Düğüm düğüm üstüne veya çok alametler belirdi -Aydemir Güler-
Türkiye’nin yakın geleceği için AKP seçeneğinden ayrışan bir restorasyon olasılığı kendini hissettiriyor. Kuşkusuz bu, “Cumhuriyet’in rönesansı” olmayacak, göstermelik kalacak, yani sermayenin ve dinci gericiliğin çeyrek asırlık kazanımlarına dokunmayıp, olası “Trump sonrası ABD” ile rezonansa girmeyi öngörecektir. (...) Uzun zamandır Türkiye’nin bir tarihsel hesaplaşmadan kaçınamayacağını söylüyoruz. Bu yönde “çok alametler belirdi.” Madem öyle, “vakit tamamdır” diyecek olanların hızlanması zorunlu.
2026 çok hızlı başladı. ABD’nin Venezuela operasyonu “benzersizdi”; ama daha önemlisi, benzeri muameleye uğrayabilecek ülkeleri bir çırpıda saymamız imkânsız!
Doğrudur, Chavez’in mirasını har vurup harman savuranlar, hem iç dengeler hem uluslararası konum itibarıyla ciddi bir meşruiyet sorunu yaşıyorlardı. Ama yine de Venezuela, genel kamuoyunun “hak etmişti” diyebileceği veya görmezden gelip unutup geçeceği bir yer değildi.
“Dehşetin normalleştirilmesi” bir İsrail-ABD sendromudur; NATO ve AB bile buna eşlik edemiyor. Başat emperyalist stratejinin bu kadar az sahibi olması normal değildir. Washington’ın ihtiyacı bir uluslararası koalisyonken tam tersi oluyor: Söz konusu ikili, stratejiye uygun yeni adımlar attıkça sadece izole olma riski artmamakta, kendi içlerinde de zayıf düşmektedirler. Trump faşizmi, kış başındaki ara seçimlerden önce, girdiği yolu kimsenin itiraz edemeyeceği biçimde aklayamazsa, stratejinin kökten gözden geçirilmesi kaçınılmaz olacak...
Kuşkusuz içinde bulunduğumuz -İran’la süren ve Küba üstünde bulutları gezinen- karanlık evrenin kökleri var: Kısaca Sovyet sonrası yıllarda emperyalizmin dizginlenemez olması… Ancak İran liderlerine yönelik ilk muhtemel suikastlara kaza süsü verildiği hatırlanırsa, emperyalist saldırganlığın güncel versiyonunun Gazze’de başladığını söyleyebiliriz.
Peki, sonuç ne oldu?
Trump, İran’da doğal gaz sahasına düzenlenen saldırıyı Netanyahu’ya yıktı. İnandırıcı değil, ama daha önemlisi, kuralsız dehşetin, kapitalizmin muhtaç olduğu konfor alanına da tecavüz ettiğini görmüş olduk. Geri adımın nedeni budur.
Venezuela örneğine bakıp İran’ı da kısa sürede teslim alacaklarına inanmış olmalılar. Gelinen noktada kara harekâtı falan yapamayacakları, İran’ın saldırı gücünü silemeyecekleri görülüyor. Şiddeti arttırmanın sonuçları ise tamamen belirsiz.
Sadece İran yıkılmamakla kalmadı. Hamas da Hizbullah da geri döndü! ABD-İsrail koalisyonu, Hürmüz bir yana, üstlerinden silindir geçirdiği Filistin ve Lübnan’daki direnişlerle bile başa çıkamıyor.
Dahası müttefik adaylarının güvenilirliği de yok. Bir tek Ankara’ya bakmak yeter; bizimkilerin attıkları imzalar, verdikleri sözler, yaptıkları açıklamalar arasında herhangi bir tutarlılık hak getire! Bu kez yerlici-millici demagoji değil söz konusu olan; başlarına ne geleceğini seçemiyorlar.
Toz bulutları arasında açılan başka kartlarsa, dünyada kuralsızlığın ilan edildiği hesaba katılırsa, öngörülemez, denetlenemez dinamikleri serbest bırakıyor. ABD, Türkiye ile İsrail’i gelecekte sıkı müttefik haline getireceğini daha geçen yıl ilan etmişti; şimdi ise Kıbrıs ve Ege kaynamaya başladı. Bize özgü bir durum değil bu. Ortadoğu ve Avrupa coğrafyasını şöyle bir gözden geçirin; her şey göreli, belirsiz. Düğüm üstüne düğüm!
ABD emperyalizmi, Ortadoğu’da bir çırpıda “İsrail Barışı”nı tesis edip Çin düğümüne yönelmek niyetiyle dünya çapında huruç harekâtına kalkıştı. Eğer Kuralsız Dehşet’in özeti buysa, elde en azından şimdilik, kanlı bir fiyaskodan fazlası yok. Stratejinin gereği daha fazla şiddet uygulamak, eğer kalmışsa diğer kuralları da çöpe atmak… Ama buradan düğümün çözülmesi bir yana, Trump’ı da Netanyahu’yu da süpürecek bir restorasyonun çıkma olasılığı güçlenecek.
Düğüm düğüm üstüne, dedim ya; AKP iktidarı 2009 Davos şovundan bu yana büyük ölçüde dışarıdan esen rüzgârlarla yelkenini doldurdu. Düzen muhalefetinin de elini kolunu bağlayan bir faktördü bu. Milliyetçiler, sosyal-demokratlar, Kürt ulusalcıları… Hiçbiri NATO ekseninden çıkamazken, iktidar birtakım güç gösterileriyle, denge politikalarıyla, sermayeyi mutlu eden yayılmacı pratiklerle hepsini hizaya çekiyordu. Böyle böyle Yeni-Osmanlıcılık giderek sistematik, stratejik bir hal aldı. Ama bu yönelimin kendince başarı şansı, emperyalizmin, bölge taşeronluğunu Ankara’ya vermesine bağlıydı. Ne saçma; hegemonik emperyalist güç, yaranma yarışının sayısız bölgesel gönüllüsü varken niye ihaleyi karara bağlasın ki!
Hele yukarıda işaret edilen Gazze dönemecinden bu yana, AKP iktidarının gerçeklikle uyumu çözülmeye başladı. Yeni-Osmanlı’nın sınırları görünür hale geldikçe, “Hasta Adam sendromu” da güncellik kazanıyor. İçeriyi tahkim etmek, İslamın liderliğini üstlenmek diye büyük projeler sadece ortalığı daha da karıştırdı. Çıkış yolu için fazla alternatif yok: Türkiye varlığını sürdürebilmek için, emperyalistlik hayaliyle dışarı yayılmayı bırakmak, sadece güvenlik kaygısı güdecekse bile emperyalizmle mesafelenmek zorunda. NATO üyeliği de ABD yakınlaşması da kontrolü olanaksız tehlike kaynaklarından başka bir şey vadetmiyor. Gelişmeler bu gerçeği teyit edip duruyor.
İran cenahından geldiği söylenen füzeleri mazeret edip Trump-Netanyahu blokuna katılma fikrinin Dışişlerinde de MİT’te de karşılığı var elbette. Ama bu senaryonun, İttihatçıların Osmanlı’yı Birinci Paylaşım Savaşı’na sokma macerasından çok daha talihsiz olacağı şimdiden belli.
Sonuç olarak, Türkiye’nin yakın geleceği için AKP seçeneğinden ayrışan bir restorasyon olasılığı kendini hissettiriyor. Kuşkusuz bu, “Cumhuriyet’in rönesansı” olmayacak, göstermelik kalacak, yani sermayenin ve dinci gericiliğin çeyrek asırlık kazanımlarına dokunmayıp, olası “Trump sonrası ABD” ile rezonansa girmeyi öngörecektir.
Lakin böyle bir ufuk şimdilik CHP’nin hayalini süslemekte, düğümler ise eksilmeyip artmaktadır. Sadece Türkiye’nin içindeki Amerikancı-İsrailci kanadın ağırlığından veya maceracılık cüretinden de değil. Muhalefetin göstermelik bir restorasyonu bile taşıyacak enerjisi, yeteneği, siyasal aklı var gibi görünmüyor. Öte yandan düzen muhalefetinin alternatif olamayışı, Erdoğan’a manevra şansı verirdi. Bugün ise Saray’ı da bir tükenmişlik sendromunun sarması daha yüksek olasılık.
Uzun zamandır Türkiye’nin bir tarihsel hesaplaşmadan kaçınamayacağını söylüyoruz. Bu yönde “çok alametler belirdi.” Madem öyle, “vakit tamamdır” diyecek olanların hızlanması zorunlu.
/././
ABD’nin hegemonya kaybı: Zaferi nerede arayalım?-Erhan Nalçacı-
ABD’nin ve İsrail’in kaybederek geri çekilmesine bütün dünya halkları sevinecektir. Ancak bu emekçi sınıflar için bir zafer değil, bir olanaktır sadece. ABD hegemonyasında bulunan bütün devletler sırayla bir devrim coğrafyasına dönüşmelidir. Tarihçiler tarihsel bir mihenk noktası yakalayabilmek için notlarını ala dursunlar, biz bütün bu coğrafyada iktidarı almak için hazırlıklarımızı hızlandıralım.
ABD’nin 2008 mali çöküşünden beri emperyalist dünya düzeninde bir hegemonya krizi yaşandığını biliyoruz. Ancak tarihçiler hegemonya makas değişimi için bir mihenk noktası ararlar.
ABD ve İsrail’in müzakere masası kuruluyken savaş ilan etmeden başlattığı İran’ı vuran insanlık dışı saldırı iki haftayı geçmiş oldu. Şimdi tarihçiler bu savaşta ABD hegemonyasının sonu mu geldi diye heyecanla not düşüyorlar defterlerine.
Bizse zaferimizin peşindeyiz.
Ama önce tarihçilerin İran savaşının bir hegemonya makası olabileceğini nasıl sezdiklerine bakalım:
1. Meşruiyet kaybı
Bir emperyalist devlet ne kadar askeri olarak güçlü olursa olsun hem kendi hem dünya halkları arasında giriştiği savaşları meşru göstermek ister. Ayrıca savaşı müttefikleri için de meşrulaştırmaya gayret eder.
1991’de ABD’nin Irak’a saldırısı ile İran saldırısını bu açıdan karşılaştıralım.
ABD Irak’ın Kuveyt işgaline göz yumacağı imajı yaratarak Irak’ı tuzağa düşürmüş ve 28 devleti arkasına alarak savaşı başlatmıştı. Savaşı kışkırtan taraf Irak gibi gözüküyordu. Emperyalist medya tekelleri ABD ordusunun içine yerleştirilmişti, onlar ne gösteriyorsa onu görüyorduk. Naklen bir savaş filmi izler gibiydik ve hepimiz esir alınmıştık adeta.
Şimdi duruma bakın, ilan edilmeden başlatılan, liderlere suikast ve kız öğrencileri katlederek ilerleyen savaşın hiçbir meşruiyeti üretilemedi. Üstelik İran’ın oluşturduğu askeri yanıtlar müttefikler için göze alamayacakları bir risk oluşturdu.
Medya ise hegemonya krizi nasıl dünyayı parçalara ayırdıysa kendisi de Batı emperyalizminin tekelinden çıkmış ve parçalanmıştı, çoğu yaşanan olay gizlenemez, akıllar yönlendirilemez hale geldi.
Bırakın uluslararası meşruiyeti ABD halkı bile bu savaşa büyük oranda karşı, hatta Trump ve İsrail’e karşı nefret yüklü. Dünya halkları da bu haksız ve alçakça savaşı nefretle karşılıyor.
Emperyalist devletler hele tepedeki devlet her zaman halk düşmandır, ancak yaptıklarına bütün dünyada meşru bir kılıf bulamıyorsa hegemonya krizinin kaybedeni demektir.
2. Moral çöküş ve yeni bir düzen arayışı
Geçen yüzyılın ikinci yarısında ABD’nin üç uçak gemisi bir ülkeyi kuşatmak üzere yola çıktıysa o ülke eğer sosyalist değilse hapı yutmuş demekti, savaş baştan kaybedilmiş ve teslim bayrağı sandıktan çıkartılmıştı.
Böyle bir güç gösterisi ile başlayan savaşta uçak gemilerinin bugünkü füze teknolojisi karşısında hantal ve yavaş kaldığı kısa sürede anlaşıldı. Uçak gemilerinden biri vuruldu ve bölgeden uzaklaştı.
Ancak daha önemli olan 14 milyar dolara mal olan dünyanın en pahalı savaş aracı olarak kabul edilen USS Gerald R. Ford’un başına gelenler.
4500 kişilik personeliyle korku saçarak Akdeniz’de ilerleyen geminin önce tuvaletleri tıkandı, personel vaktinin önemli bir kısmını tuvalet kuyruklarında geçirmek zorunda kaldı. Tuvalet tasarımın kötü olmasının yanı sıra tuvalete atılan tişört gibi kumaşların büyük bir sorun yarattığı söyleniyor.
Sonra geminin çamaşırhanesinde yangın çıktı, yüzlerce asker dumandan zehirlendi, günlerce söndürülemeyen yangın sonucu mürettebatın hatırı sayılır bir kısmı yatağını kaybetti ve yerlerde yatmaya başladı.
Şimdi gemi savaş bölgesinden uzaklaşmış durumda.
Yaşananlar bir sabotaj olabilir mi diye akla geliyor. Bu yönde bir soruşturmanın geliştiği haberlere yansıdı.
Eğer askerler inanmıyorlarsa niye savaştıklarına bu büyük bir moral bozukluğu demektir.
Bir ABD uçak gemisinin denizin dibini boylaması büyük bir sevinçle karşılanacaktır. Ancak bu bir zafer anlamına gelmeyebilir. En iyisi bu yüzyılda Potemkin Zırhlısı’nın yeniden doğuşudur. İsyan etmiş ve ABD şirketleri için savaşmak istemeyen askerlerce ele geçirilmiş bir gemi.
Buna tanıklık etmeyi ummayan, devrimci bir iyimserliğe sahip sayılmaz günümüzde.
3. İktisadi çöküş riski
Her savaş devletin bütçesine büyük bir yük getirir, ancak emperyalizmin tepe devleti bunu göğüsleyebilmelidir. İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD’nin dört yıl boyunca savaşı finanse etmesi gibi.
Meraklısı daha önce yazdığımız bir yazıdaki ABD ulusal geliri ve borcunu gösteren grafiğe bakabilir.
ABD ulusal gelirinin %124’üne ulaşan bir borç yükünden bahsediyoruz. 2025’te 37,6 trilyon dolar olan borç bugün 39 trilyon dolar civarına yükselmiş. Bu veriler artık bütçesinin önemli bir kısmı borç faizi ödemesine giden ABD’nin uzun sürecek bir savaşı kaldıramayacağını gösteriyor.
Üstelik bu alçakların liderlere ilk hamlede suikast yaptıktan sonra İran’ın teslim olacağını hesapladıkları anlaşılıyor. Körfez’in haftalarca petrol sevkiyatına kapanacağını anlaşılan hesaplayamamışlar. Petrolün uluslararası birim fiyatı 70 dolarda aşağı yukarı sabitken bir anda 110 dolar seviyesine çıktı. Bu durumun ABD dâhil birçok ülkeyi yüksek enflasyon ve ekonomik büyümenin durmasıyla tehdit ettiği söyleniyor.
Şu anda bile ABD halkının üçte birinin kredi kartı borcunu ödemekte güçlük çektiği düşünülürse savaşın bir toplumsal çöküntüye yol açma olasılığından bahsetmek gerekir.
Ayrıca savaşa giren bir tepe devlet cephane sıkıntısı çekmez, çünkü arkasına dev bir üretim kapasitesini almıştır. Yine İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin muazzam üretim kapasitesi Japonlara karşı kazanılan savaşın başlıca nedenlerinden biriydi.
Şimdiyse daha iki haftada İsrail ve ABD’nin cephane sıkıntısı çektikleri söyleniyor.
Bu koşullarda ABD işbirlikçisi ve gizli İsrail destekçisi Körfez ülkelerinin şımarık iktidarları ne kadar ABD’ye güvenerek yol alacaklar? ABD Pasifikte bir savaşı bu ün ve moralle nasıl yönetecek, Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya’yı nasıl savaşa dâhil edecek? Bütün bu devletlerde şafak atmışa benziyor.
4. Göreli bilimsel ve teknik gerileme
Daha geçen yılın Haziran ayında İran ve İsrail arasında yaşanan 12 gün savaşında İran pes etmemişti ama eline ne geçerse isabet oranı düşük şekilde İsrail’e fırlatıyor gözüküyordu.
Şimdi ise hedeflerin metrelik bir sapmayla vurulduğu izleniyor. Körfezde vurulmadık ABD üssü, İsrail’de askeri ve istihbarat merkezi, liman ve fabrika kalmadı.
Elimizde tabi ki doğrudan bir veri yok, ancak uluslararası gözlemciler bu başarının Çin ve Rusya’nın sağladığı istihbarata bağlı olabileceğini vurguluyorlar. Çin’in yüksek teknoloji içeren istihbarat gemisi zaten Umman Denizi’nde bulunuyor.
Bunun dışında Çin’in 90’lı yıllardan başlayarak kendi GPS (Küresel Pozisyon Belirleme Sistemi) sistemini kurduğu ve ABD’ninki 24 uydudan gelen veriyi birleştirirken, Çin sisteminin 45 uydudan aldığı veriyi bütünleştirdiği söyleniyor.
Ayrıca Rusya’nın Ukrayna savaşında elde ettiği savaş deneyimini paylaştığı ve SİHA’larla yorulan bir hava savunmasından sonra füzelerle hedefi vurma tekniğini ilettiği yazılıyor.
Bu durum ABD’nin göreli olarak bilimsel/teknik gerilemesinin bir savaşta belirgin hale gelmesinin ilk örneği olarak kabul edilebilir.
***
Tabi ki daha savaş bitmedi, kesin sonucu ön göremeyiz. Sınırlı bir kara savaşı, hatta bir nükleer saldırı hiçbir vicdani sorumluluğu olmayan bu katiller için olanaksız değil.
ABD’nin ve İsrail’in kaybederek geri çekilmesine bütün dünya halkları sevinecektir. Ancak bu emekçi sınıflar için bir zafer değil, bir olanaktır sadece. ABD hegemonyasında bulunan bütün devletler sırayla bir devrim coğrafyasına dönüşmelidir.
Tarihçiler tarihsel bir mihenk noktası yakalayabilmek için notlarını ala dursunlar, biz bütün bu coğrafyada iktidarı almak için hazırlıklarımızı hızlandıralım.
/././
'İran lobisi' yaygarası -Cangül Örnek-
Bu ülkede halkın, topraklarına saldırılan bir ülkenin kendisini savunma hakkı olduğunu düşünmesi için AKP çevresindeki “alimler”, “gazeteciler” gibi lobilerce beslenmeye ihtiyacı yok.
Türkiye’de kamuoyunun ABD-İsrail saldırısı karşısında kendisini savunan İran’a destek vermesini “İran lobisi”nin faaliyetlerine mi bağlamalıyız? İktidara yakın isimler; “din alimi” olduğu iddiasındakiler, “gazeteci” olduğunu ileri sürenler başta olmak üzere, son günlerde bu iddia ile ortaya çıkmaya başladılar.
Önce şunu söyleyelim: Her ülke gibi İran da Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkede kamu diplomasisi yürütüyor.
Ancak Türkiye’de İran’a verilen desteğin arkasında bambaşka tarihsel ve güncel nedenler var. Bu nedenler İran’dan çok Türkiye’nin kendisiyle ilgili. Cumhuriyet tarihi, yönetici sınıflar ile halkın paylaştığı ortak bir politik endişenin etkisi altında şekillendi. Bu endişenin kökü Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerle kurulan eşitsiz ilişkiye dayanır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı karşısındaki zayıflama ve Batı’nın kurduğu tahakküm, bu coğrafyada bir varlık-yokluk endişesine yol açtı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın işgal ve parçalama planlarıyla bu endişe ağır bir gerçeğe dönüştü. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti, Batı’ya karşı verilen ve tabiri caizse ülkeyi ipten kurtaran bir mücadeleyle kurulabilmişti.
Bu nedenle diyebiliriz ki, Cumhuriyet’in tarihsel bir “ethos”u varsa “Batı korkusu” bu "ethos"a özünü veren şeylerden biridir.
'Sevr sendromu'
Bu korkuya “Sevr sendromu” adını verenler de oldu. Çoğunlukla bir bozukluğa işaret eden bu teşhis bir ara liberaller arasında popülerdi. Sendromun belli başlı belirtileri arasında toprakların parçalanması korkusu ile Batılı güçlerin entrikalarından şüphe duyulması sayılıyordu. Tabii bu liberal entelektüel zümreye göre bütün bunlar pür komploculuktu: Batı’dan duyulan korku hakikatten kopuşun bir işaretiydi; bir paranoyaydı.
Çok geçmedi; tarihin ne büyük bir öğretmen olduğuna yeniden tanık olduk.
Çünkü son 10 yıl içinde Orta Doğu’da yaşananlar, özellikle Suriye, Filistin ve İran’a yapılanlar bölge ülkeleri için Batı tarafından mahvedilmenin hiç de sağlıksız kafaların halüsinasyonlarından ibaret olmadığını kanıtladı. 2003’teki Irak işgali de bu dersi verebilirdi ancak burada ayrıntılarını tartışamayacağım erken 2000’ler konjonktürü buna izin vermedi.
Filistin soykırımı, Suriye’nin cihatçılara teslim edilmesi ve topraklarının İsrail’in işgaline açılması; bugün Lübnan’da yapılan etnik temizlik, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı... Üstüne üstlük ABD ve İsrail koalisyonunun, son 20 gün içinde İran’ın parçalanması için farklı gruplara defalarca yaptığı çağrılar...
Bu gelişmeler, “Batı korkusu”nu komplo olarak yaftalayanlara ders vermeye yeter mi bilmiyorum. Ama Türkiye halkı tarihin verdiği bu dersi, sezgisel olarak da olsa, çok daha iyi anlamış görünüyor. O yüzden İran rejimine tüm mesafesine rağmen, bir yandan komşu halka yapılan haksızlığı ve adaletsizliği kabullenemiyor, diğer yandan ulusal egemenliğin içine gömülü halk egemenliğine ve barış içinde özgür yaşamaya yönelik en büyük dış tehdidin “müttefikler”den geldiğini görüyor.
Bir süre önce hayatını kaybeden ABD’li Marksist Michael Parenti’nin “komplo” iddialarının ezilen halklar için aslında ne anlama gelmesi gerektiğine dair akıl dolu açıklamalarını hatırlatmanın tam zamanı. Parenti’nin Dirty Truths başlıklı çalışmasından biraz uzunca bir alıntı yapmam gerekiyor:
"Komplo fobisinden mustarip olanlar sık sık şöyle demeyi sever: 'Gerçekten bir grup insanın bir odada oturup bir şeyler planladığını mı düşünüyorsun?' Nedense bu imge o kadar saçma kabul edilir ki, buna sadece reddiye gelmesi beklenir. Ama güç sahibi insanlar başka nerede bir araya gelecekler? Park banklarında ya da lunapark atlıkarıncalarında mı?
Gerçekten de odalarda buluşurlar: şirket yönetim kurulu odalarında, Pentagon’un komuta merkezlerinde, Bohemian Grove’da, en iyi restoranların, tatil köylerinin, otellerin ve malikanelerin seçkin yemek salonlarında, Beyaz Saray’daki, NSA’deki, CIA’deki ya da başka yerlerdeki sayısız konferans salonunda. Ve evet, bilinçli olarak plan yaparlar -buna 'planlama' ve 'strateji geliştirme' derler- ve bunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirirler; çoğu zaman kamuya açıklama çabalarına direnerek.
Hiç kimse siyasi ve kurumsal elitler ile onların tuttuğu uzmanlar kadar çok fikir üretip plan yapmaz. Dünyayı sahip olanlar için güvenli kılmak amacıyla, mülk sahibi sınıfın politik olarak aktif kesimleri milyarlarca dolar harcayan ve çok sayıda insanın çabalarını seferber eden bir ulusal güvenlik devleti yaratmıştır."1
Komploculuk bazen gerçekten de düşünme faaliyetini felç eden bir yöntem sorunudur. Çünkü toplumsal ve siyasal gerçekler her zaman derinlere gömülü değildir. Bazı durumlarda komplocuların kör köstebekler gibi açık hakikatlerden uzaklaşarak derinlerde yol aradıklarını izlersiniz. Sonuç, çıplak gerçekten uzaklaşmadır. Bu tür bir komploculuk, hak arayışlarının arkasında da bir düşman siyaseti görerek bu arayışları gayrimeşru ilan etmeye teşnedir. O yüzden hak arayışlarına karşı baskıyı çağırır ve aslında ülkeyi daha kırılgan hale getirir. Türkiye’de özellikle 1990’lardan bu yana milliyetçi-ırkçı grupların yaptığı gibi...
Ancak komploculuk suçlamasının emperyalist devletlerin, büyük şirketlerin, finans oligarşisinin başka ülkelerin özgür ve bağımsız yaşamasına karşı tuzaklar kurduğu bir dünyada yaşadığımız hakikatini örtmek için kullanılmasına karşı da dikkatli olmamız gerekir. Son birkaç on yıldır “Sevr sendromu” denilerek Batı’dan şüphe edilmesini “paranoya” olarak yaftalayanların bazıları bunu yapıyordu.
Bahsettiğim milliyetçi-ırkçı grupların hezeyanlarıyla onlara verdiği destek, ülkeyi el birliğiyle bir tımarhaneye çevirmelerine neden oldu.
'Sendrom'un dış politika dizginleri
Çok önemli bir nokta daha var: “Sevr sendromu” denilerek küçümsenen “Batı korkusu”, Türkiye’nin yayılmacılıktan uzak duran, temkinli dış politikasını da besliyordu. Tarihçi Zenonas Tziarras, konuyla ilgili kısa bir yazısında, Sevr sendromunun izolasyonist ve içe dönük, dış güçlere şüpheyle bakan ve dış maceralara temkinli yaklaşan yeni Cumhuriyet’in güvenlik algılarını ve stratejik tercihlerini büyük ölçüde şekillendirdiğini yazarken önemli bir noktaya işaret ediyordu.2 “Sevr sendromu” bağırtılarının çok duyulduğu yıllarda, AKP liderliğindeki “yeni Türkiye”nin, ABD’nin kendisine açtığı alanı kullanarak Orta Doğu’da yayılmacı bir güç olmaya heves etmesi tesadüf değildi. Komplo fobik liberaller aynı zamanda yayılmacı arzuların şaha kalktığı atmosferi beslediler. “Sendromlarla” kendisini kilitleyen Türk dış politikasının yeni coğrafyalara yelken açtığı iklime ellerinden geldiği kadarıyla destek oldular.
Kimi bunu bile isteye yaptı; kimi işin nereye gittiğini anlamayacak kadar aptaldı.
Şimdi gelelim İran’a... Türkiye’nin seküler Cumhuriyetçileri de dahil olmak üzere halkın önemli bir kesimi, bugün İran’ın direnişini haklı buluyorlarsa, bunun arkasında “İran lobisi” aramaya gerek yok.
Var oluşunu emperyalist ülkelerin elinden kıl payı kurtaran bir halkın belleği kendisine yol gösteriyor.
Üstelik bu bellek, özellikle 1960’larda sol tarafından yeniden canlandırılmıştı. Sadece 6. Filo protestoları değil; ABD üslerinin kapatılması kampanyaları, ABD’nin radar ve dinleme üslerine yönelik eylemler, suç işleyip yargıdan kaçırılan ABD’li askerlere duyulan öfke...
Solun bu tavrı hem bağımsızlıkçı hem de enternasyonalistti. Dünyada özgür yaşamak isteyen her halkın mücadelesini kendi mücadelesi gibi görüyor; Küba’yı, Vietnam’ı, Filistin’in mücadelesini Türkiye’nin kurtuluş savaşının bir benzeri olarak Türkiye halkına tanıtıyordu.
İşte bu nedenle bu ülkede halkın, topraklarına saldırılan bir ülkenin kendisini savunma hakkı olduğunu düşünmesi için AKP çevresindeki “alimler”, “gazeteciler” gibi lobilerce beslenmeye ihtiyacı yok.
Dahası bu ülkenin halkı, 170 kız çocuğunu okullarında bombalayarak öldürenler varken çocukların mezhebiyle uğraşan İslamcılara, kimin çocukları olduğuyla uğraşan liberallere benzemeyecek bir ahlak örneği veriyor.
'İran lobisi' yaygarası sadece komploculuk mu?
Hayır. Parenti’nin de anlatmaya çalıştığı gibi işe sadece komploculuk fobisiyle bakmak bizi hakikatten uzaklaştırabilir.
Bunların bir kısmına mezhepçi diyeceğiz.
Diğerleri ise, İran saldırısını görüp de ABD ve İsrail’in yapacaklarından korkan ancak kaderlerini de bölgedeki “kazanımlarını” da ABD’ye borçlu olanların yapacakları manevralar için zemini hazır tutuyor.
İran lobisi bağırtılarının ortasında Riyad’da bir araya gelen “İslam ülkeleri” dışişleri bakanlarının İran’ı kınayan ortak açıklamasına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın imza atması gibi utanç verici işlerden bahsediyorum.
-----
1 Michael Parenti, Dirty truths: Reflections on politics, media, ideology, conspiracy, ethnic life and class power. San Francisco: City Lights Books, 1996, s. 174.
2 Zenonas Tziarras, “Türk Hasta”, The Loussanne Project, 24 Şubat 2023, https://thelausanneproject.com/2023/02/24/turk-hasta/
/././
Emin Alper’in son filmi üzerine: Sorumluluktan 'Kurtuluş'-Cemali Coşkunırmak-
“O zaman çamurda debelenmenin ne anlamı var?” diye sorası geliyor insanın, onlarca trajediden birini bize tekrar hatırlatmak dışında “Kurtuluş” filmi bize ne anlatıyor?
Yönetmen Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülü ile dönen son filmi “Kurtuluş” yaklaşık iki hafta önce vizyona girdi. Başından beri birçok politik tartışmaya vesile olan festivalin ödül bölümünde ses getiren bir konuşma yapan Emin Alper, kendini bu tartışmalar ekseninde nereye konumlandırdığını da ilan etmiş oldu.
Kurtuluş filmi kimilerine göre psiko-politik gerilimin zirvesi, kimilerine göre şiddetin “Kürtleştirilmesi”, kimilerine göre ise yönetmenin şablon filmlerinden bir yenisi. Kuşkusuz bu yorumların hepsi ayrı bir tartışmayı ve daha detaylı bir film incelemesi yapmayı gerektiriyor ancak bu yazının konusu başka. Amacım bir film okuması yapmaktan ziyade yönetmeni ve sanatını festival, Kurtuluş filmi ve yapılan söyleşiler üzerinden bir yere oturtmaktır.
Filmin konusu
Kurtuluş’un çıkış noktası 2009 yılında Mardin'in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü'nde gerçekleşen, aralarında çocukların da bulunduğu 44 kişinin öldüğü bir katliam. Olayın arkasında aynı aşiretin farklı aileleri arasındaki toprak paylaşımı, muhtarlık gibi güç dengelerini etkileyen ekonomik problemler ve buna bağlı kişisel husumetler olduğu varsayılıyor.
Bu olaydan esinlenen Emin Alper, aynı gerilimi yıllarca koruculuk yapmış Hazeran aşireti ile köylerinden göçmek durumunda kalmış Bezari aşireti arasında kuruyor. Hazeranlar topraksız, giderek yoksullaşan, Bezarilere karşıtlık üzerinden bir tarikat etrafında örgütlenmiş muhafazakâr bir köy. Bezariler ise ticaretle zenginleşmiş, bölgedeki toprakların büyük kısmını yasal yollarla almış ancak bölgedeki çatışmaların alevlenmesiyle şehre göç etmişler. Durum böyle olunca bıraktıkları topraklar da Hazeranlar’a kalmış ve onlar tarafından ekilip biçilmiş.
Geçen yılların ardından bölgedeki çatışmaların sona ermesiyle köylerine geri dönen Bezariler, tapuları ellerinde olan topraklarını geri almaya başlarlar ve Hazeranlar gibi koruculuk yapmak için devlete başvururlar. Bu durum tekrardan yoksullaşma tehlikesiyle karşı karşıya olan Hazeranlarda ciddi bir paniğe yol açar, üstelik artık düşmanları da devletin verdiği silahlara sahip olacaklardır. Hazeranlar kendilerini acilen bir önlem almak zorunda hissederler ve bağnaz bir paranoya ile beslenen varoluşlarını kaybetme korkusu onları Bezarileri yok etmeye götürür.
Filmin anlattıkları ve anlatmadıkları
“Bir katliamda bireysel ve toplumsal motivasyon nedir? Bunun peşinden gittim…” E.A.
Yönetmen bu şekilde özetliyor filmdeki arayışını. Özetle, sıradan insanların nasıl böyle bir şiddetin parçası haline gelebildiklerini, şiddetin nasıl üretildiğini ve ne şekilde topluluk içinde dolaşıma girip büyüdüğünü göstermek istemiş.
Filmde de rüyalar ile gerçeklerin iç içe geçtiğini, bireysel hezeyanların toplumsal bir psikoza dönüşerek Hazeranları nasıl bir felakete götürdüğünü adım adım görüyoruz. Ancak anlatılan olay büyük oranda psikolojik gerilime indirgenmiş, filmde daha çok şiddetin üretimine ve dolaşımına odaklanılıyorken diğer yandan bu şiddetin ortaya çıkmasına neden olan toplumsal nedenler teğet geçilmiş.

Öncelikle, Hazeranlar ve Bezariler arasındaki mülkiyet geriliminin temellendirilmediğini söyleyebiliriz. Aralarında iki adımlık mesafe olan köylerden biri tam olarak, hangi koşullarda, nasıl bir politik atmosferde neyi farklı yaparak ticareti keşfetti, zenginleşti ve diğerine üstünlük kurdu bilmiyoruz. Bazı kadınların gidip “yamanması” dışında Bezarilerin zenginliğinin bölgede nasıl bir üretim/sömürü ilişkisi yarattığını anlatan, somutlayan hiçbir şey göremiyoruz, ortadaki ekonomik karşıtlık bir söylemden ibaret kalıyor.
Çokça tepki çeken bir diğer konu ise filmde devletin ve kapitalizmin rolünün yok sayılması. Bezariler tam olarak neden göç etti, Hazeranlar neden yoksulluğa terk edildi, koruculuk olgusu nasıl ortaya çıktı, Kürt sorununun ve AKP siyasetinin bu iki köyün tercihleriyle nasıl bir ilişkisi var anlatılmıyor, pas geçiliyor... Hal böyle olunca da filmdeki devlet temsiliyeti iki jandarmanın “masum” hakemliğine indirgeniyor, koruculuk sadece bir silahlanma aracından ibaret kalıyor halbuki bu kadar zenginleştiği söylenen bir köyün silahlanmak için tek yolunun koruculuğa başvurup devletten silah dağıtmasını beklemek olduğunu düşünmek çok naifçe gerçekten.
Kimilerine göre bu gibi temel meselelere değinilmemiş olması, yaşanan katliamın esas nedenlerinin ve sorumlularının işaret edilmemesi, şiddeti “Kürtleştirmiş”, onları gerici, bağnaz fanatiklerden ibaret göstermiş. Bu tepkiyi anlamak mümkün ancak filmdeki problemi sadece Kürt halkı temsiliyeti üzerinden ele almak da büyük kolaycılık, üstelik ödül konuşmasında Kürt halkının mücadelesine selam gönderen bir yönetmenden bahsediyorsak. Ayrıca Emin Alper de filminde bir Kürt temsili yapmadığını derdinin insanı anlatmak olduğunu belirtmiş. Demek ki buradaki problem sanılandan çok daha büyük ve derin; eksik, yanlış anlatılan ve hor görülen, kim olduğundan, yaşadığı coğrafyadan bağımsız bir şekilde insanın kendisidir.
Kötülüğün sıradanlığı ya da insanın karanlık yüzü
“Yani nasıl olur da bir grup insan bu kadar radikalleşip canavarlaşabilir? Bu kadar kötücül bir eylemi rahatlıkla işleyebilir? Bu sorunun cevabını aramanın benim için çok önemi var. Çünkü bu dünyada işlenen katliamların, soykırımların küçük bir mikro ölçekte yeniden canlandırılması anlamına geliyordu bu soruların sorulması benim için.” E.A.
"Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar dengesiz, tutarsız liderleri seçiyor. Gerçek psikozun ya da nörobilimin bir önemi yok. Benim vurgulamak istediğim herhangi bir toplumun herhangi bir zamanda onları felakete sürükleyecek çılgın liderler seçebileceği.” E.A.
“Mevki kaybetme, toprak kaybetme, servet kaybetme, başka birçok şeyi kaybetme korkusuyla ezeli düşmandan korku sizi tek kurtuluşun etnik temizlik olduğuna düşünecek hale getirebilir. Anlatmak istediğim tam da bu. Gazze’de tanık olduğumuz gibi bir durum.” E.A.
Ortada yaşananlardan sorumlu bir odak tarif edilmeyince mesele yine dönüp dolaşıp insanın yanlış tercihlerine ve kötücül özüne geliyor. Kötülüğün sistemsel bir yanı olduğu görmezden gelinerek ezenin kötülüğü ile ezilenin kötülüğü aradaki neden sonuç ilişkisi kavranmadan aynı kefeye konuluyor. Örneğin, filmde yoksullukla karşı karşıya kalan Hazeranların işlediği suçlar ile bir süredir ABD ve İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım, benzer motivasyonların sonucu olarak görülüyor. Sınıflardan bağımsız bir dünya ve insan kavrayışı yönetmeni ister istemez özcü bir konuma itiyor.
Eğer gerçekten dünyada işlenen suçların mikro ölçekte yeniden canlandırılmasıysa amaç, bu ciddi bir soyutlama becerisi gerektirir. Doğru karakterler ve olay örgüsü ile yukarıda pas geçildiğini söylediğimiz temel meselelerin altının doldurulması ve iyi temsil edilmiş olması gerekir. Bu yapılamadığında karmaşık bir mesele basite indirgenmiş olur ve kaba bir hal alır, sistemsel olan bireyselleşir ve oklar sıradan insanı göstermeye başlar. Kötülük sıradanlaştırıldıkça da aslında mevcut sistem olağanlaştırılmış olur.
Sorumluluk ve aydın tavrı
“Sıra hikâyemizde. Cumhuriyet hikâyesi, düz bir gerçekçilik yapıyor dedik. Bu ne demek? Gerçeğin kaba görünüşlerini yazıyor demek. Özü, bu. Hikâyeci, gerçek karşısında, seyirci. Ya da etkilerini düşünmeden, çözümlemeden yansıtıyor. Uzun zamandır, böyle. Biri tutuyor, sözgelişi Beyşehir’deki sel felâketini işliyor. Gerçek bir olgu bu. Hikâyede konu olarak var. Bir fikre, bir öze bağlanmadan. Ya da deyimlenememiş bir öze, bilinçsizce katılarak. Sonunda, sözüm yabana bir memleket hikâyeciliği doğuyor ki; memlekete faydası, bence verem afişlerinin verem âfetine faydasından öteye geçmiyor.”
Kaba, bilinçsiz, faydasız bir hikâye anlatıcılığı… Attila İlhan’ın “gerçeğe seyirci yaklaşmak”1 diye tarif ettiği durum Emin Alper sinemasını çok iyi yansıtıyor, diye düşünüyorum, üstelik yönetmen dışardan baktığı gerçekliği çok iyi kavrayamayan dikkatsiz bir seyirci.
Sanatın dünyayı yansıtan bir ayna değil, dünyanın onunla şekillendirildiği bir çekiç olması gerektiğini söylüyor Brecht. Bu aynı zamanda bir aydın tavrıdır. Emin Alper filmleri ise bizi tekrar tekrar bildiğimiz bir çamurun içine atıp duruyor, o çamurun neden orda olduğunu anlatmadan ve o çamurda saklı kalmış olanı ortaya çıkarmadan. O zaman çamurda debelenmenin ne anlamı var diye sorası geliyor insanın, onlarca trajediden birini bize tekrar hatırlatmak dışında “Kurtuluş” filmi ne anlatıyor? İzleyicisine hangi soruları sorduruyor ya da o çamurdan çıkışa dair neyi işaret ediyor? Koca bir hiç.
Böyle bir gerçeklik anlatısı sorumluluk almaktan kaçmaktır. Çünkü ortada mücadele edilecek bir suçlu yoksa, yaşananlar büyük oranda sıradan insanların kötü tercihleriyle açıklanıyorsa alınacak bir sorumluluk da yoktur. Emin Alper bu sorumluluktan kaçtığı gibi izleyicisini de sorumluluk almaya teşvik etmek yerine karamsarlığa boğuyor.

Son olarak festival meselesine de değinmek istiyorum. Boykot tartışmasını uzatmanın bir yerden sonra pek anlamı olduğunu düşünmüyorum çünkü problemin küçük bir kısmı bu. Kısaca özetlemek gerekirse, Emin Alper iyi bir boykotun örgütlenemediğini o yüzden kürsüyü bir mücadele alanı olarak görüp orada Filistinlilerin sesi olmayı daha uygun gördüğünü söylüyor. Kendisi bu örgütleme girişiminin ne kadar parçası oldu ne kadar sorumluluk aldı bilmiyoruz ama kürsüde ve sonrasında söylediklerini biliyoruz, dolayısıyla mücadele alanını nasıl kullandığına dair bir yorum yapabiliriz.
Kimileri Emin Alper’in festivaldeki “sanatı siyasetten arındırma” yaklaşımına karşı kürsüyü işlevsel bir mecra olarak kullanmasının bir aydın duruşu örneği olduğunu söylemiş. Öncelikle, esas tehlike sanatın apolitize edilmesinden ziyade belirli bir ideolojik salgı üreterek sistem için araçsal hale getirilmesi ve bu başarıldığı ölçüde ödüllendirilmesidir. Mesela sözde politik bir tavır olarak her şeyi kötülük kefesine koyarsınız, Filistin’den bahsederken İsrail’i anmazsınız, İran tiranlığı deyip ABD emperyalizminden Alman sermayesinden söz etmezseniz kürsüyü bırakın mücadele alanı olarak kullanmayı egemen sınıfın gözdesi olursunuz.
Festival sonrası söyleşilerinin birinde ödül konuşmanızı şu an yapsaydınız ne eklerdiniz diye sorulmuş yönetmene, ABD emperyalizmine de değinirdim diye yanıtlamış. İran vurulduktan iş işten geçtikten sonra... Bu kadar ben geliyorum diyen bir olayı öngörememek, İran’ı hedef gösterir duruma düşmek aynı seyirci tavrın bir sonucudur.
“Yeterince ders alabilsek, yeterince hatırlayabilseydik daha 20. yüzyılın ortalarında yaşanmış büyük vahşeti hatırlatabilsek ve yeni kuşaklara anlatabilseydik şu an içinde bulunduğumuz gidişata belki dur diyebilirdik.” E.A.
“Sadece kendimize ve dünya halklarına güvenmeliyiz, uyanık olmalıyız, birlikte ayağa kalkmalıyız ve değişimin gücü olmalıyız diyor” E.A.
Ayağı yere basmayan umut kırıntıları… Hiçbir şeyi çözümlemeden sadece bir şeyleri hatırlatmak ve insanları karamsarlığa boğmak nasıl bir güven ve değişim gücü yaratacak, cevabı yok. Sanatçı seyirci konumunu terk ederek ayağa kalkıp bir yön, doğrultu göstermeden nasıl bir şeylere dur denilebilecek, cevabı yok. Bu sorular yanıtlanmadan, dayanaksız bir şekilde iyimser konuşmak umut satmaktır. Aydın ayağı yere basan, korkmadan düşüncelerini her yerde ifade eden, ürettikleriyle hedef ve yol gösteren, mücadele için önce kendi kollarını sıvayandır, sıradan insanla kavga edip, kırık aynasıyla çamurda oynayan değil.
-----
1 Attila İlhan, “Gerçekçilik Savaşı”, Bilgi Yay., 2000.
/././
Fadime Uslu: Edebiyatta tarafsızlık söylemi, hegemonik düzenin dilini tekrar etmektir -Erkan Yıldız-
"Bugünü var eden koşulların altında yatan nedenleri irdeleyip anlatmaktan başka seçeneğimiz var mı? Yazı benim için görmenin iradesi, hafızanın yerleşkesi. Öfkeyi saklamadan, umudu romantikleştirmeden yazmaya çalışıyorum. Metnin de hayata aynı çizgide katılması ihtimaline duyduğum inançla."
Fadime Uslu, dokuzuncu kitabı "Bir Kıyıda" ile edebiyatı piyasanın steril alanlarından çıkarıp sınıf çelişkilerinin ve emeğin tam ortasına yerleştiriyor.
Ayrıcalıklı sınıfların tahakkümüne karşı yoksulların kendi sözünü kurmasının aciliyetini vurgulayan yazar, edebiyatta "tarafsızlık" iddiasının hegemonik düzeni yeniden üretmekten başka bir işe yaramadığının altını çiziyor. Sistemin dayattığı kurallara teslim olmayan bu ideolojik arayış, unutmaya karşı hafızayı ve görme iradesini kuşanarak edebiyatın politik omurgasını güncel tutuyor.
Yeni kitabı vesilesiyle Fadime Uslu ile yazarın emek süreçlerini, dilin sınıfsallığını ve sanatın siyasetle olan kopmaz bağını konuştuk.
-Son kitabın “Bir Kıyıda” Ocak ayında okurla buluştu. Hemen onu sorayım. Nasıl hissediyorsun?
“Bir Kıyıda” benim için yalnızca bir öykü kitabı değil, bir konumlanma. Söylemde de tarzda da. Kitabın okurda adresini bulmuş bir mektup gibi olmasını istedim. “Bir Kıyıda” dokuzuncu kitabım olmasına rağmen, uzun bir durma sürecinden sonra yayımlandığı için olsa gerek, baskıdan çıkınca ilk kitap heyecanını hissettim. Anlık, kalıcı bir duyguya dönüşmeyen tuhaf bir sevinç. Bu duygu yerini, öyküde denediğim yeni tekniklerin okurun dünyasında karşılığının nasıl, ne düzeyde olacağına yönelik meraka bıraktı.
-İlk öykü kitabın “Büyük Kızlar Ağlamaz” 2010 yılında yayımlanmış. O tarihten bu tarihe kesintisiz bir üretim var. Yazmaya, yazar olmaya ilk karar verdiğin anı hatırlıyor musun? Nasıl başladı yazarlık serüvenin?
Çocuk yaşlarda hangi mesleği seçeceğimi sorduklarında yazar olmak istiyorum derdim. Okuduğum kitapların etkisiyle tabii. Ortaokul yıllarında bir roman bile yazmaya çalıştım. Acemi işi, taslağın taslağı bir metin. Yazarlık hayali büyüdüğüm ortamla bağdaşmıyordu. Okurluğuma kimse gölge etmiyordu ama. Yazı hep eşlik etti bana ama gizli gizli. Farklı türlerde, dağınık, sistemsiz, sadece kendim için yazıyordum. Bir süre sonra yönüm öyküye doğru kaydı. Sanat öyle bir şey ki, önce sadece kendiniz için üretseniz de bir süre sonra yaptığınız işi kamusal alanda sınamak istiyorsunuz. Benim için de öyle oldu. 2006 yılında Sözcükler Dergisi’nde öykülerim yayımlanmaya başladı.
- Pek çok şeyi değiştirecek kadar uzun bir süre aradan geçen bu 15 yıl. Senin edebiyatında neleri değiştirdi? Neler getirdi? Neler götürdü?
Sanatımdaki değişimi açıklamayı eleştiricilere bırakayım. Şunu söyleyebilirim ama: Öykünün içinde daha derin yapısal bir gerilim kurmaya çalışıyorum.
-Biraz açabilir misin bu “yapısal gerilim ” dediğin durumu.
Geleneksel hikâyelerde gerilimin kaynağı olan çatışmayı karakter sırtlanır. Çelişki karakterler etrafında örülür. Bense bunu kurmacanın bütün unsurlarına bölüştürmekten, bütün hücrelerine yaymaktan, hikâyeyi kurgulama yöntemiyle de gerilim hattını oluşturmaktan söz ediyorum. Anlatma yöntemini, hikâyenin formunu hikâyenin kaynağındaki bilgiye, değere göre biçimlemekten. Öyküde söylenenler kadar suskunluklar da anlam üretir. Suskunluğun dilini büyük ölçüde çözense kurgu yöntemidir. Bir resmin, kompozisyon düzeniyle cümleler kurabilmesi gibi. Işığın kendine has diliyle anlamı aktarabilmesi gibi. Öykü sağlam bir atmosferle söylenemeyeni de dile getirebilir. Sözün etkisini güçlendirmek için yapısal bağlantıları güçlendirmek gerekir.
-”Bir Kıyıda” da yer alan öyküler okuru pek çok şeyle yüzleştirirken edebiyat ve sanat tarihinde de bir yolculuğa çıkarıyor. Tam bu noktada senin beslendiğin edebi ve sanatsal kaynakları merak ediyorum. Peşinden gittiğin, yolunu çizerken sana eşlik eden yazarların, şairlerin kimler? Seni etkileyen eserler neler?
Edebiyat, resim, müzik, sinema… Hepsi iç içe. Hepsinde de sınıfsal gerçekliğin estetik temsili üzerine düşünen metinler beni besliyor. İnsanın öz deneyimini bağlamından koparmayan, bireysel olanı toplumsal zeminiyle birlikte ele alan eserler. Estetik tercihimiz de ideolojiktir. Söylem kadar söylemin dile gelme biçimi. Beni etkileyen şairlerin, yazarların izleri bir biçimde sızıyor metinlerime. “Bir Kıyıda” kitabında birçoğunun adını doğrudan anıyorum.
-”Bir Kıyıda” da yer alan etkili öykülerden biri yoksulluğu işlediğin “Ağırdı”. İnsanların yaptıkları iş karşılığı aldıkları ücret temel ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyor. Yazarların durumu nasıl? Örneğin sen yazarak geçinebiliyor musun?
Yazarak geçinemiyorum. Yazarların durumu, memleketin genel emek tablosundan ayrı bir yerde değil. Telif oranları düşük, baskı sayıları sınırlı, dağıtım zinciri dar. Elbette piyasanın beklentileriyle örtüşen metinler yazıyorsanız tablo değişir. Ama yazıyı piyasanın temposuna göre değil, kendi estetik ve politik arayışınıza göre kuruyorsanız, geçim meselesi başka bir denkleme dönüşür.
-Bu geçim meselesi yazma pratiğini belirliyor mu? Nasıl koşullarda yazıyorsun? Bir ritüelin, yazmaya karar verme anın var mı? Yoksa belli bir disiplin ve düzen içerisinde mi yazıyorsun?
Evet. Yazmak için korunaklı, steril zamanlara sahip değilim. Emek yoğun bir hayatın içinden yazıyorum. Bu, romantize edilecek bir şey değil. Birçoğumuz bir şeylere rağmen yapıyoruz sanatımızı. Yazı benim için disiplinli bir düzensizlik içinde esinle yoğrulmuş bir işçilik hali.
-“Ağırdı”nın finalinde “Gün gelecek yoksullar varsılları yiyecek.” iddiası okuru karşılıyor. Hem öykünün tamamı hem de özel olarak bu cümle güncel olarak da yürütülen edebiyat ve sanatın siyasetle ilişkisine dair tartışmaları aklıma getirdi. Sen nasıl bakıyorsun edebiyat ve sanat dalları ile siyaset ilişkisine?
Anlatmayı tercih ettiğiniz insanlık sahnesi neyi gösteriyor? Kimleri içeriyor? Kimin yaşamındaki kırılmaları sahneliyor? Metin, kimleri kucaklıyor? Bu türden soruları sormaya başladığınız anda metnin politik omurgası da şekillenmeye başlar. İnsanın yaşama koşulları ve çatışmaları, tarihsel olarak biriken siyasal gerçekliğin uzantısıdır. Edebiyatta tarafsızlık, siyaset üstü bir konum söylemleri hegemonik düzenin dilini tekrar etmektir. Sanat, zamana verilen yanıttır diyorsak zamanın sorularını doğru yerden duymak ve ona yeni sorular eklemek gerekir. Yeri gelir, edebiyatla propaganda da yapılır. Ama edebiyatın asıl meselesi hayatı anlatmaktır. Tarihsel ve siyasal koşulları yalnızca dekor olarak kullandığınızda geriye derinlik değil, içe kapanmış bir mırıldanma kalır.
-”Ölüler Aramızda” isimli öykünde “Ayrıcalıklı sınıfın öyle bir dili vardır ki, yoksullar bu dil yaşantısının kapısından bile giremez” diyorsun. Sanattan siyasete her kapıdan geçmiş bu dilin etkisi nasıl kırılacak?
Ayrıcalıklı sınıfın dili görünmez bir iktidar alanı yaratır. Bu dil yalnızca kelimelerle kurulmaz; gramerinde sermeyenin birikimini, yaşam tarzını, estetik normu temsil eder. Bu norm öyle doğal öyle evrenselmiş gibi sunulur ki sorgulamaz hâle gelir. Bunu şeffaf bir kalkan olarak düşünüyorum. Ayrıcalıklı sınıf, dili aracılığıyla kendini eleştiriden koruyan şeffaflık üretir. Oysa kaskatıdır. Daha çarpıcı olan da şu: Orta sınıf bu dili aynalar. Ona öykünür. Onu yeniden üretir. Çünkü o dil, yukarıya doğru hareket etmenin sembolik aracıdır. Böylece hegemonik dil tepede kalmaz; aşağıya doğru yayılır ve kendini çoğaltır. Sonuçta yoksul, ekonomik olarak da dilsel olarak da dışlanır. Deneyimi temsil edemez hâle gelir. Bu kırılmadıkça eşitsizlik sadece maddi değil, sembolik düzlemde de sürer. Bu dili kırmanın yolu, alternatif anlatı biçimlerinin çoğalmasından, anlatıların da yankı bulmasından geçer. Yoksulun, dışarıda bırakılanın kendi söz düzenini kurmasından, bunun da dalga dalga yayılmasından geçer.
-Her şeyi sarsan, yıkıma uğratan bir zamandayız. Zor bir zaman. Böyle bir dönemde okurunda öfke, sevgi ve umut gibi duyguları açığa çıkaran metinleri çok değerli buluyorum. Ve senin de böyle yazmanı sağlayan motivasyonu merak ediyorum açıkçası.
Görme iradesi ve hafıza. Çünkü hafıza kaybolursa her şey meşrulaşır. Uzunca bir süredir neyi hatırlayacağımız ve nasıl hatırlayacağımız yeniden belirlenmeye çalışılıyor. Sonuçları ortada. Bugünü var eden koşulların altında yatan nedenleri irdeleyip anlatmaktan başka seçeneğimiz var mı? Yazı benim için görmenin iradesi, hafızanın yerleşkesi. Öfkeyi saklamadan, umudu romantikleştirmeden yazmaya çalışıyorum. Metnin de hayata aynı çizgide katılması ihtimaline duyduğum inançla.
/././
AKP sadece bildirinin değil, bu rezilliğin de parçası: ABD'den Hamas'a 'tam teslimiyet' teklifi
AKP iktidarının Türkiye adına önceki gün imzaladığı İran bildirisi ne kadar utanç vericiyse, bugün Filistin halkına ve Hamas’a yapılan boyun eğme teklifi de o kadar utanç verici görünüyor. İki başlıkta da AKP iktidarının safının ABD ve İsrail ile aynı olmasını, iki konuda da ABD’nin suç ve günahlarının tek bir cümle dahi olsun dile getirilmemesini tarihe not olarak düşmek gerekiyor.
Üst düzey bir ABD'li yetkilinin NPR'a verdiği demece göre, arabulucular üzerinden Hamas'a silahlarını bırakması için resmi bir teklif sunuldu.
Teklif, Hamas ve Gazze'deki diğer direniş gruplarının tüm silahlarını teslim etmesini öngörüyor. Silahların bırakılması sonrası ise tabii ki ABD ve İsrail’in Gazze’nin başına geçirdiği işbirlikçilerin yönetimine boyun eğilmesi isteniyor.
İlgili teklifin geçen hafta Kahire'de Hamas'a iletildiğini belirtiliyor.
Peki, bu teklif karşılığında ne vaat ediliyor?
Kaynak, Hamas'ın teklifi kabul etmesi durumunda Gazze'nin büyük ölçekli imarının garanti edileceğinin söylendiğini aktarıyor.
Hamas’a bu teklifi kabul etmesi için bir hafta süre verildiği, aksi durumunda İsrail’in soykırıma kaldığı yerden başlayacağı tehdidi de savrulmuş durumda.
NPR'a konuşan bir Hamas yetkilisi, örgütün yazılı bir belge aldığını doğruladı ve bunun bir dayatma olduğunu vurguladı. Haberdeki iddiaya göre, yetkili, Hamas'ın yanıt vermeden önce İran savaşının sonucunu bekleyeceğini söyledi.
Tam da İsrail ve ABD’ye yakışan bir teklif
7 Ekim’den bu yana insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırımlardan birine şahitlik ediyoruz.
İsrail adlı soykırım makinesi, on binlerce insanı katlederken, Filistin’deki işgalini genişletti, taş taş üstünde bırakmadı. Çocuklar, kadınlar, okullar, hastaneler ne varsa yok edildi.
Bu soykırıma karşın Hamas öncülüğündeki direniş grupları ve bir bütün olarak Filistin halkı barbarlığa boyun eğmeden uzun süre mücadele etti.
Sonunda Hamas’ın lider kadrosunun önemli bir bölümü öldürüldükten sonra aralarında AKP iktidarının da olduğu bölgedeki ülkelerin büyük basıncıyla Hamas masaya oturtuldu.
Ancak oturulan bu masanın sonucu, türlü dayatmaların ardından, bütünüyle ABD ve dolayısıyla İsrail lehine oldu.
Öyle ki, Filistin soykırımının ana destekleyicisi Trump, Gazze’yi kendi oyun alanıymış gibi gören bir kurul dahi kurdu.
Bu kurula birçok ülke gibi, ülkemizi, Türkiye’yi de dahil etti.
Peki, ne için?
Gazze’yi yeniden ayağa kaldırmak için!
Sanki Gazze’deki katliamın en az İsrail kadar suçlusu ABD ve Trump değilmiş gibi...
Bölge ülkeleri ve AKP iktidarı da bu küçük düşürücü planı zorla Hamas’a kabul ettirmek için elinden geleni yaptı.
Şimdi gelinen son nokta ne?
Hamas ya silahlarını teslim edecek ve bunun sonucunda Trump, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerden topladığı paralarla kendi Gazze'sini kuracak ya da soykırım devam edecek.
Ortada Filistin halkını, Filistin örgütlerinin direnişini aşağılamaya yönelik açık bir saldırı teklifi var.

AKP yine aynısını yapıyor
Dün soL’da “Bu bildiriyi Netanyahu ve Trump mı hazırladı? Hakan Fidan'dan utanç verici bildiriye imza” başlıklı bir habere yer vermiş ve şöyle demiştik: “Riyad'da Hakan Fidan'ın da katıldığı "islam ülkeleri" toplantısından utanç verici bir bildiri çıktı. ABD ve İsrail'in adının dahi anılmadığı, İran'ın kendi kendisiyle savaşıyor gibi yansıtıldığı bildiride İran kınandı, "saldırıları derhal durdurması" istendi. Soru ortada, kimin için?”
Yanıt da ortadaydı, ABD ve İsrail için.
Şimdi aynı senaryo, aynı aşağılama teklifi bir kez daha Hamas ve Filistin için geçerliyken, AKP iktidarı bir kez daha masanın diğer ucunda yer alıyor.
Trump’ın Gazze Kurulu’nda koltuk sahibi olan Hakan Fidan ve AKP iktidarı, Filistin halkına İsrail ve ABD karşısında boyun eğmesini öğütleyen bu teklifin tam da arkasında yer alıyor.
ABD Başkanı Trump, Hamas'ın silahsızlandırılması sürecinde Türkiye, Katar ve Mısır ile birlikte çalışılacağını açık açık dile getirmişti.
ABD’nin onursuzluk dayatan son teklifinin Hamas’a Kahire’de iletilmesi bu açıdan şaşırtıcı değil.
Yine Hamas Siyasi Bürosu Müzakere Heyeti Başkanı Halil Hayye ve beraberindeki heyet 24 Ocak'ta Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın'la, daha sonra da 26 Ocak'ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Ankara'da bir araya gelmesinin nedeni de buydu.
Fidan ve Kalın, Trump tarafından işaret edilen koşulların, silahsızlandırmanın gerçekleşmesi için en yoğun mesai harcayan aktörler arasında yer alıyor.
Mısır, Katar ve AKP iktidarının Türkiye adına önceki gün imzaladığı İran bildirisi ne kadar utanç vericiyse, bugün Filistin halkına ve Hamas’a yapılan boyun eğme teklifi de o kadar utanç verici görünüyor.
İki başlıkta da AKP iktidarının safının ABD ve İsrail ile aynı olması, iki konuda da ABD’nin suç ve günahlarının tek bir cümle dahi olsun dile getirilmemesini tarihe not olarak düşmek gerekiyor.
***
Gecikse de olur -Mesut Odman-
Adını yaşatacağız. Sosyalist iktidarımızın üniversitelerinde, amfilerinde, kütüphanelerinde, dersliklerinde. Çok isteyip de barındırılmadığı Türkiye’nin üniversitelerinde o zaman yerini alacaktır.
Geçen hafta yazacaktım aslında. Başlıyordum; olmadı. Öylece kaldı. Kimileyin başıma gelir. Sık sık yinelenmedikçe, olsun varsın. Yeniden aynı yazıyı yazarsan, bir ihtiyaç zorluyor demektir. Gereksinim derdim çok eskiden. Şimdi bıraktım. Bir askerlik arkadaşım vardı; pek öyle okuryazar sayılmazdı. Okurdu az çok, ama yazarlıkla bir ilgisi yoktu. Yine de, ara sıra, fikir yürütürdü kullanılan yeni sözcüklerle ilgili olarak. Beğendiklerini değil, beğenmediklerini söylerdi. Bu gereksinim sözcüğü de onlar arasındaydı. “Ne bu yahu” derdi; “tiksinmeyi akla getiriyor. En azından, kullanım alanını daraltmak gerekir. Yeme içme gereksinimleri denir mi? Tiksiniyorsan, yeme kardeşim!”
Onun vırvırından etkilenmemle başladı, sonra soğudum o sözcükten. Her neyse… Konuşurken, yazarken kullandığımız, daha çok da kullanmadığımız her sözcük için bir gerekçemiz olmalıdır. Vardır zaten; farkında olmasak da vardır. Dağlarca’nın dizesidir yanılmıyorsam, “Türkçem, benim ses bayrağım” demiş ya, biraz şovenist havalı gelse de, aklımızda bulunmalıdır.
Ortaklaşa dergisinin Mart sayısını geçen hafta almıştım. Yeni bir kitabı ya da dergiyi ilk elime aldığımda, önce kapağına demeyeceğim, onu hemen görüyorsun, çevirip arka kapağına bakarım. Bu kez de öyle yaptım.
Bir odanın fotoğrafı. “Okuma yazma atölyesi” imiş. Giysilerden anladığımız kadarıyla, ısıtılma eksikliği ya da güçlüğü olan bir mekân. Yüzüğünden evli olduğu anlaşılan kadın öğrenci yine bir kadın olan öğretmenin işaretlerine dikkat ederken kurşun kalemiyle bir şeyler yazmaya çalışıyor. Arkadaki duvarda, bana sorulursa, bizim Behice Hanım’ın en güzel fotoğraflarından biri. Bir insan böyle gülebiliyorsa, yaptıklarından mutluluk duyuyor demektir. Bunu aklımdan mı geçiriyorum yoksa alçak sesle mırıldanıyor muyum, diye düşünürken, sesim beni uyarıyor. Neyse, yanımda yöremde kimse yok…
Meğer TKP’nin semt evlerinden birinde çekilmiş bu fotoğraf. Yerleşti artık, böyle ayrı yazılıyor. Dilimizin bir türlü yeterince yerleşmemiş yazım kurallarına göre doğrusu bu mudur, emin değilim. Ama ben bitişik yazılmasından yanayım. Bitişik yazılınca iki sözcüğün ikisinden de farklı anlamlar taşıyan yeni bir sözcük türetilmiş oluyor ki, gerçekte ortaya çıktığını saptayabildiğimiz de budur.
“Bizim Mahalle” başlığıyla bir fotoğraf yarışması açılmış. Derginin arka kapağında gördüğüm de “kazanan fotoğraf” olarak sunuluyor. Elif Naz Uzer’in çalışması. Elif Naz kardeşim, kızım mı demeliyim yoksa, ne güzel bir çalışma yapmışsın. O mekân da İstanbul’daki Tarlabaşı Semt Evi imiş. O semtin adını çok duymuş olsam da şimdi kalk git deseler, nasıl gidilir bilmem.
Kısmetse, bir gün İstanbul’a yolum düşerse, ya Elif Naz’ı bulurum ya da bizim çocuklara “Hadi, biriniz beni götürsün” derim, gideriz. Bu arada, “kısmet” sözcüğünü General Engels’in de hemen hemen aynı anlamda kullanmış olduğunu söylersek, hak edilmemiş takılmalardan korunmuş oluruz.
Fotoğrafa dönersek, Behice Hanım’ın o duvarda bulunmaktan hoşnut olduğunu düşünebiliriz. Kişisel olarak en çok yapmak isteyip de engellendiği işin akademik çalışmalar, hocalık, düpedüz söyleyelim, öğretmenlik olduğu bilinir. Nitekim, o fotoğraftaki benzersiz gülümsemenin, masa başındaki iki kadının çabaları ve öğretmen-öğrenci ilişkisindeki sevimlilikleri ile bağlantılı olduğunu öne sürmekte herhangi bir yanlışlık aramak doğru olmaz. İlle de kaba gerçekçiliğin ardına düşüp gerçeklikle hayal arasındaki örtüşmezlikten söz açarak bu satırların yazarının belki yararlı, ama temelsiz hayallerle vakit geçirdiğini söyleyenler çıkarsa, onlara kızmak yerine biraz daha duvardaki harika gülüşü anlamaya çalışmalarını öneririm. Daha zihin açıcıdır.
O gülüşü artık sadece eski fotoğraflarda görebileceğimizi öğrendiğim gün bir yazı yazmaya karar vermiş ve birkaç gün içinde yazmıştım. Yıllardan 1987, aylardan Ekim ayıydı. Ama o zaman çıkarmakta olduğumuz Toplumsal Kurtuluş dergisi aylık olduğu için Kasım’da yayımlanabildi. “Teslim Olmamış Bir Savaşçının Ardından” diye başlık atmıştım; o zaman da içime sinmemişti, şimdi de öyledir.
O yazının bende, sevimli mi desem hoş mu desem, şöyle bir anısı vardır; biraz sözü uzatmak pahasına anlatacağım.
Benim hayatımda Yusuf adını taşıyan üç arkadaşım oldu. İlki 14-15 yaşlarındaki bir lise öğrencisiyken. Adı Yusuf Aslan’dı. Okul numarası 1111’di ve aşağı yukarı bütün derslerden okul numarasını oluşturan sayıların her biri kadar not alırdı. Dolayısıyla, arkadaşlığımızın süresi bir yılı geçemedi. İkinci Yusuf’u üniversite öğrencisi olduktan sonra tanıdım. O da Yusuf Aslan’dı ve sonraları herkesin adlarını belleyeceği “Üç Fidan”dan biri oldu. Üçüncü Yusuf’u ise az önce sözünü ettiğim yazı dolayısıyla tanıdım. Tanıdım dediysem, o tarihten epey sonra. Daha doğrusu, o beni tanırmış da benim onu tanıyışım yıllar sonraya rastladı. Eh, ne de olsa, bendeniz dünya çapında ünlü bir yazarım, o ise diyar diyar dolaşıp kitap satarak ekmeğini kazanan bir genç. İşte ekmeğini kazanmaya uğraşırken çıktığı bir Diyarbakır seferinde benim o yazımı okumuş ve okurken ağlamış. Bunu bana anlattığında aradan yıllar geçmiş ve ikimiz çoktan yakın dost ve yoldaş olmuştuk. O gün bugündür yazarken okuyanlar ağlar mı diye düşünür ve ağlayacakları besbelli ise yazmaktan vazgeçerim. Ancak, şöyle bir sorun olduğunu da eklemem gerekiyor: Benim bu üçüncü Yusuf arkadaşım o yazıyı okurken neden ağlamış sorusunun doyurucu bir yanıtını bulabilmiş değilim. Bu durumda gözden kaçanlar oluyordur herhalde. Ama, anlayabildiğim kadarıyla, şimdiye kadar bir doz aşımı olmamış. Yoksa, bir biçimde uyarılırdım.
O yazıma gelince, sadece son cümlelerini aktarmakla yetiniyorum:
“Sosyalist mücadelemizin büyük adlarından biridir. Adını yaşatacağız.
Sosyalist iktidarımızın üniversitelerinde, amfilerinde, kütüphanelerinde, dersliklerinde. Çok isteyip de barındırılmadığı Türkiye’nin üniversitelerinde o zaman yerini alacaktır.
Üniversitelerimizin dışına çıkacaktır. Sosyalist ülkemizin sokaklarına, caddelerine, alanlarına adı yazılacaktır.”
Bunların ne kadarını yapabildik sorusu ortadadır. Tümünün eksiksiz olarak gerçekleştirileceği günler ise mutlaka gelecektir.
/././
Asıl suçlu kim (II)?-Rıfat Okçabol-
Kapitalist ülkeler ulusal çıkarlarını korumak için diğer ülkeleri tehdit etmekte, tehdit işe yaramadığında da, askeri müdahaleye başvurmaktadırlar. Onlar için imzaladıkları sözleşmelerin de, insan hakları bildirgesinin de bir önemi yoktur.
Dünya tarihi, milattan önce 3-4 binlerde kent devletlerin kurulmaya başlamasından bu yana, savaşlarla dolu bir tarihtir. Savaşlarda insanlar, doğal ve fiziksel yapılar zarar gördüğü gibi, insancıl kurallara da uyulmamıştır. Savaşlarda belirli kurallara uyulmasını sağlamak amacıyla 1863’te Cenevre’de kurulan bir komisyon 22 Ağustos 1864’te, savaş mağdurlarının korunmasıyla ilgili ilkeleri belirleyen Cenevre Sözleşmesi’ni kabul etmiştir. Ardından da savaşlarda taraf tutmadan sivil halkın, esirlerin ve yaralıların gereksinimlerini karşılamaya ve onları korumaya çalışan "Uluslararası Kızıl Haç Komitesi" oluşturulmuştur.
Savaşları belli bir kurala bağlamak amacıyla 18 Mayıs 1899’da Hollanda’da Lahey Barış Konferansı toplanmıştır. ABD ve Çarlık Rusya’sı gibi 26 devletin katıldığı bu konferans sonunda, 29 Temmuz 1899’da, uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi ve savaş hukuku hakkında I. Lahey Sözleşmesi imzalanmıştır. Ardından da aynı amaçla, 15 Haziran-18 Ekim 1907 tarihlerinde 44 devletin katıldığı II. Lahey Konferansı düzenlenip II Lahey Sözleşmesi imzalanmıştır. Ancak bu sözleşmenin imzalanması bir işe yaramamıştır. 28 Temmuz 1914-18 Kasım 1918 tarihleri arasında onlarca devletin katıldığı I. Dünya Savaşı yaşanmıştır. Bu savaşta 8 milyon insanın öldüğü, 21 milyon kişinin yaralandığı ve 7 milyon kişinin de kaybolduğu ya da esir alındığı tahmin edilmektedir.
Bu savaş sonunda, 18 Ocak 1919-4 Haziran 1920 tarihleri arasında 32 devletin katıldığı Paris Barış Konferansı toplanmıştır. Bu konferansta kabul edilen öneri doğrultusunda 10 Ocak 1920’de, dünyada kalıcı barışı, adaleti ve güvenliği sağlamak, uluslararası sorunları işbirliği ile çözmek, uluslararası hukukun geçerli kılınması amacıyla, 27 üyeli Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam–League of Nations) kurulmuştur. Ancak bu cemiyet de işe yaramamış, Japonya 1931 ve 1937’de Çin’e, İtalya 1935’te Habeşistan’a saldırmış ve 1939’da da II. Dünya Savaşı başlamıştır.
1945’de biten bu savaş ülkelerin doğal ve fiziksel yıkımı yanında 25-40 milyonu Sovyet yurttaşı olmak üzere 70-85 milyon asker ve sivilin ölümüne, 6 milyon kadar Yahudi’nin de soykırıma uğramasına neden olmuştur. II. Dünya Savaşı’nda yaşanan evrensel yıkım ve Nazilerin Yahudi soykırımı nedeniyle, uluslararası barış ve güvenliği sağlama arayışı daha savaş devam ederken başlamıştır. ABD, Çin, İngiltere ve Sovyetler Birliği delegeleri Ağustos-Ekim 1944’te Birlemiş Milletler Ana Sözleşmesi’nin temel ilkelerinde anlaşmışlardır. Bu ilkeleri 1945 Nisan-Haziran aylarında tartışan 50 ülkenin temsilcileri, 26 Haziran 1945’de, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi’ni imzalamış ve 24 Ekim 1945’de de Birleşmiş Milletler (BM) kurulmuştur.
Ancak bu sözleşmenin hazırlanmasının öncülerinden biri olan ABD, bu sözleşmeyi ihlal eden ilk ülke olmuştur. Bu sözleşmenin imzalanmasından 1,5 ay sonra, 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya ve 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye atom bombası atarak 200 binden fazla insanın ölümüne neden olmuştur.
BM, 10 Aralık 1948’de "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"ni kabul etmiştir. 30 maddeden oluşan bu bildirgenin üç maddesi1 şöyledir:
* Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir (m. 2.1).
* Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır (m. 3).
* Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir (m. 26.2).
ABD yine BM sözleşmesine ve insan hakları bildirgesine uymayan ilk ülkelerden biri olmuştur. Örneğin 1950’de Kore’ye asker göndermiş, 1961’de Küba’ya saldırmış, 1965-1975’te Vietnam’ı, 1983’te Grenada’yı, 1989’da Panama’yı, 2001’de Afganistan’ı ve 2011’de de Libya’yı işgal etmiştir. 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak savaşında Irak’a büyük destek vermiş, 1991’de Körfez Savaşında saldırdığı Irak’ı 2003’te işgal etmiştir, 2014’te Suriye’ye asker göndermiştir. 1952’de ve 2011’de Mısır’a, 1953’te İran’a, 1954’te Guetamala’ya, 1961’de Dominik’e, 1965’te Endonezya’ya, 1973’te de Şili’ye müdahale edip o ülkelerde yandaşların iktidara gelmesini sağlamıştır. Panama’yı işgal ettiğinde, başkanları Noriega Moreno’yu tutuklayıp ABD’de yargılamıştır.
İngiltere 1982’de ta Güney Amerika’nın güneyinde bulunan Falkland adalarını işgal edip Arjantin’de hükümet değişikliğine neden olmuştur. Bazı emperyalist devletler sömürgelerinin bağımsızlık kazanmasını, Fransa’nın Cezayir ve Vietnam’da yaptığı gibi, olabildiğince engellemeye çalışmışlardır. Fransa, İngiltere ve İsrail, 1956’da Süveyş kanalını millileştiren Mısır’a saldırmıştır. 5-10 Haziran 1967’de İsrail ile komşu Arap ülkeleri arasında yaşanan "6 gün savaşı", ABD’nin desteğiyle İsrail’in Filistin ile Golan Tepelerini işgaliyle sonuçlanmıştır. Emperyalist ülkeler Yugoslavya’nın yedi ülkeye bölünmesini kolaylaştırmışlardır.
Kapitalist ülkeler ulusal çıkarlarını korumak için diğer ülkeleri tehdit etmekte, tehdit işe yaramadığında da, askeri müdahaleye başvurmaktadırlar. Onlar için imzaladıkları sözleşmelerin de, insan hakları bildirgesinin de bir önemi (kıymeti harbiyesi) yoktur. Yukarıda özetlenen müdahaleler, BM’nin, dünya barışını koruyamadığını göstermektedir. Üstelik Gazze’de çoluk-çocuk, İran’da da ilkokul öğrencileri öldürülürken sessiz kalan BM, İsrail ile ABD’yi değil de, İran’ı kınayan bir açıklama yapabilmektedir Bu durum, herhalde BM üyelerinin çoğunluğunun kapitalist ya da kapitalist ülkelerin taşeronluğunu yapan ülkelerden oluşması nedeniyledir.
Bir başka neden de, kapitalist ülkelerle bu ülkelerin taşeronluğunu yapan ülkelerin eğitim sistemlerinde, yukarıda değinilen İnsan Hakları Evrensel Bildiresinin göz ardı edilmesidir.
Kapitalist anlayıştan uzaklaşılmadıkça, "yurtta barış ve dünyada barış" olması da, halk egemenliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesi de pek mümkün değildir.
-----
1 https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/
/././
ABD bu deliliği konuşuyor: ‘Hark Adası’nı işgal edip Hürmüz’ü açmaya zorlamak…’
ABD medyası bir süredir Trump’ın İran’da sınırlı bir kara operasyonu seçeneğini gündeme aldığını yazıyor. Bu iddiaları dün soykırımcı Netanyahu da doğrularken, planın ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı.
soL’da dün “ABD’den savaşı çığrından çıkaracak planlar: ‘Hark’a ya da Hürmüz’e asker çıkarma planı var, çok riskli…’” başlıklı bir habere yer vermiş, ABD’nin İran’a yönelik üç ayrı kara çıkarması planladığını aktarmıştık.
Bu haberden saatler sonra soykırımcı Netanyahu kameralar karşısına geçerek "Havadan devrim yapamazsınız. Bir kara unsuru olmak zorunda. Bu kara unsuru için pek çok olasılık mevcut" demişti.
Bu iki gelişmenin ardından Axios'a konuşan konu hakkında bilgi sahibi dört kaynağa göre; Trump yönetimi, İran'ı Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmaya zorlamak amacıyla Hark Adası'nı işgal etme veya abluka altına alma planlarını değerlendiriyor.
Peki, ABD tereyağından kıl çeker gibi böyle bir operasyona imza atabilir mi?
Bedeli göze alacaklar mı?
Üst düzey bir yönetim yetkilisi Axios'a yaptığı açıklamada, "Hürmüz'ün açılmasını istiyor. Eğer bunu gerçekleştirmek için Hark Adası'nı alması gerekiyorsa, bu gerçekleşecek. Eğer bir kıyı istilasına karar verirse, bu da gerçekleşecek. Ancak bu karar henüz verilmedi" dedi.
Ancak bu işlem söylediği kadar kolay görünmüyor.
Axios'a göre kıyıdan 15 mil açıkta bulunan ve İran'ın ham petrol ihracatının yüzde 90'ını sağlayan Hark Adası'nı ele geçirmeye yönelik bir operasyon, ABD birliklerini doğrudan ateş hattına sokacak.
Bu nedenle, habere göre böyle bir operasyon ancak ABD ordusunun Hürmüz Boğazı çevresindeki İran askeri kapasitesini daha da zayıflatmasından sonra başlatılacak.

Beyaz Saray'ın düşünce yapısına hakim bir kaynak, "İranlıları saldırılarla daha fazla zayıflatmak, adayı ele geçirmek, ardından onları köşeye sıkıştırıp bunu müzakereler için kullanmak için yaklaşık bir aya ihtiyacımız var" dedi.
ABD’nin böylesi bir operasyonda kullanmak üzere bölgeye çok sayıda deniz piyade birliği göndereceği ifade ediliyor.
Bu birkaç açıdan önemli.
ABD şu ana kadar gelişmiş teknolojik araçları üzerinden İran’ı hedef aldı. Birliklerini aktif olarak İran’a yaklaştırmaktan kaçındı. Buna rağmen bölgedeki diğer ülkelerde yer alan 13 askeri öldü, 200 askeri ise yaralandı.
Yine bölgede İran’a korku salacak diye gönderilen devasa askeri gemiler, Hürmüz’e yaklaşamadı, hatta alınan darbelerden sonra binlerce mil geri çekildi.
Son olarak İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’den gelen tehdit dolu bu haberleri memnuniyetle karşılamış gibi görünüyor.
Ordu adına yapılan açıklamada, “ABD’li deniz piyadelerini görmek için sabırsızlanıyoruz” denildi.
Bu sözlerin nedeni, ABD askerlerinin İran’ın atış menziline doğrudan girecek olması.
'Gereksiz bir risk'
İran kendi topraklarına yönelik böylesi bir saldırıda ABD’ye çok ağır bir askeri hezimet yaşatacağının altını ısrarla çiziyor.
Emekli Tümamiral Mark Montgomery, Axios'a verdiği demeçte, bu adımın ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı açacağının garantisi olmadığını söylerken, üstelik böyle bir görevin ABD birliklerini gereksiz bir riske maruz bırakabileceğini söyledi. Montgomery, "Eğer Hark Adası'nı ele geçirirsek, diğer uçtaki musluğu kapatacaklar. Petrol üretimlerini biz kontrol ediyor değiliz" dedi.
Montgomery'ye göre, İran'ın kapasitesini zayıflatmak için yapılacak yaklaşık iki haftalık saldırıdan sonra ABD'nin muhriplerini ve uçaklarını boğaza göndererek tankerlere eşlik etmesi ve böylece bir askeri istila ihtiyacını ortadan kaldırması daha muhtemel.
Ancak bu konuda daha önce ABD’nin muhriplerinin bölgeye yaklaşması dahi mümkün olamadı. Bölgedeki gemilere yoğun SİHA saldırıları, bu seçeneği hayli zora sokuyor.
'Askeri müdahale için gerekli şartlar oluşacak'
Öte yandan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM'un eski komutanı olan emekli general Joseph Votel, TWZ'ye verdiği mülakatta, Hürmüz Boğazı'nda gemilere eskortluk etme ve mayın temizleme görevinin son derece uygulanabilir olduğunu belirtti ve ABD donanmasının benzer görevlerde hem deneyimi hem de kaynakları olduğunu söyledi.
Votel, "Hürmüz Boğazı meselesine tam olarak girmeden önce anlaşılması gereken en önemli şeyin, tüm bu operasyonların hazırlık aşamasını kavramak olduğunu düşünüyorum. Halihazırda başlamış olan bu askerî harekâtı bir nevi tamamlamamız gerekiyor. Bu harekât, İran'ın askerî kapasitesini çok ciddi oranda azaltmaya odaklanmış durumda. Şu anda sahada yaşanan da tam olarak bu" dedi.
"CENTCOM'un burada, askerî kapasiteyi yok etmesi birkaç hafta sürecek bir savaş planı yürüttüğünü anlamamız gerekiyor" diyen emekli general, bunun ardından Boğaz'a askeri müdahale için gerekli şartların oluşacağını söyledi.
***
Küba, Silvio Rodríguez'e 'hazır edin' dediği tüfeği verdi
"Olur da ABD Küba'ya saldırmaya kalkarsa kalaşnikofumu hazır edin" mesajı paylaşan Kübalı müzisyen Silvio Rodríguez'e tüfeği teslim edildi.
Küba, ABD'nin ağır saldırısıyla karşı karşıya.
Altmış yılı aşkın süredir devam eden abluka, son aylarda adaya giden tüm gemilerin zorla durdurulmasıyla birlikte tam bir soykırım girişimine dönüştü.
Saldırıya, ABD'nin sürekli dillendirdiği işgal tehditleri eşlik ediyor.
Kübalı efsanevi müzisyen Silvio Rodríguez, dün kişisel blog sayfasındaki bir yazının altına "Saldırırlarsa kalaşnikofumu hazır edin, çok ciddi söylüyorum" yorumu yapmıştı.
Bugün "Ulusal Savunma Günü" kapsamında düzenlenen ve Cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel'in katıldığı etkinlikte Küba Savunma Bakanlığı, Silvio Rodríguez'e tüfeği verildi.
Küba Komünist Partisi (PCC) Merkez Komitesi Politbüro Üyesi ve Devrimci Silahlı Kuvvetler (FAR) Bakanı Álvaro López Miera, 79 yaşındaki müzisyene bir kalaşnikof replikasının yanı sıra, kişisel muharebe tüfeğini takdim etti.
Küba'da bireysel silahlanma kanunen yasak. Kolluk kuvvetleri de mesailerinin bitiminde görev silahlarını görev yerlerinde bırakıyor.
Ancak "tüm halk savaşı" konsepti gereği, olası bir işgal durumu için tüm yerelliklerde halkın silahlandırılması için gerekli silah ve mühimmat bulunduruluyor.
***
Antalya'da tarım işçilerinin kaldığı prefabrik evde yangın: 5'i çocuk 6 kişi yaşamını yitirdi.
Antalya'nın Kepez ilçesinde gece saatlerinde tarım işçilerinin kaldığı prefabrik yapıda çıkan yangında 5'i çocuk 6 kişi hayatını kaybetti. Yangında hayatını kaybeden 25 yaşındaki Leyla Ahmet'in ise 7 aylık hamile olduğu öğrenildi.
Antalya'nın Kepez ilçesinde gece saatlerinde çıkan yangında 6 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi yaralı olarak kurtuldu.
Yangında yaşamını yitirenlerin yabancı uyruklu olduğu belirtilirken, ölenlerin 5'inin çocuk, birinin de 7 aylık hamile olan 25 yaşındaki bir kadın olduğu öğrenildi.
Yangında yaşamını yitirenlerin kimlikleri şöyle: Mahmut Ahmet (4), Mune Ahmet (9), Fatma Ahmet (8), Hayat Ahmet (7), İman Ahmet (5) ve Leyla Ahmet (25).
'İtfaiye geç geliyor, acilen istasyon istiyoruz'
Hayatını kaybeden Leyla Ahmet'in sera işçisi olduğunu belirten Antalya Valisi Hulusi Şahin, olayla ilgili 3 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
Gaziler Mahallesi'nin muhtarı Süleyman Kaplan ise şu bilgileri verdi: "5-6 muhtar olarak daha önce buraya bir istasyon kurulması için talepte bulunduk ama olumlu bir dönüş olmadı. Bölge olarak bir itfaiye aracı istedik. Çünkü itfaiye, uzak olduğu için geç geliyor. Bir boş merkez de var. Acilen bir istasyon istiyoruz."
Hesabını kim verecek?
Bundan 1,5 yıl önce İzmir'in Selçuk ilçesinde bir barakada çıkan yangında benzer bir tabloyla karşılaşılmıştı.
Evde yalnız olan ve dumandan etkilenen 5 kardeş; 5 yaşındaki Fadime Nefes, 4 yaşındaki Funda Peri, 3 yaşındaki Aslan Miraç, 2 yaşındaki Masal Işık ve 1 yaşında olan Aras Bulut Akcan hayatını kaybetmişti.
27 yaşındaki anne Melisa Sinem Akcan, ilk ifadesinde, hurdacıdan parasını almak için 15-20 dakikalığına evden ayrıldığını, döndüğünde ise yangının çıktığını gördüğünü söylemişti. Babalarıysa 1,5 yıldır açık cezaevindeydi.
soL'dan Aslı İnanmışık, facianın gerçek sorumlularına mercek tutmuştu.
***
soL








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder