BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Mart 2026-


Öncesi ve sonrası: Türkiye ekonomisi -Hayri Kozanoğlu- 

Ortadoğu’daki savaşın uzama ihtimali enerji fiyatlarını yukarı çekerken ülke ekonomisi için de yeni bir yük anlamına geliyor. Ülkenin enerji ithalatına bağımlı yapısı da cari açık ve enflasyon riskini büyütüyor.

Tabii ki savaşların insani boyutları, bir tek kişinin eksik ölmesi, sivil halkın yaşadığı korku ve dehşetin bir an önce bitmesinin hepsinden önemli olduğunu biliyoruz. Ancak ülkemizdeki sade yurttaşın yaşamına da hemen dokunan savaşın ekonomik yansımalarını da teğet geçemiyoruz.

Ortadoğu bölgesinde savaş denilince hemen akla petrol fiyatları geliyor. İlk aşamada petrol fiyatları korkulduğu kadar fırlamadı, 80 dolar civarında gezindi. Bunun bir nedeni, çatışma sürecinin kısa sürmesi olasılığıydı. Ama diğer bir nedeni de böyle küresel bir çalkantı döneminde, belirsizliğin artması, yatırımların durması sonucu dünya ekonomisinin yavaşlaması, hatta durgunluğa sürüklenmesi tehlikesiydi. Bu da haliyle daha düşük enerji gereksinimli, petrol ve doğalgaza olan talebin gerilemesiydi. Ayrıca Çin gibi büyük enerji tüketicilerinin stoklarının yeterli olması da keskin fiyat hareketlerini önlüyordu.

Ancak savaşın uzayacağının anlaşılması, deniz yoluyla küresel petrol sevkiyatının üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, Brent petrolün varili 90 doları aştı, 100 dolara dayandı. Teknik olarak, petrol ve doğalgaz üretiminin durdurulmasının büyük bir maliyeti var. O nedenle şimdilik çıktı stoklara ekleniyor. Ama depolama kapasitesinin dolmasıyla, rafinerilerin beklemeye geçmesi kaçınılmaz görünüyor. Üzerine  bir de İran’ın petrol tesislerinin hedef alınması eklenince bir anda Brent petrolün varili 120 dolara yaklaştı. Bu yazı kaleme alınırken 105  dolar civarında seyrediyordu.

SAVAŞ KARŞISINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ

Türkiye ekonomisinin 2025 yılında net enerji ithalatı 47,2 milyar dolar olmuştu. Son enflasyon raporunda 2026 için petrolün varili 60,9 dolar tahmin edilmişti. Yüksek petrol ve doğalgaz fiyatlarının yıla yayılması halinde 20 milyar doları aşan ek bir fatura çıkacak. Bu da  enflasyon yanında de cari açık ve büyümenin de olumsuz etkilenmesi anlamına gelecek. Taşımacılık maliyetlerinin artması özellikle sebze-meyve fiyatlarının daha da yükselmesi demek. Bilindiği gibi eşelmobil sistemiyle akaryakıt zamlarının yüzde 75’i ÖTV’den karşılanacak, sadece yüzde 25’i pompa fiyatlarına yansıyacak. Ancak petrol fiyatlarının 100 doları geçmesi halinde maktu ÖTV kesintileri aşılacak fiyatlar doğrudan yükselecek. Ayrıca ÖTV kaybı bütçede gelir kaybına yol açacak.

Adeta ateş topuna dönen Körfez monarşilerine 2019-2024 arasındaki 5 yılda 126,7 milyar dolarlık ihracat yapılmıştı. 2025 yılında ise yaklaşık 30 milyar dolar ihracat, 20 milyar dolar ithalat olmak üzere 50 milyar dolarlık dış ticaret gerçekleşmişti. Bu kanalın son süreçten olumsuz etkilenme olasılığı çok yüksek. Aynı şekilde 2025 yılında 65,2 milyar doları bulan turizm geliri de savaşın seyrine göre darbe yiyebilir. Alınan ilk bilgilere göre savaşın ilk haftasında, yabancı çıkışları kaynaklı olarak rezervlerden 13-15 milyar dolar arasında satış yapıldı.

Ayrıca küresel piyasalarda risk algısının yükselmesi gerek özel sektörün gerekse kamu sektörünün hem dış borçlanma maliyetlerini yukarı çeker, hem de sıcak paranın TL varlıklar için talep ettiği faizleri sıçratır. Bu da hassas dengelere oturan Türkiye ekonomisi için ciddi tehlike oluşturur. İktidar bu ortamda sade insanın yaşamına yansıyacak her olumsuz gelişme için savaş bahanesine sığınacaktır. Evinde oturan, her an tepesine bomba, füze düşmesi tehlikesi yaşamayan yurttaşı “tevekküle” davet edecek, durumuna şükretmesi telkininde bulunacaktır. Bu noktada, AKP iktidarının ABD-İsrail ekseninde izlediği dış politikanın, Ortadoğu’nun tüm dengelerinin bozulmasına katkıda bulunan Suriye rejiminin yıkılmasındaki vebalinin yaşanan sürece çanak tuttuğu hatırlatılmalıdır.

Zaten savaş öncesi döneme ait makro ekonomik verilerin de pek parlak olmadığını biliyoruz. Aşağıda büyüme ve enflasyon verilerini kısaca ele alacağız.

BÜYÜME AĞIR AKSAK SEYREDİYOR

Türkiye ekonomisi 2025’in son çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,4 büyüdü. Yılın tümünde ise yüzde 3,6 ile Orta Vadeli Program’da öngörülen yüzde 3,3’ün üzerinde bir performans sergilendi. Bu oranlar ülkenin büyüme potansiyelinin altında, böyle bir yüksek faiz ortamında beklenecek düzeyin de üzerinde sayılabilir.

Gelgelelim 2025’te tarım sektörünün yüzde 8,8 daraldığı görüldü. Buradan rahatlıkla, yüksek gıda fiyatlarının asıl nedeninin arz eksikliği olduğu çıkarımı yapılabilir. Sanayi de yüzde 2,9’luk rahvan bir büyüme dönemini geride bıraktı. Yine yüzde 10,8’lik yüksek bir tempo yakalayan inşaat sektörü çekişli bir GSYH artışı gerçekleşti. Bunda deprem harcamalarının etkisi de olsa, AKP iktidarının 20 yılı aşan ve sıkışınca inşaattan medet umma zihniyetinin de yadsınamayacak payı var.

Yine tüketim harcamalarının büyümeye damga vurduğu gözlendi. Yüzde 3,6’lık büyümenin 2,9 puanı özel tüketimden geldi. Hele son çeyrekte özel tüketimin yüzde 3,7’lik katkısı ortalama büyümeyi aştı. Çünkü yavaşlayan ihracat büyümeyi aşağı çekti. Özel tüketimin motorunu özellikle altın fiyatlarının yükselişiyle servetini katlayan rantiye kesimlerin oluşturduğu söylenebilir. Bu dinamiği, 2025’te ihracat genelde yüzde 6,2 artarken, ağırlıklı olarak üst gelir gruplarına hitap eden tüketim malları ithalatının yüzde 16,2’lik patlamasından da gözlemleyebiliriz. Türkiye’de zenginlerin öncülük ettiği, alt gelir gruplarının da ancak borçlanarak ayak uydurmaya çalıştığı K-tipi bir büyümedin söz edebiliriz. Yani toplumun bir kesimi yüksek bir büyüme deneyimlerken, yoksulların bu büyümeden pay alamadığı bir yapı. Nitekim yıl boyunca ihtiyaç kredileri yüzde 51,7, kredi kartı harcamaları yüzde 51,3 büyürken takibe giren alacak oranları da yüzde 3,8 ve yüzde 4,3’e yükseldi.

Büyüme verilerinde en çok konuşulan konu, 2025’te kişi başına gelirin 18 bin 40 dolara yükselmesi ve Türkiye’nin yüksek gelirli ülkeler grubuna girmesi oldu. Ortalama yurttaş yaşamında hissedemediği bu haberi şaşkınlıkla karşıladı. Açıklamasına gelince; birincisi, toplumun kaymak tabakasının yüzünü güldüren büyüme, diğer toplum kesimlerine aynı ölçüde yansımıyor. İkincisi, Mehmet Şimşek’in ekonomi politikası vurgusu, enflasyonun üzerinde bir faize, TL’nin yabancı paralar karşısında değer kaybının ise enflasyonun altında seyretmesine dayanıyor. Böylelikle TL faizler “sıcak para” için yüksek dolar bazında getiri sağlayarak cazip düzeyde kalıyor. TL’nin reel değerlenmesi bir yandan enflasyonun daha fazla yükselişini önlerken, döviz cinsinden gelir artışını suni biçimde yukarı çekiyor. Üçüncüsü, ülkede çok sayıda göçmen ve mülteci işgücü üretim sürecine katılıyor, büyümeye katkıda bulunuyor. Ama kişi başına milli gelir hesaplanırken toplam üretim sadece vatandaş sayısına bölünüyor.

Nitekim 2025’te işgücü ödemelerinin katma değer içindeki payı yüzde 36,9’a, yılın son çeyreğinde de yüzde 33,7’ye geriledi. Bir kez daha, emeğiyle geçinenlerin aleyhine işleyen bir kurgunun söz konusu olduğu ortaya çıktı.

ENFLASYON YÜKSELİŞTE

Şubat ayında tüketici fiyatları yüzde 2,96 oranında yükseldi. Yıllık enflasyon da Ocak’taki yüzde 30,65’ten yüzde 31,53’e tırmanarak dezenflasyon sürecindeki başarısızlığın en belirgin göstergesi oldu. Yılın ilk iki ayındaki toplam enflasyon yüzde 7,95 ile asgari ücret ve emekli zamları yapılırken temel alınan yüzde 16 oranını şimdiden yarıladı. Dar gelirlileri en fazla ilgilendiren iki kalem taze sebze ve meyve fiyatları aylık yüzde 17,55 artarken yıllık kira enflasyonunun hâlâ yüzde 53,91 düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Malların yıllık enflasyonu yüzde 27,17, hizmetlerin ise yüzde 39,67 oldu. Böylelikle hala aralarında 12,50 puanlık bir makas bulunuyor. Hizmet fiyatlarının yüksek seyri enflasyonun asıl kaynağını oluşturuyor.  TÜFE sepetinde hizmetlerin ağırlığının artırılması da manşet enflasyonu yukarı yönlü etkiliyor.

Yİ-ÜFE de aylık yüzde 2,46 artışla yıllık yüzde 27,56’yı buldu. Bu bir yıl önceki yüzde 25,21’in de hayli üzerinde bir oran. Yani yıl sonu yüzde 16 hedefi için üretici fiyatlarından bir destek de artık gelmiyor. Dünya enerji fiyatlarının yüksek düzeyi de önümüzdeki süreçte Yİ-ÜFE için iyimser olmayı engelliyor. Ramazan ve bayram derken Mart ayı içinde enflasyonun sakinleşmesini beklemiyoruz.

Ekonomistlerin hassas analizlerine konu olan bu rakamsal ayrıntılar, ne yazık ki dar gelirli yurttaşlar için satın alma gücünün zayıflamasıyla, yaşam standartlarının gerilemesiyle gerçek bir kabusa dönüşüyor.

/././

Savaş, gübre ve bağımlılığın faturası -Özge Güneş- 

Gıda egemenliği hareketleri, son yıllarda artan şekilde savaş karşıtı söylemin de ana taşıyıcısı haline gelmiş durumdalar. Bu durum, savaşın yalnızca insanların yaşamına mal olan askeri bir çatışma olmasının yanı sıra, aynı zamanda üretim araçlarına ve girdi tedarik zincirlerine yönelik yapısal bir müdahale olduğunun çiftçiler nezdinde giderek daha net görülmesinden kaynaklanıyor.

28 Şubat itibarıyla ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın da teyit ettiği üzere, savaşın uzun vadeli küresel etkilerinin şiddetlenmesinde, gıda sistemine bağlı yapısal sorunlar da merkezi halkayı oluşturuyor. Girdide dışa bağımlı olan, gelişmekte olan ülkeler için bu durum yalnızca bir fiyat artışı getirmekle kalmıyor. Üretim sürekliliğinin aksaması ve buna bağlı olarak geniş toplum kesimlerinin geçim sorununun derinleşmesi anlamına gelecek görünüyor.

Türkiye de ne yazık ki bu tablonun kırılgan örneklerinden biri. Her ne kadar petrol kadar dikkat çekmese de savaşın gübre üzerindeki etkisi de ilk birkaç günde şiddetlendi. Ülkemizin ihtiyaç duyduğu gübrenin yaklaşık yüzde 90’ını ithalatla karşıladığımız gerçeği bir kez daha kendini hatırlattı. Buna karşın 6 Mart'ta Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla üre bazlı sıvı gübre, amonyum sülfat ve amonyum nitrat gübrelerinin ithalatındaki gümrük vergisi sıfırlandı. Buradaki niyet anlaşılır. İthal maliyeti düşerse fiyatlar geriler ve çiftçinin üzerindeki baskı hafifler diye düşünülüyor. Zira Gübre Üreticileri, İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği'nin (GÜİD) açıklamasına göre küresel gübre fiyatları krizin başından bu yana yüzde 20 ile 25 arasında artmıştı. Ancak vergi indiriminin bu artışı telafi edebilmesi şimdilik mümkün görünmüyor.

Bunun en başlıca sebebini gıda sisteminin yapısal sorunları oluşturuyor. Örneğin, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın gübre stoklarının yeterli olduğunu ve arz güvenliğini tehdit eden bir durum bulunmadığını yinelese de bu piyasaya güven verememiş görünmekte. Keza Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK), gübre satışlarını durdurup fiyatlara seri zamlar yaparken bölge birliklerinden izin alınmadan ortaklara gübre verilmemesi kararı aldı ve satışları da karneye bağladı. Bu tablo da bizlere savaşa bağlı ortaya çıkan gübre krizinin, yapısal sorunlar ve idari bir kilitlenmeyle derinleşmekte olduğunu göstermeye yetiyor. Aynı şekilde gümrük vergisinin sıfırlanmasının, gübre tedarikindeki aksamalara bağlı üretim düşüşü gibi olası risklere yanıt üretmeye yetmeyeceğini de gösteriyor.

Kamu, fiyat oluşumuna çiftçi lehine müdahil olmadığı sürece bu indirimin etkisi sadece ithalatçı şirketler için bir avantaja dönüşmekle sınırlı kalacaktır. Sonuçta alım gücü zaten hayli düşük olan çiftçi üretimi azaltmaktan başka yol bulamayacaktır.

ÖZELLEŞTİRMENİN MİRASI

Bu yapısal kırılganlık birdenbire oluşmadı. Bugünkü tablo, birbiri ardına alınan politika kararlarının birikimli sonucudur. Necdet Oral, Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar kitabında bu sürecin adımlarını belgeler. Buna göre gübrede serbestleşme 1984’te fiyatların dolara endekslenmesiyle başladı; 1986’da ithalat ve ihracat da serbest bırakıldı. Tarımsal girdilerdeki bu hızlı serbestleşme, TİGEM ve TZDK gibi kamu kuruluşlarının varlık nedenini fiilen ortadan kaldırdı. Süreç, 2004-2005 yıllarında TÜGSAŞ’a ait gübre fabrikalarının tümünün özelleştirilmesiyle tamamlandı. Böylece sektörün yaklaşık yüzde 45’ini kontrol eden kamunun gübredeki işlevi tarihe karıştı. Özelleştirme öncesinde Türkiye'nin gübre üretiminin yüzde 90’ından fazlası ikisi kamu (TÜGSAŞ ve İGSAŞ), dördü özel sektör olmak üzere altı kuruluş tarafından gerçekleştiriliyordu. Ancak özel sektörün pazar payının tümü üretimden gelmiyordu, ithalat ve pazarlama da bu payın içindeydi. Bu ayrım önemli çünkü özelleştirme, üretim kapasitesi özel sektöre devredilirken özel sektörün üretimden değil ithalattan kazanma güdüsü de beraberinde pekiştirilmiş oldu.

Necdet Oral’ın yıllar önce kaleme aldığı tablo her yeni krizde kendini yeniden doğruluyor: Sanayiciler maliyet artışını gerekçe göstererek gübreye zam yaparken, tarımsal ürün fiyatları baskı altında tutuluyor, gübre tüketimi ile çiftçinin alım gücü arasındaki makas açıldıkça üretim de geri çekiliyor. Kırk yıllık serbestleşme ve özelleştirme dalgasının bıraktığı bu miras, pek tabii gümrük vergisi indirimiyle çözülemez. Stokçuluğa ve fiyat artışlarına karşı etkili denetim mekanizması, çiftçiye doğrudan gübre desteği ve dış bağımlılıktan kurtulmayı sağlayacak kamucu politikalara yönelik adımlar atılmaksızın her yeni kriz bir sonrakinin habercisi olmaktan öteye geçmeyecek.

Şunu da hatırlatmadan geçmeyelim, bugün gübre fiyatlarını uçuran gıda sisteminin mimarıyla savaşın faili aynıdır. On yıllardır dayatılan serbest piyasa reçeteleriyle gelişmekte olan ülkelerin üretim kapasitesi, emperyal bir hakimiyet stratejisi lehine sistemli olarak tasfiye edildi. Türkiye’nin gübredeki bağımlılığı bu reçetenin faturasıdır.

/././

Mesele ne CHP ne de İmamoğlu -Berkant Gültekin- 

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve kendisi gibi seçilmiş belediye başkanları Resul Emrah Şahan, Mehmet Murat Çalık ile birlikte çok sayıda İBB bürokratının tutuklu yargılandığı 402 sanıklı tarihi İBB davası dün başladı. Erdoğan “birbirlerinin yüzlerine bakamayacaklar” demişti ama İmamoğlu ve arkadaşları salona alkış tufanıyla girdi. Bakışlarda utanç yerine gurur vardı. Normal bir dava olmadığı için duruşma gerilimli geçti. Salondan dışarı yansıyanlar, 1 yıldır cezaevinde davanın başlayacağı günü bekleyen İmamoğlu için “masumiyet karinesi” ilkesinin geçerli olmadığını gösterdi. Savunmanın hakları kısıtlanırken duruşmayı izlemek için salona gelenler de dışarı çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu şartlarda İmamoğlu’nun avukatları haklı olarak reddi hâkim talebinde bulundu.

Davanın siyasi açıdan ne anlama geldiğini değerlendirmeden önce İmamoğlu’nun kim olduğunu bir kez daha hatırlamak gerek. Çünkü her şeyin cevabı bu kısa siyasi biyografide saklı. İmamoğlu, Türkiye’de Erdoğan karşısındaki en iddialı muhalif siyasetçi. 2014’te AKP’nin adayının önünde Beylikdüzü Belediye Başkanı seçildi. 2019’da iki kez olmak üzere AKP’nin adaylarını İBB seçimlerinde üç kez mağlup etme başarısı gösterdi. CHP’nin 2023 seçimlerinin ardından gerçekleştirdiği değişim kurultayının Özgür Özel’le birlikte belirleyici aktörlerinden biri oldu. 2024 yerel seçimlerinde AKP kurulduğu günden bu yana ilk kez ikinci parti konumuna düşerken, 47 yıl sonra seçim zaferi yaşayan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak belirlendi. Hem de 15 milyonu aşkın yurttaşın iradesiyle… Yapılan birçok anket, İmamoğlu’nun oy potansiyelinin Erdoğan’ınkinden fazla olduğunu ortaya koydu. İşte önce üniversite diploması iptal edilen, sabahına evi yüzlerce polisle basılan, 1 yıldır cezaevinde tutulan, hakkında sayısız dava yürütülen, sosyal medya hesapları birbiri ardına engellenen ve dün İBB davası kapsamında “suç örgütü lideri” olarak hâkim karşısında çıkarılan “sanık kişi” böyle biri.

İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart operasyonunun başından bu yana iktidar, davanın siyasi olduğu eleştirilerine karşı şu savunmayı yaptı: “Bu soruşturmanın tüm tarafları CHP’li. Şikâyet edenler de edilenler de CHP mensubu. Yargı üzerine düşeni yapıyor. AK Parti bu işin hiçbir tarafında yok.” Uzun süre başta Erdoğan olmak üzere bunu propaganda ettiler. Dosyanın hukuki saiklerle yürütüldüğü, yargılamanın da hukuk çerçevesinde yapılacağı yönünde algı yaratmaya çalıştılar. Fakat hazırladığı İBB iddianamesini 11 Kasım 2025’te kamuoyuyla paylaşan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, sadece 92 gün sonra Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atandı. Yani soruşturmayı yönetip iddianameyi hazırlayan yargı mensubu, bu iddianameyle görülecek dava başlamadan 26 gün önce Adalet Bakanlığı’nın başına getirildi. Bakan olduktan sonra da sık sık AKP teşkilatlarının etkinliklerine katıldı ve buralarda siyasi mesajlar verdi. Son katıldığı etkinlikte iktidar blokunun muhalif çoğunluğu dışarıda bırakan “iç cephe” siyasetini övdü. Sadece bu olay örgüsü bile “AKP bu işin neresinde?” sorusunun yanıtını da netleştirdi: Tam göbeğinde!

İktidarın 19 Mart sürecini de içeren muhalefeti dizginleme planı, çok katmanlı hamle ve hedeflerden oluşuyor. Planın en bariz hedefi Erdoğan’ın karşısına rakip olarak İmamoğlu’nun çıkmasını engellemek. Ancak İmamoğlu’nu siyasi rekabetin dışına itmek, iktidarın devamlılık sorununu tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü ülke sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak bir çöküşün içinde. Yığınla sorun ve tahribat var. 23 yıllık AKP iktidarı, geniş halk kesimleri açısından Türkiye’yi geçim savaşının doruğa çıktığı bir ülkeye dönüştürdü. Milyonlar borç ve faiz batağında kafasını suyun üzerinde tutmaya çalışıyor. Yoksulluk, geleceksizlik almış başını gitmiş, yakın gelecekten de umut kesilmiş. Gençler işsizleşirken, çalışanların çoğu düşük ücretlerle yaşamaya mahkûm edilmiş. İşte bu ortamda sadece muhalefet adayını demir parmaklıkların ardına atmak yetmiyor; iktidar genel olarak muhalefeti parçalaması gerektiğini biliyor. Muhalefet hattındaki bütünlüğü bozarak Erdoğan karşıtlığı ve değişim talebini sandıkta sonuç üretmeyecek bir hale getirmek istiyor. Bunun için de CHP’yi karıştırmaya, hem parti tabanında kayda değer bir karşılığı olmayan muhalifler hem de çıkmasını ümit ettiği “adaylık rekabeti” üzerinden Özel’in liderliğini sarsmaya çalışıyor. Bir yandan da tepede “mutlak butlan” tehdidi sallanıyor. Muhalefeti parçalama stratejisinin bir ayağı olarak diğer taraftan da malum “süreç” işletilerek ittifaklar denklemi yukarıdan değiştiriliyor.

İBB davası dahil, CHP’ye yönelik hiçbir “yargısal” süreç iktidarın siyasi hedeflerinden bağımsız ele alınamaz. Son seçimi kazandıktan ve ülkenin en fazla oy alan siyasi partisi pozisyonuna geldikten sonra CHP üzerindeki baskının yoğunlaşmasını “tesadüf” olarak görmek akla ve mantığa sığmaz. Tam da bu nedenle mesele ne CHP ne de İmamoğlu meselesidir. Türkiye’de demokratik düzen, iktidar gücünün seçim yoluyla devredilip devredilmeyeceği sorusunun sorulduğu bir noktaya geldi. Ülke, demokrasi yolculuğunda keskin bir viraja doğru ilerlerken yaşananları isimler ve aktörler üzerinden tartışarak ya da ince ayrıntılarla kişiselleştirerek değil, tarihsel açıdan anlamak ve konuşmak gerekiyor. Açık ve net: Demokrasinin kurtarılabilmesi, yoksulluğun sona erdirilmesi ve adaletin herkese güven veren bir şekilde tesis edilebilmesi için önce bu iktidar yenilmelidir. Bunun dışındaki her şey teferruattır.

/././

Hakan Tosun cinayetinde Daltonlar izi -Ayça Söylemez- 

Gazeteci, belgeselci Hakan Tosun geçen yıl 11 Ekim’de sokak ortasında birden fazla kez darp edildi, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybettiği tespit edildi.

Avukatları, ailesi ve gazeteciler, soruşturmayı yakından takip ediyor.

Soruşturma kapsamında son olarak, tutuklanan Adnan Ş. ve Abdurrahman M. hakkında neticesi sebebi ile ağırlaştırılmış yaralama suçundan fezleke hazırlanarak dosya Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

CEZA İNDİRİMİ

Adli Tıp Kurumu raporunda ölümün, “künt kafa travmasına bağlı kafatası ve yüz kemik kırıkları ile birlikte kafa içi kanama, beyin kanaması, beyin doku harabiyeti sonucunda meydana geldiği” belirtilmişti. Yani failler iki ayrı saldırıyla Hakan’ı çok sayıda tekme ve yumrukla döverek öldürmüştü. Başına aldığı darbeler kamera kayıtlarıyla sabit.

Buna rağmen suçlamanın “yaralama” olmasına itiraz eden Hakan Tosun’un avukatları, verdikleri dilekçede saldırganların işlediği suçun “kasten öldürme” olduğunun altını çizdi, ceza indirimine karşı çıktı: “Fezlekeyi hazırlayan savcı tarafından yaralama kastından bahsedilerek suç nitelemesi yapılmış, üstüne bir de tahrikten ceza indirimi yapılması talep edilmiştir.”

DALTONLAR

Fezlekede, iki kişinin yargılanması istendi ancak olayda üç kişi vardı.

Motosikletle olaya dahil olan Yusuf Ö., Hakan Tosun’a yapılan ağır saldırıda diğer iki saldırganın yanındaydı. Sadece bu da değil, Abdurrahman M.’yi olay yerine getiren, darp anında izleyen ve bekleyen, saldırı sonrasında motosikletle kaçıran da oydu. Ancak dosyada “tanık” olarak ifade verdi.

Hakan Tosun Davası Avukatları, fezlekeye dahil edilmeyen bu üçüncü fail hakkında suç duyurusu yaptı.

Dilekçede çete izinden bahsettiler: “Yusuf Ö. saldırıdan önce ve sonra kendi sosyal medya hesabından kendisinin bir çete mensubu olduğunu ifşa etmiştir. Silahlı fotoğraflarını, ‘infaz timi, Daltonlar’ ve benzeri etiketlerle yayınlamıştır. Suç işlemeye yatkın bir kişi olduğu bizzat kendi paylaşımları ile sabittir.”

AZMETTİRİCİ Mİ?

Avukatlar, saldırganı olay yerine getirip götürmesi sebebiyle Yusuf Ö.’nün azmettirici olma ihtimalini de belirttiler: “Darp sürecinde olay yerini terk etmedi, faillerle birlikte hareket etti, eylem sonrası faillerin tekrar olay yerine gelmesi sürecinde yer aldı, suçun gerçekleşmesini engellemedi aksine suç ortamının devamına zemin sağladı, olay bittikten sonra faillerden birini motosikletiyle kaçırdı.”

İKİ YILDA SERBEST

Dilekçede savcının, şüphelilerin birbiriyle veya başka şahıslarla ilişkisini aydınlatacak HTS kayıtlarını tespit etmediği, telefon kayıtlarını inceletmediği, delilleri toplamadığı ifade edildi: “Savcı dosyada mevcut kamera kayıtlarına ve bilirkişi raporuna itibar etmek yerine görüntülerle yalanlanan komşu-arkadaş gibi taraflı uydurma tanık beyanlarına göre fezleke hazırlamış, katillerin iki yılda serbest kalmasının yolunu açmıştır.”

FAİL, TANIK OLDU

Avukatlar soruşturmada görev alan polisler hakkında da suç duyurusu yaptı. Dilekçede polislerin, kamera kayıtlarını şüphelilerin babası ve ağabeyi ile birlikte izlediğini, şüphelileri yakalamak yerine telefonla ifadeye çağırdığını, ağır bir suç işlendiği halde şüphelilerin telefonlarına el koymadığını, evlerinde arama yapmadığını ve üçüncü fail Yusuf Ö.’yü kamera kayıtlarına rağmen olayın tanığı olarak dinlediğini belirterek “görevi kötüye kullanma ve ihmal suçlarını işlediklerini” belirttiler.

Bu işlemlerle ilgili kamuoyu tepkisinin ardından Emniyet Genel Müdürlüğü, Mevlana Polis Merkezi görevlilerinin incelenmesi için iki müfettiş görevlendirmişti. İncelemede ne sonuç çıktığını bilmiyoruz.

Hakan’ın davasını takip eden gazeteciler olarak bundan sonraki beklentimiz, soruşturmanın kamuoyu tepkisini beklemeden, kitapta yazılana göre etkin şekilde yürütülmesi ve tüm faillerin yargı önüne çıkarılması…

/././

Trump’ın açıklamaları ardından petrol fiyatları sert düştü 

Petrol fiyatları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran savaşının yakında sona erebileceğini söylemesinin ardından yüzde 10’dan fazla geriledi. Brent ve ABD ham petrolü erken işlemlerde sert düşüş yaşarken, yatırımcılar Hürmüz Boğazı’nda tanker trafiğinin normale dönmesine dair temkinli yaklaşıyor. Piyasalar, Trump’ın yaptırımlardan feragat ve tanker yardımı açıklamalarıyla dalgalandı. https://www.birgun.net/haber/trumpin-aciklamalari-ardindan-petrol-fiyatlari-sert-dustu-698443

***

Tarihi yapılar gözden çıkarıldı -İsmail Arı-

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mezun olduğu imam hatip lisesine yurt inşa edilmesi için tescilli yapıların bulunduğu alan seçildi. Korunması gereken kültür varlıklarının yapılacak yurt inşaatı için taşınmasına karar verildi.  https://www.birgun.net/haber/tarihi-yapilar-gozden-cikarildi-698399

***

Müftü atamalarında kriz çıktı -Mustafa Bildircin- 

BirGün, üç ilin müftülüğüne yapılan atamaların 7 Mart’ta geri çekilmesine neden olan krizin perde arkasına ulaştı. İptal edilen atamaların müftülere danışılmadan ve tecrübe gözetilmeden yapıldığı öğrenildi.  https://www.birgun.net/haber/muftu-atamalarinda-kriz-cikti-698420

***

Cezaevleri doldu taştı: Adım atacak yer yok -Mustafa Bildircin- 


2 Mart itibarıyla nüfusu 412 bin 991’e ulaşan cezaevlerinde yatacak yer bile yok. 2023’te 30 metrekare olan cezaevlerinde hükümlü başına düşen alan, 2026’da spor salonu ve havalandırma hariç 24 metrekareye geriledi.  https://www.birgun.net/haber/cezaevleri-doldu-tasti-adim-atacak-yer-yok-698421

***

Projelerde ÇED’e gerek yok -Mustafa Bildircin- 

Çevre Bakanlığı’nın 2025 verileri, projelerin çevreye olası olumsuz etkilerinin belirlenmesi açısından kritik önemi bulunan ÇED uygulamasının işlevsizleştirildiğini ortaya koydu. Toplam 4 bin 674 kararın 3 bin 56’sının, ‘ÇED gerekli değildir’ yönünde olduğu, ‘ÇED olumsuz’ karar sayısının 304’te kaldığı öğrenildi. https://www.birgun.net/haber/projelerde-cede-gerek-yok-698400

***

İş arayan yaşlılar artıyor -Havva Gümüşkaya- 

Emekliler geçim için yeniden işgücüne dönmeye mecbur kaldı. İŞKUR’a göre 60 yaş ve üzeri kayıtlı işsizler bir yılda yüzde 17 arttı, 36 bin 467’ye çıktı.  https://www.birgun.net/haber/is-arayan-yaslilar-artiyor-698403

***

Sağlıkta şiddet alarm veriyor: Hekimler 3 saat kilitli kaldı -Sibel Bahçetepe- 


Adana Yüreğir Devlet Hastanesi’nde trafik kazasında yaşamını yitiren bir gencin yakınlarının acil servisi basması üzerine 7 hekim güvenlik gerekçesiyle bir odaya sığınarak yaklaşık 3 saat içeride kaldı. Sağlık meslek örgütleri artan sağlıkta şiddete dikkat çekerek Sağlık Bakanlığı’na önlem çağrısı yaptı.  https://www.birgun.net/haber/saglikta-siddet-alarm-veriyor-hekimler-3-saat-kilitli-kaldi-698428

***

İğneden ipliğe zincirleme kriz kapıda -Melisa Ay- 

İran’a yönelik saldırılar sonrası Hürmüz Boğazı’nın kapanması petrol ve doğalgaz fiyatlarını hızla yükseltti. Uzmanlar piyasada henüz fiziki bir arz krizi olmadığını ancak belirsizlik ve spekülasyonun fiyatları yukarı çektiğini vurguluyor. TMMOB'dan Türkyılmaz, “Gerçek bir arz krizi yok, fiyatlar spekülasyonla yükseliyor” derken Enerji Uzmanı Aktürk “Asıl kriz gaz tarafında, gelecek kış zor geçebilir” uyarısında bulundu.  https://www.birgun.net/haber/igneden-iplige-zincirleme-kriz-kapida-698406

***

İmamoğlu: Birazcık mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, tek başıma benimle mücadele edin! 

Davanın ilk celsesinin ardından akşam saatlerinde sosyal medyadan mesaj yayımlayan Ekrem İmamoğlu, "Birazcık mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, tek başıma benimle mücadele edin!" dedi.

CHP'nin Cumhurbaşkanı Adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, bugün gerçekleştirilen davanın ilk celsesinin ardından akşam saatlerinde sosyal medyadan mesaj yayımladı.

İmamoğlu, 402 kişinin yargılandığı davayla ilgili diğer isimlerin bırakılması ve tek başına kendisiyle mücadele edilmesi çağrısında bulundu.

İmamoğlu'nun sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşım şöyle:

"Birazcık mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, tek başıma benimle mücadele edin!

📍 Silivri"

NE OLMUŞTU?

Aralarında CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 106’sı tutuklu 402 sanığın yargılandığı İBB davasının ilk duruşması bugün başladı. Ekrem İmamoğlu, saat 11.00'de duruşma salonuna getirildi ve alkış tufanıyla karşılandı. İmamoğlu'nun konuşacak son sanıklardan biri olduğunun açıklanmasının ardından gelen tepkilerin üzerine mahkeme heyeti mahkeme salonundan ayrıldı. Duruşma, saat 14.00'te seyircili olarak tekrar başladı. İmamoğlu'nun avukatları, mahkeme heyetinin tarafsızlığını yitirdiği gerekçesiyle reddi hakim talebinde bulundu. Talepler reddedilirken davanın ilk celsesi sona erdi.

***

BİRGÜN


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Mart 2026-

Öncesi ve sonrası: Türkiye ekonomisi -Hayri Kozanoğlu-  Ortadoğu’daki savaşın uzama ihtimali enerji fiyatlarını yukarı çekerken ülke ekonomi...