soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Mart 2026 -


Hesap halkımıza kesilecek: ABD'nin AKP'ye verdiği Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?-Ali Ufuk Arikan- 

AKP'ye verilen Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak? Asıl soru bu. Ülkemiz uzun süredir ABD’nin çıkarı neyse o çıkarın peşinden sürükleniyor. Masadaki seçeneklerden birinin, halkımızın hayatını riske atacak İran operasyonu dosyası olup olmadığı da yakında görülecek.

AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milyarlarca dolarlık satın alım anlaşmaları yapıp Amerikancılığın gazına bastığı son Beyaz Saray ziyaretinin ardından gündeme gelen en ilginç haberlerden biriydi Halkbank.

Milyarlarca dolarlık Boeing alımı, F-16 anlaşması, Eskişehir Beylikova’daki nadir toprak elementlerine erişim, ABD menşeli bazı ürünlere uygulanan ek mali yükümlülüklerin kaldırılması, büyük ölçekli LNG alımı görünen ve bildiğimiz ilk faturalardı ama Halkbank parantezi neydi?

Ekim 2025’te, yabancı haber ajansları tarafından gündeme getirilen iddiaya göre, Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüşmesinde Halkbank davasının kapatılması için 100 milyon dolar ceza ödeme teklifi yaptı.

İddia buydu.

Washington merkezli “düşünce kuruluşu” olan Ortadoğu Enstitüsü’nün Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol, “Erdoğan-Trump görüşmesinin detaylarını Trump yönetimi içindeki güvendiğim kaynaklarıma sordum. Görüşmeden çıkan en somut sonuç Halkbank meselesi. Türkiye 100 milyon dolara yakın ceza ödeyecek ama kendisine isnat edilen suçları kabul etmeyecek" diyordu.

En iyi ihtimalle Halkbank’ın ABD’ye 2 milyar dolarlık bir ceza ödemesinin beklendiği dava nasıl olmuştu da 100 milyon dolara kapatılacaktı?

Tüm bu iddiaların ardından Erdoğan cephesinden gelen tek açıklama, anlaşma iddialarını doğrulayan şekilde “Sayın Trump gerek Amerika'daki temaslarımızda gerek son telefon görüşmemizde 'Halk Bankası'nın problemi bizim için bitmiştir' dedi. Tabii bu önemli bir siyasi irade beyanıdır, bizim için de kıymetlidir. Diğer yandan, tamamlanması gereken bazı süreçlerin olduğunu da biliyoruz. Temennimiz, bu süreçlerin bir an önce olumlu şekilde neticelenmesidir" olmuştu.

Peki, neydi bu Halkbank davası?

Hep birlikte hatırlayalım…

Rıza Sarraf, çikolata ve ayakkabı kutuları ve İran

Rıza Sarraf ismini Türkiye’de bilmeyen yok.

Birçok bakanı, AKP’deki birçok üst düzey ismi ve bürokrasiyi rüşvete boğan bu Tebrizli “genç” isim, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını Türkiye üzerinden delmekle suçlanıyordu.

Cemaat’in AKP’ye yönelik ABD menşeli 17-25 Aralık operasyonunun da merkezinde hatırlanacağı üzere bu konu vardı.

Bakanların, bakan çocuklarının ve Halkbank yöneticilerinin evlerinden çıkan deste destek paralar, çikolata ve ayakkabı kutusundaki rüşvetler, para sayma makineleri ve dahası… AKP’de birçok bakanın kellesini alan bu hamlenin ardından yaşananlar ayrı bir haberin konusu, biz ise bu haberin merkezine aldığı gündemle devam edelim.

Rıza Sarraf, 17 Aralık 2013’te üç bakan oğluyla birlikte rüşvet ve kaçakçılık iddiasıyla gözaltına alınmış, 21 Aralık'ta Muammer Güler'in oğlu Barış Güler ve Zafer Çağlayan'ın oğlu Kaan Çağlayan ile birlikte tutuklanmıştı.

AKP, eski ortağı Cemaat’i alt edince de 28 Şubat 2014'te alınan bir kararla Sarraf ve aynı operasyonda tutuklanan bakan çocukları tahliye edildi. 

Her şey çözülmüş gibiydi.

Ancak bu tahliyeden iki yıl sonra çok ilginç bir gelişme yaşandı.

Sarraf adeta bile bile lades deyip gittiği ABD’de, Miami’de gözaltına alındı.

Sonra da 75 yıl hapis cezası talebiyle tutuklanarak yargılanmaya başlandı.

Sarraf’ın ABD ile anlaşarak Türkiye’den gittiği iddia ediliyordu.

ABD’deki duruşmalarda AKP’li birçok isme rüşvet verdiğini anlatan Sarraf, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'a Halkbank ile bağlantının kurulması için 45-50 milyon avro, 7 milyon dolar ve yaklaşık 2,5 milyon Türk Lirası rüşvet verdiğini söylüyordu: Zafer Çağlayan şirketimin hesaplarını arada bizzat kontrol ederdi. Ondan habersiz hiçbir şey yapmazdım. Nihayetinde Zafer Çağlayan'dan hiçbir şey saklamadık, onun bilgisi olmadan hiçbir şey yapmayız. Çağlayan, Aslan ile yapılan işlemleri görmezden geleceğini söyledi.

Sarraf, Ziraat Bankası ve Vakıfbank'ın da ambargoyu delmek için İran'la çalışmasına dönemin Başbakanı Erdoğan'ın onay verdiğini iddia ediyor, Erdoğan'ın onayını Çağlayan'dan öğrendiğini belirtiyordu.

hbHalkbank'ın en büyük hissedarı, yüzde 91,5'lik pay ile Türkiye Varlık Fonu. Kamu sermayeli bir mevduat bankası olan Halkbank'ın geri kalan yüzde 8,51'lik kısmı ise halka açık olarak borsada işlem görüyor.

Şimdi burada daha önce de soL'da altını çizdiğimiz bir parantez açalım.

Dönemin Hürriyet gazetesi Washington temsilcisi Cansu Çamlıbel’in apar topar yayından kaldırılan Rahip Brunson krizi yazısına dönelim: Amerikan tarafının talebi son derece netti; ‘siyasi bir rehine’ olarak gördükleri Pastör Brunson aleyhindeki ‘uydurma’ iddialar düşürülerek 18 Temmuz’daki duruşmanın ardından ülkesine gönderilmeliydi. Türk tarafının ABD’den genel beklentiler listesi aslında çok uzun olsa da bu tür bir pazarlıkta somut bir karşı talebin masaya konulması gerekiyordu. Ankara tercihini – yine kimseye sürpriz olmayan bir hamleyle – kısa vadede Türkiye’ye ekonomik anlamda büyük zarar verme potansiyeli taşıyan Halkbank dosyasından yana kullandı. Halkbank dosyasını bu tür bir pazarlığa elverişli hale getiren en önemli unsur kuşkusuz eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın aylarca bir Amerikan mahkemesinde yargılanarak hüküm giymiş olmasıydı. Ankara kendisinden yargıya müdahale bekleyen ABD yönetimine ‘benden talep ettiğini sen de yap’ diyordu. Hakan Atilla’nın kalan cezasını çekmek için Türkiye’ye gönderilmesi paketin Ankara’yı kamuoyundaki görüntü açısından kurtaracak bir unsuru olacaktı.

Brunson gündeminin AKP iktidarına darbesi büyük olmuştu hatırlanacağı üzere.

Bu darbenin ağırlığı ve pazarlığın şekli, ister istemez Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sonrası yaptığı açıklamaları ve AKP’nin pazarlık şeklini akıllara getiriyor.

Biz devam edelim…

Önce Brunson tahliye edildi, sonra tıpkı Sarraf gibi ABD’de tutuklanan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla.

Türkiye’ye döndüğünde rüşvet ve kara para aklama iddialarının merkezindeki bu isim kahraman gibi, bizzat Berat Albayrak tarafından karşılandı.

Döndüğünde bir kitap yazdı Atilla, “Amerika Atilla’ya karşı” adıyla.

Bir gazeteciyle söyleşisinde ise asıl hedefteki ismin Erdoğan olduğunu, savcılığın Erdoğan’ı hedef aldığını iddia edecekti.

Neden önemli?

Doğrudan Erdoğan’ın ve birçok kritik AKP kadrosunun hedefte olduğu bir süreçten söz ediliyor, haliyle oldukça önemli bir dosya Halkbank dosyası.

Ötesinde, Halkbank’a çok ağır bir mali yaptırım ve ceza gelmesi bekleniyordu. Belli ki bu ceza da ödenmeden, sadece 100 milyon dolarla kapatılıp geçilecek.

Tam da bu tabloda asıl soru, ABD’nin bu adımdan çıkarı ne?

Türkiye’ye verilen Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?

AKP iktidarının uzun süredir tam boy Amerikancılığı sonuçlardan biri olmalı. Hemen her gündemde ABD çıkarı neyse, ülkemiz de o çıkarın peşinden sürükleniyor.

Masada duran seçeneklerden birinin halkımızın hayatını büyük riske atacak şekilde İran operasyonu dosyası olup olmadığı da kısa süre içinde görülecek.

/././ 

Yenilmezlik masalı tutmuyor: İşte ABD'nin İran'da örtbas etmeye çalıştığı gerçekler -Ogün Eratalay- 

İkinci haftasına giren ilan edilmemiş İran Savaşında emperyalizm özellikle teknik başarısızlıkları konusunda büyük bir örtbas çabası içinde. Bu yazıda bunları okurlarla paylaşacağız.

ABD ve İsrail’in İran’a yasadışı ve kanun tanımaz bir şekilde saldırısında neredeyse ikinci hafta tamamlanıyor. Saldırılar gözü dönmüş şekilde devam ederken, trajik bir boyutta sivil kayıpları yaşanıyor, okullar hedefleniyor ilkokul çağındaki çocuklar öldürülüyor. 

Bunun yanı sıra çok çeşitli medya organında bağlamından kopuk şekilde ordu birlikleri mevcudiyeti, silah envanterleri, füze menzilleri birbirleriyle karşılaştırılıyor. Başkomutan edasıyla, masa başından savaşın gidişatına dair ahkam kesiliyor. 

Bu yazıda ise teknik anlamda savaş boyunca Amerikan tarafında örtbas edilmeye çalışan gelişmeleri, ortaya atılan yanlış bilgileri kamuya açık kaynaklardan ulaşabildiğimiz oranda sizlerle paylaşacağız.

Dost ateşi vakası

4 Mart günü Kuveyt semalarındaki 3 adet F-15E Strike Eagle bombardıman uçağının peş peşe vurulduğu haberi geldi. Olay sırasında 3 adet Amerikan savaş uçağı düşerken, bu uçaklarda görev yapan toplam 6 pilot paraşütle atlayarak kurtuldu. Yapılan incelemeler sonrasında bu üç uçağın da bölgede görev yapan 1 adet F/A-18 Hornet savaş uçağı tarafından vurulduğu ortaya çıktı. Yaşananlar buraya kadar talihsiz bir dost ateşi vakası gibi gözüküyor. Ancak gerçekler çok daha ilginç ve konuyu aydınlatan herhangi bir resmî açıklama da yapılmamış durumda.

İlk olarak hava savunma sistemleri tarafından vurulduğu iddia edilen F-15E savaş uçaklarından birisinin bir hava muharebesi sonrasında kuyruğundan hasar aldıktan sonra kontrolden çıkıp dönerek yere çakıldığı görülüyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/1.mp4

Düşen uçağın çok büyük ihtimalle kısa mesafeli ısı güdümlü AIM-9 Sidewinder füzeyle vurulduğu anlaşılıyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/2.mp4

Yukarıdaki videoda da vurulan uçağın hemen üzerinden vuran uçağın geçtiği görülüyor. Bu kadar yakın mesafeden bu kadar ölümcül bir hatanın yapılması hiç sık rastlanan bir durum değil. Öte yandan yerdeki komuta merkezinin de sürece dahil olup vuran uçaktaki pilotu bilgilendirmesi gereği açık. Savaşın karmaşıklığı içinde bir hatanın yapıldığı anlaşılıyor, Katar semalarında iki adet İran Hava Kuvvetlerine ait Sukhoi Su-24 savaş uçağının Katar Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldüğü anımsanırsa tehlikenin gerçek olduğu anlaşılıyor. 

Ancak burada da bir ilginçlik var. F/A-18 Hornet silah ateşleme sistemi oldukça karmaşık. Bu uçaktaki HOTAS (Hands on throttle and stick control, pilotun elle kumandasını gerektiren manevra) üzerinden silah sisteminin ve radarın uyumlu olarak etkinleştirilmesi ve silahın seçilmesiyle beraber silahın radarla eşgüdüme getirilmesi gerekiyor. Ateş etme seçeneği ancak silahın kinematik kabiliyetiyle radar hedef üzerinde örtüşünce mümkün oluyor. Uçakta ısı güdümlü füze bu şekilde fırlatılmazsa radar bilgisi olmadan hareket edildiği için büyük olasılıkla füze hedefi vurmayacaktır. Bu olayda büyük olasılıkla ilk atışın kazayla yapıldığı ancak ısı güdümlü füzenin hedefi bulduğu düşünülebilir. Ancak uçaktan füzeler arka arkaya üç kez ateşlenmiyor. Bir “kaza” gerçekleşiyor, sonra tekrarlanıyor, sonra yine tekrarlanıyor. Dolayısıyla olay gizemini koruyor.

14 Mart'taki basın toplantısında ABD saldırılarının İran’ın batı sınırında yoğunlaştığı görülüyor

İran semalarında hava hakimiyeti kurulduğu yalanı 

ABD-İsrail saldırganlığında sürekli olarak tekrarlanan terimlerden birisi bu saldırgan devletlerin İran semalarında tamamen hakimiyet kurduğu söylemi. Bu söylemin anlamı ABD-İsrail Hava Kuvvetlerinin İran semalarının denetimini tamamen eline aldığı, karadan-havaya savunma sistemlerini tamamen temizlediği iddiasına dayanıyor. 

İran Savaşında sabit hava savunma sistemleri büyük oranda kullanılmaz hale gelmiş olsa da bu mobil, hareket halinde füze rampalarının varlığını dışlamıyor. Bunun ötesinde yerin altındaki sığınaklardan atılabilen sistemler ve dağınık şekilde işletilen insansız hava araçları (İHA) filoları sayesinde İran hem semalarını savunuyor, hem de bölgedeki düşman hedeflerini vuruyor. 

Ukrayna-Rusya Savaşında da gördüğümüz şekilde bombardımanda kullanılan her mühimmat son teknoloji ürünü değil, serbest düşüşle kullanılan bombalar yine ağırlıklı. Bununla birlikte 5. nesil olmayan savaş uçakları da kullanılıyor. ABD Hava Kuvvetlerindeki 4. Nesil savaş uçakları görsel olarak görmedikleri füzelerden korunma olanağına sahip değil. F-22 ve F-35 savaş uçakları bu olanağa sahip. Ancak daha önce örneklerde görüldüğü gibi bu uçaklar da dokunulmaz değil. Ayrıca CENTCOM verilerinden de görüldüğü gibi ABD hava saldırıları ülkenin batı sınırlarına yoğunlaşmış durumda, orta ve doğu bölgelerinde bir yoğunluk gözükmemekte.

Demir Kubbe gibi sistemlerin etkisizliği

İsrail topraklarında kurulduktan sonra Körfez Savaşı döneminden bu yana şehir efsanesine dönen sistemin ne kadar etkisiz olduğu 7 Ekim saldırılarında görülmüştü. Bunun ötesinde İsrail tarafından sert bir şekilde uygulanan haber sansürüne rağmen İran’dan ateşlenen füzelerin savunma sistemlerini deldiği biliniyor. Ayrıca sürü İHA saldırıları sırasında bu sistemin neredeyse tamamen işlevsiz hale geldiği artık reddedilemeyecek bir bilgi.

ABD ordusu ve üslerin durumu

Anlatılan yenilmezlik hikayelerinin aksine Amerikan Silahlı Kuvvetleri de cephe gerisi olanakları ölçüsünde güçlü. Dolayısıyla mühimmat, yedek cephane miktarı, kullanılanın yerine yenisinin konması gibi kısıtların yanı sıra büyük lojistik problemlerinden muzdarip.

Dolayısıyla özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki her bir askeri üssün büyük kıymeti var. Bu üslerde konuşlu bulunan silah sistemleri, ikmal kabiliyeti ve cephaneliklerin olmadığı senaryoda Amerikan ordusunun uzun süreli uzak coğrafya harekâtı gerçekleştirme kabiliyeti çok büyük oranda sınırlandırılacaktır.

1ABD Savunma Bakanı Hegseth, İran füzesinden kopyalanan Amerikan İHA’sıyla.

İran füzesi kopyalamak

Emperyalizm özellikle İHA konusunda İran’ın ürettiği çözümün en iyi yöntem olduğunu kabul etmiş durumda. Dolayısıyla karşı önlem geliştirmekle uğraşmak istemeyen Amerikan Ordusu Arizonalı SpektreWorks firmasına yaptırdığı LUCAS (Low Cost Uncrewed Combat Attack System, Ucuz İnsansız Muharebe Taarruz Sistemi) adını verdiği delta kanat İHA’yı kullanmaya başladı. Milyarlarca dolar harcayıp verim alamadığı taarruz ve savunma sistemlerinin çok ucuz silahlarla delinebildiğini kabul etmiş olan emperyalizm, çözümü “kopyalamakta” bulmuş durumda.

1USS Lincoln’ün kaçtığı yönünde haberlerden bir örnek

USS Lincoln nerede?

Savaşın ilk dönemlerinde ön saflarda yer alan nükleer tahrikli uçak gemisi USS Lincoln Mart ayının ilk günlerde geriye çekildi. Görev kapsamında bu değişikliğe gidildiği açıklandı, İran ise uçak gemisinin füze ve İHA sistemleriyle vurulduğunu öne sürdü. 

Ancak Amerikan tarafı doyurucu bilgi vermekten ziyade iddiaları yalanlama yolunu seçmiş durumda. Geminin daha önce de Şahid İHA’larınca hedef alındığı biliniyor. Ancak son dönemde İran’ın gelişmiş füze sistemlerini kullanmaya başlamasıyla beraber geminin Hint Okyanusuna kaçtığı yönünde haberler yaygın.

Emperyalizm kural tanımaz bir azgınlıkla saldırıyor ancak karşısındaki direnci kıramadığı ölçüde hırçınlaşıyor ve yalpalıyor. Başarısızlıklar arttıkça yalanlar ve örtbas çabaları da artıyor.

/././

İsrail Bekaa’ya inmeye çalışıyor, HTŞ izin veriyor: Lübnan'daki helikopter baskını neyi gösteriyor?-Can Kuyumcuoğlu- 

Lübnan ordusu üniformasıyla yapılan helikopterli baskın ve iki gün sonra gelen ikinci indirme girişimi, Tel Aviv’in Güney Lübnan’daki direniş hattını aşamayınca savaşın yönünü Bekaa Vadisi’ne doğru genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Suriye'deki cihatçı rejimin de buna ön ayak olduğu görülüyor.

Lübnan'da bir cumartesi gecesi... Bekaa Vadisi’nin üzerinde gökyüzü açık.

O sıralarda Kuzey İsrail’deki bir askeri üsten birbiri ardına dört askeri helikopter havalanıyor. Rotayı kuzeye kırıyorlar. Hermon Dağı’nın üzerinden geçip Lübnan’a doğru süzülmeye başlıyorlar. İçlerinde İsrail özel kuvvetleri var. Üzerlerinde İsrail üniforması yok. Lübnan ordusuna benzeyen askeri kıyafetler giyiyorlar.

Helikopterler Bekaa’ya doğru alçalıyor. Hedef, vadinin ortasında küçük bir yerleşim olan Nebi Şit kasabası.

Dağların arasından süzülüp inen helikopterden komandolar iniyor ve kasabaya ilerliyorlar. Yanlarında ambulanslar var. Hizbullah’ın sağlık kurumuna ait araçları andırıyor. Bir mezarlığa gidiyorlar. Kazı başlıyor.

Sonra silah sesleri... Direniş güçleri ve Lübnan ordusu birlikleri karşılık veriyor. Sabaha kadar süren çatışmalarda en az 41 kişi ölüyor.

İsrail, 7 Mart gecesi Bekaa Vadisi'nde yaptığı bu operasyonun gerekçesini, 1986’da Lübnan üzerinde düşen İsrailli pilot Ron Arad’ın naaşını aramak olarak açıkladı. Ancak saldırının boyutu ve kullanılan yöntemler, bunun yalnızca bir arama operasyonu olmadığını gösteriyordu.

Helikopterler gece yarısı indi

Lübnan ordusunun verdiği bilgilere göre operasyon gece saatlerinde gerçekleşti. Dört İsrail helikopteri Bekaa Vadisi’ndeki dağlık bölgeye yaklaşırken iki helikopter Nebi Şit yakınlarında özel kuvvet indirdi.

İsrail komandoları kasabaya ilerledikten sonra bir mezarlıkta kazı yaptı. Yerel bir görgü tanığı boş mezarı göstererek, “Onun burada olduğunu düşündüler ama hiçbir şey yoktu” dedi.

Operasyon sırasında Lübnan ordusu birlikleri ve başını Hizbullah'ın çektiği direniş güçleriyle çatışma çıktı. Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre en az 41 kişi öldü, 40’tan fazla kişi yaralandı. Ölenler arasında üç Lübnan askeri de bulunuyor. 

Lübnan ordusu komutanı Rudolf Heykel de operasyonun yöntemine dikkat çekti. Heykel’in açıklamasına göre İsrail timi, Lübnan ordusuna ait askeri araçlara benzeyen araçlar kullandı ve askerler Lübnan ordusunun üniformasına benzer kıyafetler giydi. Operasyon sırasında ayrıca Hizbullah’ın İslami Sağlık Kurumu’na ait ambulansları taklit eden araçların kullanıldığı belirtildi. 

Bu ayrıntılar, baskının yalnızca havadan gerçekleştirilen bir indirme olmadığını, öncesinde sahada ciddi bir hazırlık yapıldığını düşündürüyor. Kara araçlarının ve kılıkların Lübnan içinde temin edilmiş olması, operasyon öncesinde yerel bağlantılar ve istihbarat ağı üzerinden hazırlık yapılmış olabileceğine işaret ediyor.

İsrail ordusu ise yaptığı açıklamada operasyonun Ron Arad’ın akıbetine dair bilgi bulmak amacıyla gerçekleştirildiğini, ancak herhangi bir kalıntı veya kanıt bulunamadığını duyurdu.

İndirme sırasında İsrail askerlerinin Baalbek kentine bağlı Nebi Şit beldesi mezarlığında kazı yaptığı tespit edildi.

Üç Lübnanlı askerin hayatını kaybetmesi neyi gösteriyor?

Üç Lübnanlı askerin çatışmada hayatını kaybetmesi ülkenin iç siyasetindeki tartışmalar açısından dikkat çekici. 

Son aylarda hükümet ve bazı siyasi çevreler ordunun İsrail’le doğrudan çatışmadan kaçınması yönünde baskı yapıyor; güneydeki bazı birliklerin geri çekilmesi ve direniş unsurlarına yönelik operasyonlar bu politikanın parçası olarak görülüyor. 

Buna rağmen Nebi Şit’teki çatışmada hayatını kaybeden askerler, ordunun içinde İsrail’le karşı karşıya gelmeye hazır bir kesim bulunduğuna da işaret ediyor.

İki gün sonra yeni bir girişim

Nebi Şit’teki kanlı operasyonun ardından İsrail ordusu iki gün sonra geniş bir hava indirme girişimi daha yaptı.

Hizbullah tarafından yayımlanan açıklamaya göre 9 Mart'ta Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece saat 00.10 civarında yaklaşık 15 İsrail helikopteri Suriye yönünden Lübnan hava sahasına girdi. Helikopterlerin Doğu Sıradağları boyunca Janta, Yahfufa, Nebi Şit ve Arsal hattı üzerinden uçtuğu bildirildi.

Bazı helikopterlerin Lübnan-Suriye sınırındaki Sergaya ovasına piyade indirmeye çalıştığı, ancak Hizbullah güçleri tarafından karşılanarak çatışma çıktığı açıklandı. Çatışmaların saatlerce sürdüğü ve helikopterlerin geri çekilmek zorunda kaldığı bildirildi.

Güneyden giremeyen İsrail Bekaa’yı zorluyor

İsrail’in son operasyonlarının hedef aldığı Nebi Şit kasabası, Lübnan haritasında dikkat çekici bir konumda bulunuyor. Bölge, Bekaa Vadisi’nin kalbinde ve Beyrut’la neredeyse aynı paralelde yer alıyor.

İsrail’in Lübnan’a kara harekâtı için klasik giriş noktası ülkenin güneyi. Ancak Litani Nehri’nin kuzeyine doğru ilerlemek İsrail için tarihsel olarak son derece zor oldu. 2006 savaşında olduğu gibi son yıllardaki işgal girişimlerinde de İsrail ordusu bu hattı aşmakta zorlandı.

Bu nedenle askeri gözlemciler İsrail’in Lübnan Dağları’nın doğu platolarına, yani Bekaa Vadisi’ne helikopterle cep açmaya çalıştığını değerlendiriyor. Böyle bir cep, hem Hizbullah’ın ağır silahlarının bulunduğu iç bölgelere ulaşmayı hem de ülkenin doğusundaki lojistik hatları kesmeyi hedefleyebilir.

Şam’ın burnunun dibinde: HTŞ işbirliğiyle Suriye hava sahası kullanıldı

Operasyonun en dikkat çekici yönlerinden biri uçuş rotasıydı. 

İsrail helikopterlerinin Lübnan’a ulaşmak için Suriye hava sahasını kullandığı görülüyor. Üstelik rota, Hermon Dağı ile Şam arasından geçen ve Suriye başkentine yaklaşık 20 kilometre mesafeden geçen bir koridoru kapsıyor.

İsrail savaş uçaklarının İran hedeflerine saldırırken Suriye hava sahasını kullanması daha önce de tartışma yaratmıştı. Bu durumda HTŞ yönetimine toz kondurmamaya çalışan İslamcı çevreler “Şam’ın bunu teknik olarak engelleyecek kapasitesinin olmadığı” ve durumun fiili bir gerçeklik olduğu yönünde savunular ileri sürüyordu.

Ancak durumun böyle olmadığı bu olayla açıkça görüldü.

Burada söz konusu olan yüksek irtifada hızla geçen jetler değil, alçak uçuş yapan askeri helikopterler. Suriye başkentinin hemen kuzeyinden geçen ve Lübnan’a asker indiren bir helikopter grubuna karşı herhangi bir müdahalenin olmaması, İsrail operasyonlarının fiilen tolere edildiğini ortaya koyuyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut cihatçı yönetimin İsrail’le işbirliği içinde olduğunu yeniden kanıtladı.

Suriye’de HTŞ rejiminin son dönemde attığı bazı adımlar da bu tartışmaları besliyor. İsrail’i doğrudan rahatsız edecek bir hamle görülmezken, bazı gelişmeler Tel Aviv’in bölgedeki askeri hesaplarıyla çelişmeyen bir tablo ortaya koyuyor. Nitekim son günlerde Suriye’nin kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın bölgelerde HTŞ güçlerinin askeri yığınak yaptığı da ortaya çıkmıştı. İsrail’in Lübnan’a yönelik operasyonlarının yoğunlaştığı bir döneme denk gelen bu hareketlilik de HTŞ'nin İsrail çıkarları doğrultusunda ilerlediğinin bir göstergesi.

Çatışma hattı genişliyor

İsrail baskınıyla eşzamanlı olarak Güney Lübnan sınır hattında da çatışmalar yoğunlaştı. Hizbullah son iki gün içinde İsrail hedeflerine yönelik 18 ayrı operasyon düzenlediğini açıkladı.

Bu saldırılar arasında İsrail’in kuzeyindeki Kiryat Şimona ve Nahariya yerleşimlerine roket ve insansız hava aracı saldırıları ile Hayfa’daki deniz üssüne yönelik füze atışları da bulunuyor. Hizbullah ayrıca İsrail’e ait bir Hermes-450 keşif İHA’sını düşürdüğünü duyurdu.

İsrail, Lübnan'ın güneyinde ilerleme sağlayamadığı gibi, Hizbullah tarafından karşı saldırılara uğruyor.

İsrail basınında şaşkınlık ve panik

Sahadaki gelişmeler İsrail içinde de ciddi tartışmalar yaratmış durumda. İsrail basınında son günlerde yer alan değerlendirmelerde ordunun aynı anda İran ve Lübnan cephelerinde operasyon yürütmekte zorlandığı yönünde yorumlar yapılmaya başlandı.

Oysa Tel Aviv yönetimi ve İsrail medyasının önemli bir bölümü aylardır Hizbullah’ın askeri kapasitesinin büyük ölçüde yok edildiğini ve örgütün ciddi biçimde zayıfladığını iddia ediyordu. Ancak son günlerde yaşananlar bu anlatıyla çelişen bir tablo ortaya koydu.

İsrail’in kuzeyindeki yerleşimlerin roket ve insansız hava aracı saldırılarının menziline girmesi, bazı bölgelerde yerleşimlerin boşaltılması ve sınır hattındaki askeri hareketliliğin artması İsrail kamuoyunda yeni bir endişe dalgası yarattı.

İbranice yayın yapan i24 kanalı da Hizbullah’ın saldırı ivmesini artırdığını ve artık savunma pozisyonunda olmadığını belirterek kuzey cephesindeki baskının giderek arttığını bildirdi.

Bazı İsrailli askeri yorumcular ise Hizbullah’la tam kapsamlı bir çatışmanın yürütülebilmesi için ordunun İran cephesine ayırdığı hava gücü ve istihbarat kapasitesinin bir bölümünü Lübnan’a kaydırmak zorunda kalabileceğini dile getiriyor. 

Lübnan içinde siyasi gerilim: Ordu komutanı direniyor

Saldırılar, Lübnan iç siyasetinde de yeni gerilimleri tetikledi. Bazı siyasi çevreler Lübnan ordusunun Hizbullah’ı silahsızlandırması gerektiğini savunurken, ordu komutanı Rudolf Heykel’in buna direndiği öne sürülüyor.

El-Ahbar gazetesi yazarı İbrahim el-Emin’e göre ABD ve İsrail’in baskısıyla Hizbullah’ın tasfiye edilmesini isteyen çevreler, Heykel’e karşı görevden alma kampanyası yürütüyor. Ordu ise böyle bir adımın ülkeyi iç savaşa sürükleyebileceği uyarısında bulunuyor.

Rudolf Heykel

'Naaş arama' operasyonundan fazlası

İsrail, Nebi Şit operasyonunu "kayıp bir pilotun akıbetini öğrenme girişimi" olarak sunuyor. Ancak operasyonun kapsamı, kullanılan askeri yöntemler ve kısa süre sonra gelen ikinci helikopter girişimi bunun çok daha geniş bir askeri planın parçası olabileceğini düşündürüyor.

Bekaa Vadisi’ndeki başarısız indirme girişimleri, yalnızca İsrail’in Lübnan’da yeni bir cephe açma arayışının denemeleri değil. İsrail, Lübnan'ın direncinin kırılabilmesi için Hizbullah'ın ortadan kaldırılması gerektiğini, bunun yolunun da tıpkı geçmişte olduğu gibi Lübnan'da etnik çatışmaları kışkırtarak bir iç savaşın tetiklenmesi olduğunu hesap ediyor. Bekaa Vadisi'nde tutulacak bir cep, sadece Şii nüfus ağırlıklı güneyle fiziki sınıra sahip olan İsrail açısından, Dürziler, Sünniler ve Hıristiyanlar başta olmak üzere etnik olarak çok daha çeşitlilik gösteren bir alanda fiziki varlığa sahip olmak, böylece yeni bir operasyonel olanak yakalamak anlamına da geliyor. Buna karşılık Hizbullah’ın hem sınır hattında hem de ülkenin iç bölgelerinde hazırlıklı olması, İsrail için bu planların uygulanmasını zorlaştırıyor.

/././

Tahran'da petrol depolarına saldırının etkileri: Kalp krizleri, inme ve kanserler... Tüm ekosistem etkilenecek -Burcu Günüşen-

ABD-İsrail’in Tahran’da petrol depolarını vurmasının orta-uzun vadeli sağlık ve çevreye dair olumsuz etkileri olacak. Göğüs hastalıkları uzmanı Doç. Dr. Haluk Çalışır olası etkileri soL’a anlattı.

ABD ve İsrail İran’a karşı başlattıkları savaşta önceki gün başkent Tahran’da petrol depolama sahalarını ve rafineri tesislerini hedef aldı. Kentin çeşitli bölgelerinde büyük yangınlar çıktı.

Tahran bu saldırıları İran vatandaşlarına karşı açılmış "kasıtlı kimyasal savaş" olarak niteledi. Savaş suçu ve insanlığa karşı suç teşkil eden bu saldırıların yaratacağı çevresel ve insani felaketin sonuçlarınınsa sadece İran’la sınırlı kalmayacağına işaret etti.

Öte yandan ABD saldırıların sorumluluğunu kabul etmedi, İsrail tarafından yapıldığını söyledi.

Tahran’daki petrol depolarında başlayan yangınların ardından kentin büyük kesimini siyah dumanlar kapladı.

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Haluk Çalışır petrol depolarına yönelik bu saldırıların halk sağlığına hem kısa hem de orta-uzun vadeli olası etkilerini soL’a anlattı.

Fosil yakıt deposunun patlatılmasıyla yüksek bir yanma meydana geldiğini belirten Çalışır, oradan partikül madde olarak tanımlanan küçük parçacıkların atmosfere yayıldığını dile getirdi.

Bu parçacıkların rüzgarın şiddetine ve meteorolojik koşullara göre çevredeki yerleşim yerlerinin üzerinde etkisini göstereceğini söyleyen Çalışır, Kanada’daki orman yangınlarının ardından New York’ta çok ciddi bir hava kirliliği görüldüğünü hatırlatarak bu partikül maddelerin taşınabilir olduğunu belirtti.

Çalışır “Sadece Tahran bağlamında da düşünmemek lazım. O bölgenin diğer yerlerindeki insanları, hayvanları etkileyecektir olumsuz olarak” dedi.

Partikül madde denilen oldukça küçük, 10 mikron (PM10) ve 2,5 mikron (PM2,5) büyüklüğündeki bu maddelerin yükselme oranlarına bakılarak değerlendirme yapıldığını ifade etti.

'Kısa vadede kalp krizi, inme, felç gibi durumlar oluşturabilir'

Çalışır “Bunlar kısa vade içerisinde yoğun maruziyetlerde özellikle damar sistemini ilgilendiren akut hastalıklara neden olabilirler. Örneğin kalp krizi, inme, felç gibi durumlar oluşturabilirler” dedi.

2,5 mikrondan küçük partiküllerin doğrudan solunum yoluyla akciğerlerin en uç kısımlarına ulaştığını ve hatta bir kısmının kana geçtiğini kaydeden Çalışır şu bilgileri verdi: Orada hem inflamasyon dediğimiz kabaca mikrobik olmayan bir iltihabi süreci başlatırlar hem de kalbi besleyen koroner arter dediğimiz damarların iç duvarlarında çatlamalara neden olabilir ve kalp krizlerine ya da beyin damarlarındaki hassas yerlerde hasarla felçlere neden olabilir.

Bu partikül maddenin aynı zamanda uzun erimli maruziyetlerde de Dünya Sağlık Örgütü tarafından kansere yol açtığı kesin olarak bilinen maddeler listesinin içinde yer aldığını vurgulayan Çalışır, orta-uzun vadede maruziyetin devam etmesiyle beraber akciğer kanseri başta olmak üzere bütün sistemleri ilgilendiren hastalıklara yol açabileceğini söyledi.

Ayrıca Çalışır, bu maddelerin KOAH, astım gibi hastalıkları olan kişilerin ataklarının başlamasına, bu atakların hastaneye yatışlara neden olabileceğini ve bir kısım hasta içinse ölümcül olabileceğini vurguladı.

Hayvanlar, bitki örtüsü, tarım ürünleri, içme suyu kaynakları da tehlikede

Hayvanların da benzer sağlık etkilerine maruz kalacağını belirten Çalışır “Tabii ki bitkiler de yani tüm ekosistem etkilenebilir” diye belirtti.

Petrolün yanmasıyla ortaya çok sayıda hidrokarbon da çıkacağını dile getiren Çalışır “Bu da çok sayıda kimyasal gazın yayılmasına neden olabilecektir. Bunların içerisinde nitrik asit, nitrik oksit, sülfür dioksit gibi asidik özellikle gazlar ortama çıkacaktır” dedi.

Bunların havada su buharıyla birleşmesi ya da o sırada bir yağmur yağması halinde bütün bitki örtüsünün yok olmasına ve tarım ürünlerinin de etkilenmesine yol açacağını vurgulayan Çalışır, bütün ekosistemi, içme su kaynaklarını kirletecek bir etkinin söz konusu olduğunu ifade etti.

Çalışır “Ve bunlar geçici de olmayacaktır. Biliyorsunuz petrol depolarındaki ya da kuyularındaki yangınlar çok uzun süre sürebiliyor. Bu söylediğim etkiler çok uzun süre devam edecektir” dedi.

/././

MSB duyurdu: NATO Malatya'ya Patriot Sistemi konuşlandırıyor 

Milli Savunma Bakanlığı, "Millî düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirleri artırılmıştır. Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot Sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır" açıklaması yaptı.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), "NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirlerinin artırıldığını" duyurdu. MSB açıklamasında, "Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot Sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır" denildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

"MALATYA’DA KONUŞLANDIRILAN PATRIOT SİSTEMİ İLE İLGİLİ AÇIKLAMA

Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, ülkemizin ve vatandaşlarımızın güvenliğini sağlama kararlılığı tamdır. Bölgemizde yaşanan son gelişmeler kapsamında hudutlarımızın ve hava sahamızın güvenliği için gerekli tedbirler alınmakta, NATO ve Müttefiklerimizle danışmalarda bulunulmaktadır.

Millî düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından hava ve füze savunma tedbirleri artırılmıştır. Bu kapsamda, hava sahamızın korunmasına destek sağlamak üzere görevlendirilen bir Patriot Sistemi Malatya’da konuşlandırılmaktadır.

Savunma ve güvenlik kapasitesini en üst düzeyde muhafaza eden ülkemiz, NATO ve Müttefiklerimizle iş birliği ve istişare içinde gelişmeleri değerlendirmeye, bölgesel barış ve istikrar için gayret göstermeye devam edecektir."

Ne olmuştu?

İran'dan ateşlendiği öne sürülen iki füze saldırıların başından bu yana Türk hava sahasına girmiş ve Doğu Akdeniz'de konuşlu NATO birliklerince düşürüldüğü açıklanmıştı.

İran’ın Türkiye’ye yönelik herhangi bir saldırı gerçekleştirmediği yönündeki açıklamaları ve benzer şekilde İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a yapılan saldırının kaynağının İran olmadığına dair beyanı gündem olmuştu.

Bu tablo içinde söz konusu iddiaların, ABD ve İsrail’in Türkiye’yi savaşın içine çekmeye yönelik bir provokasyonu olduğu yönündeki iddialar güç kazanmıştı.

***

Artık işgal topraklarında 'şehit' bile veriyorlar: Dürziler siyonizmin kucağına nasıl atıldı?-Yalçın Çuğ- 

Esad'ın düşmesi, Şara'nın yönetime gelmesi ve Süveyda'da yaşananlar, Dürzilerde büyük bir kırılma yarattı. Yıllarca İsrail vatandaşlığını reddeden Golanlı Dürzilerin arasından artık siyonist ordunun üniformasıyla işgal etmeye çalıştıkları Lübnan'da can verenler çıkıyor. Bu noktaya nasıl gelindi?

Kara işgalini genişletmeye çalışan İsrail'e ait bir zırhlı araç, geçtiğimiz hafta sonu Lübnan'ın güney topraklarında ilerlerken arızalandı. 

Bunun üzerine bölgeye, başka bir İsrail birliği sevk edildi. Aslında bu birliğin görevi oldukça basitti: Zırhlı araç buldozerlerle kurtarılacak ve askerler epey yakın olan İsrail sınırına doğru tahliye edilecek. 

Ancak bu kadar basit olmadı. 

Zırhlı aracı kurtarma çalışmaları devam ederken önce İsrail askerlerine ateş açıldı. Ardından bir tank mermisi... Tam da buldozerin yakıt deposuna. 

Büyük bir patlama, gecenin karanlığını aydınlatan bir yangın ve iki ölü İsrail askeri...

Golanlı ilk Dürzi 'şehit'

Pazar sabaha karşı 03.00 sıralarında gerçekleşen bu Hizbullah saldırısı sonucunda ölen askerlerden biri, 38 yaşındaki Başçavuş Maher Khatar'dı. Diğer askerin ismiyse henüz duyurulmadı, duyurulsa da pek bir önemi yok.

Khatar'ın önemi ne peki? O da öldürülen herhangi bir İsrail askeri değil mi?

Evet, Khatar'ın öldürülen bir İsrail askeri olarak başlı başına bir önemi yok. Adı, olsa olsa tüm baskılara ve engelleme girişimlerine rağmen işgale karşı direnen Hizbullah'ın hakkını teslim etmek için yapılan bir haberde geçebilirdi. Daha fazlası değil...

Ancak Khatar'ın önemi, doğduğu yer ve dini inancı. Khatar, Golan Tepeleri'nde bulunan Mecdel Şems isimli kasabadandı ve Dürziydi. Ölümü ise "Golan Dürzilerinden şehit düşen ilk İsrail askeri" diye duyuruldu.

Khatar'ın ölümü, onlarca yıl İsrail vatandaşlığına bile başvurmayan Dürzilerin nasıl İsrail için savaşacak noktaya geldiğini anlamak açısından önemli. Ya da Suriye'deki Heyet Tahrir'uş Şam (HTŞ) yönetiminin Dürzileri siyonizmin kucağına nasıl attığını bir kez daha hatırlamak için...

Golan Tepeleri'nin Suriye'ye sadık halkı

Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün sınırında bulunan Golan Tepeleri, yaklaşık 1800 kilometrekarelik bir alana sahip. Suriye'ye ait olan bu bölge önce 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı'nda işgal edildi, ardından 1981 yılında ilhak edildi.

İlhakın ardından Golan Tepeleri'nde ağırlıklı olarak yaşayan Dürzilere İsrail vatandaşlığı teklif edildi. Ancak sadece küçük bir azınlık bu teklifi kabul ederek vatandaşlık aldı. 

O dönemde Golan Tepeleri'nde yaklaşık 20 bin Dürzinin yaşadığı ve 2 binden az kişinin bu teklifi kabul ettiği tahmin ediliyor. Öte yandan teklifi kabul eden Dürzilerin önemli bir kısmının da İsrail vatandaşlığı aldıktan sonra bölgeyi terk ettiği biliniyor.

Onlarca yıl İsrail işgalinde yaşamalarına rağmen bölgedeki Dürzilerin büyük bir kısmı, vatanları bildikleri Suriye’ye sadık kaldı. Özellikle Hafız Esad, ardından da oğlu Beşar Esad’ın bölgedeki Dürzi toplumuyla ilişkileri oldukça güçlü bir şekilde devam etti.

İç savaş, El Nusra ve artmaya başlayan İsrail vatandaşlığı

Ancak bu bağ, 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’yla birlikte zayıflamaya başladı. 

Bunun ise başlıca nedeni, Esad yönetiminin düşmesi halinde cihatçıların hedefi haline gelmekten korkulmasıydı. Ki bu dönemde bile 2010'da iki olan vatandaşlık başvurusu sayısı, 2015'te ancak 80'e ulaşabildi. Bu "radikal artışın" sebebi ise günümüzde HTŞ'nin lideri olan Ahmed Şara'ydı. Çünkü Şara'nın o dönem başında olduğu El-Nusra Cephesi, 2015 yılında Dürzilere yönelik toplu saldırılar düzenlemeye başlamıştı.

Bu saldırılarla birlikte İsrail vatandaşlığına başvuran Dürzi sayısındaki artış devam etti. Fakat 2017 ila 2021 yıllarını kapsayan dönemde bile toplamda 539 Dürzi, İsrail vatandaşlığı aldı. Ardından 2022, 2023 ve 2024 yıllarında İsrail, Golan Tepeleri'ndeki Dürzilerden gelen toplam 1126 vatandaşlık talebini daha onayladı.

Esad'ın düşmesiyle başvurular arttı

2024 yılının son ayında yaşananlar ve devamında gerçekleşen gelişmeler ise Golan Dürzilerinde kırılmaya neden oldu. 

Batı’nın ve bölgesel müttefiklerinin yıllara yayılan Suriye hedefi, 2025 yılına girerken gerçekleşti. “Esad gitti, demokrasi geliyor” propagandasıyla kamuoyuna sunulan plan kapsamında HTŞ, Suriye'de yönetimi ele geçirdi.

Beşar Esad'ın devrilmesi ve Ahmed Şara'nın iktidara gelmesi, Dürzilerin İsrail vatandaşlığına yönelik tutumunda değişikliğe neden oldu. 

İsrail Nüfus ve Göçmenlik İdaresi'nin verilerine göre 2025 yılının sadece ilk yarısında, 2024 yılının tamamına kıyasla yüzde 100 oranında artış yaşandı: 1050 Golan Dürzisi İsrail vatandaşlığına başvurdu. 

Böylelikle 2025 yılının Ocak-Haziran aylarını kapsayan dönem itibariyle Golan Tepeleri'ndeki yaklaşık 29 bin Dürzi'nin neredeyse yüzde 20'sini oluşturan 6006 kişi İsrail vatandaşı olarak kayıtlara geçti.

Sayının günümüzde daha da arttığı düşünülüyor. 

İsrail ordusuna katılan Golanlı Dürziler: 4'ten 150'ye

Daha sonrasında yaşananlar Dürzileri iyice İsrail devletinin kucağına itti.

Tam da bu verileri kapsayan tarihten sonra, yani Temmuz 2025'te Suriye'deki Dürziler ile Bedevi aşiretler arasında Süveyda kentinde çatışmalar başladı. HTŞ'ye bağlı güçlerin müdahalesi sonrasında ise çatışma, Şam ile Dürzi güçlerinin savaşına dönüştü. Çatışmalar giderek şiddetlenirken, Dürzi sivillerin öldürüldüğü çok sayıda katliam yaşandı.

Bunun üzerine devreye İsrail girdi. Bağları daha da güçlendirmek için fırsat bulan Tel Aviv yönetimi, Dürzileri korumak iddiasıyla Süveyda ve Suriye'nin başkenti Şam'a yoğun hava saldırıları başlattı. 

Yaşanan bu kırılma sonrasında Dürzilerin İsrail’le olan ilişkisi de radikalleşti. Esad yönetiminin düşmesi ve katliamlarla birlikte Golan Tepeleri’nde yaşayan Dürziler de İsrail ordusuna katılmaya başladı.

Israel Hayom’un haberine göre tüm bu gelişmelerden önce İsrail ordusuna katılan Golanlı Dürzi sayısı yalnızca dörttü. Ekim 2025 tarihinde ise İsrail ordusunda görev yapan Golanlı Dürzi sayısı 150’ye ulaştı.

Bu askerlerin bazıları bölgede faaliyet gösteren "Golan Savunucuları" isimli tabura dahil edildi, geriye kalanlar da sınır muhafız birliklerinde veya hava kuvvetlerinde görevlendirildi.

Başçavuş Maher Khatar onlardan biriydi.

İsrail ordusuna katılan Golanlı Dürzilere dair son veriler beş ay öncesine dayandığı için, şu anda orduda görev yapan Dürzi sayısının da arttığı tahmin ediliyor.

/././

İkinci haftasındaki İran Savaşı: Bir bilanço -Fatih Yaşlı-  

"İronik bir şekilde söyleyebiliriz ki ABD-İsrail ikilisinin emperyalist saldırganlığı kapitalizmin ve emperyalizmin işleyiş mekanizmalarına, kapitalizmin entegrasyonunun derinliğine ve zincirin bir halkasındaki kopuşun bütün bir sistemi krize sürükleyebilme ihtimaline takılmış durumda."

ABD ve İsrail’in neredeyse bütün bir Batı’yı da arkasına alarak başlattığı İran savaşında ikinci hafta geride kalmak üzere ve dolayısıyla artık bir bilanço çıkarabilecek durumdayız.

İlk başa yazılması gereken ve kesin olan şey şu: Bu iki haftanın sonunda ABD ve İsrail’in askeri ya da politik hiçbir hedefine ulaşamadığı açık. Eğer mesele İran’ın balistik füze gücünü ortadan kaldırmaksa henüz buna dair kayda değer bir ilerleme yok, eğer mesele İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemekse buradaki durum muğlak ve eğer mesele rejimi devirmekse şu an için rejimin devrilmesi imkânsız görünüyor.

Savaşın ilk günü Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları komuta kademesini öldürerek ABD-İsrail ikilisi iki şeye yatırım yapmıştı: Birincisi, ortaya çıkacak karmaşada rejimin içerisinden birilerinin tıpkı Venezuela’da olduğu gibi ABD’yle işbirliğini kabul etmesi. İkincisi ise bu karmaşanın bir halk ayaklanmasını beraberinde getirmesi ve kitlelerin rejimi devirmesi.

Her iki beklenti de çok net bir şekilde boşa düşmüş durumda ve şu günlerde Batı’da Trump’a yönelik en büyük eleştiri de bu savaşın nihai hedefinin ne olduğu konusundaki belirsizlik hali. Günler geçtikçe söz konusu belirsizlik artıyor ve bu da en çok Trump’ın ve ABD’li yöneticilerin söylemlerine yansıyor. Şu an için ellerinde İran’ı daha çok yakıp yıkmak, halka daha çok zarar vermek, daha çok katliam yapmak dışında başka seçenekleri yok, buna da devam ediyorlar zaten. 

Buna mukabil İran iyi gidiyor. Rejim içeriden çözülmeye karşı dirençli çıktığı gibi Amerikancı bir ayaklanma da söz konusu olmadı ve hatta tam tersine sokaklar şu an çoğunluğunu İran İslam Devrimi'ne sadık ama aynı zamanda anti-emperyalist karakterli kitlelerin kontrolünde. Bu da hem ABD-İsrail saldırısına karşı ülkeyi daha dirençli kılıyor hem de saldırının uluslararası meşruiyetini azaltıyor. 

Kürt milliyetçisi örgütlerin eğitilip donatılıp sahaya sürülmesi ve havadan desteklenmeleri şeklindeki plan da şu an askıya alınmış gibi görünüyor; hem ABD-İsrail şu an için bunun bir karşılığı olmadığının farkında hem de söz konusu örgütler verili güç denkleminde böylesi bir riski üstlenmek istemiyorlar. 

Askeri olarak bakıldığında ise belki İran’ın hava üstünlüğünü ele geçirebilecek ve ülkeyi ABD-İsrail uçaklarından koruyabilecek bir gücü, uçakları ya da hava savunma sistemi yok ama çok güçlü bir füze kapasitesine sahip oldukları anlaşılabiliyor. Üstelik 12 gün savaşından bu sefer önemli dersler çıkarıldığı ve Rusya’nın verdiği söylenen teknoloji ve istihbarat desteğiyle nokta atışların yapılabildiği, ABD ve İsrail açısından stratejik önemdeki üslerin, tesislerin, radar ve uydu istasyonlarının isabetli bir şekilde vurulduğu görülebiliyor.

Ancak esas mesele, İran’ın izlediği stratejinin ve seçtiği hedeflerin askeri olmanın ötesine uzanan ekonomi-politik karakteri. İran savaşın ilk günlerinden itibaren gayet bilinçli bir şekilde ABD üslerinin yer aldığı Körfez ülkelerini vuruyor ve bunu sadece askeri bir niyetle yapmıyor. Bu ülkelere gönderilen her füze ve vurulan her hedef, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılmasıyla birlikte küresel kapitalist sistemin işleyişini sekteye uğratıyor.

ABD emperyalizminin enerji hâkimiyeti adına başlattığı bu savaşa İran’ın verdiği enerji merkezli yanıt, enerji üretimi, enerji arzı ve enerji fiyatları üzerinden küresel kapitalizmi ciddi ölçüde sarsmış durumda. Çünkü fiyatları fırlayıp giden petrol ve doğalgaz sadece ısınmak için ya da taşıtlar için kullanılmıyor. Petrokimya endüstrisinden tutun çeşitli madenlerin üretimine, kükürtten tutun gübreye uzanan bir genişlikten söz ediyoruz ve tüm bunlar bir araya geldiğinde, savaşın uzaması halinde küresel tedarik zincirlerinin kopması ve entegre haldeki dünya sisteminin ağır bir krize yuvarlanma ihtimali giderek artıyor. 

Zaten tam da bu nedenle üç gün önce petrol fiyatları varil başına yüz doları geçtiğinde Trump bu artışın geçici olduğuna dair acil bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve eğer şimdilerde savaşın yakın zamanda bitebileceğine dair işaretler çoğaldıysa, bunun gerisinde emperyalist saldırganlığın bizzat kendisinin emperyalizmin nesnel çıkarlarına aykırı düşmesi var.

İronik bir şekilde söyleyebiliriz ki ABD-İsrail ikilisinin emperyalist saldırganlığı kapitalizmin ve emperyalizmin işleyiş mekanizmalarına, kapitalizmin entegrasyonunun derinliğine ve zincirin bir halkasındaki kopuşun bütün bir sistemi krize sürükleyebilme ihtimaline takılmış durumda.

Öte yandan emperyalist saldırganlık ABD içerisinde de birtakım engellerle karşı karşıya. Trump MAGA tabanına savaşları bitirme ve ülke dışındaki Amerikan askerlerini ülkeye döndürme sözünü vermiş, izolasyonist bir politika izleyeceğini söylemişti; ancak sözünü tutmadı ve şimdi buna Cumhuriyetçilerin içinden ciddi bir tepki yükseliyor.

Ama esas mesele burada da ekonomiyle ilgili; ABD şu an net petrol ve doğalgaz ihracatçısı durumunda, dolayısıyla bir enerji darboğazıyla karşı karşıya değil. Ancak petrol fiyatları uluslararası piyasalarda belirleniyor ve petrol fiyatlarındaki her artış doğrudan Amerikan vatandaşlarına yansıyor, bu da Trump’ın seçim vaatlerinden biri olan sanayide ve halkın kullanımında olan petrolün ucuzlatılacağı iddiasını boşa düşürüyor.

Hem uluslararası sistemi hem de Amerikan ekonomisini bekleyen esas tehlike ise enflasyon. 2008 krizinde ve pandemide ABD ve bütün bir kapitalist sistem çözümü piyasaya para sürmekte görmüş, merkez bankaları piyasaya milyarlarca dolar ve avro saçmıştı ve bu da enflasyonu patlatmıştı. Son birkaç senedir ise bu durum tersine dönmeye başlamış ve düşen enflasyonla birlikte merkez bankaları da faiz indirimine gitmiş, bu da Batı ekonomilerinde makro iktisadi dengeleri iyileştirmişti.

Ancak şimdi enerji fiyatlarındaki artışla birlikte enflasyon yeniden bu ekonomileri tehdit ediyor ve merkez bankalarının faiz artırımlarını yavaşlatması bekleniyor, savaş ekonomik canlılığın önündeki en büyük engel olarak görülüyor.  Zaten Trump’ın  aylardır FED’e yapmış olduğu faiz indirimi çağrıları hatırlandığında enflasyonist basınçtan en çok etkilenecek ülkelerden birinin ABD olduğu görülebiliyor. 

Buradan yola çıkarak savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerinden de söz etmemiz gerekiyor. Enerji alanında bütünüyle bağımlı bir karaktere sahip olan ve ithalatındaki en büyük kalemi enerjinin teşkil ettiği Türkiye’nin savaş bir süre daha bu şekilde devam ederse artan petrol ve doğalgaz fiyatlarından ne yönde etkileneceği açık.

Daha ilk haftadan benzin fiyatlarına gelen zammı sübvanse etmek için eşel mobil sistemine geçildi, yani zam ÖTV’den karşılandı; bu ise devletin vergi gelirlerinin azalışı ve bütçe açığının artışı anlamına geliyor, bu açığın eninde sonunda halkın sırtına yükleneceğini ise hepimiz biliyoruz.

Öte yandan zamlar bir süre sonra böyle karşılanamayacak ve doğrudan ekonomiye yansıyacak, enerji zamlarının iğneden ipliğe her şey zam anlamına geldiğini ise tecrübelerimizle biliyoruz, dolayısıyla önümüzdeki aylarda her şey daha da pahalanacak ve enflasyon da artmaya devam edecek.

Bu ise Türkiye siyasetinde belirleyici bir süreç olacak; makro iktisadi dengeler daha da bozulacak, iktidarın zaten işlemeyen enflasyonla mücadele programı iyiden iyiye işlemez hale gelecek, halktan daha çok kemer sıkması istenecek ve yoksulluk daha da artacak, daha da derinleşecek. Seçimin zamanını da hangi koşullarda yapılacağını da bu süreç belirleyecek. 

Velhasıl, emperyalistlerin başlattığı bu savaş, ölümün ve yıkımın yanı sıra bizde ve dünyada insanlığa daha fazla yoksulluk, daha fazla sefalet getirecek. Üstelik bu savaş bir son olmayacak, kendisinden daha büyük savaşların bir provası, ön gösterimi olarak tarihe geçecek. 

Tam da bu yüzden insanlığın barışa ihtiyacı var; ancak soyut, romantik bir barış değil sözünü ettiğimiz. Nasıl ki savaşın maddi bir temeli varsa, nasıl ki savaşlar emperyalizmin ihtiyaçlarından kaynaklanıyorsa barışın da bir maddi temeli var. Piyasanın saltanatına, emperyalizmin hükümranlığına, paranın her şeyi belirlediği bir düzene maddi olarak karşı çıkmadıkça, mevcut düzenin yerine eşitlikçi bir düzen koymayı hedeflemedikçe, bunun için örgütlenip mücadele etmedikçe gerçek bir barış söz konusu olmayacak ve insanlık kendi yıkımına doğru hızlı bir şekilde koşmaya devam edecek.

  /././

Yorumun yorumu ya da bir film yorumunun düşündürdükleri -Burak Gürbüz-

Dünyanın birçok ülkesindeki sosyal problemler karşısında batılı siyasetçiler bu sorunların çözülmesinden öte bastırılmasını öncelik veren otoriter yöntemler kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.

Bugün tesadüf eseri France Inter radyosunda Xavier Giannoli’nin yönettiği ve Jean Dujardin’in başrolde oynadığı 18 Mart'ta vizyona girecek olan Les rayons et les ombres (Işınlar ve Gölgeler) adlı bir film ile ilgili bir konuşmaya denk geldim. Aslında amacım bir film yazısı yazmak değildi fakat Jean Dujardin’in filmde canlandırdığı Jean Luchaire karakteri kafamda yine birçok soru işaretinin doğmasına neden oldu. Çünkü film JL adında gerçekten yaşamış birinin hayat hikâyesini anlatıyor.

Olay İkinci Dünya savaşında geçiyor ve Jean Luchaire (1901-1946) dönemin pasifist, hümanist liberal solcu bir aydınıdır. Babası da ünlü bir akademisyen olan bu zat gazetecilik yapıyor ve Les Nouveaux Temps (Yeni Zamanlar) diye o dönemin tanınmış Nazi yanlısı bir derginin baş editörlüğünü üstleniyor. İki Dünya Savaşı arası döneminin Fransa’da hümanist liberal sol çevrelerin çok önemli bir siması zamanla Nazilerle işbirliği yapıyor ve savaş sonrası 1946 yılında Fransız devleti tarafından işbirlikçilik ile vatana ihanet suçundan yargılanıp idama mahkûm ediliyor ve kurşunlanarak öldürülüyor. Les Nouveaux Temps günlük gazetesi 1 Ekim 1940 yılında yayın hayatına başlıyor ve De Gaulle’ün Paris’e girmesinden dört gün önce 17 Ağustos 1944 yılında yayın hayatını sonlandırıyor. Gazetenin ilk sayısının başyazısı J.Luchaire imzasını taşıyor ve yazı Avrupa’da yeni bir dönemin başladığını müjdelerken Fransa’nın Nazi Almanya’sıyla beraber hareket etmesi gerektiğini savunuyor. Bundan sonra da gazete Nazi yanlısı ve Bolşevizm karşıtı çizgisini 4 yıla yakın bir zaman içinde korumuş oluyor. Gazetenin diğer nüshalarında ne var ne yok bilmiyorum ama taranırsa Nazi sempatizanı liberal ve sol düşünürlerin ilginç yazıları karşımıza çıkacağını tahmin edebiliyorum. 

Neyse tekrar konumuza döndüğümüzde Jean Luchaire’in hümanist liberal solculuktan Nazi yanlılığına dönüşümü aklıma Simone Weil’i getiriyor. Fakat hakkını yemeyelim Simone Weil (1909-1943) Marksist bir felsefeciyken Katolik düşünceye dahil oluyor olmasına ama hiçbir zaman Luchaire gibi Nazi işbirlikçisi olmadığı gibi Katolik düşünceyi benimsemiş olmasına rağmen militan direnişçiliği bırakmıyor ve İspanya İç Savaşında Franco’culara karşı Cumhuriyetçilerle beraber savaşıyor. Bazı yazılarımda Simone Weil’i tam olarak anlamadan biraz ağır eleştirmiş olabilirim ama bu yazımda onu yapmayacağım fakat yine de Jean Luchaire ile kıyaslama ihtiyacı duyacağım. Bu iki insanın ne entelektüel ve bilgi birikimleri ne de düşünce dünyasına katkıları kıyas bile edilemez. Her ikisi de farklı kulvarlardan geliyor, Weil başta Marksist bir felsefeci, Luchaire ise başta liberal sol çevrelerde çok tanınmış bir gazeteci. Fakat her ikisi de (biri Katolikliğe, öteki Naziliğe) farklı ideolojilere evriliyor. Bu iki insanın ortak noktalarına gelirsek eğer her ikisi de hümanist, her ikisi de pasifist, her ikisi de Avrupa yanlısı ve her ikisi de Bolşevizm düşmanı. İşte bu benzerlikler bu iki farklı insanın ortak düşünce dünyalarının olduğunu gösteriyor. Aslında o dönem birçok Fransız sol aydının savaş karşıtı ya da barış yanlısı olması hem eşyanın tabiatına aykırı değil hem de Birinci Dünya Savaşı gibi büyük bir savaştan sonra yeniden bir savaş olmasını doğal olarak kimse istemiyor. Onun için çoğunlukla birçok solcu aydın savaşların çıkmasını önleyememesi nedeniyle liberal demokratik sisteme karşı güvenlerini kaybetmişler. Onun için bazıları demokrasi yerine daha güçlü, otoriter siyasal bir yapının büyük Avrupa’nın kurulmasında daha yararlı olacağını düşünüyorlar ve bundan dolayı Nazi Almanya’sını tehlikeli bulsalar da ileride anlaşabiliriz mantığıyla yaklaşıyorlar. 

Yukarıda söz ettiğimiz gazete de bu düşünceyi destekleyen ana entelektüel damar oluyor. Mesela yine bu gazeteye yazı yazmış sosyalist kökenden gelen Marcel Déat (1894- 1955) var. Bu kişi o zamanki adıyla neo-socialisme’in öncülerinden biri. Hatta Gaetan Pirou’nun Neo-liberalisme, Neo-corporatisme, Neo-socialisme adlı 1939 yılında yazdığı kitabında adı geçer. Jean Luchaire gibi o da anti-komünisttir ve onun içindir ki o da Fransa’nın Nazilerle ortak Vichy hükümetini Bolşeviklere karşı destekler. Bu dönemin bazı sol entelektüelleri yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı Vichy hükümetini başta desteklemişlerdir. Sonrasında bazı sol düşünürler mesela François Perroux gibi, bu düşünceden ayrılıp liberalizm ve sosyalizme alternatif olacak bir üçüncü yol arayışına girmişlerdir. Aynı şekilde bir üçüncü yol arayışına girecek olan neoliberaller de liberal solcularla beraber üçüncü yolun sağı ve solu olarak ideolojik bir ortaklıkta buluştuklarını söyleyebiliriz. Bu konuda İktisat ve Toplum Dergisi’nin 121’inci sayına “Liberal sol düşünceye kısa bir bakış” adıyla yazdığım yazıyı meraklı okurlara önerebilirim.

Tekrar konumuza geri döndüğümüzde Jean Luchaire’in Nazi sempatizanlığının pasifizm ve hümanizm adına o dönemin Vichy hükümetini sadece başta desteklemiş diğer sol aydınlardan farklı olarak savaşın sonuna kadar yanında yer almasıdır. Örneğin Simone Weil’de pasifist ve hümanist bir düşünür olarak başta Vichy hükümetine ses çıkarmamıştır. O da yukarıda bahsettiğimiz aynı dönemde yaşamış yazarlar gibi Liberalizm ve Bolşevizme karşı bir üçüncü yol aramıştır. En sonunda bu yolu Katoliklikte bulmuştur. Fakat Weil’in son yazılarına baktığımızda kolektivist düşünceye karşı otoriter yöntemler kullanılmasını önermiştir. Bazı düşünürler bu yazıların yazarın hastalığının nüksettiği son zamanlarında yazıldığı için kaale alınmamasını ve onun İspanya İç Savaşında gösterdiği direnişçi kimliği ve ondan önce işçi olarak ağır koşullarda çalıştığı fabrikada tuttuğu günlüklerle anılmasını ister. Fakat ne kadar gariptir ki Jean Luchaire’de tüberküloz hastasıdır. O zamanlar tedavisi olmayan bu hastalığa yakalanan insanlar çok fazla yaşamamaktadır. Acaba hasta diye tıpkı Weil’de olduğu gibi Luchaire’i de mazur mu görmeliyiz? Ama ne olursa olsun yazımızın başında da söylediğimiz gibi Weil’i Luchaire’den ayırmamız ve onun son zamanlarda katolik de olsa solcu direnişçi, savaşçı kimliğinin hakkını teslim etmeliyiz. Ötekisi bir Nazi işbirlikçisiydi ve o nedenle idam edildi.

Luchaire ve Déat örneğinden hareketle neden iki dünya savaşı arası bazı sosyalist, liberal sol aydınlar daha sonra Nazi yanlısı oldular sorusunu sorabiliriz. Bu durumun birçok nedeni olabilir. İlki o dönemin daha sonra kendilerine neoliberal olarak tanımlayacak liberalleri gibi çoğulcu demokrasiye karşı güvenlerinin kalmamış olmasıdır. Fakat bundan daha önemlisi yine neoliberal düşünürlerin de hemfikir olduğu gibi Bolşevizm düşmanlığı ve anti-komünizmdir. Avrupa aristokrasisi ve Avrupa ulusları için 1917’de Romanov hanedanının yıkılması çok dramatik olmuştur. Çünkü bu hanedanlık Avrupa’daki İngiliz, Alman, Danimarka, Yunan kraliyetleri ve prenslikleriyle akrabalıkları vardır. Onun için Bolşeviklerin Romanov hanedanını yıkıp iktidara ele geçirmesi Avrupa için büyük bir tehlike olarak görülmüş ve bu korku bazı sosyalist ve liberal aydınları Nazilerle işbirliğine girmelerine neden olmuştur. Bu kesim Avrupa’daki komünist siyasal parti ve işçi örgütlerinin gelişmesini bir tehlike olarak değerlendirmiş ve bunu önlemek adına Nazizmi savunmaktan çekinmemişlerdir. Luchaire gibi Nazizm ile işbirliği yapmış veyahut sessiz kalmış bir çok liberal ve solcu düşünür için "Birleşik ve Büyük Avrupa" düşüncesi ancak güçlü otoriter bir siyasal yapı içinde gerçekleşebilecektir bu da ancak Nazi Almanya’sı ile yapılacak olan işbirliği sayesinde olabilir.

Son olarak 18 Mart'ta vizyona girecek olan “Les Rayons et les Ombres” adlı film günümüz için ne ifade etmektedir? Bu soruya cevap verebilmek için tabii ki filmi görmek gerekir. Radyoda bu soruyu yönetmen ve başrol oyuncusu biraz geçiştirmiş, cevabı herkesin kendi yorumuna bırakmışlardır. Fakat şu da bir gerçektir ki dünyanın birçok ülkesindeki sosyal problemler karşısında Batılı siyasetçiler bu sorunların çözülmesinden öte bastırılmasını öncelik veren otoriter yöntemler kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir. Siyaset sahnesindeki sağ ve sol partilerin ideolojik anlamda pek farkları kalmadığı birçok ülkede içten içe baskıcı faşizan politikalar revaç görmeye başlamıştır. Ve sonun sonu olarak dünyanın birçok yerinde çıkan savaşlar Batılı ülkeleri eski dünya savaşlarında olduğu gibi yeniden bir savaş ekonomisine sokmuştur. Herkes bu kötü gidişatı izlemektedir.

/././

Başucundan bloke edilen parti -Turgay Develi- 

“Cereyanlar” tartışmasının gerçek ölçütü isimlerde değil, somut ekonomi-politik tercihlerde ortaya çıkar.

Bir yanda İsrail ile ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaş ve bunun yol açtığı sorunlar; diğer yanda İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dâhil 400’den fazla kişinin yargılandığı davanın duruşmalarının başlamasıyla oluşan kamuoyu dalgası… Bu gündemlerin kapıldığı akıntıya kendimizi bırakmadan, ben hem dünyada hem de ülkemizde yaşanan sorunların asıl sebebi olarak birinci sıraya yazmamız gereken “cereyanlar” meselesine dönmek istiyorum.

Ekrem İmamoğlu’nun ve Özgür Özel’in “başucu kitabım” dediği, ardından Sayın Özel’in buradan eleştirilince “O zaman yetmez” deyip bu kez “temel başvuru eseri” olarak serdettiği Cereyanlar kitabı; ana muhalefet partisinde kim, neyi, niçin yapıyor meselesini (biraz olsun) sadeleştirerek ülkemizdeki siyasi saflaşmaya katkı sundu.

Yok, “Cereyanlar” tartışmasına kişiler ve kitabın içeriği üzerinden katılmayacağım. Çünkü bu yeterince yapıldı, yapılıyor… Meseleyi hak ettiği yere, tartışılması gereken düzlem olan asıl fay hattına taşımak gerekiyor.

Kitabı okuyanlar ya da tartışmaları takip edenlerin ilk fark ettiği gibi; “Cereyanlar” kitabı ve yazarı Tanıl Bora, Birikim ve çizgisinin finans kapitalle olan simbiyotik, yani birbirine karşılıklı fayda sağlama ilişkisine yaslanır. Bu hat; laik, bağımsız ve kamucu Cumhuriyet’i, onun gerçekleştirdiği devrimleri itibarsızlaştırarak içini boşaltmaya dayanır. Bu karşılıklı yarar ilişkisinde Birikimcilere düşen görev ise, ülkemizde siyasetin halkçı, üretimci, planlamacı bir programa yönelmesini sürekli bloke etmeye çalışmaktır.

Bu politik hat, ülkemizdeki siyaset iklimini zehirleyen ekonomi-politik tercihlerin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan sorunları; düzenle açık hesaplaşmadan kaçıp, liberal sınırlar içinde “daha iyi yöneticiler”le çözülebileceğine iman ederek ele alır. Bu yüzden, daha net bir çerçeve için şunu kayıt altına almak gerekir: “Cereyanlar”la ulaşılmak istenen asıl hedef; adı bazen “teknokrat akıl”, bazen “piyasa gerçekçiliği”, bazen “kurumsal restorasyon” olan ve nihayetinde neoliberal düzene rıza üretmeyi amaçlayan bir çizgidir.

Liberal Birikimciler, 12 Eylül’ün hemen ardından sol, sosyalist, devrimci çevrelerce teşhir edilse de darbe sonrasında “sol arbitraj”la ana muhalefet partisinin yöneticilerinin “başucu”na yerleşip, halkın sorunlarını çözecek ekonomi-politik tercihlerden uzaklaşmalarının zihni altyapısını oluşturdu.

CHP’yi “düzenin yedek lastiği” yapan şey; “cereyanları” isimlerle tartışıp, programının içinin boş bırakılmasıdır. Ana muhalefet partisi kongre/kurultay, örgüt fetişiyle kutsansa da neoliberal çerçeve kırıl(a)madığı için bu yolla değişen yalnızca koltukların sahibi olur. Orada kimin oturduğunu belirleyen tek kıstas ise, halkın sorunlarını çözecek ekonomi-politik tercihlere olan mesafe hâline gelir.

Dolayısıyla, aslında CHP’de hangi koltukta kimin oturduğunun bir önemi olacaksa; partinin bugün oturması gereken hat, şimdi olduğu gibi neoliberalizme “uyumlu muhalefet” hattı değil, kamucu, planlamacı, emek yanlısı bir “düzen değişikliği” hattıdır. Aksi hâlde “cereyanlar” tartışması sadece dekoru değiştirir; sahne aynı kalır, kalıyor.

Zaten “teknokrat akıl” diye parlatılan, “piyasa gerçekçiliği” diye dayatılan, “kurumsal restorasyon” diye cilalanan şeyin pratik karşılığı tam da budur: Programın yerine yönetici profili koymak; sınıfsal tercihler yerine “iyi niyetli kadro” hikâyesi anlatmak; düzeni değil, düzenin kötü işletilmesini hedefe koymak. Bu yüzden, “cereyanlar” tartışmasının gerçek ölçütü isimlerde değil, somut ekonomi-politik tercihlerde ortaya çıkar.

Peki bunu nasıl anlarız? CHP, Kemal Derviş düzeninin —yapısal yasalarla tahkim edilen sıcak para rejiminin, tarımın tasfiyesinin, finansın tahakkümünün— ürettiği yıkımı sadece “Erdoğan kötü” diye anlatıp geçiyor mu; yoksa bu yıkımı mümkün kılan mekanizmayı hedef alıp söküp atacağını mı söylüyor? Çünkü 24 Ocak’tan 2001’e uzanan o mimariyle hesaplaşmadan söylenen ya da söylenecek hiçbir sözün değeri, hiçbir eylemin sahiciliği yoktur.

/././

Kuantum fiziğine 'fıtrat' ayarı: TÜBİTAK'tan harem selamlık 'bilim kampı' 

TÜBİTAK tarafından 18-29 yaş arası gençler için düzenlenen bilim kampı, kadın ve erkek öğrenciler için ayrı ayrı planlandı.

Sağlıktan sanata her alanda dayatılan harem selamlık uygulamalara bir yenisi eklendi.

TÜBİTAK tarafından Gençlik ve Spor Bakanlığı desteğiyle düzenlenen bilim kamplarının 2. dönemi için başvurular açıldı.

18 ile 29 yaş arasındaki gençlerin hedef alındığı kamplara kadın ve erkek adayların birlikte katılamayacağı duyuruldu.

Bilimsel aklın, ortak üretimin ve beraber çalışmanın teşvik edilmesi gereken kamuya ait etkinlik, harem selamlık uygulanacak.

Katılımın ücretsiz olduğu, konaklama ve yemek hizmetlerinin düzenleyici kuruluşlar tarafından sağlandığı kampların eğitim içeriği ise geniş bir yelpazede planlanıyor. Yapılacak eğitimler arasında matematik, arkeoloji, optik, doğada bilim, afet farkındalığı, finansal okuryazarlık ve kuantum dünyasına ilk adım gibi konular yer alıyor. 

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yıllardır birçok konuşmasında kadın ve erkek eşitliğinin hayatın her alanında "fıtrata" aykırı olduğunu söylüyor.  

***

 soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Pentagon'da üçüncü briefing notları: "Bugün en yoğun gün" -Serra Karaçam/halkTV-

Pentagon'da üçüncü briefing notları: "Bugün en yoğun gün"-Serra Karaçam-  Hegseth ve Org. Caine savaşın başından bu yana 3...