19 Mart 2026 Perşembe

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -19 Mart 2026 -


Bir bayram sabahına uyanmak ve utanmak -Mine Söğüt- 

Bu ülke düştüğü derin gafletten ne zaman utanacak ve uyanacak?

Bayramın üç gün süreceğini biliyorsunuz. Bayramda hangi yol ve köprülerin ücretsiz olacağını da biliyorsunuz. Bayramda yurt genelinde havanın nasıl olacağından da haberiniz var.

Peki bilmedikleriniz, aklınıza getirmedikleriniz, düşünmek istemedikleriniz?

Yarın sizin muhtemelen neşeyle uyanacağınız bayram sabahı kimler için kâbus gibi bir sabah olacak onu daha bilmiyorsunuz.

Geçen bayramdan bu bayrama bu ülkede, yaklaşık 500 bebek ailesi tarafından terk edildi. Bu bayramda da muhtemelen bir gün ailelerinin terk edeceği onlarca çocuk hayata gözünü açacak. Sizin onlardan hiç ama hiç haberiniz olmayacak. Tüm çocukların güvenli evlerde sevgi dolu ortamlarda büyüdüğüne inanmak isteyeceksiniz. İşlek bir caddede annesinin az önce elini bırakılarak terk ediverdiğini fark bile etmediğiniz bir çocuğun yanından kendi çocuğunuzun elini sıkıca tutarak geçip gideceksiniz.

Geçen bayramdan bu bayrama, bu ülkede yaklaşık 200 bin çocuk suça karıştı. Yarın da birtakım küçük çocuklar bayram sabahına uyanacaklar ve potansiyel suçlular olarak sokaklara dağılacaklar. Hiç tanımadıkları birilerini parası için ya da sırf öfkeden boğazından, karnından, kalbinden bıçaklayacaklar. Haberlerde duyacaksınız, “Bu caniler az ceza alıyorlar yine aramıza dönüyorlar” diye söylenerek çocuk nedir, suç nedir hiç umursamadan burnunuzdan soluyacaksınız.

Geçen bayramdan bu bayrama, bu ülkede yaklaşık 30 bin insan daha çeşitli nedenlerle evsiz kaldı. Siz yarın bayram sabahına evinizde uyanacaksınız ve bayramı da herhangi bir gün gibi kaldırımlarda yatarak ve çöplerde yemek arayarak geçiren kir pas içindeki insanların yanından her şey yolundaymış gibi geçip gitmeye devam edeceksiniz.

Geçen bayramdan bu bayrama, bu ülkede yaklaşık 400 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yarın bayram sabahına uyandığını zanneden bir kadın belki de eceline uyanacak. Kim bilir kaç erkek daha bu bayram sabahı bir kadını öldürmeyi aklına koyacak. Kim bilir kaç kadın daha öldürülme korkusuyla karakollara koşacak ve kim bilir kaç kadın daha gerekli önlemler alınmadığı için yine erkek şiddetine maruz kalacak. Çoğunu sizin ruhunuz bile duymayacak.

Geçen bayramdan bu bayrama, bu ülkede yaklaşık 4 bin 500 yüz insan yaşadığı hayata dayanamayıp intihar etti. Yarın sizin gibi bayram sabahına uyanan biri kendini asacak, bir diğeri şakağına tabanca dayayacak, öbürü köprüden atlayacak, kendini raylara atanlar olacak… Kimi ruhsal sıkıntıdan, kimi çaresizlikten, kimi korkudan. Bazılarını duyacaksınız, yakınlarınızın başına gelmesin diye tahtaya vuracaksınız.

Yarın, bayramın ilk sabahında bu ülkede hâlâ bayram tatili yapabilenlerin, bayram alışverişine çıkabilenlerin, bayramda eğlenebilenlerin neşesiyle, bir otobüs bileti dahi alamadığı için yerinden kıpırdayamayanların, değil bayram sofrası kurmak doğru dürüst karnını bile doyuramayanların, bayram alışverişini rüyasında bile göremeden devamlı cebindeki bozuklukları sayarak ve ödeyemediği borçların altında ufalıp ufalıp yok olarak yaşamaya çalışanların çaresizliği birbirine değmeden teğet geçecek.

Ve komşu ülkeye bir füze daha düşecek.

Savaşlardan olağan bir şeymiş gibi bahsedenler, savaşın bayrama rağmen devam etmesinden sanki olağanüstü bir durummuş gibi bahsedecekler.

Ve bayramda da çocuk öldürmeye devam eden düşmanı beddualarla lanetleyerek atılan füzeleri yıkılan binaları listeleyecekler.

Yarın bu ülke demokrasinin, laikliğin, hukukun ve halk iradesinin sistematik bir biçimde hiçe sayıldığı bir bayram sabahına uyanacak.

Bu ülke yarın bir sendika başkanının sırf; “Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu öfke birikiyor. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz. Yapmayın, altında kalırsınız. İşçinin mesai ve zam farklarını bir an önce ödeyin. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin.
İşçileri insan yerine koymayı öğrenin”
 dediği için “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu” işlediği iddiasıyla tutuklanabildiği bir bayram sabahına uyanacak.

Bu ülke düştüğü derin gafletten ne zaman utanacak ve uyanacak?

/././

İran’ın Bugününü Anlamak(I): Laricani Ailesi – Bir Aristokrasi Hikayesi -Eray Özer-

Yeni yazı dizisinde İran’ın bugününü tartışıyoruz. İlk konumuz Laricani Ailesi ve ailenin İran devlet aygıtı içindeki gücü. Okuyunca göreceksiniz ki, İslam Devrimi sonrası İran’da Şii ulemanın çocuklarından oluşan bir aristokrasi sınıfı ortaya çıkıyor. Bu sınıf muhafazakâr ama bir taban hareketi değil. Rejimin en güçlü koltuklarında onlar var.

Bir önceki yazı dizisinde size İran’ın 1900’lerden İslam Devrimi’ne kadar olan yakın tarihinden bahsetmiştim. İlk yazıya buradan ulaşabilir ve devamındaki üç yazıyla birlikte emperyal güçlerin İran’ın petrolüne göz dikerek ülkenin kaderini nasıl değiştirdiklerini okuyabilirsiniz.

Bugün yeni bir diziye başlıyorum. Yine kronolojik gitmeyeceğiz. Daha çok İslam Devrimi sonrasında İran’ın kaderini belirleyen güç ilişkilerinin peşine düşeceğiz. Ilımlılar, reform yanlıları, muhafazakârlar ve mollalar arasından bazı isimlerin/ailelerin İran’ın geleceğini nasıl şekillendirmeye çalıştıklarını anlatmak istiyorum.

Malum İran önceki gün Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani suikastıyla sarsıldı. O nedenle bu ilk yazıda Laricani ailesini anlatmak istedim. Ailenin hikayesi aslında İran’ın bugününe dair çok şey anlatıyor. Uzatmadan başlayalım.

Hikayenin en tepesinde ailenin babası, Mirza Haşim Amoli Laricani var. Mirza Haşim bir din adamı. Büyük Ayetullahlardan. Büyük kısmını şöyle açayım isterim: Aslında 80’ler ve 90’larla birlikte İran’da bir Ayetullah enflasyonu yaşanıyor. Mollaların başkenti Kum’da medrese eğitimini tamamlayan (buna bizdeki “lisansüstü” eğitime denk gelenler de dahil) ve akabinde ders vermeye başlayan, yani bir nevi “profesör” unvanını alanlar Ayetullah kabul edilmeye başlanınca bir başka makam devreye giriyor: Merci-i Taklid. Yani her davranışıyla Şii alemine örnek teşkil eden, her davranışı “taklit edilmeye” müsait isimler büyük Ayetullahlar olarak kabul ediliyor. Merci-i Taklid Ayetullahlar Şii ulemasının en yüksek mertebesine erişen sayılı isimlerden oluşuyor. İşte Mirza Haşim de Merci-i Taklid Ayetullahlardan biri.

Mirza Haşim Amoli Laricani

Aile Şiiliğin Kum’dan sonraki diğer merkezi olan Irak’ın Necef kentine göçüyor ve 1972’ye kadar burada kalıyor. 1972’de Saddam Hüseyin yaklaşık 100 bin İran vatandaşını sınırdışı edince Mirza Haşim de Kum’a geri dönüyor. Bir not: 1978’de Ayetullah Humeyni de aynı nedenlerle Necef’ten Paris’e geçmek zorunda kalmıştı.

Mirza Haşim “devrimci” Ayetullahlardan biri değil. Yani politik yanından çok dini yanı ağır basan bir isim. Şah döneminde rejime sert çıkan isimlerden değil ve bu nedenle de kimi çevrelerden baskı gördüğü ve hatta tehdit edildiği söyleniyor. Ama Humeyni’ye de uzak biri değil.

Mirza Haşim’in beş oğlu, bir kızı var. Kızıyla ilgili bilgiler kısıtlı. Oğlanların ise tamamı göz önünde ve hatta devletin içinde çeşitli görevlerde bulunmuş ve bulunmaya da devam ediyor.

Önce üçüne bakalım. Diğer iki kardeşi, Ali ve Sadık Amoli’yi ise ayrıca ele alacağız.

Kardeşlerden Muhammed Cevad ailenin akademik başarısı yüksek isimlerinden. Berkeley’den matematik derecesi var. Buna rağmen dışişleri bakan yardımcılığı ve İnsan Hakları Konseyi Başkanlığı gibi kamu görevlerinde de bulunmuş. Muhammed Cevad’ın Laricani ailesinin serveti ve mal varlıklarıyla da ilgilendiği biliniyor.

Muhammed Cevad

Ayrıca İngilizlerle arasının iyi olduğu söyleniyor. Nitekim Britanya Avam Kamarası’ndaki bazı vekiller aracılığıyla bir zamanlar dışişleri bakanlığı yapan Jack Straw’a ulaştığı ve İran’ın nükleer çalışmalarıyla ilgili görüşmelerinde kardeşi Ali’nin görüşmeci olması için lobi yaptığı iddia ediliyor. Nitekim Ali Laricani bu görevi üstlenmişti.

Ayrıca İran’ın araştırmacı gazetecilerinden, demokrasi yanlısı tutumu nedeniyle hapis yatmış bir isim olan Akbar Ganji, Cevad’ın 1997 seçimleri öncesinde Britanya Dışişleriyle temasa geçtiği ve reformcu aday Hatemi yerine muhafazakar Nategh-Nuri’nin desteklenmesi durumunda İran’daki İngiliz çıkarlarının korunacağı mesajını ilettiğini öne sürüyor.

Diğer kardeş Fazıl, İran’ın eski Kanada kültür ateşesi. Onun da Washington’da etkili olduğu söyleniyor. Ayrıca yine ailenin Kuzey Amerika ve Avrupa’daki mal varlıklarının idaresinden Fazıl sorumlu. Fazıl hakkında zamanında yolsuzluk iddiaları da gündeme gelmiş. Yine Akbar Ganji, Fazıl’ın rüşvet pazarlığı yaparken görüntülendiğini, bu görüntülerin de 2021 Şubat’ında bizzat eski Cumhurbaşkanı  Ahmedinejad tarafından Meclis’te gösterildiğini aktarıyor. Ganji’nin yolsuzlukla suçladığı bir diğer isimse kardeşlerden Muhammed Cevad.

Ahmedinejad

Üçüncü kardeş Bekir sağlık bakan yardımcılığı yapmış bir isim. O da ailenin finans işleriyle ilgilenen kardeşlerinden.

Gördüğünüz gibi Laricani ailesi İslam Devleti’nin her yerinde var. Üstelik daha en etkili iki figüre gelmedik. Burada bir noktanın altını çizip devam edeyim istiyorum zira şunu anlamamız önemli: Humeyni sonrası Hamaney yola Şii ulemanın önde gelenlerinin evlatlarıyla devam ediyor. Yani İran aristokrasisiyle. Buna karşın Ahmedinejad gibi isimler tıpkı Hamaney gibi muhafazakar gelenekten gelmesine rağmen bu aristokratik yapıya karşı savaş açıyorlar.

Yani İran’da muhafazakâr kanadı iki noktadan okumak gerekiyor: Bir yanda devlet içinde güçlü, devrimin başından beri tabiri caizse “suyun başını tutan” ve Hamaney’in de ekibini bu isimlerden seçtiği elit muhafazakârlar. Diğer yanda ise köylü, esnaf, işçi çocuğu olarak devrimin içinden çıkan ve Şii ulemanın bu ayrıcalıklı konumuna isyan eden ve hatta Ahmedinejad gibi molla hakimiyetiyle açıktan savaşan muhafazakârlar.

Biz dönelim Laricani ailesinin diğerlerinden çok daha öne çıkan iki üyesine: Sadık Amoli ve Ali Laricani. Onlar en tepelere tırmanacak, kaderleri ve kariyerleri birlikte ilerleyecek.

Ali, asker kökenli. Devrimden hemen sonra Devrim Muhafızları’na katılmış, İran-Irak Savaşı’nda savaşmış. Ayrıca muhalifleri idam eden infaz taburlarında da görev yaptığı söyleniyor. İran’da devlet aygıtı içinde yükselmek için gereken iki kritik makamdan birinde, yani Devrim Muhafızları bağlantısında Ali var. Gerçi felsefe okumuş, Kant üzerine doktora yapmış ama askerlikle devam etmiş kariyerine.

Ali Laricani

Sadık ise İran’da “gücün” diğer odağından: Kum! Yani din âlimi. Kum’da eğitimini alıyor, Ayetullahlığa kadar yükseliyor. Ailenin babadan sonra molla açığını Sadık kapatıyor. Ayrıca aileden bir “Yüce Lider” yani Velayet-i Fakih çıkacaksa bu mecburen Sadık olacak. Din âlimi olmadığı için Ali’nin yükselebileceği en yüksek makam Cumhurbaşkanlığı.

Her ikisi de kariyerlerine yardımcı olacak evlilikler yapıyorlar. Sadık’ın kayınpederi aynı zamanda hocası da olan Büyük Ayetullah Hüseyin Vahid Horasani. Ali’nin kayınpederi ise İslam Devrimi’nin Humeyni’den sonraki ideoloğu sayılan Murtaza Mutahhari. Gördüğünüz gibi Batı’daki “royal” yani kraliyetler arası evlilikler gibi burada da Büyük Ayetullahların evlatları birbiriyle evleniyor ve ruhban sınıfında aristokratik bir akrabalık ilişkisi sağlanıyor.

Bir not: Mutahhari devrimin ilk günlerinde suikasta kurban gidiyor. Suikastı Furkan Grubu üstleniyor. Furkan Grubu da Şii kökenli fakat mollaların karşısında, ismi devrim sırasında düzenlenen pek çok siyasi suikastla anılan bir grup. Grubun ruhban sınıfına olan öfkesi nedeniyle yıllar sonra Cumhurbaşkanı olan Ahmedinejad da siyasi rakipleri tarafından “Furkancı” olmakla suçlanmıştı. Dengeleri anlamak açısından anlamlı zira Ali bir zaman sonra Ahmedinejad’la kavgaya tutuşacak.

Sadık, politik güç odaklarına fıkıh bilgisi üzerinden yakınlaşmış bir isim. Önce Hamaney’in fetvaları için çalışan ekibe dahil oluyor ve burada Ayetullah’ın gözüne giriyor. Sonra politik kariyeri başlıyor. İran’da politik kariyer deyince akla dümdüz siyaset gelmemeli zira ülke tek elden yönetildiğinden devletin yüksek makamları aslında zaten politik makamlar. Sadık Amoli önce Dini Lider’i (Velayet-i Fakih) seçen Uzmanlar Meclisi’ne giriyor. Hamaney’in güvenini kazandıktan sonra onun tarafından tüm yargı erkinin en başına getiriliyor. Yani İran hukukunun başına geçiyor.

Sadık Amoli

Ali ise savaşın ardından önce çeşitli bakanlıklarda bakan yardımcılığı yapıyor. Sonra Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı’na atanıyor, akabinde devlet televizyon ve radyolarının başına geçiyor. Bu esnada Meclis’e giriyor, sözcülük görevini üstleniyor yapıyor. Nükleer görüşmelerde görüşmeci oluyor. Nihayet geçen yıl Yüksek Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak göreve başlıyor.

Ali Laricani’yle ilgili önemli nokta, neredeyse 35 yıldır İran devlet mekanizmalarının en kritik noktalarında yer alması. Sadık Amoli’nin alanı hukuk, görevleri “üst kurullar.” Ali ise daha bürokrat. Devletin her yerini biliyor. Hamaney’in en kıdemli danışmanlarından olması bu yüzden. Tam da bu nedenle Hamaney sonrası Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’a rağmen onun adı öne çıktı, Ali Laricani’ye “de facto” lider dendi. Pezeşkiyan’dan güçlü olduğunu son protestolarda kesilen internetin açılması için Ali Laricani’nin onayının istenmesinden anlıyoruz. Cumhurbaşkanı’nın bu yöndeki talebine rağmen…

Fakat tüm bunlara rağmen Laricani bir türlü Cumhurbaşkanı olamıyor. Üstelik uzun yıllardır, ta 2005’ten beri bu koltuğa talip olmayı sürdürüyor! 2005’te adaydı en azından. Yüzde 5 küsur oy aldı. 2021 ve 2024’te nihai adayları belirleyen Anayasayı Koruyucular Kurulu tarafından veto edildi. Aday bile yapılmadı. Peki niye? Hele de bu kadar güçlüyse… İşte bu nokta önemli. Hikayemiz buraya bağlanacak, merak etmeyin.

Hasan Ruhani

2000’lerin ortasındayız. Sadık Amoli yargının başında, Ali parlamentonun. Yani yasama ve yargı Laricani Ailesi’nin kontrolünde. Onlar Kennedy’lere benzetilmesin de kim benzetilsin?

Fakat ilerleyen yıllarda yaptıkları hatalar tüm dengeleri değiştiriyor. En büyük “sorun” Sadık’ın hırçınlığı, öfkesi. Rejim içi muhalefete karşı çok sert bir tavır izliyor Sadık. Astığı astık, kestiği kestik. Ilımlıların başındaki eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yle dalaşıyor. Reformculara göz açtırmıyor. Giderek düşmanları artıyor.

Nihayetinde bu düşmanlar Hamaney’in de aklını çeliyor ve yargının başında ikinci dönemi sona ermeden Hamaney tarafından görevden alınıyor. Yerine gelen isim İbrahim Reisi. Yani iki önceki İran Cumhurbaşkanı. Yani Ali Laricani’nin 2021’de adaylığının önünün kesilme nedenlerinin başındaki kişi.

İbrahim Reisi

Reisi göreve başlar başlamaz Sadık Amoli’nin ekibine bugünlerin moda tabiriyle “operasyon” çekiyor. Yardımcısına yolsuzluk operasyonu başlatıyor. İşte bu noktadan sonra Sadık zincirleri koparıyor. Öfkesine engel olamayıp Hamaney’e bir mektup yazıyor. Reisi şikâyet ediyor. En yapmaması gerekeni yapıp mektubuna üstü kapalı bir de tehdit ekliyor: “Bunlara engel olmazsanız, ben protesto amacıyla İran’dan ayrılıp Necef’e geçeceğim.”

Hamaney’in dolaylı tepkisi sert oluyor: “Gidersen git!” Tepki yine bir “elçi” aracılığıyla geliyor: Bir zamanlar Sadık’ın oturduğu koltuğun eski sahibi, yaşça da ondan büyük olan Ayetullah Muhammed Yezdi’den. Yezdi ayrıca eli yükseltiyor ve soruyor: “Kum’daki o çok lüks medreseni hangi paralarla yaptın?”

Ayetullah Muhammed Yezdi

Belli ki Sadık’ın susması için bu yolsuzluk iması… Sadık Amoli ise tam tersini yapıyor. Zehir zemberek bir açıklama yayınlıyor ve diyor ki: “Ben bazı üst düzey yetkililer ve oğullarına yönelik bu türden suçlamaları bir sır gibi saklıyorum ve bugün hala bu sırları saklamanın bedelini ödüyorum.”

İşte Sadık belki de bu açıklamasıyla sadece kendi Velayet-i Fakih hayallerini değil Ali Laricani’nin cumhurbaşkanlığı hayalini de yok ediyor. İran uzmanlarına göre bu çıkış “derin” İran’ın Laricani Ailesi’nin güçlenmesinden endişe duymasına yol açıyor.

Ali Laricani hep daha ılımlı bir siyaset izliyor. Ilımlı dediğim muhaliflere karşı değil, yönetimdeki fraksiyonlara karşı. Rejim muhaliflerine karşı hep sert, acımasız. Mesela Ruhani’nin dış politika açılımını destekliyor. Nükleer meselesinde müzakereden yana tavır koyuyor. Fakat bölgedeki jeopolitik gelişmeler bu yaklaşımı da rejim için “tehlikeli” hale getiriyor. Batı’yla kardeşleri üzerinden (Londra’yla Muhammed Cevad, Washington’la Fazıl) kurduğu ilişki adaylığının önüne bu kez engel olarak çıkıyor.

Soldan sağa, Sadık Amoli, İbrahim Reisi, Ali Erdeşir Larijani, Seyyid Hasan Humeyni

Ancak tabii Ali de yeri gelince kavgadan geri durmuyor. Onun hedefinde ise tek bir isim var: Mollaların gücüne alternatif bir muhafazakarlığı savunan Ahmedinejad. Ahmedinejad’la kamuya açık çok sayıda polemik yaşıyor ve aslında Hamaney’in Cumhurbaşkanı seçilen Ahmedinejad’a söyleyemediklerini Ali dillendiriyor. Ahmedinejad kabinedeki son molla bakanı görevden almak istediğinde ilk tepki veren Ali Laricani oluyor. Ahmedinejad, Müçteba Hamaney (yeni lider) ve çevresinin kamu ihaleleri almasına engel olmaya çalışırken karşısında Ali’yi buluyor.

Tüm bunlara bir de “Ali’yi Cumhurbaşkanı seçersek Sadık da Velayet-i Fakih koltuğu için çok güçlenir” endişesi eklenince hem 2021’de hem de 2024’te Ali Laricani’nin adaylığı veto yiyor. Böylece diğer muhafazakâr aday İbrahim Reisi’nin de oyları bölünmemiş oluyor.

Kardeşi aday yapılmayınca Sadık Amoli yine deliriyor. Uzmanlar Meclisi’nden eleştiriler tweet’ler atarak istifa ediyor. Ve daha kızak bir göreve getiriliyor: Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Başkanlığı’na. (Yani bir nevi kurumlar arası uzlaşma konseyi.)

Tabii ki iki kardeş de sistemin tamamen dışına çıkarılmıyor. Aday olamadığı için küskün Ali Laricani Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri oluyor. (Ki bu konsey son savaş sonrası çok daha önemli hale geldi.) Hamaney’le yakın temasını sürdürüyor. Lakin güçlendikçe asabileşen Laricani’ler sistemin içinde fakat en tepeye giden yolları tıkalı bir şekilde konsolide ediliyor. Savaş bu dengeleri yeniden değiştirebilirdi. Özellikle Ali Laricani için. Ama o da düşman tarafından devre dışı bırakıldı.

İşte böyle… İran’da Hamaney’in yürüttüğü sistemin nasıl hassas dengelerle ilerlediğini Laricani Ailesi üzerinden anlatmış oldum. Muhafazakâr ama Şii ulema kökenli, aristokratlardan müteşekkil aileler yönetiyor İran’ı. Başta da dediğim gibi, evlilik yoluyla bu ailelerin nüfuz alanı da genişliyor, adeta bir büyük aile saltanatına dönüşüyor. Mesela Laricani Ailesi’nin benzer şekilde, kız alıp vermeler suretiyle Devrim Muhafızları’ndan bir düzine en üst düzey generalle akrabalık ilişkisi olduğu biliniyor. Aynı şekilde ailenin temsil ettiği üst düzey Ayetullah sayısı da yirminin üzerinde.

Ali Laricani ve kızı Fatma

Ayrıca bu ailelerin çocukları genelde ya Avrupa’da ya ABD’de yaşamına devam ediyor. Pek yazılmadı, Ali Laricani’nin tıp eğitimini Cleveland’da alan kızı Fatma, Atalanta’da yaşıyor örneğin. İki ay öncesine kadar Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde doçent olarak çalışıyordu. İlişkiler gerilince gelen tepkiler üzerine görevine son verildi.

Ali’nin kardeşi Muhammed Cevad’ın oğlullarından biri Glasgow Kaledonya Üniversitesi’nde hoca, diğeriyse Royal Bank of Canada’da direktör. Eski bir Devrim Muhafızı’nın açıklamalarına bakılırsa İran devletinde üst düzey görev yapan isimlerin Avrupa ve Amerika’da yaşayan çocuk ve akrabalarının sayısı 4 bini buluyor!

İsrail ve ABD’nin haksız-hukuksuz saldırılarına karşı çıkarken rejimin bu yanını da kaleme almak İran’da yaşayan fakir-fukara namına boyun borcu…

Devam edeceğim.

/././

Orta Doğu'ya yönelik açık kaynak istihbarat platformları kapatıldı, şeffaflık endişeleri artıyor -Füsun Sarp Nebil- 

“OSINT, çatışma bölgelerindeki olayların bağımsız olarak doğrulanmasını sağlayan birkaç araçtan biri haline geldi. Bu kanallar ortadan kalkarsa, gazetecilerin ve araştırmacıların gerçekte neler olduğunu doğrulamaları daha zor hale gelir”

Bizde henüz çok konuşulmuyor ama dünyada "dijital detektifler" diye bir kavram var. Bunların diğer tanımı ; "Açık Kaynaklı İstihbarat Araştırmacıları (Open Source Intelligence - OSINT)" ve yaptıkları iş, kamuya açık bilgilerin toplanması ve analizi. Hükümetler, gazeteciler, araştırmacılar, işletmeler ve güvenlik analistleri, gizli kaynaklara dayanmadan olayları anlamak, faaliyetleri izlemek veya durumları araştırmak için kullanırlar.

Resmi bilgilerin yokluğunda, OSINT araştırmacıları yeni raporların iddialarını kamuya açık verilerle inceleyerek boşlukları doldurmaya çalışıyorlar. Önemli nokta, bilginin gizli istihbarattan ziyade açık kaynaklardan gelmesidir.  Bu bizzat istihbarat kurumlarının kendileri tarafından da yapılan bir şey (özellikle kişisel verilerimizin bu kadar ortada olduğu günümüzde) ama burada bahsettiğimiz gönüllü (ya da bağımsız) açık kaynak istihbaratçıları. Bunlar bir çeşit dijital detektifler ve bilgileri biraraya getirerek, bütün resmi ortaya koyabiliyorlar.

Bir kaç örnek verelim; Bellingcat isimli İngiliz OSINT'in yürüttüğü bir çalışma Rusların Almanya'daki bir suikastini ortaya koydu. Bir başka çalışma Kuzey Kore'nin uluslararası ticaret yaptırımlarından nasıl kaçtığını gösterdi.  3 yıl önceki Kuzey Akım sabotajını da yine OSINT araştırmacıları ele almıştı.  Bizden örnek ise, İsrail ile ticareti, gemi izleme siteleri üzerinden tespit eden Metin Cihan olmuştu.

ABD ve İsrail aldığı hasarın ortaya dökülmesini istemiyor

Şimdi son olarak ABD ve İsrail’in İran’a saldırısında, Ortadoğu’daki gelişmeleri takip eden, birçok açık kaynak istihbarat (OSINT) platformu ve analistin, son zamanlarda karanlıkta kaldığı (bazı uydu vs verilerin kapatıldığı) veya faaliyetlerini askıya aldığı kaydediliyor. Bu bir cins sansür durumu, batıdaki araştırmacılar ve politika yapıcılar arasında, kamuya açık çatışma izlemenin geleceği hakkında tartışmalara yol açtı. 

Açık kaynak istihbarat, jeopolitik gelişmeleri izlemek için uydu görüntüleri, sosyal medya gönderileri, uçuş verileri ve gemi takibi gibi kamuya açık bilgilerin toplanması ve analizini ifade eder. Son on yılda, OSINT toplulukları, Ukrayna ve Gazze'deki savaşlar da dahil olmak üzere çatışmaları belgeliyor. Ortadoğu genelinde de askeri hareketleri izlemekte giderek artan bir rol oynadı.

Ama son haftalarda, Ortadoğu'ya odaklanan bir dizi OSINT hesabı ve platformu güncellemeleri kısıtladı veya tamamen kapattı. Analistler, yavaşlamanın arkasında yasal riskler, güvenlik endişeleri ve çeşitli ülkelerde artan siyasi baskı gibi faktörlerin bir kombinasyonunu gösteriyor.

Bazı araştırmacılar ayrıca uydu görüntüleri, havacılık takibi ve sosyal medya akışları gibi önemli veri kaynaklarına erişimin daha çok kısıtlandığını bildiriyor. Jeo-uzamsal veya takip verileri sağlayan şirketler, gerçek zamanlı istihbaratın kötüye kullanılabileceği gerekçesiyle çatışma bölgelerinde kısıtlamaları giderek sıkılaştırıyor.

OSINT analistleri için artan riskler

Bir diğer faktör ise, askeri hareketler veya altyapı hakkında hassas bilgiler yayınlayan analistlerin karşı karşıya kaldığı kişisel riskler. Son derece istikrarsız bölgelerde, OSINT araştırmacıları çevrimiçi taciz, yasal işlem veya siyasi baskının hedefi haline gelebiliyor.

Güvenlik uzmanları, gazetecilik, araştırma ve istihbarat toplama arasındaki çizginin giderek bulanıklaştığını söylüyor. Hükümetler askeri operasyonlar hakkında gerçek zamanlı bilgilere daha duyarlı hale geldikçe, bu tür materyalleri yayınlayan analistler daha fazla incelemeyle karşı karşıya kalabiliyor.

Şeffaflık üzerindeki etki

Orta Doğu'daki OSINT faaliyetlerinin azalması, şeffaflık açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Bağımsız analistler genellikle askeri konuşlandırmalar, altyapı hasarı ve insani koşullar hakkında erken uyarılar sağlıyordu. Bu açık kaynaklı izleme araçları olmaz ise, gözlemciler çatışmalar hakkındaki bilgilerin giderek daha çok resmi hükümet açıklamalarına veya devlet kontrolündeki medyaya bağlı hale gelebileceği konusunda uyarıyor.

Bir güvenlik analisti, konuya dikkat çekiyor.

OSINT, çatışma bölgelerindeki olayların bağımsız olarak doğrulanmasını sağlayan birkaç araçtan biri haline geldi. Bu kanallar ortadan kalkarsa, gazetecilerin ve araştırmacıların gerçekte neler olduğunu doğrulamaları daha zor hale gelir.”

OSINT yok olur mu?

OSINT araştırmacılarının sınırları olduğu da bir gerçek. Kapalı kapılar ardında, ülkeler daha fazla veriye ve teoriye sahip olabilirler. Orta Doğu'yu kapsayan birkaç OSINT sesinin aniden ortadan kaybolması, giderek dijitalleşen bir savaş alanında bilgi şeffaflığı ve güvenlik endişelerini artırıyor.

Uzmanlar, OSINT raporlamasındaki yavaşlamanın, küresel araştırmacı topluluğunun yeni kısıtlamalara uyum sağlamasıyla geçici olabileceğini söylüyor. Bazı analistler gerçek zamanlı güncellemeler yerine gecikmeli raporlamaya yönelirken, diğerleri hassas bulguları paylaşmak için özel veya davetle girilebilen kanallara geçiyor.

Aynı zamanda, yeni teknolojiler -özellikle uydu görüntülerini ve büyük veri kümelerini analiz etmek için yapay zeka araçları- gelecekte açık kaynaklı istihbaratın yürütülme şeklini değiştirebilir.

/././

Trump, İran'ı "yapay zekâlı dezenformasyon" ile suçlarken, ABD yapay zekâyı öldürmek için kullanıyor mu?-Füsun Sarp Nebil- 

Araştırmacılar, ABD-İsrail ikilisinin İran'a yaptıkları saldırının, üretken yapay zekâ (GenAI) araçlarının çevrimiçi propaganda kampanyalarında yaygın olarak kullanıldığı ilk büyük çatışmalardan biri olduğunu ve kamuoyu algısını etkilemek için tasarlanmış DeepFake ya da değiştirilmiş videoların ve sentetik görüntülerin hızlı bir şekilde üretildiğinin görüldüğünü söylüyorlar.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'ı, Tahran'ın ABD'ye karşı savaş başarılarını abartan sahte görüntüler ve videolar oluşturmak için yapay zekâ kullanmakla suçladı ve yapay zekâ teknolojisinin propaganda için güçlü bir araç haline gelebileceği konusunda uyardı.

Yapay zekâyı savaşta insanları hedefleme için kullanan bir ülkenin başkanının bu suçlaması trajikomik değil mi?

Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamalarda ve Truth Social platformundaki paylaşımlarında Trump, İran'ın savaş alanındaki zaferlerin ve kamuoyu desteğinin yanıltıcı görsellerini üretmek için yapay zekâ kullandığını söyledi. Trump, teknolojiyi potansiyel bir "dezenformasyon silahı" olarak tanımlarken, "Yapay zekâ çok tehlikeli olabilir ve onunla çok dikkatli olmalıyız" dedi.

Bu durumda şunu soralım; "madem sahte ise, bölgedeki üslere, İsrail'de bombalandığı bildirilen yerlere, diğer saldırı görüntüsü olan yerlere, neden basını çağırıp, gerçeği göstermiyorsunuz?". Bunu yaparlarsa, dezenformasyon olup olmadığını görürüz. Ama dün yazdık, açık istihbarat kaynakları (OSINT) bile engellenmiş durumda.

Yapay zekâ tarafından üretilen savaş propoganda görüntüleri iddiaları

Trump, İran medyasının hiç gerçekleşmemiş olayları gösteren ve yapay zekâ tarafından üretilen görüntüleri yaydığını iddia etti. Örnek olarak, ABD güçlerine saldıran "kamikaze botları"nın ve ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln'e yapılan bir saldırıyı gösteren görüntüleri söyledi.

Ayrıca, İran'ın yeni Ruhani Lideri Mojtaba Hamenei'yi destekleyen mitinglerdeki büyük kalabalıkları gösteren görüntüleri sorgulayarak, bu sahnelerin tamamen yapay zekâ tarafından üretildiğini iddia etti.

Trump ayrıca, batı medyasını, yapay zekâ tarafından üretilen bu tür içeriğin yayılmasına yardımcı olmakla suçladı, ancak bu iddialarına karşılık bir kanıt sunamadı.

Modern propagandada, yapay zekânın artan rolü

Araştırmacılar, ABD-İsrail ikilisinin İran'a yaptıkları saldırının, üretken yapay zekâ (GenAI) araçlarının çevrimiçi propaganda kampanyalarında yaygın olarak kullanıldığı ilk büyük çatışmalardan biri olduğunu ve kamuoyu algısını etkilemek için tasarlanmış DeepFake ya da değiştirilmiş videoların ve sentetik görüntülerin hızlı bir şekilde üretildiğinin görüldüğünü söylüyorlar.

Küresel hükümetler, yapay zekâ destekli dezenformasyon konusunda, giderek artan uyarılarda bulunurken, uzmanlar bu teknolojilerin devlet dışı aktörler, etki ağları ve çevrimiçi topluluklar tarafından da kullanıldığını ve bu durumun, savaş alanını her zamankinden daha karmaşık hale getirdiğini belirtiyorlar.

Dezenformasyon iddialarının kendisi dezenformasyon olabilir mi?

Evet bu da çok görülen bir durum. Propoganda savaşında gerçek bilgiyi  "dezenformasyon" olarak etiketleyip itibarsızlaştırmak, başlı başına bir tür "dezenformasyon" olabilir.

Bu "gerçek bilgiyi, dezenformasyonmuş gibi" sunan stratejiye "Meta-dezenformasyon” deniliyor. Tanımlarsak, "bilginin kendisine duyulan güveni manipüle etmek" anlamına geliyor. Yani, gerçek kanıtları sahte olarak nitelendirmek, şüpheyle boğmak ve neyin doğru olduğu konusunda kafa karışıklığı yaratmak.

Modern çatışmalarda, hem dezenformasyon hem de meta-dezenformasyon görülüyor. Gerçek videolar "dezenformasyon" denilerek reddedilip, yerine yapay zekâ ile sahte videolar ve görüntüler oluşturuluyor. Bu durumda, gerçeği ayırt etmek zorlaşıyor. Çünkü saldırılan şey "güven" oluyor.

Gerçek içeriği "dezenformasyon" olarak adlandırmak yoluyla, makul inkar edilebilirlik, tepkiyi geciktirme, tereddüt yaratma ve zaman kazanım sağlanıyor. Ayrıca izleyici kitlesi parçalanıyor ve farklı gruplar farklı gerçeklere inanmaya başlıyor. Bilgi bombardımanı altında aşırı yüklenen  insanlar olayları doğrulamaya çalışmayı bırakıyor ve konudan uzaklaşıyor (mesela seçimde oy kullanmayacağım ben diyor). 

Yapay zekâ çağındaki propoganda savaşında önemli bir durum bu. Sahte içerik var olduğunda, gerçek içeriği inkar etmek daha kolay hale geliyor. Çünkü insanlar "Bu yapay zekâ olabilir" ya da "Artık hiçbir şeye güvenemeyiz" diye düşünmeye başlıyor. Son 15-16 günde, bu tür düşündüğünüz günler olmadı mı? Bu nedenle gerçek kanıtlar bile gücünü kaybediyor.

Bu nedenle OSINT ve profesyonel analistler tek videolara güvenmezler. Çoklu bağımsız kaynakları, coğrafi konum belirlemeyi (GPS), zaman doğrulamasını (gölgeler, hava durumu, meta veriler) ve uydu görüntülerinin çapraz referanslanmasını kullanıyorlar. Yani gerçek, tek bir içerik parçasından değil, birçok sinyalden oluşan bir olasılık haline gelir.

Bu arada dikkat; yapay zekâ ve dezenformasyonun yükselişi ile, en büyük risk sahte videolar değil, "Ortak gerçekliğin çöküşü"dür. İnsanlar her şey sahte veya her şey propaganda demeye başladığında, hesap verebilirlik zayıflar, manipülasyon kolaylaşır, anlatılar gerçeklerin yerini alır.

Sonuçta yapay zekâ ve dezenformasyon çağında asıl büyük soru şu; "insanların neyin gerçek olduğuna inanmasını, kim kontrol ediyor?"

Medya kapsamı üzerindeki siyasi tartışma

Trump'ın yorumları ayrıca Beyaz Saray ile büyük haber kuruluşları arasındaki gerilimi de artırdı. Amerikalı gazetecileri, savaşla ilgili yanlış haberler yapmakla eleştirdi ve Federal İletişim Komisyonu (FCC) Başkanı Brendan Carr'ın yanlış bilgi yaymakla suçlanan yayın kuruluşlarının yayın lisanslarını gözden geçirilmesi  önerisini destekledi (bunu nereden hatırlıyoruz?).

Medya grupları ve bazı ABD milletvekilleri ise, yayıncılara yönelik tehditlerin basın özgürlüğü konusunda endişeleri artırabileceğini savunarak bu açıklamaları eleştirdi.

Sadece propogandada mı: Yapay zekânın savaşlarda artan rolü

Trump, İran'ı yapay zekâyı propoganda yapmakla suçlarken, asıl ABD ve İsrail savaşta yapay zekâyı ve de sadece propoganda şeklinde değil, öldürme amaçlı olarak hedef seçerken kullanıyor.

Gerçi, ABD veya İsrail tarafından "İran'daki insanları hedef almak" için özel olarak kullanılan tek bir yapay zekâ sistemine dair kamuoyuna açık teyit edilmiş bir bilgi yok. Ancak, modern savaşta hedefleri belirlemeye, önceliklendirmeye ve izlemeye yardımcı olan bilinen yapay zekâ sistemleri ve platformları hayatımıza girmiş durumda. Bunların Gazze'de kullanıldığı görüldü. İran operasyonlarında da kullanıldığı düşünülüyor.

İsrail tarafından kullanılan birkaç sistem yaygın olarak rapor edildi (özellikle Gazze ile ilgili haberlerde). Bunlar

* İsrail askeri istihbaratı (8200 birimi) tarafından geliştirilen “The Gosbel (İncil - Habsora)". Hedef listeleri (kişiler, binalar, altyapı) oluşturmak için büyük veri kümeleri (kişisel veriler) kullanıyor. İnsanlardan çok daha hızlı bir şekilde günde birçok hedef üretebiliyor ama otonom olarak öldürmüyor. Onun yerine insan analistlere öneriler sunuyor.

* Bireyleri potansiyel militan olarak tanımlamak için kullanılan “Lavender (Lavanta)”. İnsanların iletişim verilerini, sosyal ağ mesajlarını ve davranış kalıplarını (kişisel veri) kullanarak, binlerce kişiyi hedeflemek için işaretlediği belirtildi

* Kişilerin yerini tespit eden, evde oldukları zamanı belirleyerek saldırı zamanlamasını belirlemeye yardımcı olan "Where' Daddy (Baba Nerede?)”.

Bu sistemler, otonom silahlar değil, karar destek araçlarıdır (DSS).

Amerika Birleşik Devletleri tarafından kullanılan "Yapay zekâ Sistemleri"ne gelince.

Maven Projesi : Pentagon'un 2017'de başlatılan ana yapay zekâ programlarından biridir. Drone ve uydu görüntülerini, sensör verilerini, nesneleri, araçları ve insanları tanımlamak için kullanılır. Palantir ile entegre edilerek, makine öğrenimi yoluyla verileri analiz ediyor (Maven kelimesi Yiddish dilinde, "Anlayan Kişi" anlamına gelir).

* Birden fazla kaynaktan gelen istihbaratı birleştirmek için Yapay zekâ + Veri Platformları (örneğin Palantir sistemleri) kullanılır. Böylece, kişi gruplarını haritalar, hedefleri önceliklendirir ve saldırı planlamasına yardımcı olur.

* Son zamanlardaki bazı raporlar, İran'ı içeren çatışmalarda hedef belirleme kararlarını hızlandırmak için büyük yapay zekâ modellerinin ve veri analiz sistemlerinin kullanıldığını raporluyor.

Kamuya açık kaynaklar, yapay zekânın hala büyük veriyi analiz etmek, kalıpları tespit etmek ve hedefler önermek için kullanıldığını ve saldırıları yetkilendirenlerin hala insanlar olduğunu yazıyor. Ama eleştirmenler, hem yanlış ya da eksik veri yüzünden önyargılı hedef belirleme olabileceğini, hem de yapay zekânın hedef belirlemeyi "endüstriyelleştirebileceğini" düşünüyorlar.

Burada bir soru da şu; yapay zekâ bir hedef önerirse, kim sorumludur? 

Acaba yapay zekâ hâlâ saldırı kararı vermiyor mu?

Yukarıda her ne kadar yapay zekânın sadece hedefleme yaptığını yazsak da, kamuoyunda otonom hedeflemeli olaylardan şüphelenilen durumlar mevcut. Gizli bilgilere erişim olmasa bile, OSINT analistleri, tamamen insan kaynaklı olamayacak kadar hızlı, tutarlı veya veriye dayalı kalıpları arayarak, yapay zekâ destekli hedeflemenin kullanımını ortaya çıkarabilir. Dün OSINT platformlarının Ortadoğu'da çalıştırılmadığını yazmıştık. Bir neden İsrail ve ABD'nin kendi toplumlarına söylemek istemediklerini ortaya çıkarmalarını engellemek olabilir ama bir neden de bu tür tespitlerin engellenmesi olabilir. Yarın OSINT dedektiflerinin işlerini nasıl yapabildiklerini  detaylandıracağım.

/././

Radar cezaları güvenlik için mi yoksa gelir için mi?-Murat Batı- 

Sürücüler açısından bakıldığında ortaya çıkan tablo nettir: denetim artmakta, cezalar çoğalmakta ve bu süreçten kamu otoritesiyle birlikte başka aktörler de pay almaktadır. Bu nedenle asıl soru hâlâ ortada durmaktadır: Bu sistem gerçekten güvenlik için mi, yoksa giderek bir gelir modeline mi dönüşmektedir?

Bayramın yaklaştığı şu günlerde birçok kişi tatil ya da farklı nedenlerle yola çıkmaya hazırlanıyor. Ancak önceki bayramlarda da görüldüğü üzere, bu dönemlerde radarla yapılan denetimlerin ciddi biçimde arttığı dikkat çekiyor. Nitekim bugün sabah erken saatlerde fakülteye giderken yaklaşık 50 kilometrelik bir güzergahta sekiz ayrı trafik radar aracına rastlamam, denetimlerin şimdiden yoğunlaştığını gösteriyor. Görünen o ki, bayram tedbirleri erkenden devreye alınmış durumda.

Bu denetimlerin önemli bir bölümü ise EDS üzerinden gerçekleştirilmektedir.

EDS nedir?

Hız sınırı ihlalleri başta olmak üzere birçok trafik kuralı ihlali, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Elektronik Denetleme Sistemleri (EDS) aracılığıyla tespit ediliyor. Kamera ve sensör tabanlı bu sistemler; hız ihlali, kırmızı ışık ihlali, ters yön ve hatalı park gibi durumları kayıt altına alıyor ve idari para cezası süreci Emniyet tarafından yürütülüyor.

Burada altı çizilmesi gereken temel nokta şu: Trafik cezasını kesen ve idari yaptırımı uygulayan merci Emniyet’tir. Belediyeler veya özel şirketler doğrudan ceza kesmez.

Ancak meselenin bir de finansal boyutu var.

2016’dan sonra ne değişti?

7 Eylül 2016 tarihli düzenleme ile birlikte, EDS üzerinden kesilen trafik cezalarının belirli bir kısmının belediyelere aktarılmasının önü açıldı.

Buna göre:

* EDS’nin yatırım maliyeti karşılanıncaya kadar ceza gelirlerinin %30’u,

* Sonrasında ise %15’i,

belediyelere hizmet bedeli olarak ödenebilmektedir.

Dahası, EDS sistemlerinin kurulumu ve işletilmesi ihale yoluyla özel şirketlere de gördürülebilmektedir. Bu durumda hasılat paylaşım modeli devreye girmekte; sistemi kuran ve işleten şirketler de ceza gelirleri üzerinden pay alabilmektedir.

Resmî Gazete ve ihale ilanlarına bakıldığında, bu modelin farklı belediyelerde aktif biçimde uygulandığı açıkça görülmektedir.

Buraya kadar her şey hukuki zeminde ilerliyor. Ancak tam da bu noktada kritik bir tartışma başlıyor.

Hız sınırlarını kim belirliyor?

Trafik cezalarının önemli bir bölümü hız ihlallerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle hız sınırlarının nasıl belirlendiği ayrı bir önem taşıyor.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu, genel hız limitlerini belirliyor. Ancak aynı zamanda, yol ve trafik durumuna göre bu sınırların artırılması veya düşürülmesi konusunda idareye esneklik tanıyor.

Yerleşim yerlerinde ise süreç daha karmaşık. Belediyeler; il ve ilçe trafik komisyonları, Emniyet birimleri ve ilgili kurumlarla birlikte hız sınırlarının belirlenmesinde rol oynuyor. Yani tek başına karar vermezler; ancak sürecin önemli bir parçasıdırlar.

Bu durum, benzer nitelikteki yollar arasında farklı hız limitlerinin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Tartışma tam da burada başlıyor

Sorun, iki ayrı mekanizmanın aynı noktada kesişmesiyle ortaya çıkıyor:

* Ceza gelirlerinden pay alınmasına dayalı finansman modeli

* Hız sınırlarının yerel düzeyde belirlenebilmesi

Teoride sistemin amacı açık: can güvenliğini sağlamak ve kazaları önlemek.

Ancak uygulamada;

* Kısa mesafelerde ani hız düşüşleri,

* Sürücüler tarafından tuzak olarak algılanan denetim noktaları,

* Yüksek tutarda kesilen cezalar

kamuoyunda şu soruyu gündeme getiriyor:

Bu sistem yalnızca güvenlik için mi var, yoksa aynı zamanda bir gelir modeli mi?

Sistem hukuken güvenlik amacıyla kurulmuş olsa da mevcut yapısı itibarıyla aynı zamanda bir gelir modeline dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

Çünkü trafik cezalarını kesen merci Emniyet olmakla birlikte, ceza gelirlerinden belediyelere ve sistemi kuran şirketlere pay verilmesi; üstelik bu payın kesilen ceza tutarına bağlı olması, sistemin yalnızca güvenlik eksenli algılanmasını zorlaştırmaktadır. Buna bir de hız sınırlarının yerel düzeyde esnetilebilmesi eklendiğinde, ortaya en azından teşvik yapısı bakımından tartışmalı bir tablo çıkmaktadır.

Dolayısıyla mesele ya güvenlik ya gelir şeklinde ikili bir tercih değildir. Amaç güvenliktir; ancak kurulan finansman modeli, sistemi aynı zamanda bir gelir mekanizmasına da yaklaştırmaktadır. Tam da bu nedenle mesele artık sadece trafik güvenliği meselesi değildir. Sürücüler açısından bakıldığında ortaya çıkan tablo nettir: denetim artmakta, cezalar çoğalmakta ve bu süreçten kamu otoritesiyle birlikte başka aktörler de pay almaktadır.

Bu nedenle asıl soru hâlâ ortada durmaktadır: Bu sistem gerçekten güvenlik için mi, yoksa giderek bir gelir modeline mi dönüşmektedir?

Yorum kamuoyunun…

/././

İçişleri Bakanı, trafik cezalarını nasıl iptal edebilir?-Tolga Şardan- 

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “1 Nisan’a kadar süre verdik vatandaşımıza. Herhangi bir şekilde ceza uygulamayacağız. Uygulanan cezaları da talimat verdim, sileceğiz” dedi. Yürütmesi bizzat Cumhurbaşkanı’na ait olan bir yasa konusunda, karşı hüküm olmamasına rağmen, yasaya göre suç olan iki ayrı fiilin devlet tarafından “görmezden gelineceğini” açıkladı. Oysa, bu durumda yasa hükmünün uygulamasının değiştirilmesi için ya yeni bir yasa hükmü ya da Cumhurbaşkanı’nın imzasını taşıyan bir KHK gerekir! Şimdilik ikisinin de olmadığı dikkate alınırsa, Çiftçi’nin sözünün geçerliliği nasıl sağlanacak?


Hakikaten çok ilginç bir ülkede yaşıyoruz.

Ve “güler misin, ağlar mısın” misali bu ilginçliğin hemen her gün farklı bir boyutuna ve örneklerine tanık oluyoruz günlük hayatta.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin geçen hafta TBMM’deki AKP grup toplantısında gazetecilerin sorularına verdiği yanıt, söz konusu ilginçliğin bir örneği olarak kayıtlara girdi.

Bilindiği üzere, AKP’nin önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya döneminde -dönem itibarıyla- yürürlükteki Karayolları Trafik Kanunu’nda özellikle cezaların artırılması amacıyla yenileme çalışması başlatıldı.

Hatta düzenleme ile getirilmek istenilen para cezalarının yüksekliğine AKP başta olmak üzere toplumun farklı kesimlerinden eleştiriler geldi o günlerde.

Bilhassa ticaret erbabını ilgilendiren cezalardaki artışların getirdiği ekonomik tabloya yönelik tepkiler bir süre daha devam etti. Sanki yasayla ilgili çalışmayı muhalefet yapmıştı!

Tabii asıl kıyamet koparan yasa değişikliği ise, kural dışı üretilip araçlara takılan plaka konusuydu. Piyasada “app plaka” olarak bilinen, standart harf ve rakam yazılarından farklı plakaları kullanan araç sahiplerine 140 bin lira para cezası kesilmesi hükmü, siyasi krize neden oldu adeta.

Taslak, Yerlikaya’nın görevden alındığı günün hemen ertesinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilip yasalaştı. Resmi Gazete’de 26 Şubat’ta yayımlanıp yürürlüğe girdi.

Kamuoyunda başlayan ve gün geçtikçe artan tepkiler sonrasında İçişleri Bakanlığı koltuğuna yeni oturan, henüz ısınma turlarındaki yeni bakan Çiftçi, alev topunu kucağında buldu.

Ve tansiyonu düşürmek amacıyla TBMM’de gazetecilere yaptığı açıklamayla yasanın uygulanması konusunda, deyim yerindeyse yeni görevindeki ilk “geri vitesi” yaptı!

Bakan, gazetecilere, “1 Nisan’a kadar süre verdik vatandaşımıza. Yani bu döneme kadar genelde rehberlik yapacağız. Herhangi bir şekilde ceza uygulamayacağız. Uygulanan cezaları da talimat verdim, sileceğiz” dedi.

Standart dışı plakalara uygulanacak para cezalarının dışında, araçlardaki multimedya cihazların kullanımının önlenmesi de yine ceza gerektiren suç olarak yeni düzenlemede yer aldı.

Bu konuda da İçişleri Bakanlığı, kamuoyu baskısı sonrasında geri adım attı.

Bakanlıktan pazar günü yapılan açıklamada, “sürücülerin multimedya ve görüntü cihazlarını kullanmasına ilişkin yaptırımların, yönetmelik düzenlemesi tamamlanana kadar durdurulduğu ve 27 Şubat'tan itibaren kesilen cezaların iptal edildiği” duyuruldu.

İşte işin ilginç kısmı, tam burada başlıyor zaten.

İçişleri Bakanı Çiftçi, yürütmesi bizzat Cumhurbaşkanı’na ait olan bir yasa konusunda, karşı hüküm olmamasına rağmen, yasaya göre suç olan iki ayrı fiilin devlet tarafından “görmezden gelineceğini” açıkladı. Hem de bir anlamda ceza yazılmama garantisi sundu.

Çiftçi, yine herhangi bir aksi düzenleme olmamasına rağmen; yasanın suç saydığı, aracına standart dışı plaka takanlara karşı devletin uyguladığı cezayı sildireceğini TBMM’de mikrofonlara büyük bir ciddiyet içinde açıkladı.

Bakana “bunu hangi kurala, kitaba göre yapacaksınız” diye sorulmadı.

Çiftçi’nin açıklamalarına konu olan iki ayrı suç fiilini, yani yasa hükmünü geçersiz kılacak bir eylemi görevdeki herhangi bir kamu personeli yapsa en hafif şekliyle doğrudan adli ve idari soruşturmayla karşılaşır. Süreç, görevden alınmaya kadar gider!

Oysa, bu durumda yasa hükmünün uygulamasının değiştirilmesi için ya yeni bir yasa hükmü ya da Cumhurbaşkanı’nın imzasını taşıyan bir KHK gerekir!

Şimdilik ikisinin de olmadığı dikkate alınırsa, Çiftçi’nin sözünün geçerliliği nasıl sağlanacak?

Ayrıca Bakan Bey, 30 yıllık mesleki kariyerinin hangi aşamasında böylesi bir uygulamayla karşılaşmış?

Ama burası Türkiye elbette.

Çiftçi’ye hangi danışmanı ya da kim / kimler bu aklı verdi, merak konusu.

Halbuki önceki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun döneminde bir ara trafikten sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcılığı’nı yürüten şimdinin Bakan Yardımcısı Ali Çelik, bu konuları iyi bilir.

* * *

Makatına şişe sokulan gencin hakkı

“Hayırlı olsun” ziyaretlerine gelen gazetecilere yapacakları hakkında bilgiler veren Bakan Çiftçi, gazeteci Hande Fırat’a yaptığı açıklamada; “Hedefimiz çok net: Kurumlarımızın kapısından içeri giren her vatandaşın ‘Ben burada derdimin çözümünü bulacağım’ inancıyla ayrılmasını sağlamak. Karşımıza gelen herkes bizim için yalnızca vatandaştır; inancı ya da düşüncesi değil, sorunu bizim ilgi alanımızdır. Karakol kapısı çözüm kapısıdır” dedi.

Teşkilatı uzun yıllardır izleyen bir gazeteci olarak Bakan’ın bu cümlelerini okuduktan sonra, Çiftçi’nin açıklamasından sadece birkaç gün önce İstanbul Kadıköy’de bir polis merkezinde yaşandığı ortaya çıkan vahim olay aklıma geldi.

Gazeteci Barış Terkoğlu’nun duyurduğu, gözaltına alındığı polis merkezinde “makatına şişe sokulduğu” iddiasındaki bir gencin anlatımlarının, Adli Tıp tarafından verilen raporla somutlaştırılmasıyla Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatıldığının bilgisini hatırladım.

Adı gizli tutulan gencin iddiası, Bakan Çiftçi’nin koyduğu vizyona taban tabana zıt maalesef.

Bakan Bey’in öncelikle İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız’a “bu işler neden ve nasıl oluyor?” sorusunu sorması ve makul bir yanıt alması gerekir.

Çiftçi’nin, öncelikle makatına şişe sokulan gencin hakkını koruması icap eder doğal olarak. Gencin hakkının korunup korunmadığının sonucu önümüzdeki günlerde anlaşılır zaten.

Bu arada hatırlatayım, Bakan Bey’in önünde -seçimler normal tarihinde yapılırsa- yaklaşık iki yıl var. Erkene çekilirse o kadar da zamanı yok.

Bu zaman içinde uzun vadeli söylemler ve işler yerine, kısa zamanda altından kalkılacak hamleleri hesap etmeli.

* * *

Basınla ilişkiler yine değişti!

Büyüteç’te bir önceki yazıda İçişleri Bakanlığı bünyesinde yaşanan kaotik süreçlere örnek olarak basınla ilişkilerde izlenecek yolda ortaya çıkan çok başlılığı aktardım.

Yazının yayına girmesiyle eş zamanlı olarak basın ve halkla ilişkilerde “U dönüşüyle” yine uygulama değişikliğine gidildi!

Bakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nin sorumluluğu Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’dan alınarak bir kez daha doğrudan İçişleri Bakanı’na bağlandı!

Bakan Yardımcısı’nın İletişim Başkanlığı’ndan transfer ettiği danışman ise “bakan yardımcısı danışmanı” konumunda göreve devam edecek. Yeri gelmişken; söz konusu danışmanın, son yerel seçimlerde rakibinden büyük fark yiyerek kaybeden “tanıdık” bir AKP’li siyasetçinin yeğeni olduğu bilgisi var kulislerde.

Sonuçta, Basın Müşaviri mevcut şekliyle Özgür Altın’da kalırken, Çiftçi tarafından getirtilen Hasan Öymez ise, bakanlık baş danışmanı konumunda “özellikle emniyet, jandarma ve sahil güvenlik birimlerinin genel sorumlusu” konumunda görev yapacak.

* * *

Danışman Yolcu: Eşya almadım, iki bazalı yatak bıraktım

Bu arada yine bir önceki Büyüteç’te Yerlikaya döneminin Bakan Baş Danışmanı Ergün Yolcu’nun merkezinde yer aldığı “lojmandan taşınan demirbaş” konusunu gündeme taşıdım.

Yolcu, bu konuda bir açıklama gönderdi. Kendisi hakkında bakanlıkça itibar suikastı yapıldığı iddiasında.

Yolcu özetle şöyle dedi: “Ben lojmanı hemen boşalttım. Lojmana ilk girdiğimdeki eşyaların fotoğrafları var, son boşalttığım halinin de fotoğrafları var. Fazladan da yeni gelecek kişiye lazım olur diye aldığımız 2 tane bazası ve başlığı olan yatağı da lojmanda bıraktık. Beni Bakanlıktan arayıp eksik eşyalar olduğuyla ilgili bir bildirim yapılmadı. Zaten olamaz çünkü, hepsi lojmanda duruyor.”

/././

“Canlı yayın”: Asıl iktidar için fırsat değil mi?-Yalçın Doğan- 

AKP ve MHP oylarıyla canlı yayına ret! Özgür Özel aylardır “yolsuzluk yok” diyerek, kendine güvenle, canlı yayında ısrar ediyor. İktidar ortakları “var” diyor, yandaş medya sürekli bu algıyı işliyor. Madem “yolsuzluk var”, canlı yayını asıl iktidarın istemesi gerekmez mi?

“Türk Milleti adına” karar veriyor mahkemeler.

Ne demek “Türk Milleti adına?”

Yargı kararlarının toplumsal anlamını vurguluyor. Anayasa’da belirtilen “demokratik hukuk devletinin” yargı kararlarıyla güçlendirildiğini belirtiyor.

Ayrıca...

“Aleniyet - açıklık” ilkesi gereği, mahkeme salonları herkese açık.

“Adil yargılamanın” cümle aleme ilanı açısından.

Buna rağmen, İBB duruşmalarını izlemek o “milletin” bazı üyelerine yasaklanıyor.

Gazetecilere engelleme

MSP, Erbakan ve arkadaşları ile MHP, Türkeş ve arkadaşlarının yargılandığı 12 Eylül darbesi emrindeki sıkıyönetim mahkemeleri.

1980’de 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Ankara Mamak Askeri Kampüsünde görülen MSP ve MHP duruşmalarını zaman zaman ben de izliyorum.

Sıkıyönetim mahkemesinde gazetecilere ayrılan yer, salona hakim. Yargılanan MSP’liler ve MHP’lilerle selamlaşmaya kimse ses çıkarmıyor.

Ağır cezalarla, hatta idamla yargılanan siyasilerle selamlaşmak insani bir tavır. Küçük bir selam, bir el sallama yargılananlara moral veriyor.

Ya bugün Silivri’deki İBB duruşmaları?..

Gazetecilerin duruşmayı izlemelerini güçleştirmek için her şey yapılıyor.

Salonda gazetecilere ayrılan bölümden bir şey görmek mümkün değil.

İçeri girerken çıkartılan güçlük cabası.

“Türk Milleti adına” verilen kararları gazeteciler bu koşullarda “Türk Milleti’ne” nasıl iletecek?..

Söz ve oylama farklı

25 Mart 2025Özgür Özel İBB duruşmalarının canlı yayınlanması için ilk kez çağrıda bulunuyor.

8 Temmuz 2025Devlet Bahçeli canlı yayın çağrısını “makul ve meşru” buluyor, çağrıya destek veriyor.

9 Temmuz 2025, Tayyip Erdoğan bir soruya, “Sayın Bahçeli böyle bir şey kullandıysa, bana göre, gayet güzel bir takdirdir, hayırlı olur İnşallah” yanıtını veriyor.

2 Aralık 2025, CHP İBB duruşmalarının TRT’den canlı yayınlanmasına ilişkin hazırladığı kanun teklifinin Meclis gündemine alınmasına ilişkin önerge veriyor.

Erdoğan ve Bahçeli’nin desteğine rağmen, önerge AKP ve MHP oylarıyla reddediliyor.

Söz öyle, oylama böyle!.. Pek çok olaydaki gibi, sürpriz değil!..

Duruşmalar başlayınca, Bahçeli “canlı yayın” görüşünü tekrarlıyor.

21 yılda TRT’ye 504 milyar lira

Bu arada TRT ne yapıyor?..

İBB dosyasında yargılanan insanlar aleyhinde haberler yayınlıyor. Tartışma programlarında söz alanlar İmamoğlu ve arkadaşlarını çoktan mahkum ediyor!.. 

Buna karşılık...

Vergi uzmanı Ozan Bingöl’ün hesabına göre... 

2004 - 2024 döneminde, bandrol ücreti ve TRT payı olarak, TRT’ye yirmi bir yılda 11 milyar 600 milyon dolar, bugünkü kur üzerinden 504 milyar lira ödüyoruz. (Sözcü, 30 Ocak 2026).

Biz hepimiz TRT’ye 504 milyar lira ödüyoruz ama, TRT iktidar yanlısı yayınlarından vazgeçmiyor.

Test negatif çıktı 

Devlet Bahçeli ilk duruşmalardan sonra TRT’den canlı yayını yeniden ele alınca, geçen perşembe günü CHP konunun tekrar görüşülmesi için Meclis’e önerge veriyor.

Meclis tutanaklarına göre, 

AKP adına söz alan Ali Özkaya: “Neden TRT’den yayınlanmıyor?.. Binlerce belediye başkanı, milletvekili, il genel Meclis üyesi, muhtar, v.s var. Herkesin duruşmasını TRT’de nasıl yayınlayacağız?.. Ahmet’in davasını yayınla, Mehmet’inkini yayınlama, bu olmaz.”

Bu açık saptırma!..

Canlı yayınlanması istenen İBB davası, “herkesin binlerce duruşması” değil!..

AKP Gurup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu“Bütün Türk vatandaşları nasıl yargılanıyorsa, Ekrem İmamoğlu da yargı sistemi içinde yargılanacak. Niçin ayrıcalık istiyorsunuz? CHP’nin isteğini reddediyoruz.”

MHP Gurup Başkanvekili Erkan Akçay:  “Biz MHP olarak, görüşümüzün arkasındayız. Sayın Genel Başkanımız da defaatle ifade ettiler. Ancak, CHP’nin önerisi konunun araştırma komisyonu kurularak görüşülmesidir. Bunun kabul edilmesi dahi TRT’den yayınlanmasını sağlamaz.”

CHP Gurup Başkanvekili Gökhan Günaydın“Sayın Devlet Bahçeli canlı yayına yeşil ışık yaktı, şimdi oylayacağız ve onun sözünü yerde bırakıp bırakmayacağınızı test edeceğiz.”

Oylanıyor, test sonucu negatif çıkıyor.

AKP ve MHP oylarıyla canlı yayına ret!..

Özgür Özel aylardır “yolsuzluk yok” diyerek, kendine güvenle, canlı yayında ısrar ediyor.

İktidar ortakları “var” diyor, yandaş medya sürekli bu algıyı işliyor.

Madem “yolsuzluk var”, canlı yayını asıl iktidarın istemesi gerekmez mi?..

İktidar için bu iyi bir fırsat değil mi?..

/././

Özel'in “Beyaz Toros” çıkışıyla gündeme gelmişti: İBB iddianamesinde imzası bulunan savcı Sarı, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne atandı 

Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Adalet Bakanlığı, Aile Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı'na yeni atamalar yapıldı. Kararnamede yapılan atamalarla, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasının ardından bakanlık bürokrasisi de sil baştan değişti. İBB iddianamesinde imzası olan 6 savcıdan biri olan Cahit Cihad Sarı, Adalet Bakanlığı'na Personel Genel Müdürü olarak atandı. Sarı, CHP lideri Özgür Özel'in İBB borsası yapmakla itham ettiği, "Beyaz Toroslu" savcı olduğunu iddia ettiği kişiydi. 

Adalet Bakanlığı'ndaki üst düzey bürokratlar tamamen değişti. Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne Hazım Aslancı atandı. Aslancı, Kırklareli İğneada'daki Sisli Vadi isimli tesiste 6 kişinin ölümüne sebep olan sel felaketi sırasında Kırklareli Başsavcısıydı. Bu olaydan sonra, Yılmaz Tunç’un bakanlık döneminde Aslancı, Yargıtay Savcısı olarak atandı.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Çelebi Yılmaz atandı.

İBB iddianamesinde imzası bulunan savcı Sarı, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne atandı

Hukuk İşleri Genel Müdürlüğüne, Hukuk İşleri Genel Müdür yardımcısı Erdinç Avşar atandı. İBB iddianamesinde imzası olan 6 savcıdan biri olan Cahit Cihad Sarı, Adalet Bakanlığı'na Personel Genel Müdürü olarak atandı. Sarı, CHP lideri Özgür Özel'in İBB borsası yapmakla itham ettiği, "Beyaz Toroslu" savcı olduğunu iddia ettiği kişiydi.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na yönelik atama kararına göre Çocuk Hizmetleri Genel Müdürü Ayşegül Yıldırım Kara görevden alınırken, yerine Hasan Basri Alagöz atandı.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Hukuk Müşaviri Mücahit Gülşen, Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü'ne atandı.

Çevre Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Murat Akınbingöl, Adalet Bakanlığı Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığına atandı.

Resmi Gazete'deki atamaların tümü şöyle: 

Adalet Bakanlığı'na yapılan atamalar:

Ceza İşleri Genel Müdürü Oğuzhan Yaşar, Hukuk İşleri Genel Müdürü Hakan Öztatar, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, Personel Genel Müdürü Yusuf Soner Çiftçioğlu, Hukuk Hizmetleri Genel Müdürü Abdurrahim Taş, Bilgi İşlem Genel Müdürü Servet Gül, Teftiş Kurulu Başkanı Cihan Yıldız, İcra İşleri Dairesi Başkanı Hasan Özçelik, Destek Hizmetleri Dairesi Başkanı İbrahim Çetin, Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanı Meral Gökkaya, görevden alındı.

Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne Hazım Aslancı, Hukuk İşleri Genel Müdürlüğüne Erdinç Avşar, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne Çelebi Yılmaz, Personel Genel Müdürlüğüne Cahit Cihad Sarı, Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğüne Mücahit Gülşen, Bilgi İşlem Genel Müdürlüğüne Mehmet Murat Tuzcu, Teftiş Kurulu Başkanlığına Murat Gülaç, İcra İşleri Dairesi Başkanlığına Yusuf Kılıç, Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığına Murat Akınbingöl, Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanlığına Berkay Altuğ, Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına Metin Yıldırım, atandı.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na yapılan atamalar:

Çocuk Hizmetleri Genel Müdürü Ayşegül Yıldırım Kara görevden alındı ve bu suretle boşalan Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğüne Hasan Basri Alagöz atandı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdür Yardımcılığına ise Samiye Korkmaz getirildi.

Büyükelçiliklerde atamalar: 

El Salvador Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Letonya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Şule Öztunç, Letonya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Protokol ve Diplomatik İşlemler Genel Müdürü Ahmet Cemil Miroğlu, Kolombiya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Malezya Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Emir Salim Yüksel, Kamboçya Krallığı Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine Mesut Özcan atandı.

Tarım ve Orman Bakanlığı'na yapılan atamalar:

Su Yönetimi Genel Müdür Yardımcılığına, Neşat Onur Şanlı atandı.

Ayrıca karara göre, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünde açık bulunan 5. Bölge Müdürlüğüne Kemal Can, 6. Bölge Müdürlüğüne Hakan Mumcuoğlu, 9. Bölge Müdürlüğüne Ahmet Çörtük, 10. Bölge Müdürlüğüne Ali Bozkurt, 13. Bölge Müdürlüğüne Akif Ümüzer, 14. Bölge Müdürlüğüne Melikunnas Özkaya, 2. Bölge Müdürlüğüne Hacı Ahmet Çiçek, 11. Bölge Müdürlüğüne Resul Doğan getirildi.

Ticaret Bakanlığı'na yapılan atamalar: 

İthalat Genel Müdür Yardımcısı Burak Güreşci, görevden alındı.

Gümrükler Genel Müdür Yardımcılıklarına Ahmet Akdemir ve Yakup Sefer, Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdür Yardımcılıklarına İsmail Hak ve Veysel Çiftci, Personel Genel Müdür Yardımcılığına Buğrahan Manav, atanırken, Ticaret Bakanlığında açık bulunan, Batı Marmara Gümrük ve Dış Ticaret Bölge Müdürlüğüne Mehmet Yapıcı, Orta Anadolu Gümrük ve Dış Ticaret Bölge Müdürlüğüne Şenol Alkan, Trakya Gümrük ve Dış Ticaret Bölge Müdürlüğüne Ali Topçu getirildi.

Rektörlüklere yapılan atamalar: 

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İbrahim Taner Okumuş, Kapadokya Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Hasan Ali Karasar, Yüksek İhtisas Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Şebnem Kavaklı, Kadir Has Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ayşe Başar, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İsmail Küçük atandı.

Milli Eğitim Bakanlığında açık bulunan Batman İl Milli Eğitim Müdürlüğüne ise Yaşar Ciğer atandı.

***

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Arif Ahmet Denizolgun'un "şüpheli" ölümü -T24-

Başsavcılığın bilgi notunda dikkat çeken soru işaretleri: Şoförüyle eve gelen kişi kim, özel doktoru ne dedi? "Süleymancılara" yön...