AKP’nin ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ile imtihanı -Yiğit Günay-
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran savaşı sonrası dün “Yurtta sulh, cihanda sulh” mesajı vermesi, AKP’nin iktidarı boyunca bu ilkeye ilişkin çizdiği sert zikzaklarla düşünülünce daha da ilginç hale geliyor.
12 Mart Perşembe akşamı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, külliyesinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’i ağırlayıp “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü” verdi.
Erdoğan, ödülü verirken “Yurtta sulh, cihanda sulh” vurgusu yaptı: Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten miras kalan 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini proaktif, atılgan ve girişimci bir anlayışla yoğurarak dış politikamızın odağında tutmayı sürdürüyoruz.
İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırısının tüm dünyanın gündeminde olduğu günlerde Erdoğan’ın bu ilkeyi hatırlatması dikkat çekti.
AKP iktidarı, sonuçlarından tedirgin olduğu savaşa dair, ilk günlerdeki bazı savaşa katılmaya hevesli sesleri kıstığından beri itidalli bir tavır takınıyor.
Erdoğan’ın “yurtta sulh, cihanda sulh” ifadesini kullanması, bir başka sebeple de dikkat çekti: AKP’nin bu ilkeyle tarihsel bir gerilimi var.
Ahmet Davutoğlu’nun 2001’de yayımlanan “Stratejik Derinlik” kitabının temel argümanlarından biri, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki bu ilkenin, Türkiye’yi içe kapanmaya, kabuğuna çekilmeye sürüklediğiydi.
Bu argüman, özellikle 2006’da kurulan SETA’da (bugünün MİT Başkanı) İbrahim Kalın, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman gibi isimlerce yıllar boyu tekrar edildi, “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımı, Birinci Dünya Savaşı’ndan miras bir travma, bir Soğuk Savaş bagajı olarak mahkum edildi.
Türkiye’nin kendi egemenliğine karışılmasına izin vermeyeceği ve başkalarının iç işlerine de karışmayacağı yönündeki bu geleneksel yaklaşımı, sermayenin yayılma isteği yeni Osmanlıcı politikada vücut buldukça aşılması gereken bir engel haline geldi.
Erdoğan başta olmak üzere AKP çevresi, yıllar içinde, tıpkı Erdoğan’ın son konuşmasındaki gibi dışarıdan tehdit algıladığı dönemlerde sahiplenip dile getirdiği bu ilkeyi, Türkiye’nin emperyalizmle paralel bir dış maceraya atıldığı dönemlerde yerden yere vurmayı seçti.
2009 yılında AKP hükümeti, ilk çözüm sürecinin başlangıcını oluşturacak “açılım süreci” toplantısını, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle anlatmıştı.
Fakat “Arap Baharı” denilen süreçte hükümet, emperyalizmle birlikte başta Suriye olmak üzere bölgedeki ülkelere yönelik saldırgan politikaları benimseyince, bu sözün yerden yere vurulduğu bir dönem açıldı. 2016’da 15 Temmuz sonrasının tedirginliğiyle bir süre rafa kaldırılan eleştiriler, son yıllarda ABD emperyalizmiyle tutturulan yakın işbirliğinden alınan güçle bir kez daha güçlendi.
soL, yıllar içinde AKP çevresinden bu ilkeye gelen saldırıları derledi.
Recep Tayyip Erdoğan, 2012
Yurtta sulh cihanda sulh, sulhun egemen olduğu yerde olur. Bizim can damarımıza bastıkları zaman o zaman sulh konuşamayız. ‘Hazır ol cenge, sulh-u salah istiyorsan’ (‘Barış istiyorsan savaşa hazır ol’) denirken, yeri gelir o zaman cenk barışın anahtarı olur.
Recep Tayyip Erdoğan, 2012
Biz yurtta sulh cihanda sulh ilgisini asla bir pasiflik tepkisizlik olarak yorumlayamayız. Biz Dumlupınar’daki şehitlerimizi zihniyetliyle hareket ediyoruz. Biz Domaniç’te Osmanlı’yı kuran ruhun anlayışı ile hareket ediyoruz. Muhalefete bakıyorsunuz ‘Gazze’de Suriye’de Sudan’da ne işiniz var?’ diyor. Biz ecdadımızın at sırtında gittiği her yere gitmek zorundayız.
Recep Tayyip Erdoğan, 2012
Sıfır sorun demek, her mesele, her olay karşısında sessiz kalmak değildir. Bunlar, 'Yurtta sulh, cihanda sulh' politikasını yan gelip yatmak olarak anladılar. Şimdi de sıfır sorun politikasını zulme, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı boyun eğmek olarak anlıyorlar.
İbrahim Kalın, 2013
Türkiye''de ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesi, uzun yıllar adı konulmamış pasifist, minimalist ve tek-boyutlu bir dış politika anlayışına gerekçe olarak kullanıldı.
Pasif, inisiyatif alamayan, hedef koyamayan, sorunlardan kaçan bir dış politika, 21''inci yüzyılda ölçek küçültmek demektir. Milli maslahatını, güvenliğini, istikrarını, refahını ve kalkınmasını teminat altına almak isteyen bir Türkiye için ölçek küçültmek artık bir alternatif değildir.
Recep Tayyip Erdoğan, 2014
Türkiye Cumhuriyeti on yıllar boyunca doğuya ve güneye sırtını döndü. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sözü doğru anlaşılmadı. Setler çekildi, mayınlar döşendi. Bunun aynısını bizler de yapabilirdik. Mısır’da Irak’ta Suriye’de susabilirdik. Kafasını kuma gömen ülke büyük ülke olamaz. İddia hedef sahibi ülke olamaz.
Özlem Albayrak, 2016
Görünen o ki, Türkiye dış ilişkilerinde, hem eksen hem de bakış açısı itibariyle bir değişikliğe gidiyor. Gitmek istemese bile sanki şartlar tarafından buna zorlanıyor. Zira, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 2000'li yıllara kadar strateji adına dış politikada yürüttüğü ne varsa geçersizleşti, geçersizleşiyor. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” düsturu, “Hazır ol cenge, ister isen sulh-u salah” gerek-şartıyla revize edildi bile…
Müfit Yüksel, 2016
Bölgenin eski patronu olan bir imparatorluğun bakiyesi ve mirasçısı olarak son 90 yılda kendisine Batı Avrupa ve resmi ideoloji tarafından ve hatta sınırlarına mayın döşenerek Ortadoğu haram kılınmış olan Türkiye''ye son yıllarda Ortadoğu denklemine dahil olması adeta farz kılınmıştı. Esasen, neredeyse son 90 yıllık, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” söylemine, daha keskin bir ifade ile “Kâbe Arab'ın olsun, Çankaya bize yeter” hezeyanına dayalı Misâk-ı Millici hariciye siyasetinin Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya çok şeyleri kaybettirdiği iyice açığa çıkmaktaydı.
Mevlüt Çavuşoğlu, 2020
Bugünün şartlarında yurtta sulh, cihanda sulh deyip oturamayız.
Aydın Ünal, 2024
CHP, Türkiye’nin sadece Suriye’de değil, Filistin, Irak, Libya, Somali, Kafkasya ve Balkanlar’daki hatta Rusya-Ukrayna krizi ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a operasyonundaki aktif politikalarına karşı. Bunda “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışının arkasına gizlenmiş pısırıklığın ve İsmet İnönü’nün ürkek dış politika mirasının etkisi var.
Aydın Ünal, 2025
Türkiye’nin AK Parti iktidarına kadar olan dönemini de aynı korku şekillendirdi. Dış politikanın temel ilkesi olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı aslında korkunun meşrulaştırılması ve bir politika haline getirilmesiydi. Bu korku politikasının Türkiye’ye ödettiği bedelleri hepimiz biliyoruz…
Bugün CHP’nin hala Ortadoğu’yu “bataklık” olarak nitelendirmesi, Türkiye’nin buradaki her gelişmeden uzak kalmasını istemesi, soykırıma dahi cesaretle ses çıkaramıyor olması, İsrail’e selam çakması, İngiltere’den medet umması, Almanya ile müttefik olması, “yurtta sulh cihanda sulh” söylemiyle Türkiye’yi içine kapatma çabası, Sevr ile başlayan, Lozan ile pekişen, İnönü ile zirvesine ulaşan bir korkunun, korku politikasının, istikrarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.
İsmail Kılıçarslan, 2025
Tayyip Erdoğan, adına “Türkiye merkezli Türkiye modeli” diyebileceğimiz bir model inşa etmeye çalışarak Türkiye’yi kendisinde başlayıp kendisinde bitmeyecek, “yurtta sulh cihanda sulh” yavesine teslim etmeyecek, belirli bir güç merkezinin gönüllü askerliğini kabul etmeyecek bir yere doğru ilerletmeye çalışıyor.
/././
Küba insanlık tarihine ne kattı?-Erhan Nalçacı-
Küba demin bahsettiğimiz yaratıcı siyasi önderliği sayesinde bugüne kadar geldi, hatta gelişerek, üreterek ve ışık saçarak geldi. Yakın tarih içinde açılıp kapanan bütün siyasi olanakları yaşamak için kullandı.
Küba halkı insanlık tarihinde hep anılacak ve şu anda yaşanan canice saldırı aslında Küba halkının insanlığa kazandırdıkları karşısında bir bedel ödemedir. ABD’nin kötülüğün doruğuna ulaşmasının aslında çöküşüne doğru gitmesinin sonucu olduğunu bu köşede çok işledik. Ancak bu yazıda bununla ilgilenmeyeceğiz, Küba halkının insanlığa kattıklarını soyutlamaya çalışacağız.
Devrimci iradenin sürekliliği
Küba İspanyollar tarafından sömürgeleştirildikten sonra bir devrim yatağına dönüştü. Önce Kolomb öncesi adanın yerli halkının isyanı, sonra İspanya’ya karşı bağımsızlık savaşı, sonra ABD’nin hegemonyasına ve işbirlikçi egemenlerine karşı mücadele. Küba Devrimi bu geleneğe bağlı kalarak tarihe müdahale etti.
Örneğin, Fidel ve arkadaşları Granma ile Jose Marti’nin 1895’te çıkarma yaptığı bölgeye çıktılar tekrar. Hem dağlık olan Küba’nın doğusu devrimci harekete olanaklar sunuyor, hem de devrimci geçmişle kurulan bağlam moral bir güç ve devamlılık duygusu veriyordu.
Böyle bir devrimci dönemler arasında bağ kurmayı ve bir üst düzeyde ama ülkenin ayaklanma geleneğine sahip çıkmayı bugün deniyoruz Türkiye’de. 1923 Cumhuriyet Devrimi ile güncel devrim arasında bağ kurmanın önemli bir kazanım olduğunu fark ediyoruz.
Ayrıca karşılaştırmalı bir bağ da kuruluyor, bağımsızlık mücadelesinin simgeleri olan Bandırma ve Granma arasında.
Emperyalizm çağında bağımsızlık ancak sosyalizmle gelebilir
Küba halkının tarihe eşsiz bir diğer katkısı ise günümüz emperyalist sisteminde bağımsızlığın kazanılması ve sürdürülmesi için sosyalizmim zorunlu olduğunu pratik süreçte keşfetmiş olmalarıdır.
Fideller toplumsal adalet için işbirlikçi Batista rejiminden kurtulmayı ve anayasal bir demokrasi kurmayı hedeflemişlerdi, sosyalizmi değil. Hatta ABD bile Batista’nın yenileceğini anlayınca yeni iktidar ile uzlaşabileceğini düşünmüştü.
Ancak Fidellerin bağımsızlık ve toplumsal adalet fikri çok güçlüydü, satın alınmaz bir karakterleri vardı. ABD’nin ülke içine yayılmış şirketlerinden kurtulmadan bağımsızlığın mümkün olmadığını kısa sürede kavradılar. Devletleştirme hamlesi göbekten ABD’ye bağlı sermaye sınıfının ülkeyi terk etmesiyle sonlandı. Doğalına sermayesiz bir ülke buldular geleceğini belirleyecekleri. Zaten bu sosyalizmden başka bir şey değildi.
Küba’da yaratılan bu toplumsal laboratuvar bugün birçok ulusun devrimcileri için yol gösteriyor.
Devrimci yaratıcılık
En zor ve ümitsiz durumda bile bir çıkış yolu vardır. Evet, bu Kübalı devrimcilerin geçmişte ve bugün temel şiarı oldu. Devrimci iyimserlik, somut durumun siyasi analizi ve yaratıcı siyasi müdahaleler… Özellikle bu yıl doğumunun 100. yılı kutlanacak olan Fidel’in ve arkadaşlarının karakterlerinin odağına yerleşmişti.
Küba tarihine sinmiş binlerce örneğe burada yer verme şansı yok, ancak şuna değinmeliyiz. Küba başından beri haydutça davranan ABD’nin ablukası ve sonu gelmez kötülüklerinin sürekli hedefi durumundaydı. Bunlarla Sovyetler Birliği’nin varlığında daha kolay başa çıkabiliyordu. Sovyetler Birliği bir karşı devrimle çözülünce 1990’ların başında yapayalnız kaldı.
Hep çocuklarını korudular önce. O dönemde çekilen fotoğraflarda önde gürbüz bir çocuk arkada her an bayılacak gibi zayıflamış anne ve babasının siluetine rastlarsınız.
Bu çok özel yıllarda demin söylediğimiz yaratıcı siyasi irade çalıştı. Bu tarım ülkesinden dünyaya öncülük eden bir biyoteknoloji devrimi çıktı. Hemen pandemiden sonra yaptığımız ziyarette bize Finley Aşı Enstitüsü’nün mütevazı yöneticisini yaşamına beş çocuk aşısı geliştirmeyi sığdıran kişi diye takdim ettiler.
2017’de yaptığımız biz ziyarette ise heyetimizi Havana yakınlarında Lenin Parkı’na götürmüşlerdi. Aşağıdaki fotoğraf o sırada çekildi.
Havana yakınlarında geniş bir araziye kurulu Lenin Parkı’ndaki Lenin büstü görülüyor. (Havana, 2017, E. Nalçacı)Dışişleri bakanlığı yetkilileri ve yerel Parti yöneticilerinin olduğu toplantıda bilgiççe “Siz uluslararası işçi sınıfı liderlerinden daha çok kendi liderlerinizi öne çıkarmayı tercih ediyorsunuz, Lenin Parkı hangi motivasyonla kuruldu?” diye sorduğumda olabildiğince işçi sınıfı enternasyonalizmi üzerinden açıklamaya çalıştılar.
Şimdi bu soruyu sorduğum için pişmanlık duyuyorum, çünkü en olanaksız durumda bile tarihe müdahale edebilen yaratıcı siyasi önderlik Leninizm değilse ne olacak başka?
Karanlık bir çağda sosyalizmim pırıltısı oldular
Sovyetler Birliği’nin çözüldüğü yıllardan beri bir gericilik çağı içinde yaşıyoruz. Tarihi bilenler için bu gidiş gelişler doğaldır. İlericilik ve gericiliğin git gelli nöbetlerini biliriz tarihten. Şimdi içinde bulunduğumuz dönemde insanlığın dibe batışı bu karanlığın sonuna doğru gelişimizden. Epstein Vakası, Fatma Nur ve kızının öldürülüşü ve katillerin korunması, Ukrayna ve Rusya arasındaki 1000 km’lik cephede dört yıldır kardeş halkların birbirine kırdırılması, ABD’nin tek tek ülkeleri kuşatıp sizi ben yöneteceğim demesi, aşağılık birinin bunu sosyal medya hesaplarından duyurması…
Herkes tarihi bilmek zorunda değil, emekçi halkın çoğu yaşadığı günlerde bir ışık görmek ister umudunu canlı tutabilmek için.
İşte Küba 40 yıla yaklaşan bu gericilik döneminde kendisi abluka altında ezilmesine rağmen bu umudu sundu insanlığa.
Gelişkin sağlık hizmetleri ile sağlanan dünyadaki en düşük bebek ölüm hızı oranlarından birine sahip olması, dünyanın her yerindeki felaketlerde insanlığın yardımına koşan sağlıkçıları, yüksek eğitim düzeyi, toplumsal eşitlik içinde elde edilen başarılar, bilimin halk için kullanılması…
Tek ülkede sosyalizmin olanaklı olduğuna dair yapılan katkı
1917 Devriminden sonra 30 yıla yakın Sovyetler Birliği Avrupa devrimi gecikince tek ülkede sosyalizmi yaşamak zorunda kaldı. Ancak Sovyet topraklarının uçsuz bucaksızlığı, ham madde kaynakları ve dev insan gücü sosyalizmi yaşatan siyasi iradeye büyük bir olanak sağlıyordu.
Küba ise 36 yıldır tek ülkede sosyalizm durumunda yaşıyor. On bir milyon nüfus, büyükçe bir ada ama Sovyetler Birliğinin ellide biri bile değil.
Ada ülkesi olmanın savunma açısından avantajları var ancak Küba ABD gibi bir emperyalist devletin burnunun dibinde.
Küba demin bahsettiğimiz yaratıcı siyasi önderliği sayesinde bugüne kadar geldi, hatta gelişerek, üreterek ve ışık saçarak geldi. Yakın tarih içinde açılıp kapanan bütün siyasi olanakları yaşamak için kullandı.
***
Tarihsel olarak borçlu olduğumuz Küba halkı için en imkânsız koşullarda bile yapılabilecek şeyler var. Örneğin Küba halkına destek olmak için açılan imza kampanyasına katılabilirsiniz.
Türkiye Halk temsilcileri Meclisi ve Küba Dostluk Derneği’nin organize ettiği resim, heykel, karikatür, fotoğraf sergisine katılabilirsiniz.
Ama daha iyisi kendi ülkemizde emperyalizmi ve işbirlikçilerini köşeye sıkıştırmak ve yenmek değil mi?
Küba halkının tarihe kazandırdıkları yol gösterici olacak bu mücadelede.
/././
ABD politikalarını kim belirliyor: Trump mı, yoksa sermaye mi?-Haluk İşler-
ABD’de siyasi ve ekonomik tablo şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye grupları lehine şekillenmiş görünmektedir. Ancak bu tablo, ABD kapitalizminin vahşi ve kaotik rekabet ortamındaki sermaye savaşlarının seyrine göre her an değişme olasılığını kuvvetle içinde barındırmaktadır.
1970’li yıllarla birlikte kapitalist ekonomiler, değişen pazar koşulları karşısında Taylorist/Fordist üretim modelinin tıkanmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle dünya çapında derin bir kâr ve sermaye birikim krizi içine girmiştir. Kapitalist/emperyalist çevreler, içine girdikleri kâr ve sermaye birikim krizini aşmak amacıyla, üretimde yeni teknolojilerin de katkısıyla “esnek üretim sistemlerini” geliştirmeye başlamış ve bunun yanında küreselleşme de denilen neoliberal politikaları dünya genelinde yaygınlaştırmaya yönelmiştir. Esnek üretim sistemleri, mal ve hizmet üretiminde, sermayenin çok çeşitli ve değişken pazarlara hızla uyumunu sağlarken, neoliberal politikalar sermaye için yeni kâr ve sermaye birikim alanları yaratmanın zeminini oluşturmuştur.
Neoliberal politikalar genel hatlarıyla, dünyadaki tüm pazarların serbestçe küresel sermayeye açılmasını; ulus devletlerin elinde bulunan kârlı işletme ve varlıkların özelleştirmeler yoluyla özel sermayeye devredilmesini; kamu hizmetleri ve sosyal devlet uygulamalarına kısıtlamalar getirilmesini; ulus devletlerden, federalleştirme, özerkleştirme, yerelleştirme gibi bölme yöntemleriyle sermaye karşısında savunmasız mikro devletler çıkarılmasını hedeflemiştir. Küresel sermaye güçleri, neoliberal politikaların hayata geçirilebilmesi için, yoğun propagandanın yanı sıra, ülkelerdeki iktidarların askeri darbeler de dâhil olmak üzere çeşitli yöntemlerle değiştirilmesine yaygın olarak başvurmuştur. Örneğin Türkiye’de, emperyalizm tarafından iktidara dayatılan ve bütünüyle bir neoliberal politikalar seti olan 24 Ocak 1980 kararlarının kolayca hayata geçirilebilmesi için, 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi yapılmış, 24 Ocak kararlarına karşı çıkabilecek tüm olası muhalefet unsurları yok edilmiştir.
Yeni sömürgecilik düzeni trajediye dönüşürken
1980’li yıllardan itibaren kapitalist dünyaya ve 1990’lı yıllardan itibaren de eski sosyalist ülkelere yayılan neoliberal politikalar, çokuluslu şirketlerin kâr ve sermaye birikimlerini tek yönlü arttırmalarına uygun olarak kurgulanmış çok karmaşık siyasi ve ekonomik ilişki ağları yaratmıştır. Kapitalist/emperyalist sömürüyü daha da yoğunlaştıran bu ilişki ağları adeta yeni bir sömürgecilik düzeni ortaya çıkarmıştır. Bu sömürü ağlarına sanayi sermayesiyle birlikte finans sermayesinin de dâhil olmasıyla küresel sömürü olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Küresel sermaye grupları ve çokuluslu şirketler, daha fazla kâr hırsıyla, başta üretim birimleri olmak üzere, birçok faaliyet birimini ve tedarik zinciri halkasını dünyanın çeşitli bölgelerindeki çok sayıda bağlı şirkete ya da taşerona dağıtmıştır.
Bu durum, neoliberalizmle birlikte genişleyen siyasi ve ekonomik ilişki ağlarının düzenli ve kesintisiz işlemesini zorlaştıran olağanüstü karmaşık bir yapı ortaya çıkarmıştır. Çokuluslu şirketleri dünyanın farklı bölgelerindeki partnerlerle işbirliğine zorlayan şiddetli kapitalist rekabet ve daha fazla sermaye birikim hırsı, özellikle ABD ve kapitalist batı ülkelerinde sanayisizleşmeye yani maddi üretimden uzaklaşmaya yol açmıştır. Sanayisizleşmenin olduğu ülkelerde, işsizlik sorunu büyürken, nihai ve ara mallar konusundaki dışa bağımlılık nedeniyle tedarik akışlarının kesintiye uğradığı durumlarda ekonomik sarsıntıların şiddeti çok daha büyük olmaya başlamıştır. Örneğin 2020 Covid-19 salgını döneminde, ABD gibi sanayi üretimini büyük ölçüde terk eden ülkelerde, basit bir cerrahi maske dâhil birçok temel ihtiyaç maddesi bulunamaz hale gelmiştir.
1980’li yıllarda dünyaya, demokrasi, özgürlük, refah getireceği söylenerek pazarlanan neoliberalizmin, 2000’li yıllara gelindiğinde, tam tersine, bölgesel ve küresel gelir dağılımında büyük adaletsizlikler; halkların geniş kesimleri için derin yoksullaşma ve işsizlik; büyük trajedilere dönüşen göçler; ırkçılık, faşizm ve köktendinciliğin yükselişi; ülkelerin kamu varlıklarının yağmalanması; sosyal devlet ve kamu güvencelerinin ortadan kaldırılması; çevre felaketleri; bölgesel savaşlar gibi birçok sorunun kaynağı olduğu görülmüştür.
Kırılganlıkla birlikte büyüyen tehdit algısı
Neoliberal/kapitalist düzenin yarattığı, küresel siyasi ve ekonomik ilişki ağlarının kırılganlığı (ve dolayısıyla kriz üretme potansiyeli) 2000’li yıllarda daha da artmıştır. Neoliberal/kapitalist düzen, 2000’li yıllardan itibaren kâr oranlarının ve sermaye birikim hızının düştüğü, kriz risklerinin arttığı yeni bir istikrarsızlık dönemine girmiştir. Kapitalizmin, kendi yapısına içkin plansız ve anarşik doğası gereği belli dönemlerde krize girmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle de küresel kapitalizm, “1998 Asya ve Rusya krizi”, “2000 dot.com krizi”, “2008 ABD mortgage krizi”, “2010 AB borç krizi”, “2020 Covit-19 krizi”, “2022 küresel aşırı enflasyon ve yüksek faiz krizi” olarak tanımlanan bir dizi krizle karşı karşıya kalmıştır. İçine düştüğü krizlerden çıkmaya çalışan sermayenin ürettiği, yüksek ya da düşük faiz oranları; parasal genişleme ya da daralma; sosyal harcamaları kısma; aşırı borçlanma gibi burjuva ekonomi-politiğine uygun yöntemler, hep, sermaye sahipleri dışında kalan geniş halk yığınlarının ödediği yüklü toplumsal ve ekonomik faturalara dönüşmüştür.
Küresel kapitalist düzenin çeşitli dinamiklerle içine girdiği karmaşık siyasal ve ekonomik ilişkiler ağının, üretim, tedarik ve ticaret zincirlerinde sürekli aksamalara yol açan kırılgan ve riskli yapısı, üretim faaliyetlerini dünyanın farklı bölgelerine dağıtarak bağımlılık ilişkilerini arttıran şirket ve ülkeler açısından 2000’li yıllardan itibaren tehdit olarak görülmeye başlamıştır. Sanayisizleşme politikalarıyla üretimin büyük ölçüde dışa kaydırıldığı ülkelerde yaşanan, yüksek işsizlik, endüstriyel ve temel ihtiyaç maddelerinin temininde güçlükler, dış ticaret açıkları, vergi gelirlerinde azalma, enerji akışlarında aksamalar, toplumsal çalkantılar sözü edilen tehdit algısını daha da büyütmüştür. Bu durum, ABD’de ve diğer kapitalist batı ülkelerinde, dışarıya kaydırdıkları üretimi tekrar ülkelerine döndürmeyi hedefleyen ve ekonomide korumacı önlemleri arttırmayı öngören ekonomi politikalarının yeniden ön plana çıkarılmasına neden olmuştur.
Strateji değişikliğinin ilan edilen hedefleri
Yukarıda belirtilen gelişmelerin etkisiyle, devletler, korumacı önlemlerle birlikte çokuluslu sermayeye, ülkenin dışında yatırım yapmak yerine içeride yatırım yapma teşvikleri sunmaya başlamıştır. Kronik durgunluk karşısında yatırım fırsatları arayan çokuluslu sermayeyi çekmek amacıyla, devlet sübvansiyonları, gümrük vergileri ve diğer ulusalcı ekonomik politikalar dünya genelinde artış göstermiştir (Robinson, 2025). Bu amaçla birçok ülkede, teşvik ve korumacı önlemlerin yanı sıra zorlayıcı yöntem ve düzenlemelere de başvurulduğu görülmüştür.
Küresel kapitalist/emperyalist düzenin, sermaye birikim süreçlerinde istikrarın bozulduğu ve yeni bir sıkışma dönemine girdiği 2020’li yıllarda, özellikle ABD’de ekonomide korumacı önlemler ve yeni gümrük tarifeleri ardı ardına ilan edilmeye başlamıştır. ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ticaret ortaklarına yönelik geniş kapsamlı yeni gümrük tarifeleri uygulayacağını duyurmuş, bu uygulamaların Amerikan sanayisini canlandırmayı ve ülke ekonomisini güçlendirmeyi amaçladığını belirtmiştir. Trump ayrıca, 2 Nisan 2025 tarihini “kurtuluş günü” olarak ilan etmiş, ABD'yi yabancı mallara bağımlılıktan kurtaracağını söylemiştir (Sputnik Türkiye, 2025).
Trump’ın gümrük tarifeleri planının amacı resmi olarak, “ülkede istihdam oluşturmak ve istihdamı korumak”, “yerli ürünleri daha rekabetçi hale getirerek sanayi kapasitesini yükseltmek”, “haneler ve şirketler için yatırımları finanse ederek gelirleri artırmak” (Perspektif, 2025), “dış ticaret açığını azaltmak”, “yerli üretimi güçlendirmek ve haksız ticaret uygulamalarına karşı koymak” (Okay, 2025) olarak açıklanmıştır. Kasım 2025’te yayımlanan “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi” isimli belgenin 4. bölümünde ise korumacı önlemlere ilişkin makro hedefler şöyle belirlenmiştir (The White House, 2025: 14): Gelecek üreticilere aittir. Amerika Birleşik Devletleri ekonomisini yeniden sanayileştirecek; endüstriyel üretimi tekrar ülke içine taşıyacak; ekonomimize ve iş gücümüze yatırımı teşvik edip çekecek ve geleceği belirleyecek kritik ve gelişmekte olan teknoloji sektörlerine odaklanacağız. Bunu, ülkemizin her köşesinde yaygın endüstriyel üretimi destekleyen stratejik tarife kullanımı ve yeni teknolojiler aracılığıyla yapacağız. Amerikalı işçilerin yaşam standartlarını yükselteceğiz ve ülkemizin kritik ürünler veya bileşenler için bir daha asla mevcut veya potansiyel herhangi bir rakibe bağımlı olmamasını sağlayacağız. Amerikan enerji hâkimiyetini (petrol, gaz, kömür ve nükleer enerjide) yeniden tesis etmek ve gerekli temel enerji bileşenlerini tekrar ülkeye getirmek en önemli stratejik önceliktir.
Aynı belgenin 3. bölümünde de stratejik hedefler içinde şu ifadeye yer verilmiştir (The White House, 2025: 13): Orta sınıfı daha da desteklemek ve kendi tedarik zincirlerimizi ve üretim kapasitelerimizi kontrol etmek için ekonomimizi yeniden sanayileştirmek.
'Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere...'
ABD’nin son yıllarda gündeme getirdiği korumacı politikaların arkasında, özellikle üretim sektörlerinde faaliyet gösteren bazı güçlü sermaye gruplarının etkisinin olduğu görülmektedir. CPA (Coalition for a Prosperous America/Refah İçinde Bir Amerika İçin Koalisyon) ABD’de ticarette korumacı politikaları savunan bir araştırma ve destek (lobi) grubudur. Bu grup, ABD'nin Çin’le yaptığı çeşitli ticaret anlaşmalarına karşı çıkmaktadır (Influence Watch, 2025). CPA, ithalat korumasını savunan ve Trump'ın ticaret konusundaki sert yaklaşımını destekleyen üreticileri temsil etmektedir (Palmer vd., 2024). Bu üreticilerin başında çelik sanayicileri gelmektedir. CPA’nın resmi sitesinde, “biz kimiz” bölümünde şu ifadeler yer almaktadır (CPA, 2025): Yalnızca Amerikan sanayi üreticilerini temsil ediyoruz. (...) CPA, ABD ekonomisinin birçok sanayi ve sektöründe faaliyet gösteren yerli üreticileri ve çalışanları özel olarak temsil eden, ülke çapında önde gelen çift taraflı bir kuruluştur. (...) CPA, ABD ekonomisinin birçok sektör ve endüstrisindeki yerli üreticileri temsil eden ve kâr amacı gütmeyen tek ulusal kuruluştur. Kendimiz, çocuklarımız ve torunlarımız için Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere birlikte çalışan, rakipsiz bir üretici, işçi, çiftçi ve çiftlik sahibi koalisyonuz. Ucuz tüketimden ziyade kaliteli istihdama, ulusal güvenliğe ve yerel öz yeterliliğe değer veriyoruz. (...) Ekibimiz, üyelerimizin refahını sağlamaya yönelik olarak, stratejik ticaret ile vergi ve büyüme politikalarını ilerletmek amacıyla, yasa koyucular, yönetim, düzenleyiciler, kurumlar ve hükümetteki diğer önemli karar vericilerle yakın bir şekilde çalışmaktadır.
Yukarıdaki açıklamalarda, ABD’nin yerli üreticilerini temsil ettiğini belirten CPA’nın, “Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere çalıştıkları” ve “kurumlar ve hükümetteki diğer önemli karar vericilerle yakın bir şekilde çalıştıkları” tarzındaki ifadeleri oldukça dikkat çekicidir. “Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere çalıştıkları” ifadesi aynı zamanda ABD’nin halihazırda çökmüş olduğunun iddia edilmesi anlamına da gelmektedir. Ayrıca, “karar vericilerle yakın bir şekilde çalışılmaktadır” ifadesi de “kurumlar ve hükümetteki karar vericiler bizim kontrolümüz altındadır” şeklinde tercüme edilebilir.
ABD’de, hükümet yetkilileri üzerinden ekonomi politikalarının belirlenmesinde büyük etkiye sahip olduğu anlaşılan CPA’nın son dönemlerde gerçekleştirdiği bazı faaliyetler şunlardır:
* 2019 yılında, CPA, Çin'den yapılan bütün ithalatlara koyulacak potansiyel %25'lik genel bir gümrük vergisinin etkisine dair çığır açıcı bir çalışma yayınladı. CPA araştırması, böyle bir adımın ABD ekonomisine önemli ve sürdürülebilir faydalar sağlayacağını, bunların arasında, 2024 yılında GSYİH'ye 125 milyar dolar katkı ve 721.000 ek istihdam yaratılmasının da bulunduğunu ortaya koydu (Stumo, 2019).
* Şubat 2023'te, CPA, Çin şirketlerinin teknoloji ürünlerinin kullanımına bağlı potansiyel ulusal güvenlik risklerine atıfta bulunarak, Georgia ve Florida eyaletlerinin devlet dairelerinde Çin teknoloji markalarının kullanımının yasaklanmasını öven bir makale yayımladı (Rapoza, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).
* CPA, ABD'yi, Çin'in en çok kayrılan ülke (MFN-most-favored-nation) statüsünü kaldırmaya, ilaç sektöründeki Çin'e bağımlılığını azaltmaya ve ABD'nin ticaret açığını azaltmak için ABD dolarının değerini düşürmeye çağırdı (Rapoza, Kenneth ve Jeff Ferry, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).
* 2023 yılında, CPA, 26 adet yasa tasarısı üzerinde lobi yaptı ve lobi faaliyetlerine 460.000 US dolar harcadı (Coalition for a Prosperous America Lobbyists, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).
Görüldüğü gibi, CPA’nın hedefleri ve söylemleriyle, bugün ABD’de Trump eliyle uygulamaya koyulmaya çalışılan ekonomi politikaları arasında büyük paralellik bulunmaktadır.
Sermaye gruplarının rekabetinin yansımaları
Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, ABD’de de birbirleriyle rekabet eden ve farklı çıkarlara sahip çok çeşitli sermaye grupları vardır. ABD kapitalizmi, çok büyük bankacılık ve finans sermayesinin yanı sıra, yeni nesil teknoloji sektörlerinden geleneksel petrol ya da madencilik sektörlerine kadar geniş bir yelpazeye yayılan sermaye yapılarını içerir. ABD’de getirilmeye çalışılan ekonomide korumacı önlemleri, CPA gibi destekleyen sermaye grupları olduğu gibi, çıkarlarına uygun bulmayarak engellemeye çalışan sermaye grupları da vardır. Örneğin, ABD Ticaret Odası (U.S. Chamber of Commerce), Ulusal İmalatçılar Birliği (The National Association of Manufacturers), Ulusal Perakende Federasyonu (National Retail Federation) ve diğer bazı kuruluşlar ABD’nin Çin’e yönelik gümrük tarifelerine ve diğer önlemlerine karşı çıkmaktadırlar. Trump’ın Meksika ve Kanada’ya yönelik gümrük vergilerini açıklamasının hemen ardından büyük iş grupları itirazlarını dile getirdiler (Robinson, 2025).
CPA grubundan farklı olarak serbest ticareti savunan ABD Ticaret Odası, korumacı önlemlere ve gümrük tarifelerine, tüketici harcamalarını azaltma, enflasyonu attırma, sermaye çıkışına yol açma gibi olumsuz etkileri olabileceği gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Örneğin, ABD Ticaret Odası resmi web sitesinde şu açıklamalara yer vermektedir (U.S. Chamber of Commerce, 2025): Geniş tabanlı gümrük vergileri, tüketiciler ve işletmeler için fiyatları yükseltir ve ekonomik büyümeye zarar verir. Bu gümrük vergileri, belirsizliğe yol açar, tedarik zincirlerini aksatır ve özellikle bunlara dayanacak yeterli kaynağa sahip olmayan küçük işletmeler için büyük bir sorun teşkil eder. Gümrük vergileri ayrıca, ihraç edilen Amerikan ürünlerine karşı misillemelere yol açarak Amerikan işçilerine zarar verebilir. ABD Ticaret Odası, ABD'de üretimi artırma hedefini desteklemektedir, ancak bunun maliyetleri artırarak ve pazarları kısıtlayarak yapılmasına karşıdır. Piyasaların açılmasına ve ekonominin büyümesine yardımcı olacak fırsatlar yaratılmasına yardımcı olmak için serbest ticaret anlaşmalarını teşvik ediyoruz. Tarifeler, ülke genelindeki binlerce küçük işletme ve tüm Amerikalılar üzerinde gerçek ve yıkıcı bir etkiye sahiptir; belirsizlik, artan maliyetler ve iptaller herkesin hayatını etkiliyor. Oda, hükümete geniş tabanlı tarifelerin kullanımını reddetmesi için sürekli baskı yapıyor. Üyelerimizle, özellikle küçük işletmelerle, gümrük vergilerinin etkisini anlamalarına yardımcı olmak için çalışıyoruz. Küçük işletmelerin, eyalet ve yerel ticaret odalarının tarife politikalarındaki değişikliklerle başa çıkmalarına yardımcı olmak için zamanında güncellemeler ve kaynaklar sağlıyoruz.
ABD’de, CPA gibi ABD Ticaret Odası da kendi çıkarları doğrultusunda hükümete baskı yaptığını açıkça dile getirmektedir. Zaten bütün kapitalist ülkelerde farklı güç ve çıkar ilişkilerine sahip şirketlerin içinde bulundukları yoğun egemenlik mücadelesinin, bir ayağını ekonomik rekabet, diğer ayağını ise devlet ve iktidar aygıtının ele geçirilmesi oluşturmaktadır. Devlet ve iktidarı kimin kontrol edeceği, iç ve dış sermaye grupları arasındaki mücadele sonunda belirlenir. Kapitalist üretim tarzında devlet ve iktidar bir zor aygıtı olarak her zaman sermayenin kontrolü altındadır.
Çokuluslu şirketler, içeride ve dışarıda sermayenin dolaşımını kısıtlayan her türlü korumacılığa ve devlet müdahalesine hep karşı çıkmışlardır. Sermayenin küreselleştirilmesinde en temel koşul, sermaye hareketlerinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Bu noktada çokuluslu sermayenin ulus devletlerin sınırları içine geri dönme niyetinden söz edilemeyeceği gibi, bunun kısa vadede gerçekleştirilebilmesinin de koşulları yoktur. Bu nedenle, kapitalist ülkelerde, korumacı önlemleri çıkarlarına uygun gören ve nispeten ulusal nitelik taşıyan şirketler ile korumacı önlemlere karşı çıkan çokuluslu şirketler arasında güç mücadelesinin olması kaçınılmazdır. ABD’de tam da olan budur ve bu mücadele sermaye grupları üzerinden yürütülmektedir.
Görüldüğü gibi, ABD’de, Trump yönetiminin uygulamaya çalıştığı ekonomik korumacı önlemlere, bazı sermaye grupları destek vermekte, bazıları ise karşı çıkmaktadır.
Trump'ın, başkanlık seçimi vaatlerinde ekonomide korumacı önlemlerin büyük yer tutması ve seçildikten sonra bu önlemleri uygulamaya koymak için hızlı adımlar atması, Trump ve ABD yönetimi üzerindeki hâkimiyetin şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye gruplarının elinde olduğunu göstermektedir. Nitekim ABD’de, ekonomide korumacı politikaları savunan CPA ile Trump’ın dile getirdiği politikaların büyük ölçüde örtüşmesi bunun en açık kanıtıdır. Dolayısıyla, Trump yönetiminin uyguladığı politikalar, kimilerinin dile getirdiği gibi Trump’ın kişisel tercihleri ya da hezeyanlarının bir sonucu olarak değil, egemen sermaye gruplarının baskı ve çıkarları doğrultusunda belirlenen politikalardır. Bunun da ötesinde Trump’ın ikinci kez başkanlığa getirilmesi de, sermaye gruplarının siyasi otoriteyi belirleme gücüyle ilişkilidir. Daha açık söylemek gerekirse, Trump, daha önceki başkanlar gibi iktidara getirilen ve yönlendirilen bir kukladır. Bu noktada, yazının başlığında sorulan sorunun yanıtını da artık net olarak verebiliriz: ABD politikaları sermaye tarafından belirlenmektedir. Bu durum aynı şekilde diğer kapitalist ülkelerde de söz konusudur. ABD’de siyasi ve ekonomik tablo şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye grupları lehine şekillenmiş görünmektedir. Ancak bu tablo, ABD kapitalizminin vahşi ve kaotik rekabet ortamındaki sermaye savaşlarının seyrine göre her an değişme olasılığını kuvvetle içinde barındırmaktadır.
Kaynaklar
CPA (2025). https://prosperousamerica.org/about/
Influence Watch. (2025). Coalition for a Prosperous America (CPA). (https://www.influencewatch.org/non-profit/coalition-for-a-prosperous-america-cpa/
Okay, D. Z. (2025). Trump'ın ilk 100 gününe tarifeler damga vurdu. Anadolu Ajansı. (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trumpin-ilk-100-gunune-tarifeler-damga-vurdu/3551548)
Palmer, D., Swan, B. W., Hawkins A. (2024). Trump picks lighthizer acolyte to be his trade chief. Politico Yayını. https://www.politico.com/news/2024/11/26/jamieson-greer-trade-represent…
Perspektif, (2025). Trump’ın Küresel Ekonomi Anlayışı: Tarife Savaşının Amacı Nedir? https://perspektif.eu/2025/04/09/trumpin-kuresel-ekonomi-anlayisi-tarife-savasinin-amaci-nedir/
Robinson, W. I. (2025). Behind Trump Tariffs Is Capital’s Warfare Against the Working Class. Truthout Published, February 17. https://truthout.org/articles/behind-trump-tariffs-is-capitals-warfare-against-the-working-class/
Sputnik Türkiye, (2025). Trump, 'Bugün Amerika'nın kurtuluş günü!' diyerek duyurmuştu: Neler bekleniyor? https://anlatilaninotesi.com.tr/20250402/trump-bugun-amerikanin-kurtulus-gunu-diyerek-duyurmustu-neler-bekleniyor-1095071186.html
Stumo, M. (2019). Press Release: New CPA Study Shows across-the-Board China Tariff Would Boost US Economy, Create Thousands of Jobs. CPA-Coalition For A Prosperous America. https://prosperousamerica.org/press-release-new-cpa-study-shows-across-the-board-china-tariff-would-boost-us-economy-create-thousands-of-jobs/
The White House, (2025). National Security Strategy of the United States of America. USA, Washington. November. https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf
U.S. Chamber of Commerce (2025). https://www.uschamber.com/tariffs?tab=0
/././
Kemal Okuyan: İncirlik ABD üssü değilse ne işe yarıyor?
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD kuşatması altındaki Küba ziyaretinin ardından bölgedeki kritik gelişmeleri değerlendirdi. Küba’da derinleşen enerji krizine rağmen halkın "teslimiyet" yerine çözüm ürettiğini vurgulayan Okuyan; Rusya ve Çin’in tutumundan THY seferlerinin durdurulmasına, İran’ın emperyalizme karşı direnişinden Türkiye’deki ekonomik yıkıma kadar pek çok başlığa değindi.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD'nin ablukasına direnen Küba'ya yaptığı ziyaret sonrası gazeteci Hilmi Hacaloğlu'nun Youtube kanalına konuk oldu.
Küba'nın ABD ablukası nedeniyle yaşadığı zorlukları aktaran Kemal Okuyan, “Zaten yıllardır süren bir abluka vardı ama son dönemde Trump yönetiminin kararnamesiyle Küba’ya petrol sevkiyatı fiilen durdu. Birkaç aydır tek varil petrol gelmemiş durumda. Küba’nın enerji sorunu katlanarak derinleşmiş. Kendi ürettiği petrol yüzde 20 civarında ama elektrik için yeterli değil” dedi.
'Toplumda panik ya da teslimiyet yok'
“Küba çok ağır koşullarla karşı karşıya” diyen Okuyan, “Elektrik sürekli kesiliyor. Ben gittiğimde büyük bir kesinti vardı, onardılar ama onarılmış hali bile 10 dakika gelip gitmesi şeklinde. Ulaşım tamamen durmuş değil; gıda transferi yapan araçlar çalışıyor. Güneş enerjisiyle çalışan üç tekerlekli araçlarla çözüm üretiyorlar. Hastanelerde durum kötü, çünkü elektrik kesintileri hastaları tehdit ediyor. Çünkü Küba'da abluka yüzünden sadece yakıt değil, barajların ve nakil hatlarının onarılması için gerekli malzeme de gelmiyor. ABD, Küba'nın boğazını sıkıp sonra ‘başarısız ülke’ diyor. Ama toplumda panik veya teslimiyet yok, protestolar yok. En çok etkilenen bölgelere gittik. Protesto yok aksine çözüm üreten çalışkan bir hava var” ifadelerini kullandı.
‘Çin ve Rusya, ABD ile karşı karşıya gelmek istemiyor’
Rusya'nın söz vermesine rağmen Küba'ya petrol göndermediğini kaydeden Okuyan, “Rusya en yetkili ağızdan söz verdi ama petrol ulaşmadı. Bir tanker yola çıktı ama geri döndü. Çin ise zaten petrol üreticisi değil. Çin ve Rusya, Küba için önemli ama ellerinden geleni yapıyorlar gibi bir durum yok. Çin ve Rusya ABD ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Küba kendi kaynaklarıyla ayakta kalmaya çalışıyor” dedi.
‘THY hava seferleri durdurdu’
Türk Hava Yolları'nın (THY) Havana seferlerini durdurduğunu belirten Okuyan, “THY uçuşları seyreltmişti. Venezuela ayağı koptuktan sonra Meksika’dan yakıt alıp dönüyordu. Ancak 29 Mart’tan itibaren, şimdilik 2 aylığına Havana seferlerinin durdurulduğunu duyduk. Türkiye'den uçuşların iptal edilmesi Küba için büyük sorun, çünkü düzenli sefer yapan çok az havayolundan biriydi” sözlerini sarf etti.
‘Küba dünyaya umut oldu’
Hacaloğlu'nun “TKP Küba hassasiyetinin nedeni nedir?” sorusuna da TKP Genel Sekreteri şöyle yanıt verdi:
ABD bir kez daha dünyayı yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Orta Doğu'da ciddi bir başarı elde ettiler. Suriye’yi düşürdüler, Lübnan’ı teslim almaya çalışıyorlar, Filistin direnişini bastırdılar. Şimdi İran’a saldırılıyor. Küba’nın bizim için ek önemi, savunduğumuz toplumsal sistemi yaşatmaya çalışması. Küba bizim savunduğumuz insani değerleri savunan bir ülke ve uzun süredir yalnız başına. Küba birçok insana umut verdi. ABD'nin yanı başında bağımsız olunabiliyormuş, eşitlikçi bir sistem kurulabiliyormuş. Bunlar umut verdi. İnsanlığın Küba’ya bir borcu var. Sadece TKP'nin meselesi değil. Dayanışma açısından dünyada en çok dayanışılan konulardan biri Küba. 'Çok beğeniyorsanız gidin orada yaşayın' diyenlere de cevabımız: Biz buradayız ve burayı değiştireceğiz.
Küba yönetimi ABD ile görüşüyor mu?
Okuyan ayrıca Küba Devlet Miguel Díaz-Canel’in ABD ile görüşmelere ilişkin açıklamasına da değinerek şöyle konuştu: “ABD yönetimi 'Kübalılar ile görüşüyoruz' demişti. Orada herkesin aklına Venezuela'da Maduro kaçırıldı, şimdi Küba'da da aynısı mı olacak geldi. Biz o sırada 'Buna yanıt verecek misin?' dedik. ‘Gerektiğinde veririz ama biz başka ülkelere benzemeyiz. Bizde kim yetkiliyse onlar görüşür.’ Anladık ki en üst düzeyde görüşmeler sürüyor. ABD ile görüşmeler kaçınılmaz. Bugün açıklama yapmış oldu Küba Devlet Başkanı. 'Biz benim şahsımda ve Raul Castro'nun inisiyatifi ile başka ülkelerin moderasyonuyla ABD ile doğrudan görüşmeler yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Bunu önemsiyoruz. Burada bizim iç işlerimize karışılmayacak, eşitlik ilkesine uyulacak ilkelerle hareket ediyoruz. Karışılırsa sonuna kadar direniriz' dedi.”
‘Doğrudan saldırı beklememek zayıflık olur’
“Küba'ya ABD müdahalesi bekleniyor mu?” sorusuna da yanıt veren Okuyan, "Doğrudan bir saldırı beklememek büyük bir zayıflık olur. Bir saldırı bekliyorlar. 'İstemeyiz' diyorlar ama 'ABD Küba'yı başka ülkelerle karıştırıp saldırırsa yanıtı çok sert olur' diyorlar. Küba halkı gayet moralliler. Gittiğimde insanların en çok üzüldüğü şey beyzbolda Kanada'ya yenilmeleri oldu” dedi.
‘İran beklenmedik bir direnç gösteriyor’
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşla ilgili konuşan TKP Genel Sekreteri, “Savaşı şu ana kadar kısmını ABD ve İsrail psikolojik olarak kaybetmiştir. Trump savaşı ‘İran’daki bazı çılgınlarla kendi savaşı’ gibi sunuyor ama öyle olmadığı, dünya ekonomisini sarstığı görüldü. Amerikan toplumu buna hazır değil. İran hazırdı. ABD büyük asker kaybına uğramıyor. Fransa ilk kaybını verdi. Avrupa'daki toplumlar ‘Bu savaş İran'daki kötü adamlara karşı’ algısını yitirdi. Hedeflerde karmaşa var; nükleer mi, füzeler mi, rejim değişikliği mi? Burada bir başarı yok. İran ise beklenmedik bir direnç gösteriyor. Saldırı arttıkça İran'ın yanıtları sertleşiyor. ABD'nin karşısında ezik durmuyor. Bir de İran'da halk kenetlendi. ABD bu coğrafyayı tanımıyor. Trump hiç tanımıyor. Trump cahil ve kuralsız hareket etsin diye göreve getirilmiş bir adam” dedi.
‘Dış müdahale karşıtlarımıza yönelse bile itiraz ederiz’
Dini yönetimine rağmen İran'a ABD ve İsrail saldırılarının karşısında neden destek olduklarına ilişkin soruya ise Okuyan, “Türkiye için de benzer bir şeyi ilan ettik. Değişim iç dinamiklerle olur. Dış müdahale geldiğinde, bu bizim karşıtlarımıza yönelse bile itiraz ederiz. İran halkı örgütlenir, ayağa kalkar ülkesini değiştirme iradesi ortaya koyar bunun yanında dururuz. Ama dış destekle ABD'nin kuklası olmuş Şah bozuntusuyla bir çözümün arkasında durarak İran'ı özgürleştirmek saçma. Biz dış gücüz İran'a göre. Bu yüzden İran'a yönelik bütün müdahalelere karşı çıkarız. İran'ın iç işlerine müdahale var, müdahale eden de ABD ve İsrail. Biz Irak'ta da benzer bir tavrı aldık. ABD’nin girdiği yere iyilik götürme olasılığı yoktur. Bizim önceliğimiz bu saldırının durdurulmasıdır, rejime sempatiyle ilgisi yok” diyerek yanıt verdi.
‘İncirlik ABD üssündeki nükleer silahlar üzerinde Türkiye’nin hiçbir yetkisi yok’
İran'dan atıldığı öne sürülen füzelerle ilgiliyse Okuyan şunları söyledi:
İran’ın Türkiye’ye doğrudan, merkezi bir kararla saldıracağını düşünmüyorum. Bu mantıksız. Hatta Türk tankerlerine Hürmüz’den geçiş izni vererek jest yaptılar.
İncirlik Üssü'nün Türk üssü olduğunu sıkışınca söylüyorlar ama ABD üslerinin sıralandığı listelerde Türkiye'de bulunan kaç tane üs var baksınlar. O zaman onları yalanlasınlar, bizi değil. Oradaki nükleer silahlar üzerinde Türkiye’nin hiçbir yetkisi yok. ‘Buralar Türk üssü diyorlar’ o zaman soruyoruz ne işe yarıyorlar? ABD askerleri var orada.
Trump şu anda çok zor durumda. Bir de kara cephesine ABD askerlerini yollayamaz. Bölgede ciddi kara gücüne sahip tek ordu Türk ordusu. Kürt güçleri kabul etmediler bunu. Burada Türkiye'ye ihtiyaçları var. İran neden Türkiye'yi bir kara savaşına çeksin? Türkiye'nin de gündeminde bunun olduğunu düşünmüyorum.
‘İktidar çevrelerinde İran’a dostluğa sığmayacak tavırlar alınmasını isteyenler var’
İsrail'in Türkiye’yi tehdit olarak görmesiyle ilgili soruya da yanıt veren TKP Genel Sekreteri, “Bölgede Türkiye, İran, İsrail, Suudi Arabistan arasında sürekli rekabet var. Hepsi ABD müttefiki İran hariç ama ABD bu rekabetten yararlanıyor. Çünkü birbirine karşı kullandırıyor. Türkiye'de iktidar çevrelerinde ‘İran yenilecekse biz de sofraya oturabilmek için oraya katkı vermeliyiz’ diyenler var. İran'a yönelik dostluğa sığmayacak tavırlar alınmasını isteyenler var. Türkiye'de ‘İsrail tehdidi’ canlı tutuluyor çünkü bu durum Türkiye'yi ABD ve İsrail ile daha fazla işbirliğine itiyor. ABD'de bu mekanizmayı iyi tuttuğu için İsrail sopasını gösteriyor arada Türkiye'ye.
Trump Kasım ayını çıkarır mı, bilmiyorum. Trump Çin'den Rusya'ya kendi ülkesine bütün dünyayı etkileyen bir hamle yaptı. İran da ‘bunun sonuçları olur’u gösterdi.”
‘ABD’de sosyalizme yönelik ilgi artmış durumda’
Okuyan ABD iç siyasetine dönük de şunları kaydetti:
ABD dünyada komünist hareketin çok geriye çekildiği bir ülkeydi. 1920'lerde ABD Komünist Partisi, hayatın her alanında güçlüydü. Şimdi öyle değil. Şimdi sosyalizme yönelik ilgi artmış durumda. Filistin mücadelesinin ön saflarına sol, devrimci, komünistler geçmiş durumda. Bu ülkenin gittiği yeri şu an değiştirmez.
‘Bölgede yaşananlar devam ettikçe süreçte ilerleme alınamaz’
Çözüm sürecine ilişkin soruya da yanıt veren TKP Genel Sekreteri, “Bölgede yaşananlar devam ettikçe ilerleme alınamaz. Ortada nereye gittiği bilinmeyen bir süreç var. Baktığımız zaman elde hiçbir şey yok. İnfaz düzenlemesi hazırlanıyor ama bu düzenleme sürecin merkezinde mi olacak, nihayeti mi olacak belli değil. Anayasa konuşuluyordu o yok ortada. Çok belirsizliklerle dolu bir süreçten bahsediyoruz. Buraya bir de İran'a yönelik saldırganlık eklendi. İran'a saldırılar Suriye'yi de etkiler. Bölgede yeni gelişmeler bekliyor herkes” dedi.
’Sokaktaki kimse artık İmamoğlu’nun aday olabileceğine inanmıyor’
İmamoğlu'nun yargılandığı davaya ilişkin ise Okuyan, “Kamuoyunda etki yaratacak bir savunmayı engellemeye çalışıyorlar. AKP iktidarı döneminde savunmanın işi tersine çevirdiği durumlar hep engellendi. CHP'yi de yordular. Bir yandan da yeni gelişmeler oluyor. Derseniz ki benim gündemimde merkezi gündem 'Cumhurbaşkanı adayımızın tutuklanmasıdır', hayatın gerçekleri bunun dışına çıkar. Dolayısıyla CHP'nin tabanı da yönetimi de yoruldular. AKP de herhalde bunu istiyordu.
Sokaktaki kimse artık İmamoğlu'nun aday olabileceğine inanmıyor. Fiili bir durumdan bahsediyorum. Bu bir siyasi operasyondur. AKP, savunmanın etkisini kırmak için süreci bölüyor ve erteliyor. CHP tabanı ve yönetimi bu meseleyle yoruldu. Sokaktaki insan artık ‘İmamoğlu aday olabilir mi?’ diye değil, "Aday kim olacak?" diye soruyor. AKP de bu yorgunluğu ve belirsizliği istiyor” ifadeleriyle yanıt verdi.
‘AKP’nin CHP’nin 10 puan ilerisinde olması bilimsel disiplinlere aykırı’
Okuyan açıklamalarını şöyle sonlandırdı:
AKP'nin CHP'nin 10 puanın önünde olma ihtimali bu ekonomide sıfırdır. Aç insanlar. 16 milyon emekli ile dalga geçiyorlar. Gerçeklikten kopma bu. AKP'nin 10 puan ileride olması bütün bilimsel disiplinlere aykırı.
Trump maskeyi çıkardı, diyor ki biz buyuz. Trump'ın dayattığı düzen tek tek ülkelerde yaşanıyor. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum o kadar açılmış durumdaki; bunun üzerine kurulu toplumsal sistemler devam ediyor. Trump, bu eşitsizlik üzerine kurulu düzende en büyük benim ve kimseyi tanımıyorum dedi. Trump'ın aldığı güç sadece ABD'den değil, dünyadaki bu eşitsizlikten alıyor gücünü. O yüzden tehlikeli. ABD kaynaklı bir saldırganlıkla karşı karşıya kalsaydı sadece İran ABD imparatorluğunu parça parça ederdi.
Büyük insanlık bu düzeni değiştirecek. Eninde sonunda insanlar bu eşitsizliğe karşı ayağa kalkacaklar. Şu an doğrultusu olmayan direnişler ortaya çıkıyor ama bu saçmalık sürmez. İster Trump gibi olsun, ister Trump'ın biraz daha yontulmuşu insanlık bunları çekmek zorunda değil. Eşitlik olmadan asla ve asla özgür olunamaz.
***
Petrol kesildi, çizgiler silindi: Hürmüz'de kim kimin yanında?-Emre Alım-
Hürmüz'de derinleşen enerji krizi safları yeniden belirliyor. ABD’nin rezerv hamlesi petrol fiyatlarını dizginlemeye yetmezken, İran seçtiği ülkeleri Boğazdan geçirmeye başladı. Bu ülkelerden biri olmak isteyen Hindistan, Çin'le buzları eritti. Körfez ülkeleri ise savaşın faturasını Washington'a kesme hazırlığında.
İran'ın saldırılara göğüs gereceği de, Hürmüz'ü kapatacağı da ABD ve İsrail tarafından beklenmiyordu. Krizin derinleşmesi karşısında plansızlık hali süren ABD hükümeti, apar topar dünya rezervlerini piyasaya sürdü ama petrol fiyatları yine de arttı.
Fakat Hürmüz'deki durumun daha önemli etkisi, jeopolitik alanında yaşanıyor. İsrail'e büyük destek veren, ABD çizgisine yakın ve Çin'le gerilimli olan Hindistan hükümeti, yaşanan kriz karşısında önce Çin şirketlerine uyguladığı yatırım yasağını kaldırdı, ardından İran'la görüşüp Hürmüz'den petrol sevkiyatı için izin istedi.
32 ülke bir araya geldi ama petroldeki yükselişi durduramadı
Batı, Hürmüz krizini geçici çözümlerle hafifletme arayışında.
Uluslararası Enerji Ajansı’na bağlı 32 ülke, rezervlerinden 400 milyon varil petrol piyasaya sürmeye karar verdi.
ABD'nin bu hamleye sıcak bakmadığı biliniyordu. Wall Street Journal’in haberine göre, Trump’ın tutumunda ani bir değişiklik yaşandı. Trump yönetimi birkaç saat içinde petrol rezervlerinin paylaşılmasına karşı çıkmaktan, müttefiklerine tarihin en büyük petrol rezervi salınımı için baskı kurmaya geçti.
En büyük pay ABD’den geldi. Washington yönetimi 100 milyon varilden fazla petrol piyasaya sürecek. Bu durum, ABD’nin stratejik petrol rezervinin yarısının altına düşmesine yol açabilir.
Türkiye de 11,6 milyon varil petrolü serbest bırakacağını duyurdu.
Piyasaya sürülecek olan 400 milyon varil, 2022'de Ukrayna-Rusya savaşından sonra serbest bırakılan 182 milyon varillik hacmin iki katından fazla.
Ancak bu miktar bile dünyadaki günlük üretimin yalnızca dört gününe, Hürmüz'den geçen günlük trafiğin ise sadece 16 günlük hacmine tekabül ediyor.
Nitekim rezervlerde tutulan petrolün piyasa salınması teklifi beklenen etkiyi yaratmadı. Aksine brent petrolün varil fiyatı dün yüzde 5’e yaklaşan bir artışla 90 doları aştı.
ABD'nin bu noktada Venezuela petrolüne güvendiği anlaşılıyor. Ocak ayındaki haydutça saldırının ardından ülkedeki yeni yönetim, ABD şirketlerine kapıları açmıştı. Trump'ın rezervlerdeki eksilmeyi Venezuela petrolüyle telafi etmeyi dile getirdiği belirtiliyor.
İki istisna: Çin ve Bangladeş
Öte yandan Hürmüz tamamen kapalı değil. İki ülke petrol sevkiyatını sürdürüyor.
CNBC'nin haberine göre, savaşın başladığı 28 Şubat’tan bu yana İran, Hürmüz Boğazı üzerinden tamamı Çin varışlı olduğu düşünülen en az 11,7 milyon varil ham petrol sevk etti.
Pekin yönetimi, yılın ilk iki ayında petrol stoklama çalışmalarına hız vererek ham petrol ithalatını geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 15,8 artırdı.
Şubat ayında günlük 2,16 milyon varil ile 2018'den bu yana en yüksek ihracat seviyesine ulaşan İran, bu miktarın tamamının Çin'e sattı.
Çin'in Ocak ayı itibarıyla 1,2 milyar varile ulaştığı tahmin edilen rezervleri, ülkenin dışa bağımlı kalmadan yaklaşık 3 ila 4 ay boyunca talebi karşılayabilmesine olanak tanıyor.
Çin'le devam eden sessiz ticaretin ardından Bangladeş'e de yeşil ışık yakıldı.
İran Boğaza girmeden önce yetkililere bilgi verilmesi şartıyla Bangladeş'e ait petrol ve LNG taşıyan tankerlerin Hürmüz Boğazı'ndan güvenli şekilde geçişine izin verilmesini kabul etti.
Kaynak: EIA, Grafik: Anadolu Ajansı Hindistan sırada
Çin ve Bangladeş'e verilen izin Hindistan'ı da harekete geçirdi.
BRICS üyesi olan Hindistan bir süredir ABD ve İsrail politikalarıyla uyumlu hareket ediyordu. Ancak yakınlık savaşla birlikte dezavantaja dönüşmüştü.
Hindistan LPG ihtiyacının yüzde 67'sini İran'dan karşılıyor, bunun da yüzde 90'ını Hürmüz üzerinden ithal ediyordu. Bugün gelinen noktada Hindistan enerjiye erişemiyor, Çin ise erişebiliyor.
Krizin 11. gününde Hindistan, Çinli firmalara 6 yıldır uyguladığı doğrudan yabancı yatırım yasağını kaldırdı. Artık Çinli şirketler, hükümet onayı olmadan doğrudan yatırım yapabilecek.
Hindistan bu hamlenin ardından İran'ın kapısını çaldı. Reuters'ın haberine göre Hindistan'a ait tankerlerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi için izin istenildi.
Krizin kaynağında özel sektör de var
ABD, İran'ın bir deniz gücü kalmadığını ve korkulacak bir durum olmadığını ifade etse de gemiler beklemeye devam ediyor.
Trump, tankerlere eskortluk etmeye hazır olduklarını söylese de, Reuters'a bilgi veren kaynaklar ABD Donanması'nın "risklerin çok yüksek olması" nedeniyle askeri eşlik taleplerini şimdilik geri çevirdiğini ifade etti.
Bugüne dek Hürmüz Boğazı'nda en az 14 gemi saldırıya uğradı.
Aslında Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatan İran donanması olmadı.
Dünyada ticari yük taşımacılığının yüzde 90’ını sigortalayan 12 büyük şirketten 7’si Basra Körfezi’nde savaş riski teminatlarını iptal etti. Gemiler sigortasız kalınca hareket edemez hale geldi.
Boğazdan geçişler günde ortalama 138 gemiden 28 gemiye düşerek yaklaşık yüzde 80 oranında azaldı.
Her biri 2 milyon varil petrol taşıyan en az 40 dev petrol tankeri Körfez açıklarında boşta bekliyor. LNG tankerleriyse rotalarını tamamen değiştirmiş durumda.
İptallerin bu kadar hızlı gerçekleşmesi prim havuzunun küçük olmasından kaynaklanıyor. Örneğin bir büyük tankerin vurulması yaklaşık 250 milyon dolar civarında bir zarara yol açıyor. Bu da neredeyse Körfez bölgesindeki toplanan sigorta primlerinin toplamına denk.
Yani krizin bir kaynağı da özel sektörün kendisi. Hürmüz’den sadece devlet güvencesinde olan ve sigortasız gemiler geçebiliyor.
'Normale' dönüş zaman alacak
Hürmüz’ü baypas edebilecek boru hatları Körfez’deki trafiğin ancak dörtte birini taşıyabilecek kapasitede.
Söz konusu LNG olduğunda sınırlı da olsa bir alternatiften bile söz etmek mümkün değil.
Dünyanın en büyük ikinci LNG ihracatçısı olan Katar'ın eli kolu bağlı. Ras Laffan tesisinde üretim durduruldu. Avrupa'nın kışlık doğalgaz ihtiyacı depolarda hapsolmuş durumda.
Körfez sermayesinin istediği gibi diplomasi devreye girse ve savaş bugün bitse de dahi sigorta şirketlerinin kısa vadede eski düzene dönmeleri mümkün değil.
Yeni duruma göre her gemi yeniden sigortalanacak. Bu noktada şirketlerin yeni fiyatı bulmaları zaman alacak.
2023’te İsrail’in Gazze’de soykırıma başlamasının ardından Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i gemi trafiğine kapattığında sigorta primleri hızla yükselmiş, fiyatların eski seviyesine dönmesi yaklaşık 2 yıl almıştı. Üstelik bu defa İran’da söz konusu olan prim artışı değil, sistemin neredeyse tamamen kapanması.
Grafik: Anadolu Ajansıİran ablukayı deldi
Öte yandan İran petrol ihracatını sürdürebileceğini de gösterdi.
Tahran yönetimi ayrıca, daha yavaş ve daha az verimli olmasına rağmen, Umman Körfezi'ndeki Jask terminalini alternatif bir ihracat yolu olarak kullanıyor.
Normal şartlarda 2 gün süren bir tankerin yüklenmesi, bu terminalde 10 gün sürüyor. Bu nedenle terminal, gerçek bir alternatiften ziyade “savaşa ve ablukaya rağmen ticareti sürdürebiliyoruz” mesajı taşıyor.
Faturayı ABD'ye çıkaracaklar
Hürmüz Boğazı'ndaki trafiğin durma noktasına gelmesi Körfez ülkelerinin gelirlerini ciddi oranda düşürdü.
Financial Times’ın haberine göre Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Katar gibi büyük Körfez ekonomileri, savaşın bütçeleri üzerindeki baskısı nedeniyle mevcut ve gelecekteki yatırım taahhütlerini incelemeye aldı.
Şirketlerin mevcut sözleşmeleri "mücbir sebep" gerekçesiyle iptal edip edemeyeceği tartışılıyor.
Suudi Arabistan'ın 2025 sonu itibarıyla ABD hisse senedi piyasasında 254 milyar riyallik varlığı bulunurken, Körfez ülkelerinin ABD’ye verdiği finansal taahhütlerin toplamının 3 ila 4 trilyon dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Sadece BAE, önümüzdeki on yıl için ABD'ye 1,4 trilyon dolarlık yatırım sözü vermişti.
Savaşın Körfez ülkelerinde yol açtığı faturanın Washington'a ulaştığı ve ödeme koşullarının artık en üst düzeyde pazarlık edildiği kaydediliyor.
Reuters’ın haberine göre, sermayesini BAE’de tutan çok sayıda patron, Dubai’ye düşen füzelerin ardından hesaplarındaki milyonlarca doları Singapur ve Hong Kong’a transfer etti. Saldırılar sürdükçe transferlerin sayısı ve miktarı da artıyor.
BAE, düşük vergiler ve sınırlı regülasyonlar nedeniyle özellikle Çin sermayesinin son yıllardaki gözde merkezlerinden biriydi.
Petrole karşı finans kozunu oynayacaklar
Wall Street Journal’ın haberine göre BAE, İran’ın ülkedeki tüm finansal varlıklarını dondurmayı planlıyor.
Bu hamle oldukça kritik. Çünkü İran finansal yaptırımları aşmak için uzun yıllardır Dubai’yi kullanıyor.
İran sermayesi Dubai’de rahatça faaliyet gösterebiliyor, buradan dünya açılıyor.
Bu kapı kapanırsa İran petrol gelirlerini dövize dönüştürmekte zorlanabilir ve silah sanayi için gerekli döviz kaynağını kaybedebilir.
Bu kapsamdaki son hamle 1979’da yaşanmıştı. Mollaların iktidarı ele geçirmesinin ardından ABD İran’ın ülkedeki 12 milyar dolarlık finansal varlığını dondurmuştu.
/././
Trump'tan acziyet itirafı: Kendi çıkardığı yangını söndürmek için dünyaya suç ortaklığı teklif ediyor -Emre Alım-
İran’ın direnişini öngöremeyen, artan enerji maliyetleri köşeye sıkışan Trump, bir yandan "dev koalisyon" masalları anlatırken bir yandan en büyük rakibi Çin’den medet umuyor. Kendi donanmasına güvenemeyen ve sigorta tekellerini ikna edemeyen Washington, bizzat fitilini ateşlediği krizin faturasını, tüm dünyayı kendi haydutluğuna paydaş ederek örtbas etmeye çalışıyor.
İran'ın stratejik bir hamleyle Hürmüz Boğazı'ndan geçişleri kısıtlayacağını öngöremeyen ABD ve İsrail yönetimi, büyük bir plansızlık içinde. Washington’un petrol fiyatlarını dizginlemek için dünya rezervlerini apar topar piyasaya sürmesi de krizi dindirmedi. Sıkışan Trump, şimdi hayali bir koalisyonla dünyayı kendi çıkardığı yangına ortak etmeye çalışıyor.
Hürmüz Boğazı’nı "öyle ya da böyle" açacağını iddia eden Trump, bir yandan uluslararası bir koalisyonun hazır olduğunu öne sürerken, diğer yandan en yakın müttefiklerini bile ikna edemediğini itiraf ederek büyük bir çelişkiye imza attı.
Artan enerji maliyetleri karşısında köşeye sıkışan Donald Trump, bugün yaptığı açıklamada bölgeye dair yeni "planlarını" anlattı.
Hani herkesle anlaşılmıştı?
Trump açıklamasında, boğazı açmak için dev bir uluslararası koalisyonun yolda olduğu imajını çizmeye çalıştı. "Özellikle İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatma girişiminden etkilenen birçok ülke, Boğaz'ın açık ve güvenli kalmasını sağlamak amacıyla, ABD ile eşgüdüm içinde bölgeye savaş gemileri gönderecek" diyen Trump, sanki tüm dünya Washington’un arkasında hizalanmış gibi konuştu.
Ancak bu iddianın hemen ardından gelen "Umarım Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore, İngiltere ve diğer ülkeler de bölgeye gemiler gönderir" ifadesi, aslında ortada bağlanmış bir anlaşma olmadığını, Trump’ın her zamanki üslubuyla gerçeği çarpıttığını kanıtladı. Dünyada bu ölçekte bir krize savaş gemisi gönderebilecek kapasitedeki sınırlı sayıda ülkeyi, hatta en yakın müttefiki İngiltere’yi bile "umarım" listesine koyan Trump, Hürmüz’de beklediği desteği göremediğini gizleyemedi.
Çin çıkmazı: Tayvan'da düşman, Hürmüz'de bekçi
Trump’ın en dikkat çekici ve absürt çıkışı ise Çin’i bölgeye davet etmesi oldu.
Henüz birkaç ay önce, Kasım 2025’te bizzat kendi yönetimi tarafından yayımlanan Ulusal Strateji Belgesi’nde Çin, "ABD’nin küresel liderliğine karşı en büyük varoluşsal tehdit" ve "uluslararası düzeni değiştirmeye niyetli tek stratejik rakip" olarak tanımlanmıştı. Pasifik’te, özellikle Tayvan çevresinde Çin’i kuşatmak için her türlü provokasyona imza atan, ticaret savaşlarını körükleyen ve Çin’in deniz gücünü bir tehdit olarak gören Trump, şimdi aynı gücü Hürmüz’de bekçilik yapmaya çağırıyor.
İşin asıl ironik ve trajikomik tarafı ise sahadaki gerçeklikte gizli. İran, Çin ile imzaladığı 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması ve enerji ortaklığı nedeniyle zaten Çin gemilerinin boğazdan geçişine hiçbir zorluk çıkarmıyor. Kendi başlattığı saldırılar nedeniyle boğazı kullanamayan ABD, Çin’e "gel ve benim adıma burayı güvenli hale getir" diyerek içine düştüğü stratejik çıkmazı da tescillemiş oldu.

Hem 'yok ettik' dedi hem yardım dilendi
Trump’ın konuşmasındaki en büyük çelişki ise İran’ın askeri gücüne dair yaptığı değerlendirmelerde ortaya çıktı.
Bir yandan İran'ın askeri gücünün tamamen yok edildiğini iddia eden Trump, "Ne kadar yenilmiş olsalar da Hürmüz Boğazı'na mayın döşemek ya da dronlarla saldırmak onlar için kolay" diyerek kendi yalanını saniyeler içinde çürüttü.
Madem İran "tamamen etkisizleştirilmiş" bir ülke, o halde neden dünyanın en büyük donanmalarının bölgeye yığılması gerekiyor?
Trump’ın "yenilmiş" dediği bir gücün, dünyadaki petrol trafiğinin yüzde 20’sini tek başına durdurabilme kapasitesine sahip olması, ABD’nin askeri "zafer" tanımlarının sahadaki karşılığının olmadığını belgeliyor.
Bu durum, Trump’ın daha önce "60 İran gemisini batırdık, bölgeyi temizledik" yönündeki abartılı iddialarının da koca bir balondan ibaret olduğunu gösteriyor.
Dünyanın en büyük donanmasına sahip olmakla övünen ABD, "etkisiz" dediği bir gücün mayınları ve dronları karşısında tek başına hareket edemez hale gelmiş durumda.
Kendi yangınına itfaiyeci arıyor
Esas mesele ise Hürmüz Boğazı'nın neden kapandığı gerçeğinde yatıyor.
Aslında Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri kısıtlayan sadece İran donanması olmadı; krizin bir diğer kaynağı bizzat sermayenin ve özel sektörün kendisi. Dünyada ticari yük taşımacılığının yüzde 90’ını sigortalayan 12 büyük şirketten 7’si Basra Körfezi’nde savaş riski teminatlarını iptal etti. Gemiler sigortasız kalınca hareket edemez hale geldi.
Körfez sermayesinin istediği gibi diplomasi yarın devreye girse ve savaş bugün bitse dahi sigorta şirketlerinin kısa vadede eski düzene dönmeleri mümkün değil. Yeni duruma göre her geminin yeniden sigortalanması ve şirketlerin "yeni fiyatı" belirlemesi aylar sürecek. Hatırlanacağı üzere, 2023’te İsrail’in Gazze’de soykırıma başlamasının ardından Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i kapatmasıyla fırlayan sigorta primlerinin eski seviyesine dönmesi yaklaşık 2 yıl almıştı. Üstelik bu defa yaşanan kriz, basit bir prim artışı değil, küresel sigorta sisteminin neredeyse tamamen kapanması anlamına geliyor. Trump’ın "normale dönüş" vaatleri, kapitalizmin kendi yarattığı bu enkazın altında çoktan ezilmiş durumda.
Uluslararası hukuku hiçe sayarak dünyanın her köşesine göz diken, İsrail’le birlikte Ortadoğu'yu ateşe veren Trump yönetimi, şimdi bu yangının faturası halkın cebini yakınca suçlu aramaya başladı. “Öyle ya da böyle Hürmüz Boğazı'nı yakında açık, güvenli ve özgür hale getireceğiz” diyen Trump’ın kastettiği şey, aslında dünyayı kendi çıkardığı savaşa ortak etmekten başka bir şey değil.
Dünya ekonomisinin krize sürükleyen politikaların bedelini, diğer ülkelerin askerlerini ve gemilerini bölgeye sürerek ödetmek isteyen Trump, "Umarım diğer ülkeler de gemiler gönderir ve böylece Hürmüz Boğazı, tamamen etkisizleştirilmiş bir ülke tarafından artık tehdit oluşturmaz" diyerek topu taca atıyor.
Ancak ne müttefiklerin ne de rakiplerin, Trump’ın bu tutarsız ve saldırgan "seçim kurtarma operasyonuna" gönüllü yazılmayacağı görülüyor.
/././
'Commun' tiyatronun yoktan var etme öyküsü: Bit pazarından ve sanayiden derlenen bir Savaş Oyunu -Özkan Öztaş-
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde mesai bitip kapılar kapandığında Semt Evleri'nde bir dünya kuran öğrenciler, Sermet Çağan'ın Savaş Oyunu metnini emekle dokudu. "Commun" ismiyle kenetlenen gençler, yoktan var edilen bir sahnenin ve dayanışmanın öyküsünü anlatarak kentin kültürel boşluğunda umut oluyor.
Her şehre tiyatro gelmiyor. İyi oyunlar ise birçoğuna...
Çanakkale’nin sokaklarında, üniversitenin sessizliğe büründüğü akşam saatlerinde, bir grup tiyatro öğrencisi için asıl perde o zaman açılıyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi gören bu gençler, kentteki sanatsal üretimin eksiklerine ve üniversitenin teknik imkansızlıklarına karşı kendi sahnelerini yaratmak üzere yola çıktılar.
Sanatla beslenmeleri gereken yaşlarda ve bölümlerde okuyan öğrenciler, sanata ve topluma değer katan oyunların kente uğramayışıyla, bir de fahiş bilet fiyatlarıyla yüzleşmişler önce.
Çözümü ise bir araya gelerek üretmekte bulmuşlar.
Üniversitenin kapıları akşam saatlerinde provalara kapandığında, karşılarına çıkan teknik engeller ve mesai saatleri sınırı, onları mücadelenin ve dayanışmanın gücüyle buluşturmuş. Tam bu çıkmazın ortasında, Türkiye Komünist Partisi ve Semt Evleri’nin uzattığı el, sadece bir mekan değil, aynı zamanda kolektif bir ruhun da kapılarını aralamış. 
Sahneyi yanında taşımak
Çanakkale'de TKP Kepez Semt Evi’nin "evinizdir" diyerek açtığı salonları, kısa sürede birer sanat alanına dönüşmüş. Tiyatro öğrencileri, bir tiyatro izleyicisi olmanın bile lüks sayıldığı bu düzende, provalarını bu dayanışma mekanlarında almaya başladılar. Bu birliktelikten doğan "Commun" ismi, sadece bir grup adı değil, birlikte üretip birlikte bölüşmenin, dekora çakılan çiviyi de kostüme dikilen dikişi de beraber eylemenin bir sembolü haline gelmiş.
Bir kültür sanat konferansında aldıkları "Emekçilerden yana üretmek" mesajı, pusulalarını netleştirmiş.
Savaş henüz başlamadan
Kolları sıvayan ekibin ilk tercihi, Sermet Çağan’ın kaleme aldığı Savaş Oyunu oluyor.
Metin üzerinde çalışmaya başladıklarında henüz İran ile ilgili gerilimler bu boyuta ulaşmamış, ancak Gazze’deki acı da dinmemişti. Oyunu günümüze uyarlarken senaryodaki üretim tesislerinden savaş araçlarına kadar her detayı yeniden yorumladılar. Ayak Bacak Fabrikası oyunuyla da tanıdığımız Çağan’ın metni, gençlerin ellerinde yeniden hayat bularak izleyiciyle buluşmaya hazır hale gelmiş uzun uğraşlar sonucunda.
Ekibin üyelerinden Fırat Soyukaya, Savaş Oyunu metnini neden tercih ettiklerini şu sözlerle anlatıyor: Hem teknik hareketler açısından hem kabiliyet açısından bir sürü oyun inceledik ama en bize uygun olanı buydu. Savaş oyununu bugüne dönüştürerek yeniden oynamaya başladık. Bu savaşın çocuklara nasıl yansıdığını anlatıyor metin. Sistemin savaşı nasıl oyunlaştırdığını ya da oyun oynayan çocukları nasıl savaşçı hale getirdiğinin öyküsü bu. Biraz da biz kendi yorumumuzu katarak özgün hale getirdik
Commun Tiyatro'da emek veren Burcu Doğru, Fırat Soyukaya, Beyza Çoban, Berke Tüfekci, Ekin Yıldırım, Pelin Dersuniyelioğlu, Çağla Karaeğemen, Ayşe Baykara, Aris Emre Doğru, Taner Sözer, Yağız Bozan bu süreçte birlikte üretmenin ve tüm olanaksızlıklara rağmen dayanışmanın öğretici yanlarına tutunmuşlar. Oyunun afişinde yer alan "Bir kasabada yokluk sesleri yükselirken, başka bir yerden marşlar duyulur" ifadesi, sahnedeki ritmin de habercisi niteliğinde.
Çağla Karaeğemen, oyunun izleyici üzerindeki etkisini şu cümlelerle tarif ediyor: Oyunun bir yandan aslında zikzaklar çiziyor; sığınaklar, kuklalar, hem yükselen hem düşen bir ritim hem izleyicide etkiler bırakıyor hem de bizde. Bugün de öyle değil mi? Savaşın içinde değiliz hepimiz aslında ama bir yandan da savaşın parçasıyız, tanığıyız. Biraz bunu anlatıyor aslında oyunumuz.
Ayşe Baykara ise çocukların dünyasındaki o ince çizgiyi vurgulayarak şunları ekliyor: Çocukların aslında savaş oyunu oynaması iki anlamda gösteriyor kendini. İlki aslında savaşın olağanlaşması, hayatın bir parçası olması, gördükleri duydukları şeyleri oyunlarının parçası kılması; ama diğer yandan da savaşın kendisinin zaman içinde bir 'oyun' haline gelmesi.
Fırat, savaşın yarattığı yabancılaşmaya ve gerçeklik algısının kırılmasına dikkat çekerken, oyundaki çocukların halini bugünün yetişkinlerine benzetiyor: Aslında bütün savaş dedikoduları ve konuşmaları bir yana, bombalar başlarına yağdığında anlıyorlar gerçeği. Oyunun nerede bittiğini, gerçeğin nerede başladığını o an fark ediyorlar. Bu açıdan çocukların savaş konusunda oyunla kurdukları ilişkiyi bugün toplumların haberlerde izlediği savaş algısına benzediğini söyleyebiliriz. Gerçeğin nerede bittiği, yanılsamaların nerede başladığı bazen iç içe geçebiliyor. Yabancılaşmayla gerçekliğin içinde savaşı yaşamak bazen o sınırı ortadan kaldırıyor. Hem reddediş hem de görmezden geliş. Bombalar yağarken 'peki biz bundan sonra nerede oyun oynayacağız' diyen çocuklar, tatil planı yapan yetişkinlere benziyor biraz.
Pelin ise oyunun en sarsıcı anlarından birini, bir çocuğun "beyaz pabuçları nerede" diye sorduğu o masum ama ağır soruyla özetliyor.
Bir avuç tozdan bir dünya kurmak: Yoktan var etmenin sanatı
Oyunun hazırlık aşaması, kelimenin tam anlamıyla bir imkansızlıklar öyküsü gibi gelişmiş.
Dekorundan kostümüne kadar her şey, hiçbir bütçe olmadan, sadece öğrencilerin emekleriyle var edilmiş. Tiyatrocular, dikiş dikmeyi, iğne tutmayı ve ipliği o dar delikten geçirmeyi bu süreçte öğrenmişler. Kendileri de oyunu hazırlarken hayatın iğne deliğinden geçtiği zorluklara tanık olmuşlar.
Kostümler için bit pazarlarının tozunu yutmuşlar, terzi artıklarından yeni dünyalar kurmuşlar. Prova yaptıkları binanın üst katında oturan bir teyze, dikiş makinesini onlara emanet etmekle kalmamış, gelip saatlerce dikiş dikerek bu kolektif üretime dahil olmuş. Dekor taşırken gençlerin ne yaptığını merak eden nakliyeci, sonunda oyunun davetlilerinden biri haline gelmiş. Sanayide atık palet toplarken tanıştıkları 15 yaşındaki Vanlı çocuk, belki de bu oyunun gizli "sponsorlarından" biri. Terzi Selim, şoför Memed, sanayideki çocuk işçi Baran ve komşu Nurgül Teyze, bu oyunun görünmez kahramanları olarak sürece dahil olmuşlar.
Oyunun bir sonraki gösterimi 24 Mart tarihinde Çanakkale'de olacakÖğrenciler, bir yandan matkap kullanmayı ve çivi çakmayı öğrenirken, bir yandan da tiyatronun sadece sahnede parlamak değil, o sahneyi tırnaklarıyla kazımak olduğunu deneyimlemişler.
Birinci sınıftan mezun olanlara kadar her yaştan gencin omuz verdiği bu süreç için Fırat şu notu düşüyor: Bu oyun belki tutar, belki tutmaz. Belki biletleri satar, belki satmaz. Ama bizim için başarılı sayılabilir. Zira öğrendik, ürettik ve birlikte üretebileceğimizi deneyimledik.
Provaları izlemeye gelen öğretmenlerinin ise onlar için en büyük ödül niteliğindeki yorumu şu olmuş: Siz burada adeta bir okul kurmuşsunuz. Anlaşılan o ki ilk sınıfı da geçmişsiniz.
Geçtiğimiz hafta İzmir’de izleyiciyle buluşan Commun'ün hazırladığı Savaş Oyunu , 24 Mart’ta Çanakkale, 4 Nisan’da ise İstanbul sahnelerinde bu dayanışma öyküsünü anlatmaya devam edecek. Hedeflerinde Ankara da var. Kim bilir, belki de memleketin dört bir yanında perdeleri savaşa karşı açtıkları ve patronların doymak bilmeyen iştahına karşı barışın sesini yükselttikleri oyunlara daha çok tanık oluruz zamanla.
/././
Emekliden eylem birliği çıkışı -Atilla Özsever-
Çok sayıda emekli sendikası ve derneğinin ayrı, ayrı etkinlikleri güçlü bir mücadeleyi engelliyor. Emekli Meclisi ve Birleşik Emekliler Sendikası 15 Mart’ta, Tüm Emeklilerin Sendikası da 26 Mart’ta ortak bir mücadelenin oluşumu için toplantı düzenleyecek.
Ülkemizde kamuoyunda tanınan ve belli etkinlikleri olan 15 dolayında emekli sendikası ve derneği bulunuyor. Bu emekli örgütleri, genelde birbirinden bağımsız ya da birer ikişer birlikte eylem yaptıkları zaman hem nicel yönden hem de nitel yönden gerekli etkiyi sağlayamıyorlar.
Ortak bir mücadelenin olmaması, eylemlerinin etkinliğini ve siyasi iktidar düzeyindeki etkisini de sınırlı düzeyde tutuyor. Oysa ülkemizde yaklaşık 17 milyon bir emekli kitlesi var. Örgütlü oldukları zaman ve seçmen kesimindeki ağırlıklarıyla çok daha güçlü ve sonuç alıcı bir konumda olabilirler.
Aslında emekli örgütleri de bu durumun farkındalar. Nitekim çeşitli temaslarla ortak bir platform kurmak ve hiç olmazsa eylem birlikteliği sağlamak yönünde çabalar da oluyor. Bu bağlamda Emekli Meclisi’nin girişimiyle Birleşik Emekliler Sendikası ve birkaç emekli örgütü, bugün (15 Mart 2026) İstanbul’da bir toplantı düzenliyor.
Eylem birliği platformu
Birleşik Emekliler Sendikası Başkanı Mahmut Şengül, bu toplantı ile ilgili olarak şu bilgiyi verdi:
“14-15 kuruluşa çağrı yaptık, 8’inden cevap geldi. Emekliler bölük pörçük olduğu için yaptıkları etkinliklerin kitlesel anlamda bir ağırlığı olmuyor. Keza muhataplarımız bünyesinde de bir etki yaratamıyoruz.
Bu toplantımız bir birleşmeden ziyade sahada ortak bir eylem birliğine dönük bir platform oluşturma amacını taşıyor. Emekli Meclisi, Birleşik Emekliler Sendikası ve Tüm Emekliler Sendikası 2021’in katılım durumu var. DİSK Devrimci Emekli-Sen de gözlemci durumunda olacak. TİP’li (Türkiye İşçi Partisi) Emekliler Komisyonu da katılıyor. Birkaç kuruluş daha var”.
Mahmut Şengül, “Emekli örgütleri olarak siyasi kimlikleri ‘kapı dışında bırakıp’ emekli kimliklerimizle nasıl bir eylem birliği içinde olacağız, o durumu görüşeceğiz” diye konuştu.
Emekliler Çalıştayı
Öte yandan Tüm Emeklilerin Sendikası Başkanı Zeynel Abidin Ergen de, emeklilerin birleşik bir mücadeleyi geliştirme yönünde nasıl bir yapıya ihtiyaç olduğunu tartıştıklarını söyledi. Zeynel Ergen, bu amaçla çeşitli emekli örgütleriyle temasta olduklarını ve siyasal partilerden bağımsız bir emekli örgütlenmesine ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.
Tüm Emeklilerin Sendikası Başkanı Ergen, 26 Mart’ta İstanbul’da bir toplantı düzenleyeceklerini bildirdi ve “Öncelikle bir Emekliler Çalıştayı önerisinde bulunacağız. İlkeleri ortaya koyup ortak taleplerimiz etrafında bir birleşik mücadeleyi nasıl örgütleyeceğimizi tartışmamız gerekiyor” dedi.
Zeynel Ergen, “Bir emekli örgütünde görüş ayrılığı ortaya çıkınca hemen ayrı bir sendika kuruyorlar. Türkiye solunun hastalığı, emekli örgütlerine de yansımış durumda. Herkes, kendi ideolojik görüşüne uygun bir örgütlenme içine giriyor. Bu durum gücümüzü zayıflatıyor” diye görüş belirtti.
Ergen, Tüm Emeklilerin Sendikası’nın 12 Nisan’da da sekiz yerde bölge mitingleri yapacağını duyurdu.
Avrupa’daki örgütlenme
Daha önce birkaç kez Avrupa’daki emekli örgütlenmesi ve mücadelesinden söz etmiştik. Şimdi de yol gösterici olması bakımından kısaca bu ülkelerdeki örgütlenmeyi, mücadeleyi ve alınan sonuçları ifade etmeye çalışalım.
Öncelikle FERPA’dan (Avrupa Emekliler ve Yaşlılar Federasyonu) söz etmek gerekir. Bu kuruluş, 35’ten fazla ülkenin emekli örgütlerinin üye olduğu bir federasyondur. Bu örgütün başlıca uğraş alanları şöyledir:
* Emekli maaşlarının enflasyona karşı korunması,
* Yeterli sağlık ve bakım hizmetine kolayca erişimin sağlanması,
* Yaşlı yoksulluğuna çözüm,
* Emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı mücadele.
Ülkeler ve mücadele
Fransa:
Fransa, emeklilerin en güçlü örgütlenmelerinin olduğu ülkelerden biridir. CGT (Genel İşçi Konfederasyonu) ve CFDT (Fransız Demokratik Emek Konfederasyonu) isimli işçi konfederasyonlarına bağlı emekli örgütleri vardır.
Bu emekli örgütleri, sendikalarla birlikte hak kayıpları getiren emeklilik yasalarına karşı kitlesel eylemler düzenliyor. Fransa’da emekliler, sokak hareketi bakımından en aktif kesimlerden birini oluşturur. Emekli yaşının yükseltilmesine karşı büyük protesto eylemlerine aktif olarak katılmışlardır.
Hükümetin emekli haklarını kısıtlayan yasalarına karşı işçilerle birlikte yaptıkları grev eylemleri, hayatı ciddi biçimde sekteye uğratmıştır. Sağcı hükümet, düzenlemeyi ertelemek durumunda kalmıştır.
İtalya:
Emekli sendikalarının çok güçlü olduğu ve milyonlarca üyeye sahip emekli örgütlerinin bulunduğu bir ülke de, İtalya’dır.
CGIL’a (İtalyan Genel Emek Konfederasyonu) bağlı SPI (İtalyan Emekliler Sendikası) adlı emekli örgütü, Avrupa’nın en büyük emekli sendikasıdır ve 2,2 milyon üyeye sahiptir.
CISL’a (İtalyan İşçi Sendikaları Konfederasyonu) bağlı emekli örgütü FNP’nin (Ulusal Emekliler Federasyonu) de 1,4 milyon üyesi vardır. UILP (İtalyan Emek Birliği Emekliler Sendikası) adlı emekli örgütü ile birlikte bu üç örgüt, İtalya’da emekliler adına toplu pazarlık ve sosyal politika müzakerelerine katılmaktadır. Bu ülkede emeklilerin aylıkları, enflasyona bağlı olarak otomatik olarak güncellenir.
İspanya:
İspanya’da da yine işçi konfederasyonları bünyesinde emekli federasyonları mevcuttur. Kitlesel eylemler yaparlar. Bağımsız emekli örgütleri de vardır. Özellikle emekli örgütleri, 2018 sonrasında emekli aylıklarının artırılması için ülke çapında protesto eylemlerinde bulunmuşlardır.
Emekli eylemlerinde aylıkların enflasyona bağlanması ve düşük emekli aylıklarının artırılması gündeme gelmiş, hükümet de her iki talebi kabul etmiştir. Emekli aylıkları, otomatik olarak enflasyona göre güncellenmektedir. Ayrıca işverenlerin sosyal güvenlik primlerine katkısı da artırılmıştır.
İspanya’daki emekli hareketi, bir önceki sağcı hükümet döneminde yapılan bu eylemler sonucunda somut kazanımlar elde eden bir niteliğe sahiptir.
Almanya:
Alman emeklileri ülkedeki en büyük işçi kuruluşu olan DGB’ye (Alman Sendikalar Birliği) bağlı emekli örgütlerinde faaliyet yürütüyor. Ayrıca bağımsız emekli örgütleri, bir çatı örgütü etrafında faaliyet gösteriyor.
Almanya’daki emekli eylemleri, Fransa ve İtalya kadar kitlesel değildir, genelde sosyal diyalogla çözüm aranmaktadır. Bu arada düşük emekli aylığı alanlar için temel emekli geliri düzenlemesi yapılmıştır. Emeklilerin bakım sigortası hakları da genişletilmiştir.
İskandinav ülkeleri
İsveç ve Norveç’te emekliler bağımsız dernekler şeklinde örgütlenmiş olup hükümetlerle kurumsal müzakere mekanizmalarına sahiptir.
Karşılaştırma
Avrupa’da ortalama emekli aylığı, son ücretinin yüzde 55 ile yüzde 70’i arasındadır.
Türkiye’de ise bu oran yaklaşık yüzde 30-35 arasındadır. Ülkemizde emeklilerin yaklaşık yüzde 80’i asgari ücret ve altında bir aylıkla geçinmek zorunda kalmaktadır.
Sonuç olarak Avrupa’da emekliler, hem ekonomik yönden korunan ve hem de örgütlü olarak siyasi ağırlıkları olan bir kesimdir.
Türkiye’de ise emeklilerin nüfusu artmakla birlikte örgütsel anlamda ve siyasi etki gücü bakımından Avrupa düzeyinin oldukça altında gözüküyor.
/././
İncirlik bir Türk üssü(mü)dür!-Berkay Kemal Önoğlu-
İncirlik ABD'nin ülkemiz üzerindeki en önemli vesayet araçlarından biri. ABD'ye hizmet ediyor ve içinde ABD sistemi işliyor. Bunu saklamak için devasa bir Türk bayrağı çizmişler üssün dış duvarlarına, işi hukukuna uydurmuşlar, başına da bir Türk atamışlar. Şimdi de tweet atmışlar. Atsınlar. Gerçek meydanda!..
Perşembe akşamüzeri Milli Savunma Bakanlığı’nın (MSB) resmi X hesabından kısa ve dikkat çekici bir paylaşım yapıldı. "İncirlik bir Türk üssüdür" deniyordu. Aynı gece, İncirlik Hava Üssü semalarında İran'a ait olduğu iddia edilen balistik füzelerin görüldüğüne dair haberler dolaşıma girdi. Bu iki gelişmenin zamanlaması tesadüf mü bilinmez; ancak ortaya çıkan tablo haklı olarak şu soruyu sorduruyor: AKP için Türkiye’deki NATO ve ABD üsleri de mi yerli ve milli?
Türkiye'nin 1952'de NATO'ya katılmasıyla birlikte ABD ile askeri ilişkileri hızla derinleşti. Bu dönemde kurulan üslerin en bilineni elbette İncirlik'ti. Hukuken Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğindeki bir askeri tesis olarak tanımlansa da pratikte operasyonel yapısı ve kullanım biçimi uzun yıllardır ABD'nin belirlediği sistem üzerine kurulu. MSB, üssün komutanının bir Türk tümgeneral olduğunu söylüyor. Öyleyse o "Türk tümgeneral", maalesef ki aslında kendi sınırlarımız içinde başka bir ülkenin sistemini tıkır tıkır işletmekten sorumlu. Tıpkı kurnaz bir müteahhidin, acemi bir inşaat mühendisinin imzasını kiralaması gibi: Sistem tıkırında giderse müteahhidin cebi dolar; bir sorun çıkarsa imzayı atan topun ağzına gider…
Malumunuz, ABD'nin dünya genelindeki askeri varlığı devasa boyutlarda. Avrupa'dan Pasifik'e, Orta Doğu'dan Afrika'ya kadar uzanan yüzlerce üs ve askeri tesisten bahsediyoruz. Bu üslerin büyük bir kısmı hukuken ABD toprağı olmasa da fiilen tamamen onun kontrolünde. Yaygın deyişle “dünyanın jandarmalığı" işte bu üsler sayesinde yapılıyor. Yani bir yerin ABD toprağı sayılması için tapusunun onlarda olması gerekmiyor; gördüğü işleve bakmak yetiyor. ABD'nin askeri anlaşmalarla kopardığı o geniş yetkiler, çoğu zaman bu üsleri ev sahibi ülkenin egemenliği içinde birer "gri alana" dönüştürüveriyor. Sadece İncirlik değil; diğer tüm NATO üsleri, depoları, radarları ve komutanlıkları da dünya üzerindeki siyasi ve stratejik nüfuz araçları.
Bunun en çarpıcı örneği Küba’daki Guantanamo Deniz Üssü’dür. Küba toprağındaki bu üs, 1903’ten beri ABD tarafından kullanılıyor. Küba hükümeti anlaşmayı geçersiz saydığını defalarca açıklasa da ABD burayı fiilen elinde tutmaya devam ediyor. Hukuken Küba’ya ait olan bir toprak parçası, pratikte Amerikan askeri ve hukuki düzeninin hüküm sürdüğü bir bölgeye dönüşmüş durumda. Hatta ABD, 11 Eylül saldırılarından sonra buraya bir askeri gözaltı merkezi kurdu. Guantanamo Kampı denen bu yere, başta Afganistan olmak üzere birçok farklı ülkeden insan getirildi. ABD yönetimi onları sivil mahkemelerde yargılanan olağan şüpheliler olarak değil, "düşman savaşçı" statüsünde damgaladı. Bunlar yıllarca hiçbir suçlama yöneltilmeden, yargı yüzü görmeden askeri gözetim altında tutuldu. ABD tüm bu hukuksuzlukları, egemenliğini açıkça hiçe saydığı başka bir ülkenin sınırları içinde göz göre göre yaptı.
Elbette, ABD’nin üs kurduğu diğer ülkelerde de ciddi krizler patlak verdi. Ancak bir ülke kalkıp da "Benim toprağım değil mi kardeşim, kapatıyorum üslerinizi!" dediğinde, Washington’ın bunu sırf müttefikiyle arasındaki basit bir "askeri-teknik mesele" olarak göreceğini düşünmek saflık olur.
Örneğin 1990'ların başında Filipinler Senatosu, ülkedeki en büyük Amerikan tesislerinden Subic Deniz Üssü’nün kira anlaşmasını yenilememe kararı aldı. Bu karar, ABD-Filipinler ilişkilerinde uzun süreli bir gerilime yol açtı ve Washington, Manila üzerinde yoğun bir diplomatik baskı kurdu. Aynı dönemde ABD’nin bir diğer büyük tesisi olan Clark Hava Üssü de kapandı. Sonuç mu? ABD yönetimi, Filipin hükümetine sağladığı tüm askeri ve ekonomik destek paketlerini bıçak gibi kesti. Ekonomisi dış yardıma fena halde bağımlı olan Filipinler, ciddi bir krizin içine sürüklendi. ABD'li yetkililer peş peşe görüşmeler yaptı, kararın geri alınması için lobi faaliyetleri yürütüldü ve türlü istihbarat oyunları devreye sokuldu.
Benzer bir senaryo 2000'lerde Orta Asya'da sahnelendi. Özbekistan hükümeti, Karşi-Hanabad Hava Üssü’nü kapatma kararı alınca Washington'la ipler anında gerildi. ABD yönetimi, bir anda "insan hakları" eleştirilerini ve çeşitli siyasi baskı araçlarını devreye sokuverdi. Tüm örnekler bu askeri üslerin aslında güvenlik değil, çok güçlü birer jeopolitik nüfuz aracı olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
İş Türkiye'ye gelince mesele daha da karmaşıklaşıyor. Kıbrıs Barış Harekâtı'nın ardından ABD Kongresi, Ankara’ya ağır bir silah ambargosu uygulama kararı aldı ve bu yaptırım 1975’te yürürlüğe girdi. Ankara “müttefikliğe” rağmen gelen bu darbeyi doğrudan egemenliğine müdahale olarak gördü ve karşılık verdi. Ülkedeki Amerikan askeri tesislerinin büyük bölümünün faaliyetlerini askıya alarak kontrolü TSK'ya devretti. ABD personelinin hareket alanı ciddi şekilde daraltıldı ve Türkiye, ambargo kalkana kadar üslerin eski statüsüne dönmeyeceğini ilan etti. Yaklaşık üç yıl süren bu krizin ardından ABD Kongresi 1978’de ambargoyu kaldırdı. 1980’de imzalanan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması ile Amerikan üsleri yeniden faaliyete geçti.
Laf 1980'den açılmışken, Türkiye’deki askeri darbelerde NATO’nun rolünü es geçmek olmaz. 12 Eylül sonrası ABD yönetiminin Türkiye’deki tablodan ne kadar memnun olduğu ve askeri cunta ile nasıl hızla uyum içinde çalışmaya başladığı sır değil. Türkiye sadece ABD'nin müttefiki değil, aynı zamanda NATO sisteminin de içinde yer alan bir ülke. NATO’nun askeri yapısı, Soğuk Savaş boyunca ülkemizde gizli veya yarı gizli yapılanmaların mantar gibi türemesine zemin hazırladı. Bunların en bilineni Özel Harp Dairesi’dir. Soğuk Savaş döneminde NATO’nun “stay-behind” (güya olası bir Sovyet işgaline karşı geride direniş örgütleri bırakma) stratejisiyle kurulan bu yapılar, aslında bildiğimiz kontrgerillanın ta kendisidir.
1979’da öldürülen Abdi İpekçi, 1993’te bombalı suikastla katledilen Uğur Mumcu, 1990’da hedef alınan Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok, 1999’da suikasta kurban giden Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlarımızın kanı NATO’nun elindedir. Dahası, 1977 Kanlı 1 Mayıs’ı, Maraş ve Çorum katliamları gibi olaylarla toplumun siyasi eğilimleri korku ve dehşetle dizayn edilmiş, açıkça bir terör rejimi dayatılmıştır. Bütün bunlar NATO’nun ülkemizdeki gayriresmi egemenliğidir; Türkiye'nin ve halkımızın egemenliğinin hiçe sayılmasının en acı bedelidir.
O halde sormak gerekiyor: İncirlik’te kim egemen? Körfez, Irak ve Suriye savaşlarında, gözümüzün önünde yaşanan Gazze Soykırımı'nda; İsrail bölgeyi kanla yeniden dizayn ederken ve ABD egemenlik alanını sürekli genişletirken İncirlik nasıl kullanıldı? Peki ya Kürecik ne işe yaradı? Taraf bile olmadığımız çatışmalarda bizi askeri denklemin tam ortasına yerleştiren bu düzene ne diyeceğiz?
Bir de Türkiye'deki yabancı üslerde tutulan ABD'ye ait nükleer silahlar gerçeği var... Tüm bunları alt alta koyduğumuzda, İncirlik meselesinin sadece tek bir üs meselesi olmadığı kabak gibi ortaya çıkıyor. Bu çok derin ve hassas bir egemenlik, dış politika ve güvenlik sorunudur. Kendi topraklarınızda barındırdığınız yabancı bir askeri güç, uluslararası krizlerde nasıl bir pozisyon alacağınızı doğrudan etkiler. Yani yabancı üslere ev sahipliği yapan ülkeler, sadece "askeri iş birliği" yapmış olmazlar; ne yazık ki o üslerin hedef tahtasına oturma riskini de kendi halklarına yüklemiş olurlar.
Milli Savunma Bakanlığı’nın "İncirlik bir Türk üssüdür" şeklindeki vurgusu gerçekten çok manidar. Tıpkı Osmanlıcı siyasilerin sıkıştıklarında ara ara "Cumhuriyet" lafı etme ihtiyacı hissetmeleri gibi... Bu söylem bir yandan hamasi bir egemenlik vurgusu taşıyor, diğer yandan ise Türkiye'de herkesin malumu olan o gerçeği dolaylı yoldan itiraf etmiş oluyor. Eğer o üssün gerçekten kime ait olduğu zaten tartışmasız bir konu olsaydı, durduk yere böyle bir açıklama yapmaya gerek duyulur muydu?
İncirlik ABD'nin ülkemiz üzerindeki en önemli vesayet araçlarından biri. ABD'ye hizmet ediyor ve içinde ABD sistemi işliyor. Bunu saklamak için devasa bir Türk bayrağı çizmişler üssün dış duvarlarına, işi hukukuna uydurmuşlar, başına da bir Türk atamışlar. Şimdi de tweet atmışlar. Atsınlar.
Gerçek meydanda!..
/././
Bir kavram olarak sanatta heves ekonomisi -Fide Lale Durak-
Sanatçı çoğu zaman yalnızca geçim için değil, üretme ihtiyacının kendisi için de çalışır. Bu öznel motivasyon, kapitalist piyasa için son derece işlevsel bir enerji kaynağına dönüşür. Başka bir deyişle heves, sanat piyasasının görünmez yakıtı haline gelir.
Çağatay Ongun yakın geçmişte yazdığı bir yazıda, yerinde bir tespitle, sanat piyasasını heves ekonomisi olarak tanımlamıştı. Bu yazı, Ongun’un adlandırmasından yola çıkarak tespiti genişletme amacı taşıyor.
Ongun yazısında özetle; Sanat dünyasında eserlerin piyasayı rahatsız etmemek için risk almayan, güvenli cümleler üzerine kurulduğunu ve galerilerin de arz-talep dengelerini gözeterek sanat eserlerini satılabilirlik potansiyeliyle değerlendirdiğini söylüyor. Sanatçıların tüm bu ekonomik çark içinde kendilerine, piyasada kolay dolaşıma sokulabilecek işler yapma konusunda otosansür uyguladıklarını belirterek nihayetinde, “seçici mantığın da kaybolduğu noktada, İstanbul’un mevcut pek çok galeri sergisini bir tür heves ekonomisinin ürünleri olarak” tanımlıyor.1
Ongun’un tespiti, mevcut durumun sadece güçlü bir tanımlamasını ya da polemiksel bir ifadesini sunmuyor, aslında bir üretim biçimini tarif eden güçlü bir kavramsallaştırma potansiyeli taşıyor. “Heves ekonomisi”, kapitalist sanat piyasasının işleyişini anlamak için verimli bir kelime öbeği. Kapitalist üretim biçiminde kültür alanı da diğer sektörler gibi metalaşma süreçlerine tabi olur; sanat eseri yalnızca estetik bir ifade değil, aynı zamanda satılmak için üretilen, mübadele değeri taşıyan bir metadır. Galeriler, fuarlar, koleksiyonlar ve yatırım araçları aracılığıyla sanat piyasası finansal bir dolaşım alanıdır. Bu yapı içinde sanat eserinin değeri çoğu zaman estetik ya da düşünsel içeriğinden ziyade dolaşım kapasitesiyle, yani Ongun’un da belirttiği gibi satılma potansiyeliyle ölçülür.
Kapitalizm yalnızca maddi emeği değil, aynı zamanda insanların tutkularını, yaratıcı enerjilerini ve öznel motivasyonlarını da istismar eder. Sanatçı çoğu zaman yalnızca geçim için değil, üretme ihtiyacının kendisi için de çalışır. Bu öznel motivasyon, kapitalist piyasa için son derece işlevsel bir enerji kaynağına dönüşür. Başka bir deyişle heves, sanat piyasasının görünmez yakıtı haline gelir.
Bu yakıtın işleyişi birkaç düzeyde gerçekleşir. Öncelikle sanatçılar, üretimlerini sürdürebilmek için piyasada dolaşabilecek işler üretme yönünde bilinçli ya da bilinçsiz tercihler geliştirirler. Ongun’un sözünü ettiği oto-sansür tam da burada ortaya çıkar. Piyasanın risk algısı, sanatçının ifade alanını dolaylı biçimde sınırlar. Piyasayı rahatsız etmeyecek temalar, kolay okunabilir estetik diller ve hızlı dolaşıma girebilecek imgeler giderek norm haline gelir. Böylece sanat üretiminin yönü doğrudan sansür mekanizmalarıyla değil, piyasanın görünmez elinin yönlendirmeleriyle belirlenir.
İkinci düzeyde galeriler, bienal ve benzeri kurumlar devreye girer. Ongun’un İstanbul galerileri hakkında yaptığı gözlem yerindedir. Seçici estetik ölçütlerin zayıfladığı, sergi üretiminin hızlandığı ve işlerin dolaşım kapasitesinin belirleyici hale geldiği bir ortamda galeriler giderek birer üretim bandına benzemeye başlar. Sergiler çoğalır, sanatçılar çoğalır, imgeler dolaşıma girer; fakat bu yoğunluk çoğu zaman derinleşen bir estetik tartışma yaratmaz. Bu durumda sanat alanı, üretimin büyük ölçüde hevesle sürdüğü fakat değer ölçütlerinin belirsizleştiği bir piyasa ekosistemine dönüşür. Çünkü galerinin temel işlevi, sermaye karakterli bir yapıda olmalarından dolayı, sanat eserini dolaşıma sokmak ve onu meta olarak pazarlamaktır. Bu nedenle galeriler piyasayı bir taraftan kurarken diğer taraftan kurdukları sistemin içindeki rollerini oynarlar. Böylece yarattıkları talebe uygun arz beklerler ya da zaten yukarıda açıkladığımız gibi piyasanın görünmez eliyle yönlendirilmiş arza uygun talebi bulurlar. Bu denge kurulurken ne arz ne de talep üzerinde, çoğu zaman açık bir sansür biçiminde görünmez; fakat sergi programlarının genel yönelimleri incelendiğinde piyasaya uyumlu estetiklerin sistematik biçimde öne çıktığı görülür. Böylece sanat alanında estetik değer ile mübadele değeri giderek iç içe geçer ve piyasanın talebi noktasında aynılaşır.
Üçüncü düzeyde ise alanın genel ideolojisi devreye girer. Sanat dünyası kendisini çoğu zaman özgürlük, yaratıcılık ve bireysel ifade alanı olarak tanımlar. Bu söylem kısmen doğrudur; ancak aynı zamanda piyasanın üzerini örten ideolojik bir işlev de görür. Çünkü sanatçıların karşılıksız ya da düşük karşılıklı emek üretmesini mümkün kılan şey tam da bu ideolojik çerçevedir. Sanat yapmak bir meslekten ziyade bir “tutku” olarak tanımlandığında, emeğin ekonomik karşılığının geri plana itilmesi kolaylaşır. Üzerine ideolojinin, sermayenin yıllara yayılan dikkatli uğraşları sonucunda Frankfurt Okulu ve benzeri kurumlar aracılığıyla, düşünsel mekanizmaları tarihsel bağlamından koparmak için aldığı görevler de eklendiğinde mevcut piyasa egemenliğine adım adım nasıl gelindiği tahmin edilebilir.
Ongun’un yazısının tartışmaya açtığı önemli noktalardan biri de şudur: bu düzenek yalnızca yukarıdan dayatılan bir mekanizma değildir. Sanat alanının içindeki aktörler, sanatçılar, küratörler, bağımsız inisiyatifler ve küçük kurumlar, çoğu zaman farkında olmaksızın aynı işleyişin taşıyıcısı haline gelirler. Buraya eklenmesi gereken, gözden kaçırılmaması gereken bir faktör de patron sanatçılardır. Usta çırak ilişkisini, işine geldiği biçimiyle öğrencisinin emeğini sömürmek olarak kullanan sermayedar olmuş sanatçılar da bu sistemin çarklarına bir hayli su taşıyorlar. Aynı ilişki biçimi her düzeyde birbirini tekrar ederek, genç sanatçıların birbirlerinden ücretsiz emek talep edebildiği, sergide görevli olan kendinden birkaç yaş küçük sanat öğrencisine “senin işin benim eserimin önünde beklemek” diyebildiği, sanat kurumlarının etkinliklerini “tecrübe edinme” havucunu pazarlayarak gönüllü emeğe dayandırabildiği bir düzlem kuruluyor. Böylece alanın içindeki aktörler aynı anda hem mağdur hem de düzenin yeniden üreticisi haline geliyorlar.
Bu durum bireysel niyetlerden ziyade yapısal bir çerçeve içinde anlaşılabilir. Çünkü sanat alanı piyasa mantığı içinde var olduğu sürece üretim ve görünürlük rekabet üzerinden örgütlenir. Sergi alanları, fon kaynakları, koleksiyonlar ve kamusal alan sınırlıdır. Bu sınırlar sanatın metalaşmasının, buna bağlı olarak sıradan insanların sanat eseri alamaması ve neticesinde ona yabancı hale gelmesiyle alakalıdır. Dolayısıyla sanatçılar ister istemez birbirlerinin rakibi konumuna yerleşir. Bu rekabet ortamı, söylem düzeyinde sürekli olarak dayanışmayı çağıran ancak pratikte çoğu zaman parçalanmış ve rekabetçi ilişkiler üreten bir alan yaratır.
Sanat tarihine bakıldığında ise kültürel üretimin her zaman yalnızca piyasa mekanizmalarıyla örgütlenmediği görülür. Kamusal desteklerin güçlü olduğu dönemlerde sanat üretimi daha geniş toplumsal kesimlere yayılabilir; sanatçılar yalnızca koleksiyonerlere, galerilere ya da dar bir kültür piyasasına bağımlı olmadan üretim yapabilirler. Bu durum sanatın ekonomik koşullardan tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmez; ancak üretimin toplumsal örgütlenme biçimi belirgin biçimde farklılaşır.
Bugün özellikle genç sanatçıların yaşadığı sıkışma, daha genel bir ekonomik dönüşümün kültür alanındaki yansıması olarak ortaya çıkar: emeğin değersizleşmesi ve kamusal alanın daralması. Sanat üretimi giderek bireysel girişimciliğin, proje ekonomisinin ve görünürlük rekabetinin içine çekilir.
Bu nedenle, "heves ekonomisi"ni mümkün kılan ekonomik düzen varlığını sürdürdüğü sürece, sanat üretiminin gerçek anlamda özgürleşmesinin yalnızca sanat alanı içindeki ilişkilerin iyileştirilmesiyle değil, kültürel üretimin daha geniş ve kamusal bir zemin üzerinde yeniden örgütlenmesiyle mümkün olacağı açıktır.
Başka bir ifadeyle, sanat üretiminin sürdürülebilirliği piyasanın dar mübadele mantığının ötesine geçildiğinde mümkün hale gelir. Kültürün kamusal bir hak olarak kabul edildiği, sanat üretiminin toplumsal olarak desteklendiği ve kültür emekçilerinin emeğinin güvence altına alındığı halkçı ve kamucu bir düzen olmadan “heves ekonomisi”nin yarattığı çelişkiler ortadan kalkamaz.
1Heves ekonomisi, nereye kadar? – Sanatatak
/././
soL









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder