MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor - Yiğit Günay / soL-

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor. 

Milli İstihbarat Teşkilatı, işleyiş biçimi olarak giderek amerikanlaşıyor. MİT'in kurduğu Akademi, raporlarında daha militan bir Amerikancılığı "stratejik vizyon" diye Türkiye'nin önüne koyuyor. Tablo, Türkiye'de düzenin dönüşümünün ipuçlarını ele veriyor.

MİT’in amerikanlaşması, yakın tarihli bir olgu.

Amerikancılaşmak değil kastımız. Milli İstihbarat Teşkilatı dahil, Türkiye devletinin kurumları Soğuk Savaş’tan beri ABD’ci.

Yaygın olarak modus operandi deniyor, işleyiş tarzı anlamında, MİT, işte bu bakımdan sonra yıllarda amerikanlaşıyor.

ABD’de istihbarat kurumları hem birbirleriyle rekabet halinde hem de sürekli olarak halka dönük reklam ve tanıtım faaliyeti içindedir. CIA, kurum içi işleyişi anlatmak için Youtube ve podcast yayıncılığı yapar, FBI kariyer fuarlarına katılıp LinkedIn’de iş ilanları açar, NSA hacker konferanslarında masa kurar… Film ve dizi yapım şirketleriyle ortak iş yapmak için birimleri olduğunu bilinir, internete “şifre çözme”, “harita okuma” bulmacaları yerleştirilir…

Bu kurumlarda da elbette gizlilik vardır, fakat kültür farklıdır. ABD tipi başkanlık sisteminde bu kurumlar özellikle yasama organından epey özerktir, piyasayla bu kadar içli dışlı olmanın, şirketlerle aynı oyunu oynuyor olmanın çıktısı olarak kişiler, isimler, bireysel kariyerler pek önemlidir.

Yasemin Çongar’ın kocasının eski bir CIA çalışanı olduğunun, ABD’de gayet normal karşılandığı üzere, bizzat özgeçmişine yazması üzerine öğrenildiği hatırlanabilir.

Amerikan modus operandi’si, Türkiye’nin geleneksel devlet yapısı ve anlayışıyla, istihbarat kurumlarının tutum ve davranışıyla epey mesafelidir.

Ama mesafe giderek kısalıyor.

MİT Başkanı’nın bir yabancı devleti ziyaret etmesi, burada yüzlerce kişi ve onlarca kamera arasında bir arabanın yolcu koltuğuna binmesi, şoför koltuğuna (o sırada hâlâ “terör listelerinde” yer alan ve) iktidarı yeni ele geçirmiş grubun başındaki  Colani’nin geçmesi ve ikilinin birlikte el sallayıp seyahat ederek poz vermesi, yakın zamana kadar tahayyül edilebilir miydi?

MİT Başkanı İbrahim Kalın, o sırada çiçeği burnunda "başkan" Colani'yle Şam sokaklarında araba turunda. 

Peki, “MİT Instagram hesabı açıp, evine yeni internet bağlanmış hevesli ergenler gibi Osmanlı savaş müziği eşliğinde ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ diye paylaşımlar yapacak” dense, “hadi oradan” tepkisi verilmez miydi?

Kısa zamanda, hızla yaşandı değişim. Artık MİT de, tıpkı ABD’li muadilleri gibi sayfasında kariyer ilanları veriyor, “Teşkilat” gibi dizi yapım işleriyle haşır neşir oluyor, internette bulmacalar paylaşıyor, “casusluk aletleri” sergileri düzenliyor.

Tüm bunlar teşkilatın iç kültür ve işleyişine nasıl yansıyor bilmiyoruz, ama dışarıdan bakınca dönüşümün izlerini görebiliyoruz.

'Ülkenin stratejik vizyonunu oluşturacak kadrolar'

Milli İstihbarat Akademisi’nin (MİA) 2023’teki kuruluşu da bu amerikanlaşma sürecinin parçası. Lisans sonrası eğitim veren kurum, MİT’in sayfasındaki açıklamaya göre, “Türkiye’nin stratejik vizyonunun çizilmesine katkı sağlamak, bu doğrultuda güvenlik, istihbarat ve bölge çalışmaları alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak” ve “Türkiye’nin stratejik vizyonunu oluşturacak kadroların eğitilmesine destek olmak” misyonuyla hareket ediyor.

İşin aslı, burada ifade edilen misyonlar açısından yeni yapılar kurulması, MİA’yla başlamadı. Özal-12 Eylül müdahaleleri sonrası girilen yolda, tıpkı Batı’da olduğu gibi STK’lar pıtrak gibi çoğalırken, think-tank denilen düşünce kuruluşları da hayatımıza girmeye başladı. 2006’da kurulan SETA Vakfı, bunlar arasında öne çıktı. Vakfın kurucu başkanı İbrahim Kalın’ın bugün MİT’in tepesine oturması, Akademi’nin başındaki Talha Köse’nin yine SETA’dan çıkmış olması, AKP döneminde devletin çok sayıda kurumuna kadro yetiştirilmesinin dışında, istihbarat alanında bu vakfın özel bir konumu olduğunun kanıtı sayılmalı.

Bu açıdan, SETA’nın Batı’yla yalnızca biçimsel değil, organik ilişkilerinin masaya yatırılmasının mutlak bir ihtiyaç olduğunu vurgulayalım, Stratfor belgelerini hatırlatalım, kadro transferinin ötesinde Vakıf’la MİT arasında nasıl bir geçişkenlik olduğunun ve bu dolayımın nasıl ilişkilenmelere kapı araladığının irdelenmesi gereken bir husus olduğunu bir kenara yazalım, fakat bu yazının sınırlarını zorlamamak adına orada duralım.

Sonuçta MİA, doğrudan MİT’e bağlı bir akademik-bürokratik düşünce kuruluşu olarak 2024’te faaliyetlerine başladı.

“Türkiye’nin stratejik vizyonuna katkı sağlamak” amacıyla Akademi, son dönemde iki kritik rapor yayımladı. “12 Gün Savaşı ve Türkiye için Dersler” başlıklı rapor Ağustos 2025’te, “Jeopolitik Rekabetin Dönüşümü, Yeni Meydan Okumalar ve Türkiye” başlıklı raporsa Şubat 2026’da, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısına günler kala kamuoyuyla paylaşıldı.

İngilizce düşünce jenerasyonunun subversif tırmandırması

Yazının devamında, bu iki raporun militan şekilde ABD'ci, daha doğrusu Trump'çı içeriğini tartışacağız. Fakat bahsi “amerikanlaşma”dan açmışken, önce biçimsel bir boyut üzerinde duralım.

Milli İstihbarat Akademisi kadrolarının dünyaya tamamen anglosakson perspektifinden baktığı, raporların diline ve kaynakçasına bakınca kabak gibi ortaya çıkıyor.

Son raporun başlığındaki “Yeni Meydan Okumalar” lafı, zaten kulak tırmalıyor. Buna rağmen yazarlar illa ki bu zorlama ifadede karar kılıyorlar, çünkü aslında Türkçe’ye tercümesi hep zorlu olan “challenge” sözcüğünü kullanmak istiyorlar, İngilizce düşünüyorlar ve Türkçe “olduruyorlar”.

Bu İngilizce düşünme ve Türkçe’yi pek bilmeme hali, rapor boyunca tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Üretmek, geliştirmek yerine “müşterek harekât kabiliyeti jenerasyonu” deniliyor, “jeopolitik oyun bozucu ve küresel meydan okuma ekseni” gibi İngilizce mütercim tercümanlık birinci sınıf öğrencilerinin sınavda yazsalar hocalarından azar yiyeceği kadar çeviri kokan ifadeler kullanılıyor, “escalation” sözcüğü okununca bunu Türkçe ifade etmek yerine “Rus tırmandırması” gibi akla ziyan terimler uyduruluyor, Osmanlı’dan beri istihbarat faaliyetlerinin en temel meselesi olduğundan bu topraklarda asırlardır müfsidane, tahripkârane, heddâm, muzır, muhtel, yıkıcı, bozguncu gibi çok sayıda sözcükle ifade edilen eylemler hep İngilizce “subversive” sözcüğüyle ezberlendiğinden metne de “subversif faaliyetler” diye sokuşturuluveriyor.

Dilde kendisini gösteren durum, son raporun kaynakçasında adeta göze sokuluyor. 70 dipnotta atıfta bulunulan kaynakların iki istisna hariç tamamı İngilizce. Biri, herhalde başka bir İngilizce makalede görülüp buraya eklenen Danca bir Danimarka gizli servisi bilgi notu. Diğeriyse rapordaki tek Türkçe kaynak: Yine Milli İstihbarat Akademisi’nin bir başka raporu.

Türkiye’ye stratejik vizyon çizecek ve bu vizyonu oluşturacak kadroları yetiştirecek kurumun üretimine bakılırsa, dünyayı anlamak için yalnızca İngilizce kaynakları okumak yetiyor, dahası, Türkçe dilinde dünyada olup bitenlere dair kayda değer hiçbir özgün bilgi veya fikir üretilmiyor.

Amerikanlaşma, böylece, birkaç sosyal medya paylaşımı veya iş ilanının ötesine geçiyor. Biçimle içerik arasında diyalektik bir ilişki bulunduğu kuralı, kendisini dayatıyor. Dışarıda verilen görüntünün amerikanlaşmasıyla, içeride zihinlerin amerikanlaşması kol kola gidiyor.

Açıklayıcı bir Akın Gürlek parantezi

Şimdi bir parantez açalım ve yazımızın meramının iyice anlaşılması için zaruri bir yan yola sapalım.

Üzerinde durduğumuz “amerikanlaşma” MİT’le sınırlı değil. Türkiye’nin düzeni amerikanlaşıyor ve bu yalnızca kurumları değil, kültürü, ahlakı, düşünce yapısını ve hayatla kurulan ilişkiyi de dönüştürüyor.

Akın Gürlek örneğini ele alalım. MİT için çizdiğimiz biçimsel amerikanlaşma tablosu, aynı zaman diliminde yargıda da, özellikle Gürlek’in başında olduğu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yaşandı. Türkiye’de kimi savcıların bireysel olarak ağırlık kazanması ve doğrudan birer siyasi aktör gibi davranmasıyla geçmişte de çok karşılaşıldı. Ama savcılıkların sosyal medya hesabı açması, zırt pırt mesaj paylaşması, Başsavcı’nın gazetecileri toplayıp henüz mahkeme heyetinin henüz kabul etmediği, savunma makamının görmediği iddianame taslağını milletin eline tutuşturarak nutuk atıp yargı dağıtması, yakın zamanda normal sayılmaya başladı.

Fakat Akın Gürlek örneği, esas, bu amerikanlaşma meselesinin bütünlüklü olduğunu ortaya koyması bakımından manidar. Gürlek’in, açık kanun hükümleri hilafına, bilgi, birikim ve yetenekleriyle hiçbir alakası olmamasına rağmen devletin Lüksemburg’daki bir madencilik şirketinin yönetim kuruluna üye olarak atanıp maaş aldığının ortaya çıkması, ana muhalefetin de kaçınılmaz basiretsizliğiyle, “son maaşını aldığı tarih yargı mensupluğuna döndüğü tarihten önce mi, sonra mı” gibi anlamsız bir detaya sıkıştırılıp rafa kaldırıldı.

Evet, yüz yıldır aşındırıldı, başından beri tersini yapanlarla çok karşılaşıldı, zaten kapitalizm koşullarında sürdürülmesi de imkansızdı, ama Cumhuriyet’in kurulmasından sonra devlet memurluğunun, kamu çalışanı olmanın, halka hizmet etme ve halka karşı sorumlu olmayı içeren bir kültürü vardı. Kırmızı çizgiler kimilerince aşılırdı, yine de kendi cebini doldurmak hor görülür, Turgut Özal’ın “benim memurum işini bilir” lafı tartışma koparırdı.

Artık nasıl ki zengin İslamcılar “vicdan rahatlığıyla” eşlerini aldatmak ama Allah’ı aldatmamak için muta nikahı kıyıyorlar, yeni düzenin yürütücüleri de mükafatlandırılmak istenen yargı mensuplarına üç kere “boş ol” deyip şirketten maaş bağlıyor, yine yargıda hizmet gerekirse “koş gel” deyip kaldıkları yerden devam ediyorlar.

Yeni düzende, bunun kabul görmesini istiyorlar. Amerikanlaşma, özünde bir piyasalaşmayı barındırıyor, paranın önüne çıkacak hiçbir kırmızı çizgi olmaması, piyasanın sızamayacağı hiçbir kurum kalmaması, devletin bir yandan küçülürken bir yandan aşınarak sermaye ve STK’larla arasındaki sınırların muğlaklaşması, “iş dünyası” bürokratik engelleri rahatlıkla aşacak güçlü yürütmeyle muhatap olup rahat ederken kamunun eline bırakılan sorumlulukların birer “business”, kamuda çalışanların da birer “ticaret erbabı” olarak algılanması arzulanıyor.

İktidarın “yerli-milli” söyleminin de, muhalefetin kaçınılmaz basiretsizliğinin de kökeninde, bu değişikliği benimsemeleri yatıyor. Süreç bütünlüklü olunca, şu veya bu parçasından sızlanmak afaki kalıyor.

'Geleneksel ittifak ilişkilerinin iyileştirilmesi mülahaza edilmiştir'

Milli İstihbarat Akademisi raporlarına dönelim. Geçtiğimiz yıl Haziran ayında İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla biten “12 Gün Savaşı” hakkında yazılan rapor, yayımlandığı dönemde soL Haber dışında pek hakkıyla ele alınmadı.

Tıpkı son rapor gibi bütün kaynakçası İngilizce metinlerden oluşan “12 Gün Savaşı” değerlendirmesi, uzun uzun ve coşkuyla İsrail’in askeri yetenek ve kapasitesini övüyor, savaştan İran’ı sorumlu tutuyor, “Türkiye bu aşamada İran’ın nükleer faaliyetlerinden, geniş füze ve SİHA envanterinden ve bölgesel milis şebekesinden en az İsrail ve ABD kadar tehdit hissetmektedir” tespitinde bulunarak, olası senaryolardan biri olarak betimlediği (ve geçen hafta gerçekleşen) yeni bir savaş durumunda Türkiye’nin önceliğinin İran tehdidi olması gerektiğini belirtiyordu.

52 sayfalık rapor İsrail’i de Türkiye’nin önündeki engellerden biri olarak niteliyor, fakat, bu engeli aşmanın yolunun daha ABD’ci ve NATO’cu bir çizgiye oturmak ve İsrail’le ilişkileri onarmaktan geçtiğini savunuyordu:  Uluslararası düzlemde devletler arası güç kullanımının ve sivil kayıpların normalleştiği bir ortamda, geleneksel ittifaklar kesin ve tam bir koruma sağlamasa da İran örneği, tarafsız kalmaya çalışan ülkelerin bir anlamıyla 'sahipsiz' kaldığını ve daha kolay hedef alındığını göstermektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin, Suriye iç savaşıyla eş zamanlı olarak yıpranan geleneksel ittifak ilişkilerini onarmaya yönelik son dönemde attığı adımlar daha da anlam kazanmaktadır. Türkiye’nin son yıllarda ABD ile ilişkilerini iyileştirmesi, NATO ile ilişkilere de yansımıştır ve bu sürecin sürdürülmesinde fayda mülahaza edilmektedir.

Bu paragrafın “İsrail’le ilişkileri onarma” önerisinde bulunduğunu nereden çıkarıyoruz? “Geleneksel ittifak ilişkileri” söyleminin, Türkiye’nin İsrail’le on yıllardır süren yakın işbirliğini de içermesinden…

2025 Ekim ayında yazdığımız “Büyük Tıkanma” analizinde de işaret ettiğimiz üzere, MİA raporunun çıktığı Ağustos ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bir mülakatta “Bütün bunlar ortaya çıktıkça İsrail’in geleneksel dostlarının da İsrail’le daha fazla beraber görünme, hareket etme lüksü kalmıyor” diye yakınıyor, aynı terimleri kullanarak, gönülden geçenin İsrail’le yeniden, açıktan birlikte hareket etmek olduğunu dile getiriyordu. Bir ay sonra eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal birdenbire basına konuşmaya karar veriyor, “Bizim geleneksel politikamızın bir ayağı bölgede İsrail ile iyi ilişkiler içinde olmaktır. Unutmayın, İsrail devletini tanıyan ilk Müslüman ülkedir Türkiye” dedikten sonra, derhal İsrail’le iyi ilişkiler kurulması gerektiğini vaaz ediyordu.

Nitekim geçen Eylül ayında Erdoğan başkanlığındaki geniş hükümet delegasyonu, New York ziyaretinde Trump ve ABD yönetimine ne isterlerse verecek, NTV’nin sonradan kovduğu muhabirinin kaza eseri kayda alınan ifadesiyle, karşılığında “bir bok alamayacak”tı.

Aradan geçen beş ayda Türkiye’nin İsrail tedirginliği giderek arttı, tedirginliği arttıkça Amerikancılığı da katlandı. Tehlikeden kaçınmak için büyük patrona yaltaklanmayı seçenler, son beş ayı Washington’dan gelen sinyallere göre bir o uca, bir bu uca savrulan nevrotik bir ruh haliyle geçirdiler.

Sabah gazetesinin bir köşe yazarı, Aralık ayının başında ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinden “ABD’nin artık İsrail’den bıktığı” sonucunu çıkarıp “Türkiye'nin doğal, tarihsel, kültürel, ekonomik, coğrafi ve siyasi avantajları nedeniyle bölgesel hegemon olarak yükseleceği dinamikler kaçınılmaz olarak devreye girecektir. Bu gerçek şimdiden Türkiye'ye Avrupa ile İsrail karşısında kritik manevra alanları kazandırmış durumda” sözleriyle Trump’ın favori işbirlikçisi olarak Türkiye’yi seçmesi ihtimali karşısında zil takıp oynayacak kıvama gelirken, Aralık ayının sonunda Suriye’de Rojava meselesinin giderek kızıştığı, İsrail’in sürekli bastırdığı ve ABD’nin henüz atacağı adıma dair kararını açıklamadığı sırada “ABD'nin küresel ve bölgesel stratejisini artık siyonist tandanslı olmaktan çıkarıp Türkiye merkezli bir rotaya sokmasının aciliyeti her geçen gün daha da artıyor” temennisinin arkasına “Türkiye'nin kadim stratejik coğrafyasına dönüşü sadece İsrail'i korkutmuyor. Bizimle yakın müttefik görüntüsüne özel itina gösteren ABD dâhil birçok Batılı ve Doğulu mahfilde derin endişelere yol açıyor” şeklinde bir ABD karşıtı çocukça böbürlenme ekleyiveriyordu.

Avrupa’yı aşağılayıp Trump ABD’sini yücelten yazıları hiçbir gün sayfalarından eksik etmeyen yandaş basın, İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs’la Beyaz Saray’ın takdis ettiği bir yakın işbirliğine girip, bu yan yana gelişin esas olarak Türkiye’ye karşı olduğunu ayan beyan duyurması karşısında dehşete kapılıyor, takdir görememiş üvey evlat gibi Washington’a veryansın ediyordu.

Kaygıyla kibir, korkuyla coşku sürekli birbirinin yerine geçiyor, Hakan Fidan Şam’daki basın toplantısında ağzından İsrail lafı çıktığı anda mikrofonu kapatılmak suretiyle susturulup aşağılanmasını sineye çekerek kös kös Ankara’ya dönmek zorunda kalıyor, ama Rojava meselesinde ABD Türkiye’yi de rahatlatacak bir geçici çözüme yönelince “Suriye’nin esas patronu biziz” havalarında caka satmaya kaldığı yerden devam ediyordu.

'Vestfalya sonrası hukuk anlayışına dayalı Batı askerî-stratejik kültürü'

ABD’ye yaltaklanma arayışı gündelik siyasette tüm bu gelgitlerle tezahür etse de, devlet temel doğrultudan şaşmıyor, gelmekte olduğunu gördüğü ve dünyayı birbirine katacağı herkesin malumu gelecekte ABD saflarında yer alma kararlılığıyla adım atmayı sürdürüyor.

Milli İstihbarat Akademisi’nin geçen ay yayımlanan ikinci raporu, işte bu temel doğrultuyu ortaya koyuyor.

Giderek amerikanlaşan MİT, Türkiye’nin daha da Amerikancılaşması gerektiğini söylüyor.

“Bugün dünya (...) bir siyasi-askerî zemine geri dönmektedir” tespitiyle dünya genelinde bir hesaplaşmanın yaklaşmakta olduğu mevcut kutuplaşmayı resmeden rapor, küresel gelişmeleri ve gerilimleri genel bir ABD’ci yaklaşım bir yana, net bir Trump’çı bakışla okuyor.

NATO içindeki fay hattının bir yanında ABD, diğer yanında “Fransa’nın başını çektiği Avrupa Otonomisi Koalisyonu”nun olduğunu belirten rapor, tıpkı Trump gibi Avrupa’nın geçmiş siyasi yaklaşımlarını mahkum ederken, kıtanın gelecekte de ABD’ye bağımlı olmaktan kurtulamayacağını vurguluyor, “ABD çekilirse Avrupa kendisini savunamaz” diyor.

Raporda, NATO’ya yönelik Trump’çı eleştiriler tekrar ediliyor: Genel tabloya göre NATO, jeopolitik değerlendirme ve öngörülerinde yanılmıştır. Zira ‘küresel çapta bir devletler arası savaşın çok zayıf bir ihtimal olduğu, Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasında geniş çaplı harekâtlara girişmeyeceği, Orta Doğu’da İran’la çatışmanın diplomatik olarak engellenebileceği, Çin’in askerî atılımları önceliklendirmeyen ekonomik bir aktör olarak kalacağı ve geleceğin ağırlık merkezinin düşük yoğunluklu çatışmalar olacağı’ varsayımları; Batı askerî siyasa ve savunma planlamasını, en az 13 yıl boyunca gerçekçi jeopolitik değerlendirmeler segmentinde geri bırakmıştır.

Böylece küresel savaşa hazırlık yapılması ve NATO'cuların savunma bütçelerini artırması gerektiğine dair ABD dayatmasının haklılığını teslim eden rapor, uzun uzun İngilizce kısaltmasıyla CRINK olarak isimlendirdiği Çin-Rusya-İran-Kuzey Kore bloğunun avantaj ve kırılganlıklarını irdeliyor.

MİA’nın hazırladığı metin o kadar militan şekilde Trump’çı ve NATO’cu ki, yer yer AKP’lilerin dahi dile getirdiği, Rusya’nın NATO tarafından kuşatılıp köşeye sıkıştırıldığı gerçeğini tersine çeviriyor, Rusya’yı saldırgan bir güç olarak tarif ederken NATO’yu “Rusya’ya karşı yeterince adım atmamakla” eleştiriyor: Vestfalya sonrası hukuk anlayışına dayalı Batı askerî-stratejik kültürü; savaşı, açık ve belirli bir hukuki durum olarak tanımlamaktadır. Rus askerî-stratejik kültürü ise harp hâlini, muharip kuvvetlerin fiilî angajman öncesindeki gri aşamalara kadar genişleten bir paradigmaya dayandırmaktadır. Sovyet KGB’sinin son jenerasyonundan gelen Rus güvenlik elitinin, ülkeyi fiilen NATO ile savaş hâlinde görmesi; buna karşılık NATO tarafında böyle bir algının bulunmaması, son derece asimetrik ve tehlikeli bir stratejik anlayış farkına işaret etmektedir.

Bu pasajda asıl dikkat çekici olan, MİT’e bağlı kurumun “Türkiye’ye stratejik vizyon” sunacağı muştulanan kadrolarının, Rusya’yı “saldırgan düşman” olarak tarif ederken antikomünizmi içerip aşan, asırlara yayılan, varoluşsal bir Rus düşmanlığının karşısına, sözde kadim ve yeknesak bir Batı kültürünü koyacak ve büyük bir iştahla bu muhayyel Batı medeniyetini kollayacak kadar amerikanlaşmış olmalarıdır.

Demek ki teşkilatın başına bağlama çalıp İslam felsefesi üzerine kitaplar yazan birini getirmek zevahiri kurtarsa da, bâtını (içeriği) kurtarmaya yetmiyor.

28 Şubatçı paşalar İsrailli kankalarına yeni Osmanlı rüyalarını anlatırsa...

Bitirirken, amerikanlaşmanın MİT’ten ibaret olmadığını, ama daha önemlisi, bütünlüklü bir yeni düzen tertibinin çıktısı olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda var.

Mesele AKP’den ibaret değil. Zaten Türkiye’de İran karşıtlığının mezhepçi dincilerde olduğu kadar batı yanlısı sözde cumhuriyetçilerde de epey köklü olduğu düşünüldüğünde, bugün Türkiye halkının karşısındaki en yakıcı tehdit olan İran’la savaşa sürüklenme ihtimalinin zemininin, hükümetle sınırlı olmadığı kolaylıkla fark edilir.

ABD’yle kurulan ilişkide bir yandan gıpta ederken diğer yandan ödü kopma, sürekli diken üstünde hissetmesine rağmen ve tam da bu yüzden gidip gidip sırnaşmaya çalışma hali AKP’yle başlamadı, AKP’yle de bitmeyecek. Türkiye’nin egemenleri, çok daha eskiden beri “bizi bölecekler” sanrıları ve “sınırlarımızdan taşacağız” hülyaları arasında nöbet geçirme halinde.

Aralık ayında İsrail’in Jerusalem Post gazetesinde yayımlanan ve Türkiye’de de feryat figan ABD’ye verip veriştirilmesine yol açan “Sekizinci ve en tehlikeli cephe: Türkiye nasıl bir müttefikken stratejik bir tehdit haline geldi” başlıklı makaleye bakalım.

Makaleyi kaleme alan, İsrail ordusundan emekli Tümgeneral Giora Eiland, Türkiye’yle İsrail’in eskiden nasıl dost ve müttefik olduğunu anlatmak amacıyla, AKP öncesi dönemde Türk generallerle dost sohbetlerinde kendisine şunları anlattıklarını hatırlatıyor: Büyük Osmanlı İmparatorluğu günlerinin geride kaldığını anlıyoruz ve onların geri dönmesini beklemiyoruz. Ancak, 1923'te bize dayatılan sınırları kabul etmiyoruz. Türkiye'nin doğal sınırları en az üç yerde genişlemelidir: güney sınırı, Ege Denizi ve Kıbrıs. Güney sınırına gelince; adil ve doğru olan sınır, Suriye'deki Halep şehri ile Irak'taki Musul şehri arasında uzanan hattır.

1923 Cumhuriyeti’nin “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımından kurtulup yayılan bir Türkiye hayali, artık yerleşik deyimle yeni-Osmanlıcı çizgi, kökü AKP öncesine uzanan ve sermaye sınıfının arzularıyla boy atan bir eğilim olageldi. Yeni bir Türkiye için, yeni bir düzen gerekiyordu. Başkanlık sistemine geçmiş, her boyutuyla giderek amerikanlaşan bir Türkiye, elbirliğiyle inşa edildi.

Günden güne değişen ruh halini bir kenara bırakıp, Türkiye’nin yeni düzeninin istikametini kavramak gerekiyor. Amerikanlaşan MİT’in raporları, Türkiye’nin radikal şekilde Amerikancılaştırılmasını salık veriyor. Bu eğilim, AKP’nin kapsayamadığı düzen güçleri içinde de destek görüyor.

Kemal Okuyan’ın dün kaleme aldığı “Türkiye'yi savaşa sokmak isteyenler kimler, planları ne?” yazısında dile getirdiği, NATO üzerinden Türkiye’yi İran’a karşı savaşa sokmaya yönelik bir provokasyon tehdidi, bu yüzden çok ciddiye alınmalı.

Yiğit Günay / soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor - Yiğit Günay / soL-

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor.  Milli İstihbarat Teşkilatı, işleyiş biçimi olar...