İran’ı Anlamak (III): Amerika devreye giriyor, İran “Küçük Amerika” oluyor -Eray Özer/T24-

İran 1950’lerin başında ikinci demokrasi denemesini yapıyor. Karşısında yine emperyal güçler var. Bu kez Amerika da devrede. Petrolleri millileştiren Başbakan Musaddık, İngiliz-Amerikan ortaklığında planlanan bir darbeyle görevden alınıyor. Şah artık Amerika’yla kol kola. CIA’in eğittiği özel istihbaratı SAVAK eliyle ülkedeki her türlü ses yasaklanıyor. Güç sarhoşu Şah, tarihin en pahalı ve rüküş partisinde ikinci kez taç giyiyor. Bu parti ona pahalıya mal olacak, Şah henüz bunu bilmiyor.

İran’ı Anlamak dizisinin üçüncü yazısındayız. Bu kez sahneyi çölün ortasında dev bir partiyle açıyoruz.

Hayır, burası “Burning Man” değil. İran’da, çölün ortasındayız. Tarihin en kadim medeniyetlerinden birinin, Ahameniş İmparatorluğu’nun yüce sultanı Büyük Kiros’un 2 bin 500 yıl önce ülkesinin başkentini inşa ettiği yerdeyiz. O Kiros ki, bir silindirin üzerine kazıdığı şekillerle insanlığın ilk insan hakları metnini armağan etmiş dünyaya. Şöyle yazıyor silindirde:

“İmparatorluğumdaki ulusların geleneklerine, göreneklerine ve dinine saygı göstereceğimi ilan ederim. Köleliği kaldırıyorum; bu geleneğin yeryüzünden silinmesi gerekir. Bugün din özgürlüğünü ilan ediyorum: Herkes dilediği inancı seçmekte, dilediği yerde yaşamakta ve dilediği işi yapmakta özgürdür; yeter ki başkalarının haklarını çiğnemesin.”

Bizim hikayemizde ise çölün ortasında, kendini “kralların kralı” ilan etmeye hazırlanan bir tiran var. Tüm dünya liderlerini çağırmış, ülkesi yoksulluk içindeyken tarihin en rüküş, en pahalı ve en itici partilerinden birini düzenlemeye hazırlanıyor.

1971 kutlaması

Şöyle bir hazırlık hayal etmeye çalışın:

Çölün ortasına yerleştirilen çadırların tasarımı Fransızların efsane markası Maison Jansen’e ait. Yine Fransa’nın en lüks restoranı Maxim’s de Paris’ten yiyecekler için 22 milyon dolara “catering” alınmış. 18 ton gıda malzemesi getirilmiş alana. 25 bin şişe şarap, 12 bin şişe viski, 2500 şişe şampanya. Hepsi en pahalılarından. 180 garson. 1 tondan fazla havyar. Bir o kadar trüf mantarı. 360 bin yumurta.  47 kilometre uzunluğunda ipek. 250 kurşun geçirmez limuzin. Dekor olarak görev yapan 6 bin asker. Askeri kargo uçaklarıyla transfer edilen bina büyüklüğünde buz kütleleri.

Bitmedi. Aklınız almayacak ama dünyanın her yerinden binlerce ağaç getiriliyor çölün ortasına. Belli ki birkaç gün içinde hepsi çürüyecek. Ve tam 50 bin ötücü kuş ithal ediliyor bu ağaçlar için. Dallarda üç günlüğüne ötecekler. Sonra onlar da ağaçlar gibi susuzluğa kurban gidecek.

1971 kutlaması

Evet, Persepolis’teyiz. Farsça adıyla Taht-ı Cemşid’de. Yıl 1971. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi Pers İmparatorluğu’nun 2 bin 500. yılı için düzenlediği bu törende ikinci kez taç giyecek. Kendini “sultanların sultanı” ilan edecek.

Tören için ülke sıkıyönetime girmiş. İran güvenlik amacıyla sınırlarını kapatmış. Tüm okullar, üniversiteler tatil edilmiş. Solcu, Müslüman tüm öğrenci liderleri hapse atılmış.

Harcanan paranın bugünkü değerinin yarım milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor.

Ve o esnada İran’da iki kişiden biri açlık sınırının altında yaşıyor. Halk kıtlıktan ve susuzluktan kırılıyor. Köylerde tatlı su için savaşlar çıkıyor.

İran Şahı Muhammed Rıza ise iktidarının otuzuncu yılında dünyanın en zengin birkaç insanından biri. Sadece o mu, emri altındaki komutanlar, bürokratlar, hizmetliler… Hepsi çoktan köşeyi dönmüş durumda.

Bu görgüsüz gösteri harcanan onca paraya rağmen amacına da ulaşmıyor. Kum fırtınaları, gece vakti çöl soğuğu, saatler süren protokol sırası, elektrik kesintileri, geciken yemek servisi… derken kimse mutlu ayrılmıyor oradan. Belki Şah hariç.

Ama ülkenin tüm muhalefetini Şah karşısında birleştiriyor. İran’da sosyalist/komünistlerle Şii gruplar belki de ilk defa bir araya geliyor. Şah’ın yolsuzluklarını İran sokaklarında haykırmaya başlıyor.

Kuşkusuz Şah tek başına değil. Arkasında koca bir Amerika var. Kendisi iktidarının başında genç bir Şah iken başlayan bu dostluk her geçen gün büyüyor. Ta ki 1979’da ülkeden kaçmak zorunda kalana kadar.

Burada kesip ikinci bir sahneyle devam edelim. Amerika ve Şah Muhammed Rıza nasıl oldu da bu kadar yakınlaştı? Britanya nasıl taca çıktı? Genç ve tecrübesiz Şah gücünü nasıl konsolide etti? Bu ikinci sahne tüm bunları anlamamıza yardımcı olacak.

İran'da 1953 darbesi

Askerler Başbakan Musaddık’ın kapısında

Yıl 1953. Aylardan Ağustos. Askeri araç başbakanlık konutunun önünde duruyor. Araçtan inen Albay Nassiri elindeki notu başbakanın özel koruma şefine veriyor. Notta İran Şahı’nın başbakanı görevden aldığı yazıyor. İçeriye iletilen not geri geldiğinde Albay Nassiri ve adamları tutuklanıyor. Kendine karşı darbe yapıldığını anlayan başbakan darbeye boyun eğmeyeceğini söylüyor.

O başbakanın adı Muhammed Musaddık. Halkın arasındaki popülaritesi her gün artan bir lider. İngilizlerin ta 1900’lerin başından bu yana İran petrolüne “sudan ucuz” bir şekilde el koymasına itiraz etmiş ve tarihe D’Arcy anlaşması olarak geçecek anlaşmayı tek taraflı iptal ederek petrol kuyularını millileştirmiş bir başbakan, Musaddık.

İngilizler delirmiş durumda. Uluslararası mahkemelere ve Milletler Cemiyeti’ne şikayet ediyorlar Musaddık’ı. Gazetelere ilan verip, İran’dan petrol alan ülkelere dahi dava açacaklarını söylüyorlar.

Musaddık değişik bir lider. Önceki İran liderlerine benzemiyor. Hukuk eğitimini Paris ve İsviçre’de tamamlamış, doktorasını bitirip Tahran’a dönmüş. Akademisyen ve entelektüel kimliğiyle tanınıyor. Lüksü yok, yolsuzluğu yok. Onu yolsuzluğa ikna etmenin mümkün olmadığını düşmanları dahi biliyor. Britanyalılarla bir petrol görüşmesini evinde, yatağında açık pembe renkli pijamalarıyla yaptıktan sonra Time şu başlığı atmış: “İran: Pembe Pijamalarla Kalkınma?” Parlamentoda bir araya gelmez denen unsurları, mesela mollalarla komünistleri aynı yerde, Ulusal Cephe’nin altında birleştirmeyi başarıyor Musaddık.

Durum böyle olunca İngiltere 2. Dünya Savaşı’ndaki müttefiki Amerika’nın kapısını çalıyor: “Gelin, şu Musaddık’ı beraber devirelim.” Eisenhover Hükümeti henüz “bu işlerde” biraz acemi. CIA yeni kurulmuş. Ama “Tamam” diyorlar, “haydi yapalım.”

Operasyonun ismi Ajax. Bizim de iyi bildiğimiz bir deterjanın adını seçiyorlar bu “temizlik” operasyonu için. Başlarda Şah ikna edilemiyor. Korkuyor genç Şah. Kız kardeşini Fransa’dan getirtip onunla ikna ediyorlar.

Kermit Roosevelt Jr.

Amerikan tarafında Ajax Operasyonu’nu soyadı tanıdık bir isim yönetiyor: Başkan Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt Jr. İlk iş gazetecileri satın alıyor. Tüm gazeteler Musaddık aleyhine yazılarla çıkmaya başlıyor. O kadar ki, içerikleri yazmaya İranlılar yetişemeyince CIA merkezinden yazılar kaleme alınıyor.

Fakat işler istendiği gibi gitmiyor. Musaddık başta da söylediğim gibi karşı koyuyor darbeye. Halk da yanında. Böyle olunca Roosevelt İran’ın ücra köşelerine doğru kaçmaya başlıyor. Beraberinde Musaddık’ın yerine başbakanlığa getirmeyi planladıkları General Zahidi var. O da kaçak.

Zahidi isminde duralım: Bu adam da “baba” Şah Rıza Pehlevi gibi Kazak Taburu’nda yetişmiş. 1920’de anayasacılar Kaçarları iktidardan indirdikten hemen sonra reformcuların lideri Ziyaeddin Tabatabi’ye darbe içinde darbe yaparak Şah Rıza’yı başa getirmiş. Sonra Almanlara yanaşmış. Nazi sempatizanı. Hatta İngilizler 1941 işgalinden sonra Zahidi’yi Almanlar için darbe planı yapacağı gerekçesiyle tutuklamış ve sınır dışı etmiş. Ama aynı İngilizler 12 yıl sonra devletin başına yine Zahidi’yi getirmek istiyorlar. Her zaman “kullanışlı” biri general.

Norman Darbyshire (sağdan ikinci)

1953’e geri dönelim. Darbe akamete uğruyor, CIA şefi kaçıyor. CIA merkezi “Darbe başarısız oldu, operasyonu sonlandırın” mesajı geçiyor. Hatta “Musaddık’la birlikte çalışacağız” mesajı geliyor Beyaz Saray’dan. Şah korkup önce Bağdat’a, oradan Roma’ya kaçıyor.

Ama darbenin başında biri daha var: Bir MI6, yani İngiliz ajanı. Norman Darbyshire. O Tahran’da değil. Sınır dışı edilmiş, Kıbrıs’ta. Darbyshire “Durun bakalım” diyor, “daha bitmedi bu iş. Henüz ‘bizim oğlanları’ sahaya sürmedik.”

Ve bilin bakalım ne oluyor? Kendi ajanlarını sahaya Musaddık taraftarı olarak sürüyorlar! “Şah bize darbe yaptı, biz de onun kellesini isteriz” diye Musaddık yanlısı gibi davranarak ortalığı yakıp yıkmaya başlıyor ajanlar. Dalga tersine dönüyor. Sokakta “Tudeh Partisi komünist darbeye hazırlanıyor” lafları dolaşıma sokuluyor.

Muhammed Musaddık mahkemede

Bu esnada ABD, mollaların liderlerinden Ayetullah Kaşani’yi de devreye sokuyor. Mollalar da Musaddık’ın karşısına geçiyor. Ve nihayetinde Musaddık tutuklanıyor, aslen başarısız olan darbe amacına ulaşıyor.

İran 1906’dan sonra ikinci demokrasi girişiminden de emperyalizmin müdahalesi sonucu başarısız ayrılıyor.

Tahmin edersiniz ki Huzistan kapıları yeniden yabancılara açılıyor, petrol kuyuları emperyal güçlerin emrine sunuluyor. Tek bir farkla. BP tek başına değil artık. İşin içinde ABD de var.

Hatta şöyle oluyor: Ajax Operasyonu Britanya’nın değil, ABD’nin hanesine başarı olarak yazılıyor. Amerika, Britanya’ya, “Sen şöyle bir çekil, artık ben muhatabım İran’la” demiş oluyor.

Muhammed Musaddık 

Nitekim Amerika genç şahla ilişkileri kısa sürede çok ilerletiyor. Şah Muhammed Rıza’nın halkta bir karşılığı olmadığı bilindiğinden (olsa Şah’ın baştan beri hazzetmediği Musaddık tüm grupların desteğini alamazdı) genç şahın emrine bir gizli servis veriliyor: CIA’in eğittiği SAVAK!

Sonrası 26 boyunca “şahların şahı” Muhammed Rıza’nın tiranlığıyla geçiyor. Şah rejimi her kesime ama en çok da öğrencilere, sola, aydınlara işkence ediyor. Çoğu kitap yasaklı. Okuyana işkence kesin. Rejimi eleştirmek vatan hainliği, cezası yine işkence.

İran, küçük bir Amerika’ya dönüşüyor. Şah, evet reform yapıyor ama reformdan anladığı asla demokrasi, eşitlik, ifade özgürlüğü filan değil. Petrolden gelen paradan kendine ve yandaşlarına aktardıklarından kalanla köprü, yol, baraj yapıyor. O kadar çok para akıyor ki, rejim bu paralarla onca yolsuzluğa rağmen 26 yıl ayakta kalıyor.

ABD ve İran o kadar yakın ki, düşünün, Amerika’nın elindeki son teknoloji F-14 Tomcat uçağı ilk kez Şah döneminde İran’a satılıyor.

Hadi uçakların Şah zamanı “müttefik” İran’a satılması normal diyelim. Peki ya, Humeyni sonrası silah satılması, bazı istihbarat belgelerinin İran’la özel olarak paylaşılması, elçiliklerindeki Amerikalı diplomatların serbest bırakılmaması için arka kapı diplomasisi yapılması? Onlara da “normal” denebilir mi?

Eray Özer/T24

Bu kısma da bir sonraki ve sonuncu bölümde gelelim.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Kötülüğe direnen Musa’nın hikâyesi + Tüylü Dinozorlar, İnsan Kibri ve Spielberg'ün Zaman Makinesi -BİRGÜN-

Kötülüğe direnen Musa’nın hikâyesi -Tuğçe ÇELİK-  Yönetmen  Seyfettin Tokmak’ın bol ödüllü filmi ‘Tavşan İmparatorluğu’ seyirciyle buluştu. ...