Yazı dizisinin sonuncu yazısında Humeyni dönemine bakıyoruz. CIA raporlarına göre Humeyni hem 1963’te hem de İslam Devrimi’nden hemen önce ABD’ye haber göndermiş: “Ben Amerikan düşmanı değilim.” Bunun dışında ABD 1986’ya kadar İran’a silah, çok yakın tarihlere kadar ise savaş uçağı parçası satmaya devam etmiş. Yani o ilişkiler karışık!
Geldik sonuncu yazıya. Bu dördüncü yazıyla birlikte İran tarihinde kısa bir gezinti yapmış olacağız. Hiç şüphesiz anlatacak daha çok şey var ama en azından kafamızda bir İran resmi oluşturmamıza yardımcı olduğuna inanıyorum bu yazı dizisinin.
Bu son bölümde Humeyni dönemine geçmeden önce iki şeye vurgu yapmak istiyorum. Birincisi Şii ulemanın toplum hayatındaki yerine dair.
Bu yazılar serisinde de gördüğünüz üzere Şii din adamları İran’ın sosyopolitik hayatında her daim etkili olmuş, destekleri yahut karşı çıkışlarıyla her politik sürece müdahale etmeye çalışmış bir grup.
İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Pehlevi, Tahran'daki Mehrabad Havalimanı'ndan sürgüne gönderilirken
Kaçarlar ülke kaynaklarını emperyal güçlerin hizmetine sunarken, Şiiler mesela Tütün Grevi’yle yönetimin karşısına çıkıyorlar. Başbakan Musaddık önce Şii ulemanın da desteğini alarak Ulusal Cephe’yi kurduğunda petrolün millileştirilmesi sürecinde onlarla beraber hareket ediyor. Ama sonra darbe geldiğinde ulemanın Musaddık’tan desteğini çektiğini hatta darbeye destek verdiğini görüyoruz.
Yani İran, tarihi boyunca Şii din adamlarının siyasal gücünden sıyrılarak adım atmayı başaramamış. Şiiliğin bir mehdi beklemesi, inançları gereği bir din âliminin rehberliğine ihtiyaç duyması ulemanın bu gücü hep elinde tutmasına neden olmuş.
Mesela Şah’ın 1963’teki Beyaz Devrimi’ne karşı çıkarken mollaların, en çok kadın haklarına itiraz ettikleri yazılır. Oysa Şah o reform hamlesinde Şii ulemayı kızdıran çok önemli bir başka işe girişmiştir: Toprak reformu. Dünyanın en adil insanı olduğu için değil elbet. Amacı ulemanın elindeki geniş arazileri alarak onları mali açıdan güçsüz hale getirmekti. (Bu arada yüzbinlerce dönüm araziyi kendi üzerine geçirmeye devam ediyordu tabii.) İktidarının ilk yıllarında İran’ın en görkemli camilerini yaparak din adamlarını yanında tutmayı başarmıştı. Lakin gerçekten kendini güçlü hissettiğinde para kaynaklarını keserek, Şii ulemayı siyasal denklemden çıkarmayı hedefliyordu.
Vurgulamak istediğim ikinci nokta ise İran’ın etnik yapısının çeşitliliği. Ülkenin yüzde 60’ı Perslerden oluşuyor. Bu grubun Arap olmadığının altını çizmek isterim. Zira bizde sıkça karıştırılır. Dilleri (Farsça) ve kültürleriyle başka bir kültürden söz ediyoruz. Bunun dışında Türkler (Acemler, yüzde 16), Kürtler (yüzde 10), Araplar, Beluciler… Saymakla bitmez. Ülkenin fiziki haritasına baktığınızda şunu görürsünüz: Bu grupların önemli bir kısmı yüksek dağlarla merkezden ayrışmıştır. Farsî grupları merkezde, Azeri Türkleri’ni Hazar’ın batısında, Kürtleri daha batıda, Belucileri güneydoğuda görürüz. Dolayısıyla merkezi tutabilenin ülkeyi yönetebildiği bir coğrafya belki de İran’ın kaderi olmuştur demek pek de yanlış olmaz.
Coğrafya sahiden kader, anlayacağınız.
Bunları söyledikten sonra gelelim İslam Devrimi’ne. Humeyni ve diğer tüm Şii ulema için çıkış noktası her zaman Kum şehri oldu. “Mollaların Kenti” olarak da bilinen Kum, Tahran’a çok da uzak olmayan konumuyla merkez üstündeki baskısını hiçbir zaman eksik etmedi. Din adamlarının sık yetiştiği bir aileden gelen Ruhullah Humeyni de Şah’la kavgasına Kum’da başladı.
Bir önceki yazıdaki gibi bir sahneyle devam edelim: Yıl 1963. Aylardan Ocak. Şah 19 maddelik reform paketini referanduma götürmeye karar veriyor. 19 maddeden özellikle dört tanesi mollaların tepkisini çekiyor. Birincisi yukarıda bahsi geçen toprak reformu. Buna göre devlet toprak ağalarından kendi belirlediği bir fiyatla topraklarını alacak, piyasa fiyatının yüzde 30’una köylülere satacak, köylüler de bu borcu çok düşük faizlerle geri ödeyecek. Diğerleri ise kadınlara seçme hakkı verilmesi (mollaların büyük tepkisini çekecek), orman alanlarının ve çayırların kamulaştırılması (hayvancılık yapanlar tepkili) ve devlete ait bazı işletmelerin özelleştirilmesi (komünist Tudeh Partisi tepkili.)
Referandum ismini oy verenlerin kullanacağı pusulaların renginden alıyor. Halkın büyük kısmı okuma-yazma bilmediği için “Evet” diyenler beyaz, “Hayır” diyenler mavi pusulaları zarfa koyacak. Tabii her sandığın başında Şah’ın özel istihbaratı SAVAK’ın adamları var. Sonuç belli: 5 milyon 600 bin evet oyuna karşı sadece 4 bin hayır çıkıyor sandıktan.
İşte bu noktada Humeyni seçime dört gün kala sert bir çıkış yapıyor ve açıktan Şah’ın otoritesine meydan okuyor. Şah deliriyor. Birkaç ay süren gerilimin ardından Şah’ın ordusu Kum şehrine giriyor, çatışmalar çıkıyor ve önce tutuklanan Humeyni daha sonra ev hapsine alınıyor. Şah, danışmanlarının da tavsiyesiyle Humeyni’yi hapsetmeyi yahut idam etmeyi göze alamıyor.
Asıl fırtına ise bir yıl sonra, 1964’te kopuyor. Şah’ın Amerikalılara tanıdığı haklar (her Amerikan askeri personeline verilen diplomatik dokunulmazlık da dahil kapitülasyonlar) sonrası Humeyni yine sert bir çıkış yaparak bu defa Şah’la birlikte Amerika’yı da suçluyor.
Burada çok çarpıcı bir not: Yıllar sonra ortaya çıkan bir CIA belgesine göre Humeyni, 1963’ün kasım ayında ABD’ye bir mesaj gönderiyor. Belgeye göre Amerikalılara İran’daki Amerikan çıkarlarıyla çatışmadığını iletiyor. Hatta onların varlığının Sovyetler’den gelen komünizm tehlikesi ve İngilizlere karşı bir "denge" oluşturduğunu söylüyor. Yine aynı belgeye göre Humeyni kendi inancına göre İslam ile diğer dinler, özellikle de Hristiyanlık arasında bir yakın ortaklık olması gerektiğini dile getiriyor.
Humeyni'yi anlatan bir CIA belgesi
Ama belli ki aradan geçen birkaç ay sonunda Humeyni, Amerika’yı da karşısına almaya karar vermiş.
Gerçi BBC İran servisinin 2016’da yaptığı bir haber daha var. Ve bu haber de çok çarpıcı. Habere göre BBC İran masasındaki gazeteciler ABD’ye ait istihbarat bilgilendirmeleri arasında Humeyni’nin 1979 İran Devrimi esnasında ABD’ye yine mesaj gönderdiğine dair yazışmalar buluyor. Bu yazışmalara göre Humeyni ABD’den İran ordusunun kendi hareketine karşı ayaklanmaması için arabuluculuk talep ediyor. Şöyle diyor BBC haberi:
Humeyni İran’a dönüşünden sadece günler önce ABD’ye mesajında “Orduya [Şah'ın başbakanı Şapur] Bakhtiar'ı takip etmemelerini tavsiye etmenizi öneririm” dedi. “Amerikalılarla herhangi bir düşmanlığımız olmadığını göreceksiniz.” Aynı ay içinde bir ABD elçisi aracılığıyla gönderilen başka bir mesajda ise, İran'daki iktidar değişikliğinin ABD'nin ekonomik çıkarlarını etkileyeceği yönündeki endişeleri yatıştırmaya çalıştı: “Petrol konusunda endişelenmenize gerek yok. ABD'ye petrol satmayacağımız doğru değil.” (İranlı yetkililer bu haberi hızla yalanladı ve belgelerin “üretilmiş” olduğunu öne sürdü.)
Humeyni'nin Bursa'daki sürgün günlerinden bir kare
İran Devrimi’ne döneceğiz, biz 1964’ten devam edelim. Humeyni’nin çıkışları karşısında Şah, çareyi en büyük rakibini sürgüne göndermekte buluyor. Adres ise şaşırtıcı: Bursa!
Humeyni’nin Türkiye’deki günlerine dair en çarpıcı bilgileri meslektaşım Gökçe Aytulu’nun kaleminden okuyalım: (Maalesef kısaltarak…)
"…(Humeyni) Farsça bilen istihbarat albayı Ali Çetiner’e teslim edilmiş. Tüm sorumluluğu Çetiner’e verilirken, ‘kimliğinin gizli tutulması’ şart koşulmuş. … Ev hayatından sıkılan Humeyni bir süre sonra dışarı çıkmak istemiş. Albay Çetiner, sokakta dikkat çekmemesi için cübbe ve sarığını çıkarmasını istemiş. Humeyni kabul etmeyince çıkamamışlar. Ama bir süre sonra iyice bunaldığı için Çetiner’in verdiği ceket ve pantolonu giyerek Bursa sokaklarında tur atıp Ulu Cami’yi ziyaret etmişler. Humeyni, sokağa çıkmaya başladıkça konu komşunun da dikkatini çekmiş. Albay Çetiner’in eşi Melahat Hanım şu hikâyeyi uydurmuş: 'O benim kayınpederim. Urfa’da oturuyordu. Fakat kayınvalidem ölünce yalnız kaldı. Yanımıza aldık.' … İstanbul ziyaretleri sırasında Taksim’de müziksiz ve içkisiz bir lokanta bulmak da sorun olmuş. Çetiner, bir lokanta sahibini 'Sinir hastası bir misafirimiz var. Yemeğe getirsem müziği kapatır mısınız' diyerek ikna etmiş. İstanbul ziyaretlerinde hep o lokantada yemek yemişler. Ancak daha sonra yaptıkları İzmir gezisinde, Humeyni Kemeraltı’ndaki içkili ve müzikli Şükran Lokantası’nda yemek yemeyi sorun etmemiş."
Nasıl ilginç değil mi? Humeyni’nin Bursa’da kaldığı evin birkaç yıl önce o zamanki kurla 2,5 milyon dolara satışa çıktığı bilgisini de ekleyeyim.
Humeyni, Türkiye’de çok uzun süre kalmıyor. 11 ay sonra Irak’ta Necef’e geçiyor. Burada neredeyse 13 yıl kalacak ve eviyle medrese arasında gidip gelmek dışında başka hiçbir yere adım atmayacak. 1978’de ise birkaç yılın ardından savaşa tutuşacağı Saddam Hüseyin tarafından sınırdışı edilecek ve Fransa’ya, Paris’e geçecek.
Paris günleri ilginç. Yeni arkadaşlar ediniyor Humeyni. Mesela Michel Foucault. Evet, Foucault 52 yaşında, İran’daki muhalif hareketten ve onun temsilcisi olarak gördüğü Ayetullah Humeyni’den çok etkileniyor. İtalyan Corriere della Serra gazetesi için kaleme aldığı makalelerle İran Devrimi’ne büyük destek veriyor. Bu esnada iki kez de İran’a gidip geliyor.
Yine bir parantez açalım: Foucault’nun özellikle Ekim 1978’de kaleme aldığı “İranlılar ne düşlüyor?” makalesi önemli. Humeyni Paris’teki evinde ağırladığı gazetecilerde asla “radikalizme” uzanacak bir siyaset izleyeceği izlenimi vermiyor. Foucault, Batı modernitesi ve rasyonalizmine karşı “mistik” bir lider olarak tanımladığı Humeyni’nin rejimin sadece “bekçisi” olacağını, bizzat yönetime girmeyeceğini düşünüyor.
Fena halde yanılıyor tabii. 1979 Şubat’ında İran’a büyük bir destekle dönüyor Humeyni. Sadece birkaç ay içinde, mart başında İslam Devrimi’nin hiç de öyle “mistik” bir danışmanlıkla yetinmeyeceği anlaşılıyor. Foucault’ya Sartre ve Simone de Beauvoir’dan sert eleştiriler geliyor. Foucault hiçbir zaman açıkça “yanıldım” demese de birinde hatasını “hafiften” kabullendiği üç yazıdan sonra İran’la ilgili yazmayı bırakıyor.
1977’de İran’da başlayan -ve aslında hiç kesilmeyen- toplumsal hareketler 1978’de -64 sivilin öldüğü “Kara Cuma” gibi- giderek kalabalıklaşan ve sertleşen gösterilerle şahikasına ulaşıyor ve Şah 1979’un ilk ayında Batılı devletlerin desteğini açıkça çekmesi üzerine çareyi ülkeden kaçmakta buluyor.
Yine bir not: İran’da devrim olurken solun da çok güçlü olduğunu not etmek gerekiyor. Humeyni’nin gelişiyle birlikte bir İslam Devrimi gerçekleşeceği henüz net değil. Hatta Humeyni’ye Kum’da Vatikan benzeri bir küçük din devleti kurması teklif ediliyor. Yani dalganın yön değiştirip sol bir devrim gerçekleşme ihtimali hiç de zayıf değil. Fakat ilerleyen yıllarda yaşananlar burada da ABD’nin sol bir yönetimle Şii devleti arasında tercihini ikinciden yaptığını gösteriyor.
İslam Devleti yönetimi ülkedeki tüm sol liderleri, aydınları ortadan kaldırırken, yani infaz ederken, komünistlerin ve diğer solcuların listelerinin CIA tarafından İran’a aktarıldığı ortaya çıktı.
Yazıyı sonlandırırken ABD-İran ilişkilerinin İslam Devleti’nin kurulmasından sonra nasıl sürdüğüyle ilgili birkaç çarpıcı detayı da aktarayım istiyorum.
ABD-İran rehine krizi
- İslam Devrimi esnasında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde 66 elçilik çalışanı rehin alındı. Amerika’da Başkan Carter yaklaşan seçimler nedeniyle bu krizde çok zor durumda kalmıştı. Rehinelerin bırakılması tam 444 gün sürdü. Carter seçime kadar krizi çözmeyi başaramadı. Yıllar sonra Reagan’ın kampanyasında çalışan bir isim, Ben Barnes, Reagan’ın en önemli danışmanı John Connally’le birlikte Orta Doğu’da bir ülkeye giderek İran’a bir mesaj ilettiklerini öne sürdü: Seçime kadar rehineleri bırakmayın, Reagan sizinle daha iyi bir anlaşma yapacak!
- İran-Kontra Skandalı olarak tarihe geçen bir diğer olay da yine Reagan döneminde yaşandı. Açığa çıkan bilgilere göre Amerika 1981-1986 arasında İran’a gizlice silah satmayı sürdürdü. ABD’nin amacı buradan gelecek parayla Nikaragua’da yine bir başka yönetimi iktidardan indirmek için fon sağlamaktı. Reagan önce inkâr etse de daha sonra silah satışını kabul etmek zorunda kaldı. Türk kamuoyunda da o dönemler adı sıkça anılan Adnan Kaşıkçı bu arka kapı satışlarından kazandığı parayla dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi.
- Bir başka skandala göre ABD’nin Şah döneminde İran’a sattığı F-14 jetlerinin yedek parçalarını da yine “arka kapıdan” satmaya devam etti. AP’nin 2007’deki haberine göre İran paravan şirketler aracılığıyla jetlerin satışa çıkan eski parçalarını alarak filosunun kullanım dışı hale gelmesinin önüne geçti. Bush yönetimi eski jetlerin parçalarının satışını yasaklamak zorunda kaldı.
İşte böyle sevgili okur. İlk yazıda da dediğim gibi, İran halkı yerin altından çıkan o “neftin” bedelini yüz yılı aşkın zamandır ödüyor. Bir yanda mollalar, şahlar, darbeci generaller, Nazi çakmaları… Diğer yanda derdi hiçbir zaman demokrasi olmayan, işine gelince “ama demokrasi getireceğiz” yalanının arkasına sığınan sömürgeciler…
Ve ikisinin arasına sıkışan İran halkı.
Tepesine yağan bombadan hiçbir hayır gelmeyeceğini biliyor. Bombalayanların bugüne dek tek bir toprak parçasına bile demokrasi götürmediğinin farkında. Öte yandan babadan oğula geçen şahlıktan sonra şimdi de babadan oğula geçen dini liderlikle karşı karşıya.
Kendi kaderini tayin etmesine izin yok! Petrolünü satıp refah içinde yaşaması zinhar, ne mümkün. Tiranların saltanatında İran acı çekiyor. Ona reva görülen sadece bu: Acı çekmek.
Eray Özer/T24

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder