Göçerek çölleşiyoruz + Faize çalışan bütçe: Kimden alınıyor, kime veriliyor? + Cemevleri -BİRGÜN-


Göçerek çölleşiyoruz -Semra Kardeşoğlu- 

Prof. Kurtuluş İstanbul’dan göçü yorumladı: 60’larda gelenler kentte kaldı. Şimdi gelenler ise tekstil işçisi gibi tutunamayınca iş bulabileceği önce Bursa sonra Antep ya da Konya’ya gidiyor. Tutunup daha konforlu hayat sürmek isteyenler ise hiç yaşamadıkları dedelerinin memleketine mesela Rize’ye göç ediyor. Göçler aidiyet duygusunu yok edip çölleşmeyi getiriyor.

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice Kurtuluş, kent sosyolojisi ve göç alanındaki çalışmaları ile tanınan ve bu alanda görüşlerine başvurduğumuz bir isim.

İstanbul’da barınma sorununa ilişkin 4 yıl önce bir röportaj yapmıştık, tersine bir göç yaşandığını söylemişti. TÜİK’İn son verilerine göre 2023-2025 yılları arasında İstanbul’dan 1 milyon kişi göç etti. Kent en çok göç veren şehir oldu. Yüksek kiralar ve geçim sıkıntısının göçü hızlandırdığı düşünülüyor.

Neler oluyor, bizi neler bekliyor Prof. Kurtuluş’a sordum.

EDİRNE, KIRKLARELİ, BALIKESİR’E GÖÇ VAR

İstanbul nasıl oldu da en çok göç veren kent oldu? Nereye gidiyor kent halkı? 

İstanbul hala emek pazarı açısından en büyük şehir. Şöyle diyebiliriz bir taraftan insanlar giriyor diğer taraftan çıkıyor. 50’li 60’lı yıllarda göç edenler burada kaldı, çocukları eğitimle yoksulluktan orta sınıfa geçtiler, kentlileşme süreçleri tamamlandı. Şimdi onların torunları buradan tersine doğru hareket ediyor. Bir grup bunlar.

Ama daha kalabalık grup yeni gelip tutunamayanlar. İç ya da dış göç. Geliyor yabancı ise tutunamıyor Avrupa’ya gitmeye çalışıyor. İç göçle gelip tutunamayanlar iş bulabildikleri bir başka şehre gidiyor. Bursa’ya, İzmir’e, Mersin’e. Çok mobilize. Geçmişte bir yere gelinir ve orada kalınırdı. En fazla emekli olunca memlekete daha çok gidilirdi. Yeni göç hareketinde emek mobilizasyonu diyebileceğimiz bir göç hareketi var.

TEKSTİL MISIR’A GİTTİ İŞÇİ ŞEHİR ŞEHİR İŞ PEŞİNDE

Ne iş yapıyor bu kesim daha çok? 

İnşaat işleri, vasıfsız tekstil işçisi…  Ama vasıflı, yarı vasıflı işlerde de bu var. Örneğin İstanbul’daki tekstil işi Mısır’a, Endonezya’ya, Çin’e kayınca bir emek açığa çıktı. Emek de hareket ediyor. Biraz vasıflı olan makinacılar Mısır’a gitmiyor da İstanbul’dan Antep’e gidiyor.  Mobilya sanayinde çalışıyorsa buradan Konya’ya Kayseri’ye geçiyor.

Geçmişte bir ailenin şehir değiştirmesi bu kadar kolay değildi. Şimdi ne etkiliyor? 

Dijitalleşme ile sosyal ağalarını sürdürebiliyorlar. Kira burada yüksek. Burada 2 yıl yaşamış. Tutunanamış zaten tam yerleşmemiş. Bir de ikinci grup var göç edenlerde. Maddi ve mekânsal olarak tutunmuş ama bunu sürdürülebilir bulamayanlar var. Uzmanlaşmış meslekler, evde çalışmaya uygun mesleklere sahip kişiler. Bir başka şehre gidip daha ucuz ve daha konforlu bir evde, çevre kalitesi daha iyi bir ortamda yaşıyor. Bodrum, Urla, Çeşme gibi. Çanakkale gibi yakın illere yoğun göç var. Tekirdağ ve özellikle Edirne bunların arasında. Balıkesir'in kıyıya yakın ama iç kesimde yer alan bölgeleri. Ayvalık'a bağlı ya da Erdek'e yarım saat mesafedeki iç bölgeler de alıyor bu göçü. İstanbul’da güzel para kazanıyor ama kazandığı parayı bu kente yatırmıyor. Tasarruf edebiliyorsa Çanakkale'den arsa alıyor ya da işte bir yerde bir ev alıyor. Orada bir iş kurmayı hesaplıyor. Ya da komünal olarak arkadaşlar bir araya geliyor bir arazi alıyorlar. Bunlar yani bugün böyle çok güçlü bir hareket olmasa da çok ciddi bir eğilim.

Prof. Hatice Kurtuluş ile kafe üssüne dönüşmüş Yeldeğirmeni’nde görüştük.

Aileler büyük şehire çocukların eğitimi için de göç ederdi. Tersine göçte çocuklu aileler bu sorunu nasıl çözüyor? 

Size görüşme yaptığım aileden örnek vereyim. Üç kuşaktır İstanbul’dalar. Üç çocuklu 40’lı yaşlarda bir çift. Dedelerinin Rize’de tarlası falan var. Kadın zincir markette kasiyer. Erkek minibüsleri var şoförlük yapıyor. Hesap kitap yapıyorlar ve Rize’ye taşınıyorlar. Bunu şöyle anlattılar: “Havası temiz. Evimizi satıp temiz yeni deniz manzaralı bir ev aldık.  Çocukların gittiği okulda sınıf mevcudu az, öğretmenlerle okulla ilişkimiz güçlü.”  Böyle anlattılar durumu. Rize, Trabzon gibi en çok göç vermiş şehirler şimdi göç alıyor bu incelenmeli.

Eğitimle bir şeyi değiştiremiyor. Bunlar da etkili mi? 

Evet bunu söylüyorlar. İki “güvenlik" diyorlar. “Çocuğum spora gittiğinde onu bırakıp almak zorundayım. Rize’de çocuk kendi gidip geliyor" diyor. Toparlayayım birinci grup en alttakiler tamamen mülksüzler, emeklerini hareket ettirerek göç hareketine katılıyor, burada tutunamamış. Biraz üstüne çıktığımızda bir şeyini satıp daha konforlu bir hayatı başka şehirde kurmaya çalışıyor. Bu grup kazanç elde etmiyor ama hayat kalitesini artırıyor. Maliyetlerini düşürerek refahını artırıyor. Yıpranmış bir bina yerine temiz yeni bir binada oturabiliyor.

Bodrum’a, Urla’ya gidenler bir üstü gelir grubunda olanlar mı?  

Orta, üst orta sınıfa doğru hatta üst sınıfa doğru. Celal Şengör “Deprem olursa bu kentte kaos çıkacak, Çanakkale’ye göç edeceğim" dedi. Aslında deprem endişesi değil bu. "Ben niye bu kentin kaosunu, şiddetini, kirliliğini çekeyim ki" sorus. Rolls Royce otomobiliniz de olsa Kadıköy'den Beylikdüzü'ne 2-3 saatte gidersiniz. Oysa uçakla 1 saatte Bodrum'dasınız. En zenginler için de şehir çok popüler değil. Yani tabii ki kapalı siteler var ama hepsi şehrin bu kaotik halini de yaşıyor.

4 yıl önceki röportajımızda “Kentte en zenginlerle en yoksullar kalacak” demiştiniz. Bu değişti mi?  

Zenginlerin mülkleri ve gelirleri burada kalıyor. Kazanacaklar ama konforlarını artırmak için yılın büyük bölümünü bir başka yerde geçirecekler. İstanbul nüfusu önceki sene 400 küsur bin eksiye geçti ise bu beklenmeyen bir şey. Bu göçe ince ince bakılmalı. Şehir için kentsel politikalar tasarlanacaksa buna bakıp planlanmalı. Bir turizm şehri mi olacak mesela? Kentsel merkezler neredeyse gündelik konaklamaya dönüyor, airbnb vs. ile.

Tüm bu gidişler nüfusu azaltıyor. İyi bir şey değil mi bu?  

Kaybedilen ne?

Bir kere barınma hakkı kaybediliyor. Çünkü bir yer bu kadar turist mekanı olduğu zaman bütün sosyal ilişkiler değişiyor. Yeldeğirmeni örneğin. Eski dükkanlar yerine kafe açılıyor. Çünkü turistten para kazanıyo. Kentin merkezi alanları bu kadar turistikleştiği zaman turizm sektörü oraya daha çok yatırım yapmak istiyor. Daha çok binayı dönüştürmek istiyor. Son kentsel dönüşüm yasası örneğin. Müteahhit apartmandan bir daire alıyor. Onun başvurusu ile bina yıkılabiliyor. Bu müteahhitler için yapılmış bir yasa. Faizler yüksek insanlar konut alamıyor. O aşırı birikmiş sermayesini ne yapacak? Harvey diyor ya, "Aşırı sermaye biriktiği zaman kentsel mekana yatmak zorunda yoksa değersizleşiyor." Çok boş konut var.  Aşırı birikmişliği kirası yüksek turizm konaklamasına yatırıyor. Bu  defa oradan yürüyor.

***

“ŞEHİR İNSANIN KENDİNİ İNŞA ETTİĞİ YERDİR”

Üniversite için bir başka şehirden gelenlerin sayısının azaldığı söyleniyor. Nüfus azalmasında etkili mi? 

Evet özel üniversitelere bakın Afrika'da Türkî Cumhuriyetlerde öğrenci avına çıktılar. İstanbul’a gelemiyor öğrenci. Yeterli yurt yok, kira yüksek, yeme içme çok pahalı, ulaşım pahalı. O nedenle Anadolu'daki aileler çocuklarının İstanbul yerine Balıkesir'e ya da Muğla'ya gitmesini istiyor. Ne oluyor ülkenin öğrencisinin şehir kültürüyle buluştuğu bir kent olmaktan çıkıyor İstanbul. Herkesin böyle entelektüel şeyleri yok saydığı, vicdanlarını da kaybettiği bir alana dönüşüyor.

Buna literatürde "Çölleşme" diyoruz. Kültürel olarak, eşitlik, adalet, mekansal eşitlik bu kavramlardan uzaklaştığımız bir çeşit çölleşme yaşıyoruz. Kentler birer vahadır aslında. Yine Harvey’in dediği gibi "İnsanın kendini de inşa ettiği bir yerdir kent." Refah sadece yediğin ekmekle ilgili değil ki. Refah artık şuraya düşüyor: "Bugün yemek yiyebildim mi?" “Çocuklarımın karnını doyurabildim mi, onları okula gönderebildim mi, beslenme çantalarına bir şey koyabildim mi?" Oysa kent dediğimiz şey bu değil, bu kır. Kırda geçimlik yaşam, hayat vardır. Onun kendi kültürü, eğlencesi, zenginlikleri vardır. Günlük geçimini sağlarsın, düğünde oynarsın, sünnet eğlencesi olur, harman zamanı bu olur, işte yoğunluk zamanı imece olur... Ama şehir böyle bir şey değil. Şehir entelektüel olarak da inşa edilen bir kültürel yapı. Sen onların hiçbir şeyinden yararlanamıyorsan, mesela bir deniz kenarına gidip bir kahve içemiyorsan, çoluğunla çocuğunla gidip haftada bir ya da ayda bir dışarıda bir kebap yiyemiyorsan mesela, bir sinemaya gidemiyorsan, bir parka oturamıyorsan, biraz yukarı çıkalım çok beğendiğin bir sanat ürününü satın alamıyorsan mesela... Yani bütün bunlar da refahın bir parçası...Temiz gıdaya erişemiyorsan, çocuklarına pestisitli şeyleri yedirmek zorunda kalıyorsan bunların hepsi refah kaybı. Refah dediğimiz şey sadece cebimizdeki parayla ilgili bir şey değil. Oysa kent bunların hepsini sunabilir.

***

AİDİYET YOKSA KESİLEN AĞAÇ ÖNEMSENMEZ

Göçle gelen çölleşme aidiyet duygusundan da uzaklaştırıyor demiştiniz bir yazınızda. Aidiyet yoksa kente ne oluyor? 

Yani biz, şehir insanı özgürleştiriyor mu artık köleleştiriyor mu diye bakmamız lazım. Kentsel politikalarımızı bunları düşünerek kurmalıyız. Çölleşmenin durması gerekiyor. Eğer sen nitelikli iş gücünü, çok yaratıcı gençleri, üretim yapabilenleri, doktorunu, mühendisini ve mahalle berberini, işini iyi yapan bir kasabı, manavı kaybediyorsan çölleşiyorsun demektir.Mahallemizin kaç yıllık kasabı var, bize temiz et getiriyor biliyorum. Gidecek diye ödüm kopuyor. Mahallemizde bir ağaç vardı. Kesecekler diye nöbet tuttuk resmen. İşte o ağaç benim refahımın bir parçası. 10 yıldır buradayım, o ağaçla bir ilişkim var. Ama ben buradan gittiğimde, bir sene oturan çocuğun umurunda olmayacak o ağaç. Mahalle ile aidiyeti çok gelişmiş olmayacak. Kasabın bu mahalleden gitmesi de öyle. Göçün sonucu da bu aidiyetin kaybolması işte.

/././

Faize çalışan bütçe: Kimden alınıyor, kime veriliyor?-Güldem Atabay- 

Şubat ayı merkezi bütçe verileri hızla “başarı” olarak sunuldu. Gelirler reel olarak yüzde 42 artarken, harcamalar reel olarak yüzde 2,2 daraldı. Bütçe dengesi 24,4 milyar TL fazla verirken, faiz dışı fazla 208 milyar TL’de. Yılın ilk iki ayında gelirlerde güçlü artışa harcamalarda sınırlı artış ve bütçe açığının geçen yıla kıyasla hızla daralmasının eşlik ettiğini görüyoruz.

Ama bu tabloyu olduğu gibi kabul etmek, bütçenin gerçekte nasıl “dengelendiğini” gizler.

Çünkü aynı dönemde faiz giderleri 640 milyar TL ile geçen yılın aynı döneminin iki katından fazla. Daha da önemlisi, faiz ödemelerinin toplam giderler içindeki payı yüzde 21,6’ya, vergi gelirlerine oranı ise yüzde 27,8’e denk geliyor. Yani toplanan her 4 liralık verginin 1 liradan fazlası faize gidiyor.

Bu kadar büyük bir kaynak faize aktarılırken bütçe ana kalemlerindeki düzelme Mehmet Şimşek yönetimindeki Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda diğer harcama kalemlerinden kesinti yaparak sağlanıyor.

2025’in ilk iki ayına kıyasla 2026’da reel daralma veya baskılanma oluşan kalemler iktidarın siyasi tercihini göstermesiyle dikkat çekici.

Sosyal transferlerde ciddi bir gerileme var. Özellikle “hanehalkına yapılan transferler” kaleminde artış enflasyonun altında. Bu, doğrudan en yoksul hanelere giden kaynakların kısılması demek. En yoksuldan kesilen gelir desteği en varlıklı adına faiz kazancına dönüşüyor.

Eğitim tarafında, öğrencilere yönelik burs ve barınma desteklerinde belirgin bir sıkışma var. Bu desteklerinin artışı enflasyonun gerisinde kalıyor. Bu da fiilen öğrenciden kesinti demek.

Tarım tarafında tablo daha da çarpıcı. “Tarımsal destekleme ödemeleri” ve özellikle enerji-sulama destekleri reel olarak geriliyor. Daha net ifadeyle enflasyona ezdiriliyor. İran Savaşı eşliğinde girdi maliyetlerinin hızla arttığı bir dönemde çiftçiye verilen desteklerin reel olarak azaltılması, üretim tarafında yeni risklerin habercisi. Çiftçiyi iklim şoklarına, mazot, elektrik ve gübre fiyat şokuna karşı desteklemesi gereken devlet aksine çiftçiyi giderek daha yalnız bırakıyor. Bu tercih sonucu gıda fiyatları enflasyonu hepimiz için dayanılmaz hale geliyor.

Sağlık ve sosyal koruma tarafında da tablo parlak değil. Sosyal koruma harcamalarının bütçe içindeki payı son dört yılın en düşük seviyesinde. Şimşek ve ekibi belli ki, nasıl olsa seçim yılı olmayan 2026’da sosyal olarak en kırılgan kesimlere yapılan transferlerden kolayca kesinti yapmayı uygun görmekte. Oysa tam da bu yıl gıda ve konut fiyatlarının en yoksul kesim üzerindeki baskısı tarihi seviyelerde. Asgari ücretin daha sene başında açlık sınırı altında kalması, emekli aylıklarının ortama seviyesi olan 23 bin lirayla yaşamanın mümkün olmayışı Şimşek ve AKP hükümetinin derdi değil.

Bütün bu kalemleri topladığınızda ortaya çıkan resim çok net.

Faiz yükündeki artış, doğrudan sosyal harcamalardan ve desteklerden yapılan kesintilerle finanse ediliyor. 

Bu bir “teknik ayarlama” değil, açık bir politika tercihi. 

Seçim kazanmak uğruna izlenen ekonomi politikaları sonucu bilinçli bir tercihle aşırı yükseltilen enflasyon, seçimlerin ardından gelen sert faiz artışları ve pahalı borçlanma olarak özetlenebilecek son yılların ekonomi politikası bugün bütçeyi faiz ödemelerine kilitlemiş durumda. Borçlanma maliyetleri yükseldikçe bütçede oluşan her alan önce faize gidiyor, geriye kalan ise sosyal harcamaları azaltmak pahasına dağıtılıyor.

Deprem harcamalarının büyük ölçüde tamamlanmasıyla ortaya çıkan mali alanın bile sosyal politikalar yerine faiz ödemelerine gitmesi bu tercihin en açık göstergesi. Ya da emekli bayram ikramiyelerine yapılması planlanan ancak yapılmayan zam için ayrılan kaynağın da faize kayması bir başka örnek.

Üstelik bu tablo henüz jeopolitik risklerin tam olarak devreye girmediği bir döneme ait. ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş sonrası yükselen enerji fiyatları, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde önce enflasyonu yükseltecek, ardından kademeli olarak hem cari dengeyi hem de bütçeyi bozacak. Petrol fiyatının 120-150 dolar bandına çıkması halinde bütçe üzerindeki baskı katlanarak artacak.

Bu durumda AKP adına seçenek yine daha fazla borçlanma ve sosyal harcamalardan daha fazla kesinti.

Her iki durumda da bedeli ödeyecek olan yine geniş halk kesimleri.

Bugün zaten bunun sinyalleri açık. Ücretliler daha fazla vergi ödüyor, emeklilerin reel geliri düşüyor, sosyal yardımlar eriyor. Bütçe, vatandaşın refahını artıran bir araç olmaktan çıkıp, finansal piyasaları ve borç verenleri tatmin eden bir yapı halinde.

Dolayısıyla “faiz dışı fazla verdik” söylemi tek başına bir başarı göstergesi değil. Asıl soru bu fazlanın hangi ödünleşme ile verildiği. Cevap bütçe detaylarında çok açık. Öğrenciden, çiftçiden, yoksuldan kesilerek.

Bugün Türkiye’de bütçe dengesi teknik olarak iyileşiyor olabilir. Ama bu iyileşme, sosyal dengeleri bozarak sağlanıyor. Faize çalışan bu maliye politikası sürdürülebilir değil çünkü ekonomik programların nihai testi piyasanın değil toplumun ne kazandığıdır.

/././

Cemevleri -Şükrü Aslan- 

Türkiye’nin değişik bölgelerinde yüzlerce yıllık geçmişi, ortak mimari özellikleri ve ortak toplumsal öyküleri olan tarihi Cemevleri bulunuyor. Bu mekânlarla ilgili detaylı bilgiler içeren çalışmalardan birisi, Mahir Polat’ın “Anadolu’da İslami Heterodoksi Toplulukların İbadet Mekânlarının Mimari Özellikleri” başlıklı doktora tezidir. Tez, bu örneklerin her birinin öykülerine odaklanırken, Cemevi’nin, bu coğrafyada kadim inanç mekânlarından biri olduğunu açık biçimde gösteriyor.

Ne var ki bu açık sosyolojik olgu bir türlü yasal bir kabule konu olamamıştır ve halen olamıyor. Yüzyıllık Cumhuriyet’in ve öncesinde Osmanlı’nın görmezden gelen ve yok etmeyi hedefleyen politikaları kısmen değişse de, köklü olarak bir türlü değişmiyor. Üstelik her şehirde bir Cemevi görmek artık olağan olduğu halde. Son olarak 22 Ocak 2026 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan ‘Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ bu durumun yeni bir örneği ve yansımasıdır. Alevi Düşünce Ocağı’nın yargıya taşıdığı bu yönetmelik, Cemevlerinin birer inanç mekânı olmak yerine, ‘kültür mekânı’ olduklarını varsayıyor. Bu anlamda ‘şehircilik’ ve ‘mekânsal planlarla’ ilgili olduğu için ‘teknik’ gibi dursa da, aslında yine politik bir mesele olarak duruyor ve önceki tasfiyeci politik düşüncenin izlerini taşıyor.

***

Osmanlı’da olduğu gibi modern Türkiye’nin inşasında da devletin Alevilikle kurduğu ilişki, 1920’de TBMM’nin kuruluşuna denk gelen kısa süre hariç, hep tasfiyeyi esas alan bir politika olmuştu. Bu alanda yapılan yasal düzenlemeler (Tekke Zaviyeler Kanunu) ve diğer kimliksel müdahaleler (mahkemeler, basın haberleri, sürgünler, yer/mekân isimlerini değiştirme kararları vb.) hep bu politikaya işaret etmişti. 1950’li yıllardan itibaren İslami referanslarla iktidara gelen partilerin/hükümetlerin Alevilere ve Aleviliğe yönelik politikaları da temelde farklı değildi. Esasen bu politik ve dinsel kesimlerin zihinsel dünyasında Aleviler zaten hep öteki olarak kodlanmışlardı. 1970’li, 80’li ve 90’lı yıllarda da durum hemen hemen aynıydı. Kimi zaman Alevilere yönelik kapsayıcı bir dil kullanan politikacılar olsa da, Aleviliğe, genellikle bir yargılama ve suçlama biçimi olarak gönderme yapılmıştı.

AKP dönemi ise pek çok biçimde tanıklık ettiğimiz gibi Alevi karşıtlığının açık ya da örtük türlü biçimlerde devam ettiği yıllardı. Gerçi sistem politikalarını temsil edenler bu yıllarda ‘Alevi kardeşleri’ni daha sık hatırlar oldular. Hatta Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Aleviler, ‘Hükümet Programı’na da girdi. Pek çok Belediye Meclisi, Cemevlerinin ibadet mekânı olduğu yönünde kararlar alıp, mekânsal inşaya dahi katkıda bulundular. AHİM’e giden ve oradan Türk hukuk sistemine adeta ders niteliğinde kararların çıkmasını sağlayan bazı hukuki gelişmeler de bu dönemde oldu. Aleviliğin özgün bir inanç ve Cemevlerinin de bu toplulukların ibadethanesi olduğu uluslararası hukuk kurumları tarafından kabul edildi.

Ama Türkiye’yi yönetenlerin temel politikaları ve arkaplanında yer alan zihin dünyası bir türlü olması gereken şekilde değişmedi. Bir yandan tam olarak neyi ifade ettiği belli olmayan ‘kardeşlik’ söylemi geliştirildi ama öte yandan Aleviliği, İslam’ın içinde mütalaa etme; taleplerini de bu perspektiften yorumlama ve yok sayma tutumu devam etti. Böyle olunca kendine özgü bir inanç olarak Aleviliğin sosyolojik varlığı ile yasal statüsü arasındaki gerilim devrederek bugüne geldi. Cemevlerinin fiilen tanınması ile yasal olarak reddi arasındaki çelişki de hep politik gündemin üst sıralarında kaldı.

***

Bugün binlerce yeni Cemevine olduğu gibi, değişik bölgelerde/köylerde yüzlerce yıllık geçmişi olan tarihi Cemevlerine de sahip ülke olarak, Türkiye’nin demografik dokusunda Aleviler en büyük damarlardan birini oluşturmaktadırlar. Cemevlerinde kendini üreten/yaşayan özgün bir inanç olarak Alevilerin varlığı kabul edilmedikçe, bu tarihsel gerilim hep yeni bir politik sorun olarak tezahür edecektir. Dolayısıyla Türkiye, Alevilere yönelik olarak izlediği geleneksel politikasıyla ve ağır toplumsal sonuçlarıyla köklü bir biçimde yüzleşmekten daha fazla kaçınamaz.

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Mart 2026 -

Kadıköy Rıhtımı’nda oldubitti: Cami projesi için şimdi de otopark kapatıldı.  Kadıköy sahilindeki İSPARK otoparkı, cami projesi için gece ya...