T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Mart 2026-


İşçi eyleminde yaptığı konuşma gerekçe gösterilen BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı! 


Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma gerekçe gösterilerek gözaltına alınan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, savcılık tarafından "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçundan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Türkmen hakkında sulh ceza hakimliği tutuklama kararı verdi.

Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma nedeniyle dün gözaltına alınan Türkmen, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye getirildi. Türkmen, savcılık tarafından "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçundan tutuklama talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

Türkmen’in gözaltına alınmasına gerekçe olarak, Sırma Halı işçilerinin geçtiğimiz günlerde Balıklı Meydanı’nda gerçekleştirdiği basın açıklamasında yaptığı konuşma gösterildi.

Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Sırma Halı’da çalışan işçiler, maaşlarının geç yatırıldığı ve zam farklarının ödenmediği gerekçesiyle iş bırakma eylemi başlatmıştı. Yaklaşık 400 işçinin katıldığı eylem kapsamında, Balıklı Meydanı’nda basın açıklaması düzenlenmişti.

Basın açıklamasında konuşan Türkmen, şunları söylemişti:

"Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para aynı para. Bu ülkeyi var edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.

Haksızlığa karşı sesini duyurmak için toplanıyor, ama etrafında yüzlerce polis oluyor. Neden işçiler basın açıklaması veya yürüyüş yapmak istediğinde, önüne bu kadar polis diziliyor? Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu öfke birikiyor. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz. Yapmayın, altında kalırsınız. İşçinin mesai ve zam farklarını bir an önce ödeyin. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin."

Türkmen, sulh ceza hakimliğince tutuklandı.

***

Körfez’de büyük bir “felaket” mi kapıda?-Akdoğan Özkan- 

ABD’nin İran Körfezi’nde binlerce asker ve sivilin hayatını kaybedebileceği kapsamlı bir kara harekâtına girişmesi ya da kendisinin veya İsrail’in nükleer bomba kullanımına yönelmesi, özellikle Batı’da 11 Eylül (2001) benzeri provokatif bir vahşet senaryosu uygulamaya koyup rıza üretmeden zor görünüyor.

ABD ve İsrail’in iki haftayı aşan bir süre zarfında İran’ın direncini kıramaması ve “rejim değişikliği” hedefini gerçekleştirmekten uzak bir noktada kalması, son günlerde birçok kişinin aklına “sırada süreci hızlandıracak bir kara savaşı mı var?” ya da “nükleer silahlar mı konuşacak şimdi yoksa?” sorularını getiriyor. Ama şimdi bu sorulardan önce, üçüncü haftasına da girerken, savaşın “Hürmüz Savaşı” diyebileceğimiz bir karaktere evrilmiş bir portre çizdiğini söyleyip şu tespitleri ortaya koyalım:

BİR: Aslında Amerikalılar hava taarruz filolarına refakat ederek üstün elektronik harp vasıflarıyla düşman radyo frekans kaynaklarını gerçek zamanlı olarak tespit edebilen, bu kaynaklar için hassas hedefleme izleri oluşturabilen, yeni nesil karıştırıcı (NGJ) becerileriyle kendi telsiz haberleşmesinde bir sorun yaşamadan düşman radarlarını kör sağır hale getirebilen EA 18-G Growler uçakları sayesinde savaşın ilk günlerinden başlayarak İran’ın hava sahasında net bir üstünlük sağladılar.

İKİ: ABD güçleri İlerleyen zamanda “bunker buster” olarak adlandırılan, 13 ton ağırlığındaki GBU-57A/B MOP (Massive Ordnance Penetrator - Büyük Mühimmat Delici), güdümlü bombaları devreye sokarak derin bombardıman yapıp dağları deldiler. ANCAK bütün bunlara rağmen ne İran’ın yeraltındaki silah, mühimmat ve kaynak envanterini tüketebildiler ne de direncini kırabildiler.

ÜÇ: Fox News, ABD istihbaratına atıfta bulunarak, 11 Mart tarihinde, İran'ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoğunu, Natanz Nükleer Tesisi'nin bir mil güneyinde, Kuh-e Kolang Dağı’nın granit kaya kütlesinin 80-100 metre altına, bir tünel kompleksine taşıdığını ileri sürdü. Şubat ayına ait CSIS uydu görüntüleri, bölgede bu amaçlı bir inşaata hız verildiğini de teyit eder nitelikte. Bir başka deyişle, dünyanın en büyük konvansiyonel bombası bile o 440 kg ağırlığındaki zenginleştirilmiş uranyum stoğuna ulaşamaz.

DÖRT: Dünyanın en zorlu bölgesinde 18 saatlik uçuşlar yapan ve verdiği yakıt ikmal hizmetiyle ABD hava operasyonlarını mümkün kılan, Amerikalıların kaybetmeyi göze alamayacağı tanker uçak KC-135’lerden altı tanesi 48 saat içinde devre dışı kaldı.12 Mart'ta, bir KC-135 Irak'ın batısında düştü, altı mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Wall Street Journal’ın, 13 Mart'ta iki ABD yetkilisine atıfta bulunarak verdiği habere bakılırsa, Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssü'ndeki beş KC-135 yakıt ikmal uçağı da İran füzeleriyle vurulup hasar gördü.

BEŞ: Bölgedeki üsleri harabeye dönen ABD’nin erken uyarı radarlarını da körleştiren ve böylelikle Prof. Dr. Ted Postol’un zafiyetlerini Glenn Diesen’e açıkladığı efsane füze kalkanını delen İran, düşmanının elinin altındaki THAAD bataryaları ve PAC-3’leri -geçen hafta da ayrıntılarını verdiğimiz şekilde- tüketmiş görünüyor. Ancak İran’ın elindeki füze ve SİHA stoku uzun vadeli bir yıpratma savaşı izlemesini mümkün kılacak denli bol duruyor.

ALTI: ABD’nin 1990’larda geliştirdiği askeri stratejilerden ders almış bir ülke olarak, İran, gerilimi yatay olarak tırmandırmayı seçerek “artık bölgedeki sadece askeri hedefleri değil, ABD ve İsrail çıkarlarını temsil eden ekonomik ve finansal merkezleri vuracağını” açıkladı ve bu doğrultuda Orta Doğu’daki “paralel” hedefleri de ateşe vermeye başladı.

YEDİ: An itibarıyla, Hürmüz Boğazı “düşman tanker ve gemilere” fiilen kapanmış bir görüntü veriyor. Boğaz’dan petrol trafiği, Goldman Sachs’ın geçen perşembe günü teyit ettiği üzere, günlük 19,5 milyon varilden 0,5 milyon varile düşmüş görünüyor. Petrol fiyatları yaklaşık yüzde 28 oranında tırmanmışken, daha da tırmanabilecek bir görüntü veriyor. Ayrıca yarın öbür gün Husilerin de Bab el Mandep Boğazı’nı “düşman gemilere” kapatmaya kalkışması ve petrol fiyatlarını daha da yükseltmesi pekâlâ mümkün.

SEKİZ: Savaşın uzayacağının belirginleşmesi üzerine Trump, petrol fiyatlarının tırmandığı, küresel ticaretin dahi baskılandığı koşullarda kendi siyasi kariyerini de kısa süre içinde bitirebilecek büyük bir gol yememek üzere odağını dünya petrolünün yüzde 20-25’inin taşındığı Hürmüz Boğazı’na çevirmiş, Hürmüz Boğazı’nın kilidini açmayı temel savaş hedefi olarak görmüş bir izlenim verdi. (Yarın ne izlenim verir, bilmek zor.) Hürmüz kritik. Nitekim Reuters, İran Devrim Muhafızlarının Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesiyle savaşın da kaybedileceğine kesin olarak inandığını, bu nedenle hiçbir şekilde bir ateşkese yeşil ışık yakmayacaklarını savunan bir tanıklığı da aktardığı bir haber geçti.

DOKUZ: Başkan Donald Trump'ın Hürmüz Boğazı'ndaki Hark Adası'nda bulunan tüm askeri hedefleri vurduklarını söylediği Cuma günü, Japonya'da konuşlu USS Tripoli isimli amfibi saldırı gemisi komutasında 2 bin 200 deniz piyadesini de bölgeye sevk etme kararı aldığı öğrenildi. WSJ gazetesi, sevk edilecek asker sayısının 5 bini bulabileceğini yazdı. Bu bir kara savaşı hazırlığının sinyali olarak değerlendirilebilir.

ON: Bu arada Trump, cumartesi günü sosyal medya hesabından “Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore, İngiltere ve diğer ülkelere” çağrıda bulunarak, “aslında İran’ı bitirdik biz ama siz gönderin gemilerinizi Hürmüz’de beraberce kontrolü sağlayıp gemi geçişlerini İran’ın denetlemesinin önüne geçelim” mesajı verdi. İran buna finansal bir füze (!) ile cevap verecek gibi duruyor. Zira, CNN News, Tahran yönetiminin, Körfez’deki petrol tankerlerinin yuan ile ödeme yapmaları koşuluyla Hürmüz Boğazı’ndan geçebilmelerini mümkün kılacak bir düzenleme yapmayı değerlendirdiğini açıkladı.

“Hayır,” teşekkürler, diyemedi

Şimdi şu noktadan ileriye bakmadan önce bulunduğumuz noktanın altını bir kez daha çizelim: Aslına bakılırsa, varoluşsal bir tehdit ile karşı karşıya kalan İran’ın kendini savunmak amacıyla başvurduğu ve başvuracağı savaş yöntem ve taktiklerinin saldırganlar için “sürpriz” olduğunu sanırım söyleyemeyiz. 2001 yılından bu yana Beyaz Saray’da görev yapmış herhangi bir ABD başkanına ya da onun istihbarat/ordu şeflerine sorsaydınız, “Nükleer bombamız yok, ama 440 kilo yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumumuz var, zaten bu sır değil, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarında da var, bu malzemeyi teslim etmeye, seyreltmeye ya da oranı aşağı çekmeye hazırız,” demiş bir İran ile masadan kalkıp sırf Netanyahu’yu memnun etmek için savaşa girme seçeneğine evet derler miydi? Tabii ki hayır! Savaştan uzak durmalarının çok temel de bir sebebi olurdu. Çünkü böyle bir savaşın olası sonuçları kurmaylar ve kıdemli danışmanlarınca kendilerine anlatıldığında, ufuktaki karanlık fırtınaları hayal edebilirler ve “Yok, ben almayayım. Hayır, teşekkürler!” derlerdi. Nitekim zaten onlar da tarihe öyle geçtiler.

Gelelim Trump’a… İkinci kez göreve geldikten sonra çıktığı Körfez monarşileri turunda Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi Arap ülkelerinin liderlerinden ABD ekonomisi ve teknolojisine 3 trilyon doları aşacağı söylenen muazzam ölçüde yatırım taahhüdü alan ve bunun karşılığında bölgeye sadece “istikrar” vaat etmesi yeterli olacak ABD Başkanı’nın böyle bir istikrarın köküne doğrudan kibrit suyu ekerek Körfez’deki Arap ülkelerini varoluşsal tehditlere açık hale getiren tercihinin altında, elbette Epstein rejiminin dinamikleri (!) olduğunu dünya alem biliyor.

İkinci sebep

Ancak tek sebep o değildi. Epstein dosyalarında yüzlerce yerde adı geçen ama detayları “piyasaya sürülmeyen” Trump’ın Netanyahu’nun elinde rehin olması, Washington’un bu savaşa yeterli askeri lojistik hesabı yapmadan, olası sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde düşünüp uzun vadeli planlama ve risk hesapları yapmadan, İran’ın 10 günde teslim olacağını zanneden bir aymazlık içinde ilerlemesinin tek sebebi değildi.

Washington yönetimi, ABD’deki Siyonist tandanslı ve AIPAC (The American Israel Public Affairs Committee) bağlantılı düşünce kuruluşları ile iliştirilmiş analist ve lobi gruplarının, liderlerin seçim kampanyalarına bağışta bulunan kişi ve kurumlar ile ücretli danışmanlarının ürettiği ve gerilimi tırmandırmayı hedefleyen dezenformasyonun, yani bir anlamda, kendi İran propagandasının tuzağına da düştü. Bir diğer deyişle, kendi oyununa da geldi. ABD’nin İran’a yönelik saldırılarda plansız ve net hedefsiz görünmesinden, kendisini bir eskalasyon tuzağına iten bu kara propaganda da sorumludur.

Gerilimi tırmandırma tuzağı

Ancak Trump, bu tuzağa adeta doyamaz bir görüntü veriyor. ABD'li her dört seçmenden üçünün İran'a karşı kara birlikleri gönderilmesine karşı çıktığının ve yine her dört seçmenden üçünün çatışmaların enerji fiyatlarını artıracağı kaygısı taşıdığının kamuoyu yoklamalarıyla ortaya konduğu, Trump’ın görev onayının yüzde 40’a indiği bir ortamda, riskler her geçen gün artıyor. Çarşamba günü CBS News’un sorularına telefonda verdiği yanıtlarda, savaşın yakında sona ereceğini söyleyen, “fiilen hedef alacağımız bir şey de pek kalmadı” diyen ABD Başkanı, birkaç gün sonra bu kez “önümüzdeki hafta daha sert saldırılar gerçekleştireceğiz. Savaş ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecek” ifadelerini kullanmayı seçiyor.

Bir diğer deyişle, savaşın üçüncü haftasına girerken, Trump bu eskalasyon tuzağında ilerlemeyi sürdürüyor. Bu da bölgenin daha büyük felaketlere sürüklenmesi ihtimalini canlı tutuyor. Eğer savaş daha fazla Amerikan askerinin kaybına yol açarsa ya da petrol fiyatları bu şekilde yükselmeye devam ederse, Trump'ın görev onay oranı daha da inebilecek ve Kasım’daki ara seçimlerde hezimeti garantileyecek.

Nükleer silah kullanma izni mi?

Şimdi ABD, anlaşılan, kara harekatını başka ülkelerin donanmalarını da yardıma çağırarak kolaylaştırma ve bu şekilde Hürmüz’de denetimi sağlama çabası içinde. Çin’e de “bak, gemi göndermezsen, sonuçlarına katlanırsın,” demeye çalışıyor. Ama bırakın Çin’in böyle bir davete ne kadar icabet etmek isteyeceğini, şu şartlar altında ABD müttefiki diyebileceğimiz diğer ülkelerin de kendi toplumlarından bölgeye donanma göndermek için bir toplumsal onay alması çok olası görünmüyor.

Hal böyleyken, uluslararası askeri gözlemciler, ABD’nin şu ana dek yaklaşık 3 bin küsur kişinin hayatına mal olduğu sanılan savaşın öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde kanlı bir karaktere bürünmesine yol açabilecek kapsamlı bir kara savaşına girişme ihtimalini konuşuyor bugünlerde. Konuşulan bir diğer ihtimal de, ABD’nin ya da İsrail’in İran’a karşı bir nükleer bomba kullanımına yönelmesi. ABD'li gazeteci Tucker Carlson'ın, Trump'ın “İran'ı fiilen bir saat içinde yok edebilir, sonsuza dek yaşanmaz hale getirebiliriz. Ülkeyi kelimenin tam anlamıyla asla yeniden inşa edemezler. Bunu yapabilecek silahlarımız var" sözlerini, “nükleer silah kullanma izni” olarak yorumlaması hayra alamet değil.

Yeni bir 11 Eylül yaşanır mı?

Her durumda, Washington yönetiminin böylesine zorlu bir coğrafyada ve bu olumsuz şartlar altında kara savaşına soyunması için yeterli insan ve ateş gücüne sahip olmadığını söyleyen askeri uzman sayısı epey fazla. Amerikalıların kara savaşını göze alması çok daha fazla kan dökülmesi, demek. Kongre’den savaş yetkisi bile almamış, görev onayı yerlerde sürünen Trump yönetiminin gelinen şu noktada, hele de İran’ın direncini kıramamışken binlerce asker ve sivilin hayatını kaybedebileceği kapsamlı bir kara harekâtına girişmesi ya da ABD veya İsrail’in nükleer bomba kullanmaya kalkışması kolay değil. ABD’nin Batı’da ya da Batı hedeflerine yönelik 11 Eylül (2001) benzeri şok bir terörist vahşet senaryosu uygulamaya koyup kendilerini “mağdur” hale düşürerek İran’ı suçlayacakları ve nükleer vuruş için bir toplumsal onay, rıza üretmeyi hedefleyecekleri bir eylem tezgahlamadan hele imkânsız.

ABD’nin eskalasyonu o boyutlara taşımak üzere böyle bir “sahte bayrak” operasyonu organize etmeye kalkışması ise, zaten tüm bölge ve dünya için her bakımdan korkunç sonuçları olacak bir felaketin fitilinin ateşlenmesi anlamına gelecektir. Böyle bir girişimin maliyeti her bakımdan çok yüksek olacağından, sanki en azından şu aşamada kara harekâtını sadece Hürmüz’ü kontrol edebilmek için Hark Adası’yla ya da İran’ın güneybatı sahiliyle sınırlı tutmaya yönelmiş gibi bir izlenim veriyor ABD. Bunun dahi hiç kolay olmayacağı biliniyor. Sahilden ancak 25 km uzak olan Hark Adası’na indirilecek Amerikan askerlerinin doğrudan İran’ın topçu ateşi menziline gireceklerini, ayrıca SİHA ve hipersonik füze saldırılarıyla ciddi zayiat verebileceklerini söylemek için uzman olmaya gerek yok. Ayrıca eski CIA İstihbarat uzmanı Larry C. Johnson’ın savunduğu gibi, İran, böyle bir operasyon durumunda, Körfez ülkelerinin enerji altyapılarına yönelik saldırılarının dozunu iyice artırarak bölgeyi yaşanmaz kılma yoluna gidebilecektir.

“Çimleri biçmekle” yetinmek

Şu an için en iyi senaryo, Trump’ın “artık vuracak bir hedef kalmadı. Hepsini hallettik” deyip zafer ilanıyla davranırken “İsrail’in de “çim biçmeyi” yeterli görmesi, gibi duruyor. Tabii, Trump’ı bu noktaya kadar getirmişken “sonuna kadar gitmeyi” istemesi elbette beklenebilir, ama o “sonu” tarif etme noktasında kafalar biraz karışık sanki.

Çim biçmekten” kastettiğime gelince. İsrail’in aslında İran’da rejim değişikliğini değil, Tahran yönetiminin belini uzun süre düzeltemeyeceği büyük bir darbe yemesini yeterli gördüğü senaryoyu, Tel Aviv’in çatışmadaki temel hedefini, karşısındaki tehdidin boyutunu olabildiğince küçültmekle/kısaltmakla sınırlayarak, birkaç yıl sonra Körfez’e yine gelmesini kast ediyorum.

Böyle bir ihtimal var mı?

Var! Gazeteci ve tarihçi Joshua Leifer, 13 Mart tarihinde Haaretz gazetesinde   kaleme aldığı “Don't Fall for the Regime Change Talk. Israel Is 'Mowing the Lawn in Iran” başlıklı yazısında işte tam da böyle bir olasılıktan bahsediyordu. “Tablets Shattered: The End of an American Jewish Century and the Future of Jewish Life,” isimli kitabın da yazarı olan Leifer, mealen ve aşağı yukarı şöyle diyordu:  Yoksa siz İsrail’in İran’da rejim değişikliği peşinde olduğunu zannedenlerden misiniz? Aldanmayın. İsrail'in İran'a yönelik bombardımanları, Hamas ve Hizbullah’a karşı verdiği önceki savaşlarına çarpıcı bir şekilde benziyor: En kafayı sıyırmış propagandacılarının ‘mutlak zaferini’ bir türlü sağlayamayan İsrail’in çatışma yönetimi tarzı böyle ve bu nedenle üçüncü Körfez Savaşı da son savaşı olmayacaktır. Çim biçiyor İsrail ve yarın yine biçecektir.” Doğru mu bilemiyorum, Liefer’in haklı olmasını isterim tabii çatışmaların bir an önce sönümlenmesini arzu ettiğim için, ama, bölgede uzun yıllardır yalnızca şer ve nefret tohumları “eken” İsrail’in “biçecekleri” bu sefer çim ile sınırlı kalacağa pek benzemiyor!

/././

Trump'tan müttefiklere "Hürmüz" resti: Destek gelmezse NATO'yu çok kötü bir gelecek bekliyor. 

Hürmüz Boğazı için müttefiklerinden yardım isteyen ABD Başkanı Donald Trump, bu defa NATO müttefiklerini tehdit etti. Trump istediği yardım gelmezse "NATO'yu çok kötü bir geleceğin beklediğini" söyledi. Almanya, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim ve İran'a yönelik saldırılar bağlamında uluslararası bir askeri operasyona katılmayacaklarını yineledi.

ABD Başkanı Donald Trump, üçüncü haftasına giren İran savaşındaki son durumu Britanya merkezli The Financial Times gazetesine anlattı.

ABD Başkanı, Hürmüz Boğazı'nda gemi geçişlerinin devam etmesi için NATO müttefiklerinin desteğini beklediğini söyledi. Körfez petrollerine Avrupa ülkelerinin bağımlılığının daha yüksek olduğunu savunan Trump, Hürmüz Boğazı'nın açık kalması için müttefiklerin yardım sağlamasının "yerinde olacağını" ifade etti.

"Çin'e ziyareti iptal edebilirim"

Ayrıca Çin'e yapması planlanan ziyareti de iptal edebileceğini söyleyen ABD Başkanı Trump, "Beklediği yardımın gelmeme olasılığı" sorulduğunda ise "Daha önce de söyledim, biz her zaman müttefiklerimizin yanında olduk ama onlar bizim yanımızda olmuyorlar, şimdi de yapacaklarından emin değilim. Eğer Avrupa ve diğer müttefiklerimiz Hürmüz Boğazı'nı açmak için bize destek vermezse NATO'yu çok kötü bir gelecek bekliyor." dedi.

"Avrupa'nın daha fazla mayın temizleme gemisi var"

Gazetenin, müttefiklerden nasıl bir yardım beklediğine dair sorusunu ise "Ne gerekirse, Avrupa'nın ABD'den daha fazla mayın temizleme gemisi var, göndermeli" diye yanıtladı. Avrupalılardan asker desteği de beklediğini de dile getiren Trump, Hürmüz Boğazı için diğer ülkelerle görüştüklerini de ifade etti.

Tahliye aylar sürebilir

Daha önce Hürmüz'de savaş gemilerinin petrol tankerlerine eşlik etmesinden söz eden Trump, karaya asker çıkarma ihtimalini de göz ardı etmiyor. Savaş gemilerinin eşliğinde boğazdan geçilse bile savaşın başından beri bölgede mahsur kalan 600'dan fazla tankerin tahliyesinin aylar süreceği belirtiliyor.

Tankerlerin boğazdan geçmesi için hem gemi sahiplerinin hem sigorta şirketlerinin güvenlik konusunda ikna olması gerekiyor. İran tehdidini tamamen ortadan kaldırmak yerine azaltmanın bunun için yeterli olmayabileceği belirtiliyor.

***

3 bin yıllık antik kentte "kıskanan çatlasın" yazılı mozaik bulundu! 

Antalya'nın Alanya ilçesindeki Syedra Antik Kenti'nde yürütülen kazılarda, milattan sonra 4 ile 6. yüzyıllar arasında yapıldığı değerlendirilen ve üzerinde "kıskanan çatlasın" ifadesi yer alan yaklaşık 15 metrekarelik mozaik gün yüzüne çıkarıldı.

"Kıskanan çatlasın"

Geçmişi yaklaşık 3 bin yıl öncesine dayanan antik kentte, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "Geleceğe Miras Projesi" kapsamında Alaaddin Keykubat Üniversitesi Turizm Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ertuğ Ergürer başkanlığındaki kazı çalışmaları devam ediyor.

Kazı Başkanı Doç. Dr. Ertuğ Ergürer, AA muhabirine, kentin en büyük konutlarından birinde sürdürülen kazı çalışmaları sırasında önemli bir bulguya ulaştıklarını söyledi.

Yapının, merkez giriş bölümünde çok iyi korunmuş bir mozaiğin ortaya çıkarıldığını belirten Ergürer, "Geometrik ve çeşitli çiçek motiflerinden oluşan mozaikte henüz ilk çalışmalarımızı yapıyoruz. Mozaiğin 4 ile 6. yüzyıllar arasına tarihlendiğini düşünüyoruz." dedi.

Yaklaşık 15 metrekarelik mozaiği özel kılan unsurun üzerinde iki yazıt bulunması olduğunu kaydeden Ergürer, şöyle devam etti: "Mozaiğin orta bölümünde 'güle güle kullan' ya da 'şansla kullan' anlamına gelen bir ifade yer alıyor. Odanın giriş kapısı bölümünde ise yuvarlak bir bordür içerisinde ikinci bir yazıt bulunuyor. Bu yazıtın biraz da mecazi bir anlamı var. Yazıttaki ilk kelime 'kıskançlık' ya da 'kıskanan', ikinci kelime ise 'çatlayan, patlayan' anlamına geliyor. Günümüzde de kullandığımız 'kıskanan çatlasın' ifadesine karşılık gelen bir anlatım söz konusu. Yaklaşık 1500 yıl önce yapılmış bir yapının giriş bölümünde böyle bir ifadeyle karşılaşmak bizler için büyük bir sürpriz oldu."

Ergürer, yapının Syedra'nın önemli konutlarından biri olduğunu değerlendirdiklerini, kazı ve onarım çalışmaların konutun belli noktalarında süreceğini kaydetti.

Üç katlı yapının kuzey bölümünde ikinci ve üçüncü katlara ait girişler bulunduğunu anlatan Ergürer, "Çok sayıda odaya ve ortada merkezi bir avluya sahip yapı, milattan sonra 2. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar kullanılmış. Bu süreçte ev sahipleri değişmiş, yeni mekanlar eklenmiş, katlar çıkılmış ve bazı bölümler kapatılmış. Daha sonraki dönemlerde bu mozaikli bölümün giriş kısmı ve üzeri kapatılmış. Mozaiğin üzerinin kapatılmış olması, günümüze kadar bu kadar sağlam ulaşmasını sağlamış." diye konuştu.

Onarım çalışmalarıyla mozaiğin ve yapının koruma altına alındığına dikkati çeken Ergürer, temizlik çalışmalarının süreceğini ifade etti.

Kazı ekibinde yer alan konservatör-restoratör Selma Yağcı da kazı sırasında ortaya çıkarılan mozaiğin tespitinin ardından onarım sürecine başladıklarını söyledi.

Mozaiğin genel durumunun iyi olduğunu belirten Yağcı, "Lokal acil müdahale gerektiren alanlar oldu. Ardından bordür uygulaması yaptık. Dağılan bölümlerin tespitini yaparak toparladık. Parçaları yerlerine aldıktan sonra derz dolgularını gerçekleştirdik. Lokal çalışmaların ardından yüzey koruyucu uygulayarak süreci tamamladık." ifadelerini kullandı.

***

Ocak-şubat dönemi bütçe verileri açıklandı…-Murat Batı- 

2026 yılı şubat ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 329,2 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 353,6 milyar TL ve bütçe fazlası 24,4 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 145,5 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 208,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir 

Hazine ve Maliye Bakanlığı kendi internet sitesinde 2026 yılı ocak-şubat dönemi bütçe gerçekleşmelerini 16 Mart Pazartesi günü yayımladı. Aşağıda detaylı şekilde göreceğiniz üzere vergi gelirlerinin yüzde 40,69’u KDV ve ÖTV tahsilatı oluşturmaktadır.

Dolaylı vergilerin payı ocak-şubat döneminde yüzde 56,39; dolaysız vergilerin payı ise yüzde 43,61 gerçekleşti. Ancak gelir vergisinin ilk taksiti mart ayında kurumların ise Nisan ayında olması münasebetiyle bu oran kompozisyonu mayıs ayı verileriyle birlikte değişecektir.

Merkezi yönetim bütçesi 2026 yılı ocak-şubat döneminde 190 milyar 177 milyon TL açık verdi.

Diğer kalemlerin akıbetini ise aşağıda izah etmeye çalışayım.

2026 şubat ayı bütçe gerçekleşmeleri

2026 yılı şubat ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 329,2 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 353,6 milyar TL ve bütçe fazlası 24,4 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 145,5 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 208,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Genel görünüm aşağıdaki tabloda bulunmaktadır.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılı şubat ayında 310 milyar 92 milyon TL açık vermiş iken 2026 yılı şubat ayında 24 milyar 366 milyon TL fazla vermiştir.

2025 yılı şubat ayında 170 milyar 403 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2026 yılı şubat ayında 208 milyar 62 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2026 ocak-şubat dönemi bütçe giderleri

2026 yılı ocak-şubat döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 2 trilyon 965 milyar TL, bütçe gelirleri 2 trilyon 774,8 milyar TL ve bütçe açığı 190,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 2 trilyon 324,9 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 449,9 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılı ocak-şubat döneminde 449 milyar 351 milyon TL açık vermiş iken 2026 yılı ocak-şubat döneminde 190 milyar 177 milyon TL açık vermiştir.

2025 yılı ocak-şubat döneminde 146 milyar 644 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2026 yılı ocak-şubat döneminde 449 milyar 935 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2026 ocak-şubat dönemi bütçe gelir gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe gelirleri ocak-şubat dönemi itibarıyla 2 trilyon 774 milyar 838 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Vergi gelirleri 2 trilyon 303 milyar 196 milyon TL, genel bütçe vergi dışı gelirleri ise 391 milyar 731 milyon TL olmuştur.

2025 yılı ocak-şubat döneminde bütçe gelirleri 1 trilyon 640 milyar 508 milyon TL iken 2026 yılının aynı döneminde yüzde 69,1 oranında artarak 2 trilyon 774 milyar 838 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı ocak-şubat dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 67,2 oranında artarak 2 trilyon 303 milyar 196 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda 2026 ocak-şubat dönemi vergi gelirleri ve bu vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payları gösterilmiştir.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2026 Ocak-Şubat döneminde KDV ve ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 40,69; dolaylı vergilerin payı yüzde 56,39 ve dolaysız vergilerin payı ise yüzde 43,61 olarak gerçekleşti.

Ocak-şubat 2026 ile geçen yıl aynı dönem vergi tahsilatı karşılaştırılması

2025 yılı ocak-şubat döneminde bütçe gelirleri 1 trilyon 640 milyar 508 milyon TL iken 2026 yılının aynı döneminde yüzde 69,1 oranında artarak 2 trilyon 774 milyar 838 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı ocak-şubat dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 67,2 oranında artarak 2 trilyon 303 milyar 196 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda vergi kalemleri bazında ocak-şubat 2026 tahsilat tutarları ile geçen yılın aynı dönemdeki tahsilat tutarları ve değişim oranları bulunmaktadır. 

Yukarıdaki tabloya göre 2026 ocak-şubat döneminde geçen yıl aynı döneme nazaran tahsilat oranı en fazla olan gelir kalemi Kurum geçici olmuştur. Bunun da nedeni hem yerel asgari kurumlar vergisi hem de geçici verginin dört döneme tekrardan çıkartılmasıdır.

/././

Vergi Denetim Kurulu patronlara gönderdiği yazılarla 2025 yılı gelir, harcama ve beyan durumunu sorgulamaya başladı -Erdoğan Sağlam- 

Her zaman iş insanlarına söylediğim bir söz vardır: Günümüzde kişisel muhasebenizi tutmanız veya tutturmanız şarttır. Nakit dengenizi takip etmezseniz sıkıntı yaşarsınız.

Değerli okurlar, Vergi Denetim Kurulu (VDK) geçen yıl başlattığı gözetim programlarına bu yıl da devam ediyor.

Bu programlardan biri olan “Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı” kapsamında saha çalışmaları bugünlerde başlatıldı ve bu yıl 16 binden fazla şirket ortağına standart yazılar gönderildi.

Bu yazılarda, tespit edilen riskli hususlar ve uyumsuzluklar paylaşılarak gerçek kişi ortaklar görüşmeye ve bilgi vermeye davet edildi.

2025 çalışmalarının sonuçları

VDK’nın 2025 yılı Faaliyet Raporuna göre, 2023 ve 2024 vergilendirme dönemlerinde büyük ölçekli şirketlere ortak olup, gelir vergisi beyannamesi ile gelir beyan etmeyen; ayrıca ücret, irat, kazanç ve hasılatları dolayısıyla haklarında herhangi bir vergi kesintisi bildirilmemiş, risk taşıyan (daha doğrusu VDK tarafından risk taşıdığı düşünülen) gerçek kişilere ilişkin olarak “Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı” kapsamında 10 bin şirket ortağı nezdinde gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda, söz konusu mükelleflerin matrahlarını 14 milyar 700 milyon TL civarında tutarında artırdıkları tespit edilmiş bulunuyor.

2026 yılında bu program kapsamında incelenen kişi sayısının yüzde 60 artırılmış olmasından, VDK’nın uygulama sonuçlarından memnun kaldığını anlıyoruz. Bu yılki sonuçlardan da memnun kalınırsa, izleyen yıllarda uygulamanın devam ettirilmesi söz konusu olabilir.

2026 çalışmaları nasıl yapılıyor?

2026 çalışmaları aynen geçen yıl olduğu gibi yapılmaya başlandı. Öncelikle mükellefler görüşmelere çağrıldı.

Kişisel gözlemlerime göre, görüşmeler bayram sonrasına planlanmış bulunuyor. Nisan ayına verilen randevular da var. Bunda bilgi istenen kişilerin yapacakları hazırlık çalışmaları için kendilerine süre verilmesinin de etkisi var.

Yazılarda şirket ortaklık durumlarına ilişkin bilgi verildikten sonra;

  1. Kişilerin ortak olduğu şirketlerin 2025 yılında kâr dağıtımı kapsamında, bu ortaklar adına vergi kesintisi yapıldığına ilişkin bir beyanlarının bulunmadığı,
  2. Yine 2025 yılında elde edilen gelirlerin ortakların beyanları ile uyumlu olmadığı veya 2025 yılında beyan edilen herhangi bir gelir/kazanç unsurunun bulunmadığı,
  3. 2025 yılında taşınmaz alış ve/veya satışlarının olduğu (bazı yazılarda taşınmaz alış/satış bilgilerine yer verilmiş bulunuyor),
  4. Banka hareketlerinin incelenmesi sonucunda, potansiyel gelir ve harcama düzeyi ile vergi beyanları arasında uyumsuzluk olduğunun anlaşıldığı (yazılarda banka hesaplarından giden para, hesaptan nakit çekilen tutarlar, kredi kartları harcama durumu, çıkış toplamı, hesaba gelen para, nakit yatan para, hesaba gelen faiz, hesaba huzuru hakkı, maaş, ücret gibi açıklamalarla gelen para ve giril toplamına ilişkin bir özet tablo yer alıyor),

belirtiliyor.

Bayram nedeniyle gelir vergisi beyan süresinin uzatılacağı yönünde zaten bir beklenti vardı, şimdi bu yazılarla birlikte beyan süresinin kesin olarak uzatılacağını düşünüyorum.

Şimdi yukarıda belirtilen hususlarla ilgili görüş ve önerilerimi paylaşmaya geçiyorum.

  1. Madde: Ortak adına 2025 yılında vergi kesintisi yapılıp beyan edilmemesinin nedeni, bu yıl kâr dağıtımı yapılmamış olmasından kaynaklanabilir. Veyahut 2024 yılında avans kar dağıtımı yapıldığı için vergi kesintileri 2024 yılında yapılmış olabilir. Avans kar dağıtımında bu sıkıntı (yani kesintinin yapıldığı dönemle kâr payının kesinleştiği/elde edildiği dönemin aynı olmaması) sürekli yaşanan bir durum. Bu sıkıntıyı yaşamamak için veya hataen kâr payını bir yıl önceden beyan eden edenlere rastlıyorum. Halka açık şirketlerde ayrıca küçük paylı ortakların kesinti beyanlarında da hatalar olabilir.

  2. Madde: Henüz beyan süresi bitmemiş ve 2025 yılında elde edilen gelirlere ilişkin beyannamelerin çok önemli bir kısmı henüz verilmemişken, beyanların yapılmadığı ve uyumsuzluk olduğu nasıl tespit edilmiş anlamak mümkün değil!

  3. Madde: Taşınmaz satış işlemlerinin “değer artış kazancı” veya “ticari kazanç” yönünden sorgulanmasını anlıyorum, ancak özellikle sadece taşınmaz alımlarının söz konusu olduğu durumlarda bu alımların neden sorgulandığını anlamıyorum.

  4. Madde: Banka hareketlerinin analizi çok zaman gerektiren bir çalışma. İncelemeler sırasında tarafları en çok bu maddenin zorlayacağını tahmin ediyorum. Özellikle banka hesaplarına nakit giriş ve çıkışlarının yüksek olduğu durumlarda mükellefler gönüllü uyum kapsamında matraha ilavede bulunmaya veya beyanlar verilmişse bunların düzeltilmesine yönlendirilebilir.

Bu analiz yapılırken, yapılan harcamanın mutlaka 2025 yılında elde edilen gelirlerle karşılanmış olmasının zorunlu olmadığı açıktır. Kredi kartı harcamaları veya araç ya da taşınmaz alımları mevcut birikimler, bankalar veya akraba/yakın arkadaşlardan alınan borçlar veya gelir vergisine tabi olmayan ya da istisna olan para girişleri ile finanse edilmiş olabilir. Ailede bu satın almalar eşlere ait kaynaklardan da karşılanmış olabilir.

Zaten bunlar düşünülmüş olmalı ki, yazılarda, görüşmeye gelirken gelir kaynaklarına ilişkin belgeler (kira, faiz, hisse gelirleri, aile desteği vs.) ve büyük tutarlı harcamaların kaynağına ilişkin izah edici belgeler (satış, miras, tasarruf bozumları vs.) ile banka hesap özetlerinin ve nakit giriş çıkış dökümlerinin getirilmesi de talep edilmiş bulunuyor.

Bu konuda uyarım, “aile desteği” açıklamasına ilişkin, çünkü bu açıklama veraset ve intikal vergisi yönünden sorgulanabilir. Eğer tutar geri alınmamak üzere verilmişse ve bu döneme ilişkin istisna tutarını (2025 yılı için işlem başına 53.339 TL’yi) aşıyorsa, “ivazsız intikal” kapsamında veraset ve intikal vergisi ödenmesi gerekir.

Yasal düzenleme olmadan harcama sorgulaması yapılabilir mi?

Yaşı 50’nin üzerinde olanlar hatırlayacaktır. Ecevit’in başbakanlığı döneminde Zekeriya Yıldırım Maliye Bakanı iken 4369 sayılı Kanunla getirilen “Nereden Buldun?” düzenlemesi çok tartışmalara neden olmuş, bu nedenle önce ertelenmiş, sonra AK Parti iktidarının ilk uygulaması olarak kaldırılmış ve 4369 sayılı Kanun’dan önceki duruma dönülmüştü.

Bu uygulama ile gelirin tanımı değiştirilmiş ve yedinci gelir unsuru "kaynağı ne olursa olsun diğer her türlü kazanç ve iratlar" biçiminde değiştirilerek gelirin kapsamı genişletilmişti.

Yapılan bu yeni tanımlamayla, bir gelirin vergilendirilebilmesi için yasada açıkça belirtilmiş olması gerektiği yolundaki anlayış terkedilerek, bir gelirin vergilendirilmemesi için yasada açıkça vergiden ayrık tutulduğuna ilişkin bir kuralın bulunması gerektiği anlayışına geçilmişti. Ayrıca, ekonomik gelişmelere bağlı olarak yeni gelir öğelerinin ortaya çıkması durumunda bunların kendiliğinden verginin konusuna alınması sağlanmış, böylece Gelir Vergisi Kanununun ekonomik gelişmelere uyumu hızlandırılmıştı.

Sonuç olarak, 4369 sayılı Kanunla gerçekleştirilen değişiklikle, ödeme gücüne göre vergilendirme ilkesinden hareketle vergi adaleti, herhangi bir gelirin vergiye bağlı olup olmadığı konusunda vergi idaresi ile mükellefler arasında uyuşmazlık olasılığının azaltılması ve vergi tabanının genişletilmesi sağlanmıştı.

Ayrıca, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 30. maddesinin ikinci fıkrasına 4008 sayılı Yasa'yla eklenen 7. bentteki, maliye denetim elemanlarınca yapılan incelemeler sırasında mükelleflerin, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş ya da vergiye bağlı olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamamaları durumunu re'sen vergi tarhını gerektiren nedenler arasına alan kural anlam kazanmıştı.

Bu düzenlemenin benzeri 2024’te yeniden mevzuatımıza getirilmek istenmiş, ancak Cumhurbaşkanı ikna edilemediği için bu değişiklik gerçekleştirilememişti.

Zaman zaman Ana Muhalefet Partisi CHP’nin de bu konuyu değerlendirdiğini ve kamuoyunun görüşünü öğrenmeye çalıştığını görüyoruz.

Kişisel görüşüm, bu doğrultuda bir düzenleme çıkarılmasının siyasi açıdan çok riskli olacağı yönündedir. Nereden buldun yasası seçim kaybettirebilir, demek abartı sayılmamalıdır.

Yasal dayanağı olmadan VDK’nın yukarıda açıkladığım sorgulamaları yapması doğru mudur?

Bence bu uygulamanın doğrudan bir sonucu yoktur. Çünkü kaynağı izah edilemeyen harcamaların otomatik olarak gelir sayılarak vergi tarh edilmesi yasal olarak mümkün değildir.

Bu uygulamanın olsa olsa kayıt dışılığı önleme konusunda mükellefleri korkutma ve beyanlarını artırma yönünde dolaylı etkileri olabilir. Nitekim uygulamanın “gönüllü uyum” kavramı ile anılması bu nedenledir. Ülkemizde bu yaklaşım sonuç vermektedir.

Gerçekten de yasal düzenleme yerine etkili vergi inceleme yöntemleri ile para hareketlerini kontrol altına alarak kayıt dışılığı önlemeye çalışmak daha doğru bir politikadır. VDK’nın da bu yaklaşımı benimsediğini son iki yıldır uyguladığı programlardan çıkarıyoruz. 

Şirket ortaklarına önerilerim…

Değerli yatırımcılar, şirkete ortak olarak yatırım yapmanın en önemli nedeni kâr payı geliri elde etmek ve/veya şirketin değerini artırarak belli bir süre içinde hisseleri elde çıkarmaktır.

Elden çıkarma daha istisnai bir durum olduğundan kişisel harcamaları karşılayacak düzeyde kâr payı geliri elde etmeye çalışmak doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bu nedenle ortağı olduğunuz şirketlerin düzenli kâr payı ödemesini sağlamak isabetli bir tercihtir. Bunun yanısıra veya alternatifi olarak, şirkete verilen hizmetler karşılığında maaş almak veya huzur hakkı ödenmesini sağlamak da harcamaların finansmanı için doğru olacaktır. Düzenli bir kira geliri elde etmek de bu amaca hizmet eder.

Her zaman iş insanlarına söylediğim bir söz vardır: Günümüzde kişisel muhasebenizi tutmanız veya tutturmanız şarttır. Nakit dengenizi takip etmezseniz sıkıntı yaşarsınız.

VDK yazılarındaki tabloyu Maliye için değil, kendiniz için hazırlamanız daha iyi olmaz mı?

“Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı”, iş insanlarını uyaran, doğru düşünmeye yönlendiren bir uygulamadır.

Bu yazı için son sözüm: Devletin de nakit hareketlerini sıfırlamaya çalışması gerekir.

/././

Ticarette gereken, ağır cezada gerekmiyor mu?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Adalet Bakanı, ticaret mahkemelerine tayin edilecek hâkimlerde 10 yıllık kıdem aranacağını söyledi. Ekrem İmamoğlu ve 401 kişiyi ağır cezada yargılayan iki hâkimin kıdemi 1,5 yıl! Bunun nedeni yargılamanın zaten bir tiyatrodan ibaret kalacak olması mı?

Adalet Bakanı Akın Gürlek, makamının tadını çıkarmaya başladı. Tebrikleri kabul ediyor, ziyaretçi heyetlerine nutuklar irat ediyor.

En son olarak Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı ve beraberindeki bir heyeti kabul etti ve iş insanlarını pohpohlayıp, vaatlerde bulundu.

Bakan Bey’in konuşmalarındaki genel tona bakacak olursak, bugüne kadar adalet sistemimiz yönetilmemiş, bu anlaşılıyor.

Bakan oldu ve kendisinden önce görev yapanların hiçbir iş yapmadıkları ortaya çıktı; bunu söyleyebilirim.

Akın Bey’in Türk adalet sistemine son katkısı şu: Mesleki tecrübesi 10 yılı bulmayan hâkimler artık ticaret mahkemelerine başkan olarak atanamayacaklar!

Gürlek, TİM heyetine şu sözü verdi:

“Özellikle ticari davalarda, ticaret mahkemelerinde ihtisaslaşma getirdik. 10 yılı doldurmayan bir hâkim, ticaret mahkemesi başkanı olmayacak.”

Ticaret Mahkemeleri, bir başkan ve iki üyeden oluşuyor; işiniz düşmeyecekse bunu bilmeniz gerekmez aslında ama bu mahkemeler için HSK atama yaparken zaten daha kıdemli hâkimleri (5 – 10 yıl) tercih ediyordu.

Demek ki artık bu uygulamada gözetilen bir durum olmaktan çıkıyor, genel bir kurala dönüşecek.

Bu iyi bir şey tabii. 

Hukuk söz konusu olduğunda tecrübe çok önemli.

Ağır ceza mahkemelerine başkan ve üye ataması yapılırken de HSK bu hususu gözetmeye gayret ederdi. “Eski Türkiye’de” tabii.

“Doğal hâkim ilkesi” diye bir prensip var.

“Kişiye özel” mahkeme kurulmasını önleyen, bu yolla adil yargılamayı gerçekleştirmeye yönelik bir ilke bu.

Bir uyuşmazlık ya da bir suç iddia ediliyorsa, bu konuya bakacak mahkemenin suç ya da anlaşmazlık meydana gelmeden önce belirlenmiş olması ile hayata geçiyor.

Ekrem İmamoğlu ve 401 kişi, İstanbul’da kurulu 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyorlar.

40. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kuruluşu, işlendiği iddia edilen suçların gerçekleşmesinden önce yapıldığı için kâğıt üzerinde doğal hâkim ilkesine uyulmuş gibi görünüyor.

HSK, bu mahkemeye, sadece bu davaya bakması için ikinci bir heyet tayin etti. Hem de iddianamenin 40. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesinden hemen sonra.

İddianame çok yüklü, sanık sayısı çok olduğu için hızlı yargılama yapılsın diyeymiş!

Böyle diyorlar ama asıl amaç doğal hâkim ilkesinin arkasından dolaşmak.

Böylece “kişiye özel” kurulmuş bir mahkememiz oluyor ki rabbim bunu da Siyasal İslamcıların iktidarına nasip etti.

İmamoğlu’nu yargılasınlar diye bu mahkemeye tayin edilen iki üyenin mesleki kıdemi 1,5 yıl imiş.

Bu yönde yayınlanan haberler yalanlanmadı.

Haliyle insan hayret ediyor!

Bakan Bey, ticaret mahkemelerindeki davalar iyi görülsün, doğru kararlar verilsin diye ticaret mahkemelerine en az 10 yıl kıdemli hâkim tayin etmeye söz veriyor, ama memleketin en önemli siyasi davasına bakacak hakimlerin mesleki kıdemi ancak bir asteğmen kadar!

Bir asteğmeni, torpili ne kadar kuvvetli olursa olsun mesela bir tümen komutanı yapabiliyor musunuz? Tümenden vazgeçtim, tabur komutanı yapabilir misiniz?

Söz konusu tecrübesiz hakimlerin kişilikleri ile ilgili değil bu söylediklerim.

Hukuk fakültesini pekiyi derece ile bitirmiş olabilirler, kim bilir belki IQ’ları, Türkiye ortalamasının da üzerindedir, belki o kadar çalışkandırlar ki dört sene boyunca hukuk derslerinin hepsinden 10 almışlardır vs.

Bunların hiçbir önemi yok.

Üç bin küsur sayfalık bir iddianame bu.

402 sanık var.

Bu tür uzun iddianamelerin bizim memlekette nasıl yazıldığını bilecek kadar bu meslekteyim.

İddiaya girerim, 3 bin sayfa iddianameyi bir okuyuşta anlayabilmek bile mümkün değildir.

Ticaret davalarında doğru karara ulaşabilmek için 10 yıllık tecrübe gerekli görülüyorsa, memleketin bütün siyasi geleceğini derinden etkileyebilecek bir ağır ceza davasında 1,5 yıllık tecrübe yeterli olabilir mi?

Yoksa, “Bu davada adil yargılama ve doğru karar beklemeyin, bir tiyatro oynanacak, bu kadar kıdem yeterlidir” mi demek istiyorsunuz?

/././

Arapça İstiklal Marşı: “İç cephe’ye” darbe!..-Yalçın Doğan- 

AKP ve MHP son yıllarda ve bölgedeki savaş dönemlerinde sık sık “iç cephenin öneminden” söz ediyor. Yani toplumsal bütünlük. Ne var ki...İstiklal Marşı’nı Arapça okutmak gibi bir saçmalık, Anayasa’ya aykırı ve “iç cepheye” darbe niteliğinde!

Karaman’da, Cahit Zarifoğlu İmam Hatip Ortaokulu tarafından 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulünün 105. yılı dolayısıyla düzenlenen anma programında İstiklal Marşı Arapça okundu

Bolivya....

Bu Güney Amerika ülkesi en çarpıcı örneklerin başında geliyor.

Bolivya’da 37 resmi, evet 37 ayrı resmi dil var, en yaygını İspanyolca, Bolivya ulusal marşı İspanyolca.

Resmi dil derken, devletle ilişkilerinde, okullarında, mahkemelerinde, yöresine, kentine göre, halk o dili konuşuyor.

Ama...

Sırası geldiğinde, geri kalan 36 resmi dili konuşanlar, ulusal marşı hep birlikte İspanyolca söylüyor.

Ulusal birliğin öznesi olarak.

Başka örnekler de var.

Asya’nın güneyine gidiyoruz.

Hindistan...

Hint Anayasası Hindistan’da yaşayan farklı etnik kültürleri (halkları) dikkate alarak...

18 resmi dilin kullanılmasına izin veriyor.

18 resmi dilden biri Bengalce.

Hindistan ulusal marşı Bengalce. Yeri geldiğinde, geri kalan 17 resmi dili konuşanlar, ulusal marşı Bengalce söylüyor.

Ulusal birliğin öznesi olarak.

Şimdi Uzak Doğu’ya gidiyoruz.

Singapur...

Nüfusun üçte biri İngilizce konuşuyor, en yaygın dil İngilizce.

Bununla birlikte...

Singapur’da İngilizce de dahil olmak üzere, dört resmi dil kullanılıyor.

O dört resmi dilden biri Malayca.

Singapur’da yaşayanların kökeni açısından, Singapur Halkını temsil ettiğine inanıldığı için...

Singapur ulusal marşı Malayca, diğer üç resmi dili konuşanlar ulusal marşı Malayca söylüyor.

Ulusal birliğin öznesi olarak.

Kurtuluş, bağımsızlık

Ulusal marşlar farklı özelliklere sahip.

Bazıları krala, sultana övgü niteliğinde. Bazıları yaşanan topraklara, bazıları kardeşliğe, barışa adanıyor.

Ancak, ulusal marşlar çok büyük çoğunlukla bağımsızlığa, kurtuluş savaşlarına, sömürgeciliğe karşı verilen mücadeleye şiir olarak yazılıyor, sonra besteleniyor.

İstiklal Marşı

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşımızı Kurtuluş Savaşı sırasında yazıyor. Şiir Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancı, bağımsızlığı, ulusun bütünlüğünü anlatıyor.

Akif’in şiiri 12 Mart 1921’de Birinci TBMM tarafından İstiklal Marşı olarak kabul ediliyor.

Kurulmakta olan Cumhuriyet’in ulusal marşı.

1921 yılından bu yana Türkçe söyleniyor. Her ülkenin ulusal marşı dünyanın her yerinde kendi resmi dilinde okunduğu gibi, İstiklal Marşı da, Anayasa’da kabul edilen resmi dil olarak Türkçe okunuyor.

12 Mart Karaman

İstiklal Marşı’nın kabul edildiği 12 Mart günü törenler düzenleniyor. Bunlardan biri de, Karaman’da.

Karaman’ın Türkçe açısından ayrı bir yeri var.

1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey bir ferman yayınlıyor. O fermanla birlikte:

Türkçe Anadolu’da resmi dil ilan ediliyor.

Bugün Karaman’da Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi var, Mehmet Beye saygının simgesi.

Gelin görün ki, Türkçe’nin resmi dil olarak ilan edildiği Karaman’da...

Üstelik, İstiklal Marşı’nın yıldönümünde...

Bir okulda İstiklal Marşı Arapça söyleniyor!..

Aymazlığın, edepsizliğin, kendini bilmezliğin ölçüsüz zırvası!..

Bu ülkede, kimin hangi dili konuşacağına artık kimse karışmıyor. Geçmişte bu konuda pek çok hata yapılıyor ama, bugün insanlar evlerinde, çarşıda, pazarda, günlük yaşamda istedikleri dili konuşuyor.

Ancak, Türkçe hâlen tek resmi dil ve İstiklal Marşı, Anayasal olarak, Türkçe okunuyor.

Anayasa’ya aykırı

AKP ve MHP son yıllarda ve bölgedeki savaş dönemlerinde sık sık “iç cephenin öneminden” söz ediyor. Yani toplumsal bütünlük.

Ne var ki...

İstiklal Marşı’nı Arapça okutmak gibi bir saçmalık, Anayasa’ya aykırı ve “iç cepheye” darbe niteliğinde.   

Bu zırva hangi amaca yönelik?.. Kimin planı?.. Toplumun ezici çoğunluğunu ikide bir rahatsız etmek kime, ne kazandırıyor?..

Olayın diğer vahim boyutu şu.

İstiklal Marşı Karaman’da vali, il milli eğitim müdürü ve diğer yetkililer huzurunda okunuyor. Kimsenin kılı kıpırdamıyor, sadece MHP’li Belediye Başkanı töreni terk ediyor.

Bu rezalete muhalefet parti liderleri, sivil toplum kuruluşları tepki gösteriyor.

Ancak, iktidar ortaklarından henüz ses yok.

Tepki ötesinde valiyi, il milli eğitim müdürünü, okul müdürünü, kim ilgiliyse onu görevden alma gibi, bir karar da henüz yok.

İstiklal Marşı Arapça!..

Zırvanın yeni durağı!..

/././

Kuşadası Belediye Başkanı Günel'in ifadesi: Bu kurgunun, Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu tarafından yapıldığını düşünüyorum 

13 Mart'ta gözaltına alındıktan sonra bugün adliyeye sevk edilen Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel'in emniyetteki sorgusunda İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığına yardım için para topladığı iddiası soruldu. Günel, "Bu kurgunun, bu planın Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu tarafından yapıldığını düşünüyorum. Aldığımız parayı İmamoğlu Suç Örgütü‘ne gönderdiğimizi iddia etmek tam bir iftiradır ve deli saçmasıdır. Belli ki öfkeyle ne yapacağını şaşırmıştır. Benim Ekrem İmamoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğundan bu yana hiçbir şahsi ilişkim olmamıştır. Bir para alışverişim olmamıştır. Oradan bana bir tane selam ile gelen bir adam dahi olmamıştır" dedi.

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in emniyet ifadesine ulaşıldı. Hakkındaki suçlamaları reddeden Günel’e, Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığına yardım için para istediği iddiaları soruldu.

Habertürk'ten Ceylan Sever'in haberine göre; Florart Peyzaj isimli firma hakkında bildiklerini söylemesi istenen Günel, şirketin yaklaşık 30 yıldır faaliyet gösterdiğini söyleyerek, “Sahibi Atilla Yurtsever’i 25 yıldır tanırım. Ali Ertan Yurtsever’i de kardeş olması sebebiyle tanırım. 2019 yılında belediye başkanı seçilmemden sonra çevreyolunda peyzaj konusuyla ilgili ihale yaptık ve bu ihaleyi kazandılar. Sözleşme gereği iş yerini yaptılar. Bu iş yapıldıktan sonra şikâyetler üzerine yaklaşık altı kere müfettişlerce inceleme yapıldı. Peyzaj işlemi yapılan bitkiler teker teker sayıldı. Usulsüzlük olmadığı anlaşılınca konu kapandı. Belediye bünyesinde başka bir iş veya proje yapıp yapmadıklarını bilmiyorum” dedi.

Kuşadası Eski Spor Kulübü Başkanı Ferdi Zenginoğlu’nun firması Zenka Group için sorulan soruya Günel şöyle yanıt verdi: “Ben 2011 yılında belediye meclis üyesi olduğum dönemde Van depreminden depremzede olarak Kuşadası’na gelen ve yerleşen Ferdi Zenginoğlu ile tanıştım. O dönemlerde inşaat işleri ile uğraşırdı. Sonrasında Zenka Group ismi ile bir şirket açtı. Bu şirketin detaylarını bilmiyorum. Zenka grup belediye bünyesinde iş almış olabilir ama ben bu işlerin detaylarını bilmiyorum. Belediye başkanı olarak departmanların yaptığı tüm ihalelerin içeriklerini ve kazanan firmaları tam olarak bilmem mümkün değildir."

İmamoğlu için "para toplama" iddiası 

Müşteki sıfatıyla 27 Ağustos 2025 tarihinde ifade veren Atilla Atalay Bayram’ın ifadesi emniyette Günel’e okutuldu.

Bayram, “Kuşadası’nda imar uygulamaları, inşaat ruhsatları ve iskan için inşaat sahiplerinden para talep edilmektedir. Hüseyin Kabasakal ve Mehmet Kabasakal‘dan oturma ruhsatı için bizzat Ömer Günel para talep etmiştir. Hüseyin Kabasakal da bu parayı ödemiştir. Doğu Batı İnşaat sahibi Güzelgün belediyenin taleplerini kabul etmeyince Serkan’a taşeronluk verecek firmalara ruhsat vermemekte tehdit ediyorlar. Toplu toplanan bu paralarla fon oluşturduklarını söylüyorlar. Duyduğum kadarıyla Bülent Tezcan koordinesinde yapılan bu işlerden genel merkezin de bilgisi var. Toplanan bu paraların Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekrem İmamoğlu için kullanılacağını ifade ediyorlar. Benden haksız yere para talep eden Kuşadası Belediyesi başkanı Ömer Günel, imar müdürü Ahmet Taşkan ve tespit edecek diğer kişilerden şikâyetçiyim" ifadelerini kullandı. 

"Özlem Çerçioğlu kurguladı"

"Şimdi niye burada olduğumu anladım" diyen Ömer Günel, rüşvet aldığı iddialarını reddederek; “Aldığımız parayı İmamoğlu Suç Örgütü‘ne gönderdiğimizi iddia etmek tam bir iftiradır ve deli saçmasıdır. Belli ki öfkeyle ne yapacağını şaşırmıştır. Benim Ekrem İmamoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğundan bu yana hiçbir şahsi ilişkim olmamıştır. Bir para alışverişim olmamıştır. Oradan bana bir tane selam ile gelen bir adam dahi olmamıştır. Ne de benden ona giden kimse olmamıştır” dedi. 

Belediye başkanı Ömer Günel, tanık Harun Yalvaç isimli şahsı tanımadığını söyleyerek şöyle konuştu: “İskan ruhsatı talep edildiği ve iddia edilen işlerin detaylarını bilmiyorum. Ancak bu konuda daha önce Atilla Yurtsever ve Ali Ertan yurtsever isimli şahısların tutuklandığı süreçte haberdar oldum. Tabii ki ilgili müdürü olan Burak Gündeş’e durumu sordum. Kendisi bu iddiaların kesinlikle gerçekleşeceği olduğunu beyan etti. Kaldı ki somut durum ile beyanların çeliştiğini söyledi. İskan ruhsatı talebinden yedi ay önce iş bitirme belgesinin verildiğini, bu vergi verildikten sonra böyle bir zorlama iddiasının abesle iştigal olduğunu söyledi. Bir takım eksikliklerin giderildikten sonra eski anı verildiğini bana beyan etti. Ekrem İmamoğlu‘na yardım iddiasına yönelik beyanlar belli ki bir kurgunun eseridir. Bizim neden Kuşadası değil de burada olduğumuzun göstergesidir. Bu kurgunun bu planın aydın Büyükşehir Belediyesi başkanı Özlem Çerçioğlu tarafından yapıldığını düşünüyorum. Çünkü uzun zamandır siyasi olarak beni yıpratmaya ve itibari suikastine soyunan Özlem Çerçioğlu 14 Ağustos tarihinde AK Parti‘ye geçtikten sonra benim üzerime de bir takım pazarlıklar yaptığı iddiası kulağımıza gelmişti. Bunun içinde bir senaryoya ihtiyacı vardı. Özellikle Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü’ne para aktarıyorlar öyle söylüyorlar gibi söylemlerin bu kurgunun bir eseri olarak bilinçli olarak ifade edildiğini düşünüyorum. Çünkü her şeyi bir yana bırakın devlet memuru olan bir yapı kontrol müdürünün bu paralardan bir kısmını İmamoğlu’nun seçim kampanyasını göndereceğiz iddiası hayatın olağan akışına aykırı olduğu gibi cılız bir kurgunun eseridir”

***

T-24



T-24 "Köşebaşı + Gündem" -15 Mart 2026 -


Tahliye edilen DHMİ’den emekli Mehmet Cemil Acar’ın yargılanmasında gelişme: Savcılık, yakalama kararı çıkarılmasını istedi!-Tolga Şardan- 

Duruşma kayıtlarına geçtiği şekliyle Mehmet Cemil Acar’ın tahliyesinin gerekçesi, isnat edilen suçun alt ve üst sınırı, Acar’ın cezaevinde kaldığı süre ve delillere müdahale etme şüphesinin ortadan kalkması olarak gösterildi. Savcı, Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yönelik kaleme aldığı yazıyla Acar’ın tahliyesine itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıkartılmasını talep etti.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesindeki Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nden (DHMİ) emekli olduktan sonra hakkında başlatılan adli soruşturma çerçevesinde “dudak uçuklatan servet” sahibi olduğu anlaşılan Mehmet Cemil Acar, tutuklu yargılandığı mahkemece tahliye edildi.

Her ne kadar ülkenin gündemi başka konu başlıkları üzerinden yürüse de emekli üst düzey bürokrat Acar’ın tahliyesi, başlı başına gündem maddesi haline dönüştü pazartesiden itibaren.

Acar’la ilgili geçen yıl Büyüteç’te üç ayrı yazıyı kaleme aldım. Evinde yapılan aramada 26 kilogram altının yanı sıra epeyce yüklü mal varlığı bulunması nedeniyle kamuoyunun dikkatini çeken Acar hakkında, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) özel rapor hazırlayıp yargılamanın yürütüldüğü Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

MASAK’ın raporunun detaylarının yanında evinde yapılan arama ve mal varlığının ayrıntılarını hatırlamak isteyenler için Büyüteç’in linklerini buraya bıraktım.

HSK seçimi adaylıkları, PolNet’i patlatan ihale skandalı ve 26 kilo altınla yakalanan emekli bürokrat

DHMİ'den emekli bürokratın dudak uçuklatan mal varlığı!

Mal varlığıyla dikkat çeken emekli bürokrat Acar için MASAK ne rapor verdi?

Devlet görevi sırasında edindiği mal varlığının soruşturulması sebebiyle iktidar yanlısı yayın organları Acar’ı hiç konu etmedi doğal olarak.

Yargılamanın hafta başındaki 6. celsesine tutuklu sanık Mehmet Cemil Acar ile boşandığı eşi C.A. katıldı. 

Mahkeme, beklenmedik şekilde Acar’ın tahliyesine karar verdi. Duruşma kayıtlarına geçtiği şekliyle Acar’ın tahliyesinin gerekçesi, isnat edilen suçun alt ve üst sınırı, Acar’ın cezaevinde kaldığı süre ve delillere müdahale etme şüphesinin ortadan kalkması olarak gösterildi. Duruşma salonunda bulunanlar karara şaşırdı elbette.

Acar, mutlu biçimde mahkeme salonundan ayrılırken, duruşmanın sona ermesiyle birlikte duruşma savcısı harekete geçti.

Savcı, Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yönelik kaleme aldığı yazıyla Acar’ın tahliyesine itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıkartılmasını talep etti.

Savcılık, itiraz yazısında yakalama kararının çıkarılması talebinin gerekçesini şöyle belirtti:

“(…) Tutuklu sanık Mehmet Cemil Acar’ın üzerinde atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin olması, atılı suçun alt ve üst sınırın tabi olduğu infaz rejimi, hükmedilmesi muhtemel ceza, sanığın tutuklulukta geçirmiş olduğu süreler, serbest kalması halinde kaçması, saklanmaları veya kaçacakları şüphesi uyandıran olguların mevcut olması nedeniyle tutukluluk tedbirinin işin önemiyle ve verilecek ceza ile ölçülü olması, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde mahkemece verilen tahliye kararının kaldırılması gerektiğinin anlaşıldığı. (…)”

Büyüteç’i kaleme aldığım dün öğle saatlerine kadar geçen sürede bu konuda herhangi bir gelişme olmadı. Mahkeme henüz kararını vermedi. Vermiş olsa bile UYAP’a henüz evrak girişi gerçekleşmedi.

Gelişmeyle ilgili Acar’ın yargılandığı dosyanın karşı tarafındaki eski eşi C.A.’nın avukatına ulaştım. Ancak avukat yaşanan gelişmeyle ilgili açıklama yapamayacağını bildirdi.

Sonuçta, mahkeme tahliye kararını kaldırır, yakalama kararı verirse Acar’ın yeniden gözaltına alınması gündeme gelecek.

Tabii kuş uçmadıysa!

* * *

İçişleri’nde bir garip demirbaş olayı

İçişleri Bakanlığı’nda gerçekleşen yönetim değişikliği sonrasında dikkat çekici olduğu kadar trajikomik gelişmeler yaşanıyor.

Bunlardan birisini geçenlerde duyurdum. Önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın görevi sırasında sağ kolu olarak tanımlanan Bakan Müşaviri Prof. Dr. Ergün Yolcu’nun üzerinde üç ayrı makam aracı bulunduğunun ortaya çıkması epey gündem oldu.

Şimdi yine kimilerine göre komik, kimilerine göre “pes artık” dedirtecek bir olayın daha geçtiğimiz günlerde yaşandığı ortaya çıktı.

Olayın içindeki isim yine aynı kişi. Eski Bakan Müşaviri Prof. Dr. Ergün Yolcu…

Şöyle ki Yolcu ve ailesi Ankara’da mesaiye başladıktan sonra bakanlığın lojmanına yerleşti.

Yolcu Ailesi, “görev süresi” çerçevesinde başkentte tahsis edilen tam donanımlı lojmanı kullandı. Ancak Yerlikaya’nın görevden ayrılmasıyla birlikte müşavirlikten alınan Ergün Yolcu’nun söz konusu çok üst düzey yöneticilere tahsis edilen özel lojmanı boşaltması gündeme geldi.

Yolcu Ailesi, kendilerine verilen süre içinde lojmanı boşalttı. Yeni yöneticilere tahsis edilmesi planlanan lojmanda yapılan ön inceleme sırasında evde bazı demirbaş eşyanın eksik olduğu anlaşıldı.

Yapılan incelemede lojmandaki birkaç parça demirbaş eşyanın, Yolcu’nun evi boşaltması sırasında taşındığı anlaşıldı. Taşınma telaşı sırasında yaşanan karmaşa içinde özel eşyalarla birlikte götürüldüğü değerlendirilen demirbaş eşyanın hemen peşine düşüldü.

Aldığım bilgiye göre, bakanlığın ilgili birimi olan Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Yolcu ile bağlantı kurup durumu iletti. Yolcu, bakanlıktan gelen bilgi üzerine yeni ev sahibinin kullanımını sağlamak amacıyla söz konusu demirbaşları Ankara’ya göndermek üzere harekete geçti.

* * *

Bakanlık’taki kadro karmaşası

Yerlikaya’nın yanı sıra üç bakan yardımcısının da görevden alınmasıyla birlikte yerlerine yeni gelen isimler, kendi ekiplerini yavaş yavaş oluşturmaya başladı.

Yeni Bakan Mustafa Çiftçi’nin dışında bakan yardımcılığına atanan üç yeni bakan yardımcısı arasındaki görev dağılımı, beraberinde kaos ortamını getiriyor zaman zaman.

Bu duruma son örnek bakanlık basın müşavirliğinde yaşanan tablo oldu.

Yerlikaya döneminin Basın Müşaviri Özgür Altın halen bu görevde. Oysa daha önce TRT’de Genel Müdür Yardımcılığı ile Anadolu Ajansı’nda yöneticilik yapan gazeteci Hasan Öymez, basın müşaviri olarak bakanlıkta görev aldı geçtiğimiz günlerde.

Basın Müşaviri kadrosunda kimin görev yapacağı tam belli olmazken, Bakan Çiftçi’nin şimdiye kadar doğrudan bakana bağlı faaliyet yürüten Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’ni Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’na bağlaması kaos durumunu daha büyüttü.

Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’nın sorumluluğunu aldığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği görevi için İletişim Başkanlığı bünyesinden bir personeli getirme planı, işi çıkmaza soktu.

Bakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Hasan Öymez’in yanı sıra İletişim Başkanlığı'ndan bir personelin “basından sorumlu başdanışmanı” konumuyla göreve gelmesi, “basından sorumlu kim olacak” sorusunu gündeme getirdi haliyle.

Bu arada bakanlığın ağır topu emniyette de epey hareketli günler yaşanıyor.

Emniyette yaşananları başka bir yazıda aktarmak gerekecek.

/././

Rojin Kabaiş'in cep telefonunun içeriğine nasıl ulaşılır?-Füsun Sarp Nebil- 

“Son gelişme, Rojin'in cep telefonunun şifresinin çözülmesi için gönderildiği  İspanya'dan 3 ay sonra çözülemeden gelmiş olması”

Son zamanlarda pek çok kötü kız babası örneği gördük. Üstelik bir çoğunun cezalandırılmaması da (mesela rızası vardı bahanesi ile vs vs) vicdanımızı yaralıyor. Bizi çok üzen son iki örneğin üzerinden bir hafta geçmedi bile. Bunlar etrafımızdayken, 2024 yılında öldürüldüğü anlaşılan Rojin Kabaiş'in babasına büyük bir saygı ile bakıyorum. Tehditlere ve engellemelere rağmen, kızının katilini ya da katillerini bulmak için sabırla mücadele ediyor (Rabia Naz'ın babasını da unutmuyoruz, o da saygıdeğer babalardan bir diğeri. Kızının ölümünü soruşturuyor diye hapse bile soktular adamcağızı.)

Dün Rojin Kabaiş konusunda Sputnik Radyo'da Mustafa Hoş'un programına katıldım. Ana konu, Rojin'in cep telefonunun çözümlenmemesiydi. Orada anlattıklarımı, yazılı olarak da vermek istiyorum. Belki Rojin'in, belki başka hukuki soruşturmaların işine yarar.

Cep telefonlarının şifrelemesi

Modern telefonların çoğunda veri, donanım seviyesinde şifrelenir. Özellikle, iPhone’larda Apple Secure Enclave ya da Android cihazlarda Titan M veya TEE güvenlik çipleri güçlüdür. Cihaz kilitliyse veri doğrudan okunamaz.

Ancak hukuki soruşturmalar nedeniyle, “Adli Bilişim” ekipleri tarafından kullanılan genel ve yasal yöntemler var. Özel araçlar ve veri analizleriyle cep telefonlarındaki birçok bilgiye ulaşılabiliyor. Emniyet ve savcılıklar; Cellebrite, Grayshift, MSAB gibi yazılımlar kullanır. Bunlar ile telefonun bellek imajını alabilir, bazı durumlarda kilit ekranını aşabilir, silinmiş veriler kısmen geri getirilebilir.

Şifre kırma olaylarının bilinirliği, İlk 2017'deki ABD San Barnardino terör saldırısı sonrasında, FBI ile Apple arasındaki tartışma ile başladı. Yüksek profilli son bir olay ise, Trump'a 2024'deki seçim çalışmaları sırasında suikast yapmaya çalışan kişinin telefonunun açılması oldu.

Şifre açma yazılımları, cihazların kilidini açmak için iOS ya da Android işletim sistemindeki güvenlik açıklarını araştırarak, bulduklarını kullanıyorlar. Ancak bu açıklar kapatıldığında yeni açık bulmaları gerekiyor. Dolayısıyla, yeni iPhone ve Android modellerinde başarı oranı düşer, güçlü parola varsa veri çıkarılamayabilir.

Elinde kızı Rojin Kabaiş'in fotoğrafını tutan Nizamettin Kabaiş

Cep telefonu üç aydır İspanya'da çözülememiş

Son gelişme Rojin'in cep telefonunun şifresinin çözülmesi için gönderildiği İspanya'dan üç ay sonra çözülemeden gelmiş olması. Baba Nizamettin Kabaiş'ten öğrendiğime göre telefon sağlammış. Yani kırığı ya da suda kalmışlığı yok. Çin malı ve Android işletim sistemine sahip.

İspanya'da neden çözülemediğine dair bir bilgi yok. Nizamettin Bey'e sordum ama o da bilmiyordu.

Ancak bilgi verelim; Türkiye'de bu markanın temsilcileri var. Bu markanın temsilcileri ile acaba temasa geçildi mi? Ya da geçilmedi ise neden geçilmedi?

Şifre çözümlemesini kim yapıyor?

Diğer yandan cep telefonlarının incelenmesi konusunda, bildiğim kadarı ile Türkiye’de de gelişmiş adli bilişim laboratuvarları bulunuyor. Emniyet Siber Suçlar, Jandarma Kriminal, TÜBİTAK BİLGEM bunu yapabilir. Baba Kabaiş, onların telefonun içeriğini silmekten korktukları için incelemediklerini söyledi.

Bazı cihazlarda, bildiğiniz gibi 10 yanlış denemeden sonra veri silme ve brute-force saldırısını engelleyen zaman gecikmesi bulunur. Suya düşme, kırılma veya anakart hasarı gibi durumlarda cihaz çalışmayabilir.

Ama madem Avrupa'ya gönderilmiş, Europol'ün en önemli adli bilişim laboratuvarı European Cybercrime Center'da (EC3) -Hollanda'da olduğunu not edelim- bilgisayar ve telefon incelemesi, zararlı yazılım analizi, büyük veri incelemesi yapılabiliyor.

Ayrıca ABD (FBI laboratuvarları), İsrail (Cellebrite), ABD (Grayshift) ve İsveç (MSAB) laboratuvarlarında şifre kırma yapılabiliyor.

Ama cep telefonunun üreticisi ile birlikte -Android işletim sistemi nedeniyle- Google bu konuda yardımcı olabilir belki. Bir de bunu denemek lazım.

Bazı cihazlar kilitli olsa bile donanım seviyesinde veri çıkarma yapılabilir.

  • Chip-off: Bellek çipinin çıkarılıp doğrudan okunması
  • JTAG: Araştırmacılar, belleği okumak için telefonun devre kartındaki hata ayıklama portlarına bağlanabilirler.
  • ISP (In-System Programming): cihaz sökülmeden veri okunması

Ancak modern telefonlarda donanım şifrelemesi olduğu için bu yöntemler her zaman işe yaramaz.

Şifre açılmadan bilgi alınabilir mi?

Telefon açılamasa bile soruşturmacılar, telefonun üzerinden operatör HTS kayıtlarını, baz istasyonu konum verilerini, bulut yedeklerini, mesajlaşma servislerinin sunucu kayıtlarını, sosyal medya hesaplarını elde edebilirler. Yani telefon kilitli olsa bile soruşturma için telefon üzerinden başka bilgiler alınabilir. Bazen bunlar telefonun kendisinden daha fazla bilgi içerir.

WhatsApp sohbetleri, Google Drive ve Apple iCloud'da yedeklenir. Eğer yedekleme açıksa ve mahkeme kararı varsa bu yedeklerden veri alınabilir. Bunun için savcılık talebi gerekli. Whatsapp'ın kendisinden şu veriler alınabilir;

  • Son bağlantı bilgisi
  • IP adresi (bazı durumlarda)
  • Profil bilgileri

Ayrıca, Kabaiş için geçerli olmasa da, başka bir fırsat şu; bir kullanıcı, başka bir kullanıcıyı “report/şikayet ettiğinde” farklı bir durum oluşur. Şikayet gönderildiğinde WhatsAppa, son beş mesajın kopyası, şikayet edilen hesabın numarası, bazı metadata veriler gider. Bu mesajlar WhatsApp’a gönderilmiş olur. Bu nedenle hukuki taleplerde bu veriler WhatsApp'ın kendisinden bulunabilir.

Bir yöntem de senkronize olduğu cihazlar üzerinden veri alabilmektir. Yani cep telefonu aynı işletim sistemindeki tabletler, dizüstü bilgisayarlar, başka bir kişinin telefonu ya da servis sağlayıcıları ile koordineli çalışıyor olabilir. Bunlar da kontrol edilebilir.

Telefon açıldığı takdirde bulunabilecek veriler

  1. İletişim Verileri yani, SMS/MMS, mesajlaşma uygulamaları (örneğin, WhatsApp, Telegram, Signal, Facebook Messenger)
  2. Kişiler ve adres Defteri
  3. Konum verileri
  4. Fotoğraflar, videolar
  5. İnternet etkinliği
  6. Uygulama verileri
  7. Belgeler ve dosyalar
  8. Cihaz Bilgileri
  9. Silinen Veriler
  10. Telefona bağlı bulut servisleri
  11. Ağ ve bağlantı Günlükleri

Bu bilgilerle kişinin hareketlerini yeniden oluşturma, belirli bir konuma yerleştirme mümkün.

Ayrıca silinen bazı veriler geri getirilebilir. Bir kullanıcı bir dosyayı veya mesajı sildiğinde, telefon genellikle fiziksel verileri depolama alanından hemen silmez. Bunun yerine, sistem alanı "yeniden kullanılabilir" olarak işaretler ve yeni veriler üzerine yazılana kadar kalır. Bu nedenle adli araçlar silinen bilgileri hala kurtarabilir.

Özetle bir telefonun şifresinin çözülme olasılığı, şifresi çözüldüğünde ya da çözülemediğinde alınabilecek veriler bu şekilde.

Umarım Nizamettin Kabaiş baba en sonunda kızının nasıl öldüğünü öğrenebilir. Yardım etmeyenlere de yazıklar olsun.

/././

Dünyanın sonu torbanın içinde!-Mehmet Yaşin- 

Füzelere, silahlara boşuna para harcamayın. Mikroplastikler insanlığı yok etmek için görevlerini yerine getiriyorlar. Siz, kalan zamanınızı keyifle yaşamaya bakın!

“Buldum… Buldum… Buldum…”
Neyi derseniz, insanlığın sonunun nasıl olacağını buldum.
İnsanlığı, önce savaşlar, kalanları da plastik ve ondan türeyen mikroplastikler bitirecek!
İki kere iki nasıl dört ediyorsa, benim buluşum da bu kadar kesin.
Bu yazıda size, bütün dünyanın bildiği bir konuyu (belayı) anlatacağım (hem de pazar pazar…)

Konunun başlığı: Plastik.
Yani bulunduğu 1700’lü yıllardan beri insanlığın baş belası olan bir madde.
Size, “plastik kullanmayın” diye bir öneride bulunmayacağım.
Çünkü soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz her şeyde mikroplastik parçacıkları var!
Geçmiş olsun!
Yaklaşık 350 yıldan beri plastikle kucak kucağayız! Onun için telaşlanmayın!
Koyverin gitsin artık. Çünkü kurtuluş yok.

Neden mi?
Bilim insanları, bir plastik torbanın veya eşyanın, yeryüzünden yok olması için en az 430 yıl geçmesi gerektiğini öne sürüyorlar.
Yani, yarın bütün dünyada plastik üretimi dursa, kimse plastik kullanmasa da son gün bırakacağımız plastik artıklar, tam 430 yıl sonra ortadan kalkacak. Basit bir hesapla, ancak 8. veya 9. kuşağımız plastikten arınmış bir dünyada yaşama şansına sahip olacaklar.
Bu hesap gözle görülen plastikler için yapılıyor.

Göremediklerimiz bu hesabın dışında. Kimse onların ne zaman yok olacağını henüz bilmiyor.
“Benden sonra tufan” zihniyetine sahip olan bu dönem insanlığının, 9. kuşak sonrasını düşüneceğini pek sanmıyorum!
Yanlış anlamayın! Bizi zehirleyen plastik dediğim, alışveriş torbaları, çöp torbaları, su bidonları, plastik tabaklar, yiyeceklerin sarıldığı incecik plastikler, çocukların emdiği biberonlar, kadınların makyaj malzemesi atıkları, aklınıza gelecek milyonlarca plastik eşya değil. Onları şimdilik görüyoruz, solumuyoruz ve yemiyoruz. Bize zarar verme formuna henüz bürünmemişler.
Uzatmayalım, sözümüz “mikroplastiklere”.

Kim bunlar?
Anlatalım!
Mikroplastik dediğimiz şey, yüz yıllar içinde ufala ufala, beş mikrometreden daha küçük boyutlara ulaşan plastikler. Yani saç telinden bile 4-5 kat daha ince “kamikazeler”. Yani ölüm makineleri.
Onları asla göremezsiniz. Ama soluduğunuz havayla ciğerlerinize çekebilirsiniz. Veya her şekilde sindirim sisteminize dâhil edebilirsiniz!
Yani onlardan asla kurtulamazsınız.
Ölünceye kadar en kaliteli maskeleri takarak yaşamak isterseniz, belki ciğerlerinizi kurtarabilirsiniz. Ama yiyecekler ve içecekler yoluyla vücudunuza girmelerine engel olamazsınız.

Yapılan araştırmalar, dünyada bugün yaklaşık 6 bin 300 milyon ton plastik biriktiğini söylüyor.
Araştırmalara göre sadece Akdeniz’e günde 730 ton plastik eşya atılıyor. Tüm Avrupa’nın çöp tenekelerinden ise yılda 27 milyon ton plastik çıkıyor.
Yine yapılan araştırmalarda, dünyadaki her 10 kişiden yaklaşık 8’inin kanında mikroplastik parçalarına rastlanmış.
Kanda en yaygın bulunan mikroplastik türü, gıda ambalajlarını, içecek şişelerini üretmek için kullanılan PET türü plastik.
Bir diğer tür ise plastik poşetlerin üretildiği polietilen.
Bu beladan kaçıp kurtulmak da mümkün değil, çünkü mikroplastikler dünyanın her yerinde!

Hatta, insanoğlunun henüz ayak basmadığı Güney Kutbu’nda, buzulların altındaki suda bile görüldüler. Everest’in zirvesinde bile tespit edilmiş.
Yani artık plastikle sarılmış bir evrende yaşıyoruz.

Kaçış yoksa ne yapacağız?
Vücudumuzun bu duruma hızla uyum sağlaması için dua edeceğiz.
Yani ciğerlerimizin, plastikli havayla kan temizleme yetisinin gelişmesini bekleyeceğiz.
Midemizin ve bağırsak sistemimizin, plastikli beslenme yetisini bir an önce geliştirmesi için dua edeceğiz.
Yani organlarımızın bu yeni maddeyle yaşayabilme yeteneğini (evrimleşmesini) kazanması için her yolu deneyeceğiz.
Bu konuda, yüzyıldan beri kansere çözüm bulamayan araştırmacılara sığınacağız.
Başka çaremiz var mı? Bilemiyorum!

430 yıl sonraki insanlığı düşünecek kadar uzak görüşlüysek, bilim adamlarına, çözüm üretmeleri için dua edeceğiz. Ki bilim, bugüne kadar, birçok imkânsız olayı çözmeyi başardı, bunu da başarır diye umut edeceğiz.

Dünyanın çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırma sonuçlarını aktarıp, moralinizi biraz daha bozmaya çalışayım:
Hollanda’da da yapılan bir araştırma, 22 kişinin 17’sinin kanında mikroplastik parçacıklar görüldü.
Başka bir araştırmada, mikroplastiklerin hamilelerin tansiyonunu yükselttiğini, bunun da anne karnındaki çocuklarda birtakım sakatlıklara yol açabileceği belirtildi.
Pekin’de, Anzhen Hastanesinde çalışan bilim adamları, kalp damarlarında mikroplastik bulunduğunu, bunların zaman içinde tıkanıklara neden olacağını belirttiler.
Çinli araştırmacılar ayrıca iki büyük kentin üstündeki bulutların mikroplastiklerle sarıldığını, bunun da iklim değişikliklerine neden olacağını öne sürdüler!
New York Üniversitesi bilim insanları, yapılan bir araştırmada, 10 prostat kanseri tümörünün 9’unda mikroplastik parçacıkları bulunduğunu belirttiler.
Ayrıca bu plastiklerin, rahim ağzı kanserine neden olduğu vurgulandı.
Kanada’da McGill Üniversitesi araştırmacıları, yapısında polietilen bulunan çay poşetlerinin, 95 derece kaynayan suda bir mikroplastik bombasına dönüştüğünü saptadılar.
Ayrıca kan-beyin bariyerini zayıflattıkları ve birtakım çözümsüz hastalığa neden oldukları öne sürüldü.
Bu mikroplastik belasının 2040 yılına kadar, şimdikinin iki katı miktara çıkacağı da müjdelendi!

Bir de günah çıkartmak istiyorum:
Bugüne kadar yazdığım birçok yazıda, küçük balıkları yemenizi önermiştim. Meğerse hem kendimi hem de sizleri kandırmışım.
Suyun yüzeyine yakın yüzen bu balıklar, büyük balıklardan daha çok mikroplastik içeriyorlarmış.

Yeterince moralinizi bozabildim mi, bilemiyorum.
Onun için füzelere, silahlara boşuna para harcamayın. Mikroplastikler insanlığı yok etmek için görevlerini yerine getiriyorlar.
Siz, kalan zamanınızı keyifle yaşamaya bakın!

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Tarikat Şeyhi evine, hasta tutsaklar hücreye!-Gözde Bedeloğlu-  Türkiye bu büyük skandalı, Timur Soykan’ın titiz gazeteciliği sayesinde öğre...