Kötülüğe direnen Musa’nın hikâyesi + Tüylü Dinozorlar, İnsan Kibri ve Spielberg'ün Zaman Makinesi -BİRGÜN-

Kötülüğe direnen Musa’nın hikâyesi -Tuğçe ÇELİK- 

Yönetmen Seyfettin Tokmak’ın bol ödüllü filmi ‘Tavşan İmparatorluğu’ seyirciyle buluştu. İlk kez 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal  Film  Festivali’nde gösterilen ve 7 ödülle taçlanan filmin başrolünde Kars’ta çobanlık yaparken keşfedilen Alpay Kaya, Sermet Yeşil ve Kubilay Tunçer yer alıyor.

Güven figürlerinin çöktüğü, kurumların istismar mekanizmasına dönüştüğü bir dünyada Musa adlı bir çocuğun iç dünyasını koruma çabasını anlatan film, çocukluğun toplumsalla ilişkisini ele alıyor.

Ayrıca Musa’nın yoksullukla örülü bir evrende kurduğu hayal alanı üzerinden çocukluk meselesini de tartışmaya açıyor.

Filmdeki rehabilitasyon merkezi, baba figürü, erkek egemen güç ilişkileri ve şiddet döngüsü bozuk düzenin parçalarını oluştururken Tokmak’ın kurduğu tavşan-tazı alegorisi bu düzeni açık ediyor: Savunmasız çocuklar ile onları avlayan yetişkinlerin dünyası.

Eser sadece Musa’nın hikâyesini değil, çocukluğu yaralayan toplumsal yapıya dair karanlık bir tabloyu seyirciye aktarıyor.

Hikâyenin merkezindeki en önemli sorunun “Bir çocuk ne zaman evinin yolunu kaybeder?” olduğunu belirten Tokmak ile filmin çıkış noktasını, sembolik evrenini ve çocukluk meselesinin arkasındaki sistemsel boyutu konuştuk.

🟥 Filmin karanlık evreni nereden doğdu?

Çok uzun zamandır çocukluk üzerine çalışıyorum. Çocuklarla çalışıyorum. Hatta üzerine doktora da yaptım İngiltere’de sinemada çocukluk üzerine. Bu filmde hem kendi çocukluğumdan hem de diğer çocukların yaşadıklarından yaptığım gözlemler var. Çünkü kötülüğü gözlemek zorundaydım, zarar görmemek amacıyla iyiyle kötüyü anlamaya çalışıyordum. Filmin oluşumundaki kritik aşama gönüllü olarak Ümraniye Cezaevi’ndeki çocuklarla çalıştığım dönem oldu. Orada iki yıl boyunca kısa filmler çektik. O çocuklardaki derin depresyon, melankoli beni çok çarpmıştı. Sürekli kendime şu soruyu sordum: Hangi noktada insan evinin yolunu kaybediyor? Ne oluyor da evinin yolunu kaybediyorsun ve geldiğin yer cezaevi oluyor? Bende çocukken yalnız başıma dolanırdım, başka mahallelere giderdim ama evimin yolunu biliyordum. Bir şekilde eve dönüyordum. Çünkü bende ev duygusu yerleşikti. Fakat o çocuklarda kaybolan şey buydu. Onlardan dinlediklerim çocukluğun nasıl bir şey olduğuna dair düşünmemi sağladı, filmde de bunu göstermek istedim.

🟥 Anlatıda çocukların savunmasızlığı çok güçlü, güvenecekleri hiç kimse yok.

Kadını özellikle çıkardım senaryodan. Çünkü o kadınsızlık hali o kadar büyük bir deformasyon yaratıyor ki kültürlerde… Kadını çıkardığın zaman geriye hiçbir şekilde yontulmamış bir kaya kalıyor. Anne figürünün, kadınlığın bir çocuğun hayatında o kadar büyük bir ruhsal katkısı var ki. Onu çıkarınca geriye bir yıkım kalıyor. Ben de bu sertliği resmetmeye çalıştım.

Yönetmen Seyfettin Tokmak

🟥 Musa tam olarak neye direniyor?

Musa bir yasın içindeki çocuk. Yasın ortasında bir çocuk var ve bu yası sürekli zedeleyen çevre faktörü var. Ona şefkat gösteren bir varlık yok. Bir süre sonra Musa kendi yasını tutabileceği bir alan yaratıyor. Ama etrafındaki dünya onu dönüştürmeye çalışıyor. Sosyoloji insanı sürekli dönüştürmeye çalışır. Girdiğin bakkal, okuldaki öğretmen, berber… Her yerde seni zımparalamaya çalışan bir yapı vardır. Çoğunluk dönüşmek zorunda kalır. Savaşı kaybetme anı odur. Musa’da bunun tersini, çocukluğa dair ruhsal yapının canlı kaldığını göstermek istedim. Babası tavşanları gelir nesnesi olarak görürken Musa’nın onları koruması bakım verene dönüştüğünü, yani anne formasyonunu gösteriyor.

🟥 Rehabilitasyon merkezi ve cezaevi mekânı çok sert bir dünya kuruyor.

Rehabilitasyon merkezi aslında terk edilmiş, eski bir kadın cezaevi. O mekân başlı başına bir metafordu. Rehabilitasyon merkezi dediğimiz yer sistemin yarattığı bir düzen. Orada sırf devletten para almak için çocuklara engelli raporu aldırmaya çalışan bir yapı var. Bu yüzden filmdeki mesele sadece bireysel bir kötülük değil, daha büyük bir sistem meselesi. Çocukluk başka coğrafyalarda da dünyanın en tatlı şeyi olarak yaşanmıyor. Bunu gördüm ve bizim coğrafyamızı da aşan bir hikâye anlatmaya çalıştım.

🟥 Tavşanlar filmin güçlü sembollerinden biri. Nasıl yorumlarsınız?

Elias Canetti’nin ‘Hayvanlar Üzerine’ kitabında “Kaçan her şey yakalanır, yakalanan her şey parçalanır” diye Moğol çocuklarına dair tarif ettiği bir bölüm var. O tarif yazma sürecimde en önemli cümlelerden biri oldu. Bir de Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde bir tavşan bulup adını İnci koyup ve sevgilisine bakması için hediye etmesi var. Tavşanların ortaya çıkışında bunlar etkili oldu. Tavşanlar benim için çocuklardı. Çünkü tavşanın doğada herhangi bir canlıya zarar verme ihtimali yoktur. Tavşanın yapabileceği tek şey kaçmak ya da çoğalmaktır. Filmde tuzaklara düşürülen tavşanlar da aslında o okula kapatılan çocukları temsil ediyor. Tazılar ise yetişkinlerin bir arketipi gibi.

🟥 Filmde kötülük cezalandırılmıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Bir kurtarıcı yaratmak çok kolay olurdu ama bu zayıf olurdu. Çünkü mesele tek bir kötü karakter değil. Cezaevinde gördüğüm çocuklar inanılmaz zekiydi. O kadar zekiydiler ki sürekli şunu düşünüyordum: Bu çocukların burada ne işi var? Bu tek taraflı bir şey değil. Anne-babadan başlayan, devletin koruyamadığı ve toplumun yarattığı bir kötülük söz konusu.

🟥 Musa’nın kaçışıyla anlatı sona eriyor. Bu gerçek mi yoksa bir hayal mi?

Orayı biraz fantastik kurdum. Çünkü zaten çok sert bir zeminde ilerleyen bir film bu. Ama şunu da gördüm: Bu karanlıktan sızan çocuklar var. O yüzden Musa’nın bir ışığa kaçması gerekiyordu. Bu biraz çocuksu bir hayal gibi.

/././

Tüylü Dinozorlar, İnsan Kibri ve Spielberg'ün Zaman Makinesi -Tuğçe Madayanti Şen- 

165 milyon yıl süren bir saltanat birkaç saniyede silindi. Spielberg'ün yeni belgeseli dinozorları tüyleriyle yeniden çiziyor ama asıl gösterdiği, kendini gezegenin efendisi sanan bir türün ne kadar geç, ne kadar kısa geldiği.

Fotoğraf: Netflix

Jurassic Park kafamıza bir şey kazıdı: dinozorlar yeşilimsi, pullu, sürekli kükreyen yaratıklar. Bu imgeler o kadar derine işledi ki paleontoloji onları çürütürken bile zihnimizde yaşamaya devam etti.

Hollywood'un yarattığı dinozor, gerçek hayvanla ilgisi olmayan bir korku sembolüydü  anlaşılmaz, soğuk, insan ölçeğinin dışında. Son yirmi yılda ise fosil bilimi bu tabloyu kökten değiştirdi.

Tüyler bulundu, renkler çözümlendi, sosyal davranışlar fosil kayıtlarından okundu. Gerçek dinozorlar, sinemanın devlerinden çok daha karmaşık, çok daha renkli ve şaşırtıcı biçimde tanıdık çıktı.

Netflix'in dört bölümlük yeni dizisi The Dinosaurs tam da bu kırılma noktasında karşımıza çıkıyor.

Yapımcı koltuğunda Amblin Entertainment var; yani Spielberg'ün vizyonu işin içinde. Silverback Films'in doğa belgeselciliği deneyimiyle Industrial Light & Magic'in görsel efektleri birleşince tarih öncesi yaşam neredeyse dokunulabilir bir gerçeklikte izleniyor.

Anlatıcı koltuğunda Morgan Freeman oturuyor; o kadim, güven veren sesiyle bizi 235 milyon yıl öncesine, tozlu Pangea'ya taşıyor. Ama burada anlatılan hikâye alıştığımız epik masallardan farklı. Mesele yaratıkların gücü değil, doğanın sürekli değişen, bazen zalim olan, kimseye borçlu olmayan dengesi.

SİNEMANIN HAYALETİNDEN KURTULMAK

Jurassic Park'ın Dilophosaurus'unu hatırlayın: boyun zarı açan, zehir tüküren, teatral bir biçimde öldüren o yaratık. Belgeseldeki Dilophosaurus ise kafasındaki ikiz kırmızı tepeleri kabartarak eşine dans ediyor, yağmur altında iletişim kuruyor, türünü işaret ediyor. Fosillerdeki kemikli ibiğin işlevini biyomekanik analizler zaten gösteriyor; belgesel bunu sahneye taşıyor. Bilimle görüntü arasındaki mesafe bu kadar kısa.

T-Rex kükremiyor. Ağzı kapalı, derin, göğsünüzde titreşen bir ses çıkarıyor  tıpkı bugünkü timsahların ya da kuşların çıkardığı gibi. Bu küçük fark her şeyi değiştiriyor: canavar gitmiş, hayvan kalmış. Bir sahnede T-Rex çalılıklardan fırlayıp avını yakaladığında izleyiciyi asıl etkileyen canavarın korkunçluğu değil, doğanın acımasız ve kayıtsız işleyişi oluyor. Kimse kötü değil, kimse iyi değil. Sadece açlık ve zaman var.

Tüylü yırtıcı Yutyrannus soğukta tüylerini kabartarak avlanıyor, Anchiornis süzülüyor, fosil pigment kalıntılarından çıkarılan turuncu-beyaz kuyruk desenleri ekrana taşınıyor. Bunlar tahmin değil; son on yılda geliştirilen kimyasal analiz yöntemleriyle fosillerdeki melanozom kalıntılarından elde edilen gerçek veriler.

Danışman kadrosunda paleoartist Mark Witton'ın imzası var ve bu önemli: her rekonstrüksiyon güncel fosil verisine dayanıyor, güzel görünsün diye uydurulmuş tek sahne yok. Korku estetiği yerini merak estetiğine bırakıyor. Life on Our Planet'in bıraktığı çıtayı bu açıdan daha da ileri taşıyor.

Bununla birlikte belgeselin sınırlarını da görmek gerekiyor. Dört bölüm Triyas'tan Kretase'ye devasa bir zaman dilimini kapsıyor ve bu genişlik zaman zaman yüzeyselliğe dönüşüyor. Bazı türler iki dakikada geçilip gidiyor, izleyici için yeterince yerleştirilemeyen hayvanlar unutuluyor. Anlatının duygusal ritmi de tutarsız: bazı sahneler doğa belgeselinin sakinliğinde akarken bazıları sinema fragmanı hızına giriyor. Bu tutarsızlık belgeselin bütünlüğünü zedelemiyor ama daha uzun soluklu bir anlatıyı hak eden türlerin gölgede kalmasına yol açıyor.

165 MİLYON YILLIK EGEMENLİK VE İNSAN KİBRİ

Dinozorlar gezegende yaklaşık 165 milyon yıl hüküm sürdü. Triyas'ın ilk sürüngenlerinden Kretase'nin son devlerine kadar. Bu rakamı somutlaştırmak güç: modern insan türünün tarihi 300 bin yıl, uygarlık denemeleri 10-12 bin yıl.

Dinozorların egemenlik süresi yanında insanlık tarihi, kozmik takvimde bir göz kırpmasına bile benzemiyor. Belgesel bu devasa akışı kronolojik bir antoloji gibi işliyor; Triyas'tan Jura'ya, Jura'dan Kretase'nin karmaşık ve kalabalık ekosistemlerine. Fosil ve biyomekanik analizler sadece türleri değil, davranışlarını, ebeveynlik içgüdülerini ve sosyal hiyerarşilerini de gözler önüne seriyor. Sürü halinde avlanan Deinonychus'lar, yavrularını koruyan Maiasaura anneler, sezon dışı göç eden devler  bunlar hayal değil, kemik izlerinden ve iz fosillerinden çıkarılan davranış örüntüleri.

Dramatik zirve, 66 milyon yıl önce Dünya'ya çarpan asteroid. Belgesel o anı büyük bir müzik ve retorikle sunmak yerine sade bırakıyor. Ekran kararıyor. Sessizlik. 165 milyon yıllık bir saltanatın sona erişi için gereken süre birkaç saniye. Bu sessizlik her türlü narasyondan daha ağır basıyor. Evrimsel biyolog Stephen Jay Gould'un dediği gibi, yaşam bandı başa sarılıp yeniden oynatılsaydı insanın ortaya çıkması neredeyse imkânsız olurdu. Biz bir zorunluluk değil, muazzam bir rastlantının ürünüyüz. Asteroid kimseyle müzakere etmedi; 165 milyon yıllık evrimin birikimini umursamadı.

The Dinosaurs bu gerçeği ders olarak değil, sahne olarak sunuyor. İnterneti icat ettik, şehirler kurduk, atomu parçaladık  ve bu başarılar gerçek. Ama Dünya üzerindeki yaşam biz gelmeden 4 milyar yıl boyunca gayet iyi idare etti. Dinozorların hikâyesi bu basit gerçeği dramatize ediyor: egemenlik, kalıcılık garantisi değil.

Tüylü bir T-Rex yavrusunun annesinin yanına sokulduğu sahneyi izlerken, 66 milyon yıl sonra o neslin tamamının silineceğini biliyorsunuz. Hayranlıkla birlikte derin bir melankoli yerleşiyor  hem onlar için hem de kendimizin farkındalığıyla. Morgan Freeman'ın sesi bu dengeyi mükemmel taşıyor: ne panik, ne vaaz, ne fazladan duygu. Sadece zaman.

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

DEM Parti’den AKP’ye İran çağrısı: İran rejiminin hedefinde olan Kürtlerin yanında olmak gerekir + Reuters: İsrail saldırı için İranlı Kürt gruplarla bir yıldır görüşmeler yürütüyor -soL-

DEM Parti’den AKP’ye İran çağrısı: İran rejiminin hedefinde olan Kürtlerin yanında olmak gerekir  DEM Parti TBMM Grup Başkanvekili Sezai Tem...