İsrail, "Filistinlileri idam" yasasını onayladı, İsrailli bazı vekiller Meclis'te şampanya ile kutlama yaptı.
İsrail Meclisi (Knesset), Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onayladı. Uluslararası kamuoyunun tepkisine yol açan yasa tasarısı Knesset Genel Kurulu'nda yapılan oylamada 48'e karşı 62 oyla kabul edildi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun da Filistinlilere idam cezası getirilmesini öngören yasa tasarısına lehte oy kullandığı görüldü. Yasanın onaylanmasının ardından bazı İsrailli milletvekillerinin birbirlerini tebrik ettikleri ve kutlama yaptıkları görüldü. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in şampanya patlatarak kutlama yaptı. Filistin'den yapılan açıklamada ise, kararın Filistin halkına karşı işlenen bir savaş suçu olduğu ifade edildi.
İsrail Meclisi (Knesset), Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onayladı. İsrail Meclisi'nde yapılan oylamanın sonucu ise tasarıyı hazırlayan aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi milletvekili Limor Son Har-Melech tarafından duyuruldu. Son oylama sırasında Demokratlar Partisi Milletvekili Gilad Kariv ile tasarıyı destekleyen aşırı sağcı milletvekilleri arasında sözlü atışma yaşandı.
"Ben-Gvir: Hüküm saati geldi"
Filistinlilere karşı daha fazla şiddet, baskı ve bölgede daha saldırgan politika takip eden ve yasanın öncülerinden aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, oylama öncesi yaptığı konuşmada "hüküm saati geldi" ifadeleriyle tehditler savurdu.
İdam yasasına şampanya ile kutlama
Ayrıca Ben-Gvir'in tasarının onaylanmasının ardından Meclis'te şampanya ile kutlama yaptı. Ben-Gvir'in oylamaya yakasında idam ipi şeklinde bir yaka iğnesi ile gelmesi de dikkat çekti.
Filistin'den tepki: Filistin halkına karşı savaş suçu
Filistin Devlet Başkanlığı, İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan "idam yasasını" reddettiklerini ve bunun Filistin halkına karşı savaş suçu olduğunu bildirdi.
Filistin Devlet Başkanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail Meclisi'nin Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onaylamasına tepki gösterildi.
İsrail makamlarının Filistinli esirlerin idamına ilişkin yasayı onaylamasının reddedildiği ve şiddetle kınandığı açıklamada, şu ifadelere yer verildi: "Bu yasa, özellikle kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olduğu gibi Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye de aykırıdır."
Tel Aviv yönetiminin Gazze Şeridi ve işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin halkına karşı izlediği tırmandırıcı politikalar bağlamında bu adımı attığına işaret edilen açıklamada, "İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan idam kararını reddediyor ve bunu halkımıza karşı savaş suçu olarak kabul ediyoruz." denildi.
Bu tür yasa ve uygulamaların Filistin halkının iradesini kıramayacağı, direnişini zayıflatamayacağı ve halkı meşru mücadelesini sürdürmekten, özgürlük ve bağımsızlığını elde etmekten, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletini kurma hedefinden vazgeçiremeyeceği vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi: "Bu tür ırkçı yasaların tehlikeli sonuçları konusunda uyarıyoruz: Bunlar, gerilimi ve tırmanışı artırmanın yanı sıra bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması fırsatlarını tehdit edecek."
Yasa ne getiriyor?
Onaylanan yasaya göre, cezanın infazı İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlar tarafından asılma yoluyla gerçekleştirilecek. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacak.
İdama mahkum edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek ve yetkili kişiler dışında kimse ziyaret edemeyecek, avukat görüşmeleri ise sadece görüntülü olacak.
Savcılığın talepte bulunmasına gerek kalmaksızın idam cezasının verilmesinin mümkün olacağı belirtilen tasarıda, idam cezası için oy birliği şartının aranmayacağı ve kararın basit çoğunlukla verileceği belirtildi.
İsrail'in işgali altındaki Batı Şeria'da yaşayan Filistinlilerin tabi tutulduğu askeri mahkemelerin de idam cezası verebileceği, bu cezada Savunma Bakanı'nın yargı heyetine görüş bildirme hakkının tasarıda yer aldığı aktarıldı. İsrail işgali altındaki Filistinli mahkumlara ölüm cezası verilmesi halinde, af ve temyiz yolunun kapanacağının tasarıya eklendiği kaydedildi.
İsrail'de yargılanan mahkumlar için idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrilebilecek.
Onaylanan yasada, "İsrail'in varlığını inkar etme amacıyla bir İsrailli veya burada yaşayan birini öldürmek" idam cezasına çarptırmak için gerekçe gösterildi.
48 saat arayla iki operasyonun farkı ve MHP’li Yönter hakkında iddialar -Tolga Şardan-
Otel odasına yapılan baskın, gözaltı ve arama işlemleri tüm detaylarıyla kameraya çekildi. Ve çekilen görüntüler tüm ayrıntısıyla iktidara yakın yayın organlarınca kamuoyuna aktarıldı. Edindiğim bilgiye göre; Yalım’la ilgili CMK’nin 135. maddesi hükmü gereğince iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı vardı. Yalım’ın son günlerdeki faaliyetlerinin özellikle iktidara yakın yayın organlarında yapılan haberlerin detaylarında dakikasına kadar yayınlanması bunu gösteriyor zaten.
İlki, 25 Mart günüydü. Bu operasyonda hakkında yakalama kararı bulunan eski AKP milletvekili Bayram Ali Bayramoğlu, yakalanarak gözaltına alındı.
İkinci operasyon ise, ilkinden iki gün sonraydı. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım da aynı eski AKP milletvekili Bayram Ali Bayramoğlu gibi hakkındaki gözaltı kararı uyarınca yakalandı.
Şimdi, aralarında sadece 48 saat bulunan iki ayrı operasyonun ayrıntılarına bakalım.
Yine ilk olarak AKP’li Bayramoğlu’nun yakalanmasından başlayalım.
Bayramoğlu, aynı zamanda iktidara yakın MÜSİAD’ın eski başkanı. Rize’den hemşehrisi olması nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çevresinden. TBMM’de 23. dönem AKP milletvekiliydi. İş çevrelerinde tanınan bir kişilik.
Bayramoğlu hakkındaki yakalama kararının merkezi İstanbul Adliyesi. Yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Başsavcılık, SPK’nın yaptığı suç duyurusu sonrasında eski AKP’li milletvekili hakkında adli soruşturma başlattı. Soruşturma konusu öyle pek de yenir yutulur cinsten değildi doğrusu.
Bayramoğlu’na yönelik soruşturmanın konusu; “yetkilisi olduğu şirket/şirketlerin banka hesaplarının kullandırılması suretiyle izinsiz sermaye piyasası faaliyeti suçuna iştirak edilmesi”ydi. Basit anlamıyla yolsuzluktu.
Savcılık, başlattığı adli soruşturma çerçevesinde İstanbul Emniyeti’ne gözaltı talimatını verdi. İstanbul Emniyeti, yaptığı araştırma sonrasında Bayramoğlu’nun yerini Ankara olarak tespit etti. Gelişme Ankara Emniyeti’ne bildirildi.
Diğer yandan da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nı bilgilendirdi. Yapılan ön araştırma sonrasında yeri belirlenen Bayramoğlu, bulunduğu yerde gözaltına alındı. Önce Ankara Emniyeti’ne getirildi. Sonrasında ise İstanbul’dan gelen polis ekibine teslim edilip gönderildi. Emniyet’teki işlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye çıkartılan Bayramoğlu tutuklandı.
Farkındaysanız, Bayramoğlu’na yönelik işlemler hem İstanbul’da hem de Ankara’da “sessiz sedasız” tamamlandı. Eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınmasıyla ilgili en küçük bilgi, açıklama ya da kamera görüntüsü kamuoyuna sızmadı, sızdırılmadı. Öyle ki, T24’te haber yayınlanmasaydı, eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınıp tutuklandığından Bayramoğlu’nun yakın çevresi dışında kimselerin bilgisi ve haberi olmayacaktı.
Bu arada resmî açıklama ya da gayri resmi sızdırma olmadığı için kamuoyu Bayramoğlu’nun nerede gözaltına alındığını bile öğrenemedi. Otelde mi, evde mi, misafirhanede mi? Yanında kim vardı? Yalnız mıydı? Kimse bilmiyor.
Gelelim, Uşak Belediye Başkanı Yalım’ın gözaltına alınmasına.
Yalım’ın hakkında yolsuzluk iddiasıyla yürütülen soruşturmanın merkezi de yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Dosyayı tamamlayan başsavcılık, Yalım’ın gözaltına alınması talimatını İstanbul Emniyeti’ne verdi. İstanbul Emniyeti, yaptığı araştırmada Yalım’ın, tıpkı Bayramoğlu gibi Ankara’da olduğunu tespit etti. Tespit ve yakalama kararı hem Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı hem de Ankara Emniyeti ile paylaşıldı.
Ayrıca Yalım’ın gözaltına alındıktan sonra İstanbul’a götürülmesi ve gözaltı sırasında bulunduğu yerdeki arama çalışmalarına katılması amacıyla Bayramoğlu’nda olduğu gibi İstanbul’dan özel polis ekibi de Ankara’ya geldi. Yakalama ve arama işlemine nezaret etti.
Otel odasına yapılan baskın, gözaltı ve arama işlemleri tüm detaylarıyla kameraya çekildi. Ve çekilen görüntüler tüm ayrıntısıyla iktidara yakın yayın organlarınca kamuoyuna aktarıldı.
Burada bir ek bilgi aktarayım. Edindiğim bilgiye göre; Yalım’la ilgili CMK’nin 135. maddesi hükmü gereğince iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı vardı. Yalım’ın son günlerdeki faaliyetlerinin özellikle iktidara yakın yayın organlarında yapılan haberlerin detaylarında dakikasına kadar yayınlanması bunu gösteriyor zaten.
Yurt dışından yanında belediyede çalışan kadın personelle birlikte Ankara’ya gelip gözaltına alındığı otelde konaklama yapan Yalım’ın konumunun tespiti sonrasında olanlar oldu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu konudaki açıklamasında Ankara Emniyeti’nden kendilerine “sakın bizden bilmeyin, haberimiz yoktu” mesajının ulaştığını açıkladı. Ortalık karıştı. Özel’in açıklaması sonrasında gözler İstanbul Emniyeti’ne çevrildi doğal olarak.
Ayrıca, Yalım’ın gözaltına alınmasında “Ankara’dan bilgi sızması olacağı için İstanbul’dan ekip geldiği” iddiası gündeme geldi. Ancak bu iddia, yine Bayramoğlu’nun yakalanmasında yaşananlarla çürüdü. Eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınması bilgisi dışında ne kamera görüntüsü ne gözaltına alındığı mahal ne de yanında kimlerin var olup olmadığı bilgisi sızmadı.
Doğrusunu isterseniz uygulama Bayramoğlu örneğindeki gibi olmalı. Yürürlükteki yasalar, şüpheli ve mağdurların haklarını düzenlemiş durumda. Yasalar, yasaları uygulamakla görevli makamlarca “tam anlamıyla” uygulansa zaten böylesi durumlar yaşanmaz.
Fakat siyaset, yargı ve kolluktaki farklı gerekçeler ile parametreler sebebiyle teorideki yasa hükmünün sahadaki pratiğe yansıması yasadaki gibi olmuyor maalesef.
Sürecin sonunda iki adli dosyada “dosyanın hedef kişilerinin farklı siyasi yelpazede yer almaları” nedeniyle iki farklı uygulama yapılmasından hem adliye hem de adli kolluk olarak polis sorumlu.
Sorumluluğun adliye boyutundan Adalet Bakanlığı, polis tarafında ise, önce İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız ve Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş, sonrasında İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi sorumlu.
Çiftçi, hafta sonu Ankara’da gazetecilerle bir araya geldi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan polisin sorunlarına, trafik cezalarından araç plakalarına kadar değişik konular gündeme gelmiş. Ancak, Çiftçi’nin etrafında bulunan gazetecilerin hiçbirinin aklına, “polisin kameralı baskın uygulamasında ortaya çıkan durumu” sormak gelmemiş. Ya da soruldu, Bakan yanıt vermedi! İlginç elbette.
“Polis, savcının emriyle soruşturma yapar” görüşü böylesi durumlarda ortaya atılır. Taraflar, birbirlerine topu atarak hem zaman kazanmak ister hem de dikkatleri kendi üzerlerinden dağıtmaya çalışırlar. Bu yıllardır süre gelen bir durumdur.
Büyüteç aracılığıyla Çiftçi ve Demirtaş’a soralım; olayın iç yüzünün ortaya çıkarılması için müfettiş görevlendirmesi yapsanız nasıl olur?
MHP’de yaşanan gelişmelerde neler var?
Geride kalan haftanın dikkat çeken diğer konusu MHP’li İzzet Ulvi Yönter’in partisinin genel başkan yardımcılığından istifa etmesiydi.
İstifanın ardından MHP cenahında epey hareketli saatler yaşandı. Heyecan, önümüzdeki günlerde devam edecek gibi görünüyor. Partide suların kolay kolay durulmayacağı görüşü hâkim.
Yaşananlar içinde en merak edilen konuların başında Yönter’in parti yönetimindeki görevinden neden istifa ettiği geliyor.
Farklı değerlendirmeler var kuşkusuz.
Ancak en bilineni Ankara’nın yeraltı dünyasının önde gelen isimlerinden Ayhan Bora Kaplan’ın merkezinde yer aldığı olaylar zincirinde adının geçtiği iddiası.
Bu iddia, geçen hafta Büyüteç’te de gündeme geldi. Halen tutuklu bulunan Serdar Sertçelik’e ait olduğu öne sürülen cep telefonunda yapılan incelemede elde edilen mesajlarda MHP’li Yönter’in de adı geçtiği görüldü.
Yaşanan gelişmeler sonrasında gündeme gelen iddiaya göre; soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yönetimi, dosyayı tamamladı. Yine kulislerde konuşulan iddialara göre, Yönter hakkında fezleke hazırlanarak TBMM’ye gönderilmesi yönünde çalışma yapıldı. Aynı dosyada Yönter’le birlikte MHP’li Necmi Yıldırım’ın da isminin geçtiği öne sürülüyor.
Bu iddiaları sormak için Büyüteç’i kaleme almadan önce Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse’yle telefonla görüşme girişiminde bulundum. Büyüteç’in yayına gireceği ana kadar başsavcılıktan görüşme talebine karşı herhangi bir yanıt gelmedi.
Belki doğrudan kamuoyuna bir açıklama yapılırsa Yönter’le ilgili süreç ve iddialar daha net anlaşılabilir.
Adliye Borsası’na soruşturma yok mu?-Mehmet Y.Yılmaz-
İBB davasında, sözlerden ibaret olan, maddi deliller ile desteklenmeyen bazı ifadeler sonuç doğurur, insanların bir yıldır tutuklu yargılanmasına yol açarken bazı ifadeleri savcıların duymazdan geldiği iddia ediliyor. Dilekçe veren Murat Kapki’nin, Mücahit Birinci ile ilgili ortaya attığı, “2 milyon dolar rüşvet istedi” ifadesini savcıların tutanağa bile geçirmediğini söylemesi bunu düşündürtüyor.
Kapki mahkemeye verdiği dilekçede AKP’li avukat Mücahit Birinci’nin kendisinden rüşvet istediğini söylüyor:
“Üçüncü ifademi esasen Mücahit Birinci’nin bana yaptığı teklifi anlatmak için verdim. Savcılara; Mücahit Birinci’nin bana gelip iftiralar atmamı ve kendisine 2 milyon dolar vermemi, bu sayede tahliye olabileceğimi söylediğini anlattım. Ancak savcılar bunları tutanağa geçirmedi.”
Ekrem İmamoğlu’nun 401 kişi ile yargılandığı davanın iddianamesi büyük ölçüde bu tür ifadelere dayanıyor.
Bizde ise bir süredir bu iş kaymakamlara, valilere emirle veriliyor ki seçimle göreve gelmiş birini zorla görevden alıp, yerine bir memur tayin etme işi darbe dönemlerinde tanıklık ettiğimiz ortak uygulamalardandır.
Başbakan Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980’de bir darbeyle devrilip, yerine bir emekli devlet memuru olan Bülent Ulusu’nun tayin edilmesi buna bir örnektir.
Özel’e soruşturma nasıl sonuçlanır bilemiyorum ama savcılarımızın hazır bu konuya ilgi duydukları anlaşıldığına göre, Anayasa’nın delik deşik edilmesi meselesi de belki gündeme gelir.
Savcılık, bu davadaki sanıklar aleyhine söylenen her şeyi “delildir” diyerek iddianameye koymuş.
Buradan anlıyoruz ki evrensel ceza hukukunda pek yeri olmayan “o dedi, bu dedi” ifadeleri İstanbul Adliyesi için son derece makul ve uygun deliller.
İlgimi çeken şey, sözlerden ibaret olan, maddi deliller ile desteklenmeyen bazı ifadeler sonuç doğurur, insanların bir yıldır tutuklu yargılanmasına yol açarken, bazı ifadeleri savcıların duymazdan gelmesi.
Kapki’nin Mücahit Birinci ile ilgili ifadesini savcıların tutanağa bile geçirmemeleri bunu düşündürtüyor.
Normal olarak böyle bir ifade verildiğinde bu iddiaya maruz kalan savcıların yerlerinden öfkeyle zıplamaları gerekir.
Sadece savcıların değil Birinci’nin de ayağa fırlamasını beklerdim.
Ama görülüyor ki umurlarında bile olmamış.
Niye acaba?
Tıpkı futbolda olduğu gibi bizim adliyemizde de böyle “iş bitiriciler” olduğunu hep duyarız.
Olay futbolda şöyle cereyan ediyormuş: Birileri falanca takım ile oynayacak filanca takımın şu, şu oyuncularını belli bir paraya “bağlayarak” maçı falanca takımın kazanmasını sağlayacaklarını söylermiş. Buna inanan falanca takımın yöneticisi de belli bir parayı bunlara teslim eder, maç gününü beklermiş.
Maç oynandığında falanca takım kazanamazsa “şike parası” diye verilen parayı aracılar kulüp yöneticisine iade eder, “namussuzlar vazgeçti” derlermiş
Çünkü aslında herhangi bir futbolcuyu bağlamamış olurlar, bir tür kumar oynarlarmış. Şansları yaver giderse falanca takım maçı kazandığında da paraları kendi aralarında üleşirlermiş.
Adliye Borsası’nın da böyle olduğu iddialarını hep duyarım.
Belki de Kapki ve başka sanıklara ulaşan bazı avukatlar böyle zarf atıyorlardır.
Tahliye kararı çıkarsa paralar cebe, çıkmazsa iade!
Bu anlatılanların ne kadar doğru olduğunu bilemeyiz elbette ama bunu iş edinen avukatların bulunduğu hep söylenir.
Namuslu hukukçuları elbette tenzih ederim.
Kapki gibi bir sanık böyle bir ifade verdiyse bunun en azından soruşturulması gerekmez miydi diye sormak istiyorum.
Böylece bu işi alışkanlık haline getirenler varsa onları yakalamak, Adliye’nin adını temize çıkarmak mümkün olurdu ki yakışan da zaten budur.
Madem savcılar bu iddiaya duyarsız kalıp, tutanağa bile bağlamadılar, Mücahit Birinci bu işe el atmalı.
İddia bu dilekçeyle artık alenileştiğine göre bir suç duyurusu da kendisi yapmalı.
Daha önce de yazmıştım, bu tür dedikodulara ben inanmamayı tercih ederim.
Ama ben inanmıyorum diye torba ağızlar büzülmüyor, Adliyemizin haberi olsun.
***
“Darbe” konusu savcıların dikkatini çekmiş
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Kuşadası mitinginde yaptığı konuşma nedeniyle soruşturma başlattı.
Hep diyorum, bir gün öyle bir an gelecek ki hakkında soruşturma başlatılmamış bir tek T.C. vatandaşı kalmayacak!
Özel’e açılan soruşturma AKP Adliyesi’nin en sevdiği soruşturmalar arasında kuşkusuz ki ilk sırayı alır: Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu!
Özel, Cumhurbaşkanı’na “darbeci” suçlaması yapmış, soruşturmanın nedeni bu.
Bir siyasetçinin biz sıradan vatandaşlar gibi konuşması beklenemez.
Siyaset doğası gereği bizim memlekette biraz sert gidiyor.
Cumhurbaşkanı da bir siyasetçi olarak zaten hayli sert ifadeler kullanabiliyor.
Onun için Erdoğan’ın Özel’e söyledikleri, Özel’in Erdoğan için söylediklerini götürür, geriye iki taraftan biri lehine diğeri aleyhine üç beş söz ancak kalır.
Böyle konuşmak kendi bilecekleri iş ama onaylamadığımı söyleyeyim.
Muhalif politikacıyı cezalandırma hevesi, bizim memlekette hep olmuştur.
Bunun nedeni bir türlü “gerçekten sivilleşmeyi başaramamış” olmamız.
İktidara gelen, sivil siyasetten geliyor, bununla övünüyor ama eleştiriye karşı tahammülsüz.
Hesap vermek istemiyor, eleştiri dinlemek taraftarı değil.
Bugünkü iktidar da bundan vareste değil.
Hesap vermek istemiyor, eleştiriye tahammülü yok hatta eleştiriyi doğrudan hakaret diye algılamaya eğilimli.
Öte yandan memlekette Anayasal düzenin ciddi bir darbe aldığı da gerçek.
Anayasa’ya göre idareyi, yargı organlarını vs. bağlayan AYM kararlarının yargıyı bağlamayabileceğini gördük.
Anayasa’ya göre kararları kesin olan Yüksek Seçim Kurulu kararlarını tanımayan ilk derece mahkemeleri bile var.
Bu işleri hâkimken başlatan kişi, politikaya girdi, Adalet Bakanı da oldu.
“Anayasal düzene karşı bir yargı darbesinden” bu nedenle söz ediliyor.
Öte yandan seçimle iş başına gelen belediye başkanlarının yerine devlet memurlarının atanması meselesi var.
Normal olarak seçimle göreve gelen, herhangi yasal bir nedenle görevden alınıyorsa yerine gelecek olanın da seçimle gelmesi beklenir.
Belediye Meclislerinin üyeleri seçimle geldikleri için onlardan birini kendi aralarında seçerler, yeni belediye başkanının hukuki meşruiyeti seçimden gelir.
Bizde ise bir süredir bu iş kaymakamlara, valilere emirle veriliyor ki seçimle göreve gelmiş birini zorla görevden alıp, yerine bir memur tayin etme işi darbe dönemlerinde tanıklık ettiğimiz ortak uygulamalardandır.
Başbakan Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980’de bir darbeyle devrilip, yerine bir emekli devlet memuru olan Bülent Ulusu’nun tayin edilmesi buna bir örnektir.
Özel’e soruşturma nasıl sonuçlanır bilemiyorum ama savcılarımızın hazır bu konuya ilgi duydukları anlaşıldığına göre, Anayasa’nın delik deşik edilmesi meselesi de belki gündeme gelir.





