Çocukları vurduklarını biliyorlardı!
ABD-İsrail’in İran’da 160’tan fazla çocuğu katlettiği okul saldırısında binayı okul olduğunu bile bile iki kez vurduğu ortaya çıktı. Trump’a seslenen Laricani “İran'da özgürlük için bestelediğiniz marş bu muydu?!” dedi.
İran’ın Minab kentinde ABD-İsrail’in ilkokula füzelerle düzenlediği saldırıda katlettiği 160’tan fazla çocuğu bilerek hedef aldığı, olay yerinden görüntülerin uydu görüntüleriyle karşılaştırılmasıyla netlik kazandı.
İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani X hesabından bugün yaptığı paylaşımda “İsrail-Amerikan haydutlarının bir okulda masum Minablı kızları topluca katletmesiyle, güç yoluyla barış teorisi kanla lekelendi. Bay Trump! Tanrı, aldatanları kendi eliyle rezil eder” diye yazdı.
İngiliz Guardian gazetesi 28 Şubat’taki saldırıda ABD ve İsrail’in saldırdığı ilkokulun yerini doğrulamak için olay yerinden alınan doğrulanmış videoları uydu görüntüleriyle karşılaştırdı.
Okul İran Devrim Muhafızları kışlası ve destek binalarını oluşturan bir bina kümesinin bitişiğindeydi. Okulun yanındaki kompleks, Devrim Muhafızları logosunu taşıyan ve “Deniz Kuvvetleri Tıp Komutanlığı" yazan bir tabelaya sahip bir tıp kliniği ve eczane içeriyor.

Daha geniş komplekste ayrıca "Devrim Muhafızları Seyyed el-Şehitler Kültür Kompleksi" olarak işaretlenmiş bir spor salonu veya konser alanı gibi görünen bir yer de bulunuyor.
Okulun konumu ayrıca Osint (açık kaynak istihbaratı) araştırmacıları, İran öğrenci ağı ve bağımsız Farsça doğrulama hizmeti Factnameh tarafından da doğrulandı.
Ancak okulun herhangi bir anlamda askeri amaçlı bir bina olduğuna dair hiçbir gösterge yok. Sınıf binası ve oyun alanı, Devrim Muhafızları yerleşkesinin geri kalanından duvarla ayrılmış durumda ve duvarlarındaki renkli duvar resimleri bazı uydu görüntülerinde görülebiliyor.
Saldırıda çoğunluğu yaşları 7 ila 12 arasında değişen çocuklar olmak üzere en az 168 kişi yaşamını yitirdi, 95 kişi yaralandı.
Middle East Eye’ın aktardığına göre, görgü tanıkları ve ilk yardım ekipleri, okulun iki kez vurulduğunu, ikinci füzenin ise ilk saldırıdan kurtulan öğrenciler ile onları almaya gelen velileri hedef aldığını söylemişti.
İlk ders saatindeydiler, füze doğrudan okul binasını vurdu
Guardian’ın olay yerinden aktardığı görüntülerde boya fırçalarının, pastel boyaların, mikroskopların, pastel renkli ağaçların olduğu duvar resimlerinin üzerinde siyah duman yükseliyor. Okulun cam pencereleri patlamanın şiddetiyle parçalanmış ve perdeleri çerçevelerinden paramparça olmuş halde sarkıyor.
Yanmış bir duvara yaslanmış, oyun alanının kalıntıları etrafa saçılmış durumda: Kırmızı plastik bir kaydırak, çocuk boyutunda sandalyelerden oluşan bir karmaşa. Devrilmiş bir kitaplığın üzerinde, patlamadan dolayı tozla kaplı, düzgünce yerleştirilmiş bir çift pembe plastik sandalet var.
Füze, okula sabah ders saatlerinde isabet etti. İran'da okul haftası Cumartesi'den Perşembe'ye kadar sürüyor ve bu nedenle ABD ve İsrail bombaları Cumartesi günü saat 10 civarında düşmeye başladığında dersler devam ediyordu. Saat 10.00 ile 10.45 arasında, İran'ın güneyindeki Minab'da bulunan Şacereh Tayyebeh okuluna bir füze doğrudan isabet etti ve betonarme binayı yerle bir ederek, 7 ila 12 yaşları arasındaki onlarca kız çocuğunun ölümüne neden oldu.

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan görüntüler, kız okulunun içindeki yıkımı gösteriyor.
Enkaz altında çocukların parçalanmış bedenleri...
Guardian'ın grafiksel içeriği nedeniyle yayınlamadığı olay yerinden fotoğraflar ve doğrulanmış videolar, çocukların cesetlerinin enkaz altında kısmen gömülü olduğunu gösteriyor. Bir videoda, çok küçük bir çocuğun kopmuş kolu enkazdan çıkarılıyor. Kan ve beton tozuyla kaplı renkli sırt çantaları enkazın arasında duruyor. Bir kız çocuğu, ceplerinde ve yakasında kareli yamalar bulunan yeşil bir elbise giyiyor, şekli kısmen siyah bir ceset torbasıyla örtülmüş. Arka planda çığlıklar duyuluyor.
Kurtarma ekipleri enkazı elle kazarken, perişan haldeki bir adam okulun enkazında duruyor ve ders kitapları ile çalışma kağıtlarını sallıyor. “Bunlar, bu yıkıntıların altında, bu enkazın altında kalan çocukların okul kitapları” diye bağırıyor. “Bu kitapların üzerinde bu çocukların kanını görebilirsiniz. Bunlar asker olmayan siviller. Burası bir okuldu ve ders çalışmaya geldiler.”
Asker ailelerinin yanısıra sıradan ailelerin çocukları da eğitim görüyordu
ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırının ilk saatlerinde ilkokula düzenlediği füze saldırısıyla 160’tan fazla çocuğu katletmesinin ardından UNESCO saldırıyı uluslararası hukukun “ağır bir ihlali” diye nitelendirmişti.

İran'daki öğretmen sendikalarının bir ağı olan İran Öğretmenler Sendikaları Koordinasyon Konseyi'nin Kanada merkezli temsilcisi Shiva Amelirad, Guardian'a verdiği demeçte, sınıfların sadece asker ailelerinin çocuklarına ayrılmış olmadığını söyledi.
Okul ayrıca, özellikle özel okul ücretlerini karşılayamayan yerel halktan birçok çocuğu da kabul ediyordu. Amelirad, "Ücreti diğer birçok özel okuldan daha düşük olduğu ve devlet okullarındaki aşırı kalabalık nedeniyle, sıradan aileler çocuklarını oraya kaydettirmek zorunda kalmıştı" dedi. Saldırının yaşandığı yerden gelen ilk videolar da bunu gösteriyor.
Bu vahşi saldırıya dair soruya ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in verdiği yanıt ise "Söyleyebileceğim tek şey, olayı soruşturduğumuzdur” şeklinde oldu. Hegseth ABD ordusunun "sivil hedefleri hiçbir zaman hedef almadığını" iddia edebildi.
Veliler çocuklarını almaya daha gelmeden vurdular
İranlı yetkililer ABD-İsrail saldırısının sabah 9.40'ta başlamasından kısa bir süre sonra okulların kapatılması emrini vermeye başlamıştı.
Bombanın Minab'a uyarılar ulaşmadan önce mi yoksa hemen sonra mı, yani velilerin harekete geçmeye vakit bulamadan mı okula isabet ettiği henüz belli değil. Öğretmenler Konseyi'nden Amelirad, "okulun kapatılacağı duyurusu ile patlama anı arasındaki sürenin çok kısa olduğunu" ve bu nedenle "ailelerin çocuklarını almaya henüz gelmediklerini" söylediklerini belirtti.

Toplam ölü sayısının kaçının öğretmen veya okul personeli olduğu henüz belli değil, ancak İran Öğrenci Haber Ajansı ISNA okul müdürünün de ölenler arasında olduğunu bildirdi. İnsan hakları örgütü Hengaw'a göre, okulda sabahçı olan çocukların sayısı 170 çocuktu.
Bölgedeki morgun kapasitesi yetmedi!
Amelirad, Guardian'a yaptığı açıklamada, ölü sayısının bölgedeki morgun kapasitesini aştığını belirterek "Hastane morgunun sınırlı kapasitesi nedeniyle, kurbanların cesetlerinin saklanması için soğutmalı araçların kullanıldığı bildiriliyor" dedi.
Minab Umman Denizi yakınlarında, başlıca geçim kaynakları tarım, özellikle hurma ve narenciye yetiştiriciliği olan nispeten küçük bir kent. Bu kentten en az çoğu kız çocuğu en az 168 cenaze dün kaldırıldı.

Amelirad, “Kurbanlar arasında birçok farklı aileden çocuklar vardı. Bazı durumlarda, aynı aileden birden fazla çocuk hayatını kaybetti” dedi.
İran’da Minab’da 160 çocuğun hayatını kaybettiği katliama dair yeni ayrıntılar ortaya çıktı.
Sabah yazarından Hakan Fidan’a dikkat çeken İran yanıtı
Diğer yandaş yazarların aksine zaman zaman iktidara karşı da dikkat çeken çıkışlar yapan Salih Tuna, Hakan Fidan’ın İran tavsiyelerine yanıt verdi.
Dün soL’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran çıkışını ayrıntılarıyla incelemiş, içinde bulunulan durumun Amerikancılığın çıkışsızlığı olduğuna işaret etmiştik.
Bugün aynı konuda Sabah yazarı Salih Tuna’dan ilginç bir yazı geldi.
Tuna, İran’ın komşu ülkelerde sadece ABD üslerini vurduğu yönündeki açıklamasını hatırlatıp, üstüne de gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerine işaret ettiği yazısına şöyle başladı:
“İran Genelkurmay Başkanlığı'nın sadece ABD üslerini hedef aldıklarına, komşu topraklarına saldırı düzenlemediklerine dair ısrarlı yalanlamalarını hadi savaşın bir tarafı olduklarından dolayı umursamayalım. Trump'a da yakın ünlü gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerini ne yapacağız peki? Kimi bölge ülkelerine özellikle de Suudi Arabistan'a düzenlenen saldırıları İran'ın değil İsrail'in gerçekleştirdiğini dile getirmişti hani. Hatta bu meyanda MOSSAD ajanlarının yakalandığını iddia etmişti. Sahada dönen dolaplardan habersiz olsanız bile İsrail'in, meseleyi bir Arap-İran savaşına dönüştürme ve bölge ülkelerini İran'ın karşısına kalıcı bir blok olarak dikme arzusu muamma değil.”
Tuna’nın bu sözleri önemli, çünkü hem yandaş medyada hem de kimi AKP kadrolarında tam aksi yönde bir pozisyon ortaya çıkmış durumda.
Yazısının devamında Hakan Fidan’ın açıklamalarına değinen Tuna, şöyle devam etti
“Gelgelelim, Dışişleri Bakanımız saldırıların arkasında İran'ın olduğunu, Tahran'ın "Ben gidersem bölgeyi de götürürüm" stratejisini "inanılmaz derecede yanlış" bulduğunu ifade ediyor. Sayın Bakan'ın bu tutumu bölgenin vahşi ve komplike gerçekliği karşısında adeta "naif bir diplomasi dersi" midir, bilmiyorum.
Benim bildiğim şudur: Sayın Bakan'ın açıklamasının olduğu yerde İran'ın veya Tucker Carlson iddialarına bakacak hâlimiz yok.
Fakat...
ABD ve İsrail'in "rejim değişikliği" veya "askeri imha" gibi radikal seçeneklerin tartışıldığı bir ortamda, İran'daki yeni liderlikten "esneklik" beklemesi ve "kimsenin aşağılanmayacağı bir orta yol" umması, bölgenin mevcut barut kokulu atmosferinde kâğıttan bir kalkanla kasırgaya karşı durmak kadar naif kalıyor.”
Yukarıda aktardığımız alıntının son cümlesinde yer alan ve tırnak içine alınan ifadelerin tamamının Hakan Fidan’ın sözlerine atıf olması ve içerdiği ton son derece ilgi çekici.
Tuna açıkça Fidan’ın önerilerinin karşılıksız olduğuna vurgu yapıyor.
Tuna, burada da durmuyor ve yazısını şöyle noktalıyor:
"İran'ın menzili İsrail'e ulaşacak tüm silahlarının imha edilmesini kabul etmesi de "esneklik" değil, İsrail karşısında süngü düşürmek anlamına gelir.
Sayın Bakan'ın "fırsat penceresi" olarak adlandırdığı o ince aralık, İran'a "Suriyeleşmekten" başka bir "şans" bırakılmadığının teyidi gibi.
İran için de planlanan, nihai sonun bir fragmanıdır.
Bu aşamada İran'dan "esneklik" istemek, tüm savunma reflekslerini kırıp İsrail'in endişelerini karşılayacak bir "uyduya" dönüştürmek demek değil midir?
"Tanrı'nın planını" uyguladığını sanan sapkınlarla birlikte İsrail'in bölgedeki hedefleri apaçık ortadayken...
PJAK'tan İran'ı parçalamak için harekete geçmesini istedikleri bu günler, yarınlarda Türkiye'ye uygulayacakları planın (nihayetinde Sevr'in) açık habercisiyken...
Dışişleri Bakanımızın bölgedeki yangını "yanlış strateji" ve "iyi niyetli tavsiyeler" üzerinden okuması, kusuruma bakmasınlar ama bana biraz naif bir dipnot gibi geliyor.
İran için hazırlanan etkisizleştirilme süreci işlerken, rasyonel diplomasi masası çoktan devrilmiş, yerine Armageddon'un kutsal ateşi yakılmıştır. Soru şudur: Bu ateşin alevi bizi de içine almadan ne yapmalıyız?"
***
Amerikan üslerine alışmak: İran'ın vurduğu noktalar ne anlatıyor?-Ogün Eratalay-
ABD’nin bölgede neden bu kadar üssü var, üslere ev sahipliği yapan ülke halkları bu onursuzluğa nasıl izin veriyor, son saldırıların ardından bu üsler sorgulanıyor mu?
ABD ve Katar Özel Operasyon Kuvvetleri'nin ortak tatbikatından bir kare. (Fotoğraf: CENTCOM)Savaş tüm şiddetiyle devam ediyor. Amerikan ve İsrail Hava Kuvvetleri başta Tahran olmak üzere çok çeşitli kentleri, yerleşim yerlerini, okulları, tesisleri vuruyor.
İran ise geçtiğimiz aylarda yaşanan 12 Gün Savaşından ders çıkarmışa benziyor. Devlet yapısı, dini ve askeri lider kadro suikastlerine rağmen dağılmamış durumda. İsrail hedeflerinin dışında özellikle ABD’nin bölgedeki askeri üsleri ve tesisleri büyük bir başarıyla vuruluyor. Bu kapsamda Kıbrıs’ta ABD askerlerinin de bulunduğu İngiliz Üssü de hedef alındı.
Bu gelişmeler yaşanırken kulağımızın artık aşina olduğu, duyduğumuzda bizi şaşırtmayan bir veriyi sorgulamak istiyoruz. Bazı çok basit sorulara cevap arıyoruz; ABD’nin bölgede neden bu kadar üssü var, üslere ev sahipliği yapan ülke halkları bu onursuzluğa nasıl izin veriyor, son saldırıların ardından bu üsler sorgulanıyor mu?

Kuveyt
Körfez Savaşı öncesinde Saddam Hüseyin rejimi işgalinin ardından ABD-Kuveyt ilişkileri dramatik seviyede arttı. Küçük yüzölçümüne rağmen dünyanın en önemli petrol rezervlerine sahip olan ülke bu dönemden sonra tamamen ABD etkisine girdi. Kendilerine “emir” demeyi tercih eden Kuveyt kralları o kadar Amerikancılar ki, bunu gizlemek için radikal şekilde İsrail karşıtı söyleme devam etmek zorunda kalıyor. İsrail'le her türlü ilişkiyi reddeden Kuveytli iktidar sahipleri, emperyalizmin İsrail lehine olan harekâtına ise ses çıkartmamayı tercih ediyor. Ülkedeki en büyük askeri üs olan Ali Al-Salem Üssü, İran tarafından vurulmuş durumda.
El-Zafra üssünde yakıt ikmali yapan bir haber alma uçağıBirleşik Arap Emirlikleri
Yıllarca Suud prenslerinin gölgesinde kaldıktan sonra 1974 yılında bağımsız olmaya karar veren kabile şeflerinin koalisyonu olan Birleşik Arap Emirlikleri, kurulduğu yıldan çok önce Britanya ve Amerikalı petrol şirketleriyle flörte başladı. Körfez Savaşıyla beraber gelişen emperyalizmle ilişkiler askeri alanda da zirve yaptı. Ülkedeki üç büyük askeri üssün en önemlisi başkent Abu Dabi dışındaki El-Zafra Hava Üssü Amerikan ve Fransız Hava Kuvvetleri unsurlarına ev sahipliği yapıyor. Körfez Savaşı, Irak Savaşı ve Afganistan Savaşında yoğun kullanılan üs, önceden Yemenli Husiler tarafından vurulmuştu. Üs, bugün İran füzelerinin hedefi konumunda.
Ürdün
Ürdün, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bölgenin yeniden tasarlanması ile beraber ortaya çıktı. Bu anlamda o dönem Britanya, sonra da ABD yörüngesine girmeyi varlıklarının gerekçesi olarak gören Ürdün kralları emperyalizmin gösterdiği doğrultudan çıkmadı. Son dönemde ABD’nin bölgedeki her türlü askeri, diplomatik açılımını destekleyen, İsrail ile 1970’lerde iyi ilişkiler geliştiren, Filistinli örgütleri tasfiye eden bir ülke. 2023 yılında başlayan Gazze soykırımı sırasında ülkedeki kamuoyunu yatıştırmak için müttefiki İsrail’i “sert şekilde” eleştiren rejim, hava sahasına kurduğu Amerikan füze sistemleriyle bugün İsrail’i İran füzelerinden koruyor. Gerekçesi de “egemen” bir ülke olan Ürdün’ün hava sahasının ihlali!
Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Rabin ile (1994)Katar
ABD ile Katar arasındaki diplomatik ilişkiler 1972 yılında başladı. Olağanüstü doğal kaynak rezervleriyle dikkat çeken ülke 1992 yılından itibaren ABD ile savunma alanında güçlü bağlar kurmaya başladı. Bu kapsamda El Udeid ve Es Sayliyah Hava Üsleri ABD’nin son dönemdeki Irak, Suriye ve Afganistan harekâtlarında üs konumu gördü. Katar, Suudi Arabistan örneğindeki gibi, üslerin dışında ABD’den yoğun silah ve mühimmat ithal ederek savunmasını güçlendirme peşinde. Bu ülkede Türk Silahlı Kuvvetlerinin de kalıcı bir varlığı olduğunu ekleyelim.
Trump, Katar’daki üste askere hitap ediyor (Mayıs 2025)Bahreyn
Bahreyn, İngiliz sömürgesi olduğu dönemden itibaren Amerikan Deniz Kuvvetlerine ait bir deniz üssüne sahipti. 1971 yılındaki bağımsızlığın ardından iki ülke arasındaki ilişkiler resmiyete büründü. Bu kapsamda 1991 tarihli savunma işbirliği antlaşmasından sonra Bahreyn, Amerikan 5. Filosunun komuta merkezi haline geldi. Askeri işbirliğinin dışında ABD ile derin ekonomik bağlara sahip olan ülke, Arap Baharı döneminde iktidar karşıtı yoğun gösterilere sahne olmuştu. ABD Silahlı Kuvvetlerinin göz yumduğu şiddetli müdahale sonrasında yüzlerce kişi öldürülmüş, yoğun işkence vakaları yaşanmıştır. Rejim bu süreçte halkın üzerine Malezyalı, Pakistanlı paralı askerleri bile salmıştır. Bugün Şii nüfusun çoğunlukta bulunduğu ada ülkesinde de yoğun şekilde İran yanlısı protesto gösterileri yapılmaktadır.
Suudi Arabistan
ABD-Suudi Arabistan ilişkileri emperyalizmin ikiyüzlülüğünün en açık şekilde ortaya çıktığı örneklerden. İki ülke arasında 1933 yılında başlayan ilişkiler, II. Dünya Savaşı'nın sonuyla beraber üst düzeye çıktı. Krallığın askeri olarak savunmasını üstlenen ABD, bunun karşılığında ülkeden ham petrol ithal etmektedir. Bir yanda laik anayasa bir cumhuriyet iddiasındaki ABD ile İslami şeriat esasına dayanan mutlaki bir krallık arasındaki hiç bozulmayan ilişki çok dikkat çekici. Askeri anlamda iki ülke arasındaki ilişkiler 2010 yılıyla beraber yeni bir aşamaya girdi. Bu tarihten itibaren Suudi rejimi yüklü miktarda silah ve ekipman siparişi vermeye başladı ve Amerikan silah şirketlerinin en iyi müşterileri haline geldi. Bu silah satışı, bölgede önemli bir askeri varlığı bulunan ABD Silahlı Kuvvetlerinin de işine geliyordu. Hem kendi donanımına aşina bir müttefik güç ihtiyaç halinde derhal ABD harekâtına dahil olabiliyordu hem de ABD Silahlı Kuvvetlerinin olası ihtiyaçları bu ülkeden karşılanabiliyordu. Bugün İran tarafından vurulan, Riyad eyaletindeki Prens Sultan Hava Üssü çok çeşitli savaş uçağı ve füze sistemine ev sahipliği yapmakta.
Irak
Emperyalizm tarafından yalandan gerekçelerle saldırılan Irak, 2003 yılından itibaren işgale uğradı. Saddam rejiminin devrilmesiyle beraber bir süre aktif olan Irak Direnişi etkisini yavaş yavaş kaybetti. Birbiri ardına kurulan hükümetlerin ardından 2011 itibarıyla önemli askeri varlığını bölgeden çeken ABD Silahlı Kuvvetleri, üslerini terk etmedi. Bu kapsamda özellikle El-Esad Üssü dikkat çekici. Savaş yıllarında tüm konteyner altyapısı Türk prefabrik firmaları tarafından yapılan kamp bugün halen bölgedeki önemli ABD varlıklarından. Emperyalizmin dağıttığı Irak merkezi yapısından ortaya çıkan Kürdistan Bölgesel Yönetimi de varlığının güvencesini Amerikan emperyalizmine üs vermekte gördü. Erbil Uluslararası Havaalanı bu anlamda sivil bir havaalanı olarak görülse de askeri amaçlarla da kullanıldığını ve İran tarafından hedeflendiğini belirtelim.
Sonuç yerine
Verdiğimiz örneklerde ortaklaşan durum, halklarına rağmen iktidarda olan zümrelerin ülke doğal kaynakları karşılığında emperyalizmin güdümüne girme konusunda olağanüstü istekli oldukları. Bu durum ülkenin ekonomik yapısında etkili olurken, askeri anlamda ülkedeki askeri üslerin bizatihi varlığı büyük bir egemenlik sorununa işaret ediyor. Bunun dışında bu üslerden hareket eden birliklerin katıldıkları “yasadışı” askeri harekât bu ülkeleri de uluslararası alanda suçlu konuma düşürüyor. Bu suçların sorgulanmaması veya gündem edilmemesi bu eylemlerin suç olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece asıl suçlu olan emperyalizmin halen istediği gibi at koşturmasıyla ilintili.
Bir diğer konu da emperyalizmin askeri gücüyle ilgili. Özetlemeye çalıştığımız bölgedeki çok sayıdaki üs, buralarda yapılan yığınak, lojistik destek birimleri ve bunun ötesinde Amerikan standartlarında yapılandırılmış ordular (özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri) bulunması emperyalizmin eline çok güçlendirmektedir. Bunların olmadığı senaryonun emperyalizm için çok can sıkıcı olacağını söylemek zorlama olmayacaktır.
/././
Doğa Koleji emekçileri 55 gündür maaş alamıyor: Ücretler 5 gün içinde yatmazsa iş bırakma gündeme gelecek -Özkan Öztaş-
Doğa Koleji'nde sorunlar devam ediyor. Daha önce öğretmenlerin yaşadığı hak gasbının ardından şimdi de temizlik ve güvenlik işçileri de 55 gündür maaş alamıyor. Taşeron firma ile kolej arasında kalan emekçiler, 10 Mart'a kadar ödeme yapılmazsa iş bırakma eylemine başlayacak.
Daha önce öğretmenlere maaş vermemesi ve ardından gelişen büyük öğretmen eylemleriyle gündeme gelen Doğa Koleji'nde bu sefer de temizlik ve güvenlik görevlileri maaşlarını alamıyor. Yaklaşık 55 gündür maaşlarını alamadığını ifade eden çalışanlar, yaşadıkları sorunu soL'a anlattı.
Bine yakın işçinin iki aydır maaş alamadığını belirten Doğa Koleji çalışanları, bu duruma rağmen kendilerine doğru düzgün bir açıklama yapılmadığını ifade ediyor. İki aylık sürenin dolmasına birkaç gün kaldığını söyleyen emekçiler, durumu sorduklarında taşeron firma olan Binsat'ın topu Doğa Koleji'ne attığını belirtiyor. Binsat yetkilileri parayı Doğa Koleji'nden alamadıklarını iddia ederken, çalışanlar firmaların kendi aralarındaki sorunlar yüzünden mağdur edildiklerini vurguluyor.
'İş bulabilenler kaçtı gidecek yeri olmayanlar çile dolduruyor'
soL'a konuşan temizlik ve güvenlik işçileri, kolejin umursamaz tavırlarından dolayı birçok işçinin iş bırakıp farklı işlere başladığını ifade ediyor. Herkesin kolayca iş bulamadığını belirten çalışanlar, kimisinin evine yakın olduğu için mecburen burada kaldığını, başka bir yere girmesi durumunda yol parasının altından kalkamayacağını dile getiriyor. Kimisinin ise yıllarca çalışıp prim biriktirdiği için tüm haklarından vazgeçerek çıkıp gitmeyi tercih etmedi belirtiliyor. İşçiler, burada kalanların adeta çilesini doldurduğunu söylüyor.
Maaşlar ödenmezse iş bırakacaklar
Çalışanlara yapılan son bilgilendiremede 10 Mart tarihinde maaşların ödeneceği aktarıldı.
Kirasını ödeyemeyen ve geçinmek için telefonunu satan birçok arkadaşları olduğunu söyleyen emekçiler, alın terlerine göz dikilirse tüm yasal haklarını kullanacaklarını ifade ediyor.
İşçiler, 10 Mart'ta ödeme yapılmaması durumunda iş bırakarak güçlerini gösterecekleri uyarısında bulunuyor.
***
Laiklik ve anayasa: Yaşam -Ali Rıza Aydın-
Sömürücülerin sınırsız özgürlüğü, egemenliği ve baskısı sürerken dinselliğin ve milliyetçiliğin içinde olduğu siyaset, yönetim ve hukuk anlayışı sömürüyü katmerli kılarak büyütmeye, hak ve özgürlükleri sömürenler çıkarına kullanmaya, toplumsal sorunları örtmeye ve de eşitsizliği meşrulaştırmaya yarar; cumhuriyeti halkın elinden alır.
Başlıktaki “laiklik ve anayasa” sıralamasını vurgulamakta yarar var. Laiklik hukukun değil, hukuk laikliğin ürünüdür. Laikliğe bakılacak yer ussal, bilimsel, aydınlanmacı toplumsal ilişkilerle birlikte dinler üzerine antropolojik incelemelerdir. Cumhuriyet de aynı ilişkilerin ürünü olarak biçimselliğinden öte “halkın egemenliği ve iktidarı”dır. Ve laiklik cumhuriyetin olmazsa olmaz en temel ilkeleri arasındadır. Yurttaş olarak bireysel, toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik tüm hak ve özgürlüklerin özü cumhuriyet ve ilkeleriyle meşruluk kazanır, yaşama geçer.
Anayasa, cumhuriyet ve ilkelerinin, tüm hak ve özgürlüklerin, toplum içinde devletin ve hukukun, devlet içinde siyasal iktidarın ve idari düzenlemelerin temel hukuksal meşruluk belgesi ve güvencesidir.
Konumuz yönünden genel bir anayasal saptama yaparsak;
- Anayasa hükümleri (dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten Başlangıç kısmı da bu hükümlere dahildir), yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Yasalar Anayasaya aykırı olamaz. Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. Yürütme yetkisi ve görevi, cumhurbaşkanı tarafından, Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. Milletvekilleri, cumhurbaşkanı ve yardımcıları, bakanlar Anayasaya bağlılık için andiçer. Hak arama özgürlüğünün ve adil yargılanma hakkının gereğini yerine getiren yargı makamları Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak hüküm verir.
- Anayasanın 2. maddesindeki (başlangıçta belirtilen temel ilkeler arasında yer alan) “laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ve “laik hukuk devleti” ilkesi doğrudan ya da dolaylı olarak değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez hükümler arasındadır.
- Anayasanın temel hak ve özgürlüklerdeki sınırlamaların “laik Cumhuriyetin gereklerine” aykırı olamayacağı (m.13), hak ve özgürlüklerden hiçbirinin “laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde” kullanılamayacağı (m.14), “ibadet, dini ayin ve törenler”in “14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla” serbest olduğu (m.24), kimsenin “ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya” zorlanamayacağı ve “dini inanç ve kanaatlerinden dolayı” kınanamayacağı ve suçlanamayacağı (m. 24), kimsenin “Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar” edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağı (m.24), “düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü”nün “Cumhuriyetin temel nitelikleri”nin korunması amacıyla sınırlanabileceği (m.26), bilim ve sanat yayma hakkının ve basın özgürlüğünün Anayasanın 2. maddesi hükmünü değiştirmek amacıyla kullanılamayacağı (m.27 ve 28) hükümleri laiklik ilkesinin hak ve özgürlükler yönünden üstünlüğünün açık hükümleridir. Bu açık hükümler aynı zamanda “din özgürlüğü”nün diğer hak ve özgürlükler yönünden üstün, ayrıcalıklı olmadığını da gösterir.
- Yine Anayasaya göre siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri “laik Cumhuriyet ilkelerine” aykırı olamayacağı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı da görevlerini “laiklik ilkesi doğrultusunda” yerine getirmek zorundadır.
- Öte yandan “Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacı güden “inkılap kanunları” da (8 adet) koruma altına alınarak “anayasal değer”e kavuşturulmuştur. Tarikat ve cemaatler bu kapsamda hiçbir hukuksal dayanağa sahip değildir, yasaktır.
Anayasal yapıya göre laiklik: Bireysel, toplumsal ve siyasal ilişkilerin aydınlanmacı ve eşitlikçi ilerleme ve gelişmelerinin ürünü olup din özgürlüğünün (bir dine inanma, din değiştirme, dinsel inanç ve kanaatini açıklamaya zorlamama, bir dine inanmama, bir dine inanmadan ya da inanmamadan, din değiştirmeden dolayı kınanıp suçlanmamanın) ve diğer tüm hak ve özgürlüklerin dinsellikle bağının çerçevesidir. Hangi din ya da mezhep olursa olsun, dinin sömürülmemesinin ve sömürmemesinin güvencesidir. “Üstün ilke”dir.
Laiklik olmadan, tüm nitelikleriyle birlikte yaşayan gerçek bir cumhuriyet olmaz, gerçek bir cumhuriyette yaşam olmaz. Esnetilmiş laiklik tanımlamalarıyla, dinsel ılımlaştırma ve uyumlaştırmalarla; dinin sosyalliğiyle, devlete, hukuka ve siyasete girmesiyle de gerçek bir cumhuriyet olmaz. Dinselin girdiği her alan, dinsel davranış kurallarıyla aklın ve bilimin ürünü olan hukukun çatışmasını getirir, bu çatışmadan yapısı gereği dinsellik üste çıkar. Laiklikten verilen her ödün cumhuriyetin başka temel ilkelerini dinsel davranışlara bağımlı kılar; yurttaşlığı ümmetçiliğe, insan haklarını kul hakkına dönüştürür.
Cumhuriyetin üstün ve bağlayıcı olan Anayasayla da güvence altına alınan temel ilkelerinin yurttaşlar, siyasi faaliyet yapan siyasi partiler veya diğer anayasal kurum ve kuruluşlar tarafından savunulmasının -ki tüm yurttaşları ve organları bağlayan anayasal ve üstün laik hukuk devleti ilkesi bu savunmaya gereksinim duyulmayan devlettir- suçlanması hiçbir dünyasal gerekçeyle açıklanamaz.
Laiklik ilkesi, ceza hukukunda belirtilen “halkın (…) din, mezhep (…) bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kamunun güvenliği için tehlikeli tarzda kin ve düşmanlığa alenen tahrik” etmenin değil, etmemenin güvencesidir. Laiklik olmadığı zaman din ve mezhep bakımından ayrımcılık başlar, din özgürlüğü bir dinin ya da mezhebin özgürlüğüne dönüşür. Laiklik olmadığı zaman herkesin “din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” olması esası bozulur. Laiklik olmadığı zaman bir din ya da mezhep egemen duruma getirilerek devlete, hukuka, siyasete, ekonomiye, toplumsal yaşam tarzına el atar.
Temel amaç ve görevleri arasında “Cumhuriyeti korumak” olan ve Anayasa hükümleriyle bağlı olan devlet organları ve/veya görevlilerinin kamu gücüne ve kamusal zor yetkisine sahip olmaları, anayasal düzeni ve uygulamasını önlemeye girişme, uygulamama, çifte standart uygulama, ihlal etme hakkını vermez, suç kapsamına girer.
Bu anayasal genel anlatıma ek olarak vurgulanması gereken bir başka temel konuysa sınıfsallıktır. Cumhuriyet ve ilkeleri, eşitlik, hak ve özgürlükler, anayasa ve diğer hukuk hükümleri, siyasal örgütlenme ve faaliyetler, demokratik toplum düzeni ve gerekleri, devlet, milliyetçilik, dinsellik sınıfsaldır, Kapitalizmin/emperyalizmin teslim aldığı temel ilkelerden, hukuktan, yönetim ve denetimden halkın değil sömürücü sınıfın egemenliği ortaya çıkar. Bu egemenlik de cumhuriyeti zedeler.
Sömürücülerin sınırsız özgürlüğü, egemenliği ve baskısı sürerken dinselliğin ve milliyetçiliğin içinde olduğu siyaset, yönetim ve hukuk anlayışı sömürüyü katmerli kılarak büyütmeye, hak ve özgürlükleri sömürenler çıkarına kullanmaya, toplumsal sorunları örtmeye ve de eşitsizliği meşrulaştırmaya yarar; cumhuriyeti halkın elinden alır.
/././
Göbeğini Trump’la kesmek -Alpaslan Savaş-
Demokrasi ve özgürlükler ittifakının bu kadar Amerikancı bir çizgiye oturduğu az dönem vardır. Türkiye’yi ve bu topraklarda yaşayan her bir yurttaşın güvenliğini tehdit edecek bir büyük kumar oynuyor. Bu oyunu ancak anti-emperyalist tutumun toplumda güçlenmesi bozabilir.
ABD-İsrail ikilisinin İran’a başlattığı saldırı beşinci gününe girdi. Kentler bombalanıyor, askeri hedeflerin yanında sivil yerleşimler vuruluyor. Bu pedofili çetesi, saldırının ilk gününde Minab kentindeki ilk okulu bombalayıp 160’dan fazla kız çocuğunu katletti. Emperyalist katliamlarından biri daha, hesabını sormak büyük insanlığın boynunun borcu olarak yazıldı tarih sayfasına. Dün sevgili Ali Ufuk’un (Arıkan), o kız çocuklarının katillerinin listesini tuttuğu ve yumruklarımızı sıkarak okuduğumuz yazısını o güne kadar masamızın üstünde saklamalıyız.
İçeride ise günlerdir süren ikiyüzlülüğe tanık oluyoruz. ABD’yi neredeyse hiç anmayıp saldırıyı İsrail’in kışkırtmasına bağlayan AKP, son iki günde İran’a okları sivriltti. Havuz medyasında köpüren düşmanlığa dün Hatay’a düşen füze parçasını İran’ı iyiden iyiye hedefe koymak için fırsata çevirme çabaları eklendi.
Daha fazlası var. Dışişleri bakanı Hakan Fidan’ın önceki günkü sözleri sıradan değerlendirmeler değil. Fidan, savaşın sona ermesinin İran’daki askeri kapasitenin yok edilmesine ya da ülkede bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesine bağlı olduğunu ifade ediyor.
Bu sözler bir televizyon yorumcusundan gelse olasılıkları konu eden bir siyasi analiz olarak kabul edilebilirdi. Fakat konuşan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış işleri bakanı. Dünyanın neresine giderseniz gidin o pozisyondaki birinin sözleri yorum değil tutum ifadesi olarak kabul edilir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, savaşın bitmesi için saldırıya uğrayan ülkenin savunmasının tamamen yok edilmesini ya da oradaki rejimin değişmesini beklemektedir. Bu beklentiden önümüzdeki dönem AKP iktidarının göbeğini Trump’la kesmeye karar verdiği anlaşıyor. Şu saate kadar Erdoğan’dan Fidan’la çelişecek herhangi bir şey duymadık.
Bunun son derece tehlikeli ve aynı zamanda büyük bir kumar olduğunun altını çizelim.
Tehlike, bölgedeki emperyalist hesapların parçası olarak Türkiye’nin rolü neyse onu yerine getirmek zorunda kalması, kumar ise bu tercihin Kasım ayındaki ABD seçimlerinden çıkacak sonuçlara bağlı olmasıdır.
Göbeğini Trump’la kesmeye karar veren başkaları da var. İran’daki Kürt siyasi merkezleri başından bu yana ABD-İsrail saldırganlığının parçası konumundalar. Savaşın bir rejim değişikliği ile sonuçlanması için çaba gösteriyorlar. Önceki gün aralarında PKK’nin İran kolu olarak kabul edilen PJAK’ın da yer aldığı Rjhilat Siyasi Güçler İttifakı yaptığı açıklamayla bu tutumu açıkça ifade etti. İran’da bir araya gelen Kürt siyasi örgütleri diyor ki şu anda süren savaş İran halkıyla Amerika ve İsrail’in savaşı değil. Savaşın nedeni halkı rehin alınmış, hak ve özgürlükleri gasp etmiş diktatör ve baskıcı İslam Cumhuriyeti rejiminin varlığı. İran’ın Kürt siyasi grupları Trump-Netenyahu ikilisinin kazanmasını istiyor. İmkanları olsa İran’ı hemen verecekler.
Irak’taki iki Kürt partisinin ise İran’a saldırı başladıktan hemen sonra Trump’la görüştüğü biliniyor. Erbil’deki Amerikan üssü İran’a saldırıda önemli rol oynamaya devam ediyor.
Peki Suriye? Kürtleri İran’da rejime karşı yedekleyen, Irak’ta kalıcı karakol haline getiren ABD-İsrail’in Suriye’deki dengeleri gözden geçirmemesi için bir neden bulunmuyor.
Bu cephenin Türkiye’den verdiği sesleri de masum sayamayız. DEM parti bombaların altındaki İran için üçüncü yoldan, yeni bir yönetim modeli inşasından, halkın demokrasiye girişimlerinden bahsetmeyi tercih ediyor.
Demokrasi ve özgürlükler ittifakının bu kadar Amerikancı bir çizgiye oturduğu az dönem vardır.
Türkiye’yi ve bu topraklarda yaşayan her bir yurttaşın güvenliğini tehdit edecek bir büyük kumar oynuyor. Bu oyunu ancak anti-emperyalist tutumun toplumda güçlenmesi bozabilir.
Bu arada İran direnmeye devam ediyor. AKP iktidarı dahil bölgede Trump’la kader ortaklığı yapanların sayısı artarken İran’ın yenilmemesi önemlidir.
Minab’ta cenazeleri yan yana gömülen İranlı kız çocuklarına borcumuz var. Biz üzerimize düşenin fazlasını yapacağız.
/././
AKP, emekliyi gözden çıkardı -Atilla Özsever-
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, emekli ikramiyelerine zam yapılmayacağını açıkladı. Yani ikramiyeler 4 bin lirada kaldı. AKP, emekliyi iyice gözden çıkarmış gözüküyor. 2024 yerel seçimlerinde emekliden “kırmızı kartı” gördü. Bu kez 17 milyonluk emekli kitlesinin daha ciddi bir tepki vermesi beklenebilir…
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, 2 Mart 2026 günü yaptığı açıklamada, emekli bayram ikramiyelerine zam yapılmayacağını söyledi. AKP’li Güler, Meclis’e sunulan kanun teklifinde böyle bir konunun yer almadığını belirtti.
Emekliye Ramazan ve Kurban bayramlarında 4.000 TL’lik ikramiye ödeneceğini anımsatan Güler, bunun için bütçeden SGK’ya (Sosyal Güvenlik Kurumu) 150 milyar liralık bir kaynak aktarılacağını bildirdi.
AKP’li Abdullah Güler, Orta Vadeli Program (OVP) gereğince bütçe disiplinine uymak zorunda olduklarını ve Ortadoğu’daki savaş nedeniyle de sıkıntılar yaşanacağını ifade etti. Güler şöyle konuştu: “Bütçe dengelerini sağlama bağlamında Orta Vadeli Program kapsamında emekli aylığı artışlarında da kaynak üretmede çok ciddi zorlandık. Şu anda bölgesel manada bir savaş riski oluştuğundan petrol, doğal gaz fiyat artışları gibi sıkıntılar var. Dolayısıyla OVP’ye uygun olarak bütçe disiplinine çok dikkat etmemiz gerekiyor”.
Faiz–ikramiye karşılaştırması
Aslında AKP iktidarı, rantiye kesime, yani faiz ödemelerine bütçeden çok daha fazla kaynak ayırıyor. Çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik’in hesaplamalarına göre, emekliye ikramiye ödemelerinin başladığı 2018 yılından 2026’a kadar geçen sekiz yılda bütçeden faizlere ayrılan kaynak emekli bayram ikramiyesinin 18 katına çıktı.
Profesör Çelik’in hesabına göre, 2018 yılında faiz ödemeleri, emekli bayram ikramiyesi için yapılan ödemenin 3,5 katıydı. Sekiz yılda faiz ödemeleri ikramiyelerin 3,5 katından 17,8 katına yükselmiş oldu.
Aziz Çelik diyor ki; “Bütçeden bayram ikramiyesi için 2018’de olduğu gibi yüzde 2,5 pay ayrılırsa bayram ikramiyesi 2026’da her bayram için 15 bin TL olabilir. 2026 bütçesinden faiz için 2,7 trilyon ödenek ayrılmış durumda. Faiz için ayrılan ödeneğin yüzde 17,7’si ayrılsa emeklilere iki bayramda 30 bin TL ikramiye ödenmesi mümkündür” (2 Mart 2026, Birgün).
Sonuç itibariyle faiz ödemelerine bütçeden yüzde 14 kaynak ayrılırken yaklaşık 17 milyon emekliye ödenen ikramiyelerinin payının yüzde 1’in çok altına düşmesi, kaynak yokluğundan değil siyasi tercihlerden kaynaklanıyor.
17 bin 500 TL olmalıydı
Bayram ikramiyesi uygulaması 2018 yılında 1000 TL olarak başlatıldı. 2018 ve 2020 yılları arasında 1.000 TL olarak devam etti. 2021’de 1.100 TL oldu, 2023’te 2.000 TL ve 2024’te de 3.000 TL olarak uygulandı.
2025 yılında da 4.000 TL’ye çıkarıldı. Bu artışlar, herhangi bir ölçüte bağlı olmaksızın dönemsel kararlarla belirlendi. 2026 yılı için de bir artış yapılmadan 4.000 TL’de kaldı.
2018'de emekli bayram ikramiyesi (1.000 TL) asgari ücretin (1.603 TL) yüzde 62,4'üydü. Bayram ikramiyesi, asgari ücrete göre artırılsaydı 2026'da yaklaşık 17.500 TL olması gerekirdi.
Şirketlere vergi muafiyeti
CHP’li Gamze Taşçıer de, 2025 yılında iki bayram ikramiyesi için 115 milyar lira ödeme yapılırken vazgeçilen kurumlar vergisinin 701 milyar lira olduğunu ifade etti. CHP’li Taşçıer, “Başka bir ifadeyle, şirketlere sağlanan vergi istisna ve muafiyetlerinin maliyeti, emeklilere yapılan toplam bayram ikramiyesi ödemesinin yaklaşık 6 katıdır” dedi. Taşçıer yazılı açıklamasında şu görüşleri savundu: “Vazgeçilen Kurumlar Vergisi ile emekli bayram ikramiyesinin 2025 yılında kişi başı 22 bin lira olması mümkündü. Tercih edilmedi. 2026’da vazgeçilen Kurumlar Vergisi ise 768 milyar liradır. Yine bu kaynakla bu yıl emekli ikramiyesinin 24 bin liraya çıkartılması mümkündü. Bu da tercih edilmedi”.
Maaş tutarında ikramiye
Öte yandan emekli sendikaları ve dernekleri, çalışanlara toplu sözleşme ile maaşları tutarında yılda en az dört ikramiye verildiğini hatırlatarak bu durumun emekliler için de geçerli olması gerektiğini savunuyorlar.
Emeklilerin diğer benzer bir talebi ise, yine yılda dört kez asgari ücret tutarında ikramiye ödenmesi şeklindedir. AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in ikramiyelere zam yapılmayacak açıklaması öncesinde kamuoyunda ve Meclis kulislerinde bayram ikramiyelerinin en az 5 bin lira olacağı yönünde haberler söz konusuydu.
AKP yönetimi, emeklilere 5 bin liralık ikramiyeyi bile reva görmedi. Kira ödeyemedikleri için tek kişilik otel odalarında kötü şartlarda kalan emeklilerden 70 yaşını aşıp çalışan, yemekhanelerde bulaşık yıkamaya razı olan emeklilere kadar uzanan durumları dikkate aldığımızda bu son uygulamamın da çok tepki çekeceği aşikar gözüküyor.
OVP barajı
AKP’nin uyguladığı Orta Vadeli Programın çalışan ve emeklilerden değil sermaye sınıfından yana olduğu net bir biçimde ortadadır. Nitekim AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in emeklinin bayram ikramiyelerine zam yapılmayacağı açıklamasında da OVP’nin rolü açıkça belirtilmiştir.
2025-2027 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program’ın sosyal güvenlik ve emeklilikle ilgili bölümünde çalışanlar ve emekliler açısından olumsuzluk yaratacak kısımlar şöyleydi: “Sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği ise, uzun vadede sosyal güvenlik harcamalarının bütçe üzerindeki yükünü azaltmayı ve sistemin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlamayı amaçlamaktadır… Aktüeryal dengeyi önceleyen düzenlemeler hayata geçirilerek sistemin mali sürdürülebilirliği güçlendirecektir”.
Bunun tercümesi, emekliler mali bir “yük” gibi görüldüğünden lehte düzenlerin yapılmayacağı, kademeli emeklilik, emekli aylıklarının artırılması, intibak yasası gibi konuların gündeme gelmeyeceği şeklindeydi.
Kıdem tazminatını tasfiye
Keza OVP’nin 2026-2028 versiyonunda da Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) kavramına yer verilerek yetersiz emekli aylıklarının sözüm ona güçlendirilmesi adına TES uygulamasının devreye gireceği öngörülüyor. Çalışanların ücretlerinden yüzde 3 kesinti ve işveren katkısıyla birlikte bir fonda biriken paranın emeklilikte ödenmesi gibi formüller üzerinde duruluyor.
Aslında TES için kıdem tazminatı esas kaynak olarak düşünüldüğünden fon uygulamasıyla birlikte süreç içinde kıdem tazminatının da yok edilmesi amaçlanıyor. Yani kamusal sosyal güvenlik sisteminin iyice zayıflatılıp özel sosyal güvenlik sisteminin daha geçerli olacağı bir düzen öngörülüyor.
2024’te ‘kırmızı kart’
31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde AKP, ilk kez ikinci parti konumuna düştü. CHP, birinci parti oldu. AKP’nin bu düşüşünde özellikle emeklilerin yerel seçimler öncesi etkinlikleri, eylemleri, ileri yaşlarına rağmen sokaklarda protesto hareketlerinde bulunmalarının etkili oldu, denebilir.
Nitekim yerel seçimler sonrası yapılan anket ve analizlerde 17 milyona yaklaşan emekli kitlesinin önemli bir seçmen potansiyeli olarak tavır koyduğu ortaya çıkıyordu. AKP’nin bu emekli ikramiyesindeki tutumunun da bahar aylarından başlayarak yine emeklilerce ciddi tepki göreceği söylenebilir.
2024 yerel seçimlerinde seçmen sayısı 61,4 milyon ve katılım oranı yüzde 78,5 idi. Yani 48 milyondan fazla insan oy kullandı. 17 milyon emekliyi düşündüğümüzde seçmenin üçte birinden fazla bir kitle. Emekli olmayan eşlerini de hesaba kattığımızda emekliler, nerdeyse seçmen kitlesinin yarısını oluşturuyor, denebilir.
O nedenle AKP’ye muhalif olabilecek önemli bir kitle potansiyelini taşıyorlar. Önümüzdeki süreçte emeklilerin örgütlü anlamda nasıl bir tepki koyacağını da gözlemleyeceğiz…
/././
Ülkesi bombalanırken göbek atanlar -Nevzat Evrim Önal-
Emperyalistlerin üslerine isabet eden her füze, düşen her savaş uçağı, kaybettikleri her asker kadar; kuramadıkları her ortaklık, konuşturulmadıkları her toplantı, ifşa edilen her yalanları da bir kazanımdır.
Sizin de midenizi bulandırıyorlar, değil mi? Bir elde şahlık dönemi İran bayrağı, öteki elde ABD ya da İsrail bayrağı, terk ettikleri ülke bombalanırken tuttukları takım şampiyon olmuş gibi coşkuyla kutlama yapıyor, birbirlerine tatlı ikram ediyor, Instagram’da story üstüne story paylaşıyorlar.
Politik eğiliminiz, ideolojiniz, yaşam deneyiminiz ne olursa olsun bu insanlarda bozuk bir şey olduğunu düşünürsünüz.
Kimi, insana böylesi bir alçalmayı yakıştıramadığından olsa gerek, tüm bu görüntülerin yapay zekâ yoluyla Mossad imalatı olduğunu iddia ediyor. Bir kısmı kesinlikle öyle, aşağıda değineceğiz. Ama Los Angeles’ta, New York Times Meydanı’nda, Türkiye’de Vadi İstanbul’da çekilen kutlama görüntüleri gerçek. O kadar insanın hepsi Mossad ajanı olamayacağına göre, en fazla terk ettikleri ülke hakkında böyle hissedecek biçimde manipüle edildiklerini düşünebiliriz.
Ama manipülasyon “programlama” değildir. İnsanlara onların maddi yaşantısında zemini olmayan duygu ve düşünceler enjekte edilemez. Dolayısıyla bu görüntüler sadece iğrenç değil aynı zamanda ibret verici ve tartışılmayı hak ediyor.
Gelin, inceleyelim…
***
Mollaların çaldığı İran Devrimi, en önemli diğer unsuru komünistler olan büyük bir halk ayaklanmasıydı. Ayaklanma, ülkeyi ABD emperyalizminin bir uydusu gibi yöneten işbirlikçi Şahlığı devirmişti. Bu işbirlikçiliğin başlıca meselesi İran petrolünün peşkeş çekilmesiydi: 1973 kriziyle akaryakıt fiyatları iki buçuk katına çıkmış, petrol sıvı altına dönüşmüştü ama İran’ın zenginliğinden aslan payını emperyalizm alıyor, dökülenlerden dar bir işbirlikçi rantiye sınıf besleniyor, halk ise yoksullukla boğuşuyordu.
Bu tezgâh ta 1953’te kurulmuştu: Petrolü devletleştiren, toprak vergisi getiren, sosyal güvenlik sistemi kuran, yani burjuva demokratik reformlar yapan ve Şahlık kurumunu da sorgulanır hale getiren Başbakan Muhammed Musaddık 19 Ağustos 1953’te, iki ABD Başkanı çıkartmış Roosevelt ailesine mensup CIA ajanı Kermit Roosevelt tarafından planlanan bir darbeyle devrilmişti. Bu darbe ile Şahlık da, emperyalist egemenlik de konsolide edilmişti.
Darbeye giden yolda emperyalistlerin temel argümanı, devletleştirilen petrol sektörü varlıklarının British Petrol malı, dolayısıyla İran’ın ihraç ettiği petrolün de çalıntı olduğuydu. Öyle ki, devletleştirmenin ardından yaşanan Abadan Krizi’nde İngiliz donanması İran petrolü taşıyan bir İtalya tankerine el koymuş, devamının geleceği korkusu İran petrolünü ihraç edilemez hale getirmişti.
ABD emperyalizminin bir önceki haydutluğu olan Venezuela saldırısını meşrulaştırılmak için kullanılan demagojiye bakın, bire bir aynı argümanların kullanıldığını görürsünüz. Trump, defalarca, Venezuela’daki petrol tesislerinin ABD malı olduğunu ve Bolivarcı Devrimin bunlara “çöktüğünü” iddia etmişti.1
Lafı uzattım, çünkü benzer ekonomi-politik arka planlar benzer politik sonuçlar üretiyor ve buradan çıkartılacak dersler var.
***
Bugün ABD ve Şahlık bayrakları sallayarak kutlama yapan İran asıllıların çoğu 1979’da devrilen Şah Muhammed Rızâ Pehlevî’nin iktidar döneminde işbirlikçilikten beslenen, ülkelerinin zenginliği çalınırken dökülenleri toplayarak servet biriktiren rantiye sınıfın çocukları ve torunları. “Ülkemiz ne güzeldi, ailemiz ne zengindi, barbar Mollalar her şeyi mahvetti” öyküleriyle büyütüldüler ve “güzel olan neydi?” sorusuna yanıt olarak kaçtıkları ülkelerdeki en arsız zenginlik biçimleri gösterilip “bunlardan bizde de vardı” denildi.
Bu yüzden kutlama videolarındaki tiplerin çoğu Instagram fenomenlerine benziyor. Kişiliksizce parçası olmaya çalıştıkları emperyalist kültürün en yoz görüntülerini yansıtıyorlar; çünkü ne kadar asimile olup “beyazlaşırlarsa” özendikleri Batı tarafından o kadar kabul göreceklerini ve eşit davranılacaklarını düşünüyorlar. Hayatları boyunca ülkelerine dair kendi öznelliklerine dayalı bir umutları olmadı. Kaybettikleri ayrıcalıklarını tekrar kazanmak için mollaların devrilmesini istediler ama bu uğurda, hayatları şöyle dursun, konforlarını dahi tehlikeye atmadılar; sadece Musaddık’a karşı yapılan darbede olduğu gibi, emperyalist sistemin kanlı çarklarının işleyişinin kendileri açısından böyle bir güzel sonuç yaratmasını arzuladılar. Şimdi bu sonuç olası hale geldi ve hissettikleri esrik coşkuyla, sahip oldukları son onur kırıntısını da yitirdiler; ülkelerinde kız çocukları bombalarla katledilirken göbek atıyorlar.
Ve iğrenç görünüyorlar, çünkü yurttaşından üstün olmak için, kendi yurdunda ayrıcalıklı olmak için güçlü yabancılara yamanmak iğrenç bir şeydir.
Benzer maddi durumlar benzer politik sonuçlar doğurur demiştik. ABD ordusu Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşini kaçırdığında da, Bolivarcı Devrim’den sonra ülkelerini terk etmiş Venezuelalılar benzer eylemler yapmıştı. Ne var ki, muzaffer geri dönüş hayalleri kısa sürdü. Haydut Trump karşı devrimci diasporanın en önemli politik temsilcisi olan Machado’nun üzerini “ülkede saygı görmüyor” diye çiziverdi. Çiziverdi, çünkü bütün politik kariyerini emperyalizm işbirlikçiliğiyle biriktirilmiş ve Bolivarcı Devrim tarafından el konup devletleştirilmiş aile servetini2 misliyle geri kazanmak üzerine kurmuş Machado’nun, kendisine bir kez daha ABD boyunduruğu dayatılan yoksul Venezuela halkının öfkesini teskin etmesi imkânsız bir figür olduğu apaçıktı.
Machado yılmadı. Ne kadar kişiliksiz ve uşak ruhlu olduğunu ispat etmek için kendisine verilen Nobel’i yaltaklana yaltaklana Trump’a sundu. Umudu, ABD’nin Venezuela halkını ezip dize getirmesi, Bolivarcı Devrim’in bu halka hatırlattığı insanlık onurunun bir kez daha sefaletle, eşitsizlikle ayaklar altına alınması ve bu güzel ülkenin tekrar kendisi gibi bir vatansız işbirlikçi tarafından yönetebilecek kadar alçalmasıdır.
Benzer durumlar, benzer sonuçlar: Devrik şahın oğlu “II. Rızâ” bir süredir İran’ın başına geçme hayalleriyle konuşup duruyordu, bombardıman başlayınca iyice coştu.3 Olası bir ABD-İsrail zaferinin ardından belki babasının bırakıp kaçtığı tahtı ve tacı alabileceğini, onlar olmasa da ailesinin kaybettiği zenginliğin en azından bir kısmını geri kazanabileceğini düşünüyor ve emperyalizme bol keseden yaltaklanıyor: “İsrail’le ilişkileri normalleştireceğiz, İran’ın nükleer programını kapatacağız, Trump’a teşekkür ediyoruz…”4
Bu basit bir hariçten gazel okuma değil. Pehlevî, İran düşmanı politikanın bölgedeki en önemli mimarlarından Lyndsey Graham gibi isimler tarafından doğrudan desteklenmese de açıkça cesaretlendiriliyor5 ve zaman zaman heveskârlığıyla kendisini rezil etse de6 ismi Molla iktidarına karşı eylemlerde öne çıkıyor.
Yeterince midemiz bulandıysa, artık incelememizin sonuçlarına gelebiliriz.
***
Müsaadenizle bu kısmı maddeler halinde yazacağım:
1-Bugün dünyamıza, tüm insanlığa, bilhassa da emekçi halklara yönelen en büyük maddi, siyasi ve ahlaki tehdit emperyalizmdir. Emperyalizm, hiçbir sınırı tanımayan, her sınıra aşılacak engel gözüyle bakan tekelleşmiş sermayedir ve onun için bir halkın en mütevazı zenginliği bile henüz el koyamadığı bir kaynaktır.
2-Emperyalizm vermez, alır. Onunla işbirliği, yapana da çıkar sağlayacaksa, bu ancak bir üçüncü tarafın (tipik olarak emekçi halkın) çok daha büyük kaybı sayesinde olabilir.
3-Emperyalizm mücadeleyle yenilebilir, ama kazıklanamaz. Onunla işbirliği yapıp, alacağınızı alıp, sonra vereceğinizi vermemezlik edemezsiniz; işbirliği, bu yapılamayacak biçimde kurulur. Böyle üçkağıtçılıklar öneren, “emperyalistlerle taktik ittifak” kurmaktan falan bahseden herkes, üzerine bulaşmış işbirlikçilik kirini hafifletmeye çalışmaktadır.
4-Dolayısıyla, ahlaki açıdan en üstün dava bile emperyalizmle ilişkilendiğinde kirlenir ve meşruiyet yitirir. Emperyalizmle işbirliği yaparak bir dava ilerletebilir, ama meşrulaştırılamaz.
5-Dahası, kendisi de sıfır meşruiyetle hareket edemeyeceği ama bir yandan da olabildiğince gayrimeşru olduğu için; emperyalizm insani her meseleyi becerebiliyorsa kendisine meşruiyet malzemesi olarak kullanır ve kirletip tüketir. İranlı kadınların Molla gericiliği altındaki esareti mücadele edilmesi gereken bir karanlıktır ve İranlı kadınlar bu gericilikle, canlarını tehlikeye atarak, onurlu biçimde mücadele etmektedir. Emperyalizm için ise bu haklı dava sadece kendi saldırganlığına bahane üretmek için kullanıp atacağı bir temizlik bezidir. Bombalar düşmeye başladığı andan itibaren sosyal medyayı saran, İran diasporasına mensup genç kadınların yayınladığı iddia edilen ama daha çok OnlyFans hesaplarından çıkmış gibi görünen, bir kısmının yapay zekâ ile üretildiği kabak gibi belli olan sevinç videoları bunun en açık göstergesidir.
6-Haklı bir davadan işbirlikçiliğe çıkan yol, hemen her zaman uzun süreli yenilginin yarattığı umut kırılmasıyla başlar: “Halk çok zayıf, Mollalar ise çok güçlü, onlardan güçlü bir tek emperyalistler var, o zaman emperyalistler Mollaları devirsin, daha kötü olamaz ya….” Olur. Emperyalistlerin müdahalesi ile hiçbir zaman daha iyi olmaz, her zaman daha kötü olur.
(Üzülerek söylüyorum, bu son maddeden, ülkemiz adına da çıkartılacak dersler var.)
1-Oysa bu dünyada örgütlenmiş insanlardan daha büyük bir güç yoktur. Bu yüzden, haklı bir davayı savunuyorsak ama gücümüz yetmiyorsa, yapmamız gereken daha fazla örgütlenmek, daha sıkı örgütlenmek, davamızı başka haklı davalarla yan yana getirmek ve ortak kurtuluşa yönelik bir halk hareketi yaratmayı hedeflemektir. Muhtaç olduğumuz kudret bizim gibi sıradan insanlarda mevcuttur. Bunun dışında bir kurtarıcı arayışının sonu ya hüsrana ya emperyalistlerle işbirliğine çıkar.
2-Emperyalist saldırganlığın benzersiz boyutlara ulaşacağı bir döneme giriyoruz. Artık nükleer silah kullanımı da dahil olmak üzere her şey mümkün. Bu saldırganlık mutlaka karşıt güçleri de yaratacak ve harekete geçirecek. Bu kof bir umut değil, toplumsal işleyişin diyalektik yasaları gereği böyle. Bu anti emperyalist güçlerin sadece aydınlanma geleneğinden beslenmesi ve sosyalist karakterde olması beklenmemeli. Emperyalist saldırganlık pek çok gerici özneyi de karşıya savuracak ve sonrasında bu gerici öznelerin defolarını kendi meşruiyeti için kullanmaya çalışacak. Bu zoka yutulmamalı. Bu dünyada her türlü kötülükten daha kötü olan şey emperyalizmdir, herhangi bir siyasi hareketin emperyalizmden “beter” olması mümkün değildir. “Ama Hamas, ama Hizbullah, ama Mollalar…” savaş koşullarında dillendirilecek çekinceler değildir.
3-Öte yandan, emperyalizmin kendiliğinden direniş dinamiklerini birleştirmesi beklenmemeli. Emperyalist saldırganlık karşısında sosyalistler her yerde anti-emperyalist mücadelenin başlıca unsurlarından biri olacak; ama bu mücadeleler içerisinde sosyalistler ile sosyalist olmayan unsurlar arasındaki ilişki her zaman yoldaşlık ilişkisi olmayabilir. Hatta sosyalistler, zaman zaman direnişin ideolojik anlamda daha geri ama popüler anlamda daha güçlü unsurları tarafından baskıya da uğrayabilirler. Örneğin Venezuela'da Hugo Chavez’in ölümünden sonra Bolivarcı hareketin en tutarlı olduğu konulardan biri devrimin sosyalizme doğru ilerlemesi gerektiğini savunan Venezuela Komünist Partisi'ni baskılamak olmuştu. Şu anda Venezuela'da başka pek çok şeyin yanında bunun ideolojik sonuçlarını da görüyoruz. Bu yüzden sosyalistler hiçbir durumda kabuklarına çekilmemeli, mücadeleyi mümkün olan en ileri siyasi çizgiye çekmek için ne gerekiyorsa yapmalı.
İnsanlığın kurtuluşu emperyalizmin kazanamamasına bağlı.
Emperyalistlerin üslerine isabet eden her füze, düşen her savaş uçağı, kaybettikleri her asker kadar; kuramadıkları her ortaklık, konuşturulmadıkları her toplantı, ifşa edilen her yalanları da bir kazanımdır. Örneğin Küba’ya uygulanan ablukanın delinmesi anti-emperyalist mücadele açısından acil bir görevdir. Bu bağlamda, emperyalizmle sadece askeri değil her zeminde kesintisiz mücadele edilmelidir.
-----
1Sevgili Engin Solakoğlu ile bu meseleye dair soL Haber’in sorularını yanıtlamıştık: https://haber.sol.org.tr/haber/ulus-devlet-ve-sinirlarin-belirsizligi-tartismasi-abdnin-tavri-nasil-yorumlanmali-404430.
2Machado’nun kariyerini daha etraflıca şu yazıda incelemiştik: https://haber.sol.org.tr/yazarlar/nevzat-evrim-onal/yoksullarin-onuru-405059.
3Bir ibret vesikası olarak şu tweetini “gönderiyi çevir” deyip okuyabilirsiniz: https://x.com/PahlaviReza/status/2028079966739423301.
4https://www.cbsnews.com/news/reza-pahlavi-future-of-iran-after-khamenei-death-60-minutes-transcript/.
5Çarpıcı bir örnek için birkaç hafta önce Münih Güvenlik Konferans sırasında ABD emperyalizminin duayen gazetecilerinden Christiane Amanpour tarafından yönetilen tartışma oturumuna bakılabilir. Heyecanlı kısımlar esasen sona doğru. https://www.youtube.com/watch?v=5dez2iLrwwE.
6Örneğin Rızâ Pehlevî geçtiğimiz günlerde Rus gazeteciler tarafından işletildi: Alman yetkililer tarafından arandığını zanneden Pehlevî, yaptığı görüntülü görüşmede (karşısındaki “yetkililerden” birinin kendisini Adolf ismiyle tanıtmasına ve badem bıyıklı olmasına rağmen) kendisine Almanya’nın da savaşa katılacağı söylendiğinde bundan çok mutlu oldu ve “rejim çöktüğü anda ortaya çıkacak boşluğu doldurmaya hazırız” gibi cümleler sarf etti. https://x.com/DD_Geopolitics/status/2029139480787980628.
/././
ABD İran’a açtığı savaş sonrası Irak’taki kritik bölgeye asker çıkardı, Irak askerlerini vurdu.
ABD özel kuvvetlerinin Irak’ın Enbar, Kerbela ve Necef illerindeki stratejik çöl bölgelerine helikopterlerle indirme yaptığı öğrenildi. Bölgeye yaklaşan Irak güçleri ile ABD birlikleri arasında çıkan çatışmada bir Iraklı asker hayatını kaybetti, iki asker yaralandı.
ABD, İsrail ile birlikte hareket ederek İran’a açtığı savaş sonrası şimdi de Irak’ta “sahaya” indi.
Rûdaw’da yer alan habere göre, ABD ordusuna bağlı özel birlikler üç ilin kesişme noktalarındaki stratejik alanlara askeri indirme yaptı.
Rutba ilçesinden bir yetkilinin Rûdaw’a verdiği bilgilere göre, ABD güçleri iki ana noktada konuşlandı.
Askerlerin bir kısmı Kerbela’nın Nukayb nahiyesine 40 kilometre mesafedeki Sinina bölgesine, bir kısmı ise Suudi Arabistan sınırındaki Rusta ilçesindeki Calabat bölgesine indirildi.
Çarşamba akşamı yaşanan olayda, ABD güçlerinin konuşlandığı alana yaklaşan Irak Sınır Muhafızları ile ABD birlikleri arasında çatışma çıktı.
Irak Ulusal Hikmet Hareketi yetkilisi ve eski parlamenter Hasan Fadem el-Cenabi, Rûdaw’a yaptığı açıklamada, "ABD güçleri Necef ve Kerbela arasındaki çöl bölgesine indi. Bir Irak birliği bölgeye iki kilometre kadar yaklaştığında ABD güçleri tarafından ateş açıldı. Saldırı sonucu bir askerimiz şehit oldu, iki asker yaralandı. Ayrıca orduya ait iki Humvee aracı kullanılamaz hale geldi” dedi.
Irak Güvenlik Medya Ağı, Kerbela Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı birliklerin arama-tarama faaliyeti yürüttüğü sırada hava bombardımanı ve ateşe maruz kaldığını doğruladı.
Haberde, Enbar, Necef ve Kerbela arasında uzanan geniş çöl şeridinin, coğrafi konumu nedeniyle hem İran’a lojistik destek hatlarını kesmek hem de bölgesel operasyonları yönetmek isteyen ABD’nin ilgi odağı olduğu vurgulandı.
***
İran İsrail ve ABD'nin saldırısı altındayken PJAK'tan 'tarihi fırsat' çıkışı
İran'da faaliyet gösteren PKK bağlantılı PJAK, İsrail ve ABD'nin İran'daki katliam ve saldırıları sürerken, İran'ı "Ortadoğu’da kaosun kaynağı ve dünya güvenliği için tehdit" ilan etti, İran'a yönelik saldırıya ilişkin ise "tarihi fırsat" dedi.
İsrail ve ABD eliyle okullar ve hastane binalarının dahi hedef alındığı İran'a yönelik savaş sürerken, PKK bağlantılı PJAK'tan dikkat çeken bir açıklama geldi.
İsrail ve ABD haydutluğunun nedeni olarak İran'daki iktidarı gösteren PJAK, saldırı ve işgal girişimine hiçbir itirazda bulunmadığı açıklamada, tıpkı Netanyahu ve Trump gibi İran'ı "Ortadoğu’da kaosun kaynağı ve dünya güvenliği için tehdit" ilan etti.
"Mevcut durum, bir yandan ciddi tehditler barındırırken, diğer yandan tarihi fırsatlar sunmaktadır" denilen açıklamada, "Biz inanıyoruz ki sorumluluğu üstlenip sorumluluklarımızı uygulayarak, fırsatları değerlendirebilir, tehditleri ortadan kaldırabilir ve savaşın toplumlarımız üzerindeki etkisini azaltabiliriz" ifadesi kullanıldı.
Açıklamada çeşitli çağrılar ve birlikte hareket etme ifadeleri de yer alırken, "Rejimin bütün askeri, güvenlik ve istihbarat merkezlerinin ABD ve İsrail tarafından bombalanması nedeniyle, halkımıza çağrımız; kendilerini ve ailelerini bu alanlardan uzak tutmalarıdır. Rejim güçleri de hava saldırılarından korunmak için cami ve okulları kullanmaktadır. Okul ve ibadethanelerin askeri amaçlarla kullanılması insanlığa karşı suçtur ve halkımızın buna karşı tepki göstermesi gerekmektedir. Ayrıca sivillerin güvenliği için, rejim güçlerinin bulunduğu veya saklandığı tüm yerlerden uzak durulması önemlidir" denildi.
***
soL










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder