İran’ın Bugününü Anlamak(III): Ekonomi Devrim Muhafızları’nın elinde -Eray Özer-
İran’da İslam Devrimi sonrasında ortaya çıkan yapıda ülke ekonomisi “bonyad” adı verilen vakıflara teslim edilmiş durumda. Devrim Muhafızları da dahil tüm bürokratik elitler bu vakıfların altındaki yüzlerce şirketle devletten ihale alıyor. Vakıflar denetimden ve vergilerden muaf, kâr/zarar etmeleri kimselerin umurunda değil. Ve en önemlisi dünya şeytanlaştırılıp ekonomi içine kapandıkça bu yapılar daha da zenginleşiyor. Yeter ki petrol bitmesin!
Yazı dizisinin üçüncü kısmında ekonomi konuşacağız. Ama endişelenmeyin. Elimden geldiğince teknik terimlerden ve karmaşık rakamlardan uzak duracağım. Bu yazıda anlatacaklarımın İran’daki güç dengesini doğru anlamak için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne yalan söyleyeyim, okudukça karşıma çıkan bilgiler beni bile şaşırttı. İran’da rejimin, tabanın büyük kısmının tepkisine rağmen ayakta kalmasının en önemli nedeninin bugün anlatacaklarım olduğunu düşünüyorum. Başlayalım.
Önce ekonomik yapıları anlamak gerekiyor. Düşünün; İslam Devrimi olmuş, Şah Ailesi kaçmış, Şah’a yakın elit bürokratların bir kısmı infaz edilmiş, bir kısmı da çareyi Şah gibi kaçmakta bulmuş. Dolayısıyla öncelikle yeni kurulacak devletin bir önceki rejimden kalan her türlü ekonomik yapıyı, malı, mülkü üzerine alması gerekiyor.
Burada şöyle bir yöntem izleniyor. Şah rejiminin varlıkları iki sınıfa ayrılıyor: Devletî ve Umumî. Yani bir kısmı devlete ait mallar olarak kabul ediliyor. Diğer kısmıysa “genele” yani bir anlamda “özele” ait mallar olarak kayıt altına alınıyor. Devlete ait olanlar genelde ağır sanayi işletmeleri (mesela en önemlisi petrol şirketleri), sigorta şirketleri, bankalar vesaire… Umumi olanlar ise ne bileyim; mesela Şah’ın tüm mal varlığı, üst düzey askeri ve bürokratik Şah elitlerinin mal varlıkları yahut Şah’a yakın iş insanlarının servetleri…
Yeni sistem kurulurken Devletî dedikleri ekonomik varlıkları Başbakan’ın yönetimindeki (Rejimin ilk yıllarında Başbakanlık var, 1989’da Başbakan’ın yetkileri Cumhurbaşkanı’na devredilerek bir tür Başkanlık Sistemi’ne geçiliyor.) bakanlıkların altına Kamu İktisadi Teşebbüsü olarak, yani devletin işlettiği şirketler olarak geçiriliyor.
Umumî olanlar içinse başka bir formül bulunuyor: “Bonyad” denen, yarı resmi kimlik taşıyan (yani özel şirket desen değil, STK desen değil, kamu şirketi desen değil) vakıflar kuruluyor yahut var olan vakıflar güçlendiriliyor. Ve tüm mal-mülk, kaçanın göçenin şirketi, fabrikası… Ne varsa bu vakıflara dağıtılıyor.
Başlangıçta amaç şu: Buradan hayır işleri yapılacak; Şah’ın diktatoryasından “mağdur” olanlara –“Mustazafan” deniyor Farsçada- fakir fukaraya bu vakıflar eliyle yardım edilecek. Bunun dışında bir de özellikle sahipsiz gayrimenkullerin toplandığı kısaca "Setad" adı verilen “İmam Humeyni Fermanı İcra Kurulu” var. Bu da bir tür vakfa benziyor ama denetimsizlikleri tartışılan vakıflara göre bile çok daha “başına buyruk,” yani iyice kanunsuz-kuralsız yönetilen bir başka yapı. Düşünün, kaçan-göçenlerden kalan veya sahibi ölüp de mirasçısı kalmayan tüm gayrimenkuller bu yapının yani Setad’ın oluyor.
Setad sık sık elindeki gayrimenkulleri açık artırmalarla nakide dönüştürüyor ve bu açık artırmalar için reklamlar veriyor. Ama reklamlarda kendi ismini kullanmıyor. (Kaynak: Reuters)
Son olarak bir de “askeri vakıflar” denebilecek bir üçüncü tür daha var. Bunlar da dümdüz İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) eliyle yürütülen vakıflar.
Yani özeti şu: Büyük şirketler, bankalar vesaire devletin; geri kalan servetin tamamı vakıfların altına alınıyor. Tüm bunların üzerine bir de İran-Irak Savaşı başlıyor, malum. Onun da etkisiyle İDMO’nun ve vakıfların idaresindeki şirket ve varlıkların miktarı gittikçe artıyor. Misal Şehitler Vakfı var, tüm kaynaklar bir dönem oraya akıyor.
Humeyni
Bu vakıfların öne çıkan özelliği şu: Denetlenmiyorlar! Başına gelecek kişiler pek tabii ki önce Humeyni, sonra Hamaney tarafından atanıyor. Bunları denetlemeye çalışan siyasiler -misal Hatemi- Anayasayı Koruyucular Kurulu’nun hışmına uğruyor. Sonra vergi muafiyetleri var. Eh, mal devletin değil, özel sektörün elinde de değil. Dolayısıyla kâr etmek gibi bir “zorunlulukları” da yok. Vakıfların yönetimindeki şirketler zarar yazarsa görünüşte ne kamu ne de somut olarak bir sahip, bir iş insanı zarar etmiş oluyor. Dolayısıyla “vakıfların malı deniz, yemeyen keriz” gibi bir durum çıkıyor ortaya, çok af edersiniz.
Son bir not: Vakıflar öyle eldeki varlıklar, şirketlerle sınırlı kalmıyor bir süre sonra. Sürekli büyüyor. Ama ne büyüme! Yeni fabrikalar, tesisler, şirketler… Gayrimenkuller alınıyor, gayrimenkuller satılıyor. Milyar milyar dolarlar… “Eh ama zarar ediyor, dedin. O zaman nasıl büyüyorlar” diyeceksiniz, haklı olarak. Ürettikleri hizmet yahut malı kamu mecbur alıyor. Rakipleri yok. Dışarıdan yatırımcı yok. Özel sektör yok. Dolayısıyla petrolü satıp da devletin kasasına giren parayla bu vakıfların altındaki şirketlerden satın alım yapıyor devlet. Para petrol kuyularından “hop” diye vakıflara geçiyor.

Ayetullah Hamaney'in Setad'a üst düzey atamaları bizzat yaptığına dair bir belge. 1997'deki bu atama kararının altında onun imzası var.
Kimler bu vakıflar? En bilinen birkaç tanesini sayayım: Şehitler Vakfı dedik. Setad’ı söyledim, o da yarı-vakıf gibi diyelim. Mustazafan Vakfı, İmam Rıza Türbesi Vakfı, İmam Humeyni Yardım Vakfı, 15. Khordad Vakfı… Bunların yanında İDMO’nun dev şirketleri var: Mühendislik devi Ghorb, her alana el atan devasa Sepah Kooperatif Vakfı, İran Borsası yatırımlarıyla bilinen Ensar Finans ve Kredi Enstitüsü (bizdekiyle alakası yok). Ve irili ufaklı onlarca vakıf daha var.

Setad'a İmam Humeyni Ferman Kurulu denmesine neden olan "ferman" bu. Humeyni'nin bir zamanlar bu fermanla tüm taşınmazların yetkisini devrettiği Mehdi Kerrubi bugün rejime muhalefetten ev hapsinde!
Şimdi gelelim dudak uçuklatan kısma. 1980’lerin sonunda bu vakıflar tüm İran ekonomisinin yüzde 33’ünü, yani üçte birini yönetir hale geliyor. 2000’lerin sonuna geldiğimizde Ahmedinejad’ın özelleştirme “numarası” ve Batı’nın yaptırımları nedeniyle bu rakam yüzde 50’lere yaklaşıyor. (Oraya geleceğiz.) Yani İran ekonomisinin yarısı denetlenemeyen ve başına Hamaney’in atama yaptığı bu yapıların elinde. Gümrük vergisi ödemeden ithalat, devletin sağladığı kur koruması, vergi muafiyeti… Ekonomi onların rahat etmesi için düzenlenmiş. Kamunun malı olsa, tamam. Çin modeli bir devlet kapitalizmiyle sistem dönebilir. Ama bu vakıflar “kimsenin” malı değil.
Sizi rakamlara boğmayacağım, söz. Ama büyüklüğü anlayın istiyorum. Reuters’ın bir araştırmasına göre 2013’te sadece Setad’ın varlıklarının toplam değeri 95 milyar dolar! Bunun 52 milyar doları gayrimenkul varlıklarından oluşuyor. Şöyle kıyaslayın: Koç Holding bugün 65 milyar dolar seviyesinde.
Setad tam vakıf değil, yapısı biraz daha farklı demiştim. Peki, vakıflarda durum ne? Mustazafan Vakfı mesela. 472 çiftlik, 101 inşaat firması, 238 ticaret ve hizmet şirketi, üstüne de 2800 adet taşınmaza sahip burası da. 1997’deki bir araştırmaya göre İran’daki erkek işgücünün yüzde 5’ini tek başına bu vakıf istihdam ediyordu. Düşünün. Ve çarpıcı bir bilgi: Bu vakıftaki yolsuzluk iddiaları sonrası 2001’de yönetime gelen yeni isim mevcut şirketlerin yüzde 80’inin zarar ettiğini kabul ediyordu. Daha yakın tarihte, 2016’da Mustazafan’ın varlıklarının değeri 14 milyar olarak tahmin ediliyordu.
İDMO’nun varlıklarına geçmeden çok çarpıcı bir örnek daha vereyim: İmam Rıza Türbesi Vakfı, türbenin de yer aldığı Horasan şehrinin sınırları içindeki tüm ekilebilir arazinin yüzde 90’ını 2005’te satın alıyor. 2016’da vakfın işlediği tarım arazisi yaklaşık 400 bin hektar. Yani 4 milyon dönüm! Ayrıca alkolsüz içecekten tutun otomobile kadar çeşitli faaliyet alanına sahip vakıf altındaki 56 şirketin İran’ın gayri safi yurtiçi hasılasındaki payı yüzde 7,1 (2007 itibarıyla).
Gelelim Devrim Muhafızlarına. Belki de en önemli kısım burası. Vakıfların varlıklarını bile araştırmak, tespit etmek güç. Çünkü büyük bir gizlilik var. Söz konusu Devrim Muhafızları olunca bu gizlilik katlanıyor tabii. İDMO’nun mühendislik işleriyle uğraşan kolu Ghorb’un altında 2012 itibarıyla tam 812 ayrı şirketin olduğu tahmin ediliyor. Bu şirketlerin o esnada devletle devam eden 1700 ihale sözleşmesi var. Madenler, petrol şirketleri… Hangi birin sayayım ki? İran’ın petrol ihracatının yüzde 50’si Devrim Muhafızları’nın şirketlerinden geçiyor.
Sepah denilen diğer vakıfsa bir başka devasa yapı. 7,8 milyar dolara İran Telekomu’nun çoğunluk hisseleri onlarda. Kendi dev medya şirketleri var. Bankaları var. (Üç bankaya ben araştırırken rastladım. Mehr, Sepah ve Ensar Bankaları. Ayrıca diğer vakıfların da bankaları var tabii.) Var oğlu var!
Sepah Bankası şubesi
Sanırım anlatabildim büyüklüğünü. Daha fazla rakama ve şirket ismine boğmayayım yazıyı. Önemli olan şey şu: İran ekonomisinin yarısı denetimden yoksun (vakıflara bir süre sonra bir miktar da olsa denetim sağlanmış tabii ama asla rekabetçi bir ekonomideki gibi değil) ve aynı zamanda devlette de önemli görevler üstlenen insanlar tarafından yönetildiği için her türlü ayrıcalığı (kanuni ve hukuki düzenlemeler örneğin) kendi çıkarına göre sağlayabilecek vakıflar yönetiyor.
Şimdi gelelim meselenin özüne: Düşünün, ülkenin yarısı Devrim Muhafızları’nın yahut politikacıların yönettiği vakıfların sahibi olduğu şirketlerde çalışıyor. Eh, diğer yarısı da zaten fakir-fukaralık yüzünden bu vakıfların sağladığı yardımlarla yaşıyor.
(Bir not: Bir ülkede sosyal yardım ne kadar yüksekse o ülkede işler o kadar kötü gidiyor demektir. Türkiye’de yardım alan kişi sayısı Aile Bakanlığı’nın rakamlarına göre bile geçen yıl 20 milyona ulaştı.)
Şimdi diyelim ki siz İran’da bu vakıflara ait şirketlerde çalışıyorsunuz ve rejimden de memnun değilsiniz. Sesinizi çıkarabilir misiniz? Devlette memur olsanız iyi-kötü devletin bir koruma kalkanı var, memuru kafasına göre kovamaz vs… (O da geçmişte kaldı ya, neyse.) Özel sektörde olsanız, işinizi çok iyi yapıyorsanız, ne bileyim sendikalıysanız iş verenin yine iyi-kötü oturup sizinle pazarlık etmesi lazım çünkü rekabet var, kötü mal üretemez vs… Burada zarar etse bile kimsenin umurunda değil.
Yani devlet kurumu desen değil. Özel sektör desen değil. Ama yöneticiler ya asker ya devletin başındakiler. Bir de mesela bu vakıfların aslında eski niteliği Osmanlı’daki lonca teşkilatına benziyor. Yani eskiden kalanlar esnaf vakfı aslında. Lakin zamanla şirket vakıflarına dönüşüyorlar. Ve sonra esnafı da rakip olarak karşılarına alıyorlar.
Ali Hamaney
Hamaney’in tüm buraların başına atamaları bizzat yaptığını söyledim. Öyle alt seviye bürokratlar atanmıyor tabii… Eski cumhurbaşkanlarından İbrahim Reisi yargının bir numarasıyken 2016’da İmam Rıza Vakfı’nın başına getiriliyor mesela. Büyük Ayetullahlardan atananlar var. Eski bakanlar atanabiliyor. İDMO’nun varlıklarının en tepesinde zaten halihazırda Devrim Muhafızlığı yapan biri oturuyor, mesela şu anda Ali Asghar Nourouzi yönetim kurulu başkanı olarak geçiyor.
Hatemi bu yapıyı biraz değiştirip vakıfları denetim almaya çalışıyor ama tam olarak başarılı olamıyor. Karşısına Anayasayı Koruyucular Kurulu çıkıyor. Onun arkasından Ahmedinejad gelince zaten süreç tersine dönüyor. İşin ilginç kısmı, Ahmedinejad “özelleştirme” bahanesiyle vakıfları güçlendirme yoluna gidiyor. Yani devlete ait şirketler satışa çıkınca hisseleri vakıflar yahut Devrim Muhafızları almaya başlıyor. 2000’lerin ortalarından itibaren bu yapıların gücü sürekli artıyor. Hatta şöyle diyorlar: Kamu şirketleri “silahsız devletten” “silahlı devlete” geçti!
Mahmud Ahmedinejad
Sonra “herkes bize düşman” algısı da vakıflara yarıyor. “Yerli üretim” söylemi ön plana çıkıyor. Yerli üretim evet iyidir ama üreten kim: Bu vakıflar. Üzerine yaptırımlar ekleniyor. İthalat zorlaşınca yine vakıflar zengin oluyor. Küçük esnafa yahut al-sat yapan tüccara yaşama şansı kalmıyor. Zaten aslında Ahmedinejad’ın “İlkeciler” diye bilinen ve aslında gücünü esnaftan alan taban hareketi tam olarak bu sebeple, ekonomik nedenlerle etkisini yitiriyor. Vakıfların kollanmasıyla ezilen esnaf muhafazakâr ve mollalara da karşı harekete sırtını dönüyor.
Şimdi düşünün: Bir devletin silahlı gücü dünyanın geri kalanını şeytanlaştırdıkça zenginleşiyorsa orada barış talep edilebilir mi? İran içine kapandıkça Devrim Muhafızları’nın holdingleri zenginleşiyor. Medya da ellerinde, kendi medyası var. Durmadan rejim eliyle korku pompalanıyor topluma.
İran Devrim Muhafızları
Son bir çarpıcı örnekle bitireyim: Pandemide İran’daki Covid aşılarını kim üretiyor dersiniz? Tabii ki vakıflar. Covİran Bereket aşısı Setad’ın, Noora aşısı Devrim Muhafızları’nın, Fakhra Aşısı Savunma Bakanlığı’nın. Araya ayıp olmasın diye Sağlık Bakanlığı’nı sıkıştırsalar iyiymiş ama akıl edememişler herhalde.
Covİran Bereket aşısı
Evet, başta da söylediğim gibi bu bölümde anlattığım ekonomik çarpıklığın İran’da rejimin “her şeye rağmen” devam etmesinin en önemli nedeni olduğunu düşünüyorum. Petrol satışı sürdüğü sürece bu yapıyı kırmak çok zor. Çünkü oradan gelen paranın bir kısmı süründürse de öldürmeyecek kadar halka, geri kalanı ise bu askeri-bürokratik elitlere dağıtılıyor. Bu yapılırken kamu zarar ediyormuş, ihaleler denetimsiz şirketlere veriliyormuş, toplam sayıları 3 bini bulmayan elitler büyük servetleriyle Avrupa’da yahut Amerika’da mallar satın alınıyormuş… Fark etmiyor. Oysa petrol olmasa yerler yerler ama bir gün biter.
Aksine içine kapandıkça, dünyayı şeytanlaştırdıkça eskilerin tabiriyle “mala davara ortak” rakiplerden kaçınıp “tezgâhı” daha rahat çeviriyorlar. Ve tabii hiç şüphesiz bu bürokratik ve askeri elit, rejime benzer ülkelere kıyasla daha sıkı sarılıyor.
Bu sayede de Hamaney 2026’ya kadar gücüne güç katarak gelebiliyor. Şunu tekrar etmeden bitirmeyeyim isterim: Tüm bu anlattıklarım dahil hiçbir şey ABD ve İsrail’in hukuksuz, acımasız saldırılarını meşru gösteremez.
Son bir not: Bir önceki yazı dizisinde beni “mollaları savunmakla” itham eden mesajlar almıştım. Şimdi mollaları anlatmaya başlayınca da “ABD’nin ağzından konuşmakla” suçlanıyorum. Gülüyorum tabii. Belirtmek isterim ki… İki seride özellikle İsrailli veya doğrudan ABD’ye ait kaynakları kullanmamaya özen gösterdim. Ortadoğulu olmayan isimlerin, gazetecilikten gelen ve -görece- objektif kurumlarda çalışanların kitaplarından yararlandım. İranlı yazarları hep daha çok tercih ettim. Onların da Şah yanlısı değil ya Şah’a karşı solcu muhaliflerden, reform yanlılarından yahut İslam Devrimi’nin başlangıcında yer aldıktan sonra muhalife dönüşmüş isimlerden olmasına dikkat ettim. Reuters yararlandığım en “taraflı” kaynaktı, öyle söyleyeyim.
Bir son yazıyla bu seriyi de bitireceğim.
/././
Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir -Mine Söğüt-
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.
Halklar en çok politikacılara kanar ve seçimlerde tercihlerini yaparken yanılırlar.
Ülkeyi ekonomik olarak refaha kavuşturmayı vaat eden liderin peşinden koşarken mesela…
Ya da sağlık sistemindeki sorunları hızla çözeceğini söyleyen…
Eğitimde fırsat eşitliğinin altını çizen…
Politik arenada dünyayı dize getirebileceğini iddia eden…
Devlet kasasına sahip çıkacağını, kamu mallarını çalıp çırpmak isteyenlere göz açtırmayacağını söyleyen…
Hukuka dayalı bir düzen vaat eden, adaletten, eşitlikten ve özgürlüklerden bahseden…
Ve iktidara gelir gelmez tüm bunların tam aksini yapan politikacılara güvenirler.
Hem de bir kere değil. Defalarca, her seferinde, inatla…
O politikacılar halkı yanıltıcı bilgiyi öylesine büyük bir özgüven ve şatafatla yayarlar ki, halklar adeta yanıltılmak için can atarlar.
Kendilerini yanıltmayan, gerçekleri söyleyen, zorluklardan, tehlikelerden, tehditlerden bahseden, aşılması gereken engelleri net bir şekilde tarif eden, değişmesi gereken bir düzenden bahseden, bunun için yapılması gereken fedakarlıkları, dayanılması gereken zorlukları, korunması gereken ilkeleri açık açık söyleyen politikacıları “Kendilerini yanıltmadıkları için” sevmezler.
İnsanlar, gerçekleri değil hayalleri pazarlayan ideolojilerin tüketicileri olmayı önce evde öğrenirler.
Halkı yanıltıcı en tehlikeli bilgi ailenin tartışmasız güvenli bir yapı olduğu bilgisidir. Alenen yayılan ve tartışmalara kapalı olan bu yanıltıcı bilgi yüzünden aile içi şiddet görmezden gelinir. Anne baba rütbesi verilerek dokunulmaz kılınan delirmiş, yetersiz ya da suça meyyal insanların eline gönül rahatlığıyla emanet edilen çocuklar, dünyanın en güvensiz ortamında tekinsiz bir güven yanılgısıyla büyümeye mahkûm edilir.
Ailenin tartışmasız güvenli bir ortam olduğuna küçük yaşta ikna edilen insanlar büyüdüklerinde aynı şuursuz sadakati devletlere karşı da gösteririler. Kitaplarda tarif edilenle pratikte mevcut olan devlet birbiriyle zerre kadar örtüşmediği halde devletlerinin vatandaşlarını tüm iç ve dış tehlikelerden koruyacağına emin bir şekilde girilen savaşlarda cephelere koşar, o devlet için ölmeyi erdem sayarlar; savaşa neden girildi, kim kimden neyi savundu, kim neye neden saldırdı, bu savaş kim için yarar kim için zarardı hiç sorgulamazlar.
Ödedikleri vergilerin asla kendilerine yol, su, elektrik, sosyal güvence ya da emekli maaşı olarak dönmediğini gördükleri halde, şaibeli bir şekilde zenginleşen devlet büyüklerinin ve onlarla iş yapan bir avuç insanın dolup taşan kasaları midelerini bulandırmaz.
Çünkü başlarına gelene değil inandıklarına kıymet verirler. Onları, sadece duymak istedikleri şeyleri söyleyerek alenen yanıltan o iktidarları sever ve tekrar tekrar seçerler.
Çocukları büyüyünce, asla sevmeyecekleri işlerde sadece para kazanabilme umuduyla çalışmaya mahkûm olsun diye eğitime servet döken anne babalar gibi…
Asla evlenmeyi düşünmeyecek biri olduğu halde sadece zamanı geldiği, ailesi istediği ya da “Başkaları ne der?” diye kaygılandığı için evlenenler gibi…
Ebeveynlikle hiç alakası olmadığı halde aksini hayal edemediğinden çocuk sahibi olanlar gibi…
Rasyonalitenin olanaklarıyla inşa edilmiş bir hayatın içinde dogmatik inançlara iştahla sahip çıkmayı sürdüren çoğunluk gibi…
Halkı yanıltıcı bilgilerle halklara sahte cennetler vaat edenlerin düzenine güvenen ve o güvenin bu dünyayı cehenneme çevirmesini umursamayan insan, yalanla ve yanılmakla imtihanından devamlı sınıfta kalırken…
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.
Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir.
/././
Gelir İdaresi’nin 2025 yılı ihbar bilançosu: 142 kişiye 12 milyon lira -Murat Batı-
Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.
Aşağıdaki tabloda son 12 yılda ödenen tutar ile bu ikramiyeden yararlanan kişi sayısı yer alıyor.

Ödül almak için ne yapmalıyım?
“İhbar neticesinde ben de ödül alabilir miyim?” diyenler için, bu ödülün dayanağı 26.12.1931 tarihli ve 1905 sayılı Menkul ve Gayrimenkul Emval ile Bunların İntifa Hakları ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanundur.
Ödülün ödenebilmesi için gereken şartlar nelerdir?
Öncelikle belirtmek gerekir ki ihbarı yapana muhbir denilmekte ve tüm resmi kayıtlara ihbarı yapanın adının önüne muhbir yazılmaktadır.
1905 sayılı Kanun uyarınca ikramiyenin verilebilmesi için bazı şartların oluşması gerekmektedir. Bunlar:
- Muhbir kimliğini gizlememelidir. Ad, soyad, adres ve diğer kimlik bilgileri açıkça belirtilmelidir.
- İhbar dilekçeyle yapılmalıdır. 3071 sayılı Kanun’a göre dilekçede ad, soyad, imza ve adres bulunmalıdır. Bu unsurları taşımayan başvurular ihbar sayılmaz. Bu nedenle sosyal medya veya WhatsApp üzerinden yapılan bildirimlerin ikramiyeye konu olup olmadığı belirsizdir.
- Dilekçede ihbar ikramiyesi talep edilmelidir.
- Muhbir ihbarından vazgeçmemelidir.
- Her vergi ihbar ikramiyesine konu değildir. Sadece devamlı vergiler (gelir, kurumlar, KDV, damga vb.) kapsamdadır. Gümrük vergileri, belediye gelirleri gibi bazı kalemler kapsam dışındadır.
- İhbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Somut delille desteklenmeyen ihbarlar için ödeme yapılmaz.
- Son 5 yıla ilişkin işlemler ihbar edilebilir.
- İhbar edilen konu hakkında daha önce inceleme başlatılmamış olmalıdır.
Aynı şeyi birden fazla kişi ihbar etmişse hepsine mi ikramiye verilecek?
Aynı konuyu birden fazla kişi ihbar etmişse ikramiye sadece ilk ihbar edene ödenir. Bu tespit, resmi kayıtlara giriş tarihi (gerekirse saat) esas alınarak yapılır.
İkramiye tutarı ne kadar olacak?
İkramiye, inceleme sonucunda tahakkuk eden vergi + vergi ziyaı cezası toplamının yüzde 10’u üzerinden hesaplanır. Bu tutarın 1/3’ü vergi kesinleştikten sonra, kalan 2/3’ü ise tahsilattan sonra ödenir.
Örneğin yapılan ihbar sonucunda şirkete 100 bin TL vergi ve cezası tebliğ edilirse 100 bin liranın yüzde 10’u olan 10 bin lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir. Ancak bu yüzde 10 mükellefe tebliğ edilip kesinleştikten sonra (kesinleşme idari ve yargı yollarının tüketilmesidir) 1/3’ü; kalan tutar ise mükelleften tahsil edildikten sonra ödenir.
Cezalar da ikramiyeye dahil mi?
Basında, kesilen cezaların yüzde 10’u ihbar edene ödenecek şeklinde haberlere rastlamak mümkün. Ancak bu bilgi kısmen doğru, kısmen yanlıştır.
Şöyle ki, ihbar ikramiyesi yalnızca devamlılık arz eden vergiler ile bu vergilerin kaybı nedeniyle kesilen vergi ziyaı cezaları üzerinden hesaplanır. Bunun dışında kalan usulsüzlük cezaları, özel usulsüzlük cezaları, gecikme faizi ve gecikme zammı ikramiye hesabına dahil edilmez.
Örneğin bir ihbar sonucunda bir kişiye 10 lira KDV, buna bağlı 10 lira vergi ziyaı cezası, ayrıca 5 lira özel usulsüzlük cezası ve 3 lira gecikme faizi kesildiğini varsayalım. Bu durumda toplam borç 28 lira olacaktır. Ancak ihbar ikramiyesi, bu tutarın tamamı üzerinden değil; yalnızca verginin aslı (10 lira) ile vergi ziyaı cezası (10 lira) toplamı olan 20 lira üzerinden hesaplanır. Bunun yüzde 10’u olan 2 lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir.
Bu nedenle, örneğin fiş veya fatura düzenlenmemesi gibi ihbarlar sonucunda kesilen özel usulsüzlük cezaları, ihbar ikramiyesi kapsamı dışında kalmaktadır.
İhbar sonucunda vergi çıkmazsa ne olacak?
İhbar sonucunda herhangi bir vergi çıkmazsa o zaman ihbar ikramiyesi ödenmeyecektir.
Sonuç ve değerlendirme
Tüm bu veriler ve hukuki çerçeve birlikte değerlendirildiğinde, ihbar ikramiyesi mekanizmasının kamuoyunda zaman zaman abartıldığı ölçüde kolay kazanç sağlayan bir sistem olmadığı açıkça görülüyor. Rakamlar hem toplam ödenen tutarın hem de kişi başına düşen miktarın sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, ikramiyeye hak kazanabilmek için öngörülen şartlar oldukça sıkı; soyut iddialar değil, somut ve delille desteklenmiş ihbarlar esas alınıyor. Üstelik ihbarın doğru çıkması tek başına yeterli değil, ihbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında doğrudan bir illiyet bağının kurulması gerekiyor.
Bu yönüyle sistem, rastgele ya da kötü niyetli ihbarları teşvik etmekten ziyade, belirli bir bilgiye ve belgeye dayanan nitelikli ihbarları ödüllendirmeyi amaçlıyor. Ancak uygulamadaki düşük ödeme tutarları ve sınırlı sayıda yararlanıcı dikkate alındığında, mevcut yapının vergi kayıp ve kaçağıyla mücadelede güçlü bir teşvik mekanizması oluşturduğunu söylemek de güç.
Dolayısıyla ihbar ikramiyesi müessesesi, teoride önemli bir araç olmakla birlikte pratikte sınırlı etki doğuran bir enstrüman olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu mekanizmadan daha etkin sonuçlar bekleniyorsa, hem başvuru süreçlerinin daha açık ve erişilebilir hale getirilmesi hem de ödül sisteminin caydırıcılık ve teşvik dengesi gözetilerek yeniden ele alınması gerektiği anlaşılıyor. Aksi halde, sosyal medyada zaman zaman oluşan “ihbarla zengin olma” algısı ile gerçekler arasındaki makas açılmaya devam edecektir.
/././
“Bir iki, üç, dört; daha çok Vietnam”-Ercan Uygur-
ABD’nin son dönemdeki askeri müdahalelerinin ve yanına İsrail’i de alarak yaptığı kıyımların tarihsel köklerinin olduğu ve birden ortaya çıkmadığı anlaşılmıştır. Konu kesinlikle Trump ile sınırlı değil. Belli ki İran, aynen Vietnam gibi, kolay teslm olmayacak. ABD, saldıran ve İsrail’in oyuncağı olmuş görüntüsü ile bu konuda giderek zayıflıyor.
Üniversite yıllarımızda, ABD’nin Vietnam savaşı sürerken, toplantılarda ve yürüyüşlerde yaygın olarak kullanılan bir slogan vardı: “Bir iki, üç, dört; daha çok Vietnam.” Bu sloganı hem Türkiye’de hem yurt dışında sıkça duymuştum.
Slogan, bir dileği dile getiriyordu: Vietnam gibi daha çok ülke ABD empreyalizmine karşı direniş göstersin, emperyalizmin insan kıyımı sona ersin ve askeri olarak yenilsin. Ancak ABD direnebilecek ülkeleri ve hareketleri kıymaya çoktan başlamıştı.
ABD’nin küresel hakimiyet sağlamak ve sloganda ima edilen “domino etkisini” kırmak adına giriştiği kıyımları anlamak için geriye bakalım. Görülecek ki, bugün ABD’nin giriştiği kıyımların tarihçesi var. Konu, hiç de dengesiz Trump ile sınırlı değil.
Truman’dan atom bombasına ve Trump’a
İkinci Dünya savaşı ile başlayalım. ABD ilk nükleer bombayı Temmuz 1945’te patlatır. Savaş Avrupa’da bitmiştir, Almanya ve İtalya yenilmiştir. Japonya’nın da kaybedeceği bellidir. Hatta teslim koşulları bile konuşulur.
Buna karşılık ABD, Japonya’ya atom bombası atmaya karar verir. Dahası, 1945 yılı başından itibaren Tokyo’ya ve diğer şehirlere havadan sürekli ateş bombası atar. 100 Japon şehri ateş bombaları ile yakılır, ölenlerin sayısı yüzbinlerle ifade edilir.
Bilim insanları atom bombasına gerek olmadığını, yüzbinlerce sivil insanın daha öleceğini, daha fazlasının sakat kalacağını ve Japonya’nın bunu bildiği için teslim olacağını söyleyerek karşı çıkarlar.
Ancak ABD hükümeti ve özellikle Başkan Harry Truman kararlıdır. Çünkü ABD küresel hakimiyet kurma peşinde bir güç gösterisi yapmak ister. 6 Ağustos 1945’te Hiroshima’ya, sonra 9 Ağustosta Nagasaki’ye atom bombası atılır.
Atom bombasının yapılışında önderlik eden Prof. Robert Oppenheimer, büyük ölüm ve yıkım yaratan bu bombalardan 10 gün sonra savaş bakanına "Nükleer silahların yasaklanması gerekir" der. İki ay sonrası için Başkan Truman’dan da randevu alır.
Oppenheimer Truman’a “Japonya’ya atom bombası atıldığı için vicdanen çok rahatsız oldum, nükleer silahların sınırlanması gerekir, böyle devam edemez” der. Ve ekler: “Sayın Başkan, ellerimde kan olduğunu hissediyorum.”
Truman kendisini kovar gibi dışarı davet eder ve sonra başkalarına olayı anlatırken Oppenheimer’a küfürler eder. Bu tavırlar sonrasında Oppenheimer atom bombası yapım projesi olan Manhattan Projesi’nden ayrılır ve üniversiteye geri döner.
Truman’ın emriyle atılan ilk iki atom bombası, ilk 4 ayda çok büyük çoğunluğu sivil yaklaşık 220 bin insanın (aralarında Koreliler de vardır) ölümüne neden olmuştur. Yüz binlerce kişi de daha sonra yaraları ve sakatlıkları nedeniyle yaşamını yitirmiştir.
Truman’ı daha da ünlendiren “Truman doktrini”dir. Truman, 12 Mart 1947’de kongreyi (meclis ve senato) ortak toplantıya çağırır. Önce Türkiye ve Yunanistan’ın Sovyetler Birliği’nin komünist tehdidi altında olduğunu anlatır.
Türkiye’nin Sovyetler ile yaşadığı boğazlar konusunu ve Yunanistan’da komünist partinin silahlı güçleriyle iktidarı tehdit etmesini açıklar. Bu iki ülkeden birisi komünizme teslim olursa, domino etkisiyle diğeri de düşecektir. Bu durumda bu iki ülkeye askeri ve ekonomik yardımda bulunacağını söyler. Kongrenin onayını ister.
Daha önemlisi, bir dış politika çerçevesi çizer ve şu açıklamayı yapar: ABD, kendilerini tahakküm altına almak isteyen “içteki ve dıştaki silahlı baskıcı gruplara karşı çıkan özgür toplumlara” destek vermelidir. Bu bir temel politika olmalıdır.
Bu kapsamda daha sonraki tartışmalarda iki önemli konuya dikkat çeker:
1) ABD, komünistlerin yaratmaya çalıştığı domino etkisine mutlak karşı çıkmalı, bu etkiyi önceden bertaraf etmelidir.
2) ABD, gerektiği durumda ekonomik ve askeri gücünü kullanarak ülkelerde “rejim değişikliği” yapabilmelidir.
Bu bağlamda; 1950’de başlayan Kore savaşı, 1953’te İran’da Musaddık’ı devirip Şah'ı iktidara getiren CIA darbesi, 1955 sonunda başlayan Vietnam savaşı, 1961’de Küba’da CIA’nın örgütlediği Domuzlar Körfezi çıkarması, 1965’te Endonezya’da yapılan çok kanlı darbe belirtilebilir.
Şimdi sanıyorum ABD’nin son dönemde gördüğümüz askeri müdahalelerinin ve yanına İsrail’i de alarak yaptığı kıyımların tarihsel köklerinin olduğu ve birden ortaya çıkmadığı anlaşılmıştır. Konu kesinlikle Trump ile sınırlı değildir.
1) Endonezya’da 1965’te ABD’nin öncülüğü ve desteği ile yapılan darbede 500 bin dolayında insan öldürüldü. Endonezyalı meslektaşın dediği gibi, "bu ülkenin iyi eğitilmiş ilerici kesimi katledildi ve eğitimli insan açığı uzun süre giderilemedi.”
2) Vietnam, 1954’te sömürgeci Fransa’nın ülkeden çekilişi ile ikiye bölünmüştü. Kuzey Vietnam’da komünistler, Güney Vietnam’da sağcı Batı yanlıları hakim idi. Her iki taraf da ülkenin tümüne hakim olmak istiyordu ve aralarında 1955’ten itibaren silahlı çatışmalar başladı.
ABD Güney’e askeri danışmanlar düzeyinde ve ekonomik olarak destek vermeye başladı. Çünkü komünistlerin hakimiyeti domino etkisi yapacak ve bölge düşecekti. Nitekim Kuzey, Sovyetler’den aldığı silah desteği ile, Güney’de etkisini arttırıyordu.
Gelişmeleri iyi görmeyen ABD, 1964 yazından itibaren Kuzey’i ve Güney’deki sempatizanı olan güçleri havadan bombalamaya başladı. Kuzey’e Çin de sınırlı destek veriyordu. Bombalama karada hakimiyet için yetersiz kaldı.
Sonuçta birkaç yüz ABD askeri Mart 1965’te Güney Vietnam’a çıktı. Asker sayısı hızla arttı ama bunlar da yetersiz kaldı ve zayiatlar yükseldi. Bunun üzerine ABD Temmuz 1965’te asker sayısını 200 bine çıkardı.
Bu arada en son Kore savaşında başvurulan zorunlu askerlik (the draft) de başlatıldı. Ancak zorunlu askerlikten kaçanların sayısı da hızla yükseldi.
Bu arada ABD zayiatları da, ABD’de savaş karşıtı gösteriler de yükseldi. 1966 başında Vietnam’daki ABD askeri sayısı 400 bini aştı. 1967 başında sayı 500 bini geçmişti.
Vietnam savaşında anlaşıldı ki, havadan atılan bombalar yetmediği gibi, yabancı bir ülkede ve iyi bilinmeyen coğrafyada askeri başarı hiç kolay değildir, bedeli çok ağırdır. Nitekim ABD Vietnam’da yenilgiyi kabul etmiş ve 1973’ten itibaren tüm silahlı güçlerini geri çekmiştir.
Vietnam – İran benzerliği/bağlantısı
ABD’nin İsrail ile birlikte İran’ı son bir yıl içinde iki kez ağır biçimde bombaladı. Haziran 2025 ve Şubat-Mart 2026 bombalamalarından sonra şu görüş sıkça dile getirildi:
Bombalama, İran’ı askeri olarak yenmek veya hızla geriletmek için yeterli olmadı, olmayacak. Öyleyse ABD İran’a asker çıkarmalı mıdır? Nasıl bir güç yeterli olur tartışmalarına şu soru da eklendi: İran ABD’nin ikinci Vietnam’ı olur mu?
Vietnam – İran benzerliğini/bağlantısını ilk kuran Başkan Trump’ın en güçlü (eski) destekçilerinden bir kadın, Marjorie Taylor Greene oldu. Kendisi zaten ABD’nin İran harekatına baştan karşıydı. Bu nedenle görevlerinden de ayrıldı.
Ayrıca Trump’tan ve sözcülerinden İran için zorunlu askerlik olmayacak sözünü duymak istedi. Oğullarımızın, kızlarımızın İran’dan tabutla gelmesini istemiyoruz dedi. Trump ve idarecilerinin genç insanların canını para ile satmaya çalıştığını söyledi.
Sonra İranlı bazı yetkililer ABD askerlerini beklediklerini, onları toprağa gömeceklerini ve İran’ın ABD için ikinci Vietnam olacağını söylediler. Bu konuda düşünce üretmek ve yukarıdaki sorulara yanıt vermek için bir muhasebe yapalım.
ABD-İsrail İran’ı önce Haziran 2025’te bombaladı, İran duruşundan vazgeçmedi. Sonra, 2025 sonları, 2026 başlarında görüşmeler yeniden başlamışken, ABD ve yardakçısı İsrail İran’ı büyük bir askeri güçle çevirdi, kuşattı.
Bu kuşatmada uçak gemileri, savaş gemileri, her türlü savaş uçakları yer aldı. Ancak İran yine teslim olmadı. İran, görüşmelerin asıl amacının kendisinin teslim olması için bir tuzak olduğunu sonra açıkladı.
Belli ki İran, aynen Vietnam gibi, kolay teslim olmayacak. Savaşın nereye gideceği büyük ölçüde savaşan tarafların kendi içlerindeki güçlerine bağlı. ABD, saldıran ve İsrail’in oyuncağı olmuş görüntüsü ile bu konuda giderek zayıflıyor.
İran ise hem ekonomik, hem siyasi olarak oldukça zayıflamış iken dışarıdan saldırıya uğrayan bir ülke olarak giderek içeride güç kazanmış görünüyor.
İran’da iktidara seçenek olarak eski İran Şahı'nın oğlu ileri sürülüyor. Bence fazla şansı yok. Babası gibi, ülkeye saldıran, bombalayan ABD’nin ve CIA’nın adamı görüntüsünde. Bu gerçekle ülkeyi yönetemez.
Şahın oğlu ve taraftarları, kendilerini ABD’ye yamamış Güney Vietnamlılar gibi. Şu anda İran’da siyasi gücü elinde tutanlar vatanlarını savunuyor görüntüsünde. Aynen Kuzey Vietnam’ın siyasileri gibi.
Eğer İran ekonomisini bir ölçüde düzeltebilirse, özellikle petrolünü satabilecek kanallar oluşturabilirse, daha rahat nefes alacaktır. Şu anda Hürmüz Boğazını kullanarak bunu yapmaya çalışıyor. Yapabilirse ABD’ye darbe vuracak.
ABD’de ise siyasi ve ekonomik belirsizlik artmış görünüyor. Savaşın bitmesi bu belirsizliği azaltacak. Ancak savaş ve etkileri kolay bitmeyeceğe benziyor.
/././
Piyasalarda belirsizlikler ve asimetrik bilgi -Binhan Elif Yılmaz-
Bir aydır süren savaşta petrol fiyatlarının henüz Rusya-Ukrayna savaşındaki fiyatların ötesine geçmemesi ilginç bir çelişkiyi barındırıyor. ABD Enerji Bakanı da bu yönde bir açıklama yaptı. ABD’de artan maliyetlere rağmen tüketiciler akaryakıt harcamalarını kısmıyor. Bunun temel sebebi, fiyatların henüz yaşam tarzını değiştirecek ve talep düşüşüne yol açacak kritik eşiğe ulaşmamış olması.
Ortadoğu’daki savaşın kısa sürede çözüme kavuşacağına dair umutlar zayıflarken, küresel piyasalar ABD ve İran’dan gelen ve birbiriyle çelişen açıklamalarla dalgalandı. Piyasalar müzakere söylemiyle olumluya döndü ancak ardından gelen yalanlamayla çatışmanın derinleşme riski yükseldi ve belirsizlik derinleşti. Yatırımcılar gerçekte neler olduğunu bilmek istiyor.
Trump’ın açıklamaları, zamanlaması ve fiyatlamalar
Pazartesi sabahı Trump, ABD ve İran’ın kesin çözüm için verimli görüşmelere başladığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Savaş Bakanlığı’na İran’ın enerji santralleri ve altyapısına yönelik tüm askeri saldırıları beş gün süreyle ertelemesi talimatı verdiğini açıkladı. Bu açıklama ardından hisse senetleri ve tahviller yükselirken, petrol fiyatları geriledi.
Ancak İranlı yetkililer görüşmelerin devam ettiğini yalanladı. Brent petrolün varil fiyatı 101 doların üzerine çıkarken, S&P 500 vadeli işlemleri baskı altında kaldı ve 10 yıllık ABD tahvillerinin getirisi yüzde 4,37'ye yükseldi. Altında birkaç saat içinde yaklaşık 300 dolarlık oynaklık yaşandı.
Trump’ın açıklaması ve İran’ın yalanlaması sonrasında oldukça kârlı ve büyük hacimli işlemlerin zamanlaması, sorgulanacak nitelikteydi. Bilgiye herkesten önce sahip olan birileri mi vardı?
Piyasanın görünmez düşmanı: Asimetrik Bilgi
Bugün yaşadığımız kaosun iktisat literatüründeki adı "Asimetrik Bilgi"dir. Nobel ödüllü George Akerlof’un temellerini attığı bu kavram; bir tarafın bildiğini diğerinin bilmemesi durumunda piyasanın nasıl çalkalandığını anlatır.
Aslında asimetrik bilgi konusu, kamu maliyesi literatüründe de piyasa başarısızlıklarının nedenlerinden biri ve bu durumun düzeltilmesi, bilgiye tam erişimin sağlanması konusunda devlet ekonomiye müdahale eder. Ama gelgelim günümüzde devletler ve liderleri, böyle bir asimetrik bilgiye kendileri yol açıyor.
Herhangi bir ekonomik ilişkiye taraf olan kişilerin asimetrik bilgiye sahip olmaları, bir başka deyişle bir tarafın bildiğini karşı tarafın bilmemesi ya da yeteri kadar bilmemesi, iki ayrı sonuca neden oluyor. Bunlardan biri, ters seçim diğeri ahlaki tehlikedir. Ters seçim, yatırımcıların yanlış bilgilenmeleriyle yanlış tercihlerin ortaya çıkması ve fiyatlamaların daha da bozulması. Ahlaki tehlike ise kısa vadeli kâr hırsıyla hareket edenlerin, riskleri başkalarının sırtına yüklemesi.
Asimetrik bilgi ve ondan türeyen ters seçim ile ahlaki tehlike olguları, piyasada fiyatlara yönelik bilgilere güven duyulmasını önler. Örneğin menkul değerlerin fiyatları her zaman bu varlıkların gerçek değerini yansıtmaz. Çoğunlukla fiyat oluşumunda bilgi kirliliği ve spekülasyonlarla balonlar oluşur. Fiyatlar yükseldikçe diğerlerinin zenginleştiğini gören çok sayıda takipçiyi harekete geçirmesiyle başlangıçta fiyatların yükselmesi beklentisini oluşturan esas temeller aşılır, hatta başka varlıklara da uzanır. Yani varlığın fiyatı ekonomik temellerle açıklanamayacak derecede yükselir.
Sonuçta bir işaretle balon oluşur, diğeriyle de düzeltme, fiyatlar ekonomik temellerden kopar.
Asimetrik bilgi, şeffaflığın önünde önemli bir engel. Bu durumda yatırımcılara, firmalara ve diğer aktörlere bilgi, farklı hızlarla ve farklı biçimlerde ulaşır ve suç sayılmayan bu bilgi sorununu aşmak çok da kolay değildir.
Şeffaflık arttıkça, eksik ya da çarpık bilgilenme kaynaklı fiyatlamalar oluşmaz ama eğer bu tür gel-gitlerden müthiş kazançlar elde etmeye alışanlar sistemin tümünü ele geçirmemişse. Dolayısıyla burada asıl mesele, bilgi kirliliğinden ve piyasadaki sert dalgalanmalardan büyük kazançlar elde etmeye alışmış kesimlerin, sistemin tüm mekanizmalarını ele geçirip geçirmediğidir.
Ancak değişmeyen önemli bir gerçek var: Enerji koridorunun can damarı olan Hürmüz Boğazı kapalı kalmaya devam ederse ve taraflar karşılıklı olarak birbirinin enerji altyapısını (rafineriler, boru hatları) hedef alırsa, görülmemiş bir küresel enerji kaosuna gidiyor olacağız.
Peki, piyasa neden riskleri doğru fiyatlandıramıyor? Bir aydır süren savaşta petrol fiyatlarının henüz Rusya-Ukrayna savaşındaki fiyatların ötesine geçmemesi ilginç bir çelişkiyi barındırıyor. ABD Enerji Bakanı da bu yönde bir açıklama yaptı. ABD’de artan maliyetlere rağmen tüketiciler akaryakıt harcamalarını kısmıyor. Bunun temel sebebi, fiyatların henüz yaşam tarzını değiştirecek ve talep düşüşüne yol açacak kritik eşiğe ulaşmamış olması.
Bu ilginç durumu anlamak için iki farklı dünyayı birbirinden ayıralım. Gerçekte dünya petrol ihtiyacının beşte birini sağlayan Hürmüz Boğazı kapalı ve petrol arzı kısıtlı. Fiyatlamalar da geleceğe dair umutları, endişeleri içerirken, asimetrik bilgi ve spekülasyonlarla son halini alıyor.
Eğer asimetrik bilgi ve şeffaflıktan uzak kağıt üstü fiyatlamalar devam ederse, piyasaların gerçekle bağı tamamen kopar. Oysa herkes biliyor ki gerçek hayatta başta gıda ve ulaşımda olmak üzere bizleri bekleyen fiyat artışları var.
/././
Ravive Kozmetik’in sahibi iki kardeşin ‘sorumluluğumuz yok’ ifadesini bir fotoğraf yalanladı -Candan Yıldız-
7 kişinin yanarak hayatını kaybettiği Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik davasıyla ilgili duruşmada Altay Oransal ile İsmail Oransal, cezaevinde ölen babaları Kurtuluş Oransal’a bütün sorumluluğu yükledi.
15 yaşında çocuklar da vardı ölenler arasında. Dilovası’nda Ravive Kozmetik’in vahşi çalışma koşullarında çalışırken çıkan yangında (8 Kasım) 7 kişi öldü. Ölenlerin çoğu kadın ve kız çocuğuydu.
Ölenlerin ailelerinin çocuklarını, yakınlarını DNA testiyle tespit ettikleri ölümün yarattığı acı bir yana çocuklarının ‘kaderini’ belirleyen işverenlerle yüzleşmek kolay olmasa gerek.
7 işçinin yanarak hayatını kaybettiği Dilovası Ravive Kozmetik’le ilgili iş cinayeti davasının (ailelerin ulaşım zorluğu yaşadığı) Kandıra’daki Kocaeli Ceza İnfaz Kurumu’ndaki duruşma aynı zamanda ‘sınıf’ hesaplaşmasını gözlemlemek açısından önemliydi. Ravive Kozmetik’in resmi sahibi görünen iki kardeş; İsmail Oransal ve Altay Ali Oransal ifadeleri boyunca hiçbir sorumluluklarının olmadıklarını iddia ederek bütün sorumluluğun babaları Kurtuluş Oransal’da olduğunu söylediler. Kurtuluş Oransal kim? Oğullarının iddiasına göre Ravive’nin gerçek sahibi. Üretim ve denetimden babaları sorumlu. Banka borcu olduğu için Ravive şirketinin sahibi resmi olarak İsmail ve Altay Ali Oransal görünse de üretime dair hiçbir bilgileri yok. Yangınla ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan ve cezaevinde hayatını kaybeden baba Kurtuluş Oransal ifadesinde ise oğullarının sorumluluğuna işaret ediyor. “Oğullarım olan İsmail ve Altay Ali Oransal Dilovası’nda Ravive Kozmetik isimli işyeri açınca ben de işçi olarak değil ancak babaları olduğum için işlerin başında duruyordum. Ancak herhangi bir maaş ve ücret aldığım yoktur. Geçimimi ise çocuklardan aldığım harçlıklardan geçinirdim.”
Ölen işçilerden Şengül Yılmaz kız kardeşi Emine Bulut duruşmada söz alarak Oransal kardeşlerin doğru ifade vermediğini, kendilerini kurtarmaya çalıştıklarını, Ravive’de çalışan biri olarak İsmail ve Altay Ali Oransal’ın Dilovası’na geldiğini, onları iş yerinde gördüğünü söyledi.
Oransal kardeşlere göre Dilovası’ndaki üretim yerinde üretim süreçleri bütünüyle babalarının inisiyatifinde. İş yerine de yılda bir ya da iki kez ziyaret ediyorlardı. Bu onların ifadesi. Ancak şu soruya net yanıt veremediler. Yarattıkları iki markadan biri olan Sheliq ürünler Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik’te üretilmesine rağmen nasıl olur da üretimden haberdar olmazlar? Zira bu ürünler insan sağlığını etkileyecek ürünler. İfadelere göre (kimyager olup olmadıklar net değil) üretimden sorumlu iki kişi Tuncay Yıldız ve Hürol Eroğlu üretim formüllerini uygulayan kişiler. Ancak her ne kadar iddianamede ‘kimyager’ olarak gösterilse de Hürol Eroğlu kolluk ifadesinde “makina tamir bakımı ile ilgili olarak çalıştığını” ifade etmiş. Asıl önemli belgeye T24 olarak ulaştım. Bir fotoğraf… Katliamın olduğu iş yerinde, üretimle, denetimle, çalışanlarla, iş güvenliği ile hiç ilişkisi olmadığını, kağıt üzerinde firmanın sahibi göründüğünü iddia eden İsmail Oransal’ın adının yazılı olduğu bir bölüm var. Fotoğrafla ilgili konuştuğum mağdur ailelerden biri ‘Bu bölüme İsmail Oransal’dan başkasının girmesi yasakmış’ dedi.

Oransal kardeşlerin dayısı olan, ‘suçluyu kayırma’ suçlamasıyla tutuklu bulunan Ali Osman Akat’ın ilişkileri dikkat çekici.
Ali Osman Akat kolluk ifadesinde 2012 ile 2021 yılları arasında Türk Amerikan İş Adamları Derneği’nin başkanlığını yürüttüğünü, şu anda da Kudüs’te bulunan Ticaret Odasının Türkiye temsilcisi olduğunu söylüyor. Olay günü yeğenleri için “Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğünde görevli üst düzey emniyet görevlisi olarak bildiği, görüştüğü ve sevdiği, saydığı birini aradığını” beyanında bulunuyor.
Akat, 111 kilo ‘uyuşturucu ve uyarıcı’ madde ithal ettiği suçlamasıyla 135 yıl hapis istemiyle yargılandığı davada ‘delil yetersizliği’ gerekçesiyle beraat etmiş bir isim. Bir dönem cezaevinde yatmış bu suçlamadan. Yeğenlerini saklamakla suçlanan Ali Osman Akat’ın Çorlu’da kozmetik fabrikası var. Oransal kardeşler olay günü o fabrikaya gidiyorlar ve sonra dayısının cezaevinden arkadaşı tarafından başka bir eve götürülüyorlar. Kaçacakları yönünde iddiaları Oransal kardeşler reddettiler. Altay Ali Oransal üzerinden çıkan iki pasaport, 20 bin TL, 4 bin 350 dolar ve 530 Euro nakit parayı “kredi kartım hep sorun çıkartıyordu, o nedenle nakit taşıyordum” yanıtı ile açıklasa da iki pasaportun varlığını açıklayamadı.
Oransal kardeşler ifadelerinde kendilerinin de babalarını kaybettiğini, acıyı bildiklerini söylediler. Ama konuştuğum aileler “biz çocuklarımızı bedenini bir torbada aldık, onların babaları eceliyle öldü, bizim çocuklarımız ise öldürüldü” sözleriyle acının eşitlenemeyeceğini ifade ettiler. Ravive Kozmetik’teki iş cinayeti bir eşik… Kölelik şartlarında çalışma koşullarının dayatıldığı, ‘tehlikeli iş kolu’ kategorisinde olmasına rağmen yangın merdiveninin bile olmadığı, denetimden fiili olarak ‘muaf’ tutulmuş bir iş yeri. Şikayetlere, kaçak olmasına rağmen bu iş yerinin bugüne kadar yaptırımlardan nasıl kaçabildiği bir muamma. Bir eşik bu dava. Zira bu davada adalet yerini bulmazsa iş cinayetlerinin daha da sıradanlaşması kaçınılmaz. Son bir not… Mahkeme heyetinin, özellikle de başkanın önemli ve kritik sorular sorduğunu, dosyasına hâkim olduğunu söylemem gerekiyor. Bu da umut verici.
/././
İddianame paramparça oldu. -Mehmet Y.Yılmaz-
İBB iddianamesi henüz yazılmadan önce o tarihteki Başsavcı Akın Gürlek, somut delillerin iddianamede görüleceğini söylemişti. Resul Emrah Şahan’ın avukatı Doğa Şanlıoğlu, bugün Adalet Bakanı koltuğunda oturan Akın Gürlek’in “baş eseri” sayılabilecek iddianameyi deyim yerindeyse paramparça etti.
Dün Silivri’de, cezaevi yerleşkesindeki mahkeme salonunda İBB davasının bir celsesini izledim.
Bu duruşmada “seçilmiş Şişli Belediye Başkanı” Resul Emrah Şahan’ın avukatı Doğa Şanlıoğlu’nun savunması dinlendi.
Sonda söylenecek şeyi başta söyleme adetimi bozmayacağım; Şanlıoğlu, bugün Adalet Bakanı koltuğunda oturan Akın Gürlek’in “baş eseri” sayılabilecek iddianameyi deyim yerindeyse paramparça etti.
Avukat Şanlıoğlu’nun savunmasını dinlerken AKP – MHP koalisyonunun, bu duruşmaların televizyondan canlı yayınlanabilmesi için verilen yasa teklifini neden reddettiklerini daha iyi anladım.
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan da küçük ortağı MHP Genel Başkanı Bahçeli de bu duruşmaların canlı yayınlanmasına karşı gibi görünmüyorlardı. Hatta Bahçeli’nin canlı yayın istediğini açıkladığı konuşması bile hâlâ kulaklarımda.
Ancak belli ki rejimin ağababaları bu iddianame ile yapılacak bir yargılamada vatandaşı ikna etmenin çok zor olacağını ya biliyorlardı ya da tahmin etmişlerdi; teklifi Meclis’te engellemeyi tercih ettiler.
Şahan’ın avukatı savunmasına müvekkilinin 1989’da inşa edilmiş mütevazı bir evde hayatını sürdürdüğünü, MASAK raporunun da “zenginleşme” bulgusu içermediğini açıklayarak başladı.
Savunma, o anda salonda bulunanlara gösterdi ki Şahan için suç yaratılmış.
Suç işlendiğini gösteren deliller toplanıp, o deliller takip edilerek sanığa ulaşılmamış.
Şahan’ın sanık olmasına karar verilmiş, bunu sağlamak üzere itirafçı ve müşteki ifadeleri alınmış. Müşteki olması istenilenler, savcının işine yarayacak ifadeyi vermeyince de sanık yapılmışlar.
İddianamede Şahan’ın bir ruhsat işi için 10 milyon dolar rüşvet istediği iddia ediliyor.
Avukat Şanlıoğlu şuna dikkat çekti:
“Harç ve ceza toplamı 43 milyon TL. Birileri çıkıp ‘10 milyon dolar verin halledelim’ diyor. Muhatap olunan yaptırımın on katı rüşvet istenir mi? Bu paraya Mehmet Torun on defa ruhsatsız tadilat yapar, cezasını öder. İnsan uydururken bile biraz ölçülü olmalı.”
İddianamede Şahan hakkında çeşitli suçlamalardan toplamda 35 yıldan 91 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.
Ancak böyle ağır bir suçlamayı haklı kılacak bir somut delil dosyada yok.
Hatırlar mısınız bilmiyorum, iddianame henüz yazılmadan önce o tarihteki Başsavcı Akın Gürlek, yandaş medyaya kanıtların sadece gizli tanık ya da itirafçı ifadelerinden ibaret olmadığını, somut delillerin iddianamede görüleceğini söylemişti.
Resul Emrah Şahan’ın mahkemedeki ifadesinden ve avukatının savunmasından anladık ki Gürlek’in söylediği gibi değilmiş.
Şahan’a yöneltilen suçlamaların hepsi “o dedi, bu dedi”den ibaret.
Yargıtay sadece etkin pişmanlık ifadesini tek başına yeterli bir delil olarak kabul etmiyor.
Etkin pişmanlık beyanının hükme esas alınabilmesi için somut, objektif ve yan delillerle (belge, arama sonucu vb.) desteklenmesinin şart olduğunu vazediyor ve bu artık yerleşik bir uygulama.
Buna rağmen bir belediye başkanının nasıl olup da tutuklanabildiğini ve hakkında 35 yıldan 91 yıla kadar hapis cezası istenebildiğini merak edenler için söyleyeyim ki bunun nedeni bu davanın siyasi olmasıdır.
Bu dava, esasen Ekrem İmamoğlu’nun, Cumhurbaşkanı adayı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkmasını engellemek için açılmış siyasi bir dava.
Şahan da bu davanın kurbanlarından biri aslında.
Not: Bu duruşmanın ardından Şirin Payzın ve Murat Sabuncu ile birlikte bir video kaydettik.
Videoya T24 YouTube kanalından ulaşabilirsiniz.
Basın, deplasman tribününde
İBB davasının görüldüğü mahkeme salonu bir basketbol maçı oynanacak kadar büyük olsa da “basın tribünü”, salonun en dibindeki küçücük bir köşe. Nedeni yargılama sırasında neler olup bittiğinin kimse tarafından öğrenilmesinin istenmemesi midir?
Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığını engellemek amacıyla açılan davanın dünkü duruşmasını Silivri’deki mahkeme salonunda izledim.
Salon son derece büyük, bir basketbol maçı bile oynanacak kadar hem de!
Ancak bu koca salonda “basın tribünü”, salonun en dibindeki küçücük bir köşe.
Duruşmaları izleyen gazetecilerin bir bölümü bu köşeciğe sığamıyor, duruşmaları kapalı devre televizyon yayınından izlemek zorunda kalıyor.
Salonda duruşmayı izleyenler ise ne sanıkların ne avukatlarının ne de mahkeme heyetinin jest ve mimiklerini izleyebiliyor.
Bir meslektaşımızın benzetmesiyle basına ayrılan bölüm, deplasmana gelen futbol takımlarının taraftarlarına ayrılan tribünler gibi.
Aradaki tek fark gazetecilerin üzerine havai fişek, su şişesi filan atılmıyor olması. Yoksa görüntü aynı.
* * *
Tapu tartışmasına sis bombası mı?
Yeni bir gözaltı dalgasıyla canlandırılan ünlülere yönelik uyuşturucu ve fuhuş soruşturması, kamuoyunun dikkatini Adalet Bakanı ile ilgili iddialardan başka yere çekmek amacıyla mı yapıldı?
Bir süredir ara verilmiş gibi görünen ünlülere yönelik uyuşturucu ve fuhuş soruşturması, dün yeni bir gözaltı dalgasıyla canlandırıldı.
Bundan öncekilerde olduğu gibi gözaltına alınan kişilerin isimleri savcılık tarafından açıklandı, suçluymuşlar gibi teşhir edildi.
Şimdi bundan önceki operasyonlarda olduğu gibi bu kişilerin ifadeleri, saç ve kan örnekleri alınacak, bazıları serbest bırakılırken bazıları da tutuklanacak ya da tutuklanmaya eş bir tedbir olan adli kontrol ile serbest bırakılacaklar.
Tıpkı bundan önceki operasyonlarda olduğu gibi bu operasyon da kanunlarımızın, kanunlarımızı uygulamakla görevli kişiler tarafından çiğnendiğinin bir örneğini oluşturuyor.
Soruşturmanın gizliliği ilkesi bizzat soruşturmayı yürütenler tarafından ihlal ediliyor, özel hayatın dokunulmazlığı ilkesi ayaklar altına alınıyor.
Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 157. maddesine göre soruşturmalar, savunma hakkına zarar vermemek kaydıyla gizli olmalıdır.
“Soruşturmanın gizliliği” ilkesi, sağlıklı bir soruşturma için şüphelinin leh ve aleyhine olan delillerin toplanması için gereklidir. Adil yargılama böyle başlar ve masumiyet karinesi ile özel hayatın gizliliğinin korunmasını amaçlar.
Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır (TCK 285. madde) ki burada ihlal savcılık ve güvenlik güçleri tarafından yapılıyor.
Savcı ve operasyonu yürüten kolluk amiri bu ihlali görevlerinin sağladığı kolaylıktan yararlanarak işledikleri için aynı maddeye göre cezalarının yarısı kadar arttırılması gerekiyor.
Bu soruşturmada da daha öncekilerde olduğu gibi söz konusu vatandaşların “lekelenmeme hakları” da çiğnenmiş bulunuyor.
Aleyhlerinde verilmiş herhangi bir mahkeme kararı olmayan kişiler suçluymuşlar gibi teşhir edildiler.
Sonuç olarak şunu söylemeliyim ki kamuoyunda tanınmış kişiler olsalar da olmasalar da vatandaşların temel hakları ihlal edildi.
Tabii şimdi akla şu soru geliyor: Bu yeni operasyon, kamuoyunun dikkatini Adalet Bakanı ile ilgili iddialardan başka yere çekmek amacıyla mı yapıldı?
Bu amaçla yapıldığını elbette söyleyemeyiz ama adliyemizin genel haline bakınca insanın aklına bu ihtimal de gelmiyor değil.
/././
İsrail Başbakanı Netanyahu bir yıl içinde yedi kez Beyaz Ev'i ziyaret etti!-Ahmet Çelik Kurtoğlu-
Savaş devam ediyor, ABD ve/veya İsrail İran’ın liderlerini tek tek veya bir araya geldiklerinde topluca yok ediyor. Ama 90 milyon nüfuslu, ABD’den çok daha eski bir Pers imparatorluğundan söz ettiğimizi unutmayalım. ABD öldürmeye devam eder, ama olay devrim muhafızlarıyla eski yönetim arasındaki bir mücadeleden, bağımsızlık savaşına evrilir. ABD’nin, Vietnam, Afganistan ve diğer bağımsızlık mücadelelerinden aldığı dersi unutmaması gerekir.
Akıllı olana bir kez söylemek yeter
“Milleti savaşa götürünce vicdanımda azap duymamalıyım, öldüreceğiz diyenlere karşı, ölmeyeceğiz diye savaşa girebiliriz. Lakin millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir".[1]
Atatürk bu sözü 1923’te Adana’da çiftçilerle sohbet ederken söylemiş. Yurtta sulh, cihanda sulh sözü buradan türemiş. Başlı başına bu paragraf, bir ders yılını işgal etmeğe değer.
Aynı felsefe ABD iç savaşında ülkenin “gerçek sahipleriyle” onlara köle muamelesi yapan “beyazlar” arasındaki iç savaş için de geçerli. Keza bugün ABD endüstrisinin tedarikçisi konumunda olan Meksikalılar için geçerli. Trump “Make America Great Again” bayrağının arkasına sığınıp, bu defa ICE, immigration and customs enforcement bahanesiyle çalışmak durumda olan Meksikalıları “avlıyor. D.Trump aynı zamanda Hormuz körfezinde, daha yukarıda Kharhq adasında, Gazze’de neredeyse keyifl öldürmeye devam edeceğini söylüyor.
D.Trump o kadar çok dal kesti ki, hala nasıl orada başkan olarak duruyor sorusu aylardır zihinlerde ve şimdi onu tartışacağız. Fox haber merkezinde çalışırken şiddetli MAGA’cı, Trump taraftarı olan, ama artık Trump’ı kendi davasına ihanet etmekle suçlayan Tucker Carlson çok önemli bir iddiayı dile getiriyor.
Trump bir hain mi?
19.03.2026’da the Economist Insider’da yayınlanan Zanny Minton Beddoes[2]-Tucker Carlson Carlson olayın kahramanının, yani Gazze ve İran saldırılarında Trump’ın ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun arkasında duranların, Trump’ın başkanlık seçiminde ABD dışından para desteği sağlayan Yahudiler olduğunu iddia ediyor.[3]
Tucker aynı zamanda İsrail Başbakanının bir yıl içinde Trump’ı Beyaz Saray’da yedi kez ziyaret ettiğini hatırlatarak, bir nevi Yahudi dünyası ile Trump arasında aracılık yaptığını söylemeye çalışıyor.
Bu iddiayı tekrarlayanlar ilişkilerin küresel finans sisteminin isimlerine kadar giderler ve bu adeta kendi kendini tekralayan bir komplo sistemi haline evrildi.
Evet, nereden çıktı bu savaş?
Savaşı ne tetikledi, daha doğrusu, önce Ukrayna savaşını ardından ABD-İsrail’in İran saldırısının arkasında nasıl hesaplar vardı? Tucker Carlson bu soruyu ilginç bir şekilde yanıtlıyor. NATO’nun kuruluşunun ardından önce Baltık, ardından orta Avrupa ve nihayet Gürcistan’ı içine alan genişleme projesinden sonra Ukrayna’yı hem NATO, hem de AB genişlemesin içine alması, Rusya’yı yeterinde kaygılandırmış olmalıydı.
Tucker burada Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının arkasındaki gücün, o saldırıyı özendirenin , J. Biden olduğunu söylüyor. Biden güçlü bir Katolik olduğunu, Yunanistan’ın arkasında durduğunu vurgularken söylemişti. Onun arkasından ABD’nin Ukrayna sorununa karışmasını etkileyen faktör, Trump’ın birçok davranışı gibi daha da çocukça, önceki başkanlardan özenip NATO barış ödülüne heveslendi.
Savaş devam ediyor, ABD ve/veya İsrail İran’ın liderlerini tek tek veya bir araya geldiklerinde topluca yok ediyor. Ama 90 milyon nüfuslu, ABD’den çok daha eski bir Pers imparatorluğundan söz ettiğimizi unutmayalım. ABD öldürmeye devam eder, ama olay devrim muhafızlarıyla eski yönetim arasındaki bir mücadeleden, bağımsızlık savaşına evrilir. ABD’nin, Vietnam, Afganistan ve diğer bağımsızlık mücadelelerinden aldığı dersi unutmaması gerekir.
Dünya düzeni eskidi mi?
Bu yazıda küresel sorunların bir yanına daha değineceğim, ticaret ve ülkelerin coğrafi iktidar iddiası; bunun temel kuralları 1648’de Westphalia anlaşmasıyla belirlenmiş. Başka ne kaldı ki diyebilirsiniz. Demokrasi ve egemenlik sorunları yüzyıllar önce belirlenmiş ve artık eskiden olduğu gibi işlemediği konusunda kuşkular, tereddütler var. Eminim o konuda olgunlaşma sürecinde, ve birgün önümüze gelecek. II Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler ve ona bağlı olan ve olmayan çeşitli kuruluşlar artık yeni oluşan sorunlara cevap vermiyor. Dünya Bankası, IFC bunlar arasında. Keza 50 yıldır oluşturulan kurallar sistemi de ihtiyaçları karşılamıyor. Dünya 5’ten büyüktür demek bunun yanıtı değil.
Biraz daha ciddi olan soruna, İran saldırısına ve ABD-İsrail-İran savaşına gelelim. Tucker bu konuda birkaç etkene işaret ediyor. Bu dünya tarihini değiştirebilecek önem ve kapsamda bir savaş. Herşeyden önce bu bölgeyi kontrol eden, kızıl denizi kontrol eder. Petrol ticaretinin alacağı darbe yalnız Avrupa’yı değil (1.4bn), 1.4 milyar nüfusu ile Çin’i 1.5450 milyar nüfusu ile Hindistan’ı ve 350 milyon nüfusu ile ABD’yi, ki onun kendi petrolü ve doğal gazı var etkiliyor.
Hormuz ve yan etkiler-tail effects
Konunun bir başka tarafı, Uğur Gürses’in Oksijen’de, Gillian Tett’in FT’de hatırlattıkları, Hormuz Boğazının deniz trafiğine kapanmasının yan etkileri (tail effects). İran savaşının akla ilk getirdiği, İran’ın sahip olduğu petrol yatakları ile diğer körfez ülkelerinin doğal gaz zenginlikleri. Keza savaşın ilk düşündürdüğü petrol ve doğal gazın enerji girdisi olarak tüm ülkelerde oynadığı rol. Ama iş burada bitmiyor. Her iki karbon ürünü de aynı zamanda tüm endüstrilerin girdisi. Burada yan etkiler, tail effects gündeme geliyor. G.Tett ve U.Gürses bunu hatırlatıyor.
Tucker Carlson burada sorunun özüne geliyor, o da ABD bu işe neden bulaştı? Sorunun bu denli kritik olması, Tucker Carlson’un artık Trump’ı destekleyler arasında yer almaması ve hatta onu, Donald Trump’ı MAGA’a ihanet etmekle suçlaması. D.Trump’ın seçim kampanyalarını ABD dışından hayli yüksek bağışlarıyla destekleyenler, Gazze savaşının ve bu savaşın destekçileri. D.Trump’ı tahrik eden bir başka neden, yine Tucker Carlson’a göre, Venezuela müdahalesinin getirdiği “kibir”. Carlson’la devam edersek, Gaza savaşı, İsrail’in geleceği için felaket habercisi.
Entelektüel sermaye
Son iki paragrafı şöyle özetlemek mümkün. Bir kere Rusya’nın uluslararası düzenin şekillenmesi ve yönetimi üzerindeki etkileri azalırken, Hindistan ve Çin önemli büyük güçler olmuştur. Avustralya ve Kanada politika oluşumunda etkili olan ve bu gücü doğal zenginlikleri yanında, İngiliz Milletler Topluluğunun üyesi olmaktan ülkelerdir. Eğitim zenginliklerini, entelektüel sermayelerini Commonwealth üyesi olmaktan almaktadır. Endonezya 283 mn, Avustralya, Güney Kore, kuzey yarı kürenin bu tarafında, batıda Amerika kıtasında 213 milyonluk Brazil, Arjantin, Chile, Peru bölgenin katkı sorunlarıyla küresel gündeme katkı yapıyor.
Kurumsal sorunlar
Önemli olan herhangi bir sistemde (BM Genel Kurulu, Güvenlik Konseyi, v.s.) oy vermek, veto kullanmak değil, küresel ekonominün büyümesinde, küresel değer zincirinin, üretim systemin oluşmasına katkı yapmak. Aylardır apay zeka konusunda çeşitli iş adamlarından iddialı beyanlar duyuyoruz. Bunların bazıları yapay zeka doğru yönetilmediği takdirde istenmeyen sonuçlara yönelebileceğini söylüyor. Pekalâ, kim, nasıl yönetecek, kuralları, yaptırımı kim düzenleyecek?
İklim sorunları
İklim sorunları çoğunluk için önemli bir konu, ama bunu ciddiye almayan ama kendisi ciddiye alınmak zorunda olan bir kitle de mevcut. Sorunları biliyoruz, ama operasyonel önlemler geliştirecek düzeyde mi bu bilgi. Bu sorunların “ciddi” bir şekilde ele alınması gerekli. İklim sorunlarının son paragraph olmasının nedeni, öncelik listesinin sonunda yer alması değil. tam tersine, en azından benim bu konudaki bilgi birikimimin sınırlı olmasından. Okuyucular daha iyi durumda mı? Bilmem, ama sanmam! Şu halde konuyu öncelikle ve can evinden, susuz kalacağız, ısı artıyor, tezleriyle değil, hepimizi uykusuz bırakacak unsurlarıyla ele almamız gerekli.
Avrupa’daki en önemli teknik üniversitelerden Zürih ETH bu konuda eğitim program uyguluyor. Bir arkadaşımın çok parlak öğrenci olan kızı bu programı tamamladı. ETH ve benzeri kuruluşların önderliğinde geliştirilecek iklim programları, bugüne kadar gündemi oluşturan ısınma, su gibi sorunlara temelden çözümler önerecektir.
-----
[1] GMK Atatürk, 16 Mart 1923 tarihinde Adana’da çiftçilerle yaptığı bir sohbette söylemiştir.
[2] Zanny Minton Beddoes The Economist baş editörü
[3] 19.03.2026’da the Economist de yayınlanan Zanny Minton Beddoes-Tucker Carlson konuşması,
/././
Türkiye güvenilmez olunca, vazgeçilmezliği para etmiyor -Barçın Yinanç-
Savaş, enerji nakil hatları ve tedarik zincirleri açısından Türkiye’yi ön plana çıkarabilecek bir ortam yarattı. Ama güven olmayınca, vazgeçilmezlik havada kalıyor. Göçmenleri otobüslere doldurup Avrupa’ya gönderirim diye tehdit eden bir iktidarın yarın “kızdırmayın beni kapatırım şalteri” demeyeceğinin garantisi yok.
Sanırım hükûmette bir kesim şöyle düşünüyor: “İsmail Arı tutuklanır, dünyada ortalık toz duman; kimsenin ruhu duymaz, Avrupa’nın falan da umru olmaz.”
Doğrudur. En Türkiye karşıtı Batılı liderin bile İsmail Arı tutuklanmış dendiğinde kafayı kaldırıp Türkiye’ye odaklanacağını sanmıyorum. Türkiye demokraside vitesi geriye aldığından beri, eleştirel seslere baskı rutin haber oldu.
Halbuki tam da şu günlerde, Batılı liderlerin kafayı kaldırıp Türkiye’ye odaklanacakları bir fırsat penceresi açıldı.
ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı savaş nedeniyle Avrupa’nın hem enerji ağı hem tedarik zinciri alarm veriyor.
Tam da “Asya ile Avrupa’nın kavşak noktasında, başta enerji olmak üzere her tür tedarik zincirinin en güvenli kilit halkası Türkiye” reklamının yapılacağı fırsat dilimindeyiz.
Orta Koridor'un önemi
Malûm, Türkiye yıllardır Asya’yı Kazakistan ve Kafkaslar üzerinden Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor projesini pazarlamaya çalışıyor.
Bu projenin rakipleri son savaşta ciddi yara aldı. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’ne alternatif olarak geliştirilen Hindistan, Orta Doğu, Avrupa Koridoru (IMEC) projesinin güzergâhında Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, İsrail’in Hayfa Limanı, Kıbrıs ve Yunanistan var.
Körfez ülkelerinin hali ortada. İsrail deseniz, Netanyahu hükûmeti olmasa belki de İran savaşı çıkmayacaktı; yani sorunun kökeninde zaten İsrail’in politikaları var.
Gelelim Kıbrıs - Yunanistan ikilisine...
AK Parti iktidarı ilk on yılında Kıbrıs konusunda izlediği siyasetle Rum tarafının aslında çözüm istemeyen taraf olduğunu ortaya çıkardı. Moral üstünlük elde etti. Kimse gelip Ankara’ya Kıbrıs konusunda ağzını açamadı. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Rusya’yla yakın ilişkiler içinde olması da Türkiye’nin elini güçlendirdi.
Ancak 2010’lu yılların ortasından itibaren, Türkiye’nin hem Avrupa hem Amerika’yla ilişkileri bozuldukça, Yunanistan ve Rum yönetimi, hem askeri hem de siyasi olarak Türkiye’nin yerini doldurma misyonuna soyundular.
“İncirlik Üssü’nün kullanımında sorun mu yaşıyorsunuz; buyurun gelin bizim üsleri kullanın” dediler.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması ise tam bir dönüm noktası oldu. Bu ikilinin Rusya ile ilişkileri koptu ve sadece kurumsal olarak değil, artık zihinsel olarak da Batı bloğunun içine beton çaktılar.
“AK Parti Türkiye’sine güven olmaz; gelin siz sırtınızı bize dayayın. Türkler istikrarsızlık, biz ise istikrar üretiriz,” dediler.
Bu arada İsrail ile de muazzam bir askeri işbirliği içine girdiler.
İsrail’le can ciğer kuzu sarması olmanın bedeli
Kaderin cilvesine bakın.
Bir dönem Avrupa Birliği ülkeleri “Türkiye’yi üye yaparsak, istikrarsız Orta Doğu’ya komşu oluruz” diyordu.
Şimdi Rum Kesimi gerek İngiliz üsleri, gerekse İsrail’le yakınlığı nedeniyle İran ve vekillerinin hedefi olup istikrarsızlığı AB’nin içine taşımış oldu.
Türkiye’nin, savaşta İran’a karşı hasmane bir dil kullanmadığı gibi İsrail karşıtlığı ortada. Kürecik Üssü ise savunmacı amaçlar için kullanılıyor.
Rum kesimi ise İsrail’le can ciğer kuzu sarması. Rum tarafındaki üsler taarruz amaçlı kullanıldı.
Yani Türkiye’nin kendisini ön plana çıkarabilecek ortam var. Böyle bir ortamda neden Avrupa alternatif olarak Türkiye’yi görmez?
Çünkü güvenmiyor. Evet, Türkiye’yi vazgeçilmez bir ortak olarak görüyor. Ama güvenilir bir müttefik olarak görmüyor.
Geçenlerde Macaristan Başbakanı Victor Orban, Rusya konusunda tek başına AB’yi kilitledi.
AB başkentleri ikinci bir Orban istemiyor.
Hatırlayalım. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bütün göçmenleri otobüslere doldurup Avrupa’ya gönderirim diye tehdit etti.
Hatta, 2020’de Suriye’de 30’u aşkın Türk askerinin hava bombardımanında şehit olması mevzu edilmesin diye Suriyeli göçmenler otobüslerle Yunanistan sınırına götürüldü.
“Kızdırmayın beni, kapatırım şalteri”
Avrupa bunu yapan bir iktidarla, örneğin elektrikte entegre sisteme geçmek ister mi? “Kızdırmayın beni kapatırım şalteri” demeyeceği ne belli?
Güvenilir olmadığı sürece, Türkiye’nin vazgeçilmezliği ne yazık ki para etmiyor. Güvenilmez ve fakat vazgeçilmez olma hali, Türkiye’nin yedekte tutulmasına yol açıyor. “Yedekte tutalım, çok sıkışınca kapısını çalarız,” deniyor.
AB; İsmail Arı, Alican Uludağ ve başka gazetecilerin tutuklanmasını kınayan açıklamalar yapmıyor. Eskiden olduğu gibi kimi Avrupa başkentleri Türk büyükelçilerini Dışişleri’ne çağırıp girişimde bulunmuyor.
Sessiz kalmaları, umursamadıklarından ya da “her şeye rağmen Türkiye’yle çalışırız” dediklerinden değil. Tersine, artık kanıksadıkları için hareketsiz kalıyorlar.
Ama bunun bir bedeli oluyor. Muhalefet mekanizmasına dönük baskılar bu güvenilmezlik duygusunu pekiştirdiği gibi daha sıkı bir işbirliğinin önüne geçiyor.
Halbuki, Türkiye’de denge-denetleme mekanizmaları gereği gibi işlese yani yargı bağımsız, muhalefet etkili, basın işlevsel olsa; iktidarın kafasına göre popülizm yapamayacağı, müttefiklerini fütursuzca tehdit edemeyeceğinden hareketle, Ankara’da iktidara güvenmek daha kolay olurdu. Yani etkin bir muhalefet, Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel marka değerini artırırdı.
“Kendine fazla güvenen, seçim dönemlerinde oy kazanmak için bize olmadık hakaretleri eden, tehditler savuran bir iktidar var ama muhalefetiyle, basınıyla, sivil toplumuyla iktidarını zapt-i rat altında tutacak bir sistem de var Türkiye’de,” denirdi. Böylece enerji koridorları ya da tedarik zincirinde önemli misyonlar üstlenmesine yeşil ışık yakılırdı.
Muhalefet şunu söyleyebilir: AK Parti iktidarda kaldığı sürece, güven telkin edemeyecek, güven telkin etmediği sürece de önünde açılan fırsat kapılarından yararlanamayacak.
Ben bu kadar ileri gidemem.
Ama şunu söylerim: Bırakın, demokrasi konusunda vitesi ileri almayı, iktidar vitesi boşa alsa yani muhalefet partileri, basın, sivil toplum kuruluşları üzerindeki yıkıcı baskısını frenleyip, topluma nefes aldırsa işte o zaman belki Türkiye’nin “güvenilmezliği” geri plana düşüp “vazgeçilmezliği” daha fazla önem kazanırdı. O zaman ülkenin önünde açılan fırsatlardan daha fazla yararlanma imkânı doğardı.
Korkarım, seçimler sonuna kadar böyle idare edelim diyerek geri viteste gaza basılacak; ülkemizi refaha kavuşturacak bölgesel projeler ise ne yazık ki askıda kalacak.
/././
Gökyüzünde “dijital hayaletler”: GPS manipülasyonu Basra Körfezi üzerindeki uçuşları aksatıyor -Füsun Sarp Nebil-
“Adeta karşılıklı bir strateji oyunu oynuyorlar gibi. Belki karşılıklı birbirlerini tartıyorlar ya da ABD-İsrail koalisyonu, İran'ın hava savunma sistemlerinin yerini anlamaya çalışıyor olabilir. Ama bölgede GPS manipülasyonu yapıldığı da iddia ediliyor. Bu ise sivil uçaklar açısından önemli bir risk”
ABD-İsrail koalisyonunun İran'a açtığı savaş sonrasında, Basra Körfezi ve Arap yarımadası üzerinde uçan sivil uçaklar, garip ve tehlikeli bir olguyla karşılaşıyor. Navigasyon sistemleri var olmayan uçakları gösteriyor. Uzmanlar, bunu GPS manipülasyon (spoofing) olarak değerlendiriyor. Başka deyişle bu, sivil havacılığı etkileyen gelişmiş bir siber-elektronik saldırı türü.
GPS manipülasyonu, navigasyon sistemlerini aldatmak ve yanlış konum hesaplamalarına neden olmak için sahte uydu sinyallerinin iletilmesiyle gerçekleşir. GPS'i tamamen engelleyen basit sinyal karıştırmanın aksine, manipülasyon aldatmaya dayalı. Yani, sistem "yanlış verilerle" çalışıyor. Uzmanlar bunu “dijital hayalet” olarak tanımlıyor. Pilotlar ve uçak içi bilgisayarlar için tamamen gerçek görünen, sahte bir gerçeklik, büyük bir risk.

Körfezde siber-elektronik saldırı mı, karşılıklı strateji oyunu mu?
Örneğin dün gece, Körfez üzerinde uzun süre uçan 5 isimsiz uçak görüldü. Bu uçuşları aşağıdaki -dün gece FlightRadar'dan alınmış- bir görüntüden görebilirsiniz.
Gerçi bu görüntü için yoğun askeri ve sivil trafik olan yüksek nem içeren bölgede, güçlü elektronik ortam yani çok sayıda ADS-B sinyali olması nedeniyle "izleme hatası (tracking glitch)" ya da çoğaltılmış sinyal iddiası da var. Askeri uçaklar ADS-B yayını yapmaz ya da maskeler ama burada bu kadar net ve toplu halde görünmeleri normal mi?
İlaveten aşağıya bakarsanız, bugün yine 1 uçak gözüküyor ve dikkat ederseniz, körfezde adeta devriye turu atmış (mavi iz). Meşhur HARG adasının biraz ilerisinden geçiyor.

İlk haritaya dönersek aynı bölgede kümelenmiş, benzer hızda görünen, genellikle askeri uçakların kullandığı şekilde N/A etiketi taşıyan uçakların ya da tersine İranlıların birbirine saldırı düzenlemedikleri anlaşılıyor. Neden acaba?
Bakıldığında, adeta karşılıklı bir strateji oyunu oynuyorlar gibi. Belki karşılıklı birbirlerini tartıyorlar ya da ABD-İsrail koalisyonu, İran'ın hava savunma sistemlerinin yerini anlamaya çalışıyor olabilir. Uçaklar, İran radar aktivasyonunu "kışkırtmak" ya da sinyalleri toplamak ya da cevap süresini test etmek gibi nedenlerle, belirli düzende uçuyor olabilir.
Sahte sinyal olaylarındaki artış, Orta Doğu'daki elektronik savaş faaliyetleriyle yakından bağlantılı. Askeri sistemler, insansız hava araçlarını, füzeleri ve düşman navigasyon sistemlerini karıştırmak için ya da hava savunma sistemlerinin yerini tespit, İran radar emisyonlarını tespit etmek, hava savunma sistemlerini haritalamak (SAM'ler, S-300, vb.), frekansları tespit etmek, tepki sürelerini belirlemek, istihbarat, keşif, gibi amaçlarla sahte sinyaller kullanıyorlar.
GPS manipülasyonu nasıl meydana getirilebiliyor?
GPS, Dünya yörüngesinde bulunan uydulardan zayıf sinyaller alarak çalışır. Bu sinyaller nispeten zayıf olduğundan, yerden iletilen daha güçlü sinyaller tarafından bastırılabilirler. Sahte sinyal sistemlerini ele geçirenler, gerçek GPS sinyallerine özdeş sahte sinyaller üreterek, güçlerini kademeli olarak artırarak ya da alıcıyı "ele geçirerek" sahte sinyale kilitlenmesini sağlayarak bu açığı kendi lehlerine kullanabilirler.
Bu gerçekleştiğinde, bir uçak, rotasından kilometrelerce sapmış gibi görünebilir ya da kısıtlı hava sahasına girmiş gibi görünebilir. Yanlış irtifa veya zamanlama verileri gösterebilir. Bazı bildirilen vakalarda, körfez üzerinde uçan uçaklar aslında güvenli rotalarda kalırken, İran üzerinden uçuyormuş gibi görünüyor.
Bunun denizcilik alanındaki örneğini 2022'de de "kaos bölgelerinde sahte gemiler" başlığı ile haber yapmıştık. O zamanki bilgilere göre, izinsiz balıkçılık ile ilgili konular gündemdeydi. Ama kaosun en büyüğü tabii ki savaşlar.
Havacılık için riskler
Modern uçaklar, GPS'e büyük ölçüde bağımlıdır. GPS Amerika'ya ait global konumlandırma sistemidir. Askeri amaçla geliştirildi ve zaman içinde sivil kullanıma açıldı. Ama ABD bunu zaman zaman kapatıp, açmakta ya da yanlış yönlendirme için kullanabiliyor. Örneğin ülkemizin PKK operasyonları sırasında bölgeye yönelik sinyalleri kapatabilmekte ya da Bosna savaşında Avrupa Birliği tarafından kullanılan silahları, navigasyon doğruluk oranı ile oynayarak yanıltmışlığı var.
GPS sisteminin karşısında Rusların (Glonass) ve Çinlilerin (Beidou) sistemleri mevcut. Avrupa'nın Galileo sistemi ise çok uzun sürede kuruldu (ABD'nin çeşitli engellemeleri ile karşılaştı). Şu anda 23 uydu ile çalışıyor.
Diğer yandan İran, 250 kilometreye kadar uzaktaki sinyalleri bozabilen Cobra V8 gibi yerli teknolojiyi konuşlandırdı. Bu araçlar düşman füzelerini ve insansız hava araçlarını kör etmek için tasarlanmış olsa da, ayrım yapmıyor. Yani Orta Doğu şu anda gezegendeki en gelişmiş elektronik savaş sistemlerinden bazılarına ev sahipliği yapıyor.
Uçaklar GPS'i navigasyon ve rota belirlemede (yani yolunu bulmada), yakıt verimliliği ve hassas iniş sistemleri için kullanıyor. Ama sahte sinyal gönderildiğinde, pilotlar, aletli navigasyona mı yoksa manuel navigasyona mı güveneceklerine karar vermek zorunda. Çünkü yanlış sinyallerle, uçaklar, kısıtlı veya askeri bölgelere girme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Sahte sinyal göndermenin tek başına bir kazaya neden olması öngörülmese de, uzmanlar bunun zincirleme arızalara ve kokpitte tehlikeli karışıklığa yol açabileceği konusunda uyarıyor. Sonuç olarak, ortak hava sahasında "dijital bir savaş sisi" oluşuyor.
Bugünlerde BAE, Suudi Arabistan, Katar, Umman, Kuveyt ve tabii ki Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ile İran üzerinde de GPS manipülasyonu (spoofing) ve dolayısıyla “dijital sis”den bahsediliyor.
Savunma sistemleri gelişiyor, ancak GPS manipülasyonu konusunda zorluk önemli olmaya devam ediyor. Yeni sistemler sinyal gerçekliğini doğrulamaya çalışıyor. Çoklu sistem navigasyonu (GPS + yer tabanlı sistemler) birlikte kullanılabiliyor. Pilotlar da anormallikleri tespit etmek ve yedek araçlara güvenmek üzere eğitiliyor. Ancak yine de, sahte sinyaller meşru görünmek üzere tasarlandığı için tespit edilmesi zor olmaya devam ediyor.
Bu nedenle sivil pilotlar, eski tip yer tabanlı radyo işaretlerini ve hatta fiziksel haritaları kullanmak üzere eğitiliyor. Elektronik savaş sisi yoğunlaştıkça, binlerce yolcunun güvenliği artık mürettebat üyelerinin, onları bir savaş bölgesine götürmeden önce dijital bir yalanı tespit etme yeteneğine bağlı. Başka deyişle, elektronik savaş çağında, en büyük tehdit pilotların gördükleri değil, aletlerinin onlara gerçek olduğunu söylediği şey olabilir.
/././
Polis okullarında ders olması gereken bir soruşturma -Tolga Şardan-
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, çok önemli bir iddianameyi mahkemeye gönderdi. Zira iddianameye esas olan adli soruşturmanın başlamasının asıl sebebi, bir avukat ofisinin kapısına bırakılan cep telefonu ve bir not ile cep telefonundaki kayıtlar üzerinden elde edilen verilerdi. Cep telefonundan çıkan verilerin raporlaştırılmasıyla gündeme gelen isimler, anlık pozisyon ve konum değişiminin baş rolündeydi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, çok önemli bir iddianameye son noktayı koyup dava açılması amacıyla geçen hafta mahkemeye gönderdi.
Başkentin adliyesinde her gün onlarca, yüzlerce iddianame hazırlanıyor elbette.
Ancak, yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in koltuğa oturmasıyla başlayan tayinler ve atamalar fırtınası içinde hazırlanan iddianamenin önemi, içinde mafya - siyaset – devlet – bürokrasi – yargı – emniyet hattından kimi isimleri barındırması.
İddianamenin hazırlanması aşamasında başkent kulisleri epeyce hareketliydi.
Zira iddianameye esas olan adli soruşturmanın başlamasının asıl sebebi, bir avukat ofisinin kapısına bırakılan cep telefonu ve bir not ile cep telefonundaki kayıtlar üzerinden elde edilen verilerdi.
Söz konusu cep telefonunun savcılığa iletilmesiyle birlikte başlatılan adli soruşturma sırasında gün yüzüne çıkan “kritik” derecedeki bilgiler, Ankara kulislerinin fazlaca hareketlenmesine neden oldu kaçınılmaz biçimde.
Cep telefonundan çıkan verilerin raporlaştırılmasıyla gündeme gelen isimler, anlık pozisyon ve konum değişiminin baş rolündeydi.
Siyaset ve bürokrasinin parlattığı çete lideri
Güncele geçmeden önce on yıl öncesine dönelim ve basit bilgi tazelemesi yapalım.
Tarih: 15 Temmuz 2016. Yer: Ankara’nın Oran semtindeki TRT Genel Müdürlüğü bahçesi.
Başarısız darbe girişiminin yaşandığı saatlerde TRT Genel Müdürlüğü yerleşkesine ellerinde kaleşnikof silahlarla gelen bir grup, daha sonra FETÖ olarak tanımlanan yapıyla bağlantılı TSK personelini etkisiz hale getirmek için bahçede konuşlandı.
Sonradan anlaşıldı ki, Ayhan Bora Kaplan adındaki bir gencin liderliğini yaptığı grup, o sırada yerleşkede bulunan AKP’nin ünlü bürokratlarından Sadık Soylu’nun telefonundan görüştükleri zamanın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu’nun davetiyle TRT’ye gelmişti. Soylu, daha sonra İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.
O gece, Ayhan Bora Kaplan ve adamları için “yaşamlarının en kritik” dönemeçlerindendi.
15 Temmuz sürecinin üzerinden kısa süre geçmesiyle birlikte Ankara’da yer altı dünyası, yeni bir figür ve adamlarını sisteme soktu.
Ulus’ta ve Maltepe Pazarı’nda cep telefonu malzemeleri satarken, Ankara’nın uyuşturucu ticareti piyasasında kısa sürede söz sahibi oldu Kaplan ve ekibi.
TRT’ye geldiği dönemde de zaten sabıka kaydı bulunan Kaplan, zaman içinde her nasılsa bir yandan ticari işlerini büyüttü, diğer yandan da “sahip olduğu maddi güç” sayesinde özellikle emniyet ve yargı bürokrasisinde ciddi çevre edindi.
Kaplan, “torbacılık”tan sınıf atlamış, gıda sektörü başta olmak üzere ticari faaliyetlerini yürüten iş insanı konumuna evrilirken, aynı zamanda yer altı dünyasındaki “mafyatik” faaliyetlere devam etti. Avukatları da hakkındaki suçlamalarla ilgileniyordu. Dosyaları çoğunlukla kapatıldı.
Hele ki bir dönem var ki; hakkındaki şikayetlere rağmen sadece bir dava açılabildi. Diğer 7 şikâyet için takipsizlik verildi.
O dönemde verilen iki takipsizlik kararı, daha sonra yine yargı kararıyla kaldırıldı!
Kaldırılan takipsizlik kararlarına imza atan iki savcı, söz konusu iki ayrı karar sebebiyle Yargıtay’ta yargılanıyor.
Ayhan Bora Kaplan, başlayan yargılama sürecinin sonunda “organize suç örgütü” lideri konumuyla işlediği tespit edilen suçlardan 67 yıl hapis cezası aldı. Cezası Yargıtay’da onandı.
Kaplan ve ekibinin faaliyetlerinin çözülmesiyle beraber ister istemez bağlantılı olduğu emniyet ve yargıdaki bürokratlarda da huzursuzluk başladı.
Özellikle Soylu’dan sonraki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 2023 ve 2024’te gerek adli gerekse idari epeyce faaliyet yürüttü Kaplan’a yönelik.
Emniyet’e bağlantılı olduğu polisler belirlendi, haklarında işlemler yapıldı. Ancak yargıda, poliste olduğu kadar “temizlik” gerçekleşemedi. Gerekçesi, yargı mensuplarının mesleki ve siyasi konumlarıydı.
Kaplan’ın yurt dışına çıkarken yakalandığı Eylül 2023’ten itibaren yaşananları özetledim.
Perde arkasında yaşananlar hakkında ipuçları
İşte bu tablonun son ayağı geçen hafta mahkemeye sunulan yeni iddianame oldu.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, avukat ofisine bırakılan ve ana dosyanın “gizli tanığı” olduğu anlaşılan Serdar Sertçelik’e ait olduğu ifade edilen cep telefonunun savcılığa teslim edilmesiyle başlattığı soruşturmayı titizlikle yürüttü. Jandarma ile yürütülen soruşturmada Kaplan’ın avukatlarından Tarık Teoman ve Sertçelik üzerinden Kaplan ile ekibiyle teması tespit edilen polis memuru Önder Polat’ın aralarında yer aldığı şüpheliler yakalanıp tutuklandı.
İfadeler alındı. Verilere ait bilirkişi raporlarının yanı sıra teknik değerlendirme ve analiz raporları dosyaya konuldu.
İddianamenin detaylarına girmeyeceğim. Bu konuda T24’te Asuman Aranca ayrıntılı haber yazdı. Yine pazar günü maalesef tutuklanan Birgün’den İsmail Arı da konuyla ilgili haberi kaleme aldı.
Her iki haberin ayrıntılarına bakıldığında suç örgütünün faaliyetleri içinde ilginç bilgiler ve yaklaşımların bulunduğunu görmek mümkün.
Dolayısıyla bu iddianame, klasik suç örgütü iddianamesinden farklı. Suç örgütünün, siyaset ve bürokrasideki bağlantılarını aydınlattı.
Örneğin, bu iddianamenin eklerinde yer alan bir bilirkişi raporundaki bilgi epeyce dikkat çekici.
Şöyle ki; halen Dubai’de olduğu bilinen ve iddianameyle birlikte hakkında yakalama kararı çıkartılan Ankara’nın tanınmış avukatlarından Cengiz Halıç, 13 Mayıs 2024 günü Sertçelik’e, “Yarın MHP grup toplantısında iş patlayacak Serdar. Bugün ev araması vs. startı verildi. Necmi yarınki konuşma metnini birazdan atacak. Bana gelsin sana da atacağım. İzzet U. tamamlamak üzere metni. Araya sıkıştıracakmış” cümleleri yer aldı.
Bu bilgiye Sertçelik, Halıç’a gönderdiği mesajda “Abi sorun olmaz değil mi? Bir de MHP’lileri başımıza dert etmeyelim” diye sordu. Halıç, Sertçelik’e, “Paraları yerken sorun olmadı şimdi de olmaz. Abi, büyük indirmiş Necmi’ye” yanıtını verdi.
Aynı zamanda Ayhan Bora Kaplan’ın avukatı aynı gün gönderdiği bir başka mesajda “V. Başsavcı darbeden gidelim demişti. İzzet U.’ya ‘Genel Başkan’dan talimat gelsin’ demiş. O da ‘grup toplantısında tüm tuşlara basacak, göreceksin’ demiş. Y. tek yemedi paraları, yapmazsa seks kasetleri patlar” dedi.
Haliç ise “Yarın sabah dinleyin dediler. Gözü karartmışlar belli ki. Grup toplantısı varmış yarın sabah. V. Başsavcı mesajı alınca düğmeye basacak” yanıtını verdi.
Devam eden mesajlaşmada; Halıç’ın Sertçelik’e Bahçeli’nin konuşma metni olduğu tahmin edilen bir metnin fotoğrafını gönderdiği tespit edildi. Sertçelik’in fotoğrafı gördükten sonra “Bunları Bahçeli mi diyecek? Demez vallahi de billahi de. Gizli tanık diyor” yanıtını verdi.
Halıç bu cümleleri yanıtlarken, “Yarın sabah dinleyin dediler. Gözü karartmışlar belli ki. Grup toplantısı varmış yarın sabah. V. Başsavcı mesajı alınca düğmeye basacak” dedi.
Dosyaya giren bu mesajlardaki, V. Başsavcı, İzzet U., Bay Y., Necmi kimdir? Zaman içinde belli olacak.
Fakat mesajda V. Başsavcı’ya atfen gözüken “darbeden gidelim” cümlesi, ister istemez Ayhan Bora Kaplan operasyonunun en ateşli günlerinde ortaya atılan “polis hükümete darbe yapacak” söylemini akıllarda çağrıştırıyor kuşkusuz.
Hatta bu söylemi MHP lideri Devlet Bahçeli grup toplantısında telaffuz etmiş, peşinden İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Bahçeli’yi Meclis’te ziyaret edip operasyonun hükümete darbe olmadığını anlattı. Bahçeli de Yerlikaya’nın bilgilendirmesi sonrasında “darbe” söylemini kullanmadı.
Söz konusu mesajların gerçekliği ve amacı yargılama sırasında kuşkusuz netleşecek.
Çetenin kumpasını yiyen polisler!
İddianameyle gündeme gelen önemli konu başlıkların başında “polisin hükümete darbe yapacağı” şeklinde söylemin eldeki veriler ışığında suç örgütünün polise yönelik “kumpas” girişimi olduğunun anlaşılmasıydı.
Mevcut verilere bakıldığında “şimdilik” bir kumpas emaresi var. Bu tabloya kendilerine yönelik darbe ithamında bulunan polisler “biz haklı çıktık” cinsinden mutluluk yaşıyorlar.
Fakat bir de madalyonun arka yüzü var maalesef.
Kaplan’ın liderliğindeki suç örgütüne 8 Eylül 2023 günü başlatılan operasyonun geldiği nokta, gerek adli boyutu gerek polisiye soruşturma boyutu gerekse siyasi boyutuyla polis okullarına eğitim gören polis adaylarına “bir dosya nasıl böyle patlatılır!” başlıklı ders olur kanımca.
Ortada bir çete var, suç örgütünün devlette, siyasette, yargıda, poliste, bürokraside bağlantıları var. Bu bağlantılarını kullanarak hem kamu güvenliğini tehdit ediyor hem de etki altına aldığı kamu personeli aracılığıyla işlerini aksamadan yürütüyor.
Bu örümcek ağının çözülmesi sırasında savcılık polisle çalıştı. Ancak polisin kullandığı yanlış soruşturma teknikleri, çok kolayca halledilecek dosyayı içinde çıkılmaz hale soktu.
Öyle ki, böyle bir dosyada görev alan polisler, çökertmeye çalıştıkları çetenin kumpasının kurbanı oldular! Şaka gibi olaylar dizisi yaşandı.
Bunlar neden kaynaklandı, bana sorarsanız; ilk sıraya liyakatsizliği, ikinci sıraya bireysel ikbal beklentisini koyarım. Bilinen tek şey, belki de Susurluk’tan sonra mafya – devlet – bürokrasi – yargı – emniyet hattındaki kirli ilişkilerin yaşandığı sürecin temizlenmesini sağlayacak Ayhan Bora Kaplan dosyası deyim yerindeyse bir biçimde patlamış oldu.
Polisliği bilenlerin yerine “bizim çocuklar” diyerek liyakatsiz personele dosyayı teslim etmek savcılığın işini de fazlasıyla zorlaştırdı. Üstüne bir de kurumsal açıdan polis teşkilatını kamuoyu karşısında yıprattı.
Telefon neden 14 gün sonra savcılığa teslim edildi?
Son olarak pek gündeme gelmeyen bir konu daha var.
İddianamenin hazırlanmasına neden olan cep telefonu, polis müdürü Şevket Demircan’ın avukatı Recep Öksüz’ün ofisinin kapısına 12 Eylül 2025 günü bırakıldı.
Buna karşın aynı cep telefonu, 14 gün sonra yani 26 Eylül 2025 günü teslim evrakı eşliğinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edildi.
Olaya adı karışan polis müdürü Şevket Demircan, aynı dosyada beraber yargılandığı müdürü Murat Çelik’e ulaşıp bilgi verdi. Murat Çelik böylesine önemli bir durumda Antalya’daki tatilini kesip Ankara’ya gelmedi. Çelik iki gün sonra tatilden döndü. Telefonu gördü. Üzerinden 12 gün geçti. Savcılığa öyle teslim edildi telefon.
Acaba 12 günde neler oldu?
/././
TBMM’ye ve Erdoğan’a rağmen: İsmail Arı’nın garip tutuklanması -Yalçın Doğan-
İsmail Arı’nın tutuklanması eşi, benzeri bulunmayan çok ayrı bir özelliğe sahip. Erdoğan’ın “tahakküm altındaki gazeteciliğin mazide kaldığını, farklı seslerin özgürce ifade edilebildiği dönemi yaşadığımızı” ilan etmesinden 48 saat sonra... İki koruma polisiyle dolaşıyor ama, gece yarısı polis baskınıyla göz altına alınıyor!
Gözyaşları içinde Tayyip Erdoğan’ı dinliyorum.
Kendisine toz kondurmayan, her koşulda kendisini canla başla destekleyen, itinayla seçilmiş gazetecilere iftar veriyor. Oradaki konuşmasında:
“Televizyon ekranları, gazete köşeleri ve dergiler on yıllar boyunca tek tipçi, tek sesli ve üstenci bir zihniyetin tahakkümüne mahkum olmuştur. Geçmişte öyle günler yaşadık ki, farklı sesler susturuldu, halkın haber alma hakkı engellendi.
Medya organları toplum ve siyaset mühendisliğinin aparatı olarak hoyratça kullanıldı.
Ama, şimdi bunların hepsi mazide kaldı”.
Güzel sözlere hasret kalmışız, devam ediyor Erdoğan:
“Sizler kaleminizle, sözünüzle bu toplumun düşünce iklimine önemli katkılar yapıyorsunuz.
Gerektiğinde eleştirerek, gerektiğinde sorgulayarak, gerektiğinde ise, takdir ve teşvik ederek, hayati bir kamu hizmetini yerine getiriyorsunuz.
(...)Gazetecilik toplum için adeta pusula hizmeti görür.
(...)Farklı görüşlerin özgürce ifade edilebildiği, hakikatin merkeze yerleştiği güçlü bir medya hepimiz için hayati önemdedir”.
Son yıllarda haber ya da yorumlarından dolayı hapse atılan gazetecileri, onlara açılan davaları, işsiz bırakılan gazetecileri düşününce, bu sözler ferahlık veriyor.
Meclis raporu
Biri hariç, Meclis’teki partilerin katılımıyla hazırlanan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” raporu 18 Şubat’ta açıklanıyor.
Komisyonun iki temel amacı var:
Terörsüz Türkiye ve demokratikleşme.
Terörsüz Türkiye Kürt Sorunu’na kalıcı çözüm getirmeyi amaçlıyor.
Demokratikleşme ise, toplumun özgürleşmesini hedefliyor. Raporda bu hedefe dönük özel bölüm var:
“Hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde, AİHM ile AYM’nin içtihatları doğrultusunda, tutuksuz yargılamanın tüm yasal süreçlerde esas alınmasına özen gösterilmelidir. Tutuksuz yargılamanın istisna olduğu ilkesine ilişkin mevzuat gözden geçirilmelidir” (Anılan Rapor, s.43).
Devamında:
“Hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek gerekir.
Haberleşme sınırlarını aşmayan, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç sayılamaz. Buna bağlı olarak basın özgürlüğünü sınırlayan yasalar yeniden ele alınmalıdır” (Anılan Rapor, s.44).
Raporun önsözünde Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un ifadesi senet yerine:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi, milli iradenin tecelligâhı olarak milletimizin geleceğini ilgilendiren her meselenin meşru çözüm adresidir”.
Basın özgürlüğü ve gazeteciler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin emin ellerinde.
Havada kalan laflar
Önce Meclis...
Bir ay sonra Erdoğan...
Daha ne olsun!..
İki yüksek iradeden gazetecilere tanınan güvence insana küşayiş ve şevk (ferahlık ve heyecan) veriyor.
Acele etmeyin!..
Meclis’e, Tayyip Erdoğan’a ve Numan Kurtulmuş’a rağmen...
Tutuksuz yargılama lafları havada kalıyor, gazeteciler tutuklanmaya devam ediyor. Hatta, Merdan Yanardağ beş aydır hapiste, hala mahkeme önüne çıkmış değil.
İçeri girip çıkan gazetecilerin dışında, Alican Uludağ, Bilal Özcan hapiste. Furkan Karabay ev hapsinde.
Şu anda gazetecilerin yargılandığı 60 dava var.
İki koruma polisi
BirGün Gazetesi’nden İsmail Arı haberleri ses getiren başarılı, genç bir meslektaşımız.
İsmail Arı’nın tutuklanması eşi, benzeri bulunmayan çok ayrı bir özelliğe sahip.
Ankara Valiliği tarafından kendisine verilen iki koruması var.
İsmail sekiz aydır, her gün iki polisle dolaşıyor, iki polis sürekli onun yanında.
Buna rağmen...
Bayram gecesi Turhal’da akraba ziyaretinde gözaltına alınıyor, Ankara’ya getiriliyor ve tutuklanıyor.
Ne zaman?..
Erdoğan’ın “tahakküm altındaki gazeteciliğin mazide kaldığını, farklı seslerin özgürce ifade edilebildiği dönemi yaşadığımızı” ilan etmesinden 48 saat sonra.
İki koruma polisiyle dolaşıyor ama, gece yarısı polis baskınıyla göz altına alınıyor!..
Yolsuzluk haberi
Ona yöneltilen suçlamalardan biri de Yunus Emre Vakfı’na ilişkin yolsuzluk iddiası haberi.
Arı’nın bu haberinden sonra...
Ankara İl Emniyet Müdürlüğü vakfa operasyon düzenliyor, vakıf hakkında dava açılıyor.
Erdoğan’ın sözünü ettiği “kamu görevini yerine getiren” bir haber.
Nerede kaldı Erdoğan’ın sözleri?..
Nerede kaldı Meclis’in verdiği güvence?..
İki koruma polisi, doğrulanan yolsuzluk haberi ama...
Eşi, benzeri olmayan, garip bir tutuklama!..
Romanı yazılır!..
/././
MSB: Bağdat'taki Türk askeri tahliye edildi, kurulması planlanan NATO Karargâhı için çekirdek kadrolara gerekli atamalar yapıldı.
Milli Savunma Bakanlığı'ndan (MSB), yapılan açıklamada, "NATO Irak Misyonu"nun çekilmesinin kararlaştırıldığı belirtilerek, "Bu karar doğrultusunda Irak'ın başkenti Bağdat'ta görev yapan Türk Silahlı Kuvvetleri personelimizin ülkemize tahliyesi başarıyla gerçekleştirilmiştir. NATO tarafından yürütülen çekilme planı kapsamında müttefik ülke personelinin tahliye faaliyetlerine de ülkemiz tarafından destek sağlanmıştır." denildi. Kurulması planlanan NATO Karargâhı hakkında ise "Milli çekirdek kadrolara gerekli atamalar yapıldı, onay süreci devam ediyor." açıklaması yapıldı.
https://t24.com.tr/gundem/msb-bagdattaki-turk-askeri-tahliye-edildi,1309914
***
Tağşişte pes dedirten yöntem: 82 kez ifşa oldu, 46 isimle satış yaptı!
İzmir'in Selçuk ilçesinde faaliyet gösteren bir zeytinyağı firmasının, 2024'ten bu yana 82 kez tağşiş listesine girdiği ortaya çıktı. Firmanın, farklı dönemlerde 46 ayrı marka adıyla piyasaya ürün sunduğu belirtildi. İzmir'in Selçuk ilçesinde faaliyet gösteren bir zeytinyağı üreticisinin, 2024 yılından bu yana toplam 82 kez tağşiş listesinde yer aldığı belirlendi. Aynı firmanın farklı markalar altında satış yaptığı, ürünlerde ise zeytinyağına tohum yağı karıştırıldığı iddia edildi.
***
Netanyahu'nun sözcüsünün konuşmaları sızdı, istifa etti: Bibi'nin 7 Ekim'den sonra işi bitti, o hasta ve yaşlı
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun geçici Genel Sekreteri ve Sözcüsü Ziv Agmon, konuşmalarının basına sızmasının ardından istifa etti. Sızan kayıtlarda “7 Ekim başarısızlığının ardından Bibi’nin (Netanyahu) işi bitti," diyen Agmon, Likud milletvekilleri için de “Parlamentodaki Likud listesi için, tecavüzcüler ve katiller aranıyor diye bir ilan vermemiz gerekiyor, çünkü listede zaten bir hırsız, bir soyguncu ve bir adam kaçıran var” ifadelerini kullanıyor.
***
T-24













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder