Tahliye edilen DHMİ’den emekli Mehmet Cemil Acar’ın yargılanmasında gelişme: Savcılık, yakalama kararı çıkarılmasını istedi!-Tolga Şardan-
Duruşma kayıtlarına geçtiği şekliyle Mehmet Cemil Acar’ın tahliyesinin gerekçesi, isnat edilen suçun alt ve üst sınırı, Acar’ın cezaevinde kaldığı süre ve delillere müdahale etme şüphesinin ortadan kalkması olarak gösterildi. Savcı, Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yönelik kaleme aldığı yazıyla Acar’ın tahliyesine itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıkartılmasını talep etti.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesindeki Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nden (DHMİ) emekli olduktan sonra hakkında başlatılan adli soruşturma çerçevesinde “dudak uçuklatan servet” sahibi olduğu anlaşılan Mehmet Cemil Acar, tutuklu yargılandığı mahkemece tahliye edildi.
Her ne kadar ülkenin gündemi başka konu başlıkları üzerinden yürüse de emekli üst düzey bürokrat Acar’ın tahliyesi, başlı başına gündem maddesi haline dönüştü pazartesiden itibaren.
Acar’la ilgili geçen yıl Büyüteç’te üç ayrı yazıyı kaleme aldım. Evinde yapılan aramada 26 kilogram altının yanı sıra epeyce yüklü mal varlığı bulunması nedeniyle kamuoyunun dikkatini çeken Acar hakkında, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) özel rapor hazırlayıp yargılamanın yürütüldüğü Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.
MASAK’ın raporunun detaylarının yanında evinde yapılan arama ve mal varlığının ayrıntılarını hatırlamak isteyenler için Büyüteç’in linklerini buraya bıraktım.
DHMİ'den emekli bürokratın dudak uçuklatan mal varlığı! Mal varlığıyla dikkat çeken emekli bürokrat Acar için MASAK ne rapor verdi? |
Devlet görevi sırasında edindiği mal varlığının soruşturulması sebebiyle iktidar yanlısı yayın organları Acar’ı hiç konu etmedi doğal olarak.
Yargılamanın hafta başındaki 6. celsesine tutuklu sanık Mehmet Cemil Acar ile boşandığı eşi C.A. katıldı.
Mahkeme, beklenmedik şekilde Acar’ın tahliyesine karar verdi. Duruşma kayıtlarına geçtiği şekliyle Acar’ın tahliyesinin gerekçesi, isnat edilen suçun alt ve üst sınırı, Acar’ın cezaevinde kaldığı süre ve delillere müdahale etme şüphesinin ortadan kalkması olarak gösterildi. Duruşma salonunda bulunanlar karara şaşırdı elbette.
Acar, mutlu biçimde mahkeme salonundan ayrılırken, duruşmanın sona ermesiyle birlikte duruşma savcısı harekete geçti.
Savcı, Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yönelik kaleme aldığı yazıyla Acar’ın tahliyesine itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıkartılmasını talep etti.
Savcılık, itiraz yazısında yakalama kararının çıkarılması talebinin gerekçesini şöyle belirtti:
“(…) Tutuklu sanık Mehmet Cemil Acar’ın üzerinde atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin olması, atılı suçun alt ve üst sınırın tabi olduğu infaz rejimi, hükmedilmesi muhtemel ceza, sanığın tutuklulukta geçirmiş olduğu süreler, serbest kalması halinde kaçması, saklanmaları veya kaçacakları şüphesi uyandıran olguların mevcut olması nedeniyle tutukluluk tedbirinin işin önemiyle ve verilecek ceza ile ölçülü olması, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde mahkemece verilen tahliye kararının kaldırılması gerektiğinin anlaşıldığı. (…)”
Büyüteç’i kaleme aldığım dün öğle saatlerine kadar geçen sürede bu konuda herhangi bir gelişme olmadı. Mahkeme henüz kararını vermedi. Vermiş olsa bile UYAP’a henüz evrak girişi gerçekleşmedi.
Gelişmeyle ilgili Acar’ın yargılandığı dosyanın karşı tarafındaki eski eşi C.A.’nın avukatına ulaştım. Ancak avukat yaşanan gelişmeyle ilgili açıklama yapamayacağını bildirdi.
Sonuçta, mahkeme tahliye kararını kaldırır, yakalama kararı verirse Acar’ın yeniden gözaltına alınması gündeme gelecek.
Tabii kuş uçmadıysa!
* * *
İçişleri’nde bir garip demirbaş olayı
İçişleri Bakanlığı’nda gerçekleşen yönetim değişikliği sonrasında dikkat çekici olduğu kadar trajikomik gelişmeler yaşanıyor.
Bunlardan birisini geçenlerde duyurdum. Önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın görevi sırasında sağ kolu olarak tanımlanan Bakan Müşaviri Prof. Dr. Ergün Yolcu’nun üzerinde üç ayrı makam aracı bulunduğunun ortaya çıkması epey gündem oldu.
Şimdi yine kimilerine göre komik, kimilerine göre “pes artık” dedirtecek bir olayın daha geçtiğimiz günlerde yaşandığı ortaya çıktı.
Olayın içindeki isim yine aynı kişi. Eski Bakan Müşaviri Prof. Dr. Ergün Yolcu…
Şöyle ki Yolcu ve ailesi Ankara’da mesaiye başladıktan sonra bakanlığın lojmanına yerleşti.
Yolcu Ailesi, “görev süresi” çerçevesinde başkentte tahsis edilen tam donanımlı lojmanı kullandı. Ancak Yerlikaya’nın görevden ayrılmasıyla birlikte müşavirlikten alınan Ergün Yolcu’nun söz konusu çok üst düzey yöneticilere tahsis edilen özel lojmanı boşaltması gündeme geldi.
Yolcu Ailesi, kendilerine verilen süre içinde lojmanı boşalttı. Yeni yöneticilere tahsis edilmesi planlanan lojmanda yapılan ön inceleme sırasında evde bazı demirbaş eşyanın eksik olduğu anlaşıldı.
Yapılan incelemede lojmandaki birkaç parça demirbaş eşyanın, Yolcu’nun evi boşaltması sırasında taşındığı anlaşıldı. Taşınma telaşı sırasında yaşanan karmaşa içinde özel eşyalarla birlikte götürüldüğü değerlendirilen demirbaş eşyanın hemen peşine düşüldü.
Aldığım bilgiye göre, bakanlığın ilgili birimi olan Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Yolcu ile bağlantı kurup durumu iletti. Yolcu, bakanlıktan gelen bilgi üzerine yeni ev sahibinin kullanımını sağlamak amacıyla söz konusu demirbaşları Ankara’ya göndermek üzere harekete geçti.
* * *
Bakanlık’taki kadro karmaşası
Yerlikaya’nın yanı sıra üç bakan yardımcısının da görevden alınmasıyla birlikte yerlerine yeni gelen isimler, kendi ekiplerini yavaş yavaş oluşturmaya başladı.
Yeni Bakan Mustafa Çiftçi’nin dışında bakan yardımcılığına atanan üç yeni bakan yardımcısı arasındaki görev dağılımı, beraberinde kaos ortamını getiriyor zaman zaman.
Bu duruma son örnek bakanlık basın müşavirliğinde yaşanan tablo oldu.
Yerlikaya döneminin Basın Müşaviri Özgür Altın halen bu görevde. Oysa daha önce TRT’de Genel Müdür Yardımcılığı ile Anadolu Ajansı’nda yöneticilik yapan gazeteci Hasan Öymez, basın müşaviri olarak bakanlıkta görev aldı geçtiğimiz günlerde.
Basın Müşaviri kadrosunda kimin görev yapacağı tam belli olmazken, Bakan Çiftçi’nin şimdiye kadar doğrudan bakana bağlı faaliyet yürüten Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’ni Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’na bağlaması kaos durumunu daha büyüttü.
Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’nın sorumluluğunu aldığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği görevi için İletişim Başkanlığı bünyesinden bir personeli getirme planı, işi çıkmaza soktu.
Bakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Hasan Öymez’in yanı sıra İletişim Başkanlığı'ndan bir personelin “basından sorumlu başdanışmanı” konumuyla göreve gelmesi, “basından sorumlu kim olacak” sorusunu gündeme getirdi haliyle.
Bu arada bakanlığın ağır topu emniyette de epey hareketli günler yaşanıyor.
Emniyette yaşananları başka bir yazıda aktarmak gerekecek.
/././
Rojin Kabaiş'in cep telefonunun içeriğine nasıl ulaşılır?-Füsun Sarp Nebil-
“Son gelişme, Rojin'in cep telefonunun şifresinin çözülmesi için gönderildiği İspanya'dan 3 ay sonra çözülemeden gelmiş olması”
Son zamanlarda pek çok kötü kız babası örneği gördük. Üstelik bir çoğunun cezalandırılmaması da (mesela rızası vardı bahanesi ile vs vs) vicdanımızı yaralıyor. Bizi çok üzen son iki örneğin üzerinden bir hafta geçmedi bile. Bunlar etrafımızdayken, 2024 yılında öldürüldüğü anlaşılan Rojin Kabaiş'in babasına büyük bir saygı ile bakıyorum. Tehditlere ve engellemelere rağmen, kızının katilini ya da katillerini bulmak için sabırla mücadele ediyor (Rabia Naz'ın babasını da unutmuyoruz, o da saygıdeğer babalardan bir diğeri. Kızının ölümünü soruşturuyor diye hapse bile soktular adamcağızı.)
Dün Rojin Kabaiş konusunda Sputnik Radyo'da Mustafa Hoş'un programına katıldım. Ana konu, Rojin'in cep telefonunun çözümlenmemesiydi. Orada anlattıklarımı, yazılı olarak da vermek istiyorum. Belki Rojin'in, belki başka hukuki soruşturmaların işine yarar.
Cep telefonlarının şifrelemesi
Modern telefonların çoğunda veri, donanım seviyesinde şifrelenir. Özellikle, iPhone’larda Apple Secure Enclave ya da Android cihazlarda Titan M veya TEE güvenlik çipleri güçlüdür. Cihaz kilitliyse veri doğrudan okunamaz.
Ancak hukuki soruşturmalar nedeniyle, “Adli Bilişim” ekipleri tarafından kullanılan genel ve yasal yöntemler var. Özel araçlar ve veri analizleriyle cep telefonlarındaki birçok bilgiye ulaşılabiliyor. Emniyet ve savcılıklar; Cellebrite, Grayshift, MSAB gibi yazılımlar kullanır. Bunlar ile telefonun bellek imajını alabilir, bazı durumlarda kilit ekranını aşabilir, silinmiş veriler kısmen geri getirilebilir.
Şifre kırma olaylarının bilinirliği, İlk 2017'deki ABD San Barnardino terör saldırısı sonrasında, FBI ile Apple arasındaki tartışma ile başladı. Yüksek profilli son bir olay ise, Trump'a 2024'deki seçim çalışmaları sırasında suikast yapmaya çalışan kişinin telefonunun açılması oldu.
Şifre açma yazılımları, cihazların kilidini açmak için iOS ya da Android işletim sistemindeki güvenlik açıklarını araştırarak, bulduklarını kullanıyorlar. Ancak bu açıklar kapatıldığında yeni açık bulmaları gerekiyor. Dolayısıyla, yeni iPhone ve Android modellerinde başarı oranı düşer, güçlü parola varsa veri çıkarılamayabilir.
Elinde kızı Rojin Kabaiş'in fotoğrafını tutan Nizamettin Kabaiş
Cep telefonu üç aydır İspanya'da çözülememiş
Son gelişme Rojin'in cep telefonunun şifresinin çözülmesi için gönderildiği İspanya'dan üç ay sonra çözülemeden gelmiş olması. Baba Nizamettin Kabaiş'ten öğrendiğime göre telefon sağlammış. Yani kırığı ya da suda kalmışlığı yok. Çin malı ve Android işletim sistemine sahip.
İspanya'da neden çözülemediğine dair bir bilgi yok. Nizamettin Bey'e sordum ama o da bilmiyordu.
Ancak bilgi verelim; Türkiye'de bu markanın temsilcileri var. Bu markanın temsilcileri ile acaba temasa geçildi mi? Ya da geçilmedi ise neden geçilmedi?
Şifre çözümlemesini kim yapıyor?
Diğer yandan cep telefonlarının incelenmesi konusunda, bildiğim kadarı ile Türkiye’de de gelişmiş adli bilişim laboratuvarları bulunuyor. Emniyet Siber Suçlar, Jandarma Kriminal, TÜBİTAK BİLGEM bunu yapabilir. Baba Kabaiş, onların telefonun içeriğini silmekten korktukları için incelemediklerini söyledi.
Bazı cihazlarda, bildiğiniz gibi 10 yanlış denemeden sonra veri silme ve brute-force saldırısını engelleyen zaman gecikmesi bulunur. Suya düşme, kırılma veya anakart hasarı gibi durumlarda cihaz çalışmayabilir.
Ama madem Avrupa'ya gönderilmiş, Europol'ün en önemli adli bilişim laboratuvarı European Cybercrime Center'da (EC3) -Hollanda'da olduğunu not edelim- bilgisayar ve telefon incelemesi, zararlı yazılım analizi, büyük veri incelemesi yapılabiliyor.
Ayrıca ABD (FBI laboratuvarları), İsrail (Cellebrite), ABD (Grayshift) ve İsveç (MSAB) laboratuvarlarında şifre kırma yapılabiliyor.
Ama cep telefonunun üreticisi ile birlikte -Android işletim sistemi nedeniyle- Google bu konuda yardımcı olabilir belki. Bir de bunu denemek lazım.
Bazı cihazlar kilitli olsa bile donanım seviyesinde veri çıkarma yapılabilir.
- Chip-off: Bellek çipinin çıkarılıp doğrudan okunması
- JTAG: Araştırmacılar, belleği okumak için telefonun devre kartındaki hata ayıklama portlarına bağlanabilirler.
- ISP (In-System Programming): cihaz sökülmeden veri okunması
Ancak modern telefonlarda donanım şifrelemesi olduğu için bu yöntemler her zaman işe yaramaz.
Şifre açılmadan bilgi alınabilir mi?
Telefon açılamasa bile soruşturmacılar, telefonun üzerinden operatör HTS kayıtlarını, baz istasyonu konum verilerini, bulut yedeklerini, mesajlaşma servislerinin sunucu kayıtlarını, sosyal medya hesaplarını elde edebilirler. Yani telefon kilitli olsa bile soruşturma için telefon üzerinden başka bilgiler alınabilir. Bazen bunlar telefonun kendisinden daha fazla bilgi içerir.
WhatsApp sohbetleri, Google Drive ve Apple iCloud'da yedeklenir. Eğer yedekleme açıksa ve mahkeme kararı varsa bu yedeklerden veri alınabilir. Bunun için savcılık talebi gerekli. Whatsapp'ın kendisinden şu veriler alınabilir;
- Son bağlantı bilgisi
- IP adresi (bazı durumlarda)
- Profil bilgileri
Ayrıca, Kabaiş için geçerli olmasa da, başka bir fırsat şu; bir kullanıcı, başka bir kullanıcıyı “report/şikayet ettiğinde” farklı bir durum oluşur. Şikayet gönderildiğinde WhatsApp’a, son beş mesajın kopyası, şikayet edilen hesabın numarası, bazı metadata veriler gider. Bu mesajlar WhatsApp’a gönderilmiş olur. Bu nedenle hukuki taleplerde bu veriler WhatsApp'ın kendisinden bulunabilir.
Bir yöntem de senkronize olduğu cihazlar üzerinden veri alabilmektir. Yani cep telefonu aynı işletim sistemindeki tabletler, dizüstü bilgisayarlar, başka bir kişinin telefonu ya da servis sağlayıcıları ile koordineli çalışıyor olabilir. Bunlar da kontrol edilebilir.
Telefon açıldığı takdirde bulunabilecek veriler
- İletişim Verileri yani, SMS/MMS, mesajlaşma uygulamaları (örneğin, WhatsApp, Telegram, Signal, Facebook Messenger)
- Kişiler ve adres Defteri
- Konum verileri
- Fotoğraflar, videolar
- İnternet etkinliği
- Uygulama verileri
- Belgeler ve dosyalar
- Cihaz Bilgileri
- Silinen Veriler
- Telefona bağlı bulut servisleri
- Ağ ve bağlantı Günlükleri
Bu bilgilerle kişinin hareketlerini yeniden oluşturma, belirli bir konuma yerleştirme mümkün.
Ayrıca silinen bazı veriler geri getirilebilir. Bir kullanıcı bir dosyayı veya mesajı sildiğinde, telefon genellikle fiziksel verileri depolama alanından hemen silmez. Bunun yerine, sistem alanı "yeniden kullanılabilir" olarak işaretler ve yeni veriler üzerine yazılana kadar kalır. Bu nedenle adli araçlar silinen bilgileri hala kurtarabilir.
Özetle bir telefonun şifresinin çözülme olasılığı, şifresi çözüldüğünde ya da çözülemediğinde alınabilecek veriler bu şekilde.
Umarım Nizamettin Kabaiş baba en sonunda kızının nasıl öldüğünü öğrenebilir. Yardım etmeyenlere de yazıklar olsun.
/././
Dünyanın sonu torbanın içinde!-Mehmet Yaşin-
Füzelere, silahlara boşuna para harcamayın. Mikroplastikler insanlığı yok etmek için görevlerini yerine getiriyorlar. Siz, kalan zamanınızı keyifle yaşamaya bakın!
“Buldum… Buldum… Buldum…”
Neyi derseniz, insanlığın sonunun nasıl olacağını buldum.
İnsanlığı, önce savaşlar, kalanları da plastik ve ondan türeyen mikroplastikler bitirecek!
İki kere iki nasıl dört ediyorsa, benim buluşum da bu kadar kesin.
Bu yazıda size, bütün dünyanın bildiği bir konuyu (belayı) anlatacağım (hem de pazar pazar…)
Konunun başlığı: Plastik.
Yani bulunduğu 1700’lü yıllardan beri insanlığın baş belası olan bir madde.
Size, “plastik kullanmayın” diye bir öneride bulunmayacağım.
Çünkü soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz her şeyde mikroplastik parçacıkları var!
Geçmiş olsun!
Yaklaşık 350 yıldan beri plastikle kucak kucağayız! Onun için telaşlanmayın!
Koyverin gitsin artık. Çünkü kurtuluş yok.
Neden mi?
Bilim insanları, bir plastik torbanın veya eşyanın, yeryüzünden yok olması için en az 430 yıl geçmesi gerektiğini öne sürüyorlar.
Yani, yarın bütün dünyada plastik üretimi dursa, kimse plastik kullanmasa da son gün bırakacağımız plastik artıklar, tam 430 yıl sonra ortadan kalkacak. Basit bir hesapla, ancak 8. veya 9. kuşağımız plastikten arınmış bir dünyada yaşama şansına sahip olacaklar.
Bu hesap gözle görülen plastikler için yapılıyor.
Göremediklerimiz bu hesabın dışında. Kimse onların ne zaman yok olacağını henüz bilmiyor.
“Benden sonra tufan” zihniyetine sahip olan bu dönem insanlığının, 9. kuşak sonrasını düşüneceğini pek sanmıyorum!
Yanlış anlamayın! Bizi zehirleyen plastik dediğim, alışveriş torbaları, çöp torbaları, su bidonları, plastik tabaklar, yiyeceklerin sarıldığı incecik plastikler, çocukların emdiği biberonlar, kadınların makyaj malzemesi atıkları, aklınıza gelecek milyonlarca plastik eşya değil. Onları şimdilik görüyoruz, solumuyoruz ve yemiyoruz. Bize zarar verme formuna henüz bürünmemişler.
Uzatmayalım, sözümüz “mikroplastiklere”.
Kim bunlar?
Anlatalım!
Mikroplastik dediğimiz şey, yüz yıllar içinde ufala ufala, beş mikrometreden daha küçük boyutlara ulaşan plastikler. Yani saç telinden bile 4-5 kat daha ince “kamikazeler”. Yani ölüm makineleri.
Onları asla göremezsiniz. Ama soluduğunuz havayla ciğerlerinize çekebilirsiniz. Veya her şekilde sindirim sisteminize dâhil edebilirsiniz!
Yani onlardan asla kurtulamazsınız.
Ölünceye kadar en kaliteli maskeleri takarak yaşamak isterseniz, belki ciğerlerinizi kurtarabilirsiniz. Ama yiyecekler ve içecekler yoluyla vücudunuza girmelerine engel olamazsınız.
Yapılan araştırmalar, dünyada bugün yaklaşık 6 bin 300 milyon ton plastik biriktiğini söylüyor.
Araştırmalara göre sadece Akdeniz’e günde 730 ton plastik eşya atılıyor. Tüm Avrupa’nın çöp tenekelerinden ise yılda 27 milyon ton plastik çıkıyor.
Yine yapılan araştırmalarda, dünyadaki her 10 kişiden yaklaşık 8’inin kanında mikroplastik parçalarına rastlanmış.
Kanda en yaygın bulunan mikroplastik türü, gıda ambalajlarını, içecek şişelerini üretmek için kullanılan PET türü plastik.
Bir diğer tür ise plastik poşetlerin üretildiği polietilen.
Bu beladan kaçıp kurtulmak da mümkün değil, çünkü mikroplastikler dünyanın her yerinde!
Hatta, insanoğlunun henüz ayak basmadığı Güney Kutbu’nda, buzulların altındaki suda bile görüldüler. Everest’in zirvesinde bile tespit edilmiş.
Yani artık plastikle sarılmış bir evrende yaşıyoruz.
Kaçış yoksa ne yapacağız?
Vücudumuzun bu duruma hızla uyum sağlaması için dua edeceğiz.
Yani ciğerlerimizin, plastikli havayla kan temizleme yetisinin gelişmesini bekleyeceğiz.
Midemizin ve bağırsak sistemimizin, plastikli beslenme yetisini bir an önce geliştirmesi için dua edeceğiz.
Yani organlarımızın bu yeni maddeyle yaşayabilme yeteneğini (evrimleşmesini) kazanması için her yolu deneyeceğiz.
Bu konuda, yüzyıldan beri kansere çözüm bulamayan araştırmacılara sığınacağız.
Başka çaremiz var mı? Bilemiyorum!
430 yıl sonraki insanlığı düşünecek kadar uzak görüşlüysek, bilim adamlarına, çözüm üretmeleri için dua edeceğiz. Ki bilim, bugüne kadar, birçok imkânsız olayı çözmeyi başardı, bunu da başarır diye umut edeceğiz.
Dünyanın çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırma sonuçlarını aktarıp, moralinizi biraz daha bozmaya çalışayım:
Hollanda’da da yapılan bir araştırma, 22 kişinin 17’sinin kanında mikroplastik parçacıklar görüldü.
Başka bir araştırmada, mikroplastiklerin hamilelerin tansiyonunu yükselttiğini, bunun da anne karnındaki çocuklarda birtakım sakatlıklara yol açabileceği belirtildi.
Pekin’de, Anzhen Hastanesinde çalışan bilim adamları, kalp damarlarında mikroplastik bulunduğunu, bunların zaman içinde tıkanıklara neden olacağını belirttiler.
Çinli araştırmacılar ayrıca iki büyük kentin üstündeki bulutların mikroplastiklerle sarıldığını, bunun da iklim değişikliklerine neden olacağını öne sürdüler!
New York Üniversitesi bilim insanları, yapılan bir araştırmada, 10 prostat kanseri tümörünün 9’unda mikroplastik parçacıkları bulunduğunu belirttiler.
Ayrıca bu plastiklerin, rahim ağzı kanserine neden olduğu vurgulandı.
Kanada’da McGill Üniversitesi araştırmacıları, yapısında polietilen bulunan çay poşetlerinin, 95 derece kaynayan suda bir mikroplastik bombasına dönüştüğünü saptadılar.
Ayrıca kan-beyin bariyerini zayıflattıkları ve birtakım çözümsüz hastalığa neden oldukları öne sürüldü.
Bu mikroplastik belasının 2040 yılına kadar, şimdikinin iki katı miktara çıkacağı da müjdelendi!
Bir de günah çıkartmak istiyorum:
Bugüne kadar yazdığım birçok yazıda, küçük balıkları yemenizi önermiştim. Meğerse hem kendimi hem de sizleri kandırmışım.
Suyun yüzeyine yakın yüzen bu balıklar, büyük balıklardan daha çok mikroplastik içeriyorlarmış.
Yeterince moralinizi bozabildim mi, bilemiyorum.
Onun için füzelere, silahlara boşuna para harcamayın. Mikroplastikler insanlığı yok etmek için görevlerini yerine getiriyorlar.
Siz, kalan zamanınızı keyifle yaşamaya bakın!
/././
Savaş, petrol şoku ve Fed faiz kararı: Küresel ekonomi yeni bir sınavda -Binhan Elif Yılmaz-
Ortadoğu'daki çatışma ve son dönemdeki enerji fiyatlarındaki artışa karşılık, savaşın kısa sürmesi ve arz şokunun geçici olması durumunda Fed 18 Mart toplantısında muhtemelen pas geçer. Uzun süreli savaş ihtimalinde ise enflasyon oranı yüzde 3 veya üzerinde kaldığı sürece, durum karışık.
Enerji, küresel ekonominin işleyişinin merkezinde ama savaş dönemlerinde jeopolitik bir silaha dönüşebiliyor. Savaşın başlamasıyla petrol fiyatlarındaki artış, petrolün geçiş rotası ve arz sorunları bu savı güçlendiriyor.
Dünyanın günlük 100 milyar varil petrole ihtiyacı var. Bu ihtiyacın yaklaşık beşte biri, İran'ın dar bir boğazı olan Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Ortadoğu’da iki haftadır süren savaş nedeniyle boğazda trafik fiilen durdu. Pazara erişimin olmaması ve güvenli depolama imkanlarının bulunmaması nedeniyle, körfez ülkeleri petrol üretimini ve işlenmesini azaltmaya başladı. Hükümetler, akışı sürdürmek ve fiyatların kontrolden çıkmasını önlemek için çözüm arayışında.
Hürmüz Boğazı’ndan geçen yakıtın çok önemli kısmı Asya'ya gidiyor (aşağıdaki görselde görüldüğü gibi). Arz şoku ve yükselen fiyatlar savaşın ekonomik etkilerini kontrol altına almaya çalışan zengin ve fakir ülkelerin bulunduğu Asya'yı sarsıyor.

Savaş, dünyanın en büyük LNG ihracatçılarından olan Katar'dan gelen doğal gaz tedarikini de kesti. Asya ve Avrupa'da fiyatlar hızla yükseldi. Avrupa ise Rusya'nın Ukrayna'yı işgal dönemine kıyasla daha iyi hazırlanmış durumda olduklarını ileri sürerek özellikle doğalgaza erişim konusundaki endişeleri önemsizleştirmeye çalışıyor.
Petrol azındaki sorunlar ve fiyat artışları dünya genelinde derin bir mali bedel ödetebilecek düzeyde.
Petrol fiyatları savaşın ilk gününden itibaren hızla yükseldi. Savaştan on gün önce 70 dolara ulaşan Brent petrolün varil fiyatı, savaşın beşinci gününde 80 doları geçti. Hafta başında 119 doları test etti. Petrol fiyatları yükseldiği seviyede uzun süre kaldığında lojistik maliyetlerindeki artış gıda ve diğer her şeyin maliyetine girecektir. Artan maliyetlerden etkilenen tüketiciler ve işletmeler ise daha az harcama yapmak durumunda kalacaktır. Düşük gelirliler de ağır yük altına girecek kesim olmaya deva edecektir. Sonuçta hem gelir dağılımında adalet bozulacak hem de ekonomik büyüme kısıtlanacaktır.
Petrolün varil fiyatı pazartesi günü bir ara 119 doları test ederek küresel piyasalarda panik yarattı. Bu düzey, petrol fiyatlarında pandemiden (Nisan 2020) bu yana petrol fiyatlarındaki en büyük artıştı.
Pazartesi günü G7 ülkelerinin maliye bakanları acil toplandı. Arzı artırmak için ulusal petrol rezervlerinin kullanımını değerlendirdiler. Savaş nedeniyle dünyanın yakıt sıkıntısı çekeceğinden henüz endişe duymadıklarını belirttiler.
Uluslararası Enerji Ajansı'nın verilerine göre G7 ülkeleri de dahil 32 üye ülkenin rezervlerinde 1,2 milyar varilden fazla yakıt bulunuyor. Acil durumda yarısına yani 600 milyon varil daha petrole erişilebilir.
Stratejik rezervlerin serbest bırakılması şu anda masada bekletiliyor. Her an müdahale edilebilecek şekilde hazırda tutulmasına karar verildi.
Bu açıklamalar piyasalardaki paniği yatıştırma ve spekülatif fiyat artışlarını dizginleme açısından sözlü müdahale olarak görülürken Trump’ın "savaş bitmek üzere" açıklamasıyla beraber 119 doları zorlayan Brent petrol, 100 doların altına ve ardından 85-90 dolar bandına geriledi. Ancak asıl mesele, bu düşüşün ne kadar kalıcı olacağı.
Savaş ve ABD’de stagflasyon çıkmazı
Savaş bir yandan enflasyon riskini arttırıyor, diğer yandan büyümeyi ve istihdamı tehdit ediyor. ABD ise yukarı yönlü enflasyon beklentisi ve zayıf istihdam verisiyle stagflasyona doğru sürükleniyor olabilir.
Fed’in 18 Mart’ta faiz kararı var. Bankanın iki amacından biri fiyat istikrarını sağlama, diğeri işsizliğin azaltılması. Bu iki amaç, savaş ve onun yarattığı maliyetler nedeniyle birbiriyle daha sert bir çatışma içinde.
ABD’de şubat ayı enflasyonu aylık yüzde 0,3 ve yıllık yüzde 2,4 oldu. Henüz akaryakıt fiyatlarındaki artış bu enflasyon verisine girmedi. ABD’de ekonominin barometresi gibi bir gösterge var; o da bir galon benzinin ortalama fiyatı. Pazartesi günü yaklaşık 3,48 dolara ulaştı, yani haftalık artış yüzde 16 oldu.
ABD’de şubat ayında istihdam artışı gerilerken 92 bin kişi işten çıkarıldı ve işsizlik oranı yüzde 4,4'e yükseldi. En büyük istihdam kaybı, devam eden grevlerin de etkisiyle sağlık hizmetleri ve sosyal yardım sektöründe yaşandı.
Ancak istihdam, bu verilerle sunulandan daha zayıf. Çünkü resmi istatistik kurumundan aşağı yönlü çok güçlü revizyonlar geldi. Örneğin Aralık ve Ocak aylarına ait iş büyümesi 69 bin aşağı yönlü revize edildi. Hatta Haziran ayında 147 bin iş büyümesi verisinin aslında 20 bin iş kaybı olduğu da altı ay sonra açıklandı. Böyle büyük bir revizyon karşısında ekonomi yönetimi rotasını neye göre belirleyecek?
Ortadoğu'daki çatışma ve son dönemdeki enerji fiyatlarındaki artışa karşılık, savaşın kısa sürmesi ve arz şokunun geçici olması durumunda Fed 18 Mart toplantısında muhtemelen pas geçer. Uzun süreli savaş ihtimalinde ise enflasyon oranı yüzde 3 veya üzerinde kaldığı sürece, durum karışık.
Enflasyonist süreçte faiz indirimi yapmak tehlikeli ama diğer yandan istihdamdaki zayıflık faiz indirimini destekliyor. İşsizlik oranının yüzde 4,4’e yükselmesi, ekonominin soğuduğuna dair ciddi bir alarm. Normal şartlarda Fed bu veriyi gördüğünde ekonomiyi canlandırmak için faiz indirirdi. Ancak normal şartları iki hafta öncesinde bıraktık, şu an savaş ve jeopolitik risk koşulları geçerli.
İşgücü piyasasının zayıflığı konusunda endişelenenler ile Orta Doğu'daki savaşın yarattığı enflasyon riskine daha fazla odaklananlar arasında görüş ayrılıkları şimdiden oluşmuştur.
Daha sıkı bir Fed doları güçlendirir. Trump’ın ikinci dönemi boyunca beklediği ve istediğinin tam tersine hem de. Savaş ile başlayan dolar endeksindeki yükselişi göz önüne almak gerek. Giderek pahalanan petrol için giderek daha fazla dolara ihtiyaç var.
O nedenle Fed’in faiz kararı doların seyri ve küresel likidite koşulları üzerinden yalnızca finansal piyasaları değil, enerji fiyatları ile emtia piyasalarının dinamiklerini ve sermayenin nereye gideceğini de doğrudan etkiliyor.
/././
Hesapta medeniyet, demokrasi, barış!-Umur Talu-
ABD, kendisi ve İsrail namına dünyayı ve bölgeyi yine ateşle değiştirmeye soyunduğunda, artık dünya halkları nezdinde daha da çıplak! Dikta, saldırganlık, faşizanlık, halkını yoksulluğa mahkum etmek… zaten “güç histerisi”ne halklarda uyanışı da getirmek zorunda. Orada ve her yerde.
Dünyanın en azından kağıt üstünde “en büyük gücü” aynı zamanda “en sorumsuz gücü!” Eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, hegemonyanın, emperyalizmin, ırkçılığın, silahlanmanın, darbeciliğin, saldırganlığın, iklim krizinin ve şu anda da “faşizm”in en büyük coğrafyası.
Oysa “Amerikan Devrimi” denen hikaye, “sömürgeciliğe karşı” bağımsızlık savaşıydı, hesapta.
Oysa “İnsan Hakları Bildirgesi” denen hikaye, “insanların eşitliği”ne dairdi, hesapta.
Oysa “Amerikan İç Savaşı” denen hikaye, “köleciliğe, ırkçılığa karşı”ydı, hesapta.
Oysa “faşist” Almanya ile İtalya’ya, hatta Japonya’ya savaş “faşizme karşı”ydı hesapta.
“İslamcı tehdit”e karşı olduğunu söylerken; El Kaide, Taliban ve benzerlerinin ortaya çıkışının da müsebbibi!
Ama “sermayenin hegemonya iştahı” kendi geniş topraklarındaki sömürüyle, güvenlikle yetinemedi doğal olarak; dünyada ekonomik, finansal, teknolojik, askeri tahakküm tutkusu ve buna uygun rejimlerin inşası, bunun için savaşlar, müdahaleler, iç savaşlar ve darbelerin kotarılmasıyla kabardıkça kabardı.
Hikayenin bir kısmında, mesela “İran’ın elinde nükleer bomba tehlikesi” diye yırtınan bu hegemonya manyaklığının; tarihte atom bombasını ilk ve tek kullanan devlet olması, yani sivillerin de nükleer imhasını ve kuşak kuşak kansere yenik düşmesini ilk ve tek gerçekleştirenin o olması da var. Oysa İran yıllardır uluslararası nükleer denetime açık; açık olmayan, reddeden İsrail. Kendi ülkemizdeki nükleer Amerikan başlıklarının sayısını biliyor muyuz? 90 mıydı, 100 mü?
İran’ın yakın tarihte bir Irak savaşı var. O da Batı’nın, ABD’nin kışkırttığı Saddam Irak’ının saldırısına karşı. İsrail ise kuruluşundan beri, saldırıyor, katlediyor; Filistinlilerin hayatını, toprağını gasp etmenin dışında, Suriye ve Lübnan topraklarını da işgal ediyor.
İran’ı İsrail’le birlikte ve Netanyahu İsrail’i için yakıp yıkmanın ABD’ye günlük bedeli 1milyar dolarmış. Saatte 41 milyon 666 bin 667 dolar. Bir haftada 11 milyar dolar. Saygın Lancet kurumunun araştırmasına göre, ABD müdahaleleri ve ablukaları 1971-2021 arasında dünyada 38 milyon kişiyi öldürmüş. Buna yaklaşan başka bir devlet?
Dünyada 2021-2025 arasındaki bütün silah-silahlanma-silahlandırma ihracatının yüzde 42’sini gerçekleştiren “süper ego” bir yandan da “barış”ı hiç dilinden düşürmediği gibi, silah kartellerinin rehinesi bir devlet düzenine sahip.
İran halkını, bir okulda iki kez isabet eden Tomahawk’lar ile 168 kız çocuğu ve 14 öğretmeni katletmek için günde 1 milyar dolar harcayan Trump histerisi, kendi halkından milyonlarca insanı da çoluk çocuğa açlığa mahkum etmek, sağlık güvencesinden mahrum etmek için onlara için ayrılan bütçeyi kısıyor da kısıyor.
400 en zenginin 6,6 trilyon dolarlık gelir ve servete sahip olduğu, halkın ikinci yüzde 50’sinin, yani on milyonlarca insanın eline geçenin ve elindekinin bunun sadece yüzde 66’sı kadar olduğu bir “eko güç” işte… Sokaklarda yatan 700 bin evsiz, açlığa itilen çocuklar, evlerinden toplanan göçmenler, öldürülen insan hakları savunucuları, başka ülkelerde katliam, İsrail soykırımına kankalık! Sadece Gazze ve İran değil; İsrail iki haftada Lübnan’da 500 kişiyi öldürdü, 750 bin kişiyi evlerinden göçe itti.
Elbette orası bile bunlardan ibaret değil. “Amerika da uyanıyor!” Halkın bu saldırganlığa desteği bir haftada erimiş durumda. Halkın önemli kısmının yalanlara, İsrail’e biat ve itaate, Epstein dosyalarının pedofili ve tahakküm zincirleri arasındaki bağlara uyanışı da direnişi de kısmen Vietnam günleri, biraz biraz 68 Baharı gibi adeta. Sadece ABD değil; Arjantin ve Şili’de mesela, sandıkla gelen Trumpçı “faşistler”e karşı da halkın bir kısmı ayakta. Dünyanın her köşesinde de.
O yüzden Trump da arada uyanıp “İran’a saldırmaya beni onlar teşvik etti” diye yanı başındaki kilit kadroyu işaret ediyor! Kadro derken, kamu görevlerine tayin ettiği 1500 kişinin şirketlerle, yani maddi-mali menfaatlerle ilişkisi de açığa çıktı!
Savaşa gönderdiği gencecik askerlere ise, emir üstüne, komutanları tarafından “fanatik” telkinler yapılıyor. Muhtemelen, eğitimli düzeyinin kadınlarda da ABD’den yüksek olduğu İran’da da o kadarı yoktur! “Mesih’in dönüşünü müjdeleyen kutsal Trump’ın askerleri!”
Ankara, itidalli! Nihayetinde sınırımız. Saygı duyarım! Ama ne İspanya ve Başbakanı gibi, ne “ABD ile eski iyi ilişkilerimiz artık bitmiştir” diyen ve Trump’ın ablukayla açlığa, yakıtsızlığa, hayatsızlığa mahkum ettiği Küba’ya gıda yardımı gönderen Kanada Başbakanı gibi, hatta neden sonra tavır alıp Çin’e bile koşan İngiltere Başbakanı gibi sesi çıkabiliyor. Trump’ın Halkbank dosyasını kapatması, iktidarımız için nimet. “Halkın bankası” ama işte!
ABD, kendisi ve İsrail namına dünyayı ve bölgeyi yine ateşle değiştirmeye soyunduğunda, artık dünya halkları nezdinde daha da çıplak! Dikta, saldırganlık, faşizanlık, halkını yoksulluğa mahkum etmek… zaten “güç histerisi”ne halklarda uyanışı da getirmek zorunda. Orada ve her yerde.
/././
T-24





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder