EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -29 Mart 2026-

İstanbul Boğazı'na NATO taşeronu komutanlık kuruluyor: 'Montrö'nün amacını çiğneyen bir adım'

Anadolu Kavağı’nda, Ukrayna’yı koruma gerekçesiyle NATO ülkeleri önceliğinde kurulan askeri koalisyona bağlı yeni bir komutanlık kuruluyor. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, bu adımın "Montrö'nün amacını çiğnediğini" vurguladı.

Emperyalizmin savaş örgütü NATO'nun Malatya ve Adana’ya yeni Patriot sistemleri yerleştirmesi ve Türkiye'de yeni bir NATO çok uluslu kolordu karargahı kurulması çalışmalarının başlamasının ardından bu kez de İstanbul Boğazı’nda NATO için yeni bir komutanlık devreye alınıyor.

Bu önemli gelişme bir duyuruyla halka açıklanmadı; Milli Savunma Bakanlığının (MSB) 28 Mart'ta sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımdan anlaşıldı. Söz konusu paylaşımda, NATO bayrakları önünde çekilmiş fotoğraflar eşliğinde 24 Mart tarihinde bu komutanlık için gerçekleşen bir ziyarete dair bilgi verildi. Paylaşımda şu ifadeler yer aldı:

"24 Mart 2026
Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı/Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.

Ziyarete, İstanbul Boğaz Komutanı Tuğamiral Özgür Erken ve Mayın Filosu Komutanı Tuğamiral Birol Orak ile Deniz Unsur Komutanlığı personeli de katıldı.

Rusya'ya karşı kurulan koalisyona bağlı olacak
Kurulması planlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Ukrayna’yı koruma gerekçesiyle Rusya'ya karşı kurulan "Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna" (Multinational Force – Ukraine / MNF-U) adlı askeri koalisyona bağlı olacak. İngiltere ve Fransa öncülüğünde kurulan bu koalisyonun ağırlığını NATO üyesi ülkeler oluşturuyor.

"Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne aykırı"
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangül Örnek, bu adımı "Montrö'nün amacını, çiğneyen bir adım" olarak değerlendirdi. Prof. Dr. Örnek, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Montrö'nün amacını, yani tek egemenlik ve öncelikle komşuların hukukunu koruma ilkesini çiğneyen bir adım bu. Ülkenizin kuruluş senetlerini böyle harcatamazsınız. Komşularınıza yönelik askeri tehdit üssü olamazsınız. Muhakkak çok çok güçlü şekilde itiraz edilmeli" dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu da yaptığı açıklamada, "Deniz Unsur Komutanlığına dair kritik hususlar" arasında "Karadeniz’e kıyısı olmayan devletler sadece insansız deniz araçları ile katılım sağlayacak ise bunun Montrö Sözleşmesi kapsamında nasıl değerlendirileceği" ve "Montrö rejiminin aşındırılmasına yol açabilecek uygulamalara karşı alınacak tedbirleri" sıraladı.
Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin gemilerinin İstanbul Boğazı'na uğrayıp buradan bir harekata katılması, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin ruhuna aykırı. Fakat siyasi iktidarın bir süredir zaten sözleşme hükümlerini öncelemediği görülüyordu. İran’la bağlantılı olduğu gerekçesiyle yaptırım altında olduğu iddia edilen ve Rusya petrolü taşıyan Türk tankeri Altura’nın bu hafta İstanbul Boğazı açıklarında vurulması da bunun bir örneği.

Çok uluslu sözcükleri esas gücü gizleyen peçe"

Siyaset Bilimci Dr. Hakan Şahin de söz konusu Deniz Unsur Komutanlığına dair sosyal medya hesabından paylaştığı değerlendirmesinde, MSB'nin açıklamasındaki "Çok uluslu" ifadesine dikkat çekti. Bu ifade 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında kurulmasına yönelik çalışmalara başlanan kolordu karargahı nedeniyle de gündemde. Şahin, "Denizde ve karada bu 'çok uluslu' sözcüklerini birdenbire duymaya başlamamız ilginç. Bu tür kavramlar bazen, hatta çoğunlukla arkadaki esas gücü göstermemeye yarayan bir peçe işlevi görür. Umarım ne yaptığımızın farkındayızdır" dedi.


Denizde ve karada bu "Çokuluslu" sözcüklerini birdenbire duymaya başlamamız ilginç. Bu tür kavramlar bazen, hatta çoğunlukla arkadaki esas gücü göstermemeye yarayan bir peçe işlevi görür. Umarım ne yaptığımızın farkındayızdır. https://t.co/bB3vUiXk8O

— HakanŞahin (@hakanexlieu) March 28, 2026

***
Doğal gaz faturaları 1 Nisan'da yeniden zamlanıyor

EPDK, dört doğal gaz dağıtım şirketinin tarifelerini revize etti. İstanbul dahil milyonlarca hanenin doğal gaz faturalarına yansıyacak yeni maliyet artışları 1 Nisan'dan itibaren yürürlüğe girecek.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), 26 Mart 2026 tarihli toplantısında aldığı dört ayrı kararla Samgaz, Selçuk Doğal Gaz, Enerya Kapadokya ve İGDAŞ'ın üçüncü tarife uygulama dönemi perakende satış tarifelerini revize etti. Resmi Gazete'de yayımlanan kararlar, 1 Nisan 2026'dan itibaren yürürlüğe girecek.

Kararlarla birlikte belirlenen yeni sistem kullanım bedeli üst sınırları dikkat çekici rakamlar içeriyor. Yıllık 100 bin metreküpe kadar tüketim yapan konut aboneleri için Samgaz'da 2,14 TL/Sm³, Selçuk'ta 3,63 TL/Sm³, Enerya Kapadokya'da 2,40 TL/Sm³, İGDAŞ'ın ise 2,69 TL/Sm³ olarak belirlenen birim fiyatlar, önceki dönemlere göre artış içeriyor.

Parametreler tablolarında yer alan veriler, şirketlerin yıllık gelir gereksinimlerindeki artış eğilimini açıkça ortaya koyuyor. Enerya Kapadokya'nın yıllık gelir gereksinimi 2022'de 54,1 milyon TL iken 2026 için 104,3 milyon TL'ye yükseldi. Samgaz'ın gelir gereksinimi ise aynı dönemde 81,5 milyon TL'den 112,1 milyon TL'ye çıktı. Bu artışlar doğrudan emekçilerin faturalarına yansıyor.


***
Türk-İş Genel Merkezi 2026 1 Mayıs’ını Edirne’de yapma kararı verdi -Andaç Aydın Arıduru-

Türk-İş Genel Merkezi, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’daki sendikaların şube yönetimleri ile gerçekleştirilen toplantıda 2026 yılı 1 Mayıs’ını Edirne’de toplu miting şeklinde düzenleyeceğini duyurdu.

İstanbul - Türk-İş Genel Merkezi, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’daki sendikaların şube yönetimleri ile gerçekleştirilen toplantıda 2026 yılı 1 Mayıs’ının Edirne’de toplu miting şeklinde düzenleyeceğini duyurdu. Sendika şubeleri, genel merkezin aldığı bu kararın tartışmaya açılmadan kendilerine bildirildiğini ifade ederken birçok sendika şubesi alınan kararın güçlü bir 1 Mayıs’ın İstanbul’da da örgütlenmesi ihtiyacını gözardı ettiğini belirtti. İstanbul’da işçilerin başlıca yüksek enflasyon ve geçim sıkıntılarının derinden etkilendiğinin altını çizen sendika şube yöneticileri, bölgedeki savaşın etkilerini ilk başta hissedecek olan işçilerin ekonomik, sosyal ve özlük hakkı taleplerinin bulunduğu illerde en güçlü şekilde yükseltilmesi gerektiğini vurguluyor. Şubelere üye işçilerin kendi taleplerini anlatabilmek için kilometrelerce yol gitmeleri gerekmesine tepki gösterdiğini belirten Şube yöneticileri işçilerin bu talepleri başlıca iş yerlerinde ve yakın çevrelerinde kitlesel eylemlere ihtiyaç duyduklarını aktarıyor.

‘Son ramazan ses çıkarmak gerektiğinin en büyük göstergesi’

Harb-İş İstanbul Şube Başkanı Murat Yalçınkaya, gerçekleştirilen toplantıda Türk-İş Genel Merkezinin 1 Mayıs’ın bölgesel nitelikte Edirnede yapılacağı duyurusunun Türk-İş Genel Başkan Yardımcısı ve Tes-İş Genel Başkanı İbrahim Kabaloğlu tarafından duyurulduğunu aktardı. Yalçınkaya, “70’e yakın şube yöneticisine duyurulan bu karar İstanbul Şubelerinin görüşüne sunulmuş oldu. Bizler şubeyönetimi olarak 1 Mayıs’ın işçilerin çok yoğun şekilde yaşam mücadelesi verdiği İstanbul’da olması gerektiğini belirttik” derken artan yaşam maliyeti karşısında işçi ve emekçilerin tüm emek ve meslek örgütlerinin ortak bir şekilde İstanbul’da olması çağrısını yaptıklarını söyledi:

"Savaş koşulllarıyla birlikte ülkede giderek derinleşecek bir yoklsulluk ve güvencesizlik ortamı beliriyor. Tüm işçilerin yaşadıkları kentte varolma mücadelesinin yükseltilmesine ihtiyaç var. Ramazan ayı bunun en büyük örneeği oldu fahiş fiyatlar karşısında işçilere büyük bir yoksulluk kaldı, sofralar dolmadı. İşçilerin insanca yaşanacak ücret ve çalışma koşulları talebine dair bulunduğumuz iş yerlerinden başlayarak açıklamalar ve buluşmalarla 1 Mayıs çalışmalarına başlayacağız."

‘Üyelerimiz anlam veremiyor’

Sağlık-İş Sendikası İstanbul Şube Başkanı Nedime Mutlu Yıldırım, “Sağlık işçilerinin çalışma koşulları, yaşama koşullarını iyileştirmek için doğrudan iş yerlerinde hareket etme talebi var.Üyelerimiz anlam karara veremiyor. İşçi arkadaşların bu talepler etrafında mücadele etme istekleri karşısında iş yerleri önünde açıklamalar ile hareket edeceğiz” dedi. Kadıköy Şube Başkanı Zerrin Ceren ise, “İşçi arkadaşlar bize, ‘İşçiye İstanbul’da yer mi yok?’ diyorlar. Çoğu üyemiz 24 saatlik nöbetlerle çalışıyor. Mesafe uzadıkça katılım düşüyor. ‘1 Mayıs tatil, bari dinlenelim’ hissiyatı böylece büyütülüyor” derken kadın işçiler açısından fazladan bir yük haline geldiğini de vurguladı. Ceren, “Meslek kodu, ve insanca yaşanacak bir ücret talebi için tüm işçilerin katılımıyla İstanbul’da da örgütlenmek gerekir” şeklinde konuştu.

‘Mazot 78 lira, Şubeler bu yükü nasıl çekecek?’

TEKSİF Tuzla Şube Başkanı Hikmet Numanoğlu Sendika şubelerinin taşımalı yöntem ile eylemlere katılmasının zorluğuna, “Mazot 78 TL, tek masraf da bu değilken şubeler maddi açıdan genel merkezlere bağlı. İstanbul’da her yıl 600 kişi civarında katıldığımız 1 Mayıslara aynı sayıda işçiyle şehir dışında katılmamız mümkün değil” diyerek dikkat çekti. Numanoğlu, “Her 1 Mayıs’ta Tuzla’da tekstil ve deri işçileri olarak kitlesel açıklamalar gerçekleştiriyoruz. Bu yıl da yapacağız ancak iş yeri buluşmalarının da yanında sendikalar platformları olarak ortak eylemlere de ihtiyaç var. Tüm sendika genel merkezlerin sorumluluk alması lazım. İstanbul işçilerin de başkenti. Savaşa, temel ihtiyaçları bile karşılatmayan yokluğa ve işsizliğe karşı ortak ses söylemek lazım” şeklinde konuştu. İşçilerin taleplerinin de bu yönde olduğunu söyleyen Numanoğlu, bu yıl 1 Mayıs için işçilerin çekildiği kabuktan çıkması gerekiyor” dedi.

***
İran’da saldırganlar ve savunmacılar…-Mustafa Yalçıner-

Aması, fakatı yok; elleri İran halklarının kanına bulanmış emperyalist ve siyonist saldırganların haydutluklarının en küçük bir onaylanma ve temize çıkarılma şansı bulunmuyor. Devasa propaganda aygıtlarının hâlâ ileri sürmeye devam ettiği “Müdahale edilmeseydi İran şöyle yapacaktı, böyle yapacaktı…” türünden bahanelerle bırakalım halkları, artık bölge ve dünyanın egemenlerini bile ikna edemiyorlar. Tecrit durumdalar; Amerikan askeri saldırı üslerini topraklarına açan ve isteseler bile “Kullandırtmıyorum” diyecek durumda olmayan Körfez ülkeleri bir yana, saldırgan ABD ile İsrail’in yanında tek bir başka ülke yok! Ne NATO ne bir “müttefik”!


Soykırıma kadar uzanan saldırganlıklarıyla sadece dünya halklarının tepkilerini çektikleri için değil, ama rakipleri karşısındaki gerileyişini durdurmak için kural ve hukuk tanımadan müttefikleri de dahil önüne geleni tehdit edip güç politikasının öznesi kılan ABD, ektiğini biçiyor ve yalnızları oynuyor.

Ön günleriyle birlikte İran saldırısı emperyalizmin ne demek olduğunun altını bir kez daha kalınca çizdi. “Emperyal” türü yumuşatma girişimleri saçmadır, benimsenebilir değildir; sürmekte olan “Görüşmeleri iki gün sonra devam ettirelim” demiş ama saldırmış bir hayduttur söz konusu olan. Ve “II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en güçlü saldırı”yı düzenlemekle övünmekte, İran anlaşmayı kabul etmezse “Şimdiye kadar görülmemiş bir saldırı” ile yüzleşeceği tehdidinde bulunmaktadır.

Peşinden -buna çoktan hazır olan- İsrail siyonizmini sürükleyerek saldıran Amerikan emperyalizminin şüphesiz üstün yanları görmezden gelinemez. Sadece ajanlar ve köstebeklerin faaliyetleriyle sınırlı olmayan ve uzaydan gözetleme/takip ve güdümlemeyi kapsayan istihbarat ve elektronik/dijital savaş yürütme yeteneği, zırh ve beton delici geliştirilmiş füze ve bombaları, hava ve denizlerde üstünlük; ABD ve yanı sıra İsrail bu olanaklardan yararlanarak İran’a büyük zararlar verebildi. Yerlerini anlık takiple saptayıp öldürdükleri Hamaney ve genelkurmay başkanı başta olmak üzere üst düzey İran yönetici ve komutanları bu üstünlüğün sonuçları.

Ancak İran’ın üzerine çullanmada kritik bir pozisyona sıkıştığı da görülüyor. İran’a saldırının bir açmazda kilitlenmesi, en saldırgan baş temsilcisinin şahsında emperyalizmin zaaf ve zayıflığını da gösterdi. Son birkaç gündür Trump’ın “48 saat mühlet verdim”, “5 güne…” ve sonra “10 güne uzattım” türü laf oyunlarıyla; İran tarafından reddedilen “İran’la görüşüyoruz”, “İran da anlaşmak istiyor” türü iddiaları, Amerikan emperyalizminin zayıflığı ve sıkışmasını örtme çabasından başka şey değil. İlerleyemeyen haydutbaşı durmak zorunda kalırken, olan biteni anlaşılmaz kılma ve saldırısını sürdüremez oluşunu gizleme çabasında. Artık yenilgi olarak görünmesini engellemeye çalıştığı, yapabilirse “İran’ın geri adım atmayı kabullendiği”ni ileri sürebileceği, hiç değilse geçici bir “final” kurgulama peşinde.

İran çünkü, “Her kuşun eti yenmez”i yeterince gösterdi Amerikalı muhataplarına. Onun da üstünlükleri olduğu ve emperyalist-siyonist saldırganların -tıpkı Rusya’nın Ukrayna karşısında yaptığı gibi- İran’ı küçümseyerek hesap hatası yaptıkları ortaya çıktı.

Gerici rejime karşı yaygın gösteriler düzenleyen İran halkının, emperyalist-siyonist saldırı karşısında ulusal duygularını ayaklandırarak rejimin elini rahatlatacağını kavrayamayacak kadar ulusallık ve ulusal değerlerden kopmuşlardı. Üstelik İran, 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak bu kez “nokta atışı” yapabilir durumdaydı. Uzaydan elde edilebilecek anlık istihbarattan yararlanabiliyor ve füzelerini güdümleyebiliyordu. Körfez’deki Amerikan üslerindeki füze bataryalarıyla İsrail kentlerini hedef alarak küçümsenmeyecek zararlar verdi. Geri çekilmeye zorladığı uçak gemilerine de öyle. İran’ın bundan da önemli silahının Hürmüz Boğazı olduğu görüldü ve anlaşıldı ki Amerikalı emperyalistler Boğaz’ın kapanmasının sonuçlarını da hesap etmemişlerdi.

Hürmüz’ün önemi yaşanarak görüldü. Hele İsrail’in, Tahran’daki petrol rafinerisini vurmasını İran; Katar’ın Ras Laffan ve İsrail’in Hayfa’daki rafinerilerini vurarak yanıtlayınca Trump, İsrail’e “dur” demeden edemedi. Katar’daki dünyanın en büyük doğal gaz tesisi, Hayfa Rafinerisiyse İsrail’in stratejik önemdeki tesisiydi. Hayfa İsrail’i zorlarken Katar rafinerisinin etkisini, gazının önemli bir bölümünü buradan tedarik eden tüm dünya hissetti. Hürmüz’ün kapatılması ve Katar rafinerisinin vurulması enerji fiyatlarına “tavan” yaptırırken; başta petrokimya olmak üzere sanayi girdilerinin tedarik zincirinin kopmasının dünya sanayi üretimini ciddi olarak etkileyeceği konusunda herkes hemfikir. Trump’ın “İran’la görüşmeler” ve “anlaşma” üzerine ağız dolusu açıklamalarının altında yatan, bu hesapsızlığın yakıcı sonuçlarının etkisini göstermekte oluşu.

Trump kuşkusuz “Yenildik” ya da “Sürdüremiyoruz” demiyor, demeyecek. Görüşmelerden söz etmesini bölgeye birkaç bin deniz piyadesi göndererek dengelemeye çalışıyor. Ama “Geçmiş olsun”; ABD İran’da amaçlarına ulaşamazken Avrupalı müttefiklerinden de oldu. Sadece İranlılar değil, Avrupalılar da ABD’nin güvenilmezliğini sınadılar ve “tüpten çıkan macun”un yeniden tüpe girmesi olanaksız. Avrupalılar zaten bağımsızlık yoluna girip kendi ordularını kurmaya yönelmişlerdi, bu yönelim gelişecektir.

/././

Washington’da çatlak sesler yerini paniğe bırakıyor -Aras Coşkuntuncel-

Trump’ın Florida’daki özel malikanesi Mar-a-Lago’nun da bulunduğu Palm Beach bölgesinin eyalet meclisi temsilciliğini, kariyerinin ilk seçimine giren Demokrat Partili bir aday büyük sürpriz yaparak kazandı. Yani yıllardır Cumhuriyetçi adayları seçen komşuları bile Trump’ın desteklediği aday yerine deneyimsiz bir Demokrat Partiliye oy verdi. İran’a karşı girişilen savaşın ortasında ve artan fiyatlar karşısında Demokrat Emily Gregory bütün kampanyasını geçim sıkıntısı ve enflasyon üzerine kurdu ve kazandı. İran’a karşı devam eden emperyalist-siyonist saldırılar ne seçmenler ne de Trumpçıların kanaat önderleri arasında popüler. Trump’ın kendisi panik açıklamalar yaparken kendi atadığı istihbaratçılar istifa ediyor. İran’ın direnişi devam ettikçe bu çatlaklar, karşıt sesler ve panik daha da büyüyecek.


Aylardır her ankette Amerikalıların çoğunluğu İran’la bir savaşa karşı ve son anketlerde her 10 Amerikalıdan 6’sı Trump’ın savaşı yönetme biçimini onaylamıyor. İran’a yapılan saldırının ilk günlerinden beri MAGA denen Trump destekçilerinin önde gelen kanaat önderleri -Trump’ın Eski Danışmanı Steve Bannon dahil- savaşa karşı çıkmıştı, önceki hafta da Trump’ın Terörle Mücadele Direktörü Joe Kent savaşa karşı çıkarak ve İran’ın ABD için bir tehdit olmadığını söyleyerek istifa etti. Kent en son IŞİD’i ABD’nin finanse ettiğini ve İsrail’in çıkarları için Suriye’de IŞİD ve el-Kaide’yi Beşar Esad’a karşı destekleyip kullandıklarını itiraf etti.

Trump’ın paniği

Amerikan rejimindeki çatlak seslerin yerini paniğe bıraktığının en belirgin işaretlerinden biri bizzat Trump’ın aynı anda piyasaları rahatlatmak ve ayyuka çıkmış karşıt sesleri bastırmak için yaptığı çelişkili ve saçma sapan açıklamaları. Evvelki hafta Trump önce İran’daki operasyonları aşamalı olarak sonlandıracağını söyledi, bundan bir gün sonra Hürmüz Boğazı 48 saat içinde açılmazsa İran’ın enerji altyapısını yok edeceği tehdidini savurdu, iki gün sonra İranlı yetkililerle görüşme halinde olduklarını ve süreyi 5 güne çıkardığını söyledi, kısa süre sonra da İran bize petrol ve gazla ilgili güzel bir hediye verdi “Yaptıkları çok hoştu” diye övdü, görüşmelerin devam ettiğini iddia etti, sonra da aynı konuşmada yine coşup İran’ın donanmasının ve hava kuvvetlerinin yok edildiğini, füze rampalarının imha edildiğini, mevcut durumun da “rejim değişikliği” olduğunu söyledi. Perşembe günü ise “İranlılar bana anlaşma için yalvarıyor” diyordu. İran füze yollamaya devam etti. Trump cuma günü 5 günlük süreyi 10 güne çıkardı; akşamında ise İsrail ile birlikte sanayi merkezlerini bombaladı.

Trump’ın piyasaları rahatlatmak için söylediği yalanlara rağmen örneğin benzin fiyatları ABD genelinde ABD-İsrail’in İran’ı bombalamasından bu yana yüzde 40’ın üzerinde arttı. Dizel yüzde 50 arttı, uçak yakıtı fiyatları ikiye katlandı. Çiftçiler gübre bulamıyor, çünkü ithal gübrenin önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Benzer şekilde önemli miktarda doğal gaz ve petrokimya ürünlerinin tedariki de sekteye uğruyor. Amerikalıların üçte birinin sağlık masraflarını karşılayabilmek için günde bir öğünden feragat ettiği bir dönemde zaten popüler olmayan bu savaş sonucu artan yakıt ve gübre fiyatları ulaşım ve gıda fiyatlarını daha da arttıracak. Soykırım karşıtı hareket ile ülke genelinde yüz binleri alanlara çeken Trump karşıtı “krallara hayır” gibi hareketler önümüzdeki günlerde savaş karşıtlığı şemsiyesi altında birleşebilir ve önümüzdeki ara seçimde Trump ve Cumhuriyetçilerin savaş ve pahalılık yüzünden kaybetmesi kesin gibi. Peki bu ortamda Demokratlar ne yapıyor? İran savaşını Kongrenin onayı olmadan genişletmeye izin vermeyecek yasa tasarısını bazı Cumhuriyetçilerin de savaş karşıtı tutumlarından dolayı yeterli çoğunluğa ulaşmalarına rağmen tasarıyı Kongreye getirmekte Oblomovcu bahanelerle ayak diriyorlar.

İran her gün kazanıyor

İran bugüne kadar ABD ve İsrail’in milyarlarca dolar değerinde radar, askeri hava aracı ve ekipmanını yok etti, ya da bu sistemlere ve ekipmanlara büyük zararlar verdi. Pentagon’un kendi yalan dolan hesaplarına göre bile sadece ABD’nin 3 milyar dolara yakın kaybı var. Kabaca üç F-15, bir F-35, sekiz KC-135 yakıt uçağı, bir E-3 Sentry AWACS radar uçağı, en az 12 MQ-9 Reaper insansız hava aracı ya düşürüldü ya isabet alıp inmeye zorlandı ya da zarar gördü. İran ek olarak Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’de gelişmiş Thaad (yüksek irtifa saha savunması) sistemleri ve AND/FPS-132 olarak adlandırılan erken uyarı radarı dahil (ki her biri 1 milyar dolar değerinde) birden fazla radar ve savunma sistemini yok etti ya da büyük zararlar verdi. Örneğin Thaad savunma sistemlerinde kullanılan her biri 500 milyon dolar değerinde en az 4 AN/TPY-2 radarı yok edildi ve ABD’nin elinde bu sistemlerden sadece sekiz tane var. Bir de USS Gerald Ford uçak gemisi güya çamaşırhanede çıkan yangından dolayı Kızıldeniz’deki pozisyonunu terk edip Yunanistan kıyılarında onarıma girdi.

ABD ve İsrail İran’da hedeflerini, sivil hedefler dahil, hâlaâ her gün vuruyor. Cuma günü bu kez demir çelik fabrikalarını hedef aldılar. Ancak İran da “Diren ve karşı tarafı tüket” diye özetlenebilecek stratejisi çerçevesinde karşılık veriyor. Savaş uzadıkça ABD için maliyetler her anlamda artacak. Maliyetler ve hayat pahalılığı arttıkça, ABD rejiminde çatlaklar derinleştikçe; savaş karşıtı hareket sokaklara indikçe; direniş Lübnan, Irak, Yemen’e yayıldıkça; ABD kendi başlattığı bu emperyalist-Siyonist savaşı kazanamayacak.
/././

Ahmaklık ve cehaletten beslenen emperyalizm -Yücel Demirer-

Venezuela’da Maduro’nun kaçırılışının hemen ardından, daha İran’la diplomatik görüşmeler sürerken ABD ve İsrail tarafından başlatılan saldırı tüm yıkıcılığıyla devam ediyor. Yıkım sadece İran ve bölge ülkelerindeki insan ve altyapı kırımıyla sınırlı değil. Yaşananlar kapitalist Batı’daki ahlaki aşınmayı ve insan hakları “şampiyonu” devletlerin sefaletini de görünür kıldı. Bu ülkelerdeki suç ortaklığına varan sessizlik ve ahmaklık düzeyine varan ikna olma hali üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.


Geçtiğimiz hafta soykırımcı emperyalist saldırganlığın ‘kurumsallaşmış yalancılık ve yağma mekaniği’ üzerine Evrensel’de önemli bir yazı yayımlandı. Emperyalizmle mücadele kanallarını ve yalnızca liderlere odaklanarak sürdürülen değerlendirmeleri genişletmek açısından söz konusu yazıdaki tartışmayı devam ettirmekte fayda var.

* * *

Emperyalist iktidarların kendi kamuoylarını ikna sürecinde, saldırılan halklara dair üretilen yanlış algılar önemli yer tutar. Ancak onları uygarlıktan yoksun, cahil, hırsız, tembel, pis, cinselliğe düşkün ve benzeri biçimlerde tanımlamak bu ikna sürecinin tamamı değildir. Ülkesinin eşitlik, özgürlük, yasallık, insan onuruna saygı gibi ilkelere göre yönetildiğine inandırılmış merkez ülke yurttaşının, başka coğrafyaların halklarına yönelik sınırsız güç kullanımı, şiddet, işkence, hile, rüşvet ve sistemli yalan söylenmesi gibi uygulamalara ikna edilmesi daha sistemli ve karmaşık bir çabayı gerektirir.

Emperyalist ülke yurttaşının haksız savaşa onayının alınabilmesi için öncelikle medya ve akademi tarafından zehirli hikayeler üretilir. Bu hikayelerle eleştiri duygusu tahrip edilen yurttaşın kendisini özel bir misyonun, büyük bir hizmetin parçası olarak hissetmesi sağlanır. Egosu bu şekilde şişirilmiş olan birey, kolayca emperyalist nesnelliği kendisine ait bir durum olarak görmeye başlar. Evrensel geçerliliği olduğu iddia edilen değerlerin yalnızca kendisinin devleti/uygarlığı tarafından savunulduğuna ikna edilen kişi, çocuk ölümlerini, işkenceyi ve hileyi kabul eder hale gelir.

Emperyalist aklın kitlesel ahmaklığı kendi nüfusu içinde yaygınlaştırma sürecinde temel hak ve özgürlüklerin evrensel ilkeleri ihtiyaca uygun ayıklamalar yapılarak gündeme getirilir. İlkelere vurgu yapılan bir cümlenin “ama” ile başlayan devamında, yapılan haksızlıkları mazur gösterecek zorunluluklardan söz edilir. Kulak tıkanan vahşet ve sistemli kötülükler, saldırılan halka sağlanacak “refah ve demokrasi” ile açıklanır. Hatta savaştan "Tanrı'nın ilahi planının bir parçası" olarak söz edildiği bile olur. Bu şekilde yaratılan özgüven patlamasına paralel bir biçimde, emperyalist saldırganlığa ülke içinde karşı çıkanlar vatan haini ilan edilir.

Uygulanan vahşetin sonuçlarını yumuşatmak için saldırılan ülkelerde halk ile devlet arasında derin bir karşıtlık olduğu öne sürülür. O ülkenin nüfusunu devletten ayrı gösteren bir söylem üzerinden hem uygulanan ekonomik yaptırımların hem de askeri saldırıların halkı değil siyasal seçkinleri vurmak için yapıldığı, yalnızca onlara zarar verdiği duygusu yaratılmak istenir. Yapılan saldırılar, ‘meşru bir zorunluluk’ olarak sunulur. Bu yaklaşım doğrultusunda, yaşanan sivil ölümlerinin “arzu edilmeyen kazalar” olduğuna konforlu bir biçimde inanılır.

Emperyalist ülkenin sözde demokrasisinin fetişleştirilmesi kitlelerin emperyalist suçlara kör edilmesinde rol oynayan bir diğer önemli faktördür. Kendi ülkesinin “demokratik sistemi” ve kurumsal yapısının “mükemmelliği” illüzyonu ile uyuşturulan birey, “demokrasi götürürken” öldürmeyi anlayışla karşılar hale getirilir.

* * *

Tarihsel olarak savaşa ve baskıya dayanan sermaye birikimi ve sömürü aygıtı, bir yandan genişleyip yeni pazarları fethederken diğer yandan barış, uygarlık ve istikrar götürdüğü yanılsamasını sürdürmek istiyor. Bu yönelim, küresel kapitalist birikimin yolunu açan savaşı daha az görünür ve zorunlu kılma yönündeki çabaların önemli bir parçası. Emperyalist savaşın bu şekilde tanımlanması, kapitalizmin derin çelişkilerini örtme amacı taşıyor.

Bu nedenle, emperyalizmin ekonomik ve askeri boyutlarına ilişkin yapılan değerlendirmelerin emperyalist ahmaklaştırma ve meşrulaştırma çabalarının anlaşılması yönünde genişletilmesi gerekiyor. Emperyalistlerin egemenliği yerine halkların egemenliğini inşa etme yolunda, emperyalist ikna süreçlerinin hile ve tuzaklarını gün ışığına çıkaran meydan okumaların tam zamanı.

Emperyalist vahşeti ayakta tutan ideolojik temele meydan okumak; vahşet yapılanmasını güvence altına almak için oluşturulmuş ikna ve ahmaklaştırma mekanizmalarını deşifre etmek; emperyalizmin ürettiği “gerçek”liğin geri döndürülemez olduğu fikrini kararlı bir biçimde ve emekçilerin gündelik hayatına dokunan örnekler üzerinden açıklayarak reddetmek gerekiyor.
/././

Dünya Bankasının utangaç kalkınmacılığı -Ümit Akçay-

Dünya Bankası geçtiğimiz hafta önemli bir rapor yayımladı. “Kalkınma için sanayi politikası: 21. yüzyılda yaklaşımlar” başlıklı rapor, teknik bir politika metni olmanın ötesinde, Dünya Bankasının yıllardır savunduğu neoliberal çizgide önemli bir değişime işaret ediyor. 1980’lerden günümüze Dünya Bankası, IMF ile birlikte, Küresel Güney’de yapısal uyum ve istikrar programlarının başlıca uygulatıcılarından biri oldu. Bu programlar aracılığıyla kamu işletmeleri özelleştirildi, emek piyasaları esnekleştirildi, kamunun planlama kapasitesi zayıflatıldı, ekonomik bürokrasinin hareket alanı daraltıldı. Ekonomi politikası da üretim yapısını dönüştürmeye dönük (kalkınmacı) bir araç olmaktan çıkarılıp, piyasa sinyallerini izleyen ve uluslararası sermaye hareketlerine uyum sağlamaya çalışan dar bir çerçeveye sıkıştırıldı.


Yeni rapor, bu dönemin kapandığını açıkça söylemese de, fiilen böyle olduğunu kabul ediyor. Dünya Bankası, 1993 tarihli “Doğu Asya mucizesi” (East Asian Miracle) raporunda sanayi politikasını ekonomi politikasının alet çantasından çıkarılması gerektiğini savunmuş ve seçici müdahaleleri ancak istisnai koşullarda mümkün görmüştü. Bugün ise aynı kurum, eski yaklaşımın artık yeterli olmadığını kabul ediyor. Rapora göre, uzun yıllar boyunca geçerli sayılan büyüme formülü, yani makroekonomik istikrar, kamunun sadece eğitim, sağlık, altyapıya odaklanması ve dış piyasalara açılma, artık tek başına sonuç üretmiyor. Küresel büyümenin yavaşladığı, teknolojik dönüşümün istihdam yaratma kapasitesini aşındırdığı ve korumacılığın yeniden yükseldiği bir dünyada eski neoliberal reçete işlemiyor.

Raporun mesajı

Raporun mesajı net: Sanayi politikası yeniden meşru ve gerekli bir kalkınma aracıdır. Üstelik Dünya Bankası bunu oldukça geniş bir çerçevede tanımlıyor. Sanayi politikası denildiğinde artık yalnızca gümrük tarifeleri ya da sübvansiyonlar anlaşılmıyor. Sanayi bölgeleri, beceri geliştirme programları, pazara erişim desteği, kamu alımları, inovasyon teşvikleri, yerli girdi zorunlulukları ve kur politikası dahil olmak üzere 15 farklı araçtan söz ediliyor. Yani mesele artık “Sanayi politikası gerekli mi?” sorusu değil. Asıl soru, hangi ülkede hangi araçların hangi koşullarda kullanılabileceği sorusu.

Ancak Dünya Bankasının çizdiği çerçeve aynı zamanda çok sıkı sınırlar içeriyor. Rapora göre her ülke her aracı kullanamaz. Sanayi politikalarının uygulanabilirliği üç temel değişkene bağlanıyor: İç pazarın büyüklüğü, devlet kapasitesi ve mali alan. Buna göre küçük pazara, zayıf kurumsal kapasiteye ve dar mali alana sahip ülkeler ancak sınırlı araçlara başvurabilirken, büyük pazara ve güçlü kapasiteye sahip ülkelerin hareket alanı daha geniş oluyor. Ve tabi daha önemlisi, kamu girişimciliği henüz politika araçları arasında tanımlanmış değil. Rapordaki bu yaklaşım bir yandan sanayi politikasını meşrulaştırıyor, öte yandan onu teknik bir yönetim sorununa indirgediği için siyasal içeriğini büyük ölçüde boşaltıyor. Yani Dünya Bankası bir anlamda ön almaya, gelen dalgayı şekillendirmeye çalışıyor.

Neden şimdi?
Elbette ilk akla gelen soru şu: Dünya Bankası neden şimdi böyle bir dönüş yapıyor? Bunun yanıtı, raporun satır aralarında bulunuyor. Çünkü neoliberal küreselleşmenin üzerine kurulduğu sermaye birikim düzeni artık eski işleyişini sürdüremiyor. Dünya ekonomisi daha yavaş büyüyor. Üretimin uluslararası örgütlenmesi daha kırılgan hale geliyor. Teknolojik dönüşüm sınırlı ölçüde verimlilik artışı sağlasa da sistemin istihdam yaratma kapasitesi giderek aşınıyor. Büyük ekonomiler serbest ticaretin kuralları üzerinden değil, doğrudan devlet desteği, korumacılık ve stratejik sektör politikaları üzerinden rekabet ediyor. Kısacası, piyasanın kendi başına çözebileceği varsayılan sorunların artık devlet müdahalesi olmaksızın yönetilemeyeceği açıkça itiraf ediliyor.

Eski ile yeninin farkları
Sanayi politikalarının geri dönüşünü tartışırken, eskisi ile yenisi arasındaki farklara işaret etmek gerek. İkinci Dünya Savaşı sonrasında planlama ve sanayi politikaları, yalnızca büyüme hedeflerinin değil, aynı zamanda değişen sınıf dengelerinin ürünüdür. Emeğin pazarlık gücü yükselmiş, sendikal örgütlenme genişlemişti. Kapitalist dünyanın karşısında alternatif bir toplumsal ve ekonomik sistem olan sosyalizm vardı.

Bu koşullarda devlet müdahalesi, sadece savaş sonrası ekonomilerin yeniden yapılanmasını sağlamak ve sermaye birikimini düzenlemekle sınırlı değildi. Aynı zamanda toplumsal rızayı üretmenin, gelir dağılımını belirli ölçüde dengelemenin ve sınıf gerilimlerini “yönetmenin” de bir aracıydı. Planlama ve sanayi politikaları, bu nedenle sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir projeydi.

Bugün ise geri dönen sanayi politikası bambaşka bir tarihsel bağlama oturuyor. Emek çok daha zayıf. Sendikal örgütlülük gerilemiş durumda. Gelir dağılımı bozulmuş, kamusal müdahalenin toplumsal ufku daralmış durumda. Bu nedenle bugünün sanayi politikası, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin kalkınmacı hamlelerinden farklı olarak, toplumsal hakların genişletilmesinden çok jeopolitik rekabetin, teknoloji savaşlarının, tedarik zinciri güvenliğinin ve stratejik sektörleri tahkim etme ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle, burada söz konusu olan şey, geniş toplum kesimlerini merkeze alan bir kalkınma projesi değil. Kriz içindeki sermaye birikiminin yeniden düzenlenmesi için devletin yeniden sahaya çağrılmasıdır.

Utangaç kalkınmacılık

Bu nedenle Dünya Bankasının yeni çizgisini olduğundan farklı gösteren yorumlardan kaçınmak gerekiyor. Evet, ortada önemli bir söylem değişikliği var. Evet, sanayi politikası artık açıktan reddedilmiyor. Ama bu dönüşüm, bir kopuş anlamına da gelmiyor.

Bir zamanlar tasfiyesinde rol oynanan araçlar şimdi yeniden dolaşıma sokuluyor. Fakat bunu yaparken o araçların hangi tarihsel bağlamda, hangi sınıfsal ilişkiler içinde ve kimin yararına kullanılacağı sorusu özellikle dışarıda bırakılıyor. Devlet yeniden çağrılıyor ama bu çağrı sermayenin ve devletlerin jeoekonomik uzlaşısı üzerinden şekilleniyor.

Bu yüzden bugün karşımızda olan şey, iddialı bir kalkınmacı kopuş değil bir utangaç kalkınmacılık. Daha çok, eski piyasacı dogmalar sürdürülemez hale geldiği için kabul edilmiş sınırlı bir yön değişikliği söz konusu olan.

Bu konunun detaylarını ileride tartışmaya devam edeceğiz. Zira bu yaklaşımın Türkiye’deki iktisadi tartışmalar açısından da iz düşümleri var.

/././

Halkın hakikati vs. Yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak -Nuray Sancar-

Alican Uludağ IŞİD tutuklularının salındığı haberini yaptığı; İsmail Arı yolsuzluğu, mafyatik ilişkileri, bürokrasi içindeki al ver münasebetlerini istikrarlı bir biçimde faş ettiği; Mehmet Türkmen Antep’te birçok işçinin kolunun koptuğunu, patronların işçi ücretlerini zamanında ödemediğini söylediği için tutuklandılar. Yozlaşmanın farklı yönlerine odaklanan ikisi gazeteci biri sendikacı üç insanı cezaevine gönderen suçlamanın üst başlığı ‘Yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak’, kataloğu ise ‘cumhurbaşkanına hakaret’ oldu.


Oysa haberlere ve sendikacının sözlerine konu olan olaylar parça parça zaten çeşitli basın organlarında yer almıştı. Bazen üçüncü sayfanın münferit havadisi olarak, bazen gidişata ilişkin bir alarm sesi çıkarmak amacıyla dosyalanarak. Olguları birleştirme yeteneğine sahip olanlar için açık kaynaklar bile gerçekleri gören gözlerin önüne sermeye hazırdır.

‘Yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu’ 2022’de çıkarılan yasayla icat edildi. Yasanın içeriği, gerçekliğin sürekli ekran yüzlerinin öznelliklerine kurban edildiği, sosyal medyanın maaşlı veya gönüllü trollerinin kendine özgü bir gerçek inşa edebildiği çağın özgün koşullarında yargının hakikatin peşinde olduğuna delalet etmekten çok, hakikatin sahipliğini tekelleştirmek amacındaydı. Ortaya çıkan kakofoni içinde bu tekelleştirme çabası bir ironi gibi görünebilir ne var ki yanıltıcı bilgiyi alenen yayma yasası ile medya kakofonisinin birbiriyle çeliştiği değil gerçeği ulaşılamaz kıldıkları ölçüde birbirlerini desteklediği de bir realitedir.

Gerçekliğin kısaca nesnel dünyada gerçekten olup bitenler, bilginin ise bu ilişkilerin zihinde soyutlanmasıyla edinilen bir kaynak olduğuna ilişkin olabildiğince nesnel görünen fikir dünyayı bölünmez bir bütün olarak kabul ediyordu. Bu tanımın sorunu, mevcut gerçekliği üzerinde işlem yapılamaz kabul etmesiydi. Ama iki çatışan sınıf için gerçekliğin dönüştürülebildiği de deneyimle sabittir.

Bundan yıllar önceki maliye bakanının “Aya otoyol kuracağız desek bize inanacak insanlar var” demesiyle, Karadeniz’de veya Gabar’da petrol bulunduğu tekrarlanan ‘müjde’sinde olduğu gibi gerçeklik, söz ve değer enjeksiyonu gücünü elinde tutan iktidarın zihnin yapısındaki dönüştürme sürecinden geçtikten sonra kitlelere mal edilebiliyordu. Yanıltıcı bilgiyi yayma hakkını sahiplenip ifade özgürlüğünü kitlelerin öz kullanımından alarak kendine zırh yapmak bir siyaset cilvesi oldu.

Orwell’in 1984 adlı distopik romanında geçtiği gibi konuşma özgürlüğü artık iktidarın söylediğini söyleme mecburiyetine dönüştürülmüştür. Orwell diktatörün uzantısı O’Brian ile Winston arasında geçen bir sahne yazar. Winston’a işkence eden O’Brian’a dört parmağını göstererek kaç gördüğünü sorar. Winston* ona dört parmak görüyorum demesine rağmen O’Brian ona işkence yapmaya devam eder. Önemli olan Winston’ın iki kere ikinin dört ettiği gibi kesin bir doğru karşısında bile şüpheye düşmesi ve bunun yerini şimdiye kadar bildiğinden, değerlerinden, iç tutarlılığından kuşkunun alması; öz saygısını sağlayan kesinliklerin yıkılmasıdır.

Bu yıkıcı güç bir distopya değil, bugünün de gerçeğidir. Günün 8 saatlik dilimlere bölünmesi, düzenli çalışma saatleri, önceden sözleşilmiş ücret, tanımlanmış yasal haklar, bedensel ve duygusal bütünlüğü az çok korumaya yarayan iş ve hayat düzeni için sürekli mücadele eden işçi sınıfının, edebildiği kadar kontrol ettiği gerçekliğin üzerinden buldozer gibi geçen dünya kapitalizminin politik saldırısının altında ezildiğinden beri belirsizleşti. Şimdi yaşanan hukuk bu belirsizliğin de hukukudur. Güvencesizlik ve güvensizlik bütün kurumların işleyiş mekanizmasına yerleştiği gibi iktidar keyfiyetini de besledi. Hayatın bu kadar belirsizleştiği durumda sözün tutarlı olması için bir mesnet de kalmaz. Tam da bu yüzden cezanın suç ile suçun da ceza ile ilişkisi eski kesinliğini yitirir, duruma ve kişiye göre değişir; söz dengesiz bir sınıf savaşında egemenlerin yıkıcı gücüne dönüşür.

Değer yitimi ve savaş siyaseti
Bugün faşizmden miras devşirerek dünyanın başına bela olan Trump milyonların gözünün içine bakarak rahatlıkla yalan söyleyebiliyorsa; dayanışmanın, omuz omuza durmanın, haklının yanında olmanın, doğruluk ve dürüstlüğün yani insan ilişkilerini kurucu değerlerin yerine, para ve sermayeyi gizlemeye gerek duymadığı bir aç gözlülükle koyabiliyorsa dünya emekçilerinin rasyonalitesini çökertme stratejisinin kısmen başarılı olmasındandır.

Ama elbette kısmen. Bugün sermayenin dünya işçi sınıfına ve ezilenlerin aklını temsil eden entelektüellere, gerçeğin bilgisini yüze vuran gazeteci ve sendikacılara kısmenin içerdiği bir dünya halinden konuşuyorlar ve hakikati yeniden mülk edinmek için kapışıyorlar. Trump’ın başını çektiği finans kapital bütün varını yoğunu yatırdığı ileri teknolojili silahlarla Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya oradan Çin’e kadar amansız bir saldırı yürütürken hâlâ iki kere iki dört ediyorsa aslında hiçbir resmi yalan kazanamamıştır. Trump’ın yaptığı gibi, ‘Biz kazandık’ demenin kapitalizme bedeli geride hep bir kısmen bırakmaktır ki doyumsuz mali sermaye için bu, bütün karşı ateşlerden daha tehlikelidir: O da ezilenlerin hakikatidir, sınıf savaşıdır.

*Prof. Murat Baç, Pasajlar dergisinin Post-Truth Çağı dosyasının yer aldığı 4. sayısında Orwell’in yazdığı işkence sahnesini hatırlatır ve Richard Rorty’nin bir kitabında bu sahneyle ilgili yaptığı yorumla polemik yapar.

/././

Nazilerin savaş makinesi, bu kez Demir Kubbe için çalışacak -Kavel Alpaslan-

Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi Volkswagen, fabrikalarında İsrail için hava savunma sistemi üretmeyi planlıyor. Almanya merkezli şirket, kapanış tarihi yaklaşan fabrikasında Demir Kubbe parçaları hazırlamayı planlıyor.

Gazze’de devam eden soykırım savaşında İsrail ordusunun işlediği suçlar nedeniyle bu haber kimi kesimlerin tepkisine yol açtı. Fakat meselenin çarpıcı boyutu geçmişte saklı. Zira sivil üretimden askeriye kayış Volkswagen için bir ilk değil; Nazi Almanya’sının Lideri Adolf Hitler tarafından kurulan Volkswagen, savaş sırasında askeri üretimle ön plana çıkmıştı. Yani zamanında fabrikalarında toplama kampları dahi kurulan otomobil devi, bugün bir başka soykırımda yine cephanelik görevi görebilir. Bu kirli sicilden söz etmeden önce bugün yaşananların üzerinden geçelim.

Taraflar masada

The Financial Times’ın haberine göre Volkswagen, İsrailli savunma sanayi şirketi Rafael Advanced Defense Systems ile stratejik bir ortaklık için masaya oturdu. Görüşmelerde ortaya çıkan rapora göre Osnabrück’teki fabrika kısa süre içerisinde otomobil üretimini sonlandıracak.

Deutsche Welle’ye konuşan şirket sözcüsü Volkswagen hakkında çıkan haberler henüz kesin bir kararı yansıtmadığı için ‘spekülasyon’ olarak değerlendirdi. Buna karşın söz konusu fabrikada mevcut üretimin 2027 yılında aşamalı olarak durdurulacağını ve ‘Demir Kubbe haberinin açık bir değerlendirme sürecinin parçası olduğunu, uygulanabilir seçenekleri değerlendirdiklerini’ söyledi.

Fabrikada T-Roc Cabriolet üretiminin gelecek yıl sona ermesinin ardından nasıl bir süreç izleneceği belirsizliğini koruyor. The Jerusalem Post’un haberindeyse Rafael ile Volkswagen arasında yapılan görüşmelerin ciddiyeti vurgulanıyor.

İsrail’in ilanıyla aynı tarihte, 1948 yılında kurulan devlet şirketi Rafael İsrail savunma sanayisinin en stratejik kuruluşlarından biri. Demir Kubbe de şirketin ünlü taşınabilir kısa mesafe hava savunma sisteminin adı. İsrail’in hava savunma sistemi bugün büyük ölçüde bu sisteme dayanıyor. İsrail medyasının aktarımına göre Osnabrück’deki fabrikanın Demir Kubbe için füze taşıyan ağır yük kamyonlarını üretmesi düşünülüyor. Ayrıca elektrik jeneratörleri ve ateşleyiciler gibi hayati parçaların da Volkswagen çatısı altına alınabileceği ekleniyor. Bu şekilde şirket de tabu görülen “Silah yerine parça üretiyoruz” kör noktasına sığınmaya çalışabilecek.

Nazilerin savaş makinası

Henüz kesin bir sonuç açıklanmasa da kısa bir süre önce Alman gazetesi Bild’e konuşan Rafael Şirket Başkanı Yuval Steinitz, ‘Almanya’dan Demir Kubbe üretiminde yardım istediklerini’ dile getirmişti. Rafael için Almanya halihazırda askeri sanayide kullanılan bir üretim sahası. Tanklar ve antitank güdümlü füzeleri gibi sistemler buradaki fabrikalarda üretiliyor.

İsrail’in silah sanayisi için bantları çalıştırmak başlı başına bir haber konusu. Fakat Volkswagen’in yeniden silah üretimine başlaması sembolik bir anlam taşıyor. Çünkü bu üretimin gerçekleşmesiyle birlikte Alman otomobil fabrikası tarihinde ikinci kez bir soykırım savaşına dahil oluyor...

Bizzat Hitler’in kurduğu fabrika, II. Dünya Savaşı başlamadan önce sivil üretimle öne çıkar. Hatta bugün hepimizin aşina olduğu, Türkçede ‘tosbağa’ ismiyle anılan ‘Beetle’ tam da bu süreçte, 1938 yılında Almanya sokaklarında görücüye çıkar

Doğrudan Nazi hükümetine bağlı şirketin hedefleri Nazilerin saldırgan savaş politikasına uyumlu bir şekilde devam eder. Volkswagen’in fabrikalarında dört toplama kampı ve sekiz zorunlu işçi kampı kurulur. Başta Sovyetler ve Polonya’dan getirilen siviller, savaş esirleri, tutsaklar ve Yahudilerden oluşan işçiler bu eski araba fabrikasında başlarına dayanan namluyla Naziler için silah ve mühimmat üretir.

Hatta tosbağalar bile savaş koşullarına uygun olacak şekilde yeniden düzenlenir: Güçlü motorlar, suya dayanıklılık, aşırı sıcaklara direnç, zırh, vb. eklenen bu on binlerce yeni tip ‘vosvoslar’ cephede Nazi askerlerinin kullanımına sunulur.

İşçilerin tepkisi

Bugün ise belirleyici olan üretici gücün ta kendisi, yani Volkswagen Fabrikasının emekçileri. Çıkan haberlerin ardından işçilerin her iki tercihten de huzursuzluğu göze çarpıyor. Mevcut planlamayla birlikte yaklaşık 2 bin 300 kişinin çalıştığı fabrikanın kapanması bir tarafta duruyor. Öte yandaysa soykırıma ortak olacak bir üretim bandına geçiş var.

Evrensel’den Semra Çelik’in haberi, Volkswagen’de yaşananların ‘tekil’ bir örnek olmadığını, Almanya’da otomotiv endüstrisinin militarizasyonunun bir parçası olduğunu işçilerin tepkisiyle birlikte ele alıyordu. Volkswagen’in fabrikalarından metal işçileri “Bu gelişmeye katılmayacağız” dediler: “Savunma sanayisi patlayan kârları kutluyor. Gelecekte bizi ve çocuklarımızı savaşa göndermek için zorunlu askerliğin yeniden aktif hale getirilmesi için hazırlanıyor.”

Fakat Volkswagen’in Osnabrück’teki ‘kapanma’ kararı bu fabrika işçilerini zor durumda bırakıyor. İşsizlik endişesi, işçilerin savaş endüstrisine geçişi şirket açısından ‘kolaylaştıracak’ bir hamle olarak görülüyor.

Güncel bir trend: Sivilden askeriyeye kayış
Almanya yöneticileri İsrail’in soykırım savaşına maddi manevi destek vermekte bir çekince görmüyor. Bugün de ayrıca bir ‘bahane’ ya da ‘paravan’ yaratmaya pek ihtiyaçları yok gibi duruyor. Fakat bu askeri savunmaya kayış, Almanya sanayisinin lokomotif gücü otomotiv sektöründeki gerilemeye işaret ediyor. Uzun yıllardır düzenli bir düşüş yaşayan Alman otomotiv sektörü, 2018’den bu yana yüzde 20’nin üzerinde bir kayıp yaşadı.

Çin otomotiv sanayisinin güçlenişi kâr oranlarını ciddi şekilde geriletti. Volkswagen grubu, 2030 yılına kadar Almanya’da 50 bin kişiyi işten çıkarma planını açıkladı. Tıpkı ABD’de olduğu gibi Avrupa’da da tırmanışa geçen askeri ve saldırgan dış politika hattı, sanayinin kayacağı yönü de belirlemiş oldu: Artık vagon üreten bir tesis Leopard tankları; otomotiv parçası üreten bir diğeri ise mühimmat üretiyor. Böylece ‘kapanma tehlikesi’ savaş makinesine eklemleniyor.

Volkswagen’in tosbağaları da bize bu geçişin soykırım savaşlarında dahi ne kadar esneyebileceğini bir kez daha hatırlatıyor.


/././

EVRENSEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -29 Mart 2026-

İstanbul Boğazı'na NATO taşeronu komutanlık kuruluyor: 'Montrö'nün amacını çiğneyen bir adım' Anadolu Kavağı’nda, Ukrayna’yı...