. Birçok Amerikalı siyasetçi için İsrail politikası bir dış politika tartışması olmaktan çıkmış ve bir iç politika zorunluluğu haline gelmiştir.

Böyle bir ortamda rasyonel diplomasi geri plana itilmektedir. Amerika’nın Ortadoğu politikası bölgesel barışın ya da uluslararası hukukun gereklerinden çok seçmen tabanının dini beklentileri üzerinden şekillenmektedir. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması bu baskının en somut örneklerinden biridir.

İsrail’in Ortadoğu’daki şiddeti ABD vergi mükellefleri tarafından finanse ediliyor

Bu teolojik fanatizm yalnızca sembolik bir duruş değildir. İsrail'in işgal altındaki topraklarda yürüttüğü politikalar Amerikalı vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen silahlarla mümkün olmaktadır. Ancak bu durum yalnızca laik liberalleri rahatsız etmemekte ve artık ABD sağında da derin bir çatlağa yol açmaktadır.

Amerika’da siyaset baskı gruplarının etkilerine karşı çok açık ve savunmasızdır. Örneğin günümüzdeki en büyük savaş kışkırtıcısı Senatör Lindsay Graham’ın ABD’deki en büyük İsrail lobisi olan AIPAC’tan 4,6 milyon dolar aldığı rapor edilmiştir. İşin ilginç tarafı ABD Yüksek Mahkemesi siyasi kampanyalara bağışları ifade özgürlüğünün kapsamına almış ve kısıtlamaları kaldırmıştır.

ABD’de yerel seçmenlerin siyasete etkisi

Amerika’da yerel seçmenlerin politika üzerindeki etkisi oldukça büyüktür. Bunun başlıca nedeni tüm politikacıların genel seçimden önce adaylıklarının ön seçimle saptanmasıdır. Milletvekilleri bizdeki gibi parti genel başkanları tarafından atanmazlar. Bu nedenle oy kullanırken parti başkanlarına değil, yeniden seçilme şanslarının bağlı olduğu geldikleri bölgenin seçmenlerine bakarlar. Son zamanlardaki kutuplaşmaya rağmen parti disiplini göreceli olarak zayıftır.

Oysa ülkemizde seçmenle milletvekili arasında bir bağ yoktur ya da çok zayıftır. Derslerimde öğrencilere onları Ankara’da hangi milletvekilinin temsil ettiğini sorarım. Bugüne kadar kendi temsilcisini tanıyan çıkmadı. Buna karşın ABD’de seçim bölgesini temsil eden milletvekilinin en büyük kentin merkezinde bir ofisi vardır ve devletle bir işi ya da talebi olan vatandaşlar kapısını çalar.

Kutsal topraklar ve Beyaz Saray: Hristiyan Siyonizminin gölgesinde dış politika

Washington'dan yönetilen bir imparatorluğun Ortadoğu'ya bakışını yalnızca petrol rezervleri, askeri üsler veya güç dengeleriyle açıklamak mümkün değildir. Son yirmi yıldır ABD dış politikasının şekillenmesinde geleneksel realist parametrelerin yanı sıra Hristiyan Siyonizmi gibi çok daha girift ve köklü bir dinamik iş başındadır.

Özellikle son Trump dönemiyle birlikte Hristiyan Siyonizmi artık yalnızca bir lobi faaliyeti olmaktan çıkmış, devlet politikasının bizzat kendisine dönüşmüştür. Bir grup Amerikalı evanjelikin kıyamet senaryolarına dayanan inançlarının Ortadoğu topraklarında nasıl bu kadar kanlı bir gerçekliğe dönüşebildiğinden alınacak çok ders vardır.

Trump’ın başı arkasında Mossad olduğu sanılan Epstein şantaj skandalı yüzünden belaya girince İsrail’in peşine takılıp İran’a füzeler ve bombalar yağdırıp Hürmüz Boğazının kapatılmasına ve petrol fiyatlarının fırlamasına yol açmıştır. Müttefiklerinden ve hatta Rusya ve Çin’den yardım isteyip reddedilince bir çıkış yolu aramaktadır.

Oysa bir süper gücün dış politikası kıyamet teolojisine değil, uluslararası hukuka, diplomasiye ve barış arayışına dayanmalıdır.

Amerikan demokrasisinin paradoksu burada ortaya çıkmaktadır. Bir yanda laik anayasal düzen, diğer yanda dini motivasyonlarla şekillenen etkin siyasi baskı grupları bulunur.

Amerika'nın yeni iç savaşı: "Önce Amerika" ve "Önce İsrail"

Geçenlerde izolasyonist "Önce Amerika” kanadının sözcülüğünü yapan Tucker Carlson ile geleneksel Evanjelik kuşağın İsrail'e olan koşulsuz desteğini temsil eden ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee arasında bir mülakat yapıldı. Oldukça sert geçen gergin mülakat aslında Amerikan muhafazakâr hareketinin geleceğine dair bir kırılma anıydı.

Carlson'ın soruları manidardı. "İsrail niçin bizim ülkemizden daha güzel yollara sahip?" "Gazze'de ölen on binlerce çocuğu Hristiyanlıkla nasıl bağdaştırabiliyorsunuz?" Bu sorular yıllardır sorgulanmadan kabul edilen bir ittifakın temelini sarsacak nitelikteydi. Huckabee'nin çoğu zaman cevap vermekte zorlanması bu teolojik argümanın mantıklı bir sorgulamaya dayanacak kadar sağlam olmadığını gösterdi.

Bu çatlak öyle bir noktaya geldi ki artık taraflar birbirlerini "heretik" (sapkın) olarak yaftalamaya başladı. Sandra Hagee Parker "Önce Amerika" hareketini ve Tucker Carlson'u, Haçlı Seferleri ve Nazi ideolojisiyle aynı kefeye koyarak onların "Yerine Geçme Teolojisi” ile Yahudi karşıtlığını yeniden canlandırdığını iddia etti. Amerikan sağı fokur fokur kaynamaya başladı.

ABD’de pişer, Ortadoğu’ya düşer

Ancak bu teolojik tartışmaların Ortadoğu'nun coğrafyasında yarattığı yıkım bambaşka bir boyuttaydı. Hristiyan Siyonizmi İsrail'in Gazze, Lübnan, Suriye ve İran’daki saldırılarını meşrulaştıran ve işgali kutsayan bir örtü işlevi görmekteydi.

Bu teoloji Müslümanların yanında Filistinli Hristiyanları da görmezden geldiği için Kudüs'teki Ermeni, Rum Ortodoks ve Katolik patriklerin ortak yayınladığı bildiri tarihi bir öneme sahipti. Bu kadim kiliseler Hristiyan Siyonizmini açıkça kınadılar, bu ideolojinin kamuoyunu yanılttığını ve siyasi bir ajandayı dayatmak için kullanıldığını ilan ettiler.

İronik bir şekilde bu noktada Tucker Carlson ile Kudüs patrikleri aynı cephede buluştular. Her ikisi de Hristiyan Siyonizmini Hristiyanlık dışı ve zararlı buldular. Carlson'ın "Tanrı hiçbir ülkenin tarafında değildir" çıkışı Kudüs'ten gelen bir uyarıyla birleşti.

Lindsey Graham’ın İran takıntısı: Tonlarca para ve petrol

Senatör Lindsey Graham son haftalarda Amerikan siyasetinde İran’a yönelik askeri operasyonların en ateşli savunucularından biri olarak öne çıktı. Güney Carolina’lı senatör Başkan Donald Trump’ı İran’a savaş açmaya ikna eden isim olarak tanımlanıyor. Ancak Graham’ın bu savaşı meşrulaştırma çabası hem mantıksal tutarsızlıklar hem de rahatsız edici ekonomik çıkarlarla dolu bir tablo sunuyor.

Graham savaşın stratejik gerekçelerini anlatırken Fox News’te yaptığı bir açıklamada Bu rejim çöktüğünde tonlarca para kazanacağız” diye bir itirafta bulundu. Senatör bu ekonomik çıkarı daha da somutlaştırarak Venezuela ve İran’ın dünya petrol rezervlerinin yüzde 31’ine sahip olduğunu, ABD’nin bu rezervlerle bir ortaklık kuracağını ve bunun Çin’in kabusu olacağını söyledi.

Bu sözler savaşın özgürlük ve demokrasi getirme söyleminin ardındaki gerçek motivasyonu gözler önüne serdi. Graham adeta bir şirket satın alımından bahseder gibi bağımsız bir ülkenin doğal kaynaklarını ele geçirmeyi iyi bir yatırım olarak tanımladı. İran Dışişleri Bakanlığı da “Amaçları açık. Ülkemizi parçalayarak petrol zenginliğimize yasadışı yollarla el koymayı hedefliyorlar” diye cevap verdi.

Graham sadece ABD yönetimini değil, bölge ülkelerini de savaşa dahil etmeye çalıştı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne seslenen senatör “Size silah satıyoruz. Bu kavgaya dahil olun” dedi. Hatta Suudi Arabistan’a yönelik bir savunma anlaşmasının ancak bu ülkelerin İran’a karşı savaşa katılması şartına bağlanması gerektiğini ima etti.

Ancak ABD’ye ve Trump ailesine akıttığı milyarlarca doların İran füzelerini engelleyemediğini gören ve çoğunun ekonomisi çökme noktasına gelen Körfez ülkelerini buna ikna etmek çok zordur. Suudi Arabistan gelecekteki ABD yatırımlarını iptal edeceğini açıkladı.

Biraz önce Sözcü TV ABD’nin körfez ülkelerinden savaş devam ederse 5 trilyon, etmezse 2,5 trilyon dolar talep ettiğini söyledi. Bu rakam bana çok aşırı geldi ve şimdilik teyit edemedim. Günümüzde dezenformasyon ve yapay zeka ürünü alternatif gerçeklik konularında çok dikkatli olmamız gerek.

Graham TV’de ABD deniz piyadelerinin mutlaka Harg adasını işgal etmeleri gerektiğini, Iwo Jima adasını kahramanca ele geçiren bu olağanüstü askerlerin bunu başarabileceğini söyledi. Iwo Jima’da yedi bin Amerikalı askerin öldüğünü birisinin ona hatırlatması gerek.

Irak dersini unutan yeni nesil neocon

Graham’ın İran konusundaki tutkusu onu 2003 Irak işgalinin mimarlarıyla aynı çizgiye yerleştiriyor. O dönemde de savaşı ateşli bir şekilde destekleyen Graham Irak’ta yüzbinlerce sivilin ölümüne, bölgenin istikrarsızlaşmasına ve IŞİD gibi terör örgütlerinin doğmasına yol açan sürecin bir parçasıydı. Senatör Tim Burchett, Graham için “Lindsey henüz bombalamaya dönüştürmek istemediği bir yumruk kavgası görmedi” dedi. Senatör Fox News’ta yaptığı bir konuşmada “Güney Carolina’ya döneceğim ve onlardan oğullarını ve kızlarını Ortadoğu’ya göndermelerini isteyeceğim” dedi.

Lindsey Graham’ın İran hakkındaki fikirleri Amerikan dış politikasının neocon kanadının günümüzdeki çarpık yansımasıdır. Petrol çıkarlarını özgürlük diliyle süsleyen, daha bir yıl önce yerle bir edildiği iddia edilen hedefleri tekrar tekrar vurmayı vaat eden ve kendi askerini değil başkalarının evlatlarını savaşa süren bu anlayış sadece Orta Doğu’ya değil, ABD’nin kendi itibarına da büyük zarar vermektedir.

Graham’ın “Bu rejim ölüm sancıları çekiyor” kehaneti gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin asıl soru şudur: Bu ölümcül çatışma kimin için, ne pahasına yapılmaktadır?

Adalet yerine kehanet

ABD dış politikası artık yalnızca Beyaz Saray’da, Pentagon koridorlarında veya Dışişleri Bakanlığının toplantı salonlarında şekillenmemektedir. Texas'taki mega kiliselerde vaaz edilen kıyamet senaryoları Kudüs'te ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde İsrail işgalinin meşrulaştırılmasına dönüşmektedir. Hristiyan Siyonizmi Amerikan çıkarlarını değil, belirli bir teolojik yorumun bin yıllık hayallerini finanse etmektedir.

Trump’ın Netanyahu ile yaptığı kutsal ittifak Ortadoğu'da cehennemi yaratırken onun alevlerinin bir gün kutsayanları da yakıp yakmayacağını henüz belli değildir. Şimdilik mantığın ve adaletin yerini kehanetin aldığı bir dış politika ile karşı karşıyayız.

Öğretmenin söylediklerini anlatsam hiç inanmazdın anneciğim

Küçük Moiz okuldan dönünce annesi sormuş, “Anlat bakalım, bugün okulda neler öğrendin?” Moiz de “Bugün öğretmen çok ilginç bir peygamberden bahsetti” demiş. “Ramses’in ordusu Musa’yı ve diğer Yahudileri bir nehrin kıyısında kıstırmış. Musa da hemen cep telefonunu çıkarmış, CİA’yi ve Mossad’ı aramış. Onlar da uçaklarla gelip Ramses’in ordusunu bombalamışlar. Ardından binlerce işçi ve mühendis gelmiş, nehrin üzerine bir köprü inşa etmişler. Musa ve diğerleri köprüden geçip kurtulmuşlar” demiş. Moiz’in annesi, “İnanmıyorum!” diye tepki vermiş. “Bunları gerçekten öğretmen mi söyledi?” Moiz cevap vermiş, “Öğretmenin söylediklerini anlatsam hiç inanmazdın anneciğim!

/././

7 işçinin yanarak öldüğü Dilovası davasının kilit ismi Ali Osman Akat hangi sorulara yanıt vermedi?-Candan Yıldız- 

'Hayvan Dostu Kozmetik Şirketi' ödülünün sahibi Ali Osman Akat sınıfsal gücünün etkisiyle olsa gerek adaleti temsil eden mahkeme salonunda sanık kürsüsünden “nasıl, sesim basiretli geliyor mu?’’ diyerek kaynağı sorgulanası özgüveninin altını çizen bir isim.

Dilovası bu toplumun vicdan davası… Çünkü güçlü ve güçsüzün aracısız, çıplak olarak karşı karşıya geldiği bir dava. Kuralsızlık, kayırmacılık, sömürü, pervasızlık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, güç ilişkileri vs. ne ararsan var,  15 yaşında çocukların yanarak öldüğü iş cinayeti davasının ikinci gününde bir kişiye dikkati çekmiştim.

Ravive Kozmetik’in sahibi olan İsmail Oransal ve Altay Ali Oransal kardeşlerin dayısı Ali Osman Akat.  Ali Osman Akat da bu davada tutuklu olarak yargılanıyor. Hakkındaki suçlama “suçluyu kayırma.” Yeğenleri İsmail Oransal ve Altay Ali Oransal’ı olay günü kaçırdığı, sakladığı iddiasının muhatabı. 'Hayvan Dostu Kozmetik Şirketi' ödülünün sahibi Ali Osman Akat sınıfsal gücünün etkisiyle olsa gerek adaleti temsil eden mahkeme salonunda sanık kürsüsünden “nasıl, sesim basiretli geliyor mu?’’ diyerek kaynağı sorgulanası özgüveninin altını çizen bir isim.

Müşteki avukatları ve yakınlarını kaybedenler, ‘’ölülerimize saygı duy, böyle hareketler yapma’’ diye sanığa tepki gösterince verdiği yanıt şu oldu: ‘’Şov yapmayın, hepiniz benim gibi önemli bir adam üzerinden prim yapmak için buradasınız.’’

“Benim gibi önemli bir adam” sözü öylesine söylenmiş bir cümle değil. Zira Ali Osman Akat’ın siyasilerle fotoğrafları var.

Her ne kadar ifadesinde “Türk Amerikan İş Adamları Derneği Başkanlığını yürüttüm” dese de Türk-Amerikan İş Adamları Derneği 2022 yılında yaptığı açıklamada “adı geçen kişi TABA-AmCham Türk-Amerikan İş Adamları Derneği başkanı olmadığı gibi, kurumlarımızda herhangi bir görev ve yetkiye sahip değildir. Ali Osman Akat’ın derneğimizle tek bağı üyelik ile sınırlı olup bugün itibariyle ilişiği kesilmiştir” denildi.

Savunmasında geçen yıl 300 milyon dolar ihracat yaptığını söyleyerek ekonomik gücünün altını çizen Akat, olay günü Kocaeli İl Emniyet Müdür Yardımcısı arkadaşını aradığını ifade etmesi üzerine mahkeme heyeti yeğenlerini neden ihbar etmediği sorusunu sordu, ancak soruyu yanıtsız bıraktı.

Güzellik yarışmalarına sponsor olan, Avrupa, Güney Amerika, Afrika ülkelerine, Pakistan ve Uzak Doğu ülkelerine parfüm ihraç ettiğini söyleyen Akat, acılı ailelerin avukatlarının “ Sizin gibi dev bir isim neden Ravive ve LYKKE isimli merdiven altı iki firmadan milyon dolarlık alımlar yapmıştır”“Hiçbir irtibatınız olmadığınızı dile getirdiğiniz Ravive Kozmetik sahibi yeğenlerinizin şahsi hesaplarına sadece 2023 yılı içinde o tarihteki kur üzerinden döviz cinsinden 3 milyon doları neden gönderdiniz” sorularına da yanıt vermedi.

Ali Osman Akat’la ilgili CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de Grup Başkanvekili olduğu dönemde, 2022 yılında yaptığı bir açıklamayı da hatırlatmak gerekiyor.

"AK Partili bütün siyasilerle fotoğrafı olan Ali Osman Akat, aralık ayında 111 kilo uyuşturucu ile yakalanmış ve hapse atılmış. Akat’ın Lactone firması, hepimizin elimize, yüzümüze sürdüğümüz dezenfektanları ve kolonyaları üretiyor. Meclis’te başka marka bilmiyoruz. Biz Lactone’ları gördük. Gördüğümüzde baktık. Meclis Başkanı Tekirdağlı, firma da Tekirdağlı olunca soruldu. İlk başlarda şöyle yanıtlar verildi. ‘İlgisi yok, bedava yolladılar.’ Sorduk, bu firmadan aldınız mı diye? Meclis Genel Sekreterliği şöyle bir yanıt verdi: ‘Fiyat araştırdık, uygun verdiler, onlardan aldık. Ama sonuncuyu onlardan almadık.’ İki yıl boyunca hep en iyi fiyatı verenler, patron içeri girince, en iyi fiyatı vermemiş. Bu firma, ortaya çıktı ki Avrupa Birliği’nin yolsuzlukla mücadele ile ilgili raporunda; içinde çok fazla miktarda metanol içeren ürünleri AB ülkelerine satmaya çalışmış. Bu ürünlerin akıbeti Türkiye’de ne olmuş? Metanol içeren bir kolonyanın bu Meclis’e alınmış olması, sadece milletvekilleri yok, 5 bin kişiyiz burada. Bu firma ile Meclis nasıl ilişkilenmiş, bu ilişki nasıl sürmüş, bunların Meclis Başkanı tarafından açıklıkla ifade edilmesi gerekiyor. Dünyanın neresinde Meclis’e kolonya satan firma uyuşturucudan yakalansa ve o firmanın ürünlerinin içinden zehir çıksa, konudur."

Akat uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasından ‘delil yetersizliği’ gerekçesiyle beraat etmişti. Bunu da not olarak düşmem gerekiyor. Mahkemedeki savunmasında ilk cümlesi “Sesim basiretli geliyor mu“ olan Alı Osman Akat’ın Ravive Kozmetik gibi merdiven altı bir üretim firmasından yaptığı alımlar bu davanın en kilit bilgisi olabilir.  Takibe devam…

/././

Sınıf savaşının kibir cephesi!-Umur Talu- 

Ölü işçiler, ölü kadınlar, ölü çocuklar, ölü bebekler… arsızlık-yüzsüzlük-muktedirlik oyunlarının kurbanı olarak sıra sıra diziliyor. “Kendini, dilini bile tutamayan bir kibir” bazen zoraki tutuklu bir patronun, bazen bir iktidar sözcüsünün, bazen onların yalakası “medyacı bozuntuları”nın ağzından toplumun, ölülerin, acıların üstüne tükürüyor adeta!
Kolaj: Nefes Gazetesi

Misal bu ya; bayram olmuş seyran olmuş, paranız da var, çoluk çocuk ya da tek çubuk, Bodrum’a gidiyorsunuz otomobille. Marmaris’e, İzmir’e, Ayvalık’a, ne bileyim işte, bir yerlere gidiyorsunuz İstanbul’dan.

Kocaeli ve Ankara istikametine dönmeden, sapağı şaşırmadan, Osmangazi  Köprüsü’ne varmadan, hemen orada Dilovası tabelası var. Dur yolcu; arsız, hayasız, hoyrat, kibirli, can yakıcı-can alıcı “sermaye”nin elinde, bir nevi köle gibi çalıştırılırken “bir yangının külü”nde yok olmuş yedi kadın işçinin “kokusu” orada.

Kendileri için kokuları süründüklerinden değil; “koku” yani parfüm vb. imalathanesinde oldukları, üç kuruş ücretle orada öldükleri, arkadaşları, sevdikleri, yakınları göz yaşı üstüne göz yaşı döktükleri için!

T24’ten Candan Yıldız, hep kullandığım deyişle, “ölü işçi sınıfı”ndan yedi kadının ölümüne dair duruşmaları izledikten sonra son yazısına şöyle başlamıştı: “Dilovası bu toplumun vicdan davası… Çünkü güçlü ve güçsüzün aracısız, çıplak olarak karşı karşıya geldiği bir dava. Kuralsızlık, kayırmacılık, sömürü, pervasızlık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, güç ilişkileri vs. ne ararsan var…”

Bu toplumun “vicdan davaları”nın çoğu, hatta neredeyse hepsi sınıfsal. Çünkü “ne ararsan var” diye sıraladığı her şey, iktidar kankası bir iş adamının on işçiyi betona gömen plaza inşaatında da çıkıyor ortaya; Bursa’da patronun, kaytarmasınlar diye atölyeye kilitlediği kadın işçilerin ölümünde de. Devlet zoruyla bile sömürüye, istismara, ölüme sürülmüş çocuk işçinin emeğinde de!..

Taşerona verilmiş devlet çiftliğinde üç paraya süt sağmaya taşınırken, kamyon kasasından derede boğulmaya düşürülmüş çocuk kızların yitip gidişinde de; maytap imalathanesinin havaya uçmuş erkek ve kadın işçilerinin her parçasında da, bir cephaneliğe zorla sokulup paramparça savrulmuş, DNA’ları taştan topraktan kazınarak kimlikleri tespit edilebilmiş erlerin bulunabilen her zerresinde de!

Ve her seferinde, ya patronların ya “yeni doğan çetesi”nin ya çeteleşmiş “sermaye”nin “devletle çekinmeden, devlet insanlarının hiç çekinmeden çekindikleri fotoğrafları” çıkıyor!

Ölü işçiler, ölü kadınlar, ölü çocuklar, ölü bebekler… bu arsızlık-yüzsüzlük-muktedirlik oyunlarının kurbanı olarak sıra sıra diziliyor.

Dilovası davasında da, imalathanenin sahiplerinin akrabası, “çok daha büyük, çok daha tanınmış, Meclis’i de kokularla donatmış patron” ortaya çıkıvermiş.  Dilovası’nın “işçi sınıfının küllerine karışmış” yedi kadının neredeyse üstüne basarak, acılı ailelere şöyle seslenmiş, “Şov yapmayın, hepiniz benim gibi önemli bir adam üzerinden prim yapmak için buradasınız” deyivermiş!

“Sorumlu” şüphesiyle mecburen tutuklu bulunan yüzsüzlüğün kibri böyle bir şey olmalı! Devletle, iktidarla, devletin yerel temsilcileriyle yıllarca kurulmuş “ilişkiler”in taşmaması, bu kibrin kusulmaması mümkün değil! Çünkü onlar “sınıf savaşı”nın ne olduğunu biliyor. Çünkü biliyoruz ki, yedi kadın işçi yok edilip bir de üstüne “şov yapma” diyenler, onların savaşta değilse bile her an her türlü silahı ve gücü kuşandıkları, ötekileri aşağı gördükleri ve aşağıladıkları sınıf savaşında öldüğünü biliyor.

Bunun farkında olamayanlar, ne yazık ki, “sınıf savaşı”nın öteki cephesinde, birbiriyle kaynaşmadan, omuz omuza vermeden, ezilenler, toz olanlar, kül olanlar!

“Kendini, dilini bile tutamayan bir kibir” bazen zoraki tutuklu bir patronun, bazen bir iktidar sözcüsünün, bazen onların yalakası “medyacı bozuntuları” nın ağzından toplumun, ölülerin, acıların üstüne tükürüyor adeta!

“Emekliler geç ölüyor” diyenden yurtlarda aç kalan öğrenciler için” Peygamberimiz çok yemeyin buyuruyor” buyurana… yurtta, kursta, “din” şemsiyesi altında istismar edilmiş, tacize tecavüze uğramış küçücük çocukların hayat boyu kısılmış kalabilecek gözlerine baka baka bunları adeta mazur görebilenlere… kayırılmış patronun madeninde kömürleşmiş işçiler için “güzel öldüler” ya da “bu işin fıtratında var” diyebilene!

Hukuk devleti ya burası, bir yandan bu “vicdan meseleleri”ni dert edinmiş gazetecileri içeri alıyor, ölüm olunca, bir yandan da mecburen böyle davalar görüyor!

Ama esas “dava” ölümden sonrası değil; ölmeye direnmek, yaşamaya sarılmak, bu küstah güç ve muktedirlik dünyasında, ancak bir diğeriyle aynı “sınıf savaşı”nın mağduru, mazlumu, kurbanı olduğunu bilerek kendi sesine, kendi nefesine, kendi vicdanı ve insanlığına sahip çıkabilmek!

Candan Yıldız’ın da bir çırpıda saydıklarını; düzenin bütün hoyratlıklarını, küstahlıklarını, güç yumruklarını ve kibir kusmuklarını aynı anda görebilmek! Onlar “aşınızda, canınızda, kanınızda kanka” ise, haddini değil, onunkini de kendi sınıfını da, mücadele olmadan umudun da olamayacağını bilebilmek!

/././

Buluttan savaş alanına: İran savaşı, veri merkezlerinin jeopolitik önemini ve Türkiye’nin stratejik açıklarını ortaya koyuyor -Füsun Sarp Nebil- 

Veri merkezleri 21. yüzyılın yeni stratejik altyapısı, savaş alanının yeni varlığıdır. Türkiye için soru, Ortadoğu’daki çatışmaya karşı, bölgedeki teknoloji liderliğini alıp alamayacağıdır. Bunu yapabilmek için hızlı hareket etmek gerekiyor.

Her savaşın getirdiği yeni konular vardır. Vietnam savaşı için helikopter savaşı denilir. II. Dünya Savaşı ise tank, denizaltı ve uçakların savaşıydı. Ama şimdilerde savaşlar artık bilişim-telekom sistemlerini içine alıyor. 

Orta Doğu'da bulut altyapısında yaşanan son aksaklıklar, özellikle Bahreyn ve BAE'deki Amazon Web Services (AWS) tesislerini etkileyen olaylar, yeni bir tehditin altını çizdi. Veri merkezleri artık sadece teknik altyapı değil, jeopolitik varlıklar ve potansiyel savaş hedefleri.

Fiber şebekeler, denizaltı kabloları (ki küresel internetin yüzde 90-95'ini taşıyorlar), internet trafik değişim noktaları (IDN) ve tabii ki veri merkezleri, bunlar günümüzde bankacılık ve finans sistemlerinin, eğitim ve sağlık sistemlerinin ve tabii ki kişisel ve kurumsal haberleşmenin, yapay zekanın temelini oluşturuyor.

Bölgedeki gerilimler tırmanırken, veri merkezlerine ve bağlantılarına yapılan saldırı türü, sadece bölgedeki durumu değil küresel ekonominin dijital omurgasını da etkiliyor.

Veri merkezleri saldırı hedefi haline geliyor
Şirketin açıklamalarına ve bölgeden gelen haberlere göre, önceki gün bölgedeki AWS hizmetleri, insansız hava aracı faaliyetleri sonucunda aksadı. Bu nedenle de dünyadaki tüm tesisler doğrudan etkilenmese de, AWS'den hizmet alan Orta Doğu genelindeki şirketler için bulut erişilebilirliği etkilendi. Birden fazla iş yükünde hizmet kesintileri, bulut trafiğinin zorunlu olarak yeniden yönlendirilmesi, önemli bir bölgesel bulut merkezinde güvenilirliğin azalması gibi sonuçlar ortaya çıktı. Mart başındaki drone saldırısından sonra bu 2ci saldırı oldu. Yani Hiper ölçekli (Hyperscale) bulut altyapısı jeopolitik istikrarsızlığa karşı savunmasız.

Veri merkezleri neden stratejik hedef haline geldi?
Artık tüm çatışmalarda, savaşlarda veri merkezlerinin önemli bir hedef haline gelmesi kaçınılmaz. Modern veri merkezleri üzerinden, finansal sistemler, devlet hizmetleri, yapay zeka ve savunma ile ilgili iş yükleri ve de iletişim platformları çalışıyor. Bu nedenle, veri merkezleri stratejik değer açısından enerji santralleri, limanlar veya petrol altyapısı kadar önemli ve tehdite açık.

Veri merkezleri fiziksel olarak görünür büyüklükte binalardır. Yapay zeka iş yükleri, büyük miktarda merkezi işlem gücü gerektiriyor. Bu nedenle yapay zeka veri merkezleri enerjiyi yoğun kullanır. Bu da onları tespit etmeyi ve hedef almayı kolaylaştırır.  

Önceki günkü saldırı bu yeni riske dikkatleri daha çok çekti. Bulut sistemlerinde bugüne kadar yaşanan krizler sadece teknik arızalardı, savaş yaşanmamıştı. Ama şimdi kapsama alanına savaş tehlikesi de girdi. Yedeklilik olsa bile, birden fazla bölge aynı anda etkilenebiliyor. Bir kaç ülke birdne etkilenirse, bölgesel arıza durumunda yedekleme etkisiz hale gelebilir. Şu anda mevcut eğilim, tek bölgeli yedekleme. Bu da riski artırıyor.

Türkiye'nin konumu: Fırsat mı?
Türkiye için bu gelişmeler doğrudan stratejik sonuçlar doğuruyor. Avrupa, Orta Doğu ve Asya arasında bir köprü olarak coğrafi avantajına rağmen, Türkiye bu fırsattan faydalanmak için teknolojik açıdan çeşitli yapısal zayıflıklarla karşı karşıya.
Zayıf fiber omurga, sınırlı sayıda yüksek kapasiteli uluslararası fiber hat, trafik değişim noktalarının (IXP) engellenmiş olması, omurga bağlantısında yetersiz yedeklilik, bölgesel aksaklıklara karşı savunmasızlık önemli sorunlar olarak sıralanabilir (26 yıldır BTK ne yapıyor allah aşkına). Çünkü kriz zamanlarında, sadece işlem gücü değil, bağlantı da darboğaz haline gelir.

Ama yanısıra, düşük veri merkezi kapasitesi, hiper ölçekli veri merkezi varlığının hala çok sınırlı olması, büyük ölçekli yapay zekâ iş yüklerini destekleyebilecek az sayıda tesis olması ve tüm bu nedenlerle yabancı bulut bölgelerine (Avrupa, Körfez) bağımlılık, bırakın fırsat olmayı, ülke için önemli bir risk yaratıyor. Google, Facebook gibi platformları bile Bulgaristan, Romanya vs üzerinden kullanmak, ülkemizin dijital egemenliğini tehdit ederken, şu anda Ortadoğu'daki duruma alternatif olarak düşünülmeyi de zorlaştırıyor.

Bütün bunların nedeni, düzenleyici kurum olan BTK'nın (ve tabii ki bağlı olduğu Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'nın) yarattığı belirsizlikler oldu. Karmaşık ve bazen tutarsız veri düzenlemeleri, yerli veri merkezlerinin desteklenmemiş oluşu (hatta engellenmesi), bulut altyapısı kuracak olan büyük ölçekli yabancı yatırımın önündeki engeller (5651 sayılı kanun ve altyapının yetersizliği), net bir uzun vadeli veri merkezi ve yapay zekâ altyapı stratejisinin olmaması Türkiye'nin en büyük şansızlığı. Güya sektörü düzenlesin diye 2000 yılında kurulan BTK, tam tersi bir etki yaratmış durumda. Adeta sektörün gerilemesinin pilotu oldu.

Bütün bu, istikrarsızlık ortamı sayesinde dijital egemenliğimizi kurma şansımız zayıfladı.  Yatırımcılar belirsizlikle karşı karşıya kalıyor, yaptıkları yatırımlar boşa gidiyor ve bu da ekosistem büyümesini engelliyor ya da yavaşlatıyor.

Oysa, risk yaratan coğrafya, bize aynı zamanda fırsat da yaratıyor. Türkiye bunu kullanabilirdi. Belki hala da kullanabilir. Yeter ki, telekomda sahte cenneti bırakıp gerçekleri konuşalım. Yani şebekemizin ve altyapımızın yetersizliği, düzenleyici kurumun yanlış uygulamaları, bu nedenle dünya internet hızlarında 100cü sıralarda olmamıza karşın, sanki herşey son derece parlakmış gibi davranmak da nesi? TÜİK'in bile yüzde30,8 enflasyon raporladığı 2025 yılında, yüzde 11 ciro artışını bir başarı gibi göstermeye çalışan operatör genel müdürümüz var.

Acil eyleme geçmeli ve altyapıyı tamamlamalıyız
Türkiye belki hala fırsatı kullanabilir dedik. Veri ve yapay zekâ altyapısı için bölgesel bir güvenli bölge” oluşturabilirsek, Avrupa, Kafkas Ülkeleri, Orta Doğu ve Orta Asya'ya hizmet vermek mümkün olabilir. Ancak bu acil eylem gerektiriyor. 

Bunun için,
1- Çok bölgeli ve sınır ötesi dayanıklılık: Türkiye + Avrupa + alternatif bölgeleri kapsayan mimarileri içeren ve tek bölgeye bağımlılık yerine gerçek yedekliliği teşvik eden bir yapı planlanmalı ve kurulmalı.
2- Fiber Altyapı yatırımı: Bir yandan ülke içindeki fiber altyapı acilen iyi bir düzeye getirilirken, diğer yandan uluslararası fiber bağlantıları genişletmeli, yedek karasal ve denizaltı rotaları oluşturulmalı, internet değişim (IX) ekosistemlerini güçlendirmeli.
3 -Veri Merkezi genişlemesi: Veri merkezlerine yönelik olarak acil teşvik paketleri oluşturulmalı (enerji vs), düzenlemeler uygun hale getirmeli, yerli büyük ölçekli tesisler desteklenmeli, hyperscale firmaları da çekecek planlama yapılmalı.
4- Düzenleyici reform: Veri yasalarını basitleştirmek ve netleştirmek gerekli. Veri egemenliğini korurken, küresel standartlarla uyum sağlamak ve ulusal bir yapay zeka ve veri altyapısı yol haritası oluşturmak 
5- Fiziksel Güvenlik ve Dijital Kale” tasarımı: Kritik veri merkezlerini güçlendirirken, fiziksel + siber + enerji güvenliğini entegre etmek ve veri merkezlerini ulusal kritik altyapı olarak ele almak gerekli.                                                                                                                            
Yeni jeopolitik denklem
İran savaşı temel bir değişimi ortaya çıkardı. Savaş alanı artık veri, işlem gücü ve bağlantıyı da içeriyor. Veri merkezlerini barındıran, koruyan ve kontrol eden ülkeler belirleyici bir avantaja sahip olacak.

Özetle, Orta Doğu'da bulut hizmetlerinin aksaması teknik bir olaydan daha fazlası; bir uyarı niteliğinde. Veri merkezleri 21. yüzyılın yeni stratejik altyapısı ve savaş alanının yeni varlığıdır. Türkiye açısından bakarsak,  Ortadoğu'daki karmaşayı, avantaja çevirip, bölgenin dijital köprüsü olmak fırsatı önümüzde iken, acaba  altyapıda mevcut kırılganlığı dönüştürmek için farkındalık var mıdır ve hızlı hareket edebilecek miyiz?

/././ 

Irkçılık kurbanı “siyah Almanlar!"-Mehmet Y.Yılmaz- 

ABD’nin “Kurucu Babalar”ından Benjamin Franklin de zamanında göçmenlerin ülkenin dokusunu tahrip ettiğinden yakınmış. Tıpkı Trump gibi, göçmen alınacaksa bunun “beyazlar” arasından seçilmesini uygun görmüş. Ama ilginç olan “beyazların” kim olduğuna dair fikirleri. Mesela ona göre Ruslar, İsveçliler ve hatta Almanlar esmermiş!

“Uzayın merkezden uzak noktalarından seyredildiğinde, yeryüzü bir toz zerresinden daha büyük değildir. Bundan sonra bir daha yazılarında insanlık sözcüğünü kullanırsan bunu hatırla.” (Can Yayınları. Çeviren: Taciser Ulaş Belge)

Bu satırları okurken, bunu romanın içine rahmetli Auster’in “benim için sokuşturduğunu” düşünmüştüm.

Altını çizmemin nedeni bu.

Bu meslekte yarım yüzyılı geride bıraktım, romanı okuduğumdan beri her sabah bunu hatırlamaya çalışırım.

Bu süre içinde kendisini Türkiye’nin kaderindeki en önemli oyuncu zanneden o kadar çok insan gördüm ki şu anda isimlerini bile hatırlamıyoruz.

Benim isimlerini hatırladığım ve o günlerde çok önemli insanlar zannettiğim bir sürü insanın adını kızım bilmiyor bile.

Torunum da eğer çok özel bir dönemle ilgili siyasi tarih doktorası filan yapmaz ise hiç öğrenmeyecek.

Sosyopatların marifetleri

Günümüzün “küçük dağları ben yarattım, büyüklerinin yaratılmasında da katkım olmuştur” havalarında gezen tiplerine rast geldikçe aklımdan bunları geçiriyorum.

Bunlardan biri de ABD Başkanı Donald Trump.

Sosyopatların ülkelerin yönetiminde söz sahibi olduklarında insanlığın başına ne işler açtığını geçmişten biliyoruz.

Kısmette bir benzerini dünya gözüyle deneyimleme fırsatı da varmış!

Trump ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray’da yapılan mülteciler ile ilgili bir toplantıda sinirlenip “Bu b*k çukuru ülkelerden niye bu insanları kabul ediyoruz?” diye sormuştu.

Aynı toplantıda “bu ülkeler yerine Norveç’ten göçmen alalım” dediği de biliniyor.

Tabii sorun şu ki bir Norveç vatandaşının, göçmen olarak ABD’ye gitmek istemesi için aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekiyor.

Dünyanın en zengin varlık fonunun ortağı olarak yaşamak dururken, kim ABD’ye göç etmek ister ki?

Benjamin Franklin’in kim olduğuyla ilgili hiçbir fikriniz olmasa bile yüzünü tanırsınız: 100 ABD dolarının üstünde bir resmi var çünkü.

Kendisi ABD’nin “Kurucu Babalar”ından biri, Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlayıcısı, imzacısı ve ilk posta genel müdürüydü.

Franklin de Trump gibi belli ülkelerden göçmen alınmasını uygun görürken, belli ülkelerden göçmen alınmasına iyi gözle bakmıyordu.

Geçenlerde Caillian Savage (tarihçi ve blog yazarı) Benjamin Franklin’in bir makalesinden bölümler yayımladı.

Franklin, bu makalesinde ABD’ye Almanya’dan gelen göçmenlerin ülkenin dokusunu nasıl tahrip ettiğinden yakınıyor.

Tıpkı Trump gibi ABD’ye göçmen alınacaksa bunun “beyazlar” arasından alınmasını uygun görüyor ve hangi ülkelerin “esmer”, hangi ülkelerin “beyaz” ülkesi olduğuna ilişkin fikirlerini yazıyor.

Beyaz sayısından yana dertliymiş

O makaleden bir bölüm aktarıyorum:

“İngilizler tarafından kurulan Pensilvanya kısa süre içinde Almanlaştırılacak. Ne dilimizi ne de geleneklerimizi asla benimsemeyecek, ten rengimizi de edinemeyecek yabancıların kolonisi haline neden gelsin ki?

Bu da beni bir not daha eklemeye yöneltiyor: Dünyadaki tamamen beyaz insanların sayısı orantılı olarak çok azdır. Tüm Afrika siyah veya esmer tenlidir. Asya çoğunlukla esmer tenlidir. Amerika (yeni gelenler hariç) tamamen esmer tenlidir. Ve Avrupa’da İspanyollar, İtalyanlar, Fransızlar, Ruslar ve İsveçliler genellikle esmer tenli olarak adlandırdığımız bir ten rengine sahiptir; aynı şekilde Almanlar da.”

Savage’ın makalesinden öğrendim ki “kendini beyaz zanneden” birçok insan ABD’de yıllar boyunca ayrımcılığa uğramış.

Polonyalılar, İrlandalılar, İtalyanlar ve Finler “beyaz tenli” olmadıkları gerekçesiyle dışlanmışlar.

Kimisi okula, kimisi restorana girememiş. Sendika yöneticiliği ve siyasi makamlara erişimleri de engellenmiş.

1907 yılındaki bir grevde oynadıkları rol nedeniyle Finlandiya kökenlilerin “Asyalı” olarak sınıflandırılması için kampanya bile yürütülmüş.

Anadilleri Ural Altay ailesine mensup olduğu için halk arasında “Çinli İsveçliler” ya da “Moğollar” olarak tanımlanır olmuşlar.

Finleri “Asyalı” olarak kategorize etme talebi çok taraftar bulmamış.

Bu sayede vatandaşlık haklarını kaybetmekten ve yüzme havuzları gibi kamu tesislerinden yasaklanmaktan kurtulmuşlar.

Fikirlerinin kaynağı ön yargıları mıydı?

Tabii Franklin’in yaşadığı yıllarda ne fotoğraf vardı ne de film.

Onun için kimin beyaz, kimin esmer olduğu ile ilgili fikirlerinin büyük ölçüde ön yargılardan kaynaklandığı bir gerçek.

Fransa ve Londra’da büyükelçi olarak bulunduğu yıllarda kimleri görebildiyse fikirleri öyle şekillenmiş olmalı.

ABD’ye göçmen olarak gelen Almanların çok büyük bölümünün çiftçi kökenli olduğunu, güneş altında tarlada çalışmak nedeniyle hafifçe karardıklarını ve Franklin’in gözüne “kara gibi” göründüklerini varsayabiliriz.

Franklin makalesinde Almanların çalışkanlığını ve disiplinli olmalarını da övüyor ama bu övgülere rağmen onları “öteki” olarak konumlamaktan vazgeçmiyor.

Bu da bizlere şunu gösteriyor olmalı: Birisi sizi “öteki” olarak konumlamaya karar verirse, sizi ne göz renginiz kurtarabiliyor, ne ten renginiz ne de çalışkanlığınız.

/././

Osman Kavala’nın bitmeyen hukuk yolculuğu -Rıza Türmen- 

Herkes biliyor ki, AİHM’in Kavala kararının uygulanmaması siyasal bir karar sonucudur. Bu kararı verenlerin,  üçüncü kararın da uygulanmamasının getireceklerinin ve götüreceklerinin hesabını doğru yapacakları umut edilir. Bütün bir insan hakları sistemi çökerken, Türkiye’nin jeostratejik önemi karlı çıkmasına her zaman yetmeyebilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi 25 Mart Çarşamba günü Osman Kavala’nın başvurusuyla ilgili olarak düzenlediği duruşmada tarafların görüşlerini dinledi. 17 yargıçtan bazıları taraflara sorular sordular. Ayrıca davaya müdahil olarak katılan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri konuştu.

Duruşma sona erdikten sonra, AİHM’in usulleri gereğince, 17 yargıç müzakereye çekildi. Herkes görüşünü açıkladıktan sonra şikayet konusu her maddeyle ilgili olarak bağlayıcı olmayan “ izhari” (indicative) bir oylama yapıldı. Karar bu oylama sonuçlarına göre yazılacak. Aralarında davanın raportörü ve ulusal yargıcın da bulunduğu bir yazım komitesi kurulacak. Karar yazıldıktan sonra Büyük Daire bir kez daha toplanacak ve karar resmen oylanacak. Öncelik verildiği için kararın yaz ya da sonbahar aylarında çıkması beklenir. Duruşma sonrasıyla kararın açıklanması arasındaki dönem gizli.

AİHM, Kavala davasını üçüncü kere görüşüyor. Osman Kavala tutuklandıktan sonra AİHM’e yapılan başvuruda, AİHM 2. Dairesi Kavala’nın tutuklanmasının makul bir kuşkuya dayanmadığını, tutuklamaya neden olan eylemlerin, Sözleşme’de belirtilen hakların kullanılması niteliğinde olduğunu belirtmiş ve tutuklamanın hukuka aykırı olduğuna (5/1 madde), bununla ilgili incelemenin ulusal yargı organlarınca yeterince hızlı yapılmadığına (5/4 madde), Kavala’nın tutuklanmasının siyasal nedenlerden kaynaklandığına (18. Madde) karar vermiş ve Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını talep etmişti.

Türkiye, bu karara uymadı ve Kavala’yı serbest bırakmadı. Bunun üzerine kararın uygulanmasından sorumlu olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, “ihlal prosedürünü” uygulayarak kararı yeniden AİHM’e gönderdi. AİHM, Türkiye’nin iyi niyetli hareket etmediğine ve  kararı uygulamayarak, kararların bağlayıcı olduğunu öngören Sözleşme’nin 46. Maddesi ihlal ettiğine hükmetti. Bu kararda AİHM şu hususu vurguladı: “Kavala kararında 5/1 ve bununla birlikte 18. Maddesinin ihlaline hükmedilmiş olması, Gezi Parkı olaylarıyla ilgili iddialardan kaynaklanan her türlü eylemi, kararı geçersiz kılmaktadır.” Aynı olgulara dayanarak TCK’nın değişik maddelerinin uygulanması, bunun siyasal nedenlerden kaynaklanması, AİHM’in böyle bir karar vermesine yol açmıştı. Böylelikle Gezi olaylarına ilişkin bütün kararlar AİHM bakımından geçersiz.

25 Mart’taki duruşmaya yol açan yeni başvuruda ise Osman Kavala hem ilk başvuruda ihlal kararlarına yol açan şikayetlerin devam ettiğini, hem de Sözleşme’nin ihlaline yol açan yeni konuları bulunduğunu ileri sürmekte.

Duruşmada hükümeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ile Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır  savundu.

Abdullah Aydın konuşmasında büyük ölçüde Hükümet’in daha önce türlü vesilelerle ileri sürdüğü görüşleri tekrarladı. Gezi olaylarını “ayaklanma” (insurrection) olarak niteledi. Amacın hükümeti devirmek olduğunu, daha önceden planlandığını, Kavala’nın da bunlara katıldığını, talimat verdiğini, uluslararası kamuoyu yaratmak istediğini söyledi. Bu argümanlar daha önce ileri sürülmüş, somut kanıta dayanmadığından AİHM tarafından reddedilmişti.

Aydın’ın ileri sürdüğü başka bir argüman da Bakanlar Komitesi’nin kararın uygulanmasını görüşürken AİHM’in bu konuyu ele alamayacağı yolundaydı. Oysa devam eden bir ihlal varsa, bunun AİHM tarafından görüşülüp karara bağlanabileceğini öngören AİHM kararları var.

Abdullah Aydın ayrıca AYM’nin kararlarının büyük çoğunluğunun uygulandığını, dolayısıyla etkili bir iç yargı yolu olduğunu ileri sürdü.

Prof. Ali Emrah Bozbayındır TCK’nın 312. Maddenin tehlike suçu olduğunu anlattıktan sonra “yasallık testi” başlığı altında yeni bir görüş ortaya attı.

Prof. Bozbayındır’a göre, Kavala’nın eylemlerini teker teker ele alarak değerlendirmek yanlış bir yaklaşımdır. Bu eylemler bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bir bütün olarak ele alındığında TCK md. 312’deki hükümeti devirme suçunun kolektif olarak işlendiği, Kavala’nın de TCK md.37 gereğince suçun müşterek faili olarak mahkum edildiği ortaya çıkar.

Prof  Bozbayındır’ın bu görüşünün Kavala davasının gerçekleri ve suça iştiraki düzenleyen TCK 37. Maddesi ile bağdaşmadığı düşünülmektedir.

Suçun failinde olduğu kadar suça iştirak edende de nedensellik ve elverişlilik unsurları aranmakta. Yani suça iştirak eden kişinin eylemiyle suçun gerçekleşmesine katkıda bulunması ve söz konusu eylemin suçun gerçekleşmesi bakımından elverişli olması gerekir. Osman Kavala, hangi eylemiyle suçun işlenmesine katkıda bulunmuş belli değil, ya da bu eylemler hükümeti devirmeye elverişli mi? Örneğin, 40 tane sandviç, poğaça ısmarlayarak, ses düzeni kurarak, bir masa getirerek hükümeti devirebilir misiniz?

Prof. Bozbayındır’a göre, uluslararası mahkemeler kanıtların değerlendirilmesine girmemektedir. Ancak Sözleşme, AİHM’e bu yetkiyi vermekte. Sözleşme’nin 5. Maddesi gereğince, AİHM tutuklanmanın hukuken uygun olup olmadığına karar vermek zorunda. AİHM tutuklamanın dayandığı kanıtları incelemeden buna nasıl karar verebilir?

Osman Kavala tarafında avukatları Prof. Philip Leach ve Prof. Başak Çalı konuştu. Prof. Leach iç yargı yollarının tüketildiğini söylerken şu hususlara dayandı:

1- Türk yargı organları ısrarla AİHM’in kararlarını dikkate almamakta, bunlara uyulup uyulmadığını incelememektedir.

2- AYM’deki davaların incelenmesindeki aşırı gecikme onu etkili bir yargı yolu olmaktan çıkarmaktadır.

3- AYM, 18. Madde ihlalleri, başka bir deyişle siyasal davalar bakımından etkili bir yargı yolu değildir.

4- AYM, Gezi Parkı hükümlüleri bakımından etkili bir yargı yolu değildir, çünkü kararları alt mahkemelerce tanınmamaktadır.

5- AYM ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları bakımından etkili bir yargı yolu değildir, çünkü bu cezalarda yargı yolu kapalıdır.

Leach, Kavala’nın özgürlük ve güvenlik hakkının 8 yıldır keyfi bir biçimde ihlal edildiğini, hükümeti devirmeye teşebbüs ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlarıyla ilgili olarak, bu suçların işlendiği konusunda “makul kuşku” uyandırmaya bile yeterli kanıt bulunmadığının AİHM kararlarıyla saptandığını, Kavala’ya atılan suçların kaynaklandığı olguların hep aynı kaldığını, fakat bunların sınıflandırılmasının değiştiğini, böylelikle hukukun arkasından dolanıldığını belirtti.

Prof. Çalı, yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma üzerinde durdu. AİHM kararlarının dikkate alınmamasının adil yargılamanın ihlali olduğuna işaret etti. Kavala hakkında beraat kararı veren üç yargıcın disiplin soruşturmasına uğramamalarını, eski bir AKP milletvekilinin yargıç olarak atanmasını davanın tarafsız ve bağımsız mahkeme tarafından görülmediğinin kanıtları olarak gösterdi. HSK’nın tarafsız ve bağımsız bir kurul olmadığına değindi. HSK’nın oluşumunu anlattı. Adil yargılanma çerçevesinde, Kavala’nın masumiyet karinesinin ihlal edildiğini, silahların eşitliği ilkelerine uyulmadığını somut olaylarla belirtti.

Hükümeti devirmeye yönelik olaylar olarak Beşiktaş’taki protestoların gösterildiğini, oysa hükümet merkezinin İstanbul’da değil, Ankara’da olduğunu, kaldı ki bu protestoları yapan Çarşı Grubu’nun beraat ettiğini söyledi.

İnsan Hakları Komiseri İrlandalı Michael O’Flaherty ise, Türkiye’de basın  ve muhalif kesim üstündeki baskılara, polisin orantısız güç kullanmasına değindi, ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaları anlattı. Yargı bağımsızlığının olmadığını, adil yargılama hakkının ihlal edildiğini, çok uzun iddianameler, gizli tanıklar, silahların eşitliği ilkesinin ihlali  gibi nedenlerle adil yargılanma yapılmadığını, AYM’nin Atalay, Kahraman kararlarının uygulanmadığını belirtti.

Kavala duruşması İran savaşının gölgesinde yapılmış olsa bile, kamuoyunun ilgisi yoğundu. Duruşma salonu hıncahınç doluydu. Yabancı STK’lar, basın duruşmayı izlemek için gelmişti.

İkinci Osman Kavala davası önemli bir dava. Çıkacak olan karardan çok, kararın yol açabileceği gelişmeler bakımından önem taşıyor. Çıkacak kararın ne yönde olacağını tahmin etmek o denli güç değil. AİHM, bundan önceki iki Kavala kararında söylediklerinden farklı bir şey söylemeyecek. 6, 3, 7. Maddeleri gibi yeni şikayetlerle ilgili olarak, 6. madde yani adil yargılama hakkında ihlal bulmakta fazla güçlük çekeceğini sanmıyorum. 3. madde yani 8 yıldır süren tutukluluğun verdiği acının 3. Madde ihlali için yeterli olup olmadığı tartışma konusu olabilir.

Ama asıl önemli olan kararın doğuracağı sonuçlar:

Kararın AYM bakımından sonuçları olacak. Philip Leach, AYM’nin etkili yargı yolu olup olmadığı sorununu, akıllı bir biçimde, 18. Madde yani siyasal davalarla sınırladı. Böylece AİHM’i, AYM’nin etkisiz bir yargı yolu sayılması durumunda, bir anda binlerce davalık bir iş yüküyle karşılaşacağı karabasanından kurtarmaya çalıştı. Ancak böyle sınırlı bir kararın da AYM bakımından ağır bir darbe olacağı açık. Bunu önlemenin yolu, AİHM karar vermeden önce, AYM’nin Kavala’nın başvurusunu AİHM kararlarıyla uyumlu olarak karara bağlaması.

Avrupa Konseyi ve Bakanlar Komitesi açısından, sabırların taşma noktasına geldiği izlenimini edindim. Türkiye bu kararı da uygulamazsa üçlü mekanizmanın (Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi ve Genel Sekreter) harekete geçirilmesi beklenir. Bu sürecin sonunda karar hala uygulanmamışsa, Türkiye’nin oy hakkının askıya alınması, ondan sonra da Avrupa Konseyi’nden ihracı söz konusu. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin Türkiye’ye yapacağı ziyarette kendisine verilecek mesaj önemli olacaktır.

Türkiye bakımından ise, üçüncü AİHM kararı da uygulanmazsa, statükonun korunamayacağının, oyalama taktiklerinin sonuna gelindiğinin anlaşılması gerekir. Herkes biliyor ki, AİHM’in Kavala kararının uygulanmaması siyasal bir karar sonucudur. Bu kararı verenlerin,  üçüncü kararın da uygulanmamasının getireceklerinin ve götüreceklerinin hesabını doğru yapacakları umut edilir.

Bütün bir insan hakları sistemi çökerken, Türkiye’nin jeostratejik önemi karlı çıkmasına her zaman yetmeyebilir.

/././

Demokrasinin vazgeçilemez boyutları -Sami Selçuk- 

Demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi olması; eleştirel akla, kültür göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun üstünlüğüne, erkler ayrılığına dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini üstlenmiş bulunması yetmiyor, demokratik toplum düzeni için. Ayrıca demokrasinin kendisini güvenceye alması için, bu hukuku uygulayacak güce de gereksinme vardır.

Demokrasinin aşağıda değinilecek olan vazgeçilemez boyutları bir kez benimsenmeye görsün, ardından bütün ilkeler, kavramlar, kurumlar, ardı ardına somut yaşama kavuşacaktır.
Yansız devlet

Gerçek demokraside başkalığa katlanamayan, yandaşlarını kayıran, onlara ayrıcalıklar dağıtan, karşıtlarını “takip, tanzim ve tedip” eden, ideolojik, militan devlet yok olup gider, gitmek; bunun yerine, görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelir, gelmek zorundadır.

Yansız olduğu için de, böyle bir demokraside devlet, hiçbir görüşü, inancı önceden mahkûm etmeyen bir devlettir. Dahası, düşünceler karşısında yansız olduğundan, düşünce özgürlüğünü sağlayan, inançlar karşısında yansız olduğundan laik bir devlettir, devlettir, bu.

Yansız devlet, kötülüğü gören, ama demokratik ilkeleri örselemeden kötülüğü düzelten,[1] yaşamın bütün yönlerini denetlemeye kalkışmayan, Hegel’ci anlamda uyuşmazlıkların yansız hakemi olan, toplum katmanlarının birbirleri üzerinde baskı kurmasına izin vermeyen;[2] yaşamın hiçbir düşünce kalıbına sığdırılamayan zenginliğini, değişkenliğini, çeşitliliğini, önceden öngörülemezliğini benimseyip gözeten, ötekilerle berikilerin enerjilerini çatıştırmadan yarıştıran ve bunun hukuksal çerçevesini çizen, koruyucu, katalizör ve “güvenceci” (Jean-Marie Benoist) bir devlettir, bu.[3]

Özgür halk
Yansız devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı hukuktur.
Bilgilendirilmiş ve özgür yurttaşlardan, bireylerden oluşan halk, ne devlet ne de grup dayatmacılığına izin verir. Özgürlükçü demokraside halk sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan sağlıklı bir topluluktur. İktidarın tek ve gerçek sahibidir. Gerçek demokraside, kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim, iktidar, halkın rızasına dayanır. Çoğunluğun ve azınlığın karmaşık ilişkisinde, kararlarında, elbette bu iradenin payı vardır.[4] O yüzden her karara herkes saygılıdır.

Kararın ve devletin gücü de, işte bu saygıya dayanır.

Seçimden önce yere göğe sığdırılamayan halkı, daha sonra edilgin, bilinçsiz, bilgisiz gören iktidarlar, bazen kendilerinden menkul bilge çobanlıklarıyla onu gütmeye kalkışmışlardır, kalkışırlar da. Oysa oy veren bir halkın zekâsından kuşkulanmaya kimsenin hakkı yoktur.[5] Bu nedenle on dokuzuncu yüzyılın “Demokrasiye yatkın olan ya da olmayan toplumlar ayırımı artık çok gerilerde kalmıştır. Yirminci yüzyılda bir toplumun demokrasiyle yönetilebilir olup olmadığı ölçütünün yerini, bir toplumun demokrasiye ancak demokrasi sayesinde olgunlaşıp ulaşabileceği öndoğrusu (postüla) almıştır” (1998 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amartya Sen).[6]

Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştır” gerekçesiyle bi­linmesinlercilikten, köreltmecilikten (obskürantizm) yana olan, halkın toyluğu varsayımına dayanan vesayetçi anlayışları, özellikle pretoryen diktatörlük dönemlerindeki saygın tutumuyla her halk yalanlamıştır. Oysa gerçek şudur: Pretoryen iktidarları iğreti, gayrimeşru gören halklar, önce onları yalnızlaştırıp kıyıya iterler (périphérisation olgusu), pretoryen iktidarın uzaklaştırdıkları toplum önderlerini ilk fırsatta siyaset sahnesine taşıyarak iktidarı onlara teslim ederler. Bu başarı, Duverger’nin “görünmeyen gerçek nöbetçi” dediği halkın her yerde sık sık yaşanan bir başarısıdır ve tarihin her döneminde de yaşanmıştır. Çünkü tarihte hiçbir halk örs olmaya katlanamamıştır. Zira her ülkede “Halk, bir ölüler kümesi değil, kendi kültürünü üretecek (doğal) kurum ve kurallara sahip bir aktörler topluluğudur.[7]

Şu nokta asla unutulmamalıdır: Demokrasilerde, insan ve halk, devlet için değil; devlet, insan ve halk içindir.[8]

Hukuk
Yansız devlet ilkesinin doğal sonuçlarından biri de, kuşkusuz hukuk ve ona biçilen işlevdir. Demokraside hukuk, adalet ve ahlak süzgecinden, devlet de âdil hukuk süzgecinden geçer.

Böylelikle elde edilen ürün, artık hukukun üstünlüğünü benimsemiş olan “devlet”tir. Hukukun amacı, adaletsizliği önlemektir. Zira hukuk, demokrasilerde örgütlenmiş adalettir.[9] Yeter ki, yasal metinler âdil olsun. Çünkü adaletsiz hukuk, yalnızca “yanlış hukuk” değil, hukuk doğasından yoksun bir “hükümler yığını”dır (Rad­bruch), hukukta devletçiliktir; dolayısıyla ahlaka aykırıdır.

Demokraside devletin dokunduğu her şey, hukuka dönüşebilmelidir. Devlet, “çok hukuk, az devlet” formülünün de ötesinde, hukukun üstünlüğünü yaşama geçirdiği takdirde belki devleşmez, ancak gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığı için de çok güçlenir.

Demokratik rejimde yasaların genelliğinin yasayı yapanlar dâhil herkese ayırımsız uygulanabilirliğinin benimsenmesi,[10] gizli hukuk (droit latent) yerine açık hukuk ve saydam devletin geçmesi zorunludur. Hukukun olmadığı yerde halk “sürü” (Goyard-Fabre), insan “köle”dir (Mauchaussat).

Demokraside, hukukun iki işlevi vardır. Herkese eşit uygulanmak ve her konuyu gün ışığında tartıştıran, yarıştıran bir barış tekniği olmak. Ve de asla yasaklayıcı olmamak.

Hukukun zorunlu ilkelerini güvenceye alan bir devlet, her şeyden önce kendi taahhütlerine uyar, uymak zorundadır. “Yasasız suç ve ceza olmaz. Yargılamasız kimse cezalandırılamaz” vb. ilkeler, aslında birer devlet taahhüdüdür.

İşte devlet, işte hukuk.

Devlet hukuka saygılı olduğu, hukuk da insanları özgürleştirdiği oranda meşrulaşır ve güç kazanır.

Sonuçta her ikisinin de işlevi, özgürlüklere açılımı, dolayısıyla iç barışı sağlamaktır.

Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlette, hiç kimse hukukun ne üstündedir ne de altında, yalnızca içindedir. Hukukun karşısında herkes eşittir; her görüş, her inanç hukukun egemenliği altında birlikte yan yana özgürce yaşar, yarışır ve gelişir.

Hukukun üstünlüğü dışlanırsa, en âdil hukuk bile, keyfiliklerin oyun oynandığı bir manipülasyon alanına dönüşür. Orada artık hukukun yerini güç, özgürlüğün yerini ise uşaklık almıştır.[11]

Erkler ayrılığı

Peki, bu hukuku kim kotaracak, kim uygulayacak, uyuşmazlıkta huku­kun ne olduğunu, ne dediğini kim söyleyecektir?

Hukuku, demokrasilerde, halkın kendisi ya da onun adına temsilcileri, yani yasama erki (iktidarı, gücü) kotarıp düzenler; yürütme erki, uygular; yargılama erki ise, var olan bu hukuku yorumlar ve bu konuda son sözü söyler.[12]

İşte buna “erkler ayrılığı ilkesi” diyoruz.

Erkler ayrılığı ilkesinin kısaca ve başlıca iki nedeni vardır.

Birincisi klasiktir, Montesquieu’nündür.

Nitekim Montesquieu, şöyle demekteydi: Deneyimler, güç (iktidar) sahibinin gücünü kötüye kullanma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Despotik iktidarlar, aslında yasalara göre değil, kendi irade ve tutkularına göre yönetirler.[13] Bunu önlemek için gücün gücü, iktidarın iktidarı, yani erkin erki durdurması gerekir (XI. kitap, 4. bölüm).

İşte böylelikle Montesquieu, Aristo ile birlikte ucun ucun söylenen, Locke’ta iki güçle sınırlanan, demokrasinin örgütlenme ve hukuk düzeninin işlemesiyle ilgili güçler, iktidarlar, yani erkler ayrılığı ilkesinin can alıcı noktasını sağlıklı biçimde yakalamıştır.

Aslında özgürlük için başka yol da yoktur ve bu yol bellidir: İktidar, güç, erk, tek elde toplanmamalıdır. Çünkü iktidar tek elde toplanırsa manipulasyon başlayacak; hukuk zorbalaşacak, zorba yasalar kotarılacaktır. Yasama ile yargılama ya da yürütme ile yargılama aynı elde toplanırsa, yasama ve yargılama, yasalar çıkararak keyfiliğe kayacak ya da yürütme zorbalaşacaktır.[14]

Üç durumda da artık ortada özgürlük yoktur.

Elbette bunun en kötüsü, üç iktidarın tek elde toplanmasıdır. İste bu durumda her şey yitirilmiş, bitmiş olur. Bunun çarpıcı örneği, Montesquieu’ye göre, üç iktidarı da elinde tutan ve korkunç bir baskı uygulayan Osmanlı Sultanıdır.

Ayrıca ordu yasamaya değil, yürütmeye bağlı olmalıdır. Yasamaya bağlı olursa askerî yönetim var demektir.[15]

Erkler, güçler ayrılığının ikinci nedencesi ise, demokrasinin çoğulcu yapısının iktidar olgusuna yansımasından kaynaklanmaktadır. Zira çoğulcu demokrasi, hiçbir iktidarın, gücün tek elde toplanmasına izin vermez, veremez. Çünkü çoğulcu demokraside her iktidar parçalan­mıştır.[16]

Şu nokta hiç, ama hiç unutulmamalıdır. Erkler, güçler ayrılığı ilkesi, günümüzde de elbette demokrasinin temelidir. Nitekim çoğu anayasalarda özenle düzenlenmiştir. Saint-Just: “Zorbalar, saltanatlarını sürdürmek için halkı bölüyorlar. Sizler özgürlüğün saltanatını sürdürmek istiyorsanız, iktidarı bölünüz” demiştir.

1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisinde de erkler ayrılığına yer vermeyen anayasaların anayasa sayılamayacakları vurgulanmıştır (md. 16).

Özetle Montesquieu’nün erkler / güçler ayrılığı ilkesinin sonuçları bellidir: Görev, yetki açısından üç erk, iktidar, birbirinden bağımsızdır. Bu bir.

Kişiler açısından birbirlerini azledemezler. Bu iki.

Maddi açıdan aralarında organik bir bağlantı yoktur ve olamaz. Bu da üç.[17]

Ne var ki, bu sonuç, itiraf edilmelidir ki, asla gerçekçi değildir. Çünkü bu üç erk, iktidar, güç, birbirlerinden asla kopuk değildir. Olamaz da. Çünkü aralarında işbirliği, dayanışma, denge ve yakınlaşma vardır. Öğretide[18] ve anayasalarda (sözgelimi, 1982 Anayasası) bu açıkça belirtilmiştir.

Kuramsal tartışmaları bir yana bırakırsak, erkler / iktidarlar ayrılığı ilkesi bugün uygulamaya dikey ve yatay olarak iki biçimde yansımış bulunmaktadır.

Birincisi, çoğulcu demokraside iktidarlar, yalnızca yataylamasına değil, dikeylemesine de çoğulcu olmak zorundadır. Böylelikle iktidarın, gücün tek merkezde toplanması önlenmekte, merkez ile yerel yönetimler iktidarı paylaşarak saydam devlete ulaşılmaktadır.[19]

İkincisi, iktidar, yataylamasına, yasama, yürütme ve yargılama erkleri olarak paylaşılmaktadır. İlk ikisinin kimileyin iç içe olması hoş görülmektedir.

Ancak üçüncü iktidarın (tiers pouvoir), yani yargılamanın güçlü olabilmesi için, ilkin bağımsız, ikinci olarak da öbürleriyle eşit olması zorunluluğu öğreti ve uygulamada sürekli vurgulanmıştır, vurgulanmaktadır.

Yargılama erkinin bağımsız olması, elbette zorunludur. Çünkü hukukta kimse kendi kendisinin yargıcı olamaz. Eğer yasa yapanlar ile uygulayanlar, kendi kendilerinin yargıcı olurlarsa orada özgürlük ve adalet değil, düpedüz çıplak güç, zorbalık egemen demektir.[20]

Unutulmamalıdır ki, hukukun en amansız düşmanı, güçtür, iktidardır. İktidarların en tehlikeli girişimi ise, salt çıplak güce dönme girişimidir.[21] Salt çıplak güce dönüşen bir iktidar, bir devlet ise, uyruklarını köle ya­par, sömürür. Böyle bir devlette yargılama erki ve yargıç, artık görünüşte vardır, gerçekte yoktur. Dolayısıyla orada halkın Tanrı’ya sığınmaktan başka çaresi kalmamış demektir.[22]

Öte yandan bağımsız yargılama, yasama ve yürütme ayrılığının da en önemli güvencesidir.[23]

Kısaca yasama, yürütme ve yargılama erklerinin, güçlerinin çalışma, yaşam, devlet içindeki konum gibi maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmaları zorunludur[24].

Nitekim 1982 Anayasasının başlangıcında bu eşitlik ilkesi, 140’ıncı maddesinde de eşitliğin nasıl sağlanacağı vurgulanmıştır.

Bağımsız yargılama erki

Elbette demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi olması; eleştirel akla, kültür göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun üstünlüğüne, erkler ayrılığına dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini üstlenmiş bulunması yetmiyor, demokratik toplum düzeni için.

Ayrıca demokrasinin kendisini güvenceye alması için, bu hukuku uygulayacak, hukuk adına her olayda “hukukun ne dediğini nesnel mantıkla söyleyecek” (juris-dictio) bir erke, güce de gereksinme vardır.

İşte bu erk, güç, bağımsız yargılama erkidir. Eğer hukukun uygulanması, bağımsız, özerk bir yargılama erkinin elinde değilse, artık o düzende her şey boşunadır. Zira toplumun benimsediği hukuku, bağımsız olmadığı için nesnel olarak uygulayamayan bir yargılama erki, adaletin de, demokrasinin de sadece bir düş kırıklığıdır.

O kadar.

Siyasete bulanmış ya da bulanma olasılığı bulunan, adaleti siyaset terazisinde tarttığı izlenimi uyandıran bir yargılama, ne denli duyarlı olursa olsun, yalnızca kirli adalet salgılar. Adaletteki kirliliği, “adaletsizliği temizleyebilen bir nesne ise, bugüne değin bulunamamıştır.”[25]

Bilinmelidir ki, siyasal güçle yargılama gücü arasındaki ilişkide, hangisi güçlü ise, öbürünü ister istemez kendisine dönüştürecektir. Siyasal iktidar güçlü ise, yargılama erki siyasallaşacak; yargılama erki güçlü ise, siyasal iktidarı hukukun içine çekecek, onu meşrulaştıracaktır.

Unutmayalım. Siyaset sürgit hareketlidir, boş oturmaz, sürekli kıpırdar ve de beklemez. Ancak ne zaman ki, hukuk, siyasetin rahatını bozmaya başlar, işte o anda, siyasal güç de hukuk[26] ve yargılamayla oynamaya başlar.

Unutulmamalıdır ki, yanlar üstü (super partes) üçüncü bir otorite olarak yalnızca bağımsız bir yargılama erki ve yargıç, her türlü etkiden arınmış nesnel (objektif) mantık ilkesine (il principio di ragione obbiettiva) göre, hukukun ne dediğini (potere di jus dicere: juris-­dictio), söyleyebilir.[27]

Yine unutulmamalıdır ki, yargılama erkinin, yargıcın bağımsızlığı, asla bir “kast” ayrıcalığı değildir. Yargıcın salt hukuk adına karar verirken yansızlığını sağlamak içindir; toplum, insan yararı içindir. Yargılama erkinin bağımsızlığı; yasama, yürütme, bir başka yargılama organı, kamuoyu, yargıcın kendi inanç ve görüşleri karşısında yansız olarak karar verebilmesi; “herkesin yasa önünde eşitliği” ve “yasa herkes için eşit uygulanır” kurallarının gerçekleştirilebilmesi için kesinlikle zorunludur. Zira devlet organları, sokağın sıcak mantığı, yargıcı etkileyememelidir.

Çünkü yargıç, yargılarken ve karar verirken, inançlarını, görüşlerini duruşma salonunun eşiğinde bırakan insan demektir.

Demokraside devletin bütün organlarında çalışanlar, meleklerden oluşsalar bile, devletin her işlemi hukukun, dolayısıyla yargılama erkinin süzgecinden geçecek, en azından bu yol açık olacaktır.

Özetle gerçek şudur: Yargılama erkinin gücü, demokraside çok önemlidir. Hukuk konusunda yasa koyucunun öznel iradesinden bağımsız, genişletici, geliştirici yorum yapma tekelini elinde bulundurması, verdiği kararların, bütün kişi ve kurumları bağlaması ve de değiştirilememesi, hiç kuşkusuz onun gücünün önemini kanıtlamaya yeterlidir. Çünkü yargılamanın bu işlevi, geçişsiz değil, geçişlidir. Gerçekten yaşanan somut hukuku yargıçlar keşfeder.[28]

Özetle yasaları ise bir bakıma yasama organları, gerçekte ise, yargıçlar yaparlar.[29] Dolayısıyla unutulmamalıdır ki, hakların ve özgürlüklerin bekçisi yargılama erkidir, bu erk içinde yer alan yargıçtır.

Görülüyor ki, yargılama erki, rastgele, sıradan bir görevi yerine getirmemekte, sistemi “meşrulaştıran bir kurum” işlevini de üstlenmiş bulunmaktadır.[30]

Demek, özetle yargılama erkinin işlevi de, hukuk düzenini korumaktır.

İşte bu yüzdendir ki, Kara Avrupa’sı hukuk sistemini benimseyen gelişmiş ülkelerde bile yargılama erkinin tam bağımsız kılınabilmesi için yapılması gerekenler, günümüzde bile sürekli tartışılmakta; bağımsızlığına yeni kavuşmuş ülkeler ise, gelişmiş olan ülkelerdeki bu yakınmaları da gözeterek düzenlemeler yapmaktadır.

-----

[1] BURDEAU, Georges, Le libéralisme, Paris, 1979, s. 173.

[2] BARRY, Norman, (M. Endoğan), Komünizm Sonrası Dönemde Klasik Liberalizm, Ankara, 1977, s. 101.

[3] DUVERGER, Maurice, Le lièvre libéral et la torture européenne, Paris, 1990, s. 98 vd., 189 vd.; KEANE, John, (N. Erdoğan), Demokrasi ve Sivil Toplum, Ayrıntı, İstanbul, 1994, s. 49.

[4] BURDEAU, s. 187, 221.

[5] BASTIAT, Frédéric, (D. Russel / Y. Arslan), Hukuk, Ankara, s. 51, 52.

[6] İleten: ÇONGAR, Yasemin, Devlet Nereye Demokrasi Nereye (1), Milliyet, 02.08.1999.

[7] YAVUZ, Hakan, İslam ve Türkiye, Türkiye Günlüğü, n.29, Tem.-Ağ. 1994, s. 231.

[8] Kopenhag Belgesi, 26.09.1990.

[9] BASTIAT, s. 14, 18, 23, 58, 61.[10] PETTIT, Philip, (A. Yılmaz), Cumhuriyetçilik, Bir Özgürlük ve Yönetim Teorisi, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s. 231; (Bir zamanlar Amerikan Parlamentosu üyeleri, bazı vergilerden kendilerini bağışık tutmuşlardır (Pettit, s. 232); ERDOĞAN, Anayasal Demokrasi, Ankara, s. 79, 80, 182-186.

[11] PETTIT, s. 231, 233.

[12] MONTESQUIEU, Charles de S. B., Oeuvres complètes, Seuil, Paris, 1964, s. 536 (II. kitap, 1. bölüm).

[13] Ibid, s. 532. Eski Yunan düşünürü Thucydides de, her insanın iktidarını sonuna dek zorlama eğiliminde olduğunu söylemiştir.

[14] BURDEAU, s. 65; PETTIT, s. 235, 236.

[15] MONTESQUIEU, s. 586-588. İlginçtir, Kudüs yolculuğundan dönerken Chateaubriand da “Yalnızca Padişahın özgür, öbür herkesin köle (kul) olduğu bir ülkede kalamam” diyerek İstanbul’da mola verip kalmamıştır.

[16] VECA, s. 131.

[17] EISENMANN, Charles, L’ “Esprit des lois” et la séparation des pouvoirs, Mélanges R. Carré de Malberg, Paris, 1933, s. 165, 183; DE MALBERG, Carré, Contribution à la théorie générale de l’ Etat, Paris, 1922, II, s. 5, 8, 18, 20, 28, 29, 35, 36, 43, 49, 110, 121, 131, 142; TANİLLİ, s. 376, 377.

[18] EISENMANN, s. 166-179, 187-192; DUGNIT, Léon, La séparation des pouvoirs et l’assemblée nationale de 1889, Paris, 1893, s. 15-19, 47-116; BRUN, Henri/TREMBLAY, Guy, Droit Constitionnel, Québec, 1990, s. 687 va.; ÖZBUDUN, Ergun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, s. 144-153; TEZİÇ, Erdoğan, Anayasa Hukuku, İstanbul, 1986, s. 402-408; KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, Ankara, 1976, s. 282; TOURAIN, s. 50; HAYEK, ileten: YAYLA, Atilla, Siyaset Teorisine Giriş, Ankara 1998, s. 113, 114; ERDOĞAN, Anayasal..., s. 107.

[19] AKTAN, Coşkun Can, Kirli Devletten Temiz Devlete, İstanbul, 1999, s. 81.

[20] Marchamont Nedham 1657’de buna değinmiştir; ileten: PETTIT, s. 236; DUGUIT, s. 15; KAPANİ, s. 283; BRUN/TREMBLAY, s. 389; CASSIN, René, Montesquieu et les droits de l’homme, La pensée politique et constitutionelle de Montesquieu, bicentenaire de l’”Esprit des lois” 1748-1948, Sirey, Paris, 1952, s. 118; TEZİÇ, s. 408, 409; ÇAĞLAR, Bakır, Politika ve Hukukta Neoliberalizm, Yeni Türkiye, n.25, s. 27.

[21] PEYREFITTE, Alain, Les chevaux du lac Ladoga. La justice entre les extrêmes, Plon, Paris, 1981, s. 524.

[22] BOUILLON, Hardy, (A.İ. Savaş), John Locke, Ankara, 1998, s. 23-29.

[23] ERDOĞAN, Anayasal..., s. 105.

[24] SEIGNOBOS, Histoire politique de l’ Europe contemporaine, Paris, 1929, I., s. 104; DE MALBERG, s. 35, 36, 49; DUGUIT, s. 16.

[25] CONNOLLY, s. 247.

[26] ÖZDEMİR, Hikmet, Yargı Denetimi Demokrasinin Ahlakıdır, Yeni Türkiye, n.17, 1997, s. 365.

[27] CORDERO, Procedura penale, Milano, 1985, s. 253; DUVERGER, Maurice, Instittutions politiques et droit constitionnel, PUF, Paris, 1975, I., s. 177; FOSCHINI, Sistema del diritto processuale penale, Milano, 1965, I., n.333, 336; FAZZALARI, Giurisprudenza volontaria (dir. proc. civ.), Enciclopedia del diritto, Milano, 1970, XIX, s. 354; FAZZALLARI, Istituzioni di diritto processuale, Padova, 1986, s. 394; BELLAVISTA, Lezioni, 1968, s. 153.

[28]          HAYEK, DWORKIN, ileten: BARRY, s. 43.

[29]          ÖKÇESİZ, Hayrettin, Hukuk Devleti ve Yargıcı, Yeni Türkiye, 1997, n17, s. 361.

[30]          VECA, s. 66.

/././

Emniyet’te “liste savaşları” başladı -Tolga Şardan- 

Bilhassa AKP’li siyasetçi ve üst düzey bürokratlarının İçişleri Bakanı Çiftçi’yi “hayırlı olsun” ziyaretlerindeki “atama talepleri”, yeni İçişleri Bakanı’nın atamalar konusunda hareketli günler geçirmesine neden oluyor. Aldığım bilgiye göre, Bakan Çiftçi kendisine iletilen “selamlar”dan bunalmış durumda!


Bu coğrafyada, iktidar aynı olsa da her bakanın değişikliği, bakanlık kadrolarında her zaman değişim beklentisi yaratır ve bu değişim de her zaman gerçekleşir. Hiç şaşmaz.

İçişleri Bakanlığı’nda Mustafa Çiftçi’nin bakan olmasıyla yine geçmişe benzer süreç yaşanıyor bir süredir.

İçişleri Bakanlığı koltuğunda yaşanan değişim sonrasında bakanlık kadrolarında başlayan “atama” beklentisi, Bakan Mustafa Çiftçi’nin geçen günlerdeki “ihtiyaç olan alanlarda çalışma arkadaşlarımız arasında bayrak değişimi olabilir” açıklamasıyla had safhaya çıktı doğal olarak.

Üstelik Çiftçi’nin bu değerlendirmeyi, Cumhur İttifakı çerçevesinde gerek emniyet gerekse mülki idare kadrolarında “güçlü” konumdaki MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’yi ziyaretinden kısa süre sonra yaptığını hatırlatayım.

Sürece bakıldığında sadece Bahçeli’yi ziyarette MHP’nin genel tavrının öğrenilmesi değil, bilhassa AKP’li siyasetçi ve üst düzey bürokratlarının Çiftçi’yi “hayırlı olsun” ziyaretlerindeki “atama talepleri”, yeni İçişleri Bakanı’nın atamalar konusunda hareketli günler geçirmesine neden oluyor.

Aldığım bilgiye göre, Bakan Çiftçi kendisine iletilen “selamlar”dan bunalmış durumda! Çiftçi, aracılarla “kendisine ulaştırılan selamlar”ın Bakan Yardımcısı Ali Çelik’te toplanmasını istedi.

Doğrusunu isterseniz; önceki Bakan Ali Yerlikaya’nın atamalarında MHP’li kadrolar, yansıtıldığı gibi büyük tasfiye yaşamadı. Hatta Yerlikaya döneminde özellikle emniyet içinde MHP’ye yakın isimlerin göreve getirilmesi oransal bakımdan hemen hemen eskiye yakındı.

Kaldı ki, FETÖ’cülerin tasfiyesiyle birlikte İçişleri Bakanlığı özelinde AKP’nin kendi kadrolarının sayıca az olması, zaten MHP’ye yakın isimlerin her zaman görev başında olmasının önünü açtı. Görevden alınan MHP’liyse yerine verilen de büyük oranda MHP’ye yakındı.

Buradaki asıl mesele, Yerlikaya’nın Soylu’nun ekibini tasfiyesiydi.

Yerlikaya, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ekibine yönelik görevden almaları gerçekleştirdi. Dolayısıyla görevden alınanların MHP Genel Merkezi nezdinde başlattıkları, “MHP’li emniyet müdürleri tasfiye ediliyor” feveranı, Bahçeli’nin Yerlikaya’ya mesafe koymasına neden oldu.

Güç mücadelesindeki gruplar

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in geçen hafta bakanlık merkez teşkilatındaki atamaları ve bazı başsavcılıklardaki acil değişime imza atması, İçişleri Bakanlığı’ndaki beklentileri artırdı kuşkusuz.

Mülki idaredeki beklentiler biraz daha ağırdan gidiyor. Özellikle bazı valilerin değişeceği ifade edilmekle birlikte atamalar sistemi rahatsız etmeyecek yaklaşım içinde gerçekleşecek.

Bakanlığın ağır toplarından jandarmadaki atamalar ise, geçmişten bu yana sistematik ve planlı şekilde gerçekleştiğinden yaza kadar teşkilat kadrolarında değişim beklentisi yok denecek seviyede.

Bakanlık kadrolarında yaşanması beklenen atamaların elbette en önemli adresi emniyet teşkilatı. Teşkilat, bugünlerde tamamen “üst düzey yönetici” atamalarına odaklanmış durumda. Bu nedenle merkez teşkilatındaki kulisler epeyce hareketli. Taşradakiler de gözlerini Ankara’ya çevirmiş halde gelişmeleri yakından takip etmeye çalışıyorlar.

Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Ömer Urhal ve Caner Tayfur ile özellikle Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç’in yaş haddinden emekliye ayrılmalarının yanında, Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş’ın görevden alınması yönündeki kulislere düşen bilgiler, teşkilatta deyim yerindeyse “liste savaşları”nı gündeme taşıdı bir süredir.

Emniyet’te şimdilerde iki ana grup yeni dönemde görev alma ve gücü elinde bulundurma mücadelesine girişmiş durumda.

İlki, AKP’nin kendi tabanını oluşturan muhafazakâr kanat. Bu grubu ister Milli Görüş, ister İlim Yayma Grubu diye adlandırın, size kalmış.

Hatırlayacaksınız, önceki Büyüteç’lerde İçişleri Bakanı Çiftçi’nin yeni görev için nasıl ve hangi şekilde tercih edildiğini aktardım. AKP içinde dikkat değer gücü olan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, Çiftçi’nin İçişleri Bakanı olmasındaki etkisini dikkate aldığımızda emniyette gerçekleşecek üst düzey atamalarda aynı yaklaşımın görülmesi yüksek olasılık.

Kurtulmuş ve Tekin’in etkili olduğu kesimde atamalara aday isimlerin bulunduğu listeyi aynı zamanda yakın zamanda Kurtulmuş’un kadrosuna danışman konumunda yatay geçiş yapan Eski Emniyet Müdürü Suat Çelik hazırlıyor.

Çelik, geçmişte merhum Başbakan Necmettin Erbakan’ın koruma müdürüydü. Kısa süre önce emniyetteki görevinden TBMM’ye geçiş yapıp yaş haddinden emeklilik yaşını 60’tan 65’e çıkardı. Çelik, aynı zamanda “Polis kökenli Emniyet Genel Müdürü” modelini öneren TBMM Başkanı Kurtulmuş’un Emniyet Genel Müdür adayı.

MHP’ye yakın görünümlü Soylu’nun eski ekibi

Emniyet’te yeni dönemde görev almak isteyenler için liste hazırlayan diğer grup ise, MHP Genel Merkezi’yle teması olduğu iddia edilenlerden oluşuyor.

Aslında bu grubu, “MHP’ye yakın” yerine “Süleyman Soylu’nun döneminden tasfiye edilen isimlerden bazılarının içinde yer alanlar” şeklinde tanımlamak daha doğru olacak.

Söz konusu grubun başını, halen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı görevindeki Mahmut Çorumlu çekiyor. Önceki Bakan Yerlikaya döneminde “geri plana” alınan ve özellikle Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı gibi önemli birimlerden sorumlu iken farklı göreve çekilen Çorumlu’yu Büyüteç okurları yakından biliyor.

Çorumlu, aynı zamanda Adalet Bakanlığı’nın yeni yönetimiyle de tanışıklığını ve yakınlığını kullanarak biraz daha öne çıkma çabasında. Yakın zamanda Çorumlu’nun özel kalem amirinin karıştığı skandal emniyetteki güncelliğini halen koruyor.

Çorumlu, liderliğini yürüttüğü ekibin desteğiyle Emniyet Genel Müdürü olabilme girişimlerine ağırlık vermiş durumda son günlerde.

Dinç’in adı kulislerde

Birbiriyle yarışan ve güç savaşına giren bu iki grubun dışında bir de “bağlantısızlar” var. Hiçbir siyasi cepheyle, dini yapıyla teması olmayan, belki de ihtiyaçtan şans eseri göreve gelenler bu isimler.

Unutmadan bir de yaş haddinden emekli olacak Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç’in de adı çok güçlü olmasa da Emniyet Genel Müdürlüğü için kulislere düştü. Dinç’i destekleyenler ise, “ne muhafazakârlar olsun ne de MHP’ye yakın olanlar” diyerek farklı alternatifi düşünenler.

Tabii burada Dinç’in Nurcular’ın Okuyucu grubuna yakın olduğunun söylendiğini hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Sonuçta Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yapılacak atamada talipliler çok ama son sözü Cumhurbaşkanı Erdoğan söyleyecek. Yakın çevresinden yansıyan bilgilere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan, polis kökenli bir Emniyet Genel Müdürü’ne sıcak bakmıyor.

Mevcut Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş, şimdilik yerinde kalacak gibi gözüküyor. Zaten MHP lideri Bahçeli’nin de Demirtaş’ın kalması yönünde görüş verdiği kulislerde konuşulan konulardan.

Ankara ve İstanbul’a yapılacak atamalar

Merkez teşkilatı dışında iki önemli kente yapılması beklenen il emniyet müdürü ataması da yine güç mücadelesinde yer alan ekiplerin karşılıklı mücadelesine sahne olacak.

Ankara Emniyet Müdürü Dinç’ten boşalacak makama acilen atama yapılması gerekecek. Zira, temmuzda başkentte gerçekleşecek NATO Zirvesi’yle ilgili şimdiden alınması gereken güvenlik önlemleri var. Bu çalışmaların başında olması gereken bir Ankara Emniyet Müdürü gerekiyor. Dolayısıyla İçişleri Bakanlığı, zaman geçirmeksizin -büyük olasılıkla Dinç’in yaş haddinden emekliliğini beklemeden- Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne atama yapacak.

Diğer önemli kent ise İstanbul. Bilindiği üzere, Adalet Bakanı Akın Gürlek ile İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız’ın arası epeydir soğuk. Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminden bu yana ikilinin yıldızları barışmıyor.

Gürlek, süreçten güçlenerek çıktı. Daha İstanbul’dayken Yıldız’ın yerine başka bir ismin atanması girişiminde bulunmuş ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devreye girmesiyle Yıldız görevinde kalmıştı. Şimdi işler biraz değişti. Yıldız’ın yerine daha önce İstanbul’da görev yapan üst düzey bir polis müdürünün getirileceği bilgisi kulislere düştü.

Son bir haftadır emniyeti takip eden hemen herkesin konuştuğu konuların en başında atamalar geliyor. Her akşam Resmi Gazete takip ediliyor.

Görüldüğü kadarıyla İçişleri Bakanı Çiftçi’nin işi zor.

Çıkacak kararnamede görev alacak isimlerin teşkilata, asıl önemlisi ülkeye katkılarının nasıl olacağını yaşayıp göreceğiz.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Mart 2026-

CENTCOM duyurdu: Piyadeleri taşıyan USS Tripoli Orta Doğu'da!  ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), 3500 denizci ve deniz piyades...