Milyarderlerin serveti 20 trilyon doları geçti: 3 bin 500 kişi bile değiller!
Forbes’un bu yılki Milyarderler Listesi’ne giren 3 bin 428 kişi arasında 43 Türk patron var. Sömürü katmerleşir, dünyanın yoksulları savaşlarda ölürken dünyanın en zenginlerinin serveti bir yılda 4 trilyon dolar artarak 20,1 trilyon dolarla rekor seviyeye yükseldi. Trump’ın serveti de 6,5 milyar dolara çıktı.
Amerikan "iş dünyası" dergisi Forbes'un "Milyarderler Listesi"ndekilerin sayısı bu yıl sadece 400 artışla 3 bin 428'e çıkarken, ellerinde tuttukları toplam servet 20,1 trilyon dolara yükseldi.
Forbes'un 40'ıncı kez yayımladığı Milyarderler Listesi'ne göre, dünya genelinde milyarder sayısı, geçen yıla kıyasla 400 kişi artarak 3 bin 428 oldu.
Geçen yıl boyunca zenginler, büyük bir hızla zenginleşmeye devam ederken ellerinde bulundurdukları servet, benzeri görülmemiş bir hızla arttı.
Milyarderlerin toplam serveti, bu yıl geçen yıla kıyasla 4 trilyon dolar artarak 20,1 trilyon dolarla rekor seviyeye yükseldi.
Dünya genelinde 20 kişinin, 12 haneli yani 100 milyar dolar ve üzeri servete sahip olduğu görüldü.
Elon Musk birinci sırada yer aldı
Tesla, SpaceX, X ve xAI gibi şirketlerin sahibi ABD’li patron Elon Musk, art arda ikinci yıl Milyarderler Listesi'nin zirvesinde yer aldı.
839 milyar dolarlık tahmini servetiyle kayıtlara geçen en zengin kişi olan Musk, dünyanın ilk trilyoneri olma yolunda ilerlerken 800 milyar dolar barajına ulaşan ilk kişi oldu.
Google'ın kurucu ortağı Larry Page, 257 milyar dolarlık tahmini net servetiyle listede 2'inci sırada yer alırken, Page'i 237 milyar dolarlık servetiyle ortağı Sergey Brin izledi.
Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, 224 milyar dolarlık servetiyle listede 4'üncü sırada, Meta Üst Yöneticisi Mark Zuckerberg de 222 milyar dolarlık servetiyle 5'inci sırada yer aldı.
Trump’ın serveti 6,5 milyar dolara yükseldi
ABD Başkanı Donald Trump'ın serveti ise büyük ölçüde kripto işlemleri ve dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla hakkında açılan davada cezasının iptal edilmesiyle yüzde 27 arttı. Serveti tahmini 6,5 milyar dolara yükselen Trump, listede 645'inci sırada yer aldı. Dünyanın farklı bölgelerine tehditler yağdırıp, "uluslararası hukuk tanımayacağını" söyleyen, ülkelerin sınırlarına ve yönetim şekillerine karışan Trump'ın serveti özellikle son 3 yılda katlandı. Trump servetinin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan kripto para varlığını da ikinci kez başkan seçildiği son bir yılda sağladı.
Bu yıl 481 kadın patron Milyarderler Listesi’nde yer alırken ve bu sayı listenin yüzde 14'ünü oluşturdu.
ABD’li milyarderleri Çinli milyarderler izliyor
ABD, ilk 20'deki 15 isim de dahil olmak üzere 989 kişiyle en fazla milyardere sahip ülke oldu. ABD'deki milyarderlerin servetlerinin toplamı 8,4 trilyon dolar olarak hesaplandı.
ABD'yi 610 milyarderle Hong Kong dahil Çin ve 229 milyarderle Hindistan izledi.
Bir avuç azınlığın elinde tuttuğu servet tüm dünyanın yoksulluğunun da asıl sebebi. soL, sermayedarların sınıf düşmanlığını, kârlarını katlama çabasını ifşa ediyor. soL'a destek verin, abone olun.
Listedeki 43 Türk milyarder: Toplam servetleri 106 milyar dolara çıktı
Bu yılki Türk Dolar Milyarderleri Listesi'nde 43 kişi var. Listeye sekiz yeni isim eklendi ve bir kişi de sıralamaya yeniden girdi.
Türk Dolar milyarderlerinin toplam serveti geçen yıla göre 26,6 milyar dolar artarak, 106 milyar dolara ulaştı.

Listenin zirvesinde ABD’de yoğurt markası Chobani’nin kurucusu Hamdi Ulukaya var. Ulukaya 13,5 milyar dolarlık servetiyle dünyanın milyarderler listede 219'uncu sırada yer aldı ve Türkiye'nin en zengini olarak gösterildi.
Ulukaya'yı, 5,3 milyar dolarlık servetiyle Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, 4,9 milyar dolarlık servetiyle Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cemil Kazancı, 3,8 milyar dolarlık servetiyle Rönesans Holding Onursal Başkanı Erman Ilıcak ve 3,2 milyar dolarlık servetiyle Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk izledi.
Ayrıca, Almanya merkezli biyoteknoloji firması BioNTech'in Üst Yöneticisi (CEO) ve Kurucu Ortağı Uğur Şahin, ABD merkezli havacılık şirketi Sierra Nevada Corporation'ın sahipleri Eren Özmen ve Fatih Özmen de Milyarderler Listesi'nde yer alan Türk isimlerden oldu.
Turgay Ciner yeniden listede
Tera Holding’in kurucusu Emre Tezmen ve babası Oğuz Tezmen listeye tepeden bir giriş yaptı. Tülay Kazancı ve Mehmet Kazancı kardeşler; piyasa değeri 12 milyar dolara yaklaşan Enka İnşaat’ın hissedarları Tara Ailesi'nden Ceyda Lale Tara, Yasemin Zeynep Keyman ve Leyla Tara Suyabatmaz; Gülçelik Ailesi'nden ise Vildan Gülçelik de ilk kez dolar milyarderi oldu. Turgay Ciner de geçen yıl giremediği dolar milyarderi listesine bu yıl yeniden girdi.
Bayraktar kardeşlerin toplam serveti 5 milyar doları geçti
Ayrıca listede Erdoğan’ın damadı ve Baykar’ın ortağı Selçuk Bayraktar ile kardeşi ve ortağı Haluk Bayraktar da sırasıyla 2,7 ve 2,4 milyar dolarlık servetleriyle yer aldı.
***
Esas tehdit giderek büyüyor: Türkiye’yi gerçekten Patriot, NATO, ABD ve hatta İsrail mi koruyacak?-Ali Ufuk Arikan-
İran bugün soykırımcı İsrail’in ve kısa süre önce haydutça bir ülkenin devlet başkanını kaçıran ABD’nin saldırısı altında. NATO ve neredeyse tüm Batı ülkeleri de bu ikilinin çizdiği hattın uygulayıcısı, destekleyicisi konumunda. Böylesi bir tabloda bize, ülkemizi olası tehditlerden yine aynı iki gücün sahip olduğu silahların koruyacağı söyleniyor. Gerçekten de burada bir tuhaflık yok mu?
NATO, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesinde güç projeksiyonu yapabildiği bir platformdur. Çünkü şu anda yürütülen bu operasyon, yani İran’a yönelik bu askeri harekat, NATO müttefiklerinin olumlu şekilde devreye girmesini ve özellikle Avrupa’daki kritik askeri varlıkların kullanılmasını gerektiriyor. Bu nedenle ABD, Avrupa ve Kanada’nın birlikte hareket etmeye devam etmesi, bu Amerikan-İsrail harekatının başarısı açısından da son derece kritik önem taşıyor.
ABD’nin haydutça birçok ülkeyi hedef aldığı, soykırımcı İsrail’in bölgenin tamamında terör estirdiği bir dönemde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin bu açıklıkta bir itirafta bulunması gerçekten ilginç.
Ancak asıl ilginç ve bizi daha yakından ilgilendiren konu, yukarıdaki itirafın merkezinde yer alan NATO ya da ABD’nin varlığının Türkiye’ye güvenlik sağladığı iddiası.
Şimdi gelin önce bu iddianın altının ne kadar boş olduğuna sıcak bir savaş bölgesi üzerinden yakından bakalım, ardından da bu durumun ülkemiz için yarattığı tehditlere odaklanalım.
Körfez’in hali ortada, Suudiler ağlıyor, İsrail panikte
İran kendisine yönelik saldırının ilk gününden itibaren Körfez’de yer alan ve ABD-İsrail saldırılarında aktif olarak kullanılan ABD üslerini hedef aldı.
Bu durum Körfez’de ciddi bir telaşa yol açarken aynı zamanda ABD’ye yönelik büyük bir tepkiye neden olmuş durumda. Gerçekte bugün başta Suudi Arabistan olmak üzere tüm Körfez ülkeleri istemedikleri, kararını vermedikleri ve katılmadıkları bir savaşa cebren sokulmuş oldu. Ayrıca ABD savunması çok sayıda askeri üssün bulunduğu Körfez ülkeleri yerine İsrail’e odaklanmış durumda. Ve benim değerlendirmeme göre şüphe yok ki Körfez tarafında müttefik ABD’ye karşı bir sitem var. Partner ülke ABD’ye karşı bir serzeniş var. Çünkü İran tarafından Körfez ülkelerine bomba yağarken Körfez’e ihtimam göstermeyen ve sadece İsrail halkını, güvenliğini ve istikrarını gözeten bir ABD var.
Suudi Arabistanlı analist Süleyman el-Akili'nin El-Cezire’ye savaşın başlamasından birkaç gün sonra söylediği bu sözler de bunun sağlaması niteliğinde.
ABD’nin her tür koruma vaadiyle yıllarca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettirdiği, adeta arka bahçesine dönüştürdüğü Körfez ülkeleri, hedef oldukları ilk saldırılarda fazlasıyla korumasız olduklarını gördüler.
İlk günden bu yana Körfez’de darbe almayan tek bir ülke kalmazken, bu durum ABD’nin "geçilmesi mümkün değil, büyük koruma sağlıyor" dediği savunma sistemlerinin gerçek durumunu ortaya koyuyor.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük holdinglerinden biri olan Al Habtoor Group'un kurucusu Halaf Ahmed Al Habtoor'un "Bizi bu tehlikeli tırmanışın içine kim soktuğunu da biliyoruz. Bu savaşın kararını alanlar bölge halklarına ya da müttefiklerine danışmadı. Eğer Trump ve Graham ülkelerini ve Amerikan askerlerini İsrail’in çıkarları için riske atmak istiyorsa bu onların tercihidir. Ama biz aynı şeyi yapmayacağız" tepkisi de bu tablonun eseri.
Ancak sorun sadece Körfez’de yaşanmıyor.
İsrail’de de durum pek parlak değil.
"Demir Kubbe" efsanesinin çökmesiyle birlikte İsrail bu savaşta da büyük zorluklar yaşıyor.
Körfez’deki tartışmaların bir benzeri İsrail’de de yaşanırken, burada eksen biraz daha farklı.
İsrail medyası, ABD’den alınan mühimmatların maliyetinin savaşın uzamasıyla birlikte giderek arttığına işaret ederken, yakında ABD’nin Körfez ülkelerine sağladığı güvenlik duvarı nedeniyle İsrail’in yalnız kalabileceği ve daha fazla hedef olabileceğini işliyor.
Yani tersi bir korku İsrail’de de baş göstermiş durumda.
Sonuç olarak "siyasi" kısmını bütünüyle kenara koyduğunuzda dahi, ABD’nin müttefiklik ilişkisi kurduğu ülkelere askeri olarak "tam bir koruma sağladığı" iddiasının hiçbir karşılığı olmadığı bir kez daha görülmüş durumda.
Egemenliğini ABD’ye devret, belki seni korur…
Böylesi bir tabloda haliyle gündeme işin “siyasi” boyutu giriyor.
Emperyalizm siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak girdiği her coğrafyaya nüfuz ediyor, orayı kendi çıkarları doğrultusunda eğip büküyor ve işbirlikçileri eliyle “alternatifsiz” olduğu düşüncesini yaymaya çalışıyor.
Yayılmaya çalışılan bu alternatifsizlik algısı “Batı medeniyeti”, “özgürlükler” ve “demokrasi” etiketleriyle süslenip tüm dünyaya pazarlanıyor. Tüm dünyada terör estiren ABD ve İsrail bir anda “İran’a özgürlük götüren kahraman” gibi sunulmak isteniyor.
Bunu, ilişki kurduğu ülkelerin tamamını kendisine boyun eğdirerek ve yörüngelerini Amerikancılığa sabitleyerek yapıyor.
Sonra?
Sonrasında ABD’nin çıkarı neyse tüm ülkeler o çıkarın peşinden sürükleniyor.
Körfez ülkelerinin bugün yaşadıkları tam da bu değil mi?
Kendilerine karşı yıllardır en ufak bir saldırıda bulunmamış komşu ülke İran’a soykırımcı İsrail ve ABD eliyle saldırıların ana üssü olarak kullanılan Körfez ülkeleri, şimdi iş ABD’nin onları korumasına geldiğinde yukarda aktardığımız üzere ortada kalıveriyor.
Rutte’nin dediği gibi, ABD’nin güç projeksiyonuna tabiler, ABD ve İsrail çıkarı neyse, onun yanında yer almak zorundalar.
Egemenliklerini ve bağımsızlıklarını ABD’ye teslim eden her ülke gibi.
Ürdün'deki Muwaffak Salti Hava Üssü'nde THAAD Anti-Balistik Füze Sistemi’ne ait hasar görmüş ABD AN/TPY-2 radarı. Radarın maliyeti en az 500 milyon dolar.Ülkemizdeki asıl tehdit ne?
İsrail ve ABD ortaklığıyla komşu ülkenin dini liderinin öldürüldüğü haydutça bir saldırı düzenleniyor ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çıkıp bunu ABD ile anlaşmak için “fırsat penceresi” olarak tanımlıyor.
Sonra burada da durmuyor ve “Bunları yapmadan İsrail ile ABD ile ağız dalaşına bile girilmemeli” deyip, bir dizi “ev ödevi” hatırlatması yapıyor.
Ancak Fidan en önemli “ev ödevini” unutuyor, egemenlik ve bağımsızlık.
Atılacak veya atılabilecek tüm adımları Amerikancılığı merkeze alarak tarif eden Fidan, ülkemizin güvenliğinin tam da bu nedenle riske atıldığını "ustalıkla" pas geçiyor.
Ülkemiz şu anda İran tarafından atılacak füzeler nedeniyle (bu konudaki İsrail ve ABD yalanlarına karşı gerçekleri okumak için) tehdit altında değil.
- Ülkemiz, iktidarı ve Meclis muhalefetinin bir bütün olarak Amerikancı bir çizgide siyaset yapması nedeniyle tehdit altında.
- Ülkemiz, tamamı ABD çıkarlarını koruyan yabancı üsler nedeniyle, İncirlik’te bulunan ABD nükleer silahları nedeniyle tehdit altında.
- Ülkemiz, iktidar tarafından da “düşman” olarak tanımlanan İsrail’e ve onun en büyük ortağı ABD’ye düzenli istihbarat sağlamak için kullanılan radar üssü nedeniyle tehdit altında.
- Ülkemiz tüm bu adımların arkasındaki patronların düzeni nedeniyle tehdit altında.
soL Haber, savaşın başından bu yana tüm çarpıtmalara karşı gerçeğin mücadelesini veriyor. soL'un bu haberleri okurlarımızın verdiği destekle artıyor ve güçleniyor. Sen de soL'a destek vermek için hemen abone olabilirsin.
Kürecik’teki Patriot ya da Doğu Akdeniz’deki NATO mu ülkemizi koruyor?
İddia bu.
"NATO olmasa, ABD olmasa Türkiye şu anda saldırıya uğrardı" deniliyor.
Kim tarafından ve neden?
ABD’nin siyasetiyle, askeri üsleriyle yayıldığı ülkemiz için esas tehdidin ABD olduğu, İsrail olduğu bu kadar açıkken, neden ısrarla bu yalanlar pişirilip pişirilip önümüze atılıyor?
Çünkü Türkiye’nin Amerikancı bir rotadan çıkması, içinde yaşadığımız düzenin sorgulanması, bağımsız ve egemen bir ülke olması istenmiyor. Meclis’teki grubu bulunan tüm partilerin aldığı Amerikancı pozisyon da bunun için. Millî Savunma Bakanlığı, hava sahasının korunması için bir Patriot hava savunma sisteminin Malatya’ya konuşlandırıldığını bildirdi. Sistemin Almanya’daki NATO’nun Ramstein Üssünden geldiği, İncirlik’tekilerin daha gelişmişi olan Patriot PAC-3 modeli olduğu kaydedildi. Savunma sisteminin sadece Kürecik’i korumakla sorumlu olmadığı, güvenlik şemsiyesinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni kapsayacağı ifade ediliyor.
Bu haber bugün yandaş Türkiye gazetesinde yer aldı.
Onlar dahi emin değiller, “ifade edildi” diyorlar ama içleri rahat değil belli ki.
Çünkü ABD’nin sadece kendi çıkarlarını, kendi üslerini korumayı merkeze aldığını bugün Körfez’e göz ucuyla bakınca görüyorlar. Kendi üslerini dahi koruyamayan ABD’nin İsrail ile bölgeyi düzlemek için girdiği savaşta Türkiye’yi koruyacağı iddiası gerçekten de halkı kandırmaya çalışmaktan başka bir şey ifade etmiyor.
İki füzeyi engellemedi mi?
Bir diğer iddia da bu.
"ABD olmasa, NATO olmasa Türkiye’ye şu anda iki İran füzesi isabet etmişti" deniyor.
ABD basını ilk olayın ardından İncirlik Üssü'nün hedef alındığını iddia etmiş, bu iddiayı doğrulayan hiçbir kanıt ortaya çıkmamıştı.
Ancak aksini gösteren çok sayıda şüphe gündeme gelmişti.
Birincisi, İran kesinlikle Türkiye’ye yönelik bir füze saldırısı olmadığını ilan etti.
Yabancı ajanslara konuşan bir AKP yetkilisi de bunu doğrulayan biçimde “füzenin büyük olasılıkla Güney Kıbrıs’a atıldığını, hedefinin şaşırtıldığını” söylemişti.
Tam da burada İsrail-ABD oyunları devreye giriyor.
İran, ülke içinden ve bölgeden ABD ile İsrail’in "sahte bayrak operasyonları" yaptığını belirtiyor.
İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a atılan bir füzenin menşeinin İran olmadığını açıklaması ve konuyu araştırdığını duyurması da bu açıdan son derece dikkat çekiciydi.
Yani ortada Türkiye’nin hedef alındığı bir saldırıdan ziyade, ülkemizi İsrail ve ABD’nin yanında savaşın içine çekmeye dönük bir provokasyon olduğu iddiası çok daha gerçekçi görünüyor.
Bunun aparatı olarak kullanılan NATO’nun ve onun Patriotlarının Türkiye’yi koruyan bir kalkan değil; aksine ABD ve İsrail eliyle ülkemizi hedef haline getiren başlıklar olduğu, İran'a saldırıları fırsat bilenlerin yeni Patriotlar yerleştirerek ülkemizdeki NATO'ya bağımlılıkta bir adım daha attığı açık değil mi?
/././
İran savaşının erken sonucu: ABD’nin savaşın sınırlarını aşan stratejik açmazı -Yiğit Günay (Analiz)
İran'da süregiden savaşın bu aşamasında ortaya çıkan tablo, daha şimdiden Ortadoğu'ya yönelik "Amerikan barışı" stratejisinin geleceği açısından aşılması çok zor engeller ortaya çıkardı. Savaşın sonucundan bağımsız olarak emperyalizmin bölgedeki stratejisi çıkmaza girmiş görünüyor.
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırarak başlattıkları savaşın ilk on iki günü itibariyle ortaya çıkan tabloyu masaya yatıracağız.
Konu, çok boyutlu. Üzerinde durulmayı gerektiren sayısız mesele var elde. Bu nedenle, şimdiye dek soL’da ve genel olarak medyada daha fazla işlenmiş olan başlıkların bir kısmına kısaca değinip bir kısmını pas geçerek, savaşın bağlam ve çıktılarını yorumlamaya ve pek dikkat edilmemiş bazı başlıkları ayrıntılandırmaya odaklandık.
Aynı sebepten, ayrıca ele alınması gereken bir başlık olarak savaşın Türkiye’deki yansımalarını, kimi değiniler hariç kapsam dışında bıraktık. Lübnan cephesini de, hâlâ taze sayılabilecek savaşın ilk günleri, “kolu kanadı kırıldı” denilen Hizbullah’ın başını çektiği direnişin İsrail’e hiç beklemediği bir kuvvetle karşı koyduğunu ve siyonistlerin Lübnan’da bir kez daha hüsrana uğramasının olası olduğunu hissettirse de, gidişatın bir süre daha izlenmesi gerektiği düşüncesiyle ele almadık.
Analizdeki temel tespit ve tezleri şöyle özetleyebiliriz:
- İran, kendisine yönelik bir saldırının faturasının ağır olacağını ilgili ülkelere kabul ettirmeyi başardı.
- ABD ve İsrail, askeri olarak dile getirdikleri hedeflerin hiçbirine ulaşmayı başarabilmiş değil.
- Ne İran'ın bombalanmasının yaratacağı yıkımın ekonomik maliyeti ne de ABD ve İsrail'in sarf ettikleri mühimmatın maliyeti, savaşın gidişatına dair kararları etkilemeyecektir.
- Savaşın beklenmedik gidişatına dair hazırlıksız olduğu anlaşılan ABD'nin kimi silah ve mühimmatta yaşadığı stok ve tedarik sorunu, kısa ve orta vadeli savaş planlarını etkileyecektir.
- Savaşta yapay zeka kullanımı, Palantir'in NATO'yla anlaşması ve Anthropic'e devlet müdahalesinin masaya konulması açısından Türkiye'yi de yakından ilgilendirmektedir.
- Batı karşısında Rusya, Çin, İran ve başkalarının bir blok oluşturduğu tezleri yanlıştır.
- Çin'in Batı'yla girdiği rekabeti kapitalist dünya sisteminin kurallarına sadakatle oynama ve ideolojik hesaplaşmayı bir kenara bırakma eğiliminin uzun vadede sonuçları olacaktır.
- Körfez Arap monarşileri İran'ın mesajını almış, yenilmeyeceğini kabullenmiş görünmektedir. Bu ülkelerde savaş sonrasında "İran tehdidi"ni ilk sıraya yazmaktan ziyade, bölgedeki rekabette konumlarını güçlendirmeye yönelik bir hazırlık gözlenmektedir.
- Kürt grupları savaşa sokma çabasının sonuç vermemesi, bölgenin ezberci ve kestirmeci yaklaşımları geçersiz kılan, karmaşık siyasi dengelerini bir kez daha göstermiştir.
- Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının tetikleyicisi İran olsa da, uygulayıcısı küresel sigorta şirketleri olmuştur.
- Hürmüz'ün kapanmasının enerjiye sınırlandırılamayacak etkileri, karşılıklı bağımlılık ilişkileri de hesaba katıldığında kapitalist dünya sistemini bütün olarak krize sürükleme potansiyeli taşımaktadır.
- İran'a saldırının temel sebebi, bu ülkenin enerji kaynakları değildir.
- ABD'yle İsrail'in bölgeye yaklaşımları arasında bir örtüşmeme hali vardır.
- ABD'nin bölgedeki müttefikleri, İran'ın çöktüğü bir senaryoya hayırhah bakmamaktadır.
- ABD'nin Ortadoğu'da bir "sermaye barışı" sağlamaya yönelik stratejisinde İran'ı dahil etme arayışı, 12 Gün Savaşı'yla sekteye uğramıştır.
- Savaşın nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak, ilk 12 günde ortaya çıkan tablo, Amerikan barışı stratejisinin çıkmaza girdiğini ortaya koymaktadır.
İran cephesinde genel askeri-politik görünüm
ABD ve İsrail’in, Gazze, Lübnan ve Suriye’deki gelişmeler karşısında İran’ın savunmasız kaldığı bir fırsat penceresi gördüğü, 12 Gün Savaşı’ndaki hamlenin ardından İran’da iktidar içeriden devrilmeyince bu pencere kapanmadan son darbeyi indirmeye karar verdiği, 28 Şubat’ta Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey yetkilinin öldürülmesiyle başlayan saldırının birkaç gün içinde sonuç vereceğini hesap ettiği artık herkesçe biliniyor.
Hesabın tutmadığı da biliniyor. İran, saldırganların beklemediği bir direnç gösterdi. Şii dünyasının dini liderinin konutunda akrabalarıyla birlikte “şehit olması”, geçmişte çeşitli yalanlarla bezenen saldırıların aksine hiçbir meşru gerekçe bile gösterilmeyen bir dış saldırıyla karşılaşılması, saldırının Minab’daki okul katliamı başta olmak üzere doğrudan sivilleri hedef alması ve bu saldırganlığa verilen askeri yanıtın karşılık bulması gibi olguların da etkisiyle, İran’daki siyasi iktidar, ağır ekonomik kriz ve yoksullukla boğuşmakta olan halk nezdinde meşruiyetini artırmış görünüyor.
İran’daki yönetici ekibin iç gerilimlerine dair bu aşamada spekülatif diyebileceğimiz çeşitli iddialara rağmen iktidar, şimdiye kadarki tabloya bakılırsa ciddi bir sürtüşme yaşamaksızın savaş koşullarında yeni bir lider seçmeyi başardı. Alınan karar genel olarak “sert çizginin sürdürüleceği” şeklinde değerlendirilse de, İran’ı daha yakından takip eden kimi yorumcular, Mücteba Hamaney’in sistem içinde güçlü bir desteğe sahip olmasının ve meşruiyetinin, İran’da kimi yapısal reform adımları atılmasına zemin sunabileceğine dair açıklamalara da dikkat çekiyor. Her durumda, bireylere fazla önem atfetmenin günümüzün klasik hatalarından biri olmasının ötesinde, bu aşamada İran’daki sistemin geleceğine dair kestirimlerde bulunmak yersiz olacaktır.
İran’ın önceden ayrıntılandırıldığı anlaşılan yanıtı, askeri açıdan ABD ve İsrail’in gözetleme olanaklarını daraltıp hava savunma mühimmatı stoğunu eritmeyi, siyasi olaraksa İran’a yönelik bir saldırının yalnızca ABD değil, bölgede ABD’yle işbirliği yapan diğer ülkeler için de çok ağır maliyeti olacağına tarafları ikna etmeyi hedefliyordu. İran’ın karşı saldırılarının yoğunluğu azalmış olsa da, “mozaik savunma modeli” etrafında ortaya atılan “herkes gelişine vuruyor” iddialarının aksine, seçilen hedeflerin siyasi doğrultuyla uyumu bakımından kontrolü on iki gün boyunca yitirmedikleri görüldü. Aşağıda açacağımız üzere İran hükümeti, bu savaşın faturasının ağır olacağı mesajını tüm muhataplara ulaştırmakta da başarılı oldu.
ABD ve İsrail cephesinde genel askeri-politik görünüm
ABD ve İsrail saldırıya geçtikleri anda, neredeyse “İran yok olacak” dışında bir seçeneği kabullenmeyen ve ulaşılabilir somut hedefler dile getirmeyen açıklamalar yapmışlardı. İran’ın beklenmedik direnci karşısında ABD tarafında bir türlü net bir planın ortaya konulamaması ve her gün çok sayıda birbiriyle çelişen beyanatta bulunulması hali on iki gün boyunca devam etti.
ABD’nin plansız ve stratejisiz şekilde tüm dünyayı derinden etkileyecek müdahalelere tek taraflı girişme yönünde ayan beyan ortaya çıkan hevesi, zaten Trump yönetiminin ABD’nin yeni hegemonya stratejisine uyum noktasında üzerlerinde baskı kurduğu müttefiklerinin kucağına bir başka ağır gerilim kaynağı olarak bırakılıverdi.
İsrail’le tutturulan ilişkiye dair itirazların giderek yükseldiği ABD iç siyasetinde de savaşın ilk 12 gününde ortaya çıkan görüntünün Trump hükümeti açısından işleri zorlaştırdığı aşikâr. İsrail cephesindeyse, her ne kadar hakkındaki yargı süreci Demokles’in kılıcı gibi tepesinde sallanıyor görünse de, Netanyahu otoritesini tümüyle kabul ettirmiş durumda. Dahası, ve daha acısı, İsrail toplumunun ezici çoğunluğunun bu barbarlığın arkasında duruyor olması.
Sonuçta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları hız kesmeksizin sürüyor. Bu saldırıların İran’ın ekonomik altyapısı ve askeri kabiliyeti üzerindeki etkisini net şekilde kestirmek bu aşamada pek mümkün değil. Özellikle Tahran’da ve ülkenin batısında kolluk kuvvetlerinin binalarına yönelik saldırıların, devletin güvenlik güçlerini ne kadar etkisiz kılacağıysa hayli tartışmalı sayılmalıdır.
Her koşulda, İran açısından, savaşın sonunda ayakta kalmayı başarması durumunda ekonomik faturanın çok ağır olacağı ortada. Ancak İran yönetiminin savaşın gidişatına dair alacağı kararlarda bu faturanın belirleyici olmayacağı da akılda tutulmalı. Öte yandan, hava saldırılarının şu ana kadar İran’ın ne hava savunma kabiliyetini, ne füze fırlatma kabiliyetini, ne de teçhizat ve mühimmat üretme kabiliyetini tamamen susturmayı başaramamış olması, dünyanın en büyük askeri gücü ve ekürisinin hanesine eksi olarak yazılmalı. İran hava sahasının tümüyle ele geçirilememiş olmasının, uzun menzilli balistik füze rampalarının bir kısmının bulunduğu düşünülen kuzeydoğudaki Meşhed vilayetine savaş uçaklarıyla düzenli olarak erişilememesiyle, dolayısıyla son günlerde İsrail’i hedef alan füze salvolarına kaynakta müdahale edilememesiyle sonuçlandığı da akılda tutulmalı.
Benzer şekilde, henüz İran’ın—etkilerine aşağıda değineceğimiz üzere—Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatmasını engelleyememiş, dahası İran donanmasını tümüyle etkisiz hale getirmeyi becerememiş olması da ABD açısından askeri bir başarısızlık olarak kabul edilmeli. Tatbikat daveti üzerine mühimmatsız, dolayısıyla savunmasız şekilde Hindistan’a giden bir İran gemisinin, İsrail yandaşlığı zirve yapmış hindu faşisti Modi hükümetinin verdiği istihbarat üzerinde ABD tarafından okyanusta batırılması ve bunun bir zafer olarak sunulması, İngiltere gibi ABD’nin en yakın müttefikleri nezdinde dahi savunulması güç bir hamle teşkil etti.
Öte yandan, ABD ve İsrail’in İran’ın karşı saldırılarıyla hasar aldığı açık olmakla birlikte, bunların ölçeğine dair net çıkarsamalarda bulunmak, eldeki verilerle pek mümkün değil. İsrail’in uyguladığı ağır sansür, İran füzelerinin özellikle son günlerde daha fazla isabet bulduğu anlaşılsa da, etkilerinin kavranabilmesini engelliyor. ABD’nin sayısı tam bilinmeyen can kaybı ve bölgedeki askeri ve sivil tesis ve teçhizatlarının aldığı hasara dair de kesin bir sonuca ulaşmak zor.
Savaş teknolojisi
Askeri analizlerin tek başlarına bir yerden sonra yetersiz olduğunu not ederek ve işin detaylı teknik değerlendirmesinin ayrı bir uzmanlık gerektireceğini belirterek, kimi hususlara dikkat çekebiliriz.
İran’ın dron yoğunluklu hava saldırılarına ABD-İsrail ve müttefiklerinin gelişmiş hava savunma sistemleriyle karşılık vermek zorunda kaldığı, bunların maliyetleri arasında uçurum olduğu savaşın başından beri çok vurgulandı.
Hava saldırılarının İran’da yarattığı ekonomik yıkımın İran hükümetinin savaşa dair alacağı kararı etkilemeyeceği değerlendirmemizin bir benzerini, bu hususta da dile getirmeliyiz: 20 bin dolarlık SİHA’ları Patriot ve THAAD’larla savunmanın çok pahalıya patladığı açık olsa da, iç politikada Trump hükümetine karşı bir argüman olarak kullanılma değeri bir yana bırakılıp finansman kısmıyla ele alınırsa bu maliyetin, cüssesi, etkisi ve kapasitesi düşünüldüğünde ABD’nin mevcut savaşa dair alacağı kararı pek de etkilemeyeceği öngörülmelidir.
Süregiden savaş açısından esas zorlayıcı boyut, operasyonel maliyetten ziyade lojistiktir. Saldırıdan bir hafta önce, aylardır görevde kalıp izin yapamayan USS Gerald R. Ford uçak gemisi mürettebatının bıktığını, çok sayıda sıkıntının yanı sıra geminin kanalizasyon sistemindeki arızalar nedeniyle tuvaletlerin tıkanması karşısında isyan ettiğini aktaran haberler hatırlanırsa, ülke topraklarından binlerce kilometre uzakta bu kapsamda askeri operasyonlar yürütmenin “bok püsür” sayısız operasyonel ayrıntıyı gerektiren, zorlu ve karmaşık işler olduğu takdir edilebilir. Akut teknik ihtiyaçların karşılanmasındaki sıkıntılar bir tarafa, ABD’den bölgeye nakliye ve ulaşımın uzun vakit alacağı gerçeği, belirli bir zaman diliminde bölgedeki ABD askeri gücünün personel, silah ve mühimmat takviyesi alamayacağını gösterir. Hızla biteceği düşünülen savaşın ne kadar uzayacağı sorusunun yanıtı, orta vadede çözüme kavuşacağı kesin olsa da, kısa vadede bu lojistik denklemle de ilgilidir.
Elbette, bir de takviye için taşınacak silah ve mühimmatın üretilmesi gerekir. ABD’nin askeri üretim kapasitesi çok yüksek olmasına rağmen, İran savaşının özellikle hava savunma alanında dayattığı mühimmat ihtiyacı, çok pahalı olması dert edilmese dahi, mevcut stokların sınırlı olması ve tedariğin vakit alması nedeniyle de sorun teşkil etmektedir. Nitekim ABD’nin Güney Kore gibi dünyanın farklı bölgelerinde kurulu hava savunma sistemlerinin bir kısmını buraya kaydırmaya karar vermesi stok sınırlılığının, Trump’ın savaşın yedinci gününde apar topar Amerikan silah şirketlerini toplayıp acilen mühimmat üretimini artırma çağrısı yapması tedarik kısıtının göstergesi sayılmalıdır. Söz konusu toplantıda üretimi artırılması planlanan mühimmatın esas olarak saldırılarda kullanılan patlayıcılar olduğu, Patriot ve THAAD hava savunma füzelerinin mevcut üretim kapasitesininse geride bıraktığımız 12 günlük savaştaki sarf hızının epey altında kaldığı, tedarikteki bu dengesizliğin ABD savaş makinesinin yakın ve orta vadedeki savaş planlarını etkileyebileceği de bir kenara not edilmelidir.
Ancak, süregiden savaş, ABD’nin silah sanayii açısından daha yapısal ve uzun erimli bir sorunun kendisini dayattığını ortaya koydu. Ucuz dronları pahalı hava savunma sistemleriyle durdurmanın maliyeti mevcut savaşta el mahkum göze alınsa da, geçen asırda uçak ve tankın savaş alanlarında boy göstermesinin silahlı kuvvetlerin mimarisindeki etkisine benzer bir yapısal dönüşümü dayatan dron kullanımı, ABD açısından köklü yapısal değişiklik ihtiyacını dayatmaktadır.
İran’ın ucuza ve hızlı üretilen çok sayıda Şahid dronuyla yaptığı tipte saldırıları, Soğuk Savaş döneminin askeri teknolojileri gözetilerek oluşturulmuş hava savunma sistemleriyle durdurmaya çalışmak, sürdürülebilir bir yaklaşım değil. Bu tip saldırılar, yönlendirilmiş enerji silahları, elektronik harp yöntemleri, avcı dronlar gibi farklı sistemlerle durdurulmaya çalışılıyor. İsrailli silah şirketi Rafael’in, bu ihtiyaca yanıt verecek “Demir Işın” adında bir SİHA önleyici lazer sistemi geliştirmekte olduğu bilinse de, geçtiğimiz günlerde İsrail ordusu, bu sistemin henüz aktive edilemediğini belirtti. ABD'ninse yedi ay önce Ukrayna devletinin "size İran yapımı dronları durduracak, savaşta test edilmiş teknolojimizi satalım" teklifini reddettiği, İran saldırısıyla oluşan tablo karşısında geçen hafta teklifi yeniden görüşmek istediği öğrenildi.
Yapay zeka
Savaş teknolojisi bahsinde ABD ve İsrail’in yapay zeka kullanımının da üzerinde durmalıyız. ABD ordusunda savaş başladığı noktada birbirine entegre iki sistem kullanılıyordu: Maven Smart System ve Claude. Bunlar sırasıyla Palantir ve Anthropic şirketlerine ait.
Yapay zeka şöyle kullanıldı: ABD, eldeki tüm açık kaynak ve istihbari verileri sisteme yükledi, sistem de önce olası hedefleri belirledi, sonra da bunlardan hangilerinin vurulmasının öncelikli olduğuna dair öneriler getirdi.
Saldırıdan önce ABD ve İsrail aylar boyunca bu sistemle hazırlık yaptı ve hedef belirledi. Sistemin askeri olarak verimliliğine ve isabetliliğine dair çıkarımda bulunmak bu aşamada afaki olur. ABD'nin yaptığı anlaşılan ve hemen hepsi çocuk 160’dan fazla can alan Minab’daki okul saldırısında hedefi bu yapay zeka sisteminin seçip seçmediğini de henüz bilmiyoruz. İşin teknoloji ve etik boyutunun uzun yıllar boyunca gündemimizde olacağını not edip geçelim.
Fakat, Türkiye’yi de ilgilendiren iki çıkarımda bulunabiliriz.
Bu şirketlerden ilkinin, Palantir’in sahipleri, insanın kanını donduracak derecede faşist. Siyonizmi sonuna kadar destekleyen—ve tekrarlayalım, esas olarak devletlerin elde ettiği istihbari verileri teslim alıp analiz eden—bu şirket, geçen yıl NATO’yla da anlaşma imzaladı. Kapsamını bilmiyoruz, ama her durumda, NATO üyelerinin ve dolayısıyla Türkiye’nin elindeki hassas verilerin sisteme aktarılacağını varsayabiliyoruz. İran’ın Türkiye’deki ABD üslerini hedef almamasından “Bakın NATO şemsiyesi bizi korudu” sonucu çıkaranların, hep söylediğimiz üzere, NATO’nun esas içeride bir tehdit olduğunu anlamaları lazım.
İkinci çıkarım ikinci şirketle, Anthropic’le ilgili. İran saldırısının başlamasına saatler kala Trump, bu şirkete “solcu” diye saldırdı ve Amerikan devletinin şirketle çalışmayı derhal sonlandırması talimatı verdi. Geçen hafta Musk’a ait xAI ve OpenAI, ABD hükümetiyle sözleşme imzalayıp topa girdi.
Fakat, Trump her zamanki tarzıyla “derhal sonlandırın” diye uçsa da, ve yeni sözleşmeler imzalansa da, Amerikan ordusunun kısa zamanda Claude yazılımını kullanmayı bırakamayacağı ortaya çıktı. "Altı ayda geçiş yapılacak" denildi. Ama esas önemlisi, bir ABD’li yetkili, “Şirket sahibinin kararlarının tek bir Amerikalı’nın canına mal olmasına izin vermeyiz” dedi ve gerekirse hükümet yetkileri kullanılarak bu teknolojiyi alıkoyma yoluna gidilebileceğini ekledi.
Bir diğer deyişle, kapitalizmin beşiğinde, askeri teknoloji için gerekirse dev bir özel şirketin bir bakıma devletleştirilebileceği ima edildi.
Durum, Baykar’ın Leonardo’yla işbirliği ve Repkon’un bombalarının İsrail’e gitmesi gibi gelişmeler karşısında benzer tartışmanın gündeme geldiği Türkiye için de ders niteliğinde: Savunma/silah sektörü, asla özel sektörün elinde olmamalı. Bu bakımdan, silah şirketlerinin faaliyetlerinin Meclis onayından geçmesi benzeri önerilerin yeterli olmayacağı bilinmeli. Tam saldırının başladığı saatlerde yayımladığımız bir analizimizde, bu meseleyi ulusal güvenlik açısından tartışmıştık. Savaşın ilk on iki günü, konunun önemini bir kez daha gösterdi.
Ayrıca, dünya piyasalarını alt üst eden mevcut savaşın ilk günlerinde İsrail borsasının fırlamasının arkasında, siyonist devletin bölgede hegemonyasını artıracağına dair beklenti kadar, on yıllardır Filistin’i bir laboratuar olarak kullanan İsrailli silah şirketlerinin bu savaşta edineceği saha deneyiminin uluslararası silah fuarlarında bol bol caka ve silah satılmasına vesile olacağı tahmininin de payı olduğu not edilmelidir.
Rusya ve Çin
Savaşların silah teknolojisi için birer laboratuar olma niteliğine değinmişken, yeniden İran’ın insansız hava araçlarına dönelim.
Şahid dronlarının mevcut savaştaki etkisini kavrayabilmek için, Rusya-İran ilişkilerine de değinmemiz gerekir. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan—ve, benzer şekilde, kısa sürede başarıya ulaşıp biteceği varsayılan—savaşın ilk yılında İran yapımı dronlar sahada ilk kez kullanılmaya başlandığında, epey ilkel modellerdi. Patlayıcı kapasitesinin düşüklüğü, hedef keskinliğinden uzak oluşu bir yana, uçuş kabiliyetleri öyle sınırlıydı ki, makineli tüfekle dahi avlanabiliyorlardı.
Dördüncü yılını geride bırakan savaş, İran’ın yeni silahlarının, Rusya’nın ateş hattındaki deneyimi ve teknolojik gelişmeler sayesinde adım adım sofistike hale gelmesinin zeminini hazırladı. Rusya’daki üretim tesisiyle birlikte maliyet ve süre kısaldı, verimlilik arttı.
Ancak, Şahid’lerin yalnızca bir boyutunu oluşturduğu bu askeri işbirliği, uluslararası ilişkiler alanını kapitalist dünya sisteminin yapısal nitelikleri ve sınıf ilişkilerini denkleme hiç katmaksızın, yalnızca jeopolitik üzerinden okumaya çalışan kesimlerin yıllardır Rusya ve İran’ı “aynı bloğun parçası” olarak resmedip geçmelerinin yarattığı yanlış izlenimi beslememeli.
Bu ezberciliğin, her bir ülkenin ve bir bütün olarak sistemin ilişkilenme ve geçişkenliğini, iki ülkede de sermaye sınıflarının sürekli havayı koklayıp mümkün olduğunda batıyla uzlaşı fırsatı kovaladığını, kendi aralarında rekabet olduğunu, Ortadoğu ve Kafkasya dahil olmak üzere arzu ve çıkarlarının örtüşmediğini pas geçmesinin nasıl yanılgılara yol açtığını yakın dönemde çeşitli momentlerde somut olarak gördük: 7 Ekim sonrasında Filistin meselesine dair alınan tutumda, Suriye’de cihatçıların taarruzuyla Beşar Esad’ın devrilmesiyle sonuçlanan süreçte, hatta geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda. soL’da hem HTŞ’nin iktidara gelişi sürecinde hem de 12 Gün Savaşı’nda Rusya-İran ilişkilerini ayrıntılı biçimde ele almış, ortada bir blok olmadığını somut olarak anlatmıştık, dolayısıyla tekrara düşmeye gerek yok.
Mevcut savaşta Rusya, 12 Gün Savaşı’ndaki dengeci ve büyük oranda lafta kalan İran’a destek pozisyonunu, daha sert bir tutum ve daha somut bir işbirliğine evriltmiş görünüyor. Özellikle istihbarat alanında yakın işbirliği iddiaları sıklıkla dile getirilse de, bu aşamada ilişkinin boyutunu net olarak bilmiyoruz. Ancak daha saldırının ilk gününde Rusya’dan gelen açıklamalarda özellikle İsrail’e yönelik eleştirel dil, şimdiye kadar Moskova’nın Tel Aviv’le tutturduğu dengeci ve kollayıcı tutumdan uzak oluşu nedeniyle dikkat çekti. Rusya, izleyen günlerde de hem kamuoyuna yaptığı açıklamalarda hem de Körfez Arap ülkeleri başta olmak üzere muhataplarla temaslarında sert bir diplomatik pozisyonu sürdürdü.
Bu farklılaşmayı tetikleyenin, özellikle geçtiğimiz sonbahardan itibaren Trump yönetiminin ABD’nin küresel hegemonyasını korumaya yönelik uzun vadeli stratejisi kapsamında takındığı saldırgan ve dayatmacı tutum olduğunu söyleyebiliriz. İran’a saldırının dördüncü gününde Akdeniz’in ortasında, Libya açıklarında bir Rus tankerinin batırılması, bu açıdan sembolik sayılmalıdır. Tıpkı Rusya’yla İran arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesinde iki ülkeye yönelik Batı yaptırımlarının büyük payı olması gibi, siyasi ve askeri yakınlaşmada da Batı’dan gelen baskının iki ülkeyi birbirine ittirdiği tespit edilebilir.
Buna rağmen, savaşı yakından ve dikkatle takip eden kimi uzmanların, yukarıda değindiğimiz bütünlüklü bakışa sahip olmamaları nedeniyle hâlâ ısrarla dile getirdiği “Batı’ya karşı Rusya, Çin ve BRICS ülkeleri bloğu” tezinin geçersizliği bir kez daha vurgulanmalıdır. Zaten epey gevşek bir ekonomik ilişkilenmenin ötesine geçemeyen BRICS’in adına baş harfini veren ülkelerden Hindistan’ın, davetli gelen silahsız İran gemisini haydutlara vurdurtmak üzere istihbarat paylaşma arsızlığına varan İsrail ve ABD sevdası hiç yokmuş gibi davranılması, bu tezin esasen bir ezber olduğunu gösterir. Benzer şekilde, zaten ilk kullanılmaya başladığı andan itibaren sorunlu olan “küresel Güney” gibi tariflerin anlamsızlığı da giderek daha fazla göze çarpıyor.
Yazının sonuç bölümünde dile getireceğimiz yaklaşımla da bağlantılı olarak, dünyanın ilerici güçleri açısından köklü bir emperyalizm tartışması yürütülmesinin yaşamsal bir ihtiyaç olarak kendisini dayattığını not edip geçebiliriz.
Bu bahiste en çok konuşulan diğer aktör olan Çin’in mevcut savaşta İran’la somut işbirliğine dair çeşitli iddialar olsa da, şu an net çıkarımlarda bulunmak spekülatif olacaktır. Çin’in artık alışılan diplomatik tavrını sürdürdüğü, kınamalarla yetinip herkesle ticari ilişkilerini sürdürme kaygısı güttüğü söylenebilir.
Yine de, Çin açısından mevcut savaşın düşündürdüğü iki noktaya dikkat çekebiliriz. Önünde sonunda ABD’nin esas rakip bellediği ve bir küresel hegemonya mücadelesi ve hesaplaşmaya gireceğini öngördüğü güç olarak Çin, bu savaşta ABD’nin askeri gücüne dair röntgen filmi çekmiş oldu. Bunun önemli bir avantaj olduğu bilinmelidir.
Fakat bir de tersi geçerlidir. Çin’in ekonomik olarak zaten zamanın lehine işlediği ve olabildiğince askeri karşı karşıya gelişlerden kaçınması gerektiği yönündeki akıl yürütmesi, Komünist Parti’nin iktidarda olduğu ama kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü bu ülkenin, emperyalist dünya sistemine dair ideolojik eleştirilerinin tamamen silikleştiği bir noktaya gitmekte olduğuna dikkat çekilmelidir. Mevcut savaşta İran’daki iktidarın—yanlış bir zemin üzerinde yükselse de—ABD ve İsrail’le karşı karşıya gelişinde Filistin meselesi başta olmak üzere takındığı ideolojik pozisyonun, gösterilen dirençte belirli bir payı olduğu göz ardı edilemez. Lübnan ve Filistin’deki direnişin bir türlü kırılamamasında, bu iki ülkenin güç asimetrisi de hesaba katıldığında, bu ideolojik mesafenin hakkı daha da fazla teslim edilmelidir. Ancak Çin-ABD rekabeti söz konusu olduğunda, yirminci asırda Vietnam gibi savaşlarda aksi defalarca kanıtlanmasına rağmen meselenin ısrarla sayılar ve teknik detaylar üzerinden ele alınması ve bizzat Çin’in de bu yaklaşımı dünyaya yayması, dolayısıyla bugün insanlığın başına bela olan kapitalist dünya sisteminde oyunu kurallarına göre oynayan ve oyunu bozmaya değil kazanmaya odaklanan bir tavır takınması, yakın gelecekte dünyanın bir savaşa sürüklendiği koşullarda çok önemli sonuçlar doğuracaktır. Köklü bir emperyalizm tartışması yürütülmesi, dünya halkları için bu bakımdan da yaşamsaldır.
Bölgedeki ABD müttefikleri ve Körfez Arap monarşileri
Şimdi bölgedeki ABD müttefiklerinin durumuna, özellikle de Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi olan petrol zengini Arap monarşilerinin pozisyonuna eğilelim.
Savaşın üçüncü gününde yayımladığımız analizde dile getirdiğimiz “İran’ın bölge ülkelerindeki ABD tesislerinin dışındaki hedeflere yönelik kontrollü saldırılarının hasardan ziyade mesaj vermeye yönelik olduğu” tespiti, ilerleyen günlerde tamamen doğrulandı. Körfez’den gelen açıklamalarda İran’a karşı zorunlu kınamaların dışında dikkatli bir dil kullanıldı, yer yer ABD ve İsrail’e yönelik itirazlar da satır aralarına sıkıştırıldı. Savaşı bölgeye yayma ve özellikle Körfez ülkelerini İran’a saldırının parçası kılmayı hedefleyen, en açık sözlü temsilcisi İsrail olsa da onun ötesine geçen—ve ülkemiz dahil tüm bölgede uzantıları olduğu bilinmesi gereken—çizginin provokasyonları karşılık bulmadı.
Savaşın on ikinci gününde Katar Dışişleri Bakanı’nın El Cezire’yle mülakatında kullandığı “Bölge ülkeleri İran’ın düşmanı değildir” ifadesinin, KİK üyelerinin ortak tavrını yansıttığı değerlendirilebilir. Katarlı bakanın tarafları müzakereye çağırırken “masaya oturmak dışındaki seçeneklerin sürdürülebilir ve uzun ömürlü olmayacağı kanaatindeyiz” diye eklemesi, İran’ın bu savaşta mağlup olmayacağının kabul edildiğine işaret etmektedir. Bakanın, İran’la Batı arasında arabuluculuk rolü üstlenen Katar ve Umman’ın “İran saldırıları sürdüğü müddetçe bu rolü sürdüremeyeceği, İran’ın bunu anlaması gerektiği” vurgusu, İran’ın bu ülkelere yönelik saldırılarında hedeflediği “Bu savaşın maliyeti size büyük olur, sonlanması için ABD’ye baskı yapın” mesajının net şekilde alındığı ve kabul edildiğinin emaresi sayılabilir.
Fakat, bu genel izlenimin ötesine geçip Körfez ülkelerinin durumuna yakından bakmak, tablonun analiz edilmesi açısından büyük önem taşıyan başka olgulara da yaklaşmamızı sağlayacaktır.
Öncelikle, Körfez Arap ülkelerinin on yıllardır süren Amerikan savunma şemsiyesine sığınmış oldukları gerçeği, ortada tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olduğu yanılsamasına yol açmamalıdır. KİK üyeleri varlık fonlarını, savunma sözleşmelerini, altyapı anlaşmalarını ve ikili yatırım anlaşmalarını kapsayan, ABD bağlantılı yaklaşık 3 ila 4 trilyon dolar değerinde finansal taahhüdü temsil etmektedir. Bu azımsanmayacak bir miktardır, fakat Körfez’le ABD arasındaki ilişkiyi yalnızca finans boyutuyla sınırlı tutmak da eksik kalır. Emperyalizme Soğuk Savaş boyunca verilen kritik siyasi destek, sonrasında da bölgede ABD hegemonyasının sürdürülmesi açısından hayati olageldi. Petrol başta olmak üzere doğal kaynaklara erişimden lojistiğe, askeri ve teknolojik işbirliklerinden medya ve eğlence sektörüne uzanan, çok geniş ve derin bir ilişkinin varlığı bilinmelidir.
İran’ın da bunun tersi bir beklentiye girmeyeceği tahmin edilebilir. İran stratejisinin Körfez ülkelerine, kendilerine yönelik bir saldırının maliyetinin çok yüksek olacağını göstererek yeni bir saldırı döngüsünün önüne geçmeyi hedeflese de, bölge ülkelerinin ABD’yle ilişkilerinde stratejik bir değişiklik yaşanması veya ABD’nin bölgedeki askeri üsleri ve varlığının sonlandırılması ihtimalinin olmadığını hesaba kattığı varsayılabilir.
Bu nazik denge, İran’ın Körfez ülkelerine yaklaşımının çok daha inceltilmesini ve her bir ülkenin özgüllüklerini gözetmesini gerektirir. Nitekim aradan geçen 12 gün, İran’ın bu hassasiyeti taşıdığını göstermiştir. Geçen hafta “Suudi Arabistan’la olan ortak savunma paktı, Pakistan’ın da İran’a karşı savaşa girmesini tetikler mi” şeklindeki provokatif soru karşısında Pakistan Dışişleri Bakanı’nın, İranlı mevkidaşı Abbas Irakçi’yle konuyu konuştuklarını ve İran’ın bu hesapları gözettiğini belirterek “Karşılaştırırsanız, İran’ın en az saldırıyı Suudi Arabistan ve Umman’a yaptığını görürsünüz” yanıtı vermesi, tipik bir örnektir.
Bu noktada, savaşın üçüncü gününde yayımladığımız analizde işaret ettiğimiz “Körfez Arap ülkelerinin iç rekabetinin de [İran tarafından] hesaba katılacağı bilinmelidir” tespitini biraz daha açmak üzere, en manidar örnek olarak Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yakından bakabiliriz.
BAE, ABD’nin İsrail’le normalleşmeyi hedefleyen İbrahim Anlaşmaları çerçevesini en hevesle benimseyen ve siyonist devletle en yakın ve kapsamlı ilişkileri geliştiren bölge ülkesidir. Başka sebeplerin yanı sıra bu duruşun da tüm Körfez ülkeleri arasında İran’ın açık ara en fazla hedef aldığı ülkenin BAE olmasında payı vardır. Üstelik bunun, Dubai’nin savaşa kadar ABD yaptırımlarını uygulamaktan imtina edip, İran’ın uluslararası piyasalara çıkış kapısı olarak kritik bir rol üstlendiği gerçeğine rağmen yaşandığı not edilmelidir. Öte yandan Emirlikler, kendi dış politika stratejilerinde Körfez ülkelerinden yalnızca İsrail’le ilişkilerin derinliği konusunda ayrışmıyor. BAE, bölgedeki deniz taşımacılığı güzergahı üzerinde hakimiyet kurmaya yönelik bir strateji doğrultusunda, özellikle Afrika Boynuzu ve Bab el Mendeb Boğazı civarında agresif hamleler yapıyor. Bu hamlelerin bir kısmı limanlar başta olmak üzere denizcilik sektöründe yatırımlar yoluyla ağırlık kazanmayı hedeflese de, Emirlikler, Sudan ve Yemen gibi ülkelerdeki silahlı çatışmaların tarafı olarak askeri hamleler yapmaktan da geri durmuyor. Özellikle Yemen’deki BAE adımları, yakın zamanda Suudi Arabistan’ın BAE’yi açıktan tehdit ederek geri adım attırmasıyla sonuçlandı.
Körfez ülkelerinin iç rekabetine dair tüm bu ayrıntılar neden önemli? Çünkü bu ülkelerin hem mevcut savaşa hem de savaş sonrası siyasi duruma dair önceliklerinin ne olacağı sorusu, ancak bu şekilde doğru yanıtlanabilir. BAE, pazartesi günü bu soruya dair en aydınlatıcı yanıtlardan birini sundu.
ABD-İsrail saldırısının bölge ülkelerine pahalıya patlamış olması, bu ülkelerin ABD’den “bir şeyler koparması” için çok uygun bir vakit sağlamıştır—ki, Türkiye’nin doğrudan hedef olmasa dahi tam şu aralıkta ABD’den hem Kürecik için Patriot sözü alması hem de Halkbank defterini kapattırması, Trump’ın korkunç Gazze Planı’nın parçası olmak başta bir dizi Amerikancı adımın yanı sıra, savaşla gelişen tabloyla da bağlantılı sayılmalıdır. İşte bu süreçte, 8 Mart'ta Trump'la yapılan telefon görüşmesinin ardından 9 Mart Pazartesi günü, BAE de ABD’den “bir şey kopardı”: ABD, Sudan’daki Müslüman Kardeşler örgütünü “terör örgütleri listesine” alacağını açıkladı. Yani Sudan İç Savaşı’nda aktif olarak taraflardan birini destekleyen Emirlikler, ülkesine füzeler ve dronlar yağarken, altyapısı hasar görmüş ve ticareti durmuşken ABD’den güvenlik desteği, ticaret yollarına dair adım veya İran tehdidine karşı yardım talep etmek yerine, Sudan’daki pozisyonunu güçlendirmesini istemeyi tercih etti. Müslüman Kardeşler’in bir diğer Körfez ülkesi Katar’la ilişkisi hatırlanırsa, mevcut savaşta İran’ın yenilmeyeceği kanaatine varmış bulunan Körfez ülkelerinin, savaş sonrası süreçte bir “İran tehdidi”ni ilk sıraya yazmadıkları, ticaretten sağlanan finansmanı bölgesel güç projeksiyonuna tahvil ettikleri ve birbirleriyle rekabeti sürdürdükleri bir konjonktüre tekrar dönüleceğini varsaydıkları sonucu çıkarılabilir. Bu gözle bakıldığında, BAE’nin İsrail’le normalleşmeyi en hararetle savunan şirketlerinden birinin sahibinin ABD ve İsrail’e gösterdiği tepki ve benzer çıkışların, Körfez ülkelerinin ABD’yle ilişkilerinde önemli bir değişikliğe gidecekleri sinyali değil, ortaya çıkan faturanın ödenmesi gerektiği tebliği olarak değerlendirilmesi yerinde olacaktır.
Bu tabloya eklenmesi gereken bir önemli husus daha var: Körfez ülkeleri de, Türkiye de dahil olmak üzere, İsrail dışında bölgedeki ABD müttefiklerinin hemen hepsinin İran’ın zayıflamasını dileseler de, İran’ın yıkıldığı ve İsrail’in rakipsiz başat güç konumuna ulaştığı bir senaryoyu tercih etmedikleri gerçeğinin altı kalın kalın çizilmelidir. Bu noktaya, sonuç bölümünde tekrar döneceğiz.
'Kürtler'i savaşa katma çabası
İran’daki iktidarın yıkıldığı bir senaryoya yönelik gönülsüzlüğe değinmişken, ABD ve İsrail’in Kürt grupları savaşa dahil etme girişimlerini de ele alabiliriz.
Savaşın birkaç günde bitmeyeceği belli olunca, beşinci gün CNN’de CIA’in “Kürt gruplarla İran’da silahlı ayaklanma başlatma görüşmeleri yaptığı” haberi yayımlandı. Bekleneceği üzere, Türkiye dahil tüm bölge ülkelerinde konu tartışılmaya başlandı.
İlerleyen günlerde, başta Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi’nin iki ana unsuru olan Barzani ve Talabani olmak üzere, konuya muhatap Kürt örgütlerinin büyük oranda isteksiz olduğu, savaşa katılmaya ayak dirediği açıkça görüldü ve bu ihtimal, en azından şimdilik, rafa kalktı.
Haber sonrasında Türkiye’de bir kez daha “Amerika Kürtlere bölücülük yaptıracak” ezberinin ne kadar yüzeysel olduğunun görüldüğü bu tablo karşısında, Kemal Okuyan’ın “Hep ısrarla söyledik, ‘Kürtler’ diye konuşmak, ‘Türkler’ diye konuşmak yanlıştır, yanlışa sürükler” hatırlatmasını not edelim.
Bu başlıkta, 4 Mayıs’ta çıkan ilgili haberin sonrasına değil, bizzat kendisine ve öncesine bakmak daha faydalı olacaktır. Bu haberin yayımlanması, çeşitli niyetler taşımakla beraber, bir ilk adım değil son adım olarak okunmalı, “niye bu istihbari bilginin sızdırılmasına karar verildi” sorusu sorulmalıdır.
ABD ve İsrail istihbaratlarının bölgedeki çeşitli Kürt gruplarla teması uzun yıllara dayanıyor. İran’a yönelik bir hamlede bu grupların kullanılma çabası, geçen yıl 12 Gün Savaşı’nda Mossad’ın İran’ın içinden yürüttüğü kimi operasyonların ayrıntıları hatırlanırsa, bazı durumlarda somut karşılık da bulabiliyor.
Fakat savaşın uzayacağının anlaşıldığı beşinci gün, zaten önceden Kürt gruplara iletilmiş olan “savaşa katılın” talebinin tüm dünyaya duyurulması, sonrasındaki tablonun da ortaya koyduğu üzere, öncesinde bu talebin olumlu karşılık bulmadığının kanıtı sayılabilir.
Anlaşılan o ki, savaşa dair hesabın tutmadığı ve ABD’nin bu beklemediği tablo karşısında yeni bir alternatif plan oluşturmaya çalıştığı günlerde CIA, olumsuz karşılanan talebi oldurtmak için Kürt gruplar üzerinde kamuoyu baskısı kurmaya çalıştı. Bu bakımdan CNN’de o haberin yayımlanması, ABD açısından bir güçsüzlük işareti olarak okunmalı.
Üstelik, durum, başka sonuçlara da yol açtı. ABD’nin silahlı ayaklanma talebinin tüm dünyanın gözü önünde reddedilmiş olması, İran cephesinde bir yandan teyakkuz halini artırsa da, diğer yandan kısa vadede psikolojik bir rahatlama sağlamış oldu. ABD yanlısı Kürt gruplar, tıpkı İsrail’in “onlar da savaşa girdi” diye haber sızdırıp zora soktuğu BAE gibi tatsız ve istenmeyen bir pozisyona düştü. İsrail ve dostlarının savaşı genişletme ve Türkiye’yi de dahil etme çizgisinin amacı açısından “Kürt hamlesi”, füze provokasyonlarının tersi yönde, tedirginlik ve isteksizliği artırıcı bir etki yapmış oldu.
Ayrıca, bu tablo, bölgede kimsenin elinin armut toplamadığını, ABD’nin “ol” dediğinin olmadığını, çok sayıda öznenin farklı doğrultularda adımlar attığını ve bazen kolayca kestirilip atılan veya ezber formüllere indirgenen denklemlerin dahi karmaşık olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Türkiye ve Irak gibi aktörleri bir kenara bırakırsak, İran’ın en üst perdeden “Ayaklanmaya ağır karşılık veririz” tepkisinin hemen arkasına Ali Laricani’nin “Kürtler bilge bir halktır, Amerikalıların tüccar zihniyetini tanırlar, sadakatleri olmadığını bilirler” çıkışının gelmesi, dahası, iddialara göre İran devletinin Kürt gruplara “savaş bittikten sonra müzakere başlatmaya ve kimi tavizlerde bulunmaya hazır oldukları” mesajı iletmesi, bu çok katmanlılığın göstergesi olarak okunabilir.
Sonuçta tüm dünya huzurunda ABD’nin bölgedeki Kürt grupları zorlaması ve reddedilmek zorunda kalması, ilişkilerin geleceği açısından eksi hanesine eklenmeli. Bunun kısa zamanda unutulacağı ve ilişkilerin özüne etkide bulunmayacağı öngörülebilir. Öte yandan, ABD çağrısının muhatabı gruplar arasında PJAK’ın en istekli pozisyonlardan birini almış olduğu gerçeği bir kenara yazılmalıdır.
Hürmüz Boğazı'nın kapanması
Artık birçok boyutuna mercek tuttuğumuz savaşın küresel boyutunu anlamlandırmak üzere tepeden bakmaya geçebiliriz.
Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ilk etkisi, haliyle, petrol fiyatlarında görüldü. Tüm dünya, savaşın küresel enerji piyasasına etkilerine kulak kesildi. Petrol fiyatlarındaki oynamanın, dünyanın her yerindeki emekçiler açısından yoksullaşma riski anlamı taşıması, kamuoyunun meselenin bu kısmına dikkat kesilmesinde bir diğer etken oldu.
Fakat meselenin enerjinin çok ötesinde alanlarda da kriz yaratma potansiyeli olduğu ve kapitalist dünya sistemini bir bütün olarak etkileyeceği bilinmeli.
Bu açıdan, Hürmüz Boğazı’nın tam olarak nasıl kapandığına yakından bakmakta fayda var. Boğaz’ın kapanmasını İran tetikledi: Askeri saldırıların yanına, resmi bir açıklama yapmaya bile gerek kalmaksızın, İran’ın boğazı kapatacağı söylentisinin yayılması yetti. Fakat İran’ın tetiklediği eylemi esas gerçekleştiren, Londra’daki sigortacılar oldu.
Dünya okyanus aşırı ticari gemi tonajının yaklaşık yüzde 90'ının sigortalama işlerini yapan P&I Kulüpleri Grubu, İran’ın Boğaz’ı kapatıp kapatmadığını (muhtemelen kasıtlı olarak) müphem bıraktığı sırada, Boğaz’dan geçecek gemiler için sigorta primlerini astronomik derecede artırdı. (Bu olgu, analizimizde girmediğimiz, ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin tepkileri başlığında, İngiltere’den gelen güçlü bir sinyal olarak yorumlanabilir.)
Nitekim, Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiğinin durduğu 3 Mart günü Trump’ın panik içinde yaptığı açıklamaya “Emir verdim, sigorta yükünü, siyasi riski ABD üstlenecek” diye başlaması, “gerekirse ABD donanması gemilere eşlik eder” ifadesini sona bırakması, bu durumun yansımasıdır. Sahiden de sonraki günlerde ABD hükümetiyle P&I Kulüpleri arasında görüşme yapılmış, ancak, tahmin edilebileceği üzere, kısa vadede bir çözüm bulunamamıştır.
Konuyla ilgili bir makalede aktarılan “Beyler, bir donanma bir boğazı günlerce kapatır, bir sigortacıysa aylarca” ifadesi manidar sayılmalıdır.
Bu bakımdan, İran’ın savaşın on birinci gününde aldığı Boğaz’ı mayınlama kararı, ABD donanmasının güç kullanarak Boğaz’ı açma tehdidine önlem almaktan ziyade, İran’ın savaşın uzaması ihtimalini göze aldığına dair bir meydan okuma mesajı olarak okunabilir. Öte yandan, İran'ın aynı gün Bangladeş hükümetine Boğaz'dan tanker geçişi için kolaylık sağlama kararı alması, fiili durumu diplomatik bir enstrümana çevirme fırsatından istifade edilmek istenmesine yorulabilir.
Boğaz’ın kapanması ve Trump’ın panikle yaptığı açıklamanın tamamen fos çıkmasının ardından gelen, ABD’nin Hindistan’a Rus petrolü alabilmesi için yaptırımları geçici süreliğine kaldırma kararı alması, küresel enerji piyasası açısından anlam taşımanın ötesinde, kapitalist dünya sisteminin yapısına dair de önemli bir gösterge olarak ele alınmalıdır. 2022’de Ukrayna Savaşı'nın ardından ABD’nin Rusya’ya karşı başlattığı petrol ambargosunun Rusya’nın gelirlerine büyük bir darbeyle sonuçlanmamasında Hindistan önemli bir rol oynadı. 2022 öncesinde Hindistan’ın petrol ithalatında Rusya’nın payı yüzde 2-3 civarındaydı. Ambargodan sonra, 2024 itibariyle Rus petrolünün Hindistan’daki payı yüzde 42’ye fırlamıştı. Trump yönetimi, Ağustos 2025’te Hindistan’ı yüzde 50 gümrük tarifesiyle tehdit etti. Üç ay sonra Hindistan’ın Rus petrolü ithalatı, son iki yılın en düşük seviyesine geriledi.
Yani Trump ABD’sinin gümrük yaptırımları stratejisi sonuç vermişti. Ama iki ay sonra, ilk küresel tedarik krizi karşısında, ABD emperyalizminin bu enstrümanı bir silah olarak kullanmasının sınırları ortaya çıktı. Bu tablo, siyasi açıdan kapitalist dünya sistemindeki şu veya bu ülkeyi net bir şekilde bir bloğun parçası saymaya yönelik eğilimin yanlış olduğuna, ekonomik açıdansa kapitalizmin bir dünya sistemi olarak sürekli ürettiği karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin hafife alınmaması gerektiğine kanıt sayılmalıdır.
Bu karşılıklı bağımlılık noktasında, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının etkilerinin petrol ve sıvılaştırılmış doğalgazla sınırlı olmadığı da vurgulanmalıdır. Körfez ülkeleri, dünyanın en büyük gübre ve kimyasal madde üreticileridir. Dünyadaki gübre ticaretinin üçte biri, Hürmüz’den geçer, ki gübrenin tarımsal üretimde zamanlama açısından esnek olmaması, savaşın uzaması durumunda enerji kadar ciddi bir krizin gıda alanında da yaşanabileceğine işaret ediyor. Zira Hindistan, üre ithalatının yüzde 64’ünü Körfez ülkelerinden sağlıyor. Çin, her yıl yaklaşık on milyon ton sülfür ithal ediyor ve bunun yüzde 56’sı Ortadoğu'dan geliyor. Bu iki ülke, dünya zirai üretiminin yaklaşık yüzde 37’sini karşılıyor. Tarım için en temel iki madde sayılabilecek üre ve sülfürün tedariğindeki krizin, insanlığın beslenebilmesi üzerindeki potansiyel etkisi bu sayılarla daha net anlaşılabilir. Plastikten ilaca sayısız ürünün imalatında kullanılan etilen, polietilen, metanol ve amonyak gibi temel petrokimya ürünlerinin ihracatında Hürmüz’e kıyısı bulunan ülkelerin payı çok yüksektir. Alüminyum, krizden etkilenecek bir diğer kritik maddedir.
Dolayısıyla, yalnızca petrol kısmına bakarak Çin, ABD veya bir başka ülkenin mevcut krizden nasıl etkileneceğine dair çıkarsamalarda bulunmak hatalıdır. Son dönemde çok tartışılan nadir toprak elementlerinin coğrafi dağılımının işaret ettiği ve jeopolitik analizlerin gözde konularından biri halini alan bağımlılık durumu, esasında kapitalist dünya ekonomisinin çok büyük kısmı için geçerlidir.
Bu noktada, yukarıda sigortacılara dair veciz ifadeyi alıntıladığımız makalede dile getirilen bir soruyu tekrarlamakta fayda var: “Bir boğazın askeri bir emir yerine sigortalamaya dair bir hesaplamayla kapatılabildiği bir dünyada, iki milyar insanın gıda tedarikini kim sigortalıyor? Peki, bu riski taşımaya artık değmeyeceğine karar verdiklerinde ne olacak?”
Sonuç
Artık toparlayabilir ve tablodan çıkan sonuçları tartışabiliriz.
Savaşın daha ne kadar süreceğine dair tahminde bulunmak, hâlâ büyük oranda spekülatif. İran, bir kez daha benzer bir saldırıya hazırlanmak üzere ateşkes yapılmasını istemiyor ve bu yüzden, giderek yükselen maliyet yeni bir saldırının planlanmasını caydıracak noktaya gelene kadar savaşın uzamasını, o noktada durmasını hedefliyor.
İsrail, İran bir tehdit olmaktan tamamen çıkana kadar savaşın sürmesinden yana ve bu pozisyonunu dünya kamuoyuna sürekli deklare ediyor. Ancak 10 Mart günü, ABD’de en ciddiye alınan isimlerden David Ignatius’un bazı İsrailli yetkililerin kendisine “belki savaşı erken de bitirebiliriz” dediğini yazması, düzen içi bir ihtilafın yansıması olabileceği gibi, İsrail cephesinin savaşın erken sona ermesi ihtimali karşısında zemin yaratma arayışı olarak da görülebilir.
ABD tarafında dağınıklık sürüyor. Plansızlık, sonraki günlerde yerini her an yaşanan gelişmeler karşısında reaksiyoner adımlar atılan ve uzun vade bir yana, kısa vadedeki planın bile bağlanamadığı anlaşılan bir keşmekeşe bıraktı.
Her koşulda, tarafların tümünün kendilerince “zafer” olarak sunarak masadan kalkabileceği unsurlar barındıran bir ateşkese varılmasının halen mümkün olduğu unutulmamalı.
Öte yandan, gelinen noktada, savaşın nasıl ve ne zaman sonuçlanacağından bağımsız olarak kimi tespitlerde bulunulabilir.
İsrail’in benimsediği, atomize edilmiş bir Ortadoğu’da hegemon güç olma bakışıyla, ABD’de ağırlık taşıdığı anlaşılan, Amerikancı çizgiye çekilmiş mevcut devletler üzerinden bölgede hakimiyet kurma yaklaşımı arasında özellikle Suriye’de açığa çıkan sürtünme, hâlâ sürmekte ve ABD’nin bölgede attığı adımlarda kimi komplikasyonlar yaratmaktadır. Aynı açı, İsrail’in Şii eksenini tamamen dağıtmaya ve sindirmeye yönelen stratejisiyle, ABD’nin Ortadoğu’da Şii ve Sünni nüfuslar arasında dönemin ihtiyaçlarına göre ağırlık kaydırarak bir denge tutturmayı gözeten geleneksel eğilimi arasında da gözlemlenebilir.
Bu örtüşmeme hali, bölgedeki diğer ABD müttefiklerinin İran’ın bir devlet olarak ortadan kalkması seçeneğine sıcak bakmamasının arkasında yatan nedenler arasında sayılabilir.
Fakat ABD emperyalizmi açısından esas açmaz, savaşın geldiği nokta itibariyle Ortadoğu’ya dair geliştirilen Trump stratejisinin büyük bir çıkmaza girmiş olmasıdır. Bu strateji, genel hatlarıyla, bölgenin Amerikan hegemonyası altında bir burjuva uzlaşısı sağlanarak, Çin’in etkisinin görece kırıldığı, kapitalistler açısından istikrar kazandığı bir sermaye cenneti ve aynı anlama gelmek üzere bir emek sömürüsü cehennemi haline getirilmesidir. Bu açıdan—Türkiye’nin de büyük hevesle parçası olduğu—onursuz Gazze planı, bu yaklaşımın mikro ölçekte denemesidir. Filistinlilerin her türlü umut ve direncinin yerle bir edilip, üzerine başta Körfez ülkeleri olmak üzere Amerikancı ülkelerden akıtılacak sermayeyle bir Trump Rivierası inşa edilmesi planı, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanacak bir hizalanma” tarifinin altyapısıdır. Barrack’ın Yunan medyasına bu vizyonu anlatırken Kıbrıs’ın bu işbirliğinin kalbi olacağını vurgulaması, Türkiye-Yunanistan-İsrail üçgeninde Amerikancı bir sermaye barışı yaklaşımının yansımasıdır.
İran başlığı, ABD açısından esas olarak bu strateji bağlamında önem taşıyordu. Direniş ekseninin direncinin kırılması, Gazze’ye dayatılmaya çalışılan modelin bölgeye yayılması noktasında mutlak ihtiyaçtı. Suriye’de cihatçılar eliyle büyük başarı kazanılması ve İsrail’le ilişkileri normalleştirmeye gönüllü bir Amerikancı ekip yaratılması, bu strateji bakımından büyük bir adım oldu.
Sıra İran’daydı. Aslına bakılırsa ideal çözüm, İran’ın da bu Amerikan barışı projesine gönüllü olarak dahil olmasıydı. Nitekim, kapitalist dünya düzenindeki bu geçişkenlikleri ve sınıfsal ilişkileri pas geçip her yerde sarsılmaz bloklar ve ittifaklar görenler pek farkına varmamış olsa da, bu seçenek denendi. Geçen yılın ilk yarısında, 12 Gün Savaşı öncesinde İran’daki iktidarın hizaya gelmeye ne kadar istekli olacağı konusunda nabız yoklandı. O savaşın ardından soL’da yayımladığımız yazı dizisinden aktaralım: “Son olarak dün CNN’in Trump yönetimi yetkililerine dayandırdığı haberinde, ABD’nin İran’a barışçıl nükleer enerji geliştirmesi için 30 milyar dolar kaynak bulmayı teklif ettiği, sponsorun da Körfez ülkeleri olacağı söyleniyor. Girişimlere de başlanmış, ABD'nin İran’a saldırılarından bir gün önce, ABD özel temsilcisi Steve Witkoff ile Körfez ortakları bu konuda saatler süren bir gizli toplantı yapmış.”
Bu seçenek oldurulamadı, İsrail’in ezmeye yönelik çizgisi ağırlık kazandı. 12 Gün Savaşı’nı İsrail’in tek başına başlatması, ABD’nin savaşın sonunda İran’ı vurarak dahil olmasının aslında savaşı durdurma amacı taşıması, bu gözle tekrar değerlendirilmelidir.
Sonuçta girilen yol 28 Şubat’ta başlayan savaşa çıktı. Fakat savaşın geride bıraktığımız on iki günündeki tablo, daha şimdiden bu Amerikan barışı stratejisinin geleceği açısından aşılması çok zor engeller ortaya çıkardı. Düşük olasılık olarak savaşın İran’da iktidarın devrilmesiyle sonuçlanmasının, orta vadede bölgedeki ABD müttefikleri açısından “eksen gitti dert bitti” havasında davullu zurnalı bir uzlaşıya kapı aralaması, İran’sız bir Ortadoğu tablosuna dair beslenen ağır kaygılar, savaşla birlikte derinleşen uzlaşmazlıklar ve emperyalizm açısından yönetilmesi çok zor olduğu bir kez daha görülen iç rekabet ve çatışan çıkarlar düşünüldüğünde gerçekçi gözükmemektedir.
İran’ın savaştan muzaffer çıktığı tablodaysa, İsrail’in mevcut pozisyonunun diğer müttefiklerce sineye çekilip benimsenmesini sağlamak pek mümkün gözükmemektedir.
/././
Berkin Elvan katledilişinin 12’inci yılında mezarı başında anıldı: 'Seni bizden koparanları asla affetmeyeceğiz'
Gezi Direnişi sırasında polisin hedef alarak attığı biber gazı fişeğiyle başından vurulup 269 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitiren Berkin Elvan, katledilişinin 12’inci yılında mezarı başında anıldı.
Gezi Direnişi sırasında polisin hedef alarak attığı biber gazı fişeğiyle başından vurulup 269 gün komada kaldıktan sonra 11 Mart 2014’te yaşamını yitiren Berkin Elvan, yaşasaydı bugün 27 yaşında olacaktı. O günden bu yana süren adalet mücadelesi iktidar güdümündeki yargı eliyle engellenirken, Berkin'in ailesinin ve halkın adalet mücadelesi kararlılıkla devam ediyor.
Elvan, ölümünün 12’inci yılında mezarı başında anıldı. Anmada annesi Gülsüm Elvan, babası Sami Elvan ve avukatı Çiğdem Akbulut konuştu. Basın açıklamasını yapan kardeşi Özge Elvan ise “Berkin'imizin çocukluğunu, geleceğini ve hayallerini çalanların bir an önce hesap vermesini istiyoruz. Berkin nezdinde katledilen tüm çocuklar için adalet istiyoruz. Ölüme karşı yaşamı savunmaya inatla ve ısrarla devam edeceğiz. Çocuklar bir daha öldürülmesin diye katillerinin yargılanması için ısrarımızı sürdüreceğiz” dedi.
Anmaya Elvan ailesi, yakınları, dostları ve siyasi partiler katıldı. Feriköy Mezarlığı'nın girişinden Berkin Elvan'ın mezarına kadar bir yürüyüş gerçekleştirildi.
’16 yıl 8 ay hapis cezası almasına rağmen hükümle dahi tutuklanmayan katil polis, Fatih Dalgalı'ya karşı bir mücadele veriyoruz’
ANKA'da yer alan habere göre Berkin Elvan’ın mezarı başında ilk açıklamayı Çiğdem Akbulut yaptı. Akbulut, “16 yıl 8 ay hapis cezası almasına rağmen hükümle dahi tutuklanmayan katil polis, Fatih Dalgalı'ya karşı bir mücadele veriyoruz” dedi. Katilleri koruya sisteme karşı da verilen mücadelenin altını çizdi. Akbulut şunları söyledi:
“Elvan ailesinin, Elvan ailesine yönelik hem sosyal medyada hem de daha da öteye geçerek telefon numaralarına yönelttikleri tacizler, tehditler hakkında ne kadar suç duyurusu yaptıysak hiç kimse tespit edilemiyor hiç kimse yargılanamıyor. Devlet istediği zaman istediği kişileri buluyor. Ama istemediği zaman kalem oynatmıyor. İstediği zaman istediği kişiyi buluyor çünkü Elvan ailesiyse yargılanıyor ve cezalar alıyorlar. Dönemin Emniyet Müdürü, dönemin İstanbul Valisinin yaşam hakkından dolayı kusurlu oldukları ve yargılanmaları gerektiğine dair bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı var elimizde. Üzerinden yıllar ama yine kalem oynatılmıyor. Hiçbir şey yapılmıyor bu dosyayla alakalı. Yani bizim mücadelemiz devam ediyor.”
Gülsüm Elvan: Hoş geldiniz Berkin'lerim…
Avukat Çiğdem Akbulut'tan sonra Berkin Elvan'ın annesi Gülsüm Elvan konuştu. Gülsüm Elvan şunları söyledi: “Hoş geldiniz Berkin'lerim. Gün ve gün benim Berkinlerim çoğalıyor yavrularım çok çoğalıyor. Onlar ne yapsalar eksiltemezler bizi. Ben sadece şuradan şunu söylemek istiyorum. Biz nerede adalet, nereye başvurduksa bize kapıyı öyle bir kilitlediler ki bir türlü çözemiyoruz biz o kapıları araladık ama bir türlü kapıyı açamıyoruz. Araladık ama kapıyı ama bir türlü açamıyoruz. Er ya da gece kapıyı açacağız. Ben buradan gene Cumhurbaşkanı Erdoğan'a sesleniyorum. Kadınlar Günü'nde İstanbul Sözleşmesi üzerinde konuştu dedi ki sözleşmede adalet. Çocuklar için adalet, kadınlar için adalet, adalet, adalet istiyorum. Sen bunu söylerken çocuğumu yine sana söylüyorum hatırlıyor musun? Hatırladın mı çocuğumu? Emri sen verdin. Bunu hatırlıyor musun? Bu konuşmaları yaparken bunları hatırla. Benim çocuğumun katili neden dışarıda? Neden dışarıda? Kaç tane adalet bakanı değişti. Şimdi yeni gelmiş. Akın Gürlek çocuğumun dosyası adliyede bir imzanıza bakıyor. Siyasetçiler hepsini içeri alabiliyorsun şikayetçiyim bir kulak assın ben şikayetçiyim. Emri verenden, o dönemin, emniyet müdüründen, valisinden bakanlarından şikayetçiyim. Artık beni duyun. Benim çocuğumun katillerini yargılayın. Başka çocuklar ölmesin. Başka anaların yüreği yanmasın. Sokak ortasında kadınlar ölmesin. Bizim avukatlarımız içeride. Ebru Timtik adalet diye diye gitti. Artık biz bunları yaşamak istemiyoruz. Biz adalet istiyoruz, adalet istiyoruz.”
‘Umuyorum bize bunları reva görenler, bunun bedelini öderler’
"Bu adaletin terazisi ne kadar ağırmış dostlarım" diyen Berkin Elvan'ın babası Sami Elvan şunları söyledi: "Bu adaletin terazisi ne kadar ağırmış dostlarım ya? Ne kadar ağırmış. Biz 13 yıldır bu teraziyi taşıyoruz omuzumuzda. Ama bir gün bizden yana dönmedi. Umuyorum bize bunları reva görenler, bunun bedelini öderler. Ben ona yürekten inanıyorum, bu halka inanıyorum daha doğrusu. İlk seçimde bunlar gideceğine yürekten inanıyorum. Umarım seçim en kısa zamanda gelir. Kendimiz halkımız rahat nefes alır. Ama şu an görüyorum ki herkes adalet peşinde. Biz de bu teraziyi kendi yönümüze çevirmek için elimizden gelen mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz.”
‘Türkiye’deki adli makamlar, bu karara rağmen harekete geçmedi’
Basın açıklamasını ise Berkin Elvan'ın kardeşi Özge Elvan okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Bugün burada, Berkinimizin yanıbaşında adalet talebiyle bir aradayız. Oğlumuz 16 Haziran 2013’te, Gezi Parkı eylemleri sırasında evimizin üst sokağında katil Fatih Dalgalı’nın attığı gaz fişeğiyle yaralandı. 269 gün komada yaşam mücadelesi veren Berkinimizin bedeni 16 kiloya düştü. Tam 269 gün boyunca komada yaşam mücadelesi verdi oğlumuz. Berkin komada hayata tutunmaya çalışırken, failleri elini kolunu sallayarak gezmeye devam etti, ülkeyi yönetti, çıktığı miting meydanlarında 'Emri ben verdim' dedi. Oğlumuzu toprağa verdikten hemen sonra, o dönemin başbakanı şimdi ise cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, meydanlarda bizi yuhalattı. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu yargılanmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 7 Şubat’ta Çapkın ve Mutlu’nun sorumluluklarıyla ilgili etkili bir soruşturma yürütülmediği görüşüne vardı ve Türkiye’yi mahkûm etti. Fakat Türkiye’deki adlî makamlar, bu karara rağmen harekete geçmedi.
‘Ebru Timtik adalet istediği için yaşamını kaybetti’
Berkin'imizin katili Fatih Dalgalı ise sadece ama sadece 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme heyeti Dalgalı’nın 'kasten öldürme suçunu işlediğinin sabit olduğuna' hükmetti. Yargıtay geçtiğimiz yıl içerisinde bu cezayı onadı. Karar kesinleşti. Ancak Fatih Dalgalı bugüne değin hala bir gün bile hapis cezasını yatmadı. Biz yıllardır katillerin hesap vermesini talep ederken, iktidarın yarattığı kutuplaştırıcı siyaset sonucu ailemize yönelik tehditler, hakaretler asla son bulmadı. Adaletin sağlanmasını isterken, biz yargılandık ve hapis cezası aldık. Biz hukukun üstünlüğünü savunurken avukatlarımız Can Atalay, Oya Aslan yıllardır haksız yere cezaevinde tutuldu. Biz yaşamı savunurken avukatımız Ebru Timtik adalet istediği için yaşamını kaybetti. Biz adalet istiyoruz! Sadece tetiği çekenin değil emri verenlerin de adalet önünde hesap vermesini istiyoruz.
‘Elbet bir gün yattığın yerde rahat uyuyabilmeni sağlayacağız’
Berkin'imizin çocukluğunu, geleceğini ve hayallerini çalanların bir an önce hesap vermesini istiyoruz. Berkin nezdinde katledilen tüm çocuklar için adalet istiyoruz. Ölüme karşı yaşamı savunmaya inatla ve ısrarla devam edeceğiz. Çocuklar bir daha öldürülmesin diye katillerinin yargılanması için ısrarımızı sürdüreceğiz. Unutulmamalıdır ki bir çocuğu öldüren katilin hesap vermesi, geride kalan tüm çocukların geleceğinin teminatı olacak. Oğlumuz, canımız, yavrumuz, Berkin’imiz, kaç yıl geçerse geçsin; sana yaşatılan zulmü unutmayacağız, seni bizden koparanları asla affetmeyeceğiz. Elbet bir gün yattığın yerde rahat uyuyabilmeni sağlayacağız.”
TKG: Sıra arkadaşımız, kardeşimiz Berkin'i anmak için Feriköy Mezarlığı'ndaydık
Berkin’in anmasına Türkiye Komünist Gençliği ve Türkiye Komünist Partisi de katıldı. TKP İstanbul’un sosyal medya hesabından Berkin Elvan’ı aramızdan alan karanlıktan mutlaka hesap soracağız! Unutmadık, unutturmayacağız” açıklaması yapıldı. TKG’nin X hesabından yapılan paylaşımda şu ifadeler yer aldı: “Sıra arkadaşımız, kardeşimiz Berkin'i anmak için Feriköy Mezarlığı'ndaydık. Bundan yaklaşık 13 sene önce halkımız AKP zorbalığı ve karanlığına karşı sokaklara döküldüğünde Berkin de oradaydı. Ülkemizin bugün iyice üstüne çöken o karanlık katletti Berkin'i. Unutmadık, unutmayacağız. Berkin'i aramızdan alan karanlıktan mutlaka hesap soracağız! Kuracağımız eşit ve özgür ülkede Berkin bizimle olmaya devam edecek!”
https://x.com/istanbul_tkp/status/2031728895674790046
Dava sonucunda ne oldu?
5 Ocak 1999’da doğan Elvan, Haziran 2013’te başlayan Gezi protestoları sırasında 16 Haziran 2013’te polisin attığı gaz bombasıyla başından yaralanmış, aylarca komada kaldıktan sonra 11 Mart 2014’te yaşamını yitirmişti. Elvan’ın yaşamını yitirmesine neden olduğuna hükmedilen polis memuru Fatih Dalgalı 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, gaz fişeğini atan polis memuru Fatih Dalgalı’ya verilen cezayı onadı. Dalgalı, “olası kasıtla öldürme” suçundan 16 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Hapis cezası Berkin Elvan’ın ölümünden 11 sene sonra onandı, Dalgalı hapse girecek. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, gerekçeli kararda, sanığın olay günü gaz tüfeğiyle hedef gözeterek ateş ettiği, fişeğin Berkin Elvan’ın kafasına isabet ederek ölümüne neden olduğu belirtildi. Yüksek Mahkeme, eylemin “olası kastla öldürme” suçunu oluşturduğuna hükmetti. İki üye karara şerh düştü.
***
Yaklaşan fırtınanın habercisi 12 Mart
12 Mart darbesi hâlâ Türkiye'de solun toplumsallaşmasına yönelik en önemli saldırılardan biri olma özelliğini koruyor. Sendikaların kapatıldığı, grevlerin yasaklandığı bu dönem 12 Eylül'ün de ilk habercisiydi.
Türkiye siyasi tarihinin en kırılgan ve karanlık dönemeçlerinden biri olan 12 Mart muhtırasının üzerinden tam 55 yıl geçti. Bugünden geriye dönüp bakıldığında bu müdahale, sadece bir hükümet değişikliği değil, aynı zamanda Türkiye'de solun toplumsallaşmasına, işçi sınıfının kazanımlarına ve anayasal haklara yönelik en sistemli saldırılardan biri olma özelliğini koruyor.
Sendikaların kapısına kilit vurulduğu, grevlerin yasaklandığı ve düşünce özgürlüğünün ağır yara aldığı bu dönem, aslında 1980'deki 12 Eylül darbesinin de ilk habercisi ve zemin hazırlayıcısıydı.
12 Mart 1971 günü ordunun Süleyman Demirel hükümetine muhtıra vermesiyle başlayan bu süreç, asıl darbeyi demokratik kanallara ve toplumsal muhalefete indirerek ülkenin bugün içinde bulunduğu siyasal iklimin taşlarını döşedi.
Dokuz Mart 1971 teşebbüsü ve darbenin arka planı
70'li yıllara girerken Türkiye'de sol hareketler ciddi bir toplumsallık ve meşruiyet kazanmış, işçi sınıfı hareketi giderek daha fazla siyasallaşmıştı. Ekonomik krizin pençesindeki Demirel Hükümeti, yönetim bunalımını aşmak ve solun genişleyen kanallarını tıkamak amacıyla siyasal islamı ve muhafazakar odakları göreve çağırırken, askeri kanatta da farklı hareketlenmeler yaşanıyordu.
Bir dönemin "demokratı" olarak anılan Mahir Kaynak, adını ilk kez gizlice sızdığı bir oluşumun planlarını mit bünyesine bildirmesiyle duyurmuştu. Korgeneral Cemal Madanoğlu başkanlığındaki ve Doğan Avcıoğlu önderliğindeki Devrim Dergisi çevresinde toplanan Kemalist grup, ülkede BAAS rejimlerine benzer bir idare kurmayı hedefliyordu. 9 Mart 1971 günü planlanan bu darbe girişimi, ordu içindeki üst kademelerce engellendi ve bu durum 12 Mart müdahalesi için meşru bir zemin yarattı. Birçok subayın iddiasına göre, 9 Mart girişimine muhtıra yolunu açmak için bilerek göz yumulmuştu.
On İki Mart Muhtırası ve Ziverbey süreci
Orgeneral Memduh Tağmaç komutasındaki darbe, 12 Mart 1971 günü saat 13:00'da TRT radyolarından okunan bir metinle ilan edildi.
Bildiride meclis ve hükümetin ülkeyi anarşi ve sosyal huzursuzluk içine soktuğu, Atatürk'ün hedeflediği uygarlık seviyesinden uzaklaşıldığı ve anayasal reformların yapılamadığı iddia ediliyordu. Eğer partiler üstü bir anlayışla kuvvetli bir hükümet kurulmazsa, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin idareyi doğrudan ele alacağı açıkça belirtilmişti.
Darbe sonrası parlamento ve siyasi partiler görünürde açık kalsa da hükümet askerlerin isteği doğrultusunda Nihat Erim başkanlığında yeniden şekillendirildi. Bu süreçte THKO önderlerinin serbest bırakılması amacıyla İsrail İstanbul başkonsolosu Efrayim Elrom'un kaçırılması, devletin tüm gücüyle solun üzerine yürümesine neden olan Balyoz Harekatı'nı başlattı.
Balyoz Harekatı ve toplumsal yıkım
Efrayim Elrom'un öldürülmesiyle sonuçlanan olayların ardından altı büyük şehirde sıkıyönetim ilan edildi.
Başbakan Nihat Erim'in "tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir" ifadesiyle simgeleşen bu harekat neticesinde TİP ve DİSK kapatıldı. Binlerce solcu, aydın ve öğrenci gözaltına alınarak Ziverbey köşkü gibi merkezlerde ağır işkencelerden geçirildi.
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idam edilmesiyle doruğa ulaşan bu baskı dönemi, Ulaş Bardakçı ve Mahir Çayan gibi isimlerin çatışmalarda yaşamını yitirmesiyle devam etti. 17 Nisan 1972 tarihine kadar süren balyoz harekatı boyunca kitaplar topluca yakıldı, grevler yasaklandı ve basın ağır bir sansürle susturuldu.
Akşam ve Cumhuriyet gazetelerinin kapatıldığı bu süreçte, toplumsal muhalefetin damarları kesildi. Muhtıra ile koltuğundan indirilen Süleyman Demirel ise ilerleyen yıllarda dört kez daha başbakanlık ve bir kez de cumhurbaşkanlığı yaparak Türk siyasetinin merkezinde kalmayı sürdürdü.
***
Gazi katliamının 31. yılı: Devlet izledi, failler aklandı, adalet hâlâ aranıyor
12 Mart 1995'te Gazi Mahallesi'nde cemevi ve kahvehanelerin taranmasıyla başlayan katliamın üzerinden 31 yıl geçti. 22 canın yitirildiği olaylarda failler aklanırken, halkın adalet arayışı Galatasaray Meydanı'na ve bugüne uzandı.
Takvimler Mart 1995'i gösteriyordu.
İstanbul Gazi Mahallesi'nde yaşananlar herhangi bir mahalle kavgasına veya serseri dalaşına benzemiyordu. Memleketi değiştirmek için yola çıkan, didinen, çabalayan gençlerin gecekondularından çıkıp yarın için verdikleri mücadele mekanlarından biri olan bu Alevi mahallesinde, acı dolu bir katliamın fitili ateşlenmek üzereydi.
12 Mart 1995 akşamı saat 20.30 sularında hafızalarda hep kötü anılacak marka ve renklerde arabalardan, kontrgerilla olduğu tahmin edilen kimliği belirsiz kişiler tarafından Cemevi, Dostlar, Öntaş ve Yavuz kahvehanelerinin yanı sıra Sarıoğlu Pastanesi bir taksiden açılan ateşle tarandı.
Bu ilk saldırıda Gazi Mahallesi'nin büyüklerinden Halil Kaya yaşamını yitirdi, beşi ağır olmak üzere 25 kişi yaralandı. Katiller mahalleden uzaklaşırken gasp ettikleri taksi şoförünü de öldürdü ve aracı ateşe vererek kaçtı.
Olayın duyulmasıyla birlikte sokağa dökülen halk, Gazi Karakolu'na doğru yürüyüşe geçti. Ancak polisin grubu dağıtmak için havaya ateş açması sonucu, Cemevi önünde bekleyen Mehmet Gündüz başından vurularak öldürüldü ve öfke giderek daha da büyüdü. Hayatını kaybeden Zeynep Poyraz'ın babası Cemal Poyraz o geceyi, işten gelip saat 21.00 civarında televizyondaki alt yazıdan cemevi ve üç kahvenin tarandığını gördüğünü belirterek anlatıyordu. Kızı Zeynep'in çağrısıyla kahvelerin oraya gittiklerini, her yerin abluka altında olduğunu, kargaşa ve şok içinde insanların birbirlerine katillerin kim olduğunu sorduğunu aktarıyordu. Cemal Poyraz'ın anlatımına göre ilerleyen saatlerde mahalleliden bir grup marşlar söylemeye başlamış ve kızı Zeynep de onlara katılmıştı.
Ertesi gün, 13 Mart tarihinde cemevi önünde öldürülen iki kişinin cenazesini almak için bekleyen İstanbul'un dört bir yanından gelmiş Alevi, devrimci ve yurtsever binlerce kişiye cenazeler teslim edilmedi. Kitlenin tekrar karakola doğru yürüyüşe geçmesi üzerine polisin açtığı ateş sonucu sabah saatlerinde üç, öğleden sonra ise 12 kişi daha öldürüldü. İki günlük saldırıların bilançosu 17 ölü ve yüzlerce yaralıya ulaşmıştı. Cemal Poyraz, sabaha karşı eve döndüklerini, ertesi gün işe gittiğini ancak saat üç sularında gelen bir telefonla kızının vurulduğunu öğrendiğini ve çocukları Zeynep'i hastanede kaybettiklerini acıyla ifade ediyordu.
14 Mart günü Gazi Mahallesi'nde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine ve mahalleye askeri birlikler sevk edilmesine rağmen halkın tepkisi sindirilemedi ve olaylar büyüdü. Aynı gün Ankara Kızılay Meydanı'nda yaşanan protestolarda 36 kişi yaralandı. 15 Mart tarihinde ise direniş ve tepkiler Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi'ne sıçradı. Buradaki protestolara polisin silahlı müdahalesi sonucu beş kişi daha yaşamını yitirdi ve katledilenlerin sayısı 22'ye çıktı. Ümraniye'de de sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Siyasilerin olayları izlemesi ve devredeki isimler
Tüm bu vahşet yaşanırken dönemin siyasetçilerinin ve devlet görevlilerinin tutumu, katliamı izlemek ve rol alanları aklamak yönündeydi. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, devletin bu kadar sağduyulu ve olaya hakim olmaması halinde kontrol altına alınan bu durumun çok daha vahim bir hale gelebileceğini savundu. Dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteş ise hangi örgüt olduğunu bilseler olayın biteceğini iddia ederek, 12 Eylül öncesi Dev-Yol ve Dev-Sol'un buralarda at oynattığı ifadelerini kullandı. O dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü koltuğunda ise Mehmet Ağar oturuyordu.
Hasan Ocak'ın kaybedilmesi ve Galatasaray Meydanı'na uzanan direniş
Bu karanlık günlerin ardında bıraktığı bir diğer derin yara ise Hasan Ocak'ın kaybedilmesi oldu.
Devam eden olaylar sırasında 21 Mart 1995'te gözaltına alınan Hasan Ocak ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları onu 55 gün boyunca aradı. Hasan'ın işkence edilmiş cansız bedeni, gözaltına alındıktan günler sonra Beykoz Ormanı'nda köylüler tarafından tesadüfen fark edilmiş ve 15 Mayıs'ta kimsesizler mezarlığında bulunmuştu.
Hasan Ocak'ın bedenine ulaşılması, on yıllara yayılacak bir adalet arayışının da fitilini ateşledi. Arjantin'de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo Meydanı'nda toplanan annelerden esinlenen kayıp yakınları, ilk kez 27 Mayıs 1995 tarihinde, bir cumartesi günü, 15-20 kişilik bir grupla Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemi yaptı. Zamanla binleri bulan bu topluluk Cumartesi Anneleri adını aldı. Ülkenin karanlık güçler ve gözü doymaz patronlar tarafından yeniden dizayn edilmek istendiği 1990'lı yıllarda gözaltındayken kaybettirilen tüm insanlar için bir mücadele kürsüsü haline gelen bu eylemler, 13 Mart 1999'da polis müdahalesiyle ara verse de 31 Ocak 2009'da yeniden başladı ve farklı vesilelerle yan yana gelerek bugüne kadar sürdü.
Artık cumartesi sadece takvimden bir yaprak değildi.
Trabzon'a sürülen dava ve cezasızlık politikası
Katliamın hukuksal süreci ise adalet beklentilerini boşa çıkardı. Otopsi raporlarında ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle hayatını kaybettiği belirlendi. Gaziosmanpaşa Savcılığı'nın fezlekesiyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek iddiasıyla Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açtı.
Ancak dava, kamu güvenliği gerekçesiyle Trabzon'a sürüldü.
11 Eylül 1995'te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan ve beş yıl içinde 31 duruşma yapılan yargılama, 3 Mart 2000'de sonuçlandı. 18 polis beraat ederken, sadece iki polise toplamda 4 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Yargıtay'ın kararı 11 Temmuz 2002'de onamasının ardından, yakınlarını kaybeden 22 kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu. Mahkeme 27 Temmuz 2005'te, Gazi Mahallesi'nde hayatını kaybeden 12 ve Ümraniye'de ölen 5 vatandaşın aileleri olmak üzere toplam 17 kişi için ayrı ayrı 30 bin avro tazminat ödenmesine karar vererek Türkiye'yi toplam 510 bin avro tazminata mahkum etti.
12 Mart, 1995'te yaşanılan katliamlar ve takibindeki tüm gelişmeler nedeniyle bir takvim yaprağının ötesinde tüm ağırlığıyla hafızalardaki yerini koruyor.
***
Sınırsız sömürü: Neoliberalizmden vahşetizme..-Ali Rıza Aydın-
Liberal, bireyci, rekabetçi, çıkarcı yeni sömürü düzeni insanı, doğayı, kültürel değerleri sömürü makinesinin içinde öğüterek, bilimi ve teknolojiyi kendi çıkarına kullanarak, gericilikle uyumlaştırarak, otoriterlikle yöneterek, hukuk dediği yanılsamayla uzlaştırarak, "her şey sermayenin" diyerek sürdürme yoluna gidiyor yaşamını. Neoliberalizmden sonra gelinen yer burası: Vahşetizm…
Her üretim biçimi, her siyaset ve ideoloji kendine özgü hukuksal ve yönetsel kurumlarını yaratıyor. Sömürü düzeninin becerisi kendi ilişkilerinin ürünü olan hukuku kendi çıkarlarına göre sürekli biçimlendirmesi ve dahası kendi hukukunu ikiyüzlü olarak uygulaması ya da uygulamamasıdır.
Klasik ve yaygın anlatımla, toplumsal koşullara uymayan hukukun, basit kağıt parçalarına dönüşmesi gerekirken, kapitalist/emperyalist düzen hem kendi hukukunu hem de o hukuk içinde savaşımlarla kazanılmış hak ve özgürlük hukukunu basit kağıt parçasına dönüştürüyor.
Özeti şu: Yağma ve talan için, işgaller ve soykırımlar için, kapitalist/emperyalist çıkarlar için, sınırsız sömürü için, gericilik ve vahşilik dönemi hiç şaşırtıcı değil.
Liberal, bireyci, rekabetçi, çıkarcı yeni sömürü düzeni insanı, doğayı, kültürel değerleri sömürü makinesinin içinde öğüterek, bilimi ve teknolojiyi kendi çıkarına kullanarak, gericilikle uyumlaştırarak, otoriterlikle yöneterek, hukuk dediği yanılsamayla uzlaştırarak, "her şey sermayenin" diyerek sürdürme yoluna gidiyor yaşamını. Neoliberalizmden sonra gelinen yer burası: Vahşetizm…
Ne Birleşmiş Milletler ve uluslararası sözleşmeler ne anayasalar ve savaş hukuku ne kurallar ve kurumlar… Zaten vekalet savaşçıları, terör örgütleri, mafya, her türlü kaçakçılık, otorite uygulamada. Şimdi doğrudan vahşetizm devrede, İsrail-ABD sahnede.
Burjuvazinin dünya anlayışı olarak sunulan hukuk -hala bir umut gibi gösterilmesine karşın- ihanet içine doğduğunu kanıtlarcasına devre dışı.
Sömürenlere, ezenlere karşı hak savaşımlarıyla, sınıfsallıkla yazılırken, tarihe dışarıdan dayatılmış bir araç olarak değil maddi gerçeğin, toplumsal ekonomik, siyasal ve ideolojik ilişkilerin ürünü olan hukuk, egemen sermaye sınıfının ve iktidarının sömürü ve yönetim, baskı ve denetim aracı durumunda. Ama kendi hukukları artık yetmiyor sömürücülere… Hem doymuyorlar hem yönetemiyorlar hem çürütüyorlar hem çürüyorlar. Çözümü “her şey bizim, her şey bizim için” de ve hukuksuzlukta arıyorlar.
Bu bataklıktan ve vahşilikten, kana susamışlıktan sömürücüleri hukuka çağırmakla kurtulmak olanaklı mı? Ya da daha genel soruyla, sömürücü düzenin hukukunu eksiksiz uygulamakla sömürüden kurtulmak olanaklı mı?
Kendisini bile koruyamayan piyasa odaklı bir hukuk, uyması gereken hukuka uymayan bir yargı, önemsizleştirilen ve işlevsizleştirilen bir meclis, sömürücü ve gerici düzene teslim olmuş bir devlet, dünyanın açıklanmasında, analizinde temel amaç olarak kullanılabilir mi?
Burjuva devrimlerinin birikimi yadsınamaz ama aydınlanmanın, demokrasinin, hukukun ihanet içine doğması gerçeği de yadsınamaz. Vahşetizm dönemi, tıpkı adaletsizlik gibi, bu ihanetin sonucudur.
Düzenlerini kendi ürünleri olan hukuksal/kurumsal yollarla sürdüremeyenlerin, yönetemeyenlerin, ulus devletlere ve hukukuna katlanamayanların, uydu devlet kurma heveslilerinin yeni yöntemidir vahşetizm.
Sermaye sınıfının, kendi çıkarları ve güvenceleri için, emek gücünü denetim altında tutmak için kurallaştırma ve kurumlaştırma istemesine karşın hukuksuzluğa ve vahşete gözlerini kapatması, hukuka karşın dinsel davranış kurallarına ve ümmetçiliğe ses çıkarmaması, liberalizmi sevmesi durumun açık ve net göstergelerinden biri.
Dünyayı savaşlarla, çatışmalarla kördüğüm edebileceklerini, emekçilerin bu kördüğümü çözemeyeceğini sanıyorlar. Sömürü düzeninin ve sınıfsal egemenliklerinin seçeneğinin olmadığını sanıyorlar. Haydutlukla, kan dökerek, insanı dinsele teslim edip düşünme gücünü zayıflatarak, emek gücünü meta yapıp piyasa içinde çürüterek, uzlaştırıp uyumlaştırarak sömürünün yeniden üretimini sürdüreceklerini sanıyorlar.
Ulusal/uluslararası fark etmez, kendi hukuklarını yok sayarak insanlara, doğaya, halklara, devletlere saldırı, hukuk tanımazlıktan öte politik ve ideolojiktir. Bu düzene karşı olmadan, hukukla yanıt vererek ya da hukuka çağrı yaparak savaşım verilemez.
Vahşeti durdurmak yetmez; kökenini, sömürücü düzeni kurutup sömürüsüz düzen koşullarını yaratmadıkça yeniden canlanır.
/././
12 Mart darbesi neden oldu?-Atilla Özsever-
Tam 55 yıl önce bugün, 12 Mart 1971’de ordu muhtıra verdi, Demirel Hükümeti istifa etti. Türkiye bir darbe sürecine girdi. Öncesinde, 9 Mart’ta da bir “sol cunta”nın darbe girişimi vardı, gerçekleşmedi. Siyasetçi Ertuğrul Günay, “9 Mart darbe girişimi olmasa 12 Mart muhtırası olmayacaktı” diyor. Gerçekten öyle mi?
Türkiye siyasi tarihinde “12 Mart Muhtırası” olarak bilinen olayın üstünden bugün itibariyle tam 55 yıl geçti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) emir komuta zinciri içersinde, 12 Mart 1971 tarihinde yayınladığı bir muhtırayla Demirel Hükümeti’nin istifasını istedi. Muhtırada, özetle şöyle deniliyordu: “Partiler üstü bir anlayışla… mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak… bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruridir. Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır”.
Muhtırayı genelkurmay başkanı ile birlikte üç kuvvet komutanı imzaladı, ardından Demirel Hükümeti istifa etti. Yerine partiler üstü Nihat Erim Hükümeti kuruldu. Aslında ülke, bir süre sonra bir darbe sürecine girdi.
Ertuğrul Günay’dan 12 Mart
Genç yaşında CHP’de siyasete başlayan ve yine ayni partide genel sekreterlik görevine kadar yükselen Ertuğrul Günay (78), CHP lideri Deniz Baykal’la görüş ayrılığına düşünce 2004 yılında partisinden ihraç edildi.
Ertuğrul Günay, 2007 yılında da AKP’ye geçerek parti lideri Tayyip Erdoğan’ın kurduğu hükümetlerde, 2007-2013 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı görevini yürüttü. Günay, 17-25 Aralık sürecini gerekçe göstererek 27 Aralık 2013’te AKP’den istifa etti.
Siyasetçi ve hukukçu olan Ertuğrul Günay, internet haber sitesi Medyascope’da 6 Mart 2026 tarihinde “Öncesi ve Sonrasıyla 12 Mart” başlıklı bir yazı yazdı.
Günay’ın bu yazısında 12 Mart sürecine geliş, ordu içinde cuntasal örgütlenmeler, “sol cunta” adıyla bir grup askerin 9 Mart 1971’de bir darbe girişiminde bulunduğu ancak darbe girişimi gerçekleşmeden 12 Mart muhtırasının verildiği, daha sonra sol kesim üzerinde acı olayların yaşandığı, bu sürecin ülkede büyük zararlara yol açtığı anlatılıyor.
Ertuğrul Günay’ın yazısında katıldığım yerler olmakla birlikte özellikle “9 Mart darbe girişimi olmasa 12 Mart muhtırası olmayacaktı” ifadesine katılmıyorum.
12 Mart dönemini devrimci bir subay olarak yaşamış, üsteğmen rütbesinde ordudan çıkarılmış ve 2,5 yıl hapis yatmış bir kişi olarak Günay’ın bu görüşüne niçin katılmadığımı bilimsel anlamda da açıklamaya çalışacağım.
Muhtıra öncesi Türkiye
12 Mart sürecine gelişte nasıl bir Türkiye vardı? 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında halkın onayına sunulup kabul edilen 1961 Anayasası, belli ölçüde demokratik hak ve özgürlükleri sağlayan, sendikal haklar tanıyan, sosyal devlet ilkesini benimseyen, kuvvetler ayrılığı anlayışını öngören bir nitelik taşıyordu.
Bu özgürlükçü demokratik ortam içinde işçi ve gençlik mücadelesi de yükselme sürecine girmişti. Sosyalist eğilimli Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1965 seçimleri sonrasında 15 milletvekili ile parlamentoya girmiş, etkili bir muhalefete başlamıştı.
1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) da, sendikal hayatta önemli bir çıkış yapmıştı. Grevler, fabrika işgalleri, toplu sözleşmeli sendikal bir hayat giderek etkinlik kazanıyordu.
Öğrenci gençliği de önce üniversitelerde eğitim reformu talepleriyle harekete geçti, ardından 6. Filo’ya karşı anti-Amerikancı eylemlere başlayıp daha siyasal bir niteliğe büründü. Devrimci öğrenci gençliği, işçi ve köylü eylemlerinde de rol almaya başlamıştı.
Gençlik eylemleri sırasında sağcı komandoların şiddeti, güvenlik güçlerinin devrimci gençlere sert müdahalesi ve çatışmalar ölümlere de yol açıyordu.
Ekonomik modelin tıkanması
Ekonomik anlamda “ithal ikameci” dediğimiz model ise, 1970’lere doğru tıkanmaya başlamıştı. Montaj sanayi üretiminin belli bir doyuma ulaşması, stokların artması, maliyet yüksekliği karşısında işverenlerin düşük ücret önerileri ve grevler birbirini takip ediyordu.
Adalet Partisi (AP) Hükümeti, sendikal hareketi kontrol etmek için 1317 sayılı bir yasa çıkardı, özellikle DİSK’in gelişmesinin önüne geçilmek isteniyordu. Bu durum 15-16 Haziran 1970’te büyük işçi direnişine yol açtı.
İşçiler, İstanbul ve Kocaeli başta olmak üzere birçok ilde eyleme geçti, fabrikalar işgal edildi, miting ve yürüyüşler yapıldı. Sonunda sıkıyönetim ilan edildi, çok sayıda DİSK yöneticisi tutuklandı.
27 Mayıs karşıtı olarak bilinen Adalet Partisi (AP), 1965 ve 1969 seçimlerinde tek başına iktidara geldi. AP, sanayi ve ticaret burjuvazisi, esnaf, tarım kesimi ve toprak ağalarından oluşan egemen sınıf bloğunu tek bir partide toplayabiliyordu.
Ancak ekonomik kriz, 1970 devalüasyonu sermaye kesiminin fraksiyonları arasında çıkar ve güç çatışmasına yol açtı. Sanayi ve ticaret burjuvazisi arasında bir güç çatışması oluyordu. Bu durum siyasal yaşama da yansıdı.
Siyasal Kriz
11 Şubat 1970’de TBMM’de yapılan bütçe oylamasında Demirel Hükümeti düşürüldü. 18 Aralık 1970’te AP’den ayrılan 26 milletvekili Demokratik Parti’yi kurdu. Bu parti daha ziyade ticaret, tarım ve esnaf kesimine dayanıyordu.
Bu arada Necmettin Erbakan’ın liderliğinde Milli Nizam Partisi (MNP) adıyla İslamcı eğilimli ve daha ziyade Anadolu sermayesine dayanan bir parti daha kuruldu.
19 Ocak 1971 tarihinde ise AP, Meclisteki salt çoğunluğunu yitirdi ve Demirel’in siyasi gücü de iyice zayıfladı.
Öte yandan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de bir huzursuzluk söz konusuydu. Ordu, AP’yi 27 Mayıs karşıtı bir güç olarak tanımlıyordu. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur, 1970 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir mektup göndererek ekonomik ve sosyal bunalıma dikkati çekti.
Ordunun müdahalesi
Ordu içinde cuntasal faaliyetler gelişiyordu. Genelkurmay’da görevli Tümgeneral Celil Gürkan’ın örgütlülüğünde “Sol Kemalist” cuntanın faaliyetleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’la ilişkiler, 9 Mart’ta bir darbe hazırlığı yönünde gelişmelere yol açıyordu.
9 Mart 1971’de bir darbe girişimi gerçekleşmedi. TSK, cunta girişimlerini daha harekete geçmeden bertaraf ederek emir komuta zinciri içersinde tavrını ortaya koydu. Ordu, 12 Mart’taki muhtırasıyla Demirel hükümetinin istifasını sağladı.
Ordunun Amerikancı kanadının (Tağmaç- Türün) 9 Mart girişimini etkisiz hale getirip esas amacının solu bastırmak olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı.
9 Martçı Gürler ve Batur ise, darbe girişimini kontrol edemeyecekleri için Tağmaç’la anlaşıp hem Demirel hükümetinin bir muhtıra ile istifa etmesine, hem de radikal subayların ordudan tasfiyesine olanak sağladılar.
Darbe süreci
Artık Türkiye yeni bir darbe sürecine giriyordu. 12 Mart sürecinin tümünde 600 dolayında subay ve askeri öğrenci ordudan tasfiye edildi. 11 ilde sıkıyönetim ilan etti, sol kesime yönelik bir baskı dönemi başladı.
17 Mayıs 1971’de İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Elrom’un kaçırılması ve ölü bulunması üzerine tutuklamalar genişledi, çok sayıda aydın, sendikacı ve ilerici, devrimci kişiler gözaltına alındı.
Silahlı mücadeleye başlayan devrimci örgütlerin üzerine gidildi, Mahir Çayan ve dokuz arkadaşı Kızıldere’de, Sinan Cemgil ve iki arkadaşı da Nurhak’da güvenlik güçlerince öldürüldü. Gençlik liderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam edildi.
Tekelci burjuvazinin endişesi
Görüldüğü gibi 12 Mart öncesinde 1961 anayasasının sağladığı nispi demokratik ortamdan başta burjuvazi olmak üzere egemen sınıflar rahatsız olmaya başlamıştı. Antiemperyalist gençlik hareketleri, işçi olayları, köylülerin toprak işgalleri egemenleri ürküttü.
Nitekim 15-16 Haziran 1970 olayları sonrasında zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç’ın şu ünlü sözü çok dikkat çekicidir: “ Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı”.
Burjuvazi, işçi sınıfı hareketinden endişelenmeye başlamıştı. Keza parlamenter sistemde egemen sınıfların bir yönetememe krizi ortaya çıkınca tekelci burjuvazi askerleri kullanarak düzenini sıkıyönetimle sürdürmek istedi.
Yani büyük burjuvazi açısından bir askeri darbeye ihtiyaç vardı. Nitekim 12 Mart muhtırası sonrası Anayasa değişikliği yapılarak memurlara sendika hakkı yasaklandı, birçok grev ertelendi, sosyalist TİP kapatıldı. Bu süreçte tekelci burjuvazinin örgütü sayılan TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) kuruldu.
Darbenin 4 faktörü
Özetle Türkiye’de askeri darbelere yol açan dört faktör şöyle sıralanabilir:
- Mevcut sermaye birikim modelinin tıkanması,
- Toplumsal hareketlenme ve özellikle emek mücadelesinin güçlenmesi,
- Egemen sınıflar arasındaki iç çatışma ve parlamenter sistemin buna çözüm bulamaması,
- Emperyalist güçlerin etkisi: 12 Mart’ta ABD’nin etkisini AP’li Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil şöyle ifade etmiştir: “CIA, altımızı oydu”.
Sonuç itibariyle 9 Mart darbe girişiminin olup olmaması değil ya da bu darbe girişiminden ziyade esas olarak yukarıda sıraladığımız askeri darbeye uygun koşulların var olmasıyla 12 Mart muhtırası ve ardından darbe süreci gerçekleşmiştir…
/././
Küba’yla dertleri ne?-Nevzat Evrim Önal-
Küba halkının mağduriyeti kimliğinden değil, insanlığın büyük çoğunluğunun özlemini duyduğu, özgürlük, eşitlik ve adalete dayalı bir toplumsal düzeni kurmuş ve ondan vaz geçmiyor olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük emperyalist gücünün dibinde ve onun tarafından ablukaya alınmış halde yaşamaya çalışan bu onurlu ada, tabii ki vicdanlı her insan tarafından sadece mağdur değil, sonsuz derecede meşru görülüyor.
Bu hafta sorumuz şu: Bir insanın, bilhassa da kendisini “solcu” diye tanımlıyorsa, Küba’yla ve onunla dayanışmak için gösterilen çabayla ne derdi olabilir?
Küba küçük sayılabilecek bir ada ülkesi, 11 milyon nüfusu var. Nükleer silahları yok, kıtalararası balistik füzeleri yok, şehirleri dümdüz edecek bombardıman uçağı filoları, bu uçakları taşıyacak uçak gemileri yok. Ayrıca kritik doğal kaynakları, petrol ya da lityum rezervleri de yok. Buna rağmen kurulduğu günden bu yana sosyalist Küba’yı yıkmak ve yerine kukla bir sömürge yönetimi kurmak ABD’nin gündeminden asla düşmedi.
Halihazırda ABD başkanlık koltuğunda oturan alçağın aklına her estiğinde (günde birkaç kez esiyor) Küba’yı tehdit etmesi yeni bir mesele gibi görünüyor, ama bu sadece “biçimsel” bir yenilik. ABD emperyalizmi, Küba’yı kuran devrimci hareketin önderi Fidel Castro’yu sadece 1959-1990 yılları arasında altı yüzden fazla kez öldürmeyi denedi1 ve bu ülkeyi yıkmaya yönelik girişimlerde bulunmayı hiç bırakmadı.
Neden?
Çünkü Küba, emperyalizm denen kana susamış canavarın ayağına batıp kalmış, bir türlü çıkartamadığı diken. Rusya gibi askeri bir tehdit oluşturmuyor ya da Venezuela gibi iştah kabartan, yağmalanabilecek kaynaklara sahip değil ama ideolojik olarak emperyalizmin başına bela oluyor. Emperyalizm her şeyden fazla kapitalist sömürü düzenini alternatifsiz göstermeye ihtiyaç duyar ve sürekli bunun propagandasını yapar. Başka hiçbir ideolojik meseleye bu kadar propaganda kaynağı ayrılmaz. Ne var ki, Küba var olduğu müddetçe, Küba halkı ona ablukayla dayatılan yoksulluğa rağmen sosyalizmden vaz geçmediği müddetçe, tüm insanlığa sosyalizmin bir ütopya falan değil, kurulması gayet mümkün başka bir toplumsal sistem olduğu gösteriyor. Sovyetler Birliği yıkıldı, Çin’de kapitalizm restore oldu ama Küba dayanıyor. Karanlıkta inatçı bir mum ışığı gibi dayandıkça karşılaştırmayı mümkün kılıyor; sadece ışığın ne denli güzel olduğunu göstermiyor, karanlığın ne denli iğrenç olduğunu da ifşa ediyor.
Emperyalizm Küba’ya bu yüzden saldırıyor ve onu yok etmeyi bu yüzden bir an olsun dahi gündeminden düşürmüyor.
Öyleyse sorumuzu genişleterek tekrar soralım: Emperyalizmin derdi bu; peki, kendisini “solcu” olarak tanımlayan kimileri neden Küba’yı, Küba’daki sosyalizmi, Küba’yla dayanışma çabalarımızı küçümsüyor?
Bu sorunun cevabı sevimsiz, ama vermek zorundayız. Gelin, inceleyelim…
***
Solun temel değerleri olan özgürlük, eşitlik ve adalet salt düşünceler dünyasında yaşayan birer fikir değildir. Bunlar, insanlığın henüz felsefi olarak tanımlamadan, uğrunda maddi dünyada somut mücadeleler vermeye başladığı büyük arayışlarıdır.
İnsanlardan bazılarının egemen ve geri kalan çoğunun ezilen, bazılarının zengin ve geri kalan çoğunun yoksul olduğu herhangi bir toplumsal düzende, bu arayışlar sonuna kadar götürüldüğünde mutlaka mevcut egemenlik mekanizmalarının sorgulanmasına yönelir ve devrimci bir karakter kazanır.
Kendi kısa sayılabilecek tarihi boyunca atlattığı devrimci krizlerden dersler çıkartan ve kendisinden önceki tüm sınıflı toplumların egemenlik tecrübesini de iktisap etmiş olan emperyalist-kapitalist düzen, insanlığın bu değerlerinin ortadan kaldırılamayacağını ama devrimci olmayan bir içeriğe hapsederek asimile edebileceğini gördü. Bu kavrayış doğrultusunda, bilhassa 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü ideolojik kavgada, insanlığın devrimci nitelikteki özgürlük, eşitlik ve adalet arayışına, yani örgütlü sosyalizm mücadelesine rakip olarak kendi solunu tasarlayıp inşa etti.
Bu tasarlanmış “düzen solu”nun tek bir temel prensibi vardı: Her türlü ideolojik ve siyasi faaliyet, ne denli radikal olursa olsun, düzenin devamlılığını veri almalıydı. Her şey sorgulanabilirdi; kapitalist sermaye birikimi hariç.
Oysa toplumsal zenginliğin büyük bölümünün toplumun küçük bir azınlığının elinde olması esaretin de, eşitsizliğin de, adaletsizliğin de temel kaynağıydı.
Bu sınırlandırma tabii ki mutlak bir başarıya ulaşmadı; insanlığın devrimci özgürlük, eşitlik ve adalet arayışı sürdü ve bugün hâlâ sürüyor. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana geçen otuz beş yılda, Küba dayanmış olsa da emperyalizm sadece maddi dünyada değil, düşünceler dünyasında da büyük bir zafer kazandı; bu dünyada da çok daha geniş bir coğrafyayı kontrol eder hale geldi. “İki dünyada da” kurduğu bu hakimiyet sayesinde, “sol” kelimesinin içinin nasıl dolacağını da büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda belirleyebilmeye başladı.
Öte yandan bu yenilgi devrimci solun siyasetteki alanının daralması anlamına gelse de; bu boşalan alan bütünüyle düzen solu tarafından doldurulmadı. Aksine, emperyalist-kapitalist düzen kendisini siyaseten güvence altında hissettikçe, emek-sermaye çelişkisini yönetme konusunda esasen maddi ödünlere dayalı sosyal demokrat yöntemlerden ziyade esasen milliyetçi ve/veya dinci ideolojiye yaslanmaya başladı. Böylelikle düzen solu da emek gündemlerinden uzaklaşarak neredeyse sadece ezilen kimliklere ve bunların mağduriyetlerine dayalı bir siyasete sıkıştı.
***
Meselenin bam teline geliyoruz.
Bu anlattığımız çerçevede ortaya çıkan yeni sol, “egemen” olamayacak kadar parçalı ve her bir parçasının kendi anlatısı var. Böylelikle toplamda geniş bir nüfus alanı kaplasa da, istisnai koşullar haricinde kendi içinde birlik olmasının bir yolu bulunmuyor. Olağan koşullarda her kimlik kendi mağduriyetinin propagandasını yaparak vicdanlara sesleniyor, kamuoyunda sempati toplamaya ve bu yolla davasını ilerletmeye çabalıyor.
Ne var ki, bir yanda işçi sınıfının atomize olup her bir üyesinin kendi geçim derdine gömüldüğü ve bir de başkalarının (üstelik kendisininkilere hiç benzemeyen) dertleriyle dertlenmesinin çok zor hale geldiği; diğer yanda düzenin her kanaldan bencillik ve çıkarcılık propagandası yaptığı günümüz dünyasında sempati bir “kıt kaynağa” dönüşmüş durumda. Bu da yeni solun siyaset alanını neredeyse tamamen kentli ve eğitimli orta sınıf duyarlılığına daraltıyor.
Boy boy, çeşit çeşit mağduriyet bu sınırlı toplumsal duyarlılık için kıyasıya rekabet ediyor. Otuz yıl önce söylense söyleyeni ayıplayacağımız “duyar kasmak”, “erdem sinyallemek” gibi kavramlar lügatımıza bu yüzden girdi.
Yazıya başlarken sorduğumuz sorunun sevimsiz yanıtı da burada gizli: Günümüz dünyasında, düzen solunun sıkıştığı dar alanda farklı kimlik siyasetleri mağduriyet yarıştırmak, bunu yaparken başkalarının mağduriyetini küçümsemek zorunda.
Buna ek olarak Küba halkının mağduriyeti kimliğinden değil, insanlığın büyük çoğunluğunun özlemini duyduğu, özgürlük, eşitlik ve adalete dayalı bir toplumsal düzeni kurmuş ve ondan vaz geçmiyor olmasından kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük emperyalist gücünün dibinde ve onun tarafından ablukaya alınmış halde yaşamaya çalışan bu onurlu ada, tabii ki vicdanlı her insan tarafından sadece mağdur değil, sonsuz derecede meşru görülüyor. Zaten ABD de bu yüzden Küba’ya Venezuela ya da İran’a yaptığını yapamıyor.
Küba “emperyalizmle taktik ittifak” yapmakta bir beis görmeyenler tarafından bu yüzden küçümseniyor, aşağılanıyor ve değersizleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü Küba sosyalizmi, yaydığı ışıkla emperyalizmin karanlığını nasıl ifşa ediyorsa, o karanlığı kabullenen ve sonunda o karanlık tarafından yönetilir hale gelen “solcu”ların foyasını da meydana çıkartıyor.
-----
1Fidel Castro’nun güvenliğinden sorumlu Fabián Escalante, Fidel Castro’yu Öldürmenin 634 Yolu isimli bir kitap yayınladı. Sonrasında kitap, ismindeki sayı 638 olarak değiştirilerek bir belgesele de konu oldu. soL Haber, Escalante’yle bu konuda tarihsel nitelikte bir röportaj yapmıştı: https://haber.sol.org.tr/dunya/soldan-cok-onemli-roportaj-kuba-istihbaratinin-1-numarali-ismi-anlatti-36-yil-boyunca-fideli.
/././
soL









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder