10 koldan savaşın ekonomiye maliyeti -Hayri Kozanoğlu-
Savaşın ekonomiye doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratması kaçınılmaz görünüyor: Büyüme olumsuz etkilenir, enerji faturası kabarır, enflasyonun düşmesi zorlaşır, turizmde düşüş, ihracat gelirlerinde kayıp yaşanır.
Şimdilik sıcak savaşın dışında kalsa da bölgede devam eden çatışmanın Türkiye ekonomisine doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratması kaçınılmaz görünüyor. Haliyle savaşın uzaması ve yayılması durumunda bu etkiler katlanarak artarken, beklenenden kısa sürede sonuçlanması halinde bile zamana yayılan bazı maliyetleri ödemek zorunda kalacağız.
Şimdi isterseniz 10 farklı koldan savaşın ekonomiye olası maliyetini irdeleyelim.
1) Küresel durgunluk olasılığının güçlenmesi: Çatışmanın petrol ve doğal gaz üretim tesislerine de sıçramasıyla, Brent petrolün varili 115 doların üzerine çıktı. Savaşın bitmesi halinde dahi üretim tesislerinin hasar görmesi nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek kalması olasılığı çok yüksek. Hem enerji fiyatlarının doğrudan enflasyonu beslemesi hem de başta tarım ürünleri birçok mal ve hizmette maliyetleri yükseltmesi sonucu keskin fiyat artışları gerçekleşmesi beklenmeli. Enflasyonu dizginlemek için faizlerin artırılması/indirim sürecinin sekteye uğraması, küresel durgunluğu derinleştirebilir. Enflasyon ve durgunluğun bir arada gözlendiği “stagflasyon” olgusuna kapı açabilir. Zaten dünya ekonomisi ağır aksak bir büyüme temposundaydı. IMF’nin son Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nda 2026 için gelişmiş ülkeler genelinde %1.8, avro bölgesi özelinde ise %1.3 büyüme oranları öngörülmüştü. Savaş bu zayıf performansı daha aşağı çekecek. Borsalardaki uzun süredir konuşulan balonun patlaması halinde ise bir küresel finansal kriz de yaşanabilir. Haliyle Türkiye ekonomisi bu süreçten çok olumsuz etkilenir. Gerçi Trump’ı frenleyen en önemli etmenin finansal piyasaların tepkisi olduğunu biliyoruz.
2) Enerji faturasının kabarması: Türkiye’nin enerji ithalatı, 2026 Orta Vadeli Programı’nda Brent petrolün varilinin 65 dolar olacağı varsayımı üzerinden 63 milyar dolar tahmin edilmişti. Covid sonrası dönemde petrolün yüksek seyriyle 2022 yılında enerji ithalatı 96.5 milyar doları bulmuştu. Bugünkü ivmeyle 2026’da 100 milyar doları aşmasını, cari açıkta 40 milyar dolar civarında ek bir gedik açmasını bekleyebiliriz. Fiyatların 2026 sonu futures piyasasındaki 85 dolara normalize olması halinde de bu fatura 25-30 milyar dolara gerileyebilir.
3) Enflasyonun ivme kazanması: 2026’nın ilk iki ayında %7.95’lik toplam fiyat artışıyla enflasyonda ciddi bir yükselme eğilimi gözlenmişti. Mart için de Ramazan ve bayram etkisiyle %2,5’in üzerinde bir tüketici fiyat artışı beklenmekteydi. 28 Şubat’ta başlayan savaşla birlikte “dezenflasyon” sürecinin inandırıcılığını daha da yitirmesi tehlikesi var. Kabataslak, petroldeki varil başına 10 dolar artışın enflasyonu taşıma maliyetleri de hesaba katılınca 1 puan yukarı çekeceği düşünülüyor. Şu anki veriler üzerinden bu 5 puanlık bir etkiye denk geliyor. Gıda ürünleri ve diğer kalemlerdeki olası zamları da düşününce, 2026 yılında da enflasyonun %30 barajının altına düşmesi iyice zorlaşmış duruyor.
4) Turizm gelirlerinin düşüşü: OVP’de 2026 turizm gelirleri 68 milyar dolar beklenmekteydi. 2025 yılında ise 65.2 milyar dolarlık gelir elde edilmişti. Geçtiimiz yıl savaşın etkilediği bölgelerden İran’dan 3 milyon, Irak’tan 2.1 milyon kişi ülkemizi ziyaret etmişti. Ortadoğu ve Körfez ülkelerinden Türkiye’ye gelen turist sayısı ise 2025’te 8 milyonu bulmuştu. Bu çatışma ortamında bölgeden gelen turist sayısının keskince düşeceği, bu kaybın ancak sınırlı bir bölümünün Dubai, Doha gibi merkezlere gitmeyi planlayan turistlerin rotasını Türkiye’ye kırmasıyla telafi edilebileceği söylenebilir. Avrupa’dan olası bir turist azalması da göz önüne alınarak 2026’da turizmde gelir kaybının 10 milyar doların altında kalmayacağı tahmin edilebilir.
5) İhracatta gelir kaybı: İran dahil Körfez ülkelerine yılda 30 milyar dolar civarında ihracat gerçekleşmekteydi. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı (TİM) bölgedeki savaş nedeniyle ihracatta %40 düşüş yaşandığını söyledi. Yıl içinde biraz toparlanma da görülse, buradan en azından bir 10 milyar ihracat kaybı beklenmeli. Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırımlarda ise BAE, Almanya ve Hollanda’nın ardından üçüncü sırada bulunmaktaydı. Bu sermaye girişlerinin de duraksaması kaçınılmaz görünüyor. İhracatta turizm ve enerjinin toplam etkisini düşününce cari açığın 40-50 milyar dolar artması, OVP’deki GSYH’nin %1.3’ü beklentisinden %4-4.5’ine çıkması normal karşılanmalı.
6) Rezerv satışlarında hızlanma: CHP’nin ekonomi masasının araştırmasına göre, savaşın ilk haftasında TCMB’nin döviz satışları 25.5 milyar doları bulurken, QNB ekonomistlerinin hesaplamaları da 23.6 milyar dolarlık bir döviz satışına işaret etti. İkinci haftanın sonunda bu rakamın 30 milyar dolara vardığı tahmin ediliyor. Savaşın ilk haftası sonundaki döviz mevduatı verileri, parite etkisinden arındırınca gerek gerçek kişilerde gerekse şirketlerde kayda değer bir döviz talebi artışının olmadığını gösteriyor. Önümüzdeki haftalarda yerlilerin döviz talebinin de canlanması halinde TCMB döviz kurlarını tutmakta zorlanabilir; daha fazla rezerv yakmamak için TL’nin bir ölçüde değer kaybına izin verebilir. Bu da haliyle enflasyonu besler, “dezenflasyon” programını daha da tökezletir. Zaten ekonomiyi yönetenlerin asıl korkusu da bu.
7) Bütçe açığı artışı: Bilindiği gibi petrol fiyatlarındaki artışın dörtte üçü eşel mobil sistemiyle ÖTV’den vazgeçilerek sağlanacak. Şimdilik ancak dörtte biri pompaya yansıyacak. Ekonomim gazetesinde Alaattin Aktaş, bütçede akaryakıttan 656.5 milyar lira ÖTV geliri elde edilmesinin öngörüldüğünü bildiriyor. Bu beklentinin yarıya inmesi bütçe açığında 330 milyar lira artış demek. Bütçeden 2742 milyar lira ayrılan faiz ödemelerinin de bu süreçte olası yükselmesiyle %3.5 bütçe açığı tahmini %5’e kadar yükselebilir. Yabancı para girişlerini ürkütmemek için fatura, doğrudan çalışan ve emeklilere ve dolaylı olarak aksayan sosyal hizmetler kanalıyla tüm halka çıkarılabilir. Bu yaklaşımın ilk somut belirtisini, emekli bayram ikramiyelerinin sabit tutulmasıyla gözlemledik.
8) Dış borç yükünün ağırlaşması: Bir ülkenin dış riskini yansıtan CDS primleri, Türkiye için savaş öncesinde 220-230 puan aralığına inmişti. En son verilerle 287 puana kadar yükseldi. Savaş sürecinin enflasyon endişesiyle hem küresel faiz oranlarını yüksek tutma eğilimini hem de CDS’lerdeki 55-60 puan artışı göz önüne alırsak; dış borçlanma maliyetlerinde en az %1’lik bir yükselmeyi bekleyebiliriz. 2025 sonu itibarıyla Türkiye’nin dış borçlarının 520 milyar dolar olduğunu hatırlarsak, dış borç ödemelerinde 5.2 milyar dolarlık bir ek faiz yükü söz konusu olur.
9) İç borç faizlerinin yükselmesi: 2026 Ocak sonu itibarıyla Hazine’nin TL cinsi borçları 6.710 milyar liraydı. En çok işlem gören 2 yıllık tahvillerin faizi 27 Şubat’ta %36.20 idi. 19 Mart’a gelince ise %40.40’a yükselmişti. 10 yıllık tahvillerde de 150 puanlık bir artı söz konusu olmuştu. Ortalama 300 puanlık bir artışı tüm borçlara yansıtırsak, 2026 için 200 milyar lira dolaylarında ek bir faiz yükünün bindiğini görürüz.
10) Yurttaşın kredi faizlerinin fırlaması: Savaş öncesine göre kısa süreli mevduatlarda 1.5 puan, diğer vadelerde 1 puanlık bir faiz artışı gerçekleştiği bildiriliyor. Bunun sade yurttaşın en çok başvurduğu ihtiyaç kredilerine ve kredi kartı borçlarına da yansımasının ise 3 puan civarında olması olası. 6 Mart 2026 verileriyle ihtiyaç kredisi bakiyesi 2.276 milyar lira, bireysel kredi kartları (BKK) toplamı da 2.893 milyar lira idi. İhtiyaç kredilerin ortalama %59 faiz uygulanmaktaydı. Buradan yola çıkınca her 1 puan faiz artışının ihtiyaç kredilerinde 23 milyar lira, BKK’de 29 milyar lira ek yüke yol açacağı görülüyor. Böylelikle ihtiyaç kredilerindeki 129 milyar lira, BKK’deki 141 milyar lira civarındaki takipteki alacakların sıçraması, bunun yol açacağı toplumsal ve ekonomik sorunların ağırlaşması kaçınılmaz görünüyor.
/././
Kadıköy’ün hafızası yok edilmek isteniyor -Semra Kardeşoğlu-
İktidarın ‘kaymak tabaka ilçesi” diyerek hedef aldığı Kadıköy, sermaye odaklı dönüşümlerin hedefinde. Bugün aşırı ticarileşme baskısı altında toplumsal hafıza yok edilmek isteniyor. “Bir Hafızanın Peşinde Kadıköy” kitabının editörü Aladağ, “Haydarpaşa’nın merdivenlerinde para vermeden oturabiliyorduk. Şimdi güvenlik ‘Niye geldiniz’ diyor. Kent kimlik kaybına uğratılıyor” dedi.
Bol şekerli bol boyalı, tarçın kokulu çöreklerin satıldığı küçük kafeler, bol plastik sandalyeli mekânlar, “hand made” çikolata ve kahve, ille de kahve… Yükte hafif pahada ağır yine “el yapımı” minik defterler, bilhassa genç kadınların kredi kartlarını patlatan cicili bicili şeyler, gereksiz olmasına rağmen gerekli numarasını çok iyi yapan bilumum hediyeliğin vitrinde sunulduğu dükkânlar… Günlerce bekletilmiş yağda kızarmış iç yakan patates… Şimdi Kadıköy dediğimiz bunların toplamı mı? Ya da iktidar cenahının sık sık dile getirdiği ‘Kaymak tabaka’nın yaşadığı ilçe mi?
Yoksa 15-16 Haziran’da büyük işçi direnişinin Anadolu yakasındaki üssü, bir koruyu korumak için gece gündüz nöbet tutanların mekânı, kadına yönelik şiddete ilk karşı çıkışın işaret fişeğinin atıldığı nokta mı? Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’na Kadıköy Haydarpaşa’dan başlaması bir tesadüf mü? Peki ya zengin tarihin, kültürün, dayanışmanın, direnişin üstü jöleli bir sosla örtülebilir mi?
Tüm bu soruların peşine düşen Kadıköy Belediyesi, Kadıköy Akademi’de çalışanlar buldukları yanıtları “Bir Hafızanın Peşinde/Kadıköy’ kitabında bir araya getirdi. Kitap, 19. yüzyılda ilçedeki çayır ve bahçelerden, 6-7 Eylül’e oradan 15-16 Haziran işçi direnişine, Nâzım’ın dizelerine sinen sokaklarına oradan bugüne Gezi sonrasına taşan ve unutturulmak isteneni hatırlatıyor. Farklı boyutlarıyla ilçeyi ele alan ve incelikle işlenmiş 11 ayrı makale var içinde. Kitabın editörlüğünü Özge Güneş ile birlikte Aras Aladağ üstleniyor. Aladağ ile Kadıköy’ün bu geçmişine bir sohbetle uzanmaya çalıştık.
🟥 Kadıköy iktidar tarafından kaymak tabakanın yaşadığı yer olarak gösteriliyor. Bu çalışma ışığında sizin için Kadıköy nedir?
Evet, özellikle Bağdat Caddesi’nde ekonomik düzeyi daha yüksek bir kesim var. Ama Kadıköy’de başka mahalleler var. Fikirtepe gecekondu bölgesiydi yakın zamana dek. Hasanpaşa, Dumplupınar, Yeldeğirmeni tam tersine yoksulların da yaşadığı mahalleler. Buralarda bir kültür var. Kuzguncuk’ta çıkan büyük yangın sonrası Yeldeğirmeni’ne göç eden Yahudilerin yaptırdığı kentin ilk apartmanları var. Burada yaşamış olanların hikâyeleri bir sokak başında çıkıyor karşınıza. Ama ne var Kadıköy çok ağır bir ticari ve turizm baskısı altında. Terzi, yufkacı, koltuk döşemecisi kapanıyor yerine kafe açılıyor. Soylulaştırma yaşanıyor.
🟥 Sonucu ne oluyor burada yaşayanlar için?
Sermaye odaklı dönüşümler mekânları ticari varlıklar olarak değerlendirerek, toplumsal ve kamusal alanı zayıflatma eğiliminde. Mekânsal süreklilik kopuyor, toplumsal üretim zayıflıyor, dahası, ekonomik gerekçelerle taşınmak zorunda kalan bireylerin yaşadığı kopuş, toplumsal hafızanın sürekliliğini kesintiye uğratıyor. Kentte kimlik kaybına yol açıyor. Üstelik bu süreçte mekân, insanlara kimlik ve aidiyet sunan bir alan olmaktan çıkıyor.
Lefebvre’in “mekânın toplumsal üretimi” yaklaşımında üçlü ve bütünsel bir kavramsallaştırma vardır. Algılanan, tasarlanan ve yaşanan mekân. Biz toplumsal ilişkilere odaklanıyoruz. Kitapta da esasen bu ilişkilere odaklanmaya çalıştık. Biliyorsunuz, Osmanlı’nın son döneminden itibaren aydın, entelektüel sanatçı, bir şekilde iktidarla derdi olanların bulunduğu, tartıştığı, ürettiği bir yer Kadıköy.
CİNSİYET EŞİTLİĞİNDE KRİTİK DURAK
🟥 Kadınlar için de çok özel bir ilçe olduğundan söz edilmiş kitapta…
Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu dönemde Afife Jale bu yasağı yıkılan Rex sinemasının yerindeki Apollon’da deliyor. Oradan bugüne Kadıköy’de kadın hakları açısından da bir gelenek oluşturdu. Kadınların ilk büyük eylemi ‘Dayağa karşı miting’ 1987’de Yoğurtçu Parkı’nda yapılıyor. Gezi sonrası aynı parkta kadın forumu oluşturuldu. Sonra Nâzım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Haldun Taner’den Suat Derviş’e bu isimler hep iktidarla kavgalı isimler hep burada yaşamış.
MODA’YA CAMİ MEKÂNA SİYASİ DAMGA VURMA İHTİYACI
🟥 Bundan dolayı mı hedef oluyor?
Son 20-25 yılda kentsel mekân neoliberal sermaye birikim süreçlerinin mekânı ticarileştirdiği, sattığı, ayrı zamanda kültür savaşı var. Siyasi kutuplaşma içinde de Kadıköy zaten onlara oy vermeyen ve bu kutuplaştırıcı dilin uzantısı olarak hedefleniyor Ayrıca mekânsal olarak fethedilmesi gereken bir yer olarak görülüyor. Şimdi Moda’ya cami projesi tartışılıyor. Bu kentsel ölçekle, şehircilik ilkeleriyle, toplumsal ihtiyaçla ilgili değil olmadığını biliyoruz. Simgesel bir şey. Kentsel mekâna siyasi damgasını vurma ihtiyacını ürünü.
🟥 Taksim Meydanı’na ve Çamlıca tepesine cami gibi mi?
Evet. Biz kitapta toplumsal hafızaya odaklandık. Örneğin, Taksim Meydanı deyince 1977 1 Mayıs’ını hatırlıyoruz, Gezi’yi hatırlayabiliriz. İktidar ise Topçu Kışlası hatırlansın istiyor. İktidarların hatırlama ve unutma pratiklerinde neyin hatırlanıp neyin unutulacağına dair bir ajandası var. Burada toplumsal ihtiyaçlarla da örtüşmeyen, şehircilik ilkeleriyle de örtüşmeyen bir proje. Yaratılmak istenen kutuplaşmanın mekândaki yansımaları bunlar.
🟥 Kutuplaştırma projesi sürerken Moda’ya, “diğer kutup” olarak gösterilmeye çalışılan insanlar akıyor. Güneşli bir Pazar günü burada sahile baktığımızda o kutuplaştırma çabasının işlemediğini görüyoruz sanki. Herkes keyifli görünüyor ama…
Evet, bir özgürlük hissi. Gezi Parkı sonrası Taksim’deki atölyeler, sanat merkezleri buraya taşındı. Geçmişten beri sinemanın tiyatronun, merkezi. Mekânsal olarak kent ve kıyı şeridinin iç içe olduğu nadir bir bölge. Ama tüketim üssüne doğru gitti. Bir anda furya halinde lokmacı açılıyor. Şimdi ne oluyor Moda’da yaşayan birisi bir anda 30 yıldır gittiği terziyi yerinde bulamıyor, eczaneyi bulamıyor. Oysa biliyorsunuz kent en fazla 15 dakikada tüm ihtiyaçlara ulaşılabilir bir yer olarak ele alınır. Bu değişimlerle süreklilik kayboluyor. Çok nostaljik bakmıyoruz elbette. Terziye evet daha az ihtiyaç duyuluyor olabilir. Ama orayı da bir başka biçimde ayakta tutmak gerekiyor. Gazhane örneği var. Kentin enerjisi buradan karşılanmıyor artık. Bir ticarethaneye dönüşmesi yerine bu kamusal alanı kaybetmemek için bir mahalle dayanışması oldu. Bir kültür merkezi yapıldı. Uzunca süredir Haydarpaşa’da da plan yapılıyor. Haydarpaşa bizim toplumsal belleğimizde çok güçlü bir yere sahip. Şimdi Kültür Bakanlığı’na devredildi. Şeffaf olmayan süreç işletiliyor. Hâlâ ne olacağını bilmiyoruz.
HAYDARPAŞA MERDİVENLERİNDE BEDAVA GÜNEŞLENME HAKKI
🟥 Şöyle düşünürsek Haydarpaşa’nın merdivenlerinde oturabiliyor, denizi seyredebiliyor, gelen geçen trenlerden inip binenlere bakabiliyorduk. Bunun için para ödememiz gerekmiyordu. Şimdi İstanbul’da para ödemeden yapılabilecek çok az şey var. En büyük kayıp bu değil mi?
Kitapta Nâzım’ın Kadıköy yıllarını ele alan bir makalem var. Nâzım “Memleketimden İnsan Manzaraları”na Haydarpaşa’dan başlar. Şiirinde şöyle der: “Kalkacak herhangi bir trenle alakası olmayan oturup yüzükoyun uyuyanlar, güneş yorgunluk ve telaş” diyerek anlatır bu durumu. Haydarpaşa’da evet otururduk, yazın serin olur dolaşırdık. Trenle gelir vapurla karşıya geçerdik. Oranın ticarileştirilmesi, çitlenmesi ve kamusallaştırılması arasında rekabet var. Haydarpaşa’da sosyalleşebilmek bir kent hakkı. Şimdi orada güvenlik bize “niye geldiniz” diye soruyor. Haydarpaşa’ya niye geldiniz diye bir soru olabilir mi? İşte bu çitlemenin başladığı anlamına gelir.
🟥 Tüm bunlara karşı Kadıköy’de oturan, yaşayan ya da gelip sosyalleşen insanlar ne yapacak?
Kent üzerinde politika yapıcılarının yukarıdan aşağıya kararlar almasına elbette müsaade edilmemeli. Kum üzerinde yürüyorsanız ayağınız kumda iz bırakmıyor sadece kum da ayağınızda iz bırakıyor. Mekânı dönüştürdüğünüzde her şeyi dönüştürüyorsunuz, toplumsal ilişkileri de dönüştürüyorsunuz. Bu ilişkinin kopmaması için bizim müdahil olmamız gerekiyor. Para harcamadan kullanmamız gerekiyor. Kentte farklı çıkar grupları arasında bir mücadele var. Biz de burada oturan, çalışan ve sosyalleşenler olarak bir tarafız. Kamusal alanları korunmak için mahalle dayanışmaları, demokratik kitle örgütleri yeniden güçlendirilmeli.
Sermaye odaklı dönüşüm kültürel amnezi yaratıyor
Kitabın ilk bölümünde kentteki dönüşümlerin “Kültürel amnezi” yarattığı belirtilerek şöyle deniliyor:
Günümüzde kamusallığı göz ardı etme pahasına hızla değişen ekonomik ve politik dinamikler hem mekânsal hem de toplumsal yapıda köklü dönüşümlere yol açarak toplumsal hafızayı ortadan kaldırmakta. Bireysel bir unutmanın ötesinde bu süreç, kentlerin kolektif hafızasını kesintiye uğratmakta ve toplumlar üzerinde “unutma” etkisi yaratmakta. Bir mekânın fiziksel olarak ortadan kaldırılması, o mekâna bağlı anıların ve toplumsal bağların da silinmesi anlamına gelir. Tarihi mahallelerin yıkılarak yerine lüks konut projelerinin veya alışveriş merkezlerinin yapılması, yalnızca fiziksel değişimi değil, aynı zamanda bu alanlarda yaşananları, mekânın kimliğini ve sosyal bağlamını da etkiler. Mekânsal değişimlerin bu yönü, bireylerin ortak geçmişlerini paylaştıkları kolektif hafızanın kaybıyla sonuçlanır. Bireylerin kendilerini bir topluluğa ait hissetmelerini de zorlaştıran bu durum özellikle genç nesilleri, mekâna ve toplumsal bağlara dair bir hafıza birikiminden yoksun bırakır. Bu kayıp, kolektif hafızanın sürekliliğini kesintiye uğratır ve toplumlar üzerinde “kültürel amnezi” etkisi yaratır.
/././
Ulusal Marş, ulusal dilde okunur!-Attila Aşut-
İstiklal Marşı’nın yazılışının 105. yıldönümü dolayısıyla Karaman’da düzenlenen törende marşın Arapça okutulması hayli tartışıldı. Töreni izleyen devlet protokolünden kimsenin bu duruma ses çıkarmaması ise kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı. Cahit Zarifoğlu İmam Hatip Ortaokulu’nda İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce düzenlenen törene katılanlar arasında kentin Valisi, Belediye Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı, İl Jandarma Komutanı, İl Emniyet Müdürü, İl Milli Eğitim Müdürü ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü de bulunuyordu. Yani “devlet temsilcileri” tam kadro oradaydı. Ama ne yazık ki bu resmi toplulukta, bir ülkenin bağımsızlığının simgesi olan ulusal marşın ancak ulusal dilde söyleneceğini bilen kimse yoktu! Olayın daha da üzücü yanı ise Türkçe karşıtı böyle bir gösterinin, Türkçenin devlet dili ilan edildiği ve tarihsel olarak “Türkçenin başkenti” sayılan Karaman’da sergilenmesiydi...
Bilindiği gibi Konya’yı Selçuklulardan alan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 tarihinde, Türkçenin devlet dili olmasını sağlamak için şu ünlü fermanı yayımlamıştı:
“Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
Bu tarihsel olay, her 13 Mayıs’ta Karaman’da “Türk Dili Bayramı” olarak kutlanıyor.
Böyle olunca, “İstiklal Marşı”nın Karaman’da Arapça okunması karşısında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Gavgalı’dan (üstelik kendisi de Karamanlıymış) en azından kurumunun adını taşıyan kişinin anısına saygı gereği bir tepki açıklaması beklerdik. Bir akademisyen olarak bu kadarını bile yapamıyorsa o kurumun başında oturmasının ne anlamı var?
* * *
İlgili ve sorumlu kişiler sessiz kalsa da Karaman'daki dernek, meslek odası ve siyasal parti temsilcileri, törenin ertesi günü Adliye önünde bir araya gelerek İstiklal Marşı’nın Arapça okutulmasına tepki gösterip suç duyurusunda bulundular.
Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da yaptığı açıklamada, uygulamanın tekil bir olay olarak görülemeyeceğini belirterek şöyle dedi:
“Hangi ülkenin ulusal marşı resmi törende başka bir dilde okunur? İstiklal Marşı bağımsızlık mücadelesinin sesidir. Arapça okunması basit bir tercih değil, Cumhuriyetin ortak sembollerine ve diline yönelik bir yaklaşımın göstergesidir. Anayasamıza göre marşımızın dili Türkçedir.”
* * *
Türk dili, Osmanlı döneminde uzun yıllar Arapça ve Farsçanın etkisinde kalmış; Türkçenin öz benliğini yeniden kazanması ise ancak ülkemizin bağımsızlığını kazanmasıyla gerçekleşebilmiştir. Dilimizin bağımsızlığı ile ülkemizin bağımsızlığı arasında böylesine kopmaz bir bağ vardır.
Biz Arapçanın çok zengin bir dil olduğunu biliyoruz. Ne Arapçayla ne Arap halkıyla bir sorunumuz var. Ama Türkiye’nin Araplaştırılmasına elbette karşıyız. AKP iktidarı, ümmetçi bir yaklaşımla kurumlarımızı dönüştürerek laik eğitime çok büyük zarar verdi. Bu dönemde Yeni Osmanlıcılık saplantısıyla hem dinci gericilik hem Osmanlıca devlet korumasına alındı. Anımsayın, daha birkaç yıl önce, “Türkçe ölmüştür, herkes okulda Arapça konuşacak!” diyen bakan yardımcıları vardı bu hükümetin!
Hemen belirtelim ki Arapçanın başka dillere bir üstünlüğü yoktur. Sonuçta o da herhangi bir dil kadar değerlidir. Oysa ülkemizde Arapçayı “Rabca” diye kutsayanlar, Arapça sözcükleri “Kuran dili” sayıp “Aslında bunlar milletçe Kur’an dilinden hoşlanıp tattığımız; ondan alıp lisanımıza, irfanımıza, ümranımıza, devranımıza kattığımız kelimelerdi” diyenler vardır. (https://www.tyb.org.tr/ozandan-sair-olmaz-1-7664yy.htm)
İşte biz bu anlayışa karşı Türkçenin bağımsızlığını ve özgünlüğünü savunuyoruz.
* * *
HÜRRİYET’İN “DİLENDİRDİĞİ” SANATÇILAR!
Her biri ülkemizin en çok kazanan şarkıcıları... Ama 8 Mart 2026 tarihli Hürriyet gazetesinin “Kelebek” ekinde bu başlık altında dilendirilmişler! Haberi okuyanlar da “vah vah!” deyip çok üzülmüşlerdir herhalde. Ama habere konu olan şarkıcılara değil, gazetenin magazin servisindeki editoryal özensizliğe...
HAFTANIN NOTU
Henüz vakit varken...
“İBB Davası” için “asrın yolsuzluk davası” demiş yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek. Belli ki kendini hâlâ Cumhuriyet Başsavcısı sanıyor! Ama bu konuda çok da haksız sayılmaz. Ne de olsa yazdığı iddianamenin dilini kullanıyor. “İmzamın bulunduğu siyasi davalar konusunda bugüne kadar verdiğim tüm kararlara ilişkin vicdanım rahat” demiş. Ama kendisine yönelik eleştirilerden rahatsızlığını da gizlemiyor ve "Meydanlarda ismimizin yuhalatılması, sürekli ekranlarda konuşulması vs. bunlar hoş değil. Sonuçta ailemiz var, onlar etkileniyor" diyor.
Ailesinin durumunu dile getirerek herkesten anlayış bekleyen Akın Gürlek, keşke empati yaparak Silivri yollarında bir yıldır acı çekip gözyaşı döken yaşlı ana babaların duygularını da biraz anlayabilseydi! Belki o zaman kendisine yönelik eleştirilerin dozu böyle yüksek olmaz ve toplumca daha katlanılabilir bir yargı süreci yaşardık...
Ama uygulamalar bu insani yaklaşımdan o denli uzak ki...
Bakınız, “Duruşmalar TRT’den canlı yayınlansın” söyleminden milletvekillerinin bile izleyemediği bir “kapalı yargılama” sürecine girdik! Bu duruşmaların gerçekten “aleni” yapıldığına kimseyi inandıramazsınız. Henüz yol yakınken hukuk devletine dönmek herkesin yararınadır. Tarihin figüranı olmak, “Ekmek Teknesi”nde figüran olmaya benzemez!
/././
Kurumsal kötülük yine sahnede: FIFA, soykırıma karşı ölüm sessizliğinde -Eren Tutel-
Filistin’in açık ve tüzüğe dayalı başvurusu reddedildi. Gerekçe yine aynı: “diyalog.” Oysa sahadaki gerçekler çok daha net: Yıkılan sahalar, öldürülen sporcular ve yok edilen bir spor kültürü. FIFA’nın kararı, oyunu yönetmek değil, suça karşı sessizliği kurumsallaştırmak.
Futbolun evrensel dili olduğuna inanmak istiyoruz ama sahadaki gerçekler, bu romantik anlatının çoktan çöktüğünü gösteriyor.
Son olarak FIFA, bir kez daha düdüğünü çalmamayı seçti. Filistin'e karşı soykırım uygulayan İsrail'in milli takımını ve kulüplerini uluslararası müsabakalardan men edilmesi talebini reddetti ve gerekçeyi ise şu şekilde açıkladı: Karmaşık hukuki statü, uluslararası hukuk ve diyalog.
SOYKIRIMA KARŞI GÖZLER KAPALI
Oysa ortada karmaşık olan hiçbir şey yok. Gazze yerle bir edilmiş durumda. On binlerce insan hayatını kaybetti. Ölenlerin büyük kısmı sivil. Kadınlar, çocuklar, sporcular… Yüz binlerce insan yaralandı, milyonlarca insan yerinden edildi. Bu tabloyu tarif etmek için uzun cümlelere gerek yok: Ortada büyük bir yıkım ve soykırım var.
Ve bu yıkım, spor dünyasının tam ortasında gerçekleşiyor.
Gazze’de yalnızca insanlar değil, spor alanları da sistematik biçimde yok ediliyor. Filistin Futbol Federasyonu’na bağlı stadyumların büyük bölümü ya tamamen yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi. Çocukların top koşturduğu sahalar enkaza dönüştü. Amatör liglerin oynandığı alanlar, spor salonları, antrenman tesisleri… Hepsi ya bombalandı ya da ağır hasar aldı. Bir ülkenin spor hafızası, göz göre göre siliniyor.
HÂLÂ 'DİYALOG' DİYEN FIFA...
Bu tabloyu görüp hâlâ “diyalog” diyen bir kurumdan söz ediyoruz. Daha acı olan ise kaybedilen hayatlar. Gazze’de öldürülenler arasında yüzlerce sporcu var. Futbolcular, atletler, antrenörler… Henüz kariyerinin başında olan gençler, milli forma hayali kuran çocuklar. Bazıları Filistin Milli Takımı’na kadar yükselmiş, bazıları ise o formayı giymeyi bekliyordu. Hepsi aynı enkazın altında kaldı.
Ama FIFA’nın refleksi ne? Sahada kavga çıkmış, biri diğerine yumruk üstüne yumruk indiriyor, biri yerde hareketsiz yatıyor… FIFA ise kenardan bakıp “Çocuklar hım yapmayın, ayıp oluyor” diyen bir yetişkin gibi davranıyor. Ne oyunu durduruyor, ne kural uyguluyor, ne de yaptırım getiriyor. Sadece uyarıyor, izliyor ve konuşuyor.
Bu, yönetmek değil: Üç maymunu oynamanın kurumsallaşmış hali.
Çünkü aynı FIFA, söz konusu Rusya olduğunda düdüğü tereddütsüz çalmıştı. 2022’de Rus kulüpleri ve milli takımı tüm organizasyonlardan men edildi. Gerekçe açıktı: Savaş ve uluslararası hukukun ihlali. Hiçbir “karmaşıklık” tartışılmadı, hiçbir “diyalog süreci” beklenmedi.
GAZZE’DE YAŞANANLAR
Eğer bu tablo FIFA’nın müdahale etmesi için yeterli değilse, hangi tablo yeterli olacak? Daha kaç stadyum yıkılmalı, daha kaç sporcu hayatını kaybetmeli?
Bu soruların cevabı aslında FIFA’nın kararında saklı. Kurum, güçlü olan karşısında kuralları esneten, zayıf olan karşısında ise kitapçığı hatırlayan bir refleksle hareket ediyor. Yani sahada herkes için aynı kuralların geçerli olduğunu söyleyen ama bazı oyunculara faul çalarken bazılarına sadece bakmakla yetinen bir hakem gibi.
Daha da çarpıcı olan ise verilen sözde yaptırım. FIFA, İsrail Futbol Federasyonu’na 150 bin İsviçre frangı para cezası ve üç maçta “Futbol dünyayı birleştirir, üyrımcılığa hayır” yazılı pankart açma zorunluluğu getirdi. Yani bir taraf sahada her şeyi yıkarken diğer tarafın payına slogan düştü.
Bu tablo, yangın yerinde yangın söndürücü yerine megafonla “ateş kötü bir şeydir” anonsu yapan bir düzene benziyor. Ortada gerçek bir yıkım var, gerçek bir suç var ama verilen tepki bir afişten ibaret. Verilen karar yetersizlik değil, gerçekle bağını koparmış bir zihniyet.
FİLİSTİN'İN TALEBİ
Filistin Futbol Federasyonu’nun talebi son derece netti: İşgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren kulüplerin uluslararası sistemden çıkarılması. Bu talep, FIFA’nın kendi tüzüğünde yer alan kurallara dayanıyordu. Yani mesele yalnızca vicdani değil, aynı zamanda hukuki bir zemine de sahipti.
FIFA, bu talebi değerlendirmek yerine süreci komitelere havale etti, ardından da “işlem yapmama” kararı aldı. Bu, kararsızlık değil, bilinçli bir tercih. Sahada faulü görüp düdüğü çalmamak aslında oyunun gidişatını belirleyen en güçlü karardır. FIFA’nın tarihine baktığımızda bu tutumun yeni olmadığını görüyoruz.
TARİH BOYUNCA DEĞİŞMEYEN REFLEKS
1934’te Mussolini’nin İtalya’sında, 1978’de Arjantin cuntasında, daha yakın dönemde Katar’da… Her seferinde FIFA aynı şeyi söyledi: “Siyasete karışmıyoruz.” Ama her seferinde en politik kararları aldı. Çünkü “karışmamak” dediği şey, aslında mevcut güç ilişkilerini olduğu gibi kabul etmekti. Bugün de aynı şey yaşanıyor.
İsrail takımları uluslararası organizasyonlarda oynamaya devam edecek. Yayın gelirleri akacak, sponsorluklar sürecek, tribünlerde marşlar söylenecek. Aynı anda Gazze’de çocuklar ölmeye devam edecek, sahalar yıkılacak, sporcular enkaz altında kalacak. FIFA bu iki gerçekliği yan yana koyup “denge” diyor.
Bu denge değil, terazinin bir kefesine hayatı, diğerine çıkarı koyup sonucu önceden belirlemek. Futbolun ne olduğuna dair temel soru tam da burada ortaya çıkıyor.
SPORUN ANLAMI KAYBOLUYOR
Futbol gerçekten “evrensel değerlerin oyunuysa”, bu karar açık bir çöküş. Çünkü evrensel değerler seçici uygulanamaz. İnsan hakları, coğrafyaya göre değişmez. Adalet, güç dengelerine göre eğilip bükülemez.
Bugün Gazze’de yıkılan sadece binalar değil aynı zamanda sporun anlamı. Bir çocuğun top peşinde koşma hayali, bir gencin milli forma giyme umudu, bir toplumun kendini ifade etme alanı. FIFA, bütün bunların ortasında, sahaya bakıp sadece şunu söylüyor:
Diyalog.
Bazen diyalog, hiçbir şey yapmamanın daha süslü bir adıdır. Bazen tarafsızlık, güçlüden yana saf tutmanın en konforlu biçimidir
ve bazen bir hakem, düdüğünü çalmayarak oyuna en büyük müdahaleyi yapar. Bugün FIFA tam olarak bunu yapıyor.
/././
ABK davasında MHP’li yönetici -İsmail Arı-
Ayhan Bora Kaplan suç örgütü davasında incelenen bir cep telefonuyla dosyaya MHP’li bir isim girdi. Eski Ankara Ülkü Ocakları Başkanı ve eski MHP MYK Üyesi Necmi Y.’nin dosyası, yeni bir soruşturma yürütülmesi için ayrıldı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Ayhan Bora Kaplan organize suç örgütü ile ilgili hazırladığı ek iddianamede dikkati çeken bir ayrıntı daha yer aldı.
Ayhan Bora Kaplan suç örgütüne operasyon düzenledikten sonra açığa alınıp tutuklanan polis şeflerine çetenin kumpas kurduğu anlatılan iddianamede MHP’li bir ismin de adı geçiyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Ayhan Bora Kaplan suç örgütüyle ilgili hazırladığı ek iddianameye göre, 12 Eylül 2025 tarihinde eski Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Şubeden Sorumlu Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan'ın avukatı Recep Öksüz’ün hukuk bürosunun kapısına bir poşet içerisinde cep telefonu bırakıldı.
Savcılık telefonu incelenmesi için Ankara İl Jandarma Komutanlığı Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönderdi.
Cep telefonunda yapılan incelemede, telefonun suç örgütü yöneticisi olan ve bir dönem Ayhan Bora Kaplan’ın sağ kolu olarak bilinen Serdar Sertçelik’e ait olduğu tespit edildi.
Cep telefonunun WhatsApp uygulamasında yapılan incelemede, Serdar Sertçelik ile Ayhan Bora Kaplan'ın yurtdışına kaçan avukatı Cengiz Haliç’in yazışmaları incelendi.
‘ABİ BÜYÜK İNDİRMİŞ NECMİ’YE’
13 Mayıs 2024 tarihinde Haliç’in, Sertçelik’e gönderdiği mesajda “Yarın MHP grup toplantısında iş patlayacak Serdar. Bugün ev araması vs. start verildi. Necmi yarınki konuşma metnini birazdan atacak. Bana gelsin sana da atıcam. …İzzet U. tamamlamak üzre metni. Araya sıkıştıracakmış” ifadeleri kullandığı ve Sertçelik’in ise “Abi sorun olmaz değil mi? Bir de MHP’lileri başımıza dert etmeyelim” diye yanıt verdiği görüldü.
Haliç bunun üzerine “Paraları yerken sorun olmadı şimdi de olmaz. Abi, büyük indirmiş Necmi’ye” dedi. Haliç ve Sertçelik’in mesajlarında bahsettiği Necmi isimli şahsın eski Ankara Ülkü Ocakları Başkanı ve MHP MYK Üyesi Necmi Y. olduğu öğrenildi.
Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kabul edilen ek iddianamede yer alan bilgilere göre, 2018 ile 2024 yılları arasında MHP MYK Üyesi olan Necmi Y.’nin dosyası ayrıldı. Ek iddianamede “Necmi Y. hakkında yürütülen soruşturmada tefrik kararı verilerek başka bir soruşturma defterine kaydedilmiştir” denildi.
NE OLMUŞTU?
Ayhan Bora Kaplan ile yanındakileri, 7 Eylül 2023'te Esenboğa Havalimanı’nda yurtdışına kaçmak üzereyken gözaltına alan ve Ayhan Bora Kaplan operasyonu yürüten dönemin Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Murat Çelik, KOM Şube Müdürü Kerem Gökay Öner, Müdür Yardımcısı Şevket Demircan ile komiserler Ufuk Gültekin, Metehan İlkyaz ve Gökhan Karaca önce açığa alındı, ardından Kerem Gökay Öner dışındaki tüm isimler tutuklandı.
Sabah Gazetesi yöneticisi
Öte yandan ek iddianamede Sabah gazetesi ayrıntısına yer verilmemesi de dikkati çekti.
4 Mayıs 2024 tarihinde Haliç, Sertçelik’e gönderdiği mesajda Sabah gazetesinin Ayhan Bora Kaplan operasyonunu “darbe” olarak nitelendirerek haber yapacağını söylediği görüldü.
Bu mesajdan sonra ise Sabah gazetesi “Ayhan Bora Kaplan suç örgütü ve darbe girişimi iddiası Türkiye'yi sarstı: Yeni bir FETÖ belasıyla karşı karşıyayız” ve “İşte kirli kumpasta en yeni bilgiler!” gibi başlıklarla haberler yayımladı.
Mesajların devamında “Ayhan Bora Kaplan suç örgütüne lehine haber yaptıracak ismin Sabah gazetesi yöneticisi Abdurrahman Ş. olduğu ve bu ismin rüşvet suçlamasıyla yargılandığı bilinen eski Ankara Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünden Sorumlu İl Emniyet Müdür Yardımcısı Alp Aslan’ın “elemanı” olduğu iddia edildi.
***
Yüz binlerce yaşlı muhtaç edildi -Mustafa Bildircin-
Geçen yıl ülkede 65 yaş üstü yüz binlerce yurttaş, “muhtaç” olarak sınıflandırıldı. 2025’te 65 yaş üstündeki 800 bin 403 kişinin aylık gelirinin 7 bin 368 TL’nin dahi altında olduğu belirlendi.
Türkiye’deki derin yoksulluğun etkilediği kesimlerin başında emekliler geldi. Düşük emekli aylıkları nedeniyle ucuz otel odalarına mahkûm edilen emekliler, en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz duruma düştü. Emeklilerin yanı sıra sosyal güvenlik kurumlarından bir gelir veya aylık hakkından yararlanamayan 65 yaş üstü yurttaşların sayısı da çarpıcı boyutlara ulaştı.
Milyonlarca yurttaşı sosyal yardıma mecbur bırakan yoksulluğun 65 yaş üstü yurttaşlar üzerindeki etkisi, “ihtiyaç sahibi yaşlılar” verisiyle gözler önüne serildi. Türkiye’de yüz binlerce yaşlının, “muhtaç” olarak sınıflandırıldığı öğrenildi.
7 BİN TL DAHİ KAZANMIYORLAR
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nca, “2022 sayılı Kanun Kapsamındaki Yaşlı Aylıkları” kapsamında yapılan yardımlara yönelik istatistikler yayımlandı. Sosyal güvenlik kurumlarından bir gelir veya aylık hakkından yararlanamayan ve uzun vadeli sigorta kollarına tabi olacak şekilde çalışmayan yaşlıların dahil edildiği yardım programı kapsamındaki kişi sayısının 800 bini aştığı görüldü.
Yaşlı aylığından yararlanma şartının, “Kişinin kendisi ve eşi dikkate alınmak suretiyle kişi başına düşen ortalama gelirin en fazla 7 bin 368 TL olması” olduğu belirtildi. Ülkede 2025 yılında, 65 yaş üstü toplam 800 bin 403 kişinin, “muhtaç” olarak sınıflandırıldığı kaydedildi. Yaşlı aylıkları kapsamında 2025 yılında 800 bin 403 kişi için 44,9 milyar TL tutarında ödeme yapıldığı bildirildi.
Yoksulluk yaması
Siyasi iktidarın ekonomi politikası nedeniyle ülkede giderek derinleşen yoksulluğa karşı devreye sokulan, “Yoksulluğu gizleme bütçesi” de çözüm olmuyor.
Türkiye’de, Ocak-Şubat 2026 döneminde, “Yoksullukla mücadele” adı altında merkezi bütçeden yapılan toplam harcama, 62,5 milyar TL ile ifade ediliyor.
***
Nazi Almanyası’ndan Soğuk Savaş’a ve günümüze: Siyasal İslam'ın emperyalist stratejilerdeki konumu -Zafer Taşkın/Frankfurt-
Almanya’nın Müslüman topluluklarla ilişkisi, I. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a kadar emperyalist çıkarlar doğrultusunda ideolojik mobilizasyon ve araçsallaştırmayı açıkça gösteriyor. Müslüman topluluklar ve emekçiler, emperyalist bağlantıları sorgulamalı, tarihsel olarak araçsallaştırılan rollerini analiz etmeli ve kolektif çıkarlar doğrultusunda hesap sorma cesaretini göstermeli.
Almanya’daki Müslüman toplulukların tarihî kökenleri, yalnızca göç veya kültürel bağlamla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. I. Dünya Savaşı’ndan II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’a uzanan süreçte, bu topluluklar emperyalist güçlerin jeopolitik çıkarlarını gerçekleştirmede araçsal bir rol üstlenmiştir. Bu yapılar, hem sınıfsal mücadelelerin bastırılması hem de işçi haklarının kısıtlanması süreçlerinde etkili olmuş ve anti-komünist politikaların uygulanmasında kritik stratejik işlevler görmüştür. Bunların örgütlenmeleri, tarihsel olarak yalnızca dini veya kültürel bir fenomen değil, aynı zamanda sınıfsal ve emperyalist güç ilişkilerinin bir göstergesidir.
TARİHİ ARKA PLAN: I. DÜNYA SAVAŞI'NDAN NAZİ ALMANYASI'NA
Almanya’nın Müslüman dünyasına ilgisi, 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında Alman İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ile sıkı bir ittifak içindeydi. Berlin-Bağdat Demiryolu, yalnızca ekonomik bir proje değil, İngiliz ve Fransız sömürge düzenine karşı stratejik bir güç hattı olarak tasarlanmıştı. Alman siyaset yapıcıları, Osmanlı Halifeliği’nin “cihad çağrısı” yapma kapasitesini dikkatle değerlendirmiştir. 1914’te Sultan Reşat’ın ilan ettiği “Cihad-ı Mukaddes”, Almanya tarafından propaganda aracı olarak kullanılmıştır.
Alman askeri ve istihbarat yetkilileri, Arap, Hintli ve Orta Asyalı Müslüman toplulukların İngiliz ve Fransız sömürge yönetimlerine yönelik hoşnutsuzluğunu analiz etmiştir. Bu dönemde kurulan Nachrichtenstelle für den Orient (Doğu Haber Bürosu), radyo konuşmaları, gazeteler ve broşürler aracılığıyla Almanya’nın Müslümanların dostu olduğu mesajını yaymıştır. Bu propaganda, anti-emperyalist bir algı yaratmayı amaçlasa da temel motivasyon, emperyalist rakipleri zayıflatmak ve Almanya’nın ekonomik-militer çıkarlarını güvenceye almaktı.
II. DÜNYA SAVAŞI: NAZİ ALMANYASI VE MÜSLÜMAN ARAÇSALLAŞTIRMASI
1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle Almanya, totaliter bir devlet hâline gelmiştir. Nazizm’in ırk merkezli faşist ideolojisi, Müslüman topluluklarla ideolojik olarak uyumsuz görünüyordu. Ancak Nazi stratejisi pragmatik bir çizgi izleyerek, Müslümanları anti-emperyalist ve anti-Sovyet bir araç olarak kullanmıştır. Bu stratejik yaklaşım, ideolojik çelişkileri bir kenara bırakarak, Müslümanların hem Balkanlar hem de Doğu cephesinde askeri ve propagandistik bir rol oynamasını sağlamıştır. Nazi propaganda organları, Müslüman toplulukları Almanya’nın “dostu” olarak sunarken, sahadaki birlikler partizanlara ve Sovyetlere karşı vahşi şiddet eylemlerine katılmıştır.
Berlin Radyosu, 1941’den itibaren Arapça, Türkçe, Farsça ve Urduca yayınlarla Almanya’nın Müslüman toplulukların dostu olduğunu vurgulamıştır. Bu propaganda, Nazilerin antisemitizmini İslami bir dille meşrulaştırmayı hedeflemiştir. Aynı dönemde Filistinli Müftü Hacı Emin el-Hüseyni, Almanya’ya gelerek Arap dünyasında İngilizlere ve Yahudilere karşı birleşik bir Müslüman cephe çağrısı yapmıştır.
MÜSLÜMAN KÖKENLİ BİRLİKLERİN NAZİ ALMANYASI’NDAKİ ASKERİ ROLÜ
Handschar Tümeni (13. Silahlı Hançer Tümeni “Hilal ve Kılıç”)
1943’te Bosnalı Müslümanlardan oluşturulan Hançer Tümeni, Heinrich Himmler’in desteğiyle kurulmuştur. Tümenin amacı, Yugoslavya’da Nazi karşıtı partizan hareketlerini bastırmak ve Balkanlar’daki etnik-dini gerilimleri kullanarak Alman hâkimiyetini pekiştirmekti. Tümenin askerleri için dini ritüellerin uygulanması, ibadet alanlarının sağlanması ve Kur’an temini gibi düzenlemeler yapılmıştır. Üniformalara hilal ve kılıç motifleri eklenmiş, böylece Nazi ideolojisi dini bir araç olarak taktiksel biçimde kullanılmıştır.
Hançer Tümeni yaklaşık 20.000–25.000 asker ile oluşturulmuş, köy baskınları ve sivillere yönelik sistematik şiddet operasyonlarına katılmıştır. Köylüler toplu şekilde öldürülmüş, köyler yakılmış ve partizan direnişi kırılmaya çalışılmıştır. Tümen hem askeri hem de propagandistik işlev görmüş, Müslüman askerler Alman disiplinini pekiştirirken Nazi propagandası Müslüman dünyaya Almanya’nın dost olduğu mesajını iletmiştir.
Doğu lejyonları (Türkistan Lejyonu, Azerbaycan Lejyonu, Doğulu Müslüman SS Alayı)
Handschar Tümeni’nden bağımsız olarak, Varşova Ayaklanması (1 Ağustos – 2 Ekim 1944) sırasında Sovyet kökenli Müslüman esirlerden oluşan birlikler Nazi saflarında yer almıştır.
Bu birimlerde yaklaşık 180.000 Türkistanlı, 110.000 Kafkasyalı, 40.000 Volga Tatarı ve 20.000 Kırım Tatarı olmak üzere toplamda yaklaşık 350.000 Müslüman asker görev yapmıştır.
Doğu Lejyonları, özellikle Varşova’da ve Sovyet cephelerinde vahşi katliamlara katılmış, sivil halka karşı toplu şiddet ve etnik temizlik eylemlerinde bulunmuşlardır. Handschar ve Doğu Lejyonları farklı coğrafyalarda görev yapmıştır; Handschar Balkanlar’da, Doğu Lejyonları ise Polonya ve Sovyet cephelerinde faaliyet göstermiştir. Dinî ve etnik kimlikler, savaş sırasında askeri fayda sağlamak ve propagandayı güçlendirmek için araçsallaştırılmıştır.
TÜRKİYE VE MÜSLÜMAN ASKERLERİN AVRUPA’DAKİ ROLÜ
Türkiye, II. Dünya Savaşı boyunca resmi olarak tarafsız kalmasına rağmen Almanya ile diplomatik ve kültürel ilişkilerini sürdürdü. Savaş sırasında Hitler döneminde kurulan “Türkistan birlikleri” Sovyetlere karşı kullanılmış; savaşın ardından bu kadrolar Avrupa’da özellikle Münih merkezli antikomünist yapılanmalara yönlendirilmiştir. CIA ve Alman istihbaratı, bu kadroları devralarak stratejik bir antikomünist ağın temelini oluşturmuş; İbrahim Gacaoglu, Rusi Nazar, Garip Sultan, Baymirza Hayit, Nurredin Namangani, Veli Kajum ve İbrahim El Zayat gibi isimler bu süreçte kilit roller üstlenmiştir.
Bazı Müslüman kökenli askerler, savaş sonrası Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne iade edilmemeleri için, Almanya’da öğrenim gören Türk Talebe Cemiyeti ve benzeri Pantürkist öğrenciler aracılığıyla sağlanan kimlik ve belgelerle Almanya dışına çıkarılmıştır. Arşiv belgeleri ve istihbarat raporları, bu kadroların anti-Sovyet projelerde sistematik olarak kullanıldığını göstermektedir. Savaş sonrası Türkiye’de sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı dönemlerde, bu aktörler anti-komünist derneklerde ve Batı istihbaratı destekli operasyonlarda etkin biçimde görev almıştır. Bu durum, emperyalist güçlerin Müslüman toplulukları hem uluslararası hem de yerel düzeyde araçsallaştırma yöntemlerini açıkça ortaya koymaktadır.
MÜNİH İSLAM MERKEZİ VE MÜSLÜMAN KARDEŞLER
Savaş sonrasında Münih İslam Merkezi, Sovyetler Birliği’nden gelen Müslüman diaspora grupları ile Orta Doğu’daki İslamcı hareketler arasında önemli bir temas ve geçiş noktası hâline gelmiştir. Bu yapı, yalnızca dini ve kültürel bir merkez olarak değil, aynı zamanda farklı coğrafyalardan gelen aktörlerin buluştuğu stratejik bir ağ olarak işlev görmüştür. Batı istihbarat servislerinin —özellikle Alman ve Amerikan kurumlarının— bu ağları anti-Sovyet propaganda ve çeşitli operasyonel amaçlar doğrultusunda değerlendirdiği bilinmektedir. Bu bağlamda, Müslüman Kardeşler’in Avrupa’daki örgütsel yapılanmasının da söz konusu jeopolitik iklim içinde şekillendiği; Mısır ve diğer Arap ülkeleriyle kurulan ilişkilerin, aktörlerin ülkelerine dönüşlerinde daha geniş uluslararası stratejilerle kesişen bir çerçevede organize edildiği ileri sürülmektedir.
TÜRKİYE’DE DİNİ YAYINLAR VE ANTİ-KOMÜNİST PROPAGANDA
Bu uluslararası bağlamın Türkiye’ye yansımaları, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren belirginleşmektedir. İslamcı yayın çevrelerinde Adolf Hitler’e yönelik dikkat çekici ilgi, ilk bakışta ideolojik bir yakınlık gibi görünse de, daha yakından incelendiğinde Soğuk Savaş koşullarında şekillenen sert anti-komünist söylemle doğrudan bağlantılıdır. Bu söylem, Batı blokunun —özellikle Amerikan ve Avrupa istihbarat ağlarının— desteklediği propaganda hatlarıyla kesişmiş; böylece yerel ideolojik üretim ile küresel stratejik yönelimler arasında dolaylı ama önemli bir etkileşim ortaya çıkmıştır. Nitekim dönemin bazı yayınlarında Hitler’in Sovyet karşıtlığı üzerinden olumlanan bir figür olarak sunulması, bu çevrelerin kendilerini uluslararası anti-komünist mücadelenin parçası olarak konumlandırdıklarını göstermektedir.
Bu çerçevede, 1960’lardan itibaren Türkiye’de Siyasal İslam’ın düşünsel ve ideolojik zeminini oluşturan bazı figürler ve yayınlar öne çıkmaktadır. Necmettin Erbakan’ın söylemleri, Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinde kaleme aldığı yazılar ve Tohum dergisi gibi yayınlar, bu dönemin belirleyici örnekleri arasında yer almaktadır. Söz konusu yayınlarda yer yer Nazi Almanyası’na atıf yapan ya da Hitler’i olumlayıcı bir bağlamda ele alan içeriklerin bulunması, Nazizmi öven kitapların, Hitlerin Kavgam kitabinin dahi okurlarına sunmaları dikkat çekicidir.
Dolayısıyla bu yayınlar, yalnızca bireysel ideolojik tercihler olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de şekillenen Siyasal İslamcı söylemin, Soğuk Savaş bağlamında Batı destekli anti-Sovyet stratejilerle kesiştiği daha geniş bir tarihsel çerçevenin parçası olarak ele alınmalıdır. Bu durum, Batı istihbaratı, emperyal politikalar ve yerel ideolojik aktörler arasındaki ilişkilerin doğrusal değil, çok katmanlı ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
SONUÇ
Almanya’nın Müslüman topluluklarla ilişkisi, I. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a kadar emperyalist çıkarlar doğrultusunda ideolojik mobilizasyon ve araçsallaştırmayı açıkça göstermektedir. Nazi dönemi propaganda ve savaş sonrası Münih İslam Merkezi ile diaspora ağları, Müslümanların uluslararası jeopolitik mücadelelerde araç olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır. Tarihsel olarak Müslüman kökenli örgütler, halk ve emekçi sınıfın çıkarını merkeze almak yerine, Batı ve Sovyet karşıtı stratejilere hizmet etmiş; emek eksenli mücadeleleri zayıflatmış ve kolektif güç alanını parçalamıştır.
Günümüzde bazı örgütler anti-emperyalist söylemlere sahip görünse de, tarihsel bağları nedeniyle bağımsız politikaları sınırlı kalmaktadır. Bosna, Gazze, Irak, Suriye, Afganistan, Afrika, Lübnan, Libya ve İran örnekleri, emperyalist iş birliklerinin güncel yansımalarını ortaya koyarken, bu ülkeler halkın temel hak ve özgürlüklerini gözetmek yerine emperyalist güçlerin çıkarlarına hizmet edecek üs, hava sahası ve lojistik destek sağlamaktadır.
Marksist perspektifle bakıldığında, bu durum emek sömürüsü ile emperyalist sermaye birikimi arasındaki doğrudan bağlantıyı gözler önüne sermektedir. Müslüman topluluklar ve emekçiler, emperyalist bağlantıları sorgulamalı, tarihsel olarak araçsallaştırılan rollerini analiz etmeli ve kolektif çıkarlar doğrultusunda hesap sorma cesaretini göstermelidir. Tarih, güç ilişkilerinin yalnızca devletler arası değil, toplumsal ve dini topluluklar üzerinden de şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Ortadoğu deneyimi, halk çıkarlarını merkeze almayan politikaların, bağımsız, sınıfsal ve kolektif bir mücadele hattının ne kadar hayati olduğunu göstermektedir. Marx’ın vurguladığı gibi, din ve kültür, emek karşıtı tahakkümü meşrulaştırmak ve emperyalist stratejilere araçsallaştırılmaktadır. Bu nedenle, kolektif örgütlenme ve bağımsız, emek odaklı politika, emperyalizme karşı temel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
/././
BİRGÜN









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder