Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -13 Mart 2026-

Memleketi limon gibi sıkıyorlar -Evrensel Manşet-

Türkiye’nin örtülü IMF programı ‘acil durum sinyalleri’ veriyor. Ocak ayı verilerine göre ihracat çakılırken, cari açık fırladı. Ülke, tersi yöndeki vaatlere rağmen tam bir ‘sıcak para’ cennetine dönüşüyor. 2025 ocakta 2.6 milyar dolar olan sıcak para girişi bu yıl 9.8 milyar dolara yükseldi. Yabancı sermaye sadece 10 hisseden bir ayda 14 milyar TL kazandı. Bir yıllık faiz ödemesi 200 milyar dolara yaklaştı. Bu esnada limon ithalatında vergi Erdoğan’ın imzasıyla yüzde 54’ten yüzde 10’a düşürüldü. https://www.evrensel.net/haber/5974750

***

THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat'ın huzur hakkı 404 bin TL 

CHP’li Gökhan Günaydın, TBMM’de THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın ayda 404 bin TL huzur hakkı aldığını, Bolat’ın Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın kardeşi olduğunu belirterek “Emekliye kaynak yok, yandaşa var” dedi.

TBMM Genel Kurulu’nda konuşan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın aldığı astronomik maaşı gündeme getirdi. Günaydın, "Hani para yoktu? Para yandaşlarınıza var" diyerek iktidarın ekonomi politikalarını eleştirdi. Meclis Genel Kurulu’nda devam eden görüşmelerde söz alan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, kamudaki liyakat kaybı ve çift maaş düzenine ilişkin sert açıklamalarda bulundu. Günaydın, Türk Hava Yolları (THY) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın sadece "huzur hakkı" adı altında aldığı meblağı açıklayarak, bu ismin Ticaret Bakanı Ömer Bolat ile olan akrabalık ilişkisine dikkat çekti.

Ayda 404 bin TL huzur hakkı

Günaydın, yüksek enflasyon altında ezilen yurttaşlara "tasarruf" telkin eden iktidarın, kendi çevrelerine devasa kaynaklar aktardığını vurguladı. Kürsüden rakam paylaşan Günaydın, şu ifadeleri kullandı:"Ahmet Bolat, THY Yönetim Kurulu Başkanı olarak ayda 404 bin TL huzur hakkı alıyor. Kimdir bu? Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın kardeşi. Buradan soruyorum; hani para yoktu? Emekliye, işçiye gelince 'kaynak yok' diyorsunuz ama para yandaşlarınıza gelince var."

***

Cengiz, İliç Madeni’ni 1,2 milyar dolar ucuza alıyor 

SSR’ın İliç’teki varlıklarının değeri 2 milyar 688 milyon dolar olarak hesaplanırken, Cengiz Holding’in bu varlıklar için teklif ettiği tutar yalnızca 1 milyar 500 milyon dolar.


CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, 9 işçiye mezar olan İliç’teki madenin işletmecisi Anagold’un hisselerinin, "hukuk üstü güvencelerle" Cengiz Holding’e devredilmeye hazırlandığını açıkladı. Yavuzyılmaz, "Bu bir ticari başarı değil, kamunun varlıklarına yandaş eliyle çökme operasyonudur" dedi.

13 Şubat 2024’te meydana gelen ve 9 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden faciasıyla hafızalara kazınan Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde sular durulmuyor. CHP Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, madenin %80 ortağı olan Kanadalı SSR Mining şirketinin, hisselerini değerinin çok altında bir bedelle yandaş Cengiz Holding’e devretmek üzere olduğunu belgeleriyle ortaya koydu.

Değerinin yarısına "adrese teslim" satış

Yavuzyılmaz’ın SSR Mining’in resmi raporlarına ve borsa verilerine dayanarak yaptığı açıklamaya göre; 31 Aralık 2024 itibarıyla SSR’ın İliç’teki varlıklarının değeri 2 milyar 688 milyon dolar olarak hesaplanırken, Cengiz Holding’in bu varlıklar için teklif ettiği tutar yalnızca 1 milyar 500 milyon dolar.

Altın fiyatlarının ve şirket hisselerinin küresel piyasalardaki artışına dikkat çeken Yavuzyılmaz, Cengiz Holding’in tek bir imzayla elde edeceği haksız kârı şöyle özetledi:

"Aradaki fark, yani Cengiz’in kârı 1 milyar 188 milyon dolar! Güncel kurla tam 52 milyar 307 milyon lira. Bu devasa fark, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakkından çalınarak yandaşın cebine konulmaktadır."

"Cengiz varsa hukuk yok"

Haberin odağındaki asıl çarpıcı iddia ise bu devrin arkasındaki "siyasi garantiler". Madenin işletme ruhsatının 8 ay sonra bitecek olması, yabancı şirket SSR Mining için büyük bir risk oluştururken, iktidara yakınlığıyla bilinen Cengiz Holding için tüm kapıların açık olduğu vurgulanıyor.

Yavuzyılmaz, Anagold ile Cengiz Holding arasındaki "imtiyaz" farkını şu maddelerle sıraladı:

* Ruhsat Garantisi: Anagold’un ruhsatının uzatılmama riski varken, Cengiz için böyle bir risk bulunmuyor.

* Yöntem Serbestisi: 9 işçiyi hayattan koparan "yığın liç" yöntemine Anagold için izin verilip verilmeyeceği belirsizken, Cengiz’e bu konuda açık çek veriliyor.

* Çevresel İzinler: Bölgeyi zehirleyen maden sahası için gerekli çevresel izinler, yandaş şirket söz konusu olduğunda jet hızıyla onaylanıyor.

"Vatandaşın altınına vahşice çökülüyor"

Hazırlanan raporların ve resmi belgelerin, "ticari bir cesareti" değil, AKP’nin yandaşa sunduğu "hukuk tanımaz güvenceleri" kanıtladığını belirten Deniz Yavuzyılmaz, "Bu altın varlığının gerçek sahibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır. Bu yapılan; halkın havasına, suyuna, doğasına ve varlığına vahşice çökmektir" ifadelerini kullandı.

***

Kuşadası Belediyesine operasyon: Başkan Ömer Günel dahil 6 kişi gözaltına alındı 

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in de aralarında bulunduğu 6 kişi, “rüşvet” ve “irtikap” suçlamalarıyla gözaltına alındı.

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in de aralarında bulunduğu 6 kişi, “rüşvet” ve “irtikap” suçlamalarıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Operasyonun Aydın, İzmir ve Antalya’da eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği bildirildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada, Kuşadası Belediyesi ile bağlantılı olarak “rüşvet” ve “irtikap” suçlarına ilişkin soruşturma yürütüldüğü belirtildi.

Açıklamada, tanık ve müşteki beyanları, şüpheli ifadeleri, soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler, HTS kayıtları ile Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun hazırladığı raporlar ve hesap hareketlerinin birlikte değerlendirildiği kaydedildi. Bu incelemeler sonucunda soruşturmaya konu suçların işlendiğine dair makul şüpheye ulaşıldığı ifade edildi.

Başsavcılık, Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel, İmar ve Şehircilik Müdürü Ahmet Taşkan ve Yapı Kontrol Müdürü Mustafa Burak Gündeş’in de aralarında bulunduğu 6 kişi hakkında 13 Mart 2025 tarihinde Aydın, İzmir ve Antalya’da eş zamanlı operasyon düzenlendiğini, gözaltı, arama ve el koyma işlemlerinin gerçekleştirildiğini bildirdi.

“Hukuksuzluğa, siyasi operasyonlara asla boyun eğmeyeceğiz”

CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Genel Koordinatörü Bülent Tezcan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Ömer Günel’in sabah saatlerinde gözaltına alındığını duyurdu. Tezcan, “Kumpas operasyonlarına bir yenisi eklendi. Kuşadası Belediye Başkanımız Ömer Günel sabah gözaltına alınmıştır” dedi.

Gözaltı kararına tepki gösteren Tezcan, “Sandıkta yenemediklerini kumpas dosyalarıyla susturmaya çalışanlar, halkın iradesine müdahale etmektedir. Kuşadası’nın iradesi gözaltına alınamaz. Başkanımız Ömer Günel derhal serbest bırakılmalıdır” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut da gözaltı kararına sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla tepki gösterdi. Bulut, “Kuşadası Belediye Başkanımız Ömer Günel'in sabah operasyonuyla gözaltına alınması, hukukun değil siyasetin gölgesinde yürütülen bir sürecin göstergesidir” dedi.

Bulut açıklamasında, “Yargıyı bir baskı aracına dönüştürenler, milletin sandıkta verdiği iradeye göz dikenler ve kaybettiklerini adliye koridorlarında kazanmaya çalışanlar şunu bilsin ki; demokrasiyi de hukuku da halkın iradesini de savunmaktan vazgeçmeyeceğiz. Hukuksuzluğa, siyasi operasyonlara ve demokrasiye yönelik bu müdahalelere asla boyun eğmeyeceğiz” ifadelerine yer verdi.

***

Okulun, üniversitenin, MEB’in yapacağı şey: Gerçekleri olduğu gibi bilmek ve gereğini yapmak -Adnan Gümüş- 

Dün Pers, Makedon, Roma, Moğol, Osmanlı; bugün ABD, İsrail, Rusya, Çin, İran, Netanyahu, Trump, Putin, Şi Cinping, Hamaney, Erdoğan… En güncel olanı ABD-İsrail’in İran saldırısı. MEB de saldırganlıkta hiç durmuyor, 24 saat din nema telkin devam ediyor. Bugünlerde bir yandan fütüvvet-ahilik- mesleki eğitim merkezi (MESEM) diğer yandan Öğretmen Akademisi… her gün her saat nema, zihin, zihniyet, zilliyet peşinde, doğru haklı olsun olmasın, yeter ki ele geçirsin, hakimiyet kursun. AKP, her gün her saat iş başında, muhalefeti dahil NATO’ya şükreder halde, NATO ile, Batı ile çelişmemeye, karşı karşıya gelmemeye çalışıyor.

İnsanlık biraz daha sıkışmış, duyarlı insanların, doğaya ve insanlığa dost olanların uykusu kaçmış, sabahlara kadar yaşananları anlamaya ve bir tavır geliştirmeye çalışıyorlar, sabahın erken saatlerinde erkenden dileklerde bulunuyorlar ki, belki o gün doğru düzgün bir taraftan başlar. Bir dost da gruba sabah erkenden dileklerini iletmiş: “Haksız ve hukuksuz savaşın füzelerinin semalarda cirit atığı şu günlerde yeryüzünün güzel çiçeklerinin, börtü böceklerinin bunlar umurunda değil. Vız gelir, tırıs geçer. Sabahın erken uyanan serçeleri, kedileri, köpekleri, gıda arayışındaki cümle mahlukat. Börtü-böceğin sabah mesajı savaşa cesurca karşı dur.” 

Ana konu ve kaygı: Yaşanan ne, nasıl bir tavır almalı

Duyarlı insanların kaygıları yüksek. Dün Pers, Makedon, Roma, Moğol, Osmanlı, İskender, Sezar, Fatih, Petro, Napolyon, Hitler… bugün İngiltere, ABD, İsrail… Bush, Putin, Erdoğan, Biden, Netanyahu, Trump, Erdoğan… Filistin, Yugoslavya, Somali, Sudan, Irak, Afganistan, Suriye, Libya, İran… yaşananlar ne ve buna karşı nasıl bir tavır almalı, ne yapmalı, nerede durmalı?

Problemi, problemin konusunu sebeplerini, araçlarını görebilirsek, değerlendirmeye, karar alma, seçme ve eyleme yoluna daha doğru bir yerden başlayabiliriz. Sadece tanımlamak yetmiyor, mevcut deneyim ve tarihten bir ders çıkarılacaksa, ne olduğunu tanımlayabilmek, olanakları olabilecekleri görebilmek, olması gerekenleri istemek ve yapabilmek gerekiyor.

Hayvan ve çevresi, insan ve dünyası: İnsan kudreti ve dilemesinin etkisi ne? 

Cürcani, ta 1400’lerin başlarında “Tarifler” kitabında, hikmeti/en yüksek bilgeliği, problemi tanımlamak ve tanımladığının gereğini yapmak olarak tarif ediyor: “Hikmet-i İlahiyye): Bir ‘ilimdir’ ki onda, bizim kudretimiz ve di­lememiz ile olmayan, maddeden soyut­lanmış harici varlıkların durumları incele­nir.”

O halde her ilmin konusu, o konuya uygun yol yöntemleri var, sanatları uygulaması var.

Aristoteles’in, İbn Sina’nın yaptığı gibi, Topikler’e dönersek, konuyu problemi ayırt edebilmemiz gerekiyor. ABD-İsrail’in İran’a saldırısı “insan kuvveti ve dileği” ile mi oldu, doğal bir durum veya Evangelistlerin, Hahamların, Ayetullahların sandığı gibi Tanrı eliyle mi oldu, teknoloji ve ideolojinin de yeri rolü ne?

Aristoteles, Kant, Scheler, Uexküll, Hartmann, Lorenz, Mengüşoğlu… insanın doğa, bitki ve hayvan gibi açıklanmaya çalışılmasının ciddi bir indirgemecilik sorunu olduğunu ifade ediyorlar.

Ortada açık bir insan saldırganlığı var, problem insani toplumsal bir problem. Yani insan dileği ve gücü ile olmayanları doğa veya başka bir konu sayarsak, burada insan kuvveti ve dilemesi var.

Doğa ilimleri, müspet/pozitif ilimler ve medeni/sosyal ilimler ayrımının önemi 

Farabi, önce nazair ve medeni, tekrar 1-dil, 2-mantık, 3-müsbet/pozitif ilimler, 3-doğa bilimleri, 5-medeni ilimler diye bilgi disiplinlerini gaye ve mevzularına göre sınıflamaktadır. Pisagor’dan başlayarak, Farabi ve İbn Rüşd’ün de yer verdiği “müsbet bilimler” (Antik Yunan’da “mathemata” olarak tasnif edilen Quadrivium/Dörtlü Yol) aritmetik, geometri, astronomi ve musiki gibi tartı hesap ilimlerinden oluşmaktadır ve hesabının kesin olduğu kabul edilmektedir. Aristoteles ve Farabi sadece tabii ilimleri değil aynı zamanda medeni ilimleri de ayrı tasnif etmektedir.

Öğrenilebilen el-ulûmü’t-ta’lîmiyye/ matematik; hesap kitap yapan, ölçen biçen yanı gerçekliğin bu yanını ele verir ama gayesi toplumsal olanı, medeni olanı, ahlaki olanı kapsamaz, hesap kitap işini yanıtlar. Medeni bilimler, ahlak/siyaset ise iyiliği, saadeti, insani toplumsal olanı yanıtlayacaktır.

Fizik dünyaya doğa bilimlerine, matematiğe, metafiziğe, dile mantığa yerli yerinde ihtiyaç vardır, bunların hayatta da karşılıkları vardır, bunları dikkate alarak dahası praksis/ phronesis/ vicdan/ hayat/ aydınlık bilimlere ihtiyaç vardır, insanı/toplumu insan/toplum yapan bu hayat/ siyaset/ medeniyet/ aydınlanma düzeyidir.

Ayrıca her bilgi disiplininin sanat olan yanı da ayrılmaz bir yanını oluşturmaktadır.

Saf ilim ve sınaat bağının önemi

Farabi, bilimleri bir yandan nazari aynı zamanda ameli, doğa ve insana etkisi bakımından ele alıyor, aynı zamanda “sınaat/sanattan” bahsediyor. “Sınaat Fransızcada, klasik manada: discipline, art. «Smaat». Bu kelimeyi Fârâbi, hemen her vakit, İlimle sıkı bir bağı bulunan işler ve tatbiki ilim manasında kullanmıştır; yani her ilim, sırf İlim olarak tasavvur edilirse, ilimdir; ameli bir faydası ile birlikte düşünülürse sınaattır. Bundan dolayı, mesela mantık sınaatı, tıp sınaatı, ziraat sınaatı, mimarlık sınaatı vs. denilmektedir. (Ahmet Ateş’in Farabî Îhsâ’ül-Ulûm İlı̇mlerı̇n Sayımı kitabında ilgili dipnotu).

Yani eğitim, okul, üniversite, bunların temel uğraşısı bilgi bilimler doğrudan hayatla ilgili ve hayatta karşılığı olan aynı zamanda birer sanattır.

Savunma/savaş ve saldırı/işgal farkı: NATO hangisi?

Bir ülkenin toprak veya siyasal bütünlüğüne saldırı olursa bu işgal olup işgale karşı savunma (savaş) hakkı bulunmaktadır.

Yani işgal bambaşka bir şey savunma savaş bambaşka. BM ve tüm insanlık için saldırgana/işgalciye karşı çıkmak ve savunma yapanın yanında durmak haklı durumu oluşturmaktadır.

Burada Türkiye açısından önemli bir soru var. NATO, dolayısıyla her tür NATO üssü, İncirlik, Pirinçlik vb. saldırı organizasyonunun bir uzantısı mı yoksa savunmanın mı?

Türkiye, en azından her tür saldırı durumunda saldırganın istihbarat ve radar dahil her tür saldırı amaçlı kullanımına bu üstlerde izin vermemelidir. NATO ve üsleri her nasıl olursa olsun saldırının bir parçası olmamalı, Türkiye de buna müsaade etmemelidir.

Gerçek öyle mi? NATO bir savunma teşkilatı mı?

Aydının/bilgenin/ilahi hikmetin işi: Eşyanın, yaşanılanın gerçekliğini olduğu gibi bilmek ve gereğini yapmak

Cürcani “Tarifler” kitabında “ilahi hikmet” tarifine devam ediyor: “Denildi ki: O, eşyanın gerçeklerini, ol­dukları gibi bilmek ve gereğini yap­maktır. Bunun içindir ki o, ilmiyye ve ameliyye kısımlarına ayrılmıştır.”

Bilim kişisi, entelektüel olma, bir konunun insana, topluma, doğaya olumlu olumsuz etkilerini de araştırma bilmedir, aydın/bilge olma haktan, doğrudan yana da durabilme cesareti gösterebilmektir. Sokrates’e, Aristeteles’e kadar, Farabi’ye, Mutezeli’ye kadar geri giderek, Kant’a Marx’ın, Gramsci’nin, Frankfurt Okulunun katkısı ile “Aklını ilmini kullanma cesaretini göster”, ama bu yetmez, “Aklının ilminin gösterdiğinin gereğini yapma, vicdanının/bilincinin sesini de dinleme cesareti göster.”

Saldırganlığın ana sebebi en genel ve yansız bir belirlemeyle yayılmacılık ise, her tür yayılmacılığı, yayılmacılığın her tür alt sebebini, yol yönetimini, aletini, etki ve sonuçlarını araştırma cesareti; bunlara karşı savunma yol ve yöntemlerini araştırma cesareti; bu yetmez, aynı zamanda gereğini yapma - çocuğu/bireyi, toplumu, insanı/insanlığı, doğayı/toprağı/iklimi savunma- cesareti göster.

Maddi/kapitalist/emperyalist veya manevi/dini/etnosantrik her tür saldırganlık ve yayılmacılığı, bu kötülükleri destekleme yol yöntemlerini, dahası bunlarla nasıl baş edilebileceğini araştırma, sorgulama ve bunlara karşı bireysel ve kolektif halde durma cesareti göster.

/././

Ticaret savaşlarında boy ölçüsü -Nuray Sancar- 

2018’de başkanlığının ilk döneminde Trump, küreselleşmenin bittiğini ve artık ticaret savaşlarının başladığını ilan etmişti. Gerçekte küreselleşme de ulus devletlerin sınırları içindeki mal ve sermaye dolaşımını yavaşlatan yerleşik bürokratik prosedürler ile hukuki kısıtların oluşturduğu korumacı kalkanın, başta ABD olmak üzere büyük devletler ve tekeller için kaldırılması anlamına geliyordu. Hiçbir ülke kendi pazarını yabancı mallara ve paraya kapatamayacaktı, buna yeltenmesi durumunda da o ülke serbest rekabeti önlediği için uluslararası mahkemelerde yargılanabilecekti. Yani ABD’nin ticaret savaşı hiç bilinmeyen, Trump söylediğinde gündeme gelmiş bir realite değildir. Askeri ve sermaye birikimi bakımından en ileride olan kuralı koyar ve işine gelmediğinde de değiştirir; ABD de zaten öyle yaptı.

Trump’ın ticaret savaşının küreselleşme sürecinden farkı, ihlali durumunda sonucun önceden belli olduğu, oluşmasında zaten ABD’nin rol oynadığı uluslararası hukuku tek taraflı feshetmiş olmasıdır. Başkanlık koltuğuna oturur oturmaz Çin’li Huwai ile ZTE şirketleri başta olmak üzere bir dizi komünikasyon şirketinin ürünlerinin ABD’ye girişini yasaklamasıyla attığı ilk adımını Trump, ABD halkına ‘ulusal güvenlik’ gerekçesi olarak pazarladı. Sekiz yıl önce bu yasaklama ile ticaret savaşından kastedilenin rakip tröst ve tekellerin pazar hareketlerini kısıtlamak anlamına geldiği anlaşılmıştı ama henüz dünya rezervlerine ve pazarlarına şiddet uygulayarak el koyma ihtimali, emperyalizmin tarihsel deneyiminden ve doğasından yapılan teorik bir çıkarsamaydı.

Trump’ın ikinci dönemi yüksek gümrük tarifeleriyle başladı. Çin’den AB ülkelerine, Kanada’dan Meksika’ya kadar ABD ile ticaret yapan ülkelere yüksek oranlarda vergiler uygulanmaya başladı. Ama özellikle Çin’in bütün dünya pazarlarına girişine müttefiklerinin de uymasını şart koştu. Çünkü Çin, ticaret savaşları ile ekonomisi çökertilmek istenen nihai hedefti.

Diğer Latin Amerika ülkeleri gibi, pazarı Çin malları ile dolu, petrolü için Çin’le anlaşmalı Venezuela’ya düzenlenen gece operasyonunu ucuza mal eden, İsrail eliyle yıktığı Gazze için bir miktar masraf yapan, Suriye defterini yıllar sonra ‘başarıyla’ kapatan ABD’nin tüccar başkanı ‘O kadar çok kazanıyoruz ki bu parayı nereye harcayacağımızı bilmiyoruz’ diyerek övünüyordu.

Ancak şimdiye kadar dünya düzeninin teminatı olarak görülen kural, kaide ve uluslararası yasalarla Trump gibi, hiçbir ilişkisi olmayan İran’daki şer’i diktatörlük, iki haftadır kendisine yönelen, ancak geleceği yıllardır bilinen saldırı karşısında geri çekilmedi; ABD’nin son zamanlardaki en zorlu hasmı olduğunu gösterdi.

İran düşmanının koyduğu oyun kurallarını kabul ederek İHA’larını, füzelerini Ortadoğu’daki ABD’nin tapulu arazilerine yönlendiriyor. İsrail, İran’ın kolunu kırmak için Lübnan’daki Hizbullah bölgesine saldırırken o da ABD’nin kanatlarını Ortadoğu’da konuşlandığı üslere saldırarak hırpalıyor. Kaynağı Ortadoğu olan Ali Cengiz oyununu kültürel hazinesinde bulunduran İran’ın şimdiye kadar sürdürdüğü savaş taktikleri, gözüne kestirdiği her ülkeyi buldozer gibi ezip geçebileceğini düşünen ve önceki zaferlerinden şımarmış ABD’yi de afallatmış durumda.

Rusya’nın istihbarat yardımı yaptığı, savaş araç gereçleri büyük ölçüde Çin’den temin edilmiş olan İran, hem petrolü için bir hedef hem de Çin ile asıl büyük karşılaşma için zayıflatılması gereken bir eşiktir. Ancak öyle görünüyor ki bir süre önce Afganistan Pakistan arasındaki çatışmalarla eş zamanlı gerçekleşen İran müdahalesi ile kuşatılmak istenen Çin, ister sürece fiili dahli olsun ister olmasın, ateşin uzak doğuya yayılmadan Ortadoğu’da tükenmesi için her zamanki sessiz rolünü oynuyor.

ABD’nin gümrük tarifeleri ve kurucu kovboyların el koyma geleneğini izlemesinin karşısında İran’ın dünya ticaretini sekteye uğratan Hürmüz kapatması, deniz mayınları döşemesi var. İktisadi büyümenin negatif bir seyir izleme olasılığı artıyor, enflasyonun artışından endişe ediliyor. Muhtemel bir krizden daha çok söz edilir oldu. Petrol fiyatlarındaki artış ülkelere ve halklara yüklenen ağır faturalar anlamına geliyor.

ABD ise daha önce ‘Sizin güvenliğinizin maliyetini artık biz karşılamayacağız’ dediği AB üyeleri ve NATO müttefikleri arasından İran ‘dava’sına şantajla, zorla, ricayla yeterli destek bulabilmiş değil. Topraklarına İran füzelerinin düştüğü Ortadoğu ülkeleri ise şimdilik sessiz.

Trump İran’ı kolay lokma sanıyordu. Onun yansıtıcısı Senatör Lindsey Graham da İran rejimi devrildiğinde büyük miktarda paralar kazanacaklarını iddia etti. Para ve pazar için gözlerini kırpmadan yeryüzünü yağmalayan, yakıp yıkan emperyalist pervasızlık bu kez epey sert bir kayaya çarptı. İran, şimdilik ABD’nin ticaret savaşını bir bumerang gibi geri gönderdi.

Sistemin fay hatları o kadar gerilmiş durumda ki pazardaki ateş yeni dünya hakiminin kim olduğu belirlenmeden sönümlenmeyecek.

İlk dünya savaşı ve ikincisinin rahminde devrimler yatıyordu. Yine belki öyle olur ve dünya ne Çin’e ve ABD’ye kalır; yeryüzü halkların olur.

/././

Savaşın tetikçisi silah tekelleri -Yücel Özdemir-

Dünya adeta bir savaştan diğerine sürükleniyor. Bugün 14. gününe giren ve artık “İran savaşı” olarak adlandırılan ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırı, hiç olmadığı kadar bölgesel bir savaşa dönüşme potansiyelini içinde barındırıyor. Hürmüz Boğazı üzerinde süren belirsizliğin uzaması durumunda savaş kaçınılmaz görünüyor.

Hafta başında Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) dörder yıllık dilimler halindeki kıyaslamalar üzerinden yayımladığı “Uluslararası silah transferlerindeki eğilimler” başlıklı rapor, en fazla silah satanların, savaş koşullarını olgunlaştıranlar olduğunu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.

Genel olarak ihraç edilen büyük silahların hacmi 2021-25 döneminde 2016-20 dönemine göre yüzde 9.2 artmış durumda.

Kendi kurallarına itiraz eden ülkelere karşı hemen askeri yola başvurarak savaş istediğini gizlemeyen ülke olarak ABD, silah ihracında diğer ülkelerle aradaki mesafeyi, her savaştan sonra biraz daha açıyor. Örneğin Suriye savaşının devam ettiği 2011-15 yılları arasında ABD dünya silah ihracatının yüzde 32’sini gerçekleştirirken bu oran 2016-20 arasında yüzde 36’ya, 2021-25 arasında ise yüzde 42’ye yükseldi. Böylece son 10 yıl içinde dünya silah ihracat pastasında ABD’nin payı yüzde 31 artmış oldu. Yani yaklaşık üçte bir...

Dahası veriler, Ukrayna savaşının nasıl ABD silah tekellerine kâr getirdiğini de net olarak gösteriyor. Bu savaş nedeniyle Avrupa, 12 yıl sonra ilk kez ABD silah ihracatının en büyük alıcısı oldu. Ukrayna, Suudi Arabistan’dan sonra ikinci büyük müşteri haline getirildi. Sipri’nin hesaplamalarına göre, böylece ABD’nin Avrupa’ya silah satışı dört yıl öncesine göre yüzde 217 arttı. 

Bu gidişle, ABD’nin toplam silah ihracatının yüzde 50’ye varması çok uzak olmayan bir tarihe kalmayabilir. İran’a karşı diş bileyen Suudi Arabistan, uzun yıllardır ABD’den en fazla silah satın alan ülke konumunda. Uzak Doğu’nun hızla silahlanan ülkeleri, Avustralya, Japonya ve Güney Kore 2020’den bu yana ABD’nin diğer önemli müşterileri. Silah ihracatındaki artış, ABD silah tekellerinin savaş iştahını her geçen yıl biraz daha kabartıyor.

Savaştan en fazla beslenen bir diğer ülke olan İsrail, en fazla ABD ve Almanya’dan silah alırken, en fazla Hindistan ve Azerbaycan’a silah satan ülke konumunda. Son raporda İsrail, silah satış sıralamasında İngiltere’yi geçerek yedinci oldu. Böylece, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail, silah tedariki konusunda büyük emperyalist devletlerle yarışır hale geldi. Bu aynı zamanda İsrail’in çok büyük bir silahlanma ve savaş sanayisine sahip olduğunu ve bunun sürekli büyüdüğünü gösteriyor. İsrail’in silah satış payı ilk kez yüzde 4.4 gibi yüksek bir orana ulaştı. ABD ve İsrail’in toplam silah ihracatındaki payının neredeyse yüzde 50’ye varması, iki ülkenin sorunları neden militarist yoldan çözmeye öncelik verdiğinin ekonomik boyutunu gösteriyor.

Benzer bir durum Avrupa için de geçerli. Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle eskisi kadar fazla silah ihraç etmez iken, Fransa yüzde 9.8’lik payla, 2021-25 yılları arasında ABD’den sonra ikinci sıraya yerleşti. Almanya ise Çin’den daha fazla pazar payıyla dördüncü (yüzde 5.7) oldu. Avrupa ülkelerine teslim edilen silahların neredeyse yarısı ABD (yüzde 48) malı. NATO üyesi 29 Avrupa ülkesinin silah ithalatı da 2021-25 arasında öndeki dört yıllık döneme göre yüzde 143 arttı. Bu ülkelerin ithalatının yüzde 58'ini ABD karşıladı.

Ukrayna savaşıyla birlikte silahlanma, silah ihracatı ve militarizm konusunda şahlanan Avrupa ülkelerinin pastadaki payları da büyüyor. Sipri’nin raporuna göre Avrupa ülkelerinin silah ihracatı 2021-25 yılları arasında 2016-20 dönemine göre üç kat arttı. Ukrayna savaşının bu artışta payı çok fazla. Almanya'nın silah ihracatının neredeyse dörtte biri (yüzde 24) Ukrayna'ya kalkınma yardımı olarak gitti. Gazze’de soykırım yapan İsrail, Almanya’nın en fazla silah sattığı üçüncü ülke oldu. Aynı Almanya İsrail’den en fazla silah satın alan ikinci ülke oldu. Üçüncü ülke ise ABD. Dolayısıyla, Gazze soykırımı sırasında ABD ve Almanya, İsrail’in hem en büyük tedarikçisi hem de en büyük müşterisi oldu. Bu “müşterilik” İsrail silah sanayisi için hayati önem taşıyor. Sipri araştırmacısı Zain Hussain, "Gazze savaşı ve İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen'deki saldırılara rağmen, İsrail dünya silah ihracatındaki payını artırdı. İsrail silah endüstrisi, dünya çapında yüksek talep gören hava savunma sistemlerine odaklanırken, İsrail ordusu çeşitli önemli teçhizatlar için ithalata bağımlıdır” diyor.

Görüldüğü gibi her savaş silah üreticisi ülkeler ve tekeller için büyük fırsatlar ve kârlar anlamına geliyor. Sadece Alman Rheinmetall’in son yıllardaki yükselişi savaşla silah tekellerinin büyümesinin doğru orantılı olduğunu gösteriyor. Tekelin cirosu 2025’de 9.9 milyar avroya yükseldi. Bu bir önceki yıla göre yüzde 29'luk bir artış anlamına geliyor.

Silah ihracatındaki rekor artışlar, bir taraftan dünyanın daha büyük savaşlara sürüklendiğini gösterirken, diğer taraftan ise silah tekellerinin devletleri yeni savaşlara teşvik ettiğini gösteriyor. Bu nedenle sadece savaşa değil, aynı zamanda silah tekellerine karşı da kararlı bir mücadele gerekiyor.

/././

İran füzeleri Washington’da şimdiden çatlaklar açıyor -Aras Coşkuntuncel- 

ABD ana akım medyası, rejimin bileşenlerinin çoğunluğunda yani kapitalist seçkinler arasında bir görüş birliği olduğu sürece, ABD emperyalizminin her savaş ve müdahalesini destekledi

-Vietnam savaşı dahil.- Yani ABD’de medya performansı rejim içi, seçkinler arası görüş birliğini ya da görüş ayrılıklarını yansıtır.[1]  Bu denklemi tersten kurarsak; eğer ABD ana akım medyasında bir emperyalist savaşla ilgili daha baştan çatlak sesler çıkıyorsa, demek ki rejim içinde ve ABD’nin -her birinin adı Epstein- belgelerinde geçen kapitalist seçkinleri arasında bu savaşa dair bir çatlak vardır.

Savaş başladıktan sonra siyasilerin, milyarderlerin ve medyanın yaratmaya çalıştığı havaya rağmen son günlerde açıklanan üç farklı ankete göre de Amerikalıların büyük çoğunluğu hâlâ bu savaşa karşı. Birçok şehirde ilk günden beri savaş karşıtı eylemler var. Buna rağmen Amerikan medyası geleneksel savaş yanlısı pozisyonunu hemen aldı. Örneğin politik hiciv yapıyor diye liberallerin çok sevdiği şovmenlerden John Stewart, ABD ve İsrail’in İran’a karşı giriştiği emperyalist savaşta İran’ı, üstelik alaycı ve ırkçı bir yerden suçlayarak “komedi” yaptı. Trump’ı, savaşın ilanını Beyaz Saray’dan ve daha resmi bir kıyafetle yapmadı diye eleştiren Stewart, İran’ı çevre ülkelere saldırıyor diye suçladı ve Seyyid Ali Hamaney’in evinde eşi, torunu, kızı ve damadıyla birlikte bombalarla öldürülmesi karşısında “Bu arada, 86 yaşında şehit edildi... Vay be, [cennetteki] bakireler çok hayal kırıklığına uğrayacaklar…” dedi. Ya da örneğin New York Times’da Bret Stephens arka arkaya “İran’a saldırının haklı gerekçeleri” ve “Trump ve Netanyahu özgür dünyaya iyilik yapıyorlar” başlıklı yazılar kaleme aldı.

İlk günden ‘cızırtılı’ sesler

Fakat bu kez, daha savaşın henüz başında ilginç sesler de çıkıyor. Örneğin CNN İran’a bir ekip gönderip direkt oradan haber geçmeye başladı. CNN’nin bu kararı ve “Tahran’da hayat normal” yayını ABD dışişleri bakan yardımcılarından Dylan Johnson dahil Amerikan rejimi yetkililerinin tepkisini çekmişken üstüne bir de Beyaz Saray basın sözcüsü ile CNN’in Beyaz Saray baş muhabiri, canlı yayında İran savaşı üzerine söz dalaşına girdiler. Fox Haber’in şu anki ana sunucularından Laura Ingraham bile İran’da bir ilkokulun hedef alınmasına sosyal medyada tepki gösterdi. Ekseriyetle ABD Kongresi, başkanlık ve yürütme organı ile seçim kampanyaları üzerine yayın yapan ünlü The Hill gazetesinde İran’a karşı girişilen savaşla ilgili “Dünya, Amerika’nın ahlaki pusulasını ve küresel güvenilirliğini kaybetmesini izliyor” başlıklı bir yazı çıktı. Tabii ABD hiçbir zaman ahlaki bir pusulaya ya da küresel güvenilirliğe sahip olmadı, ama bu eleştirinin The Hill’de şimdiden yayımlanması anlamlı.

Trump aykırı seslerden rahatsız

Bu ve benzeri sesler medyada çıkıyor, çünkü ABD rejimi ve seçkinleri içerisinde bu savaşla ilgili çatlak var. Trump’ın ilk başkanlık kampanyası ve ilk döneminin bir bölümünde baş stratejisti olan Steve Bannon daha savaşın üçüncü gününde “İran operasyonlarını” eleştirip “Trump için siyasi bir sorun haline geleceğini” söyledi. Beyaz Saray’a istediği zaman girip çıkan ve Trump ve yakın çevresiyle yiyip içen eski Fox News Sunucusu Tucker Carlson kendi radyo programında “Bu savaş İsrail’in savaşı. ABD’nin savaşı değil” dedi. Yine Trump’ın yakın çevresiyle yakın olan bir başka Eski Sunucu Megyn Kelly de “Kimse yabancı bir ülke için ölmek zorunda kalmamalı” dedi. Aşırı sağcı yorumcu Matt Walsh bile geçtiğimiz günlerde diğer muhafazakar yorumculara seslenerek bu savaşı desteklemeyi bırakmaları çağrısında bulundu. Trump ve çevresine yakın bu isimler aynı zamanda MAGA diye adlandırılan Trump destekçilerinin kanaat önderlerinden. Trump’ı da bu çatlak sesler oldukça rahatsız etmiş olacak ki hafta başında bu isimlerin “MAGA hareketini” temsil edemeyeceğini, MAGA’yı sadece kendisinin temsil ettiğini, çünkü MAGA’nın bizzat kendisi olduğunu söyledi.

Bazı Cumhuriyetçi Parti üyeleri de saldırının Kongre onayı olmadan başlatılmasını anayasaya aykırı buluyor ve muhalefeti buradan kuruyor. Örneğin Cumhuriyetçi temsilciler Thomas Massie ve Warren Davidson ile Senatör Rand Paul, Trump’ın İran’a tek başına savaş ilan etme yetkisini kısmayı öngören ancak geçtiğimiz günlerde Temsilciler Meclisinden geçmeyen tasarı için uzundur çalışıyorlar. Senatör Marjorie Taylor Greene ise Gazze soykırımı üzerinden Trump’a muhalefete başlamıştı ve bu savaşa da karşı. Savaş başlamadan önce bir diğer Cumhuriyetçi Temsilci Tim Burchett İran’la savaşı körükleyen diğer Cumhuriyetçileri “savaş pezevenkleri” diye tanımlamıştı

Charles Koch ve George Soros tarafından finanse edilen ve son yılların yükselen think-tank kuruluşu Quincy Institute ve bünyesinde Pentagon’dan henüz ayrılmış yetkililer de bulunduran Cato Institute de Iran savaşına karşı olduklarını ilan ettiler. George Soros’un varislerinden Alexander Soros ve Mark Zuckerberg’in eski ortağı Dustin Moskovitz gibi milyarderler de henüz İran’a karşı bir savaşa ikna olmuş değiller.

Trump’ın yakın çevresinden ve MAGA’dan çıkan çatlak sesler genelde kuyruğun köpeği salladığı, yani İsrail’in ABD’yi yönettiği tezinden hareket ediyorlar. Elbette bu doğru değil; Filistin direnişinin sıkça vurguladığı gibi İsrail, “ABD’nin emperyalist ve sömürgeci bir üssü” ve “Karar verici olan ABD’nin kendisi.” Ancak her ne sebeple olursa olsun, İran’ın bölgedeki tüm ABD askeri ve istihbarat hedeflerine yaydığı ve İsrail’in kalbine taşıdığı kendini savunma savaşı, bölgedeki radarları, silahları, askerleri hedef aldıkça, ya da örneğin Bahreyn’de ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın kukla rejimini tehdit eden gelişmeleri tetikledikçe, ABD’de kapitalist seçkinler arasındaki çatlaklar da, medyadaki çatlak sesler de, savaş karşıtı eylemler de büyüyecek. Emekçilerin ay sonunu getiremediği, halkın yarısından fazlasının acil bir masrafı karşılayacak birikiminin olmadığı; insanların sağlık ve eğitim harcamalarını karşılayamadığı bu ortamda İran’ın direnişi sürdükçe artan maliyetler, çatlak sesler ve sokak eylemleri sonrasında Washington savaşın bitmesi için bir çıkış yolu arayacaktır.

Dipnotlar:

^ [1] Hallin, Daniel C. 1986. Uncensored War: The Media and the Vietnam. Oxford University Press.

/././

Şükür -Arif Nacaroğlu-

Sonuçlara bakılırsa pis bir sistem işliyor. Hem de işçinin, işsizin, köylünün, emeklinin, ev gencinin, katledilen kadının oylarıyla seçilip, sistemi yönetenlerin eliyle. Ben de, Trump tarikatının Beyaz Saray’ın özel ofisinde neden el ele verip Manitu’ya şükrettiklerini doğrusu merak ediyordum. Meğer dua şükür duası imiş. Trump milyar dolarlarını yüzde 27 arttırmış. Diğerlerini siz düşünün. İfşa olanların sayısı 3 bin 500 kadar, servetleri toplam 20 trilyon dolar. Adam başı 5 milyar 700 milyon dolar. Bunlar bilinenler, bilinmeyenleri, bilinip de söylenemeyenleri saymıyorum bile.

Bu adamlar hep kazanıyor. Çünkü çok zekiler(?). Bizdeki apranti bile, bilmem kaç araştırma yapmış, bir sürü kitap yazmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş, ama 300 gram altın etmeyen ikramiyesiyle bırakın evi, orta sınıf bir araba bile alamamış düşük zekalı, yüksek ahlaklı hocaya nispet, memur maaşı ile 26 kilo altın, yüz binlerce avro, dolar, çuvalla TL biriktirmiş. Hem de zekasıyla. Bu kadar zekayla yakalandığına göre, yakalanmayanların, yakalansa da yakalanmamış gibi yapanların, yakalayanı yakalatanların zekasını varın siz düşünün.

Hâlâ, kendi ayağında don yokken, “Kutsal değerler. Kutsal şef, kutsal büyücü, maazallah bomba” diye bu tarikatçılara, hırsızlara, destekçilerine, yandaşlarına, omuzdaşlarına, uşaklarına oy verenlerin zekasının yüksekliğini artık siz düşünün.

Düşünün de zekasızlığınıza şükredin.

/././

Kapitalizmin dar geçitleri -Koray Y.Yılmaz- 

İran’ın Hürmüz Boğaz’ını kapattığı söylemi geniş bir kesim tarafından veri alınarak tartışmaya dahil edilmiş olsa da şimdilik anlaşılan o ki İran sadece ABD ve İsrail ve onlarla ilişkili olduğunu tespit ettiği gemilere Boğaz’ı kapatmış durumda. Diğer yandan Trump’ın “dahiyane” sigortalama çözümü gemileri Hürmüz’den geçmek noktasında pek de cesaretlendirmiş görünmüyor. Çeşitli haber ajanslarında İran tarafından vurulan ABD-İsrail iltisaklı gemilerin durumu ortada. Diğer yandan Boğaz’ı kullanmak isteyen gemilerin Çin ya da Müslüman gemisi olduğu beyanının işe yaradığı örneklerden de bahsediliyor.

Bu haliyle bile Brent petrol 120 dolarları görmüş durumda. Trump’ın İran'la savaşın sona ermek üzere olduğunu, G7 maliye bakanlarının, gerekirse stratejik rezervlerden petrol arzına "hazır olduklarını" belirtmelerinin ardından fiyatlar 90 dolar civarında beklemeye geçmiş durumda. Savaş öncesine fiyatın 69-70 dolar civarında olduğu düşünülürse 90 doların bile önemli bir artış anlamına geldiği görülebilir. Diğer yandan savaşın başlangıcından bu yana Avrupa ve Asya'daki LNG ve gaz fiyatlarında da önemli bir artış gözlemlendi. Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklığın süresi uzadıkça petrol ve gaz fiyatlarının mevcut seviyelerinden daha da yukarılara gideceğini öngörmek zor değil. Bu durum Hürmüz Boğazı ve benzeri geçitlerin kapitalist sistem için ne kadar önemli olduğunun da bir göstergesidir. Biraz yakından bakalım.

Dünya ekonomisi çoğu zaman üretim üzerinden anlatılır: fabrikalar, teknolojiler, sanayi devrimleri. Oysa kapitalist sistemin işleyişinde üretim kadar belirleyici olan bir başka boyut daha vardır: dolaşım. Malların, enerjinin ve sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilmesi kapitalizmin sürekliliği için elzemdir. Marx’ın da ifade ettiği gibi sermayenin devresel süreci üretim ve dolaşım süreçlerinin birliğini gerektirir. Bu nedenle kapitalist dünya ekonomisinin haritasının yalnızca üretim merkezlerinden değil, aynı zamanda kritik dar geçitlerden de oluştuğunu bilmemiz gerekir.

Kapitalizmin dolaşım coğrafyası açısından bu geçiş noktalarına bakıldığında dünya ekonomisinde akışların -özellikle enerji, konteyner ticareti ve stratejik hammaddeler- geniş bir okyanus coğrafyasından ziyade az sayıda stratejik “chokepoint-dar geçit” üzerinde yoğunlaştığı görülür. Örneğin savaşla birlikte gündeme gelen Hürmüz Boğazı kapitalizmin dolaşım coğrafyası açısından son derece önemlidir. Hürmüz Boğazı, İran ile Umman arasında yer alır ve Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlar. ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) verilerine göre her gün yaklaşık 20 milyon varil civarında petrol bu boğazdan geçmektedir. Bu miktar dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte birine karşılık gelir. Deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin ise yaklaşık üçte biri Hürmüz üzerinden gerçekleşir. Başka bir ifadeyle dünya ekonomisinin kullandığı her beş varil petrolden biri bu dar deniz koridorundan geçmektedir. Bu hattaki en büyük ihracatçı Suudi Arabistan görünürken ithalatçılar ağırlıkla Asya ülkeleri olmakla birlikte başı Çin çekmektedir. Hürmüz’ün önemi yalnızca petrolle sınırlı değildir. Küresel sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin de yaklaşık %20’si bu boğazdan geçmektedir. Özellikle Katar dünyanın en büyük LNG ihracatçılarından biridir ve gaz ihracatının neredeyse tamamını Hürmüz üzerinden yapmaktadır. Önemli sayıda Avrupa ülkesi de Katar LNG’sinin ithalatçısı konumundadır. Boğazın fiili olarak kapanması hem petrol hem de LNG üretimlerinin durması ya da önemli oranda kesintiye uğramasını beraberinde getirmiştir.

Bu dar geçitlerden bir diğeri Malakka Boğazı’dır. Güneydoğu Asya’da Malezya ile Endonezya arasında yer alan bu boğaz, Hint Okyanusu ile Pasifik Okyanusu arasındaki en önemli bağlantı noktalarından biridir. Bu boğaz: Orta Doğu petrolünü, Afrika ham maddelerini, Avrupa ticaretini Doğu Asya sanayi ekonomilerine bağlayan ana deniz yoludur. Dünya ticaretinin yaklaşık %25’i, deniz yoluyla taşınan petrolün %30’a yakını, Çin petrol ithalatının %70–80’i bu boğazdan geçer. Çin ekonomisinin Boğaza olan bağımlılığı “Malakka İkilemi” olarak anılan bir kırılganlığa işaret etmektedir. Son dönemlerde sıkça bahsedilen Kuşak ve Yol Girişimi bir yanıyla da bu bağımlılığı azaltmaya yöneliktir.

Bir başka kritik geçit Bab el-Mandeb Boğazı’dır. Kızıldeniz ile Aden Körfezi’ni birbirine bağlayan bu dar koridor, Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin devamlılığı açısından hayati bir rol oynar. Basra Körfezi’nden çıkan petrolün önemli bir bölümü Süveyş üzerinden Avrupa pazarlarına ulaşırken bu dar geçidi kullanmak zorundadır. Son yıllarda Yemen’deki çatışmalar ve Kızıldeniz’de yaşanan güvenlik krizleri, bu boğazın küresel ticaret açısından ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.

Bu zincirin bir diğer halkası Süveyş Kanalı’dır. 1869 yılında açılan bu kanal, Avrupa ile Asya arasındaki deniz ticaretinin en kısa güzergâhını oluşturur. Bugün dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 10’u bu kanaldan geçmektedir. 2021 yılında Ever Given adlı konteyner gemisinin kanalı günlerce kapatması, küresel tedarik zincirlerinin ne kadar hassas dengeler üzerine kurulu olduğunu dramatik bir biçimde ortaya koymuştu. Küresel ticaret sistemi birkaç gün içinde milyarlarca dolarlık zarara uğramıştı.

Bu örneklere birkaç yer daha eklenebilir. Ama bu kadarı yazının amacı açısından yeterlidir diye düşünüyorum. Bu tespitler modern kapitalizmin dolaşım mantığına dair önemli bir gerçeği gösterir. Küresel üretim ağları ve ticaret sistemleri geniş bir coğrafyaya yayılmış olsa da bu sistemin işleyişi çoğu zaman son derece dar coğrafi geçitlere bağımlıdır. Başka bir ifadeyle dünya ekonomisinin dolaşım sistemi, birkaç stratejik boğazın güvenliği ve sürekliliği üzerine kuruludur.

Bu nedenle modern kapitalizm paradoksal bir yapıya sahiptir. Bir yandan üretim ve ticaret ağları küresel ölçekte yayılmıştır; mallar, enerji ve sermaye dünyanın dört bir yanında dolaşır. Ancak diğer yandan bu dolaşım ağı, coğrafi olarak son derece kırılgan birkaç dar geçide bağımlıdır. Bu geçitlerde yaşanabilecek herhangi bir kesinti, yalnızca bölgesel ticareti değil küresel ekonomiyi de sarsabilecek zincirleme etkiler yaratabilir.

Tam da bu nedenle Hürmüz Boğazı gibi stratejik noktalar yalnızca enerji ticaretinin değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin de merkezinde yer alır. Bu dar geçitler, küresel kapitalizmin en kritik arterleri oldukları gibi en kırılgan noktaları olarak da görülebilir.

/././

Nükleer hançer! -Özer Akdemir- 

Geçenlerde, Trakya’da yaşayan ve o bölgedeki çevre mücadelesine yıllardır emek veren dostlardan Özgür Aksun aradı. İğneada’da kurulması planlanan nükleer santralle ilgili gelişmelerin son süreçte hızlandığını, ağaçların işaretlendiğini, yol açma çalışmaları için ölçümlerin başladığını anlattı. Aksun, bölgeyi “kuzey ormanlarının kalbi” olarak tanıtırken, “Son nefesimizi elimizden almak istiyorlar” dedi.

Mersin Akkuyu’da yapımı süren nükleer güç santarali (NGS) henüz tamamlanmasa da, Sinop İnceburun’da yapılacağı söylenen ikincisi hâlâ proje aşamasında olsa da üçüncü NGS için adı geçen İğneada’da bazı ön çalışmalar başladı görüldüğü kadarıyla.

İklim değişikliği, küresel ısınmanın gezegenimizi geri dönüşü olmayan bir noktaya sürüklediği günümüzde, kapitalist sistem kendi yarattığı bu “küresel felaketi” de ticaret mantığıyla yönetmeye çalışıyor. Son yıllarda nükleer lobisinin adeta bir yeşil aklama kampanyasıyla nükleer enerjiyi “iklim krizinin kurtarıcısı” ve “temiz enerji” olarak pazarlaması da bu müflis tüccar mantığının en net yansımalarından birisi aslında. Türkiye de Akkuyu, Sinop ve İğneada projeleriyle bu rüzgara hevesle kapılmış durumda, freni patlamış kamyon gibi uçuruma sürükleniyor!..

Neden, Türkiye’nin pozisyonunu “freni patlamış kamyon” metaforu ile anlatmak gerekiyor? Sadece Türkiye için değil aslında tüm dünyada da nükleeri tartışırken meseleyi “Fosil yakıtlar yerine hangi teknolojiyi kullanalım?” sığlığına indirgemek, iklim değişikliğinin ardındaki politik ve ekonomik gerçekleri gizlemekten öte bir işe yaramıyor. Sorun sadece enerjinin kaynağı değil; enerjinin kimin için üretildiği, kimin tükettiği ve kârın kimin cebine girdiği ile ilgili çünkü.

Enerji ihtiyacı mı, sermayenin kâr ihtiyacı mı?

“Sürekli artan enerji ihtiyacı”, nükleer santral ve mega enerji projelerini meşrulaştırmak için kullanılan en büyük bahanelerden birisi durumunda. Oysa enerjinin kullanımı ile gelişmişlik düzeyi arasındaki ilişki, bize bambaşka bir tablo sunmakta. Alternatif Nobel Ödüllü Prof. Dr. Mycle Schneider, kasım 2011 yılında yaptığım ve Evrensele’de “Nükleer enerji dinozorların çektiği at arabasıdır” başlığı ile çıkan söyleşide ilginç bir detayın altını çizmişti. Gelişmiş ülkelerde elektriğin üçte ikisi evlerde, üçte biri sanayide kullanılırken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu durumun tam tersi olduğunu söylüyordu. Bugün bu oran Schneider’ın altını çizdiği oranlardan bile daha geri! Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 52.8’i sanayi ve ticarethanelerde kullanılırken, konutlarda tüketilen elektrik üretimin sadece yüzde 18.9’u kadar. Kalan kısım ise tarımsal sulama (yüzde 4.1), aydınlatma (yüzde 1.7) ve kayıp-kaçak/faturalanmayan tüketim (yüzde 22.5) gibi kalemlerden oluşmakta. Schneider o söyleşide bu durumun “sanayinin randımanı ile ilgili” olduğuna dikkat çekerek, “Teknoloji geliştiği için gelişmiş ülkelerde enerji tüketimi azalırken, Türkiye’de tam tersi. Bu, Türkiye’de enerji politikasının olmaması demek. Bu çarpıklık, sanayideki enerji kullanımının son derece verimsiz olmasından kaynaklanmaktadır” demişti.

Dolayısıyla sorulması gereken yaşamsal soru şu aslında; Türkiye’nin doğasını yok etme pahasına üretilen, üretilecek olan devasa elektrik, halkın temel ve kamusal ihtiyaçları için mi kullanılacak? Hayır! Bu enerji, demir-çelik, alüminyum, çimento, cam, seramik, alçı, kireç, kağıt, rafineri ve kimyasal ürünler gibi doğadaki suyu ve toprağı devasa oranlarda sömüren, yılda yüz binlerce ton karbon salımı yapan kâr odaklı ağır sanayinin çarklarını döndürmek için üretilmekte.

Maliyeti halka, kârı şirketlere yazan bir sistem

Nükleer santraller, kapitalist sistemin “kârı özelleştirip, maliyet ve riskleri toplumsallaştırma” prensibinin en vahşi örneğidir. Özel şirketler, ancak bu faturayı yüksek elektrik fiyatlarıyla tüketicilerin veya vergilerle halkın sırtına yıkabildiklerinde nükleer santral inşa etmekle ilgilenirler.

Türkiye’nin nükleer serüveni bu sömürü düzeninin çok açık bir resmidir. “Enerjide bağımsızlık” masalıyla sunulan Akkuyu NGS, “Yap-sahip ol-işlet” modeliyle tamamen Rusya’ya ait bir proje. Anlaşmaya göre, proje şirketinin Rus hisse payı hiçbir zaman yüzde 51’in altına düşmeyecek. Üstelik Türkiye, bu şirkete ürettiği elektriğin büyük kısmı için 15 yıl boyunca 12.35 ile 15.33 ABD senti arasında, yenilenebilir enerjinin çok üzerinde korkunç bir alım garantisi vermiş durumda.

Akkuyu ve Sinop ile doymayan rant iştahı, şimdi gözünü Avrupa ve Anadolu ekosistemleri arasında bir geçiş koridoru olan, İstanbul’un havasına ve suyuna can veren Trakya’ya dikti. Hükümetin sır gibi sakladığı 3. nükleer santralin yeri, bölgede yapılmak istenen bir RES projesi ÇED başvurusunun “Nükleer santral sahasıyla çakışıyor” gerekçesiyle reddedilmesiyle fiilen ortaya çıktı.

Kırklareli Kıyıköy-Kışlacık hattında, İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’nın hemen sınırında planlanan bu proje için sahada ağaç kesimleri, yol açma çalışmaları ve ölçümler başladı. Bu bölge; Trakya Alt Bölgesi 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında “orman alanı”, “tarım arazisi” ve “mutlak içme suyu koruma alanı” olarak tescilli. Doğal bir eşik olan İstrancaların kalbine nükleer santral kurmak; bölgenin yer altı sularını çekmek, deniz çayırlarını sıcak su deşarjıyla yok etmek ve Trakya’nın nefesini kesmek demek aslında!

‘Dinozorların çektiği at arabası’

Dünyanın önde gelen nükleer politika uzmanlarından British Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. M.V. Ramana, nükleer santrallerin iklim değişikliğine “gerçekçi bir çözüm” sunmayacağını söylüyor. Ramana, iddiaların aksine tamamen güvenli bir nükleer reaktör inşa etmenin mümkün olmadığını, nükleer teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle kazaların öngörülemeyen şekillerde gelişebildiği ve sorunların sistem içinde hızla yayılabildiğine dikkat çekiyor. Ramana ayrıca son yıllarda çözüm olarak pazarlanan küçük modüler reaktörlerin daha güvenli, hızlı veya ucuz olacağına dair iddiaları destekleyen somut kanıtların da bulunmadığının altını çiziyor. En azından şu ana kadar inşa edilen örnekler de bu beklentilerin doğrulanmadığını söylüyor.

İklim değişikliğine karşı kaybedecek vaktimiz yokken, ortalama bir nükleer santralin inşası 10 yılı aşmakta. Dahası, nükleer teknoloji kendi atığını temizlemekten aciz. Üretilen yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yüz binlerce yıl güvenle saklanabileceği iddiası ise kuru bir söylemden öte gidemiyor. ABD’de, nükleer atıkları 10 bin yıl boyunca güvenle muhafaza edeceği iddiasıyla kurulan ‘atık izolasyon pilot tesisi’nde (WIPP) henüz 20 yıl bile dolmadan patlama yaşanması, bu vaatlerin ne kadar temelsiz olduğunu kanıtlamakta.

Kamusal ve ekolojik bir enerji

Sınırlı bir gezegende sonsuz büyümenin mümkün olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Doğal alanları, ormanları ve suları nükleer santrallere feda etmek, sadece enerji üretim biçimini değiştirmek anlamına gelir; asıl sorun olan tüketim oburluğunu, çimento ve demir-çelik gibi sektörlerin doğa katliamını ve kâr odaklı büyüme fetişizmini sorgulamaz.

Enerji, bir pazar malı veya şirketler için kâr kapısı değil, en temel kamusal hak olarak görülmek zorunda. Türkiye’nin ihtiyacı, atık üreten, dışa bağımlılığı artıran ve halkın cebini boşaltan nükleer santraller değil, doğayla uyumlu, demokratik bir şekilde planlanan, verimliliği ve tasarrufu merkeze alan kamusal bir enerji politikasıdır.

Dünyanın geleceği, dinozorların çektiği at arabalarında değil, insanlığın, her alanda doğayla uyumlu bir yaşamı kurabilme basiretini gösterip göstermemesiyle çok yakından ilgili görünüyor.

/././

ABD-Körfez imparatorluğunu Güney Asyalı işçiler inşa etti, şimdi bu imparatorlukta ölüyorlar -Nandita Lal/thecanary.co 

Ucuz iş gücü olarak Körfez ülkelerine getirilen ve bu ülkelerdeki zenginliği elleriyle inşa eden Güney Asyalı işçiler ABD ve İsrail’in çıkardığı savaşın hedefi oluyor, “kendilerine ait olmayan kapitalist imparatorluğun yıkımının bedelini ödüyorlar.”

Güney Asyalı işçiler, Körfez İşbirliği Konseyi (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) ülkelerinde Arap işçi sınıfının yerini almak üzere ABD-Körfez egemen sınıfı tarafından kasıtlı olarak getirildi. Güney Asya’dan gelen bu işçiler daha ucuz, daha kolay işten çıkarılabilir ve kontrol edilmesi daha kolaydı. Şimdi ise aynı işçiler, İran’ın misilleme saldırılarının başlıca kurbanları. Kasıtlı olarak haklarından mahrum bırakılan bu işçiler, bir kez daha kendilerine ait olmayan kapitalist imparatorluğun yıkımının bedelini ödüyorlar.

Güney Asyalı işçiler Körfez’de hayatını kaybediyor

Bangladeşli İşçi Saleh Ahmed, Birleşik Arap Emirlikleri’nde İran’ın füze saldırısı sonrasında enkaz altında kalarak hayatını kaybetti. Geçen hafta sonu oğlunun yaptığı açıklamaya göre: “Babam Birleşik Arap Emirlikleri’nde göçmen işçiydi. İran’ın attığı bir füze onun üzerine düştü.”

Oğlu Sky News’e, babasının hava saldırısı sırasında BAE’nin Ajman kentinde su dağıtımı yaparken yaralandığını söyledi. On dakika sonra olay yerinde hayatını kaybetti. Pakistanlı Gazeteci Zia Ur Rehman X’te şunları söyledi: “Pakistan, Hindistan, Nepal, Bangladeş ve Filipinler gibi yoksul ülkelerden gelen ve BAE’nin işgücünün belkemiğini oluşturan göçmen işçiler, ABD-İsrail-İran çatışmasının insani bedelini giderek daha fazla ödüyor. Şu ana kadar en az 2 Pakistanlı işçinin öldüğü doğrulandı.”

Sömürü örneği Asya’dan gelen yoksul işçiler Körfez’de ilk kez mağduriyet yaşamıyor. 2024 yılında Kuveyt’te meydana gelen ve Güney ve Güneydoğu Asya’dan gelen 50 işçinin ölümüne neden olan yangın, Körfez ülkelerindeki göçmen işçilerin ne kadar savunmasız olduğunu göstermişti. Bazı yasal reformlara rağmen, Körfez’deki inşaat işçilerinin çoğu savunmasız durumda kalmaya devam ediyor, genellikle önemli borçlar altına giriyor ve sömürüye maruz kalıyor.

The Wire, Kuveyt’teki yangının elektrik kısa devresinden kaynaklandığını, yanıcı bölmeler ve kilitli çatı kapısının işçileri, güvenlik kurallarını ihlal eden aşırı kalabalık bir binada mahsur bıraktığını bildirdi. BBC’ye göre, Kuveyt başbakan yardımcısı trajedinin sorumlusu olarak mülk sahiplerinin açgözlülüğünü gösterdi ve “Yönetmelikleri ihlal ettiler ve sonuç bu oldu” dedi.

Arap dünyasında emperyalizm ve sınıf

Bilim İnsani Adam Hanieh, Körfez Devletleri’ndeki işçi sınıfının “ırksal ve cinsiyetçi” özelliklerinin geçici işçileri kayırdığına işaret etti.

Hanieh şöyle yazdı: “Körfez Arap devletlerinde, 1990’lar ve 2000’ler boyunca Arap işçilerden Asyalı işçilere doğru belirgin bir geçiş, işçilerin kültürel aidiyet bağları kurmasını engellemek için bir araç olarak tasarlandı ve bu işçilerin yerel Körfez vatandaşlarından mekansal olarak ayrılmasıyla da organize edildi.”

Hanieh, Dubai’deki bir Hintli işçinin maaşının Dubai’de yaşamanın maliyetine göre belirlenmediğine dikkat çekiyor. Maaşları Hindistan’da yaşam maliyetine göre belirleniyor. Bu, Körfez işverenlerinin Asyalı işçilerden maksimum kâr elde ederken, eğitim, sağlık, barınma ve çocuk bakımı gibi işgücünü yeniden üretmenin gerçek maliyetlerini hiç üstlenmedikleri anlamına geliyor. Dolayısıyla, Hindistan ve diğer Güney Asya ülkeleri Körfez’in zenginliğini sübvanse ediyor ve sınır, işçilerin daha fazlasını talep edememesini garanti ediyor.

Körfez ülkeleri de bu duruma ortak. Batı Asya Uzmanı Ali Kadri bunun nedenini şöyle açıklıyor: Körfez hükümdarları servetlerini kendi toplumlarında değil, ABD dolarında yatırıyorlar. Kadri şöyle yazıyor: “Tüccar sınıfının serveti çoğunlukla dolar cinsinden olduğundan, ABD liderliğindeki dolar cinsinden sermayeyle bir bütün haline geliyor.”

Bu Güney Asyalı işçiler, itaatkar ve kullanılıp atılabilir olarak görülüyor. İnsan hakları örgütü Equiderm’in direktörü Mustafa Kadri şöyle açıklıyor: “Nispeten yoksul ülkelerden gelen, daha az ücret alan ve bu ülkelerin sosyal dinamiklerinde çok daha az güce sahip işçileri bu zor işi yapmak için bilinçli seçiliyor, çünkü şikayet etme veya koruma talep etme olasılıkları daha düşük. ABD, bu Körfez devletlerinin ekonomik güvenliğini garanti ediyor. Bu nedenle, gerçek vatandaş işgücüyle işleyen ülkeler inşa etmek zorunda kalmıyorlar.”

ABD’nin öncülüğündeki bu düzen her iki tarafın da yararına. Körfez yönetici sınıfı ucuz işgücü ve ABD’nin korumasını elde ediyor. ABD ise itaatkar müttefikler ve geri dönüştürülmüş petrodolarlar elde ediyor.

Peki ya işçiler? Onlar, hayatlarını ve ölümlerini, en zengin Körfez devletlerinin silüetini oluşturan devasa gökdelenler için kabul edilebilir bir maliyet olarak gören sömürücü bir yapının içinde var oluyorlar.

/././

EVRENSEL



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -13 Mart 2026-

Memleketi limon gibi sıkıyorlar   -Evrensel Manşet- Türkiye’nin örtülü IMF programı ‘acil durum sinyalleri’ veriyor. Ocak ayı verilerine gör...