Siyaset: Özel mülkiyetçiliğin ve etnosantrizmin ızdıraplarına karşı insanı, toplumu, doğayı savunmak -Adnan Gümüş-
Böyle durumlarda bilimler ve felsefe ne yapar? İnsan nedir, toplum olma nedir, dünya nedir, yayılmacılık, işgal, savaş nedir, iyilik güzellik barış mutluluk nedir? Egemenlik ve özgürlük nedir ve insan oluşla toplum oluşla nasıl bir bağı vardır?
Güncel durumda ABD-İsrail’in İran saldırılarının sebepleri, nedenleri niçinleri nelerdir?
Güncel ve geleceğe dair; işgaller yayılmacılık nasıl aşılır, saldırganlıklar nasıl önlenir, daha iyi güzel mutlu bir dünya/insanlık nasıl inşa edilebilir? Somut ABD İsrail’in İran’a saldırısı ve çatışmalı durumda, şu durumda ne yapmalı?
Bugün eldeki mevcutlar üzerinden, özellikle de siyaset felsefesi üzerinden, soruna dair teorilere, çözüme/arayışa dair paradigmalara değinmeye çalışacağım.
Siyaset felsefesi: Bilimde teori siyasette paradigma olur
Kuhn; “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”nı yazarken belki de bilim ile siyaseti, süreç analizi ile erek koyma ve gerçekleştirmeyi karıştırmış olabilir. Fizik kimya araştırmaları ve bilgiye dayalı çıkarımları paradigma değildir, bunlara teori denmesi daha uygun olur. Ancak fizikçilerin kimyacıların, genel olarak bilimlerin gelecek öngörüleri veya doğal olgulardan sosyal çıkarımları paradigma sayılabilir, belirli aksiyomlara/sayıltılara dayalı gelecek öngörüleri, hatta dilekleridir.
Siyaset yapmalı: Siyasi erekli varlık olarak insan, bilgi teori, paradigma/görüş/ide ve praksiyoloji/eylem
İnsanın en iyi tanımlarından biri mevcut durumdan fazla olmasıdır, siyasi bir varlık oluşudur, erek koyması ve erek gerçekleştirmesidir.
Siyaset bilgisiz teorisiz olmaz. Bilgi teori kendi başına görüş paradigma erek fikir sağlamaz. Eyleme geçirilemeyen fikir gerçekleşemez. Siyaset; insanı, insanlığı, dünyayı, evreni olumsuzluklara karşı savunan ve olumlu dönüşümleri sağlayan eylemlilik/etkililik süreci ve toplamı ise bilgi, fikir ve eylem birlikte gider; bilinçsiz halde bile bunlar iç içedir ancak ne yaptığınızı, etkilenim, etki ve sonuçlarını göremeyiz. Felsefe, siyaset felsefesi olanı, olabilecekleri, olanakları, olacakları görebilme, bunlar arasından daha iyi seçenekleri/olması gerekenleri seçebilme ve bunları gerçekleştirebilme işi/sanatı ise bilgisizce cehaletle felsefe olmaz.
Siyasetin orta terimi, bağlacı, harekete hareket kazandıran harekete geçirici olanı “paradigma/görüş/fikir/ide/erek” boyutudur; bunun gerçeklikleri dikkate alması bilgiye dayalı olması başlangıcını, ereğe uygun araç ve aletlerin seçilmesi de eylemin bilgiyle birlikte tasarlanmasını yani bilgi/teori boyutunun eyleme de eşlik etmesini gerektirir; her ikisinin de nihai hedefinin daha olumluya iyiye güzelliğe mutluluğa yani ereğe yönelik olması bağlayıcı, bütünlüğü sağlayıcıdır.
Tüm bunlar siyasettir, siyaset ereklerin amaçlarının gerçekleştirilmesi, erek/amaç kayma ve bunu gerçekleştirme sanatıdır.
Sorunun tanımlanması; tarih, sosyal bilimler, siyaset bilimi, bilimlerden geçmektedir. Siyasetin oluşturulması, amaçların oluşturulması mevcut bilgi ve görülere dayalı olsa da insanın erek koymasından geçmektedir, ereklerle yüzleşilmesi felsefeden geçmektedir. Ereklerin etki sonuçlarıyla yüzleşilmesi bilimlerden ve felsefeden geçmektedir. Ereklerin düzeltilmesi, geliştirilmesi, yenilenmesi, yenilerinin koyulması siyasetten geçmektedir.
Sorun: Endüstrileşmenin, dijital informatik spekülatif kapitalizmin, emperyalizmin ızdırapları
Homeros’un, Thales’in, Pythagoras’ın, Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in, Stoacıların, Farabi’nin, İbni Sina’nın, İbn Haldun’un, Hobbes’un, Voltaire’in, Montesquie’nun, J.J. Rousseau’nun, Saint-Simon’un, Kant’ın, Hegel’in, Feuerbach’ın, A. Comte’un, Marx’ın, J.S.Mill’in, Nietzsche’nin, James’in, Durkheim’in, Dewey’in, Lenin’in, M. Kemal’in… hepsi bir yandan kozmosu ve dünyayı kavramaya, aynı zamanda nihai olarak siyaset yapmaya, yeni bir dünya hayal etmeye ve oluşturmaya uğraşıyorlardı.
Saint-Simon, A. Comte, Marx, Proudhon, Durkheim, Husserl…hangisini dikkate alırsak alalım, Durkheim’ın 1890’larda betimlediği haliyle, tüm bilim kişileri, ekonomist, sosyolog ve düşünürlerin kaçınamadığı konu “Endüstrileşmenin yarattığı toplumsal ızdıraplar” idi. Durkheim, daha yansız bir şekilde endüstrileşme ve devrimler çağında, 1700’lerden beri yaşananların endüstrileşmenin ve özel mülkiyetleşmenin ızdırapları olduğunu söylüyordu. Koloniyalizmin, endüstri devriminden sonra daha da artan yayılmacılığın emperyalizmin, toprağın madenlerin değer kazanmasıyla beraber özel mülkiyetçiliğin ızdırapları.
İnsanlığın, toplumların insanlıktan çıkması ana sorunu oluşturuyor, bunda metalaşma, özel mülkiyet, piyasalaşma, özelleştirme, mülkiyete/varlıklara bir kişi veya sınıfın el koyması, bunun sistemi olan kapitalizm ve emperyalizm, belki tek sebep olmayabilirse de, ana sebebi oluşturmaya devam ediyor.
Özel mülkiyetçiliğin, alan tutmanın, daha fazlasını tutma ve biriktirmenin, daha da fazlasını biriktirme arayışının köklerini ister biyogenetik özelliklerde, ister yaşam şartlarında, ister psişik hırslarda, ister yapısal zümre sınıf ayrışmalarında, ister patriarşide… nede görürsek görelim sonuçta yayılmacılık/istilacılık, işgalleri ve çatışmaları getiriyor.
Özgürlüğün, iradenin kötüye kullanımı: Dincilerin fetihçiliği, kapitalistlerin kapitalizmi, emperyalistlerin emperyalizmi, nemacıların nemacılığı…
İnsanı insan yapan “iradi” bir varlık oluşu ise, “İrade sahibi olmak özgürlük” ise, özgürlük kişi veya toplumların kendi iradesiyle hareket etmesi ise, burada iradi bir boyutu, sosyal boyutu, insan boyutunu yok sayamayız. İnsani olguların birincil sebebi insanidir, toplumsal olguların birincil sebebi toplumsaldır, en azından insani ve toplumsal olaylara insani ve toplumsal sebeplerle bakmamız gerekmektedir.
O halde dincilik/etnosantrizm, nemacılık, kapitalizm, emperyalizm insana ve toplumlara ait bir olgu ise onun üzerinden açıklamak, çözümü de oralarda aramak gerekmektedir.
Özgürlüğü iradesiyle karar veriyorsa, etnosantrizmi, kapitalizmi, emperyalizmi, nemacılığı kim/hangi zümre sınıflar istiyor? Etnosantrikler, kapitalistler, emperyalistler, nemacıları istiyor diyorsak etnosantrikleri, kapitalistleri emperyalistleri, nemacıları, bunların bu isteklerini aşmamız gerekiyor.
Yani sebepler de çözüm de en azından tümden kadere dayalı değil, iradeye, özgürlüğe, seçime de bağlı.
ABD-İsrail bloku, İran bloku: Etnosantrik, kapitalist, emperyalist, nemacı bloklar
ABD-İsrail tarafı zaten siyonist, amaleg/ezeli ebedi düşmanlar, Armageddon/coğrafya/meydan/sahalar, Tevrat bir yanda, Kur’an/Ali/Hasan/Hüseyin/Şii/Ayetullah diğer yanda, kurtarıcı İsa Mesih veya Mehdi her iki yanda, kapitalizm, emperyalizm her iki yanda, İran ve ABD-İsrail yayılmacılığı iki yanda bloklar açık bulunuyor.
Bir yanda Çin, Rusya, İran, bunların etki alanları, diğer yanda ABD-İsrail-NATO ve etki alanları.
Her iki yanın özelliği üstünlük, kapitalizm, nemacılık, yayılmacılık, emperyalizm.
Peki, çözümü ne? İnsanın kapitalist olmasını, emperyalist olmasını, dinci olmasını, nemacı olmasını, kapitalistlerin, emperyalistlerin, etnosantriklerin/dincilerin, nemacıların saldırganlığını nasıl aşacağız?
Küçük pragmatik çözüm: Büyük kötülüğe karşı küçükten yana olma
ABD-İsrail-Batı yakası 1500’lerden buyana büyük kötülüğü, koloniyalizmi, emperyalizmi oluşturuyor. O halde büyük kötülüğe karşı küçüğünden yana olmak, büyüğün daha da yayılmasına karşı olmak gerekiyor.
Ancak bu biraz pragmatik düzeyde, aktüel düzeyde kalıyor. Kalıcı bir çözüm olarak gözükmüyor.
Kalıcı çözüm arayışı: Özel mülkiyet sorununa ilke bulunması, insanlık bloku, insan hak ve özgürlükleri, demokratik toplumculuk
Ana ızdırap “Özel mülkiyetçilik/ dünyanın kaynaklarının belli ellerde toplanması”, bunun bir başka adı kapitalizm, bunun en yaygın formu emperyalizm. Dünyanın bunları aşması gerekiyor.
Etnosantrik/dini yayılmacılıklar da bunlara teşne oluyor, bunları da aşmak gerekiyor.
Somut durumda ABD-İsrail-NATO yayılmacılığına, daha kalıcı olarak kapitalizme, emperyalizme, nemacılığa, etnosantrizme hayır diyerek başlamak gerekiyor.
Yerine insan hak ve özgürlüklerini, kardeşliği, dayanışmayı, haklıyı güzeli iyiliği paylaşmayı, özgürlükçü demokratik toplumcu bir siyaseti, birey-toplum-doğa yararına dayalı bir siyaseti inşa etmemiz gerekiyor.
/././
İki ateş arasında İranlılar!-Hediye Levent-
Bölgesel bir savaşın sınırlarının zorlandığı bugünlerde İran’dan Türkiye’ye büyük göçlerin olması ihtimali de her geçen saat artıyor. Amerika’nın ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da şiddetini artırarak sürüyor.
1 Mart sabahından beri dünya basını ile birlikte Van’dan İran’a açılan Kapıköy Sınır Kapısında İran’dan gelenlerden gidişatı öğrenmeye çalışıyoruz. Kapıköy ile birlikte Türkiye-İran arasındaki diğer kapılardaki durumu da izliyoruz. Resmi açıklamalara göre 27 Şubat-1 Mart arasında Türkiye’ye gelen İran vatandaşı sayısı günlük birkaç yüz kişi ile sınırlı. 1 Mart’tan günümüze kadar da bu sayı çok değişmedi. İran’dan gelenlerin anlattıklarına göre bu sayının şiddetli saldırılara kıyasla düşük olmasının birkaç sebebi var gibi görünüyor.
İlk sebep İran tarafında ülkenin tamamına ilişkin kararların olağanüstü şartlar sebebiyle esnetilmesi ve yerel valiliklerin karar yetkisinin genişletilmesi. Bu da Türkiye’ye açılan sınır kapılarının bulunduğu kentlerdeki yöneticilerin, bazen gün içinde değişen kararlar alabildiği bir durumu ortaya çıkarmış gibi görünüyor. Bu çerçevede sınır kapılarından çifte vatandaşlığı olan İranlılar geçebilirken, sadece İran vatandaşlığı olanlar konusunda belirsizlik hakim. İranlı yetkililer “Sadece İran vatandaşlığı olanlar sınırdan geçemez” şeklinde resmi bir karar almış değil ancak sınır kapısında internet kesintisi, elektrik sorunu gibi gerekçelerle engeller çıkarıldığı anlatılıyor. Zaman zaman ve kısa sürelerle sistem arızasının giderildiği söylenerek sadece o sırada kapıda bekleyen ve İran vatandaşlığı olanların da geçişine izin veriliyor.
Kapıda konuştuğum birkaç kişi kapıların İran tarafında insanların, güvenlik güçleri tarafından tehdit edildiğini, geçişlerine kasten müdahale edildiğini, “Sınırdan geçmenize izin vermeyeceğiz, evinize dönün” denildiğini söyledi.
Fotoğraf: Hediye LeventResmi nüfusu 93 milyon olan İran’da yaklaşık 6 milyon Afganistanlı ve Pakistanlı göçmen de bulunuyor. Devam eden saldırıların şiddetine rağmen sınır kapılarına kitlesel yığılma olmadığı, sınırlara açılan yollarda izdiham yaşanmadığı söylenebilir. Sınırlardaki birkaç yüz veya birkaç bin kişilik İranlı gruplar, “İran’dan Türkiye’ye göç var” demek için yeterli değil.
Yine İran’dan gelenler, İran’da dükkanların, fırınların büyük ölçüde kapalı olduğunu anlatıyor. Günlerdir internetin olmadığı ülkede artan saldırılarla birlikte insanların askeri tesisler, güvenlik birimlerine ait binalar, nükleer çalışmalar yapılan kompleksler, hükümet binaları gibi noktaların etraflarını boşalttıkları söyleniyor. Yine kapıda konuştuğumuz kişilerin anlattıklarına göre, İranlılar askeri ve siyasi komplekslerin olmadığı, kırsalda kalan yerleri güvenli görüyorlar ve başka ülkelere kaçmak yerine güvenli saydıkları yerlerdeki yakınlarının yanına gitmeyi tercih ediyorlar.
Kitlesel göç ihtimalinin dile getirildiği senaryolarda çoğunlukla 2011’deki Arap Ayaklanması örnek olarak alınıyor, ancak mesela Suriye’de göçleri tetikleyen en etkili faktörün iç savaş olduğu gözden kaçırılıyor.
İran’da şimdilik bir iç savaş yaşanmıyor ancak Amerika’nın İran Kürtlerini silahlandırabileceklerine dair açıklamasının ardından bu durum değişebilir. Böyle bir durumda İran’dan kitlesel kaçışlar da başlayabilir.
İran’dan gelenler, kentlerde yağma, soygun, çetelerin sokaklarda görünür olması gibi olayların yaşanmadığını söylüyor. Bu da İran’da hâlâ devlet mekanizmasının, en azından asayiş ayağının, işlevsel olduğunu gösteriyor. Ancak bir iç savaş ihtimali bu tabloyu saatler içinde tersine çevirebilir, ki İran farklı etnik grupların yaşadığı bir ülke ve her bir etnik grubun sayısı azımsanmayacak kadar çok.
Mevcut duruma dönecek olursak, Kapıköy Sınır Kapısı’nda özellikle yabancı basını en çok şaşırtan şey, İran’a dönenlerin sayısının gelenlerden çok daha fazla olması.
Sadece İran vatandaşlığı olan bir kadın annesinin, ablası ile birlikte Almanya’da yaşadığını, ölümün eşiğinde olduğunu ve onlarla internet üzerinden konuşabilmek için Türkiye’ye geldiğini anlattı. Kadın, sadece annesi ile belki de son kez konuşabilmek için 7 saatlik yolu göze aldığını ve 1 gün kalıp tekrar İran’a döneceğini söyledi. Çocuklar korkmasın diye savaş olduğunu söylemiyorlarmış; eski bir bina vardı o çöktü ya da yeni bina yapıyorlar. Bu sesler de inşaat sesleri diyorlarmış.
İran’a dönenler ise genellikle haber alamadıkları ailelerini ve yakınlarını görmek için, ülkedeki duruma bakmak için gittiklerini anlattılar. En çarpıcı olan, Kapıköy sınırında konuştuğum İranlıların hem mevcut yönetimden çok korkuyor olmaları hem de “Ülkemizi seviyoruz” vurgusu yapmaları. 1-2 Mart’ta konuştuklarım arasında Hamaney’in ölmediğini, taktik olarak saklandığını ve her an ortaya çıkabileceğini söyleyen de vardı. Bu nedenle röportajlarda mümkün olduğunca dikkatli dil kullansalar da ikili konuşmalarda hem yönetime hem de Amerika ve İsrail’e ateş püskürdüklerini söylemek yanlış olmaz. Yine Türkiye’ye gelen İranlıların çoğunun kadın olması da dikkat çekici.
İranlıların sınırlara yığılmamasına engel olan bir başka faktör de, Hamaney ölmüş olsa da nispeten uzlaşmacı ve ‘yumuşak kanat’tan Pezeşkiyan gibi isimlerin hâlâ hayatta ve işlerinin başında olmaları. Konuştuğum İranlılar, İran’da ‘yumuşak bir geçiş dönemi’nin yaşanabileceğine dair senaryoya şans vermek istediklerini söylüyorlar.
Kapıköy Sınır Kapısı’nda konuştuğum İranlıların bakış açıları, “İran bizim ülkemiz, niye kaçalım?” ifadeleri ile vurguladıkları duruşları, bir iç savaş ihtimali ile değişebilir.
Fotoğraf: Hediye LeventSon olarak İran’dan Türkiye’ye kitlesel göç senaryolarında şimdilik dikkate alınmayan milyonlarca Afganistanlıyı ve Pakistanlıyı da denkleme eklemek gerekiyor. İçişleri bakanı ilk aşamada tedbiren 90 bin kişilik çadır kentler kurulacağını söyledi ancak iç savaş ihtimali İran’dan ve İran’ın neredeyse tampon gibi arada durduğu başka ülkelerden göçleri de tetikleyebilir. Türkiye buna hazır mı? Kesinlikle değil ve görünen o ki, Avrupa ülkeleri şimdiden paniğe kapılmış durumdalar ve olası bir göç hareketini Türkiye’de durdurmak için ellerinden geleni yapmak üzere harekete geçtiler.
/././
Avrupa İran savaşının dışında mı?-Yücel Özdemir-
Daha önce İsrail için “Bölgede bizim için pis işleri (Drecksarbeit) yapıyor” diyen Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD-İsrail koalisyonunun İran’a saldırmasının dördüncü gününde Beyaz Saray’da ABD Başkanı Trump ile saatler süren baş başa bir görüşme yaptı. Çıkan sonuç iki ülkenin “pis işler” yapılmaya devam etmesine tam destek oldu.
Süddeutsche Zeitung’un yazdığına göre Merz’in bu üçüncü Beyaz Saray ziyareti, Noel öncesindeki ziyaret sırasında planlanmış. Yani “Görüşmeyle İran’a yönelik saldırı arasında doğrudan bir bağlantı yok” denilmek isteniyor.
Ne var ki görüşmeye asıl olarak İran damgasını vurdu. 28 Şubat’ta başlayan ve İran Dini Lideri Hamaney’in ölümüyle sonuçlanan bombalamanın hemen ardından pazar günü bir açıklama yapan Merz, ABD-İsrail saldırısını “İran’daki terör rejimiyle mücadele” olarak tanımladıktan sonra, uluslararası hukukun ihlal edildiği yönünde içeriden yapılan eleştirileri de “Şu anda ortaklarımıza ve müttefiklerimize ders verme zamanı değil. Çünkü onların hedeflerini paylaşıyoruz, ancak kendimiz gerçekleştirebilecek durumda değiliz” (Junge Welt, 04.03.2026) demişti.
Bu sözün yalın anlamı, “Gücümüz olsaydı biz de ABD gibi rejim değişikliği için bombalama yoluna başvururduk”tan başka bir şey değil. Burada önemli olan ve altı çizilmesi gereken, İsrail ve ABD’nin İran’ın ele geçirilmesi “hedeflerinin paylaşılması.” Bu olduktan sonra geriye bunun gerçekleştirilmesi için hangi yönteme başvurulacağı kalıyor.
1 Mart’ta Almanya, Fransa ve İngiltere liderleri tarafından yapılan ortak açıklamada da hemfikir olunduğu için ABD-İsrail’e tam destek verilirken, İran, attığı füzeler nedeniyle “uluslararası hukuku” ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum edilmişti.
Bir haftadır olup bitenlere baktığımızda Avrupa’nın üç büyük emperyalist gücü, ABD-İsrail gericiliğinin, uluslararası hukuku, BM şartlarını bir yana bırakarak İran’a yönelik açık haydutluğa tam destek verirken, henüz doğrudan savaşın parçası olmuş değiller.
Girme niyetinde olanlar ise adeta dişlerini gıcırdatıyor. Bunların başında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte geliyor. Alman birinci televizyon kanalı ARD’ye verdiği demeçte şöyle diyor: “ABD ve İsrail’e, savunma amaçlı ihtiyaçlarınızı karşılamaya hazırız dedim. Almanya ve Fransa da bu konuda açık mesaj verdi. Avrupa, askeri olarak katılmasa da yapılması gereken her şeyi yapıyor.”
Beyaz Saray’da Trump ile Merz arasında açık ve kapalı toplantılardan yansıyan bilgiler Rutte’yi doğruluyor ve ortak hareketin bir hayli yüksek seviyede olduğu anlaşılıyor. Washington’dan ARD’deki ana haberlere bağlanan Merz, “Görüşmeler çok iyi geçti” derken İran’a karşı ABD ile İsrail arasında bir görev dağılımı yapıldığını, ABD’nin askeri altyapıyı ve sığınakları hedef aldığını, İsrail’in genel altyapıyı hedef aldığını söyledi. Merz, askeri operasyonun risklerle dolu olduğuna dikkat çekerken, “Bundan sonra ne olacak?” sorusunu sormayı da ihmal etmedi.
Bu görüşmenin en dikkat çekici yönü ise Trump’ın Merz’e yaptığı abartılı övgüler oldu. Trump, Oval Ofis’te kameralar karşısında Merz’e şunları söyledi: “Biz iyi anlaşıyoruz, ülkelerimiz çok iyi anlaşıyor. Birbirimizi çok seviyoruz, Şansölye Almanya’da çok iyi karşılanıyor. Çok çok başarılı bir adam. Şansölyeliği büyük bir olay, çok iyi iş çıkarıyor.”
Bu övücü sözlerin karşısında Merz’in ağzı kulaklarına varıyor. Gerçi kendisi de çoğunun abartı olduğunun farkında olsa gerek. Örneğin Merz ne Almanya’nın çok sevilen politikacısı ne de başarılı bir performansa sahip. Anketlere göre bir yıl önce kurulan hükümete güven dipte seyrediyor.
Aynı görüşmede Merz’in Trump’a İspanya’yı üsleri kullanmadığı için sarf ettiği tehdit dolu sözlere cevap vermemesi birkaç gündür Avrupa’da eleştiri konusu. Trump, İngiltere’yi de ABD üssünün kullanımını geciktirdiği için eleştirmişti.
Bu durumda Trump’ın Merz’i neden bu kadar övdüğü kendiliğinden ortaya çıkıyor. ABD ordusunun Avrupa’daki en büyük ve önemli askeri üsleri ve en fazla askeri Almanya’da bulunuyor. Bu üsler kullanılmadan ABD ordusunun Afrika ve Ortadoğu’da hareket etmesi mümkün değil. Dolayısıyla İran’a saldırı sırasında Almanya’daki üslerin sorunsuz kullanıldığı açık olarak anlaşılıyor.
Berliner Zeitung’un “austrianwings.info” portalına dayandırdığı habere göre haftalardır Almanya’da bulunan Ramstein hava üssünden Boeing C-17 Globemaster III ve Lockheed C-130 Hercules tipi nakliye uçakları inip kalkıyor. Personel ve malzeme Ramstein üzerinden Al Udeid (Katar) ve diğer üslere nakledildi. Ramstein, Amerika kıtası ile Ortadoğu arasında merkezi bir bağlantı noktası olma özelliği taşıyor.
Denilebilir ki; Almanya’nın İspanya gibi üslerin kullanılmasına izin vermemesi durumunda, ABD’nin İran’a yönelik saldırıyı düzenlemesi mümkün olmayacaktı. Bu nedenle Trump, verdiği destek, gösterdiği anlayış nedeniyle Merz’e ve Almanya’ya ne kadar teşekkür etse azdır!
Almanya bu şekilde savaşın içinde yer aldığı halde Savunma Bakanı Pistorius’un “Almanya savaşın tarafı değildir. Alman federal ordusu bu savaşa katılmayacak” demesinin hiçbir anlamı yok. Çünkü gerçek değil.
Üstelik şu günlerde emperyalist paylaşım mücadelesinde rol oynamak isteyen bütün ülkeler, İran’da rejim değişikliği olması durumunda pastadan ne kadar pay alacağının hesabını yapıyor. Örneğin Fransa Kıbrıs’ı savunmak iddiasıyla harekete geçerken, Körfez ülkelerinde de değişik güvenceler verdi. Keza İngiltere de kendi bölgede olmanın hesaplarını yapıyor. Bu durumda Almanya’nın askeri olarak geride durması pek mümkün görünmüyor.
En kolayı, NATO üzerinden savaşa dahil olma seçeneği. Bu nedenle İran’dan atılan bir füzenin parçalarının Türkiye’ye düşmesi bu niyette olanları hareketlendirdi. Savaşın seyrine bağlı olarak, Türkiye’deki ABD üslerinin açıktan kullanılması, buna karşılık Türkiye’ye füze gönderilmesi, NATO’nun ünlü 5. maddesinin devreye konulması, bütün NATO ülkelerinin İran’a karşı savaşa müdahil olma olasılığı bugün düşük görünse de yok sayılamaz.
Unutmamak gerekiyor ki; savaşla masa başında belirlenen hedeflere varmak isteyenler, buna ulaşmak için bütün yollara başvurmaktan çekinmeyecekler. Yine, masa başında hazırlanan emperyalist planların tarih çöplüğüne atıldığını da hep akılda tutmak gerekiyor.
/././
Evrensel

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder