Müslümanların büyük sorunu + Devri sabık yaratmak (I+II) -Özdemir İnce / Cumhuriyet-


Müslümanların büyük sorunu 

Müslümanların en büyük sorunu İslamın son din, Hz. Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın son kutsal kitap olması inanç ve iddiasından kaynaklanır. Sanki Tanrı İslamdan sonra evren, Dünya ve insanlarla bütün ilişkisini kesmiş gibi. Bir başka sorun da Hz. İbrahim’in bile Müslüman olduğu türünden efsanelerdir. Bir de Kuran’ın üç zamanın (dün, bugün, yarın) bütün bilgilerini içerdiği, kapsadığı inancı. Bilim bu saplantıya ancak safsata der.

Bakara suresinin 22. ayetinde olduğu gibi “firaş” kelimesiyle Allah’ın yeryüzünü tıpkı bir tümsek gibi üzerinde yaşamanın imkânsız olduğu bir alan yapmayıp düz bir satıh şeklinde yaydığı bildirilmektedir. Dolayısıyla bu ayetten yeryüzünün düz olduğu düşüncesi açıkça anlaşılmaktadır.

Oysa dünyanın yuvarlak (küresel) olduğunu öne süren ilk kişi, MÖ 500’lü yıllarda antik Yunan filozofu ve matematikçi Pisagor’dur. Daha sonra Aristoteles gözlemleriyle bu fikri desteklemiş, bilimsel olarak kanıtlayan ilk kişi ise 1519-1522 yılları arasındaki seferiyle Ferdinand Macellan olmuştur. Ancak bu gerçek ve doğrular İslam dünyasında (nedense) hiç iltifat görmemiştir.

Dünya durmadan dönmektedir. Kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yaklaşık 24 saatte (1 gün) tamamlar ve bu sayede gece-gündüz oluşur. Aynı zamanda Güneş etrafında saat yönünün tersine, yaklaşık 365 gün 6 saatte bir tur atar. Ekvatorda hızı saatte yaklaşık 1600 km’yi bulsa da sabit hız nedeniyle bu dönüş hissedilmez.

Kuran kitap olarak birinci hamur kâğıda yazılı, maroken ciltli olarak inmemiştir. Kuranıkerim, Hz. Muhammed döneminde dağınık malzemelere (deri, taş, kemik) yazılmış ve ezberlenmiş, kitap haline getirilmesi ise Hz. Ebubekir döneminde, Yemame Savaşı’nda hafızların şehit olması üzerine, Zeyd b. Sabit başkanlığındaki bir heyet tarafından (cemi) gerçekleşmiştir. Bu mushaf, Hz. Osman döneminde çoğaltılarak resmiyet kazanmıştır.

Kuran’ın Enam suresine göre “Karanlığı yarıp tanyerini ağartan odur. Geceyi, dinlenmek için, Güneş’i, Ay’ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye gâlib gelen ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” Veee İslam dünyasının çıkmazı... Hiçbir din doğanın işleyişine yön veremez!

Evrenin, dünyanın oluşumu ve hareketleri konusunda, Kuran’ın içerdiği bilgiler bilimsel açıdan geçerli değildir. Haçlı Seferleri ve Rönesans’tan sonra bilimin eriştiği bilgiler üç kutsal kitabın içerdiği bilgileri geçersiz kılmıştır. Ancak İslam dünyası günümüzde bile çağdaşlaşma konusunda çok tembeldir. Bunu Amin Maalouf, Telos Yayınevi’ni yönettiğim sırada ilk baskısını 1997 yılında yayımladığım Arapların Gözünden Haçlı Seferleri adlı o çok önemli kitabın son sayfalarında yazar:

“Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki ‘cihat’, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “‘Öteki’ anlamına gelmektedir. Modernizm, ‘öteki’dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini, Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.” (YKY Yayınları, s.242-243)

Ama Doğu’nun bezirgân aklı aradaki mesafeyi kapatmak için bir reçete üretti: “Batı’nın tekniğini, teknolojisini, keşif ürünlerini alalım ama kendi kültürümüze, örf ve âdetlerimize sahip çıkalım.”

Müslümanca düşüncede “şimdi” ve “gelecek” yoktur. İkisi de “geçmiş”in içindedir. Buna selefi düşünce denir. Selefi, bugünkü zayıf ve düşkün durumunu kendine sorup kendisi cevap verir: “Geçmiş”i terk ettiğimiz için böyleyiz, tekrar güçlü olmak için geçmişin kurallarına, yasalarına sarılmak zorundayız. Ama gelecek zaman yoktur fiil çekiminde, geçmiş zaman vardır. İkisi de geçmiş zamanın içindedir. Gerçek de geçmişin içindedir ve gerçek Kuran’ın naslarında, dogmalarında yazılıdır.

Böyle olunca da Kuran’dan başka düşünce kaynağı yoktur. Gâvurla baş etmek için Batı gâvurundan uçak ve füze alınır ama uçak ve füzeyi yapan düşünce ve kültürü benimsemek gâvur olduğu için mekruhtur. Yerli ve milli olmayan ürünü ve teknolojisini satın alacaksın ama o ürünü yaratıp üreten kültür ve uygarlığa asla bulaşamayacaksın.

Avrupa tarzı modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Kuşkusuz zorunlu bir gereklilikti(r) bu! Kısmen Türkiye dışında ne İran ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi. Bugün hâlâ zorunlu Batılılaşma evreleriyle yabancı düşmanlığı rengine de bürünen haşin gericilik evrelerinin birbirlerini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir zincirlemeyi izler.

Arap-İslam dünyası petrol sayesinde bugünü idare eder. Sonrası düşman başına!

Devri sabık yaratmak (I) 

Önce yazının adındaki üç sözcüğün anlamını yazalım, sonra 1946- 1950 dönemindeki anlamını açalım, daha sonra da günümüze getirip orada irdeleyelim.

Devir: Devir ve dönem, genellikle birbirinin yerine kullanılan, belirli özelliklere sahip, kronolojik olarak tanımlanmış zaman dilimlerini (çağ, periyot) ifade eden eşanlamlı kavramlardır. Tarihsel (taş devri) veya jeolojik (kuvaterner dönemi) süreçleri sınıflandırmak, kronolojik organizasyon sağlamak ve tarihçilik/araştırma amacıyla kullanılan temel zaman bölümleridir.

Sabık: Sabık, Arapça kökenli bir sözcük olup “geçen, önceki, eski” anlamlarına gelir. Genellikle görevinden ayrılmış kişiler veya geçmişteki bir durumu ifade etmek için kullanılan sıfat kökenli bir kelimedir.

Yaratmak: Yaratmak, yoktan var etmek, benzersiz bir şey ortaya koymak, sebep olmak veya şekillendirmek anlamlarına gelir. Genellikle ilahi bir fiil (yoktan var etme) olarak kullanılsa da sanatsal veya teknik bağlamda yeni bir şey meydana getirmek (icat, tasarım) için de kullanılır. Eşanlamlıları: Var etmek, oluşturmak, üretmek, icat etmek, meydana getirmek.

Devri sabık yaratmak, Türkiye siyasi tarihinde yeni gelen yönetimin/iktidarın, kendinden önceki dönemi sorgulaması, hesap sorması vb. anlamında kullanılan ifadedir. Türk siyasetinde genellikle, çok partili döneme geçilmesiyle birlikte 1950 genel seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti’nin kendinden önceki 23 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi dönemine yönelik “Devri sabık yaratmayacağız” açıklaması ile bilinir. Yani Atatürk dönemi de dahil olmak üzere CHP’den 23 yıllık iktidarının hesabı sorulmayacak demek. Bu kavram tarihimizde iki kez kullanıldı.

İKİNCİ MEŞRUTİYET

İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesi ile birlikte İttihat ve Terakki fırkası mensupları meşrutiyeti koruma çabası içinde olmuş ve bunun için girişimlerde bulunmuşlardır. Bunlardan birisi de kendinden önceki II. Abdülhamit dönemi ile hesaplaşarak saraya yakınlığı ile bilinen ya da jurnalci olan kişilerin devlet kadrolarından uzaklaştırılması beklentisiydi. Bu beklenti kısa süre içinde gerçekleşmiş ve İttihat ve Terakki’nin uygun görmediği devlet personeli görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Bu durum en alt kademeden üst kademelere kadar her alanda memurlar için uygulanmıştır.

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ 

Türkiye’de çok partili döneme kadar CHP iktidardaydı ve devletin bütün kurumları ve kademesinde tek parti döneminin izleri bulunuyordu. 1950 genel seçimleri öncesinde Demokrat Parti , “Devri sabık yaratmayacağız” açıklamasında bulunmasına karşın, iktidara gelmesi ile birlikte eski döneme rahmet okutacak partizan bir siyaset izlemiş; “Yeter söz milletindir” sloganı da “Söz partilimizindir”e dönüşmüştür. DP iktidarı döneminde CHP’nin mal varlığı ve Halkevlerinin durumu tartışmaya açılmıştır. Refik Şevket İnce ve yedi DP’li milletvekilinin girişimi ile TBMM’de 8 Ağustos 1951 tarihinde kabul edilen ve 11 Ağustos 1951 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5830 sayılı kanun ile Türkiye genelindeki bütün Halkevleri kapatılarak malları hazineye devredilmiştir.

14 Aralık 1953’te DP’nin girişimi ile “Cumhuriyet Halk Partisi’nin Haksız İktisaplarının İadesi Hakkında Kanun” teklifi Meclis Genel Kurulu’na getirilmiş ve onaylanan kanun 16 Aralık 1953’te yürürlüğe girmiş. Kanun ile CHP teşkilatının kullandığı çok sayıda bina hazineye devredilmiştir.

14 Mayıs 1950’de 14 yaşında ortaokul öğrencisiydim. Mitinglerinde Demokrat Parti’nin flamalarını sallardım. Muhalafet için siyasal bilince sahip olmam kuşkusuz olanaksızdı. Ama Demokrat Parti bir yenilikti. Öte yandan 1946 ve 1950 seçimleri bahçe (avlu) komşumuz CHP milletvekili Hamdi Ongun’la özdeşleşmiş gibiydi. Onun yıkılması bir saplantı idi. Çok güzel bir konağı, bahçesinde iki tavus kuşu ve iki tane de beni sevmeyen kurt köpeği vardı. Kızlarınden biri Celal Bayar’ın oğluyla evliydi. Oğullarından Alp bizimle sokakta futbol oynardı. Çok güzel potinleri vardı. O zamanlar kıskanıp kızdığım Alp Ongun şimdi Mersin’de yaşayan tek eski arkadaşım. Dini siyasette kullanmasına karşın Demokrat Parti’nin laiklikle saplantılı bir sorunu yok gibiydi.

“Devri sabık yaratmamak” denenmemiş bir ütopya idi ama tam tersi oldu. Olması gerekendi zaten. Devri sabık yaratmayan iktidar değişimi olmaz. İktidar değişimleri mutlaka devri sabık yaratmalı ama asla bir intikam operasyonuna dönüşmemek koşuluyla...

Devri sabık yaratmak (II) 

Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı genç Özgür Özel’in, Çatalca’daki açık hava konuşmasında, “coşkun kalabalığa seslenirken” rütbeleri sökülerek TSK’den atılan teğmenler hakkında “Teğmenlere rütbelerini takacağız” dediğini televizyonda duyunca şimdi yazdığım gibi “Aferin aslanım” dedim ve alkışladım. Bu tavra dobra dobra “devri sabık yaratmak” denir. Şu zamanda en çok istediğim ve beklediğim şey! Uluslararası kullanım dilinde buna restorasyon (la restauration) denir ki dilimizde “1. Onarım, onarma, onarıp ilk durumuna getirme; 2. Yeniden tahta çıkarma; 3. Canlandırma, diriltme” anlamlarına gelir. Fransa’da özel anlamı vardır: Napolyon’dan sonra tekrar başlayan krallık yönetimi... Kemalist Cumhuriyetin iktidara gelmesi!...

Bu bilgiçliği bir yana bırakıp Özgür Özel’in ne demek istediğini açıklayalım: CHP iktidara geldiği zaman emsalleri hangi rütbede (yüzbaşı, yarbay, albay...) ise TSK’den sokağa atılan ilgili Kemalist, demokrat ve cumhuriyetçi teğmenlerin omuzlarına o rütbenin simgeleri takılacak, emeklilik süreleri eklenecek ve aradan geçen süre içinde almaları gereken maaş kendilerine toptan ödenecek. Atma kararı verenler hakkında gereken yapılacak (mı?)... Özgür Özel bunu yapabilir mi? TBMM’de çoğunluk (tek başına ya da ortaklarıyla birlikte) CHP’de olursa elbette yapar ve vicdansız bir haksızlığın öcü alınmış olur. Dilerim, bu işlemi ölmeden görürüm. “Karakuşi yönetim” de hak ettiği cevabı almış olur.

Devlet hizmetinde görev yapan, evrak memurundan genel müdürlere ve hatta bakanlara kadar bütün görevlilerin kulaklarına küpe, gözlerine de dağ olur. “Haksız ve yasasız işlemlerin hesabı bir gün mutlaka sorulur. Emekli olsan bile!...” Devlet hizmeti yapanlar bu yasal tehdit karşısında hükümetlerin değil devletin memuru olduklarını unutmazlar: Hükümet fani, devlet ebedidir! Devlet olan devlet mutlaka hesap sorar; ölülerden bile hesap sorar. Utanmaları gerekenler ölmüşse ailesi utanmak zorunda kalır.

Bir “devri sapık” yaratması gereken örnek olarak 11 Aralık 2025 tarihli basından aktarıyorum:

[TBMM’de bütçe görüşmeleri sürerken AKP ve CHP sıraları arasında liyakat tartışması büyüdü. CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın,  iktidarın mülakatsız ve sınavsız işe alımlarını eleştirerek  “Utanmıyor musunuz” diye çıkıştı.

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise “Evet utanmıyoruz, yaptığımız işten gurur duyuyoruz” sözleriyle yanıt verdi.

Gökhan Günaydın, Meclis’te pek çok emekçinin güvencesiz koşullarda çalıştığını ifade ederek iktidarın AKP’li isimlerin yakınlarını kamuya sınavsız şekilde yerleştirdiğini öne sürdü.

AKP’li eski milletvekili Necdet Ünüvar’ın Ankara Üniversitesi rektörlüğüne atanmasını hatırlatan Günaydın, “Onun oğlu mezun olur olmaz Enerji Bakanlığı’na müşavir yapılmış, şimdi Ticaret Bakanlığı’nda genel müdür yardımcısı. Kızı da tıpkı oğlu gibi sınavsız, mülakatsız Meclis’e alınmış” dedi.

Özlem Zengin’in yeğeni Mehmet Arif Dağhan, adli yargı hâkim ve savcı kura töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile tanıştırılmış, daha sonra Konya hâkimliği görevine atanmıştı.

Binlerce kişinin iş bulamazken iktidara yakın isimlerin yakınlarının kolaylıkla kadro aldığını belirten Günaydın sözlerini şöyle sürdürmüş: “Hiç mi utanmıyorsunuz be kardeşim? Türkiye bunları aşacak, liyakat ve adalet düzeni mutlaka kurulacak.”

Özlem Zengin ise üslup eleştirisi getirerek şunları söylemiş: “Arka arkaya ‘Utanmıyor musunuz’ diye soruyorsunuz, nasıl bir cevap bekliyorsunuz? Evet utanmıyoruz, gurur duyuyoruz yaptığımız işten. Neyinden utanalım? Bu nasıl bir üslup?”]

***

Aşk olsun vallahi! Buna sadece “utanmazlık” sıfatı yetmez. Hırsıza “hırsız”  diyorsun; namussuza “namussuz” diyorsun, adam ya da kadın “İftira atma, ayıptır, günahtır” diyeceğine ya da “Söylediklerini sana aynen iade ediyorum”  diyeceğine, “Bu ne biçim üslup” diye karşı çıkıyor edebiyat eleştirmeni gibi.

Kadın yolsuzluğa, adaletsizliğe, adam kayırmacılığa itiraz etmiyor ama “Utanmıyor musunuz” sorusundaki “utanmak” fiiline itiraz ediyor. “Utanmak” fiilinin karşılığını Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünde arayalım: “Onursuz sayılacak ya da gülünç olacak duruma düşmek nedeniyle bundan üzüntü duymak, utanç duyumsamak.”

Bu tanıma göre “utanmayan kişi”ye “utanmaz” denmez mi? “Yüzsüz” denmez mi?

İlkokulda öğrenciyken “Tek Kutsal” Kevser halamın kocası Koca Çizmeli Ormancı  Ahmet Efendi, Karagöz adlı gazeteyi bana okutup dinlerdi. Ben de heceleye heceleye, kekeleye kekeleye okurdum. Yazıyı sonlandıran “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” cümlesini okumak çok hoşuma giderdi.

Bundan dolayı da “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az”“Devri sabık yaratmak”, her yeni hükümetin ilk işi olmalıdır. “Devri sabık yaratmak” demokrasinin tuzu ve biberidir.

Özdemir İnce / Cumhuriyet

 

AKP’nin Amerikancılık politikasında ince ayar zamanı: Müslüman Kardeşler’in tasfiyesi -Yiğit Günay- 

Bir yandan, gözlerden uzak, “detay” sayılan bir mesele. Diğer yandan, dünyanın en yaygın islamcı örgütünün kaderi gündemde. İhvan’ın etrafındaki çember daralıyor. AKP, çok bilinmeyenli bir denklemde yayılmacılık ve Amerikancılık eksenlerinde nasıl bir ince ayara gidecek?

Geçen haftasonu Mısır televizyon kanallarında dikkat çekici bir haber yayınlandı.

Ali Mahmud Muhammed Abdül Vanis isimli kişi kameraların karşısında itiraflarda bulunuyordu.

Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki silahlı kolu HASM’ın lideriydi.

Çeşitli “terör eylemlerindeki” rolünü anlatıyor, “Allah’ın yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyorum” diyor, yaygın bilinen adıyla İhvan’a karşı Mısırlıları uyarıyordu.

Nasıl bir muamele gördü de bu noktaya geldi, bilmek zor. Sonuçta beyaz bayrağı çekti, örgütünü sattı ve tüm halkı teslimiyetine ortak olmaya çağırdı.

Müslüman Kardeşler, 1928’de Mısır’da kuruldu. Zaman içinde, onlarca ülkede yerel kolları bulunan, dünyanın en yaygın, zengin ve etkili siyasal islamcı örgütü haline geldi.

“Arap Baharı”nın ardından Mısır’da iktidardı. Darbeyle uzaklaştırıldı. Şimdi, kurulduğu ülkede, televizyon ekranlarından itiraflarla saldırıya uğruyor.

Fakat Abdül Vanis’in itirafları bir başlangıç değil, son aylarda İhvan’a karşı tüm dünyada ivme kazanan saldırıların son halkası. Örgütün etrafındaki çember daralıyor.

Ve tüm bu gelişmeler, yıllarca "rabia" işaretiyle milleti selamlayan Erdoğan iktidarı ve Türkiye sermayesinin yayılmacı arayışlarını çok yakından ilgilendiriyor.

AKP’nin önünde fırsatlar var. Ve bunlarla gelen büyük riskler. İnce ayar ihtiyacı kendisini dayatıyor.

Tabloyu kavramak için, büyük resme bakmak gerekiyor.

Üç eksenin rekabeti

Mısır’da yayınlanan itiraf, dediğimiz gibi, son halkaydı.

Geçen yıl Kasım ayında ABD Başkanı Trump, Dışişleri ve Hazine Bakanlıklarına, Müslüman Kardeşler’in kimi kollarını terör listesine alma yönünde hazırlık yapmaları talimatı verdi.

13 Ocak’ta Washington, çatı örgüt olarak Müslüman Kardeşleri değil ama örgütün Mısır, Lübnan ve Ürdün’deki kollarını “terör örgütü” ilan etti. Gerekçe, yine Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olan ve zaten 1997’den beri listede yer alan Hamas’a verdikleri destekti.

İran Savaşı’nın ikinci haftasında, 9 Mart’ta Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ricası üzerine Trump, Sudan’daki kolu da terör listesine ekledi. 13 Mart’ta Mısır, Müslüman Kardeşler’in üç liderini terörist ilan etti.

ABD'nin Müslüman Kardeşler'e bağlı yapıları "terör listesi"ne alma kararını "Hamas'a destek" gerekçesine dayandırması, bu süreçte itici güç Suudilerin başını çektiği blok olsa da, İsrail'i kollama arayışının da yansıması. (Fotoğraf: AA)

Kısacası 2026’nın başından beri bu köklü islamcı şebeke, birçok ülkede darbe üstüne darbe yedi.

Fakat durum, basitçe bir örgütün zayıflamasının ötesinde anlam taşıyor.

2010’larla birlikte Fas’tan Afganistan’a uzanan geniş Ortadoğu coğrafyasında, İsrail bir tarafa bırakılırsa, üç eksen birbiriyle rekabet halindeydi. İlki, başını İran’ın çektiği Şii direniş ekseniydi. İkincisi, başını Suudilerin çektiği Sünni bloktu. Üçüncüsü, Katar’ın ve -uzun süre- Türkiye’nin desteğini arkasına almış ve çeşitli ülkelerde iktidarı ele geçirmeyi başarmış olan Müslüman Kardeşler şebekesiydi.

Şii direniş eksenine yapılan müdahaleler, zaten tüm dünyanın gündeminde. Suriye’de Esad’ın devrilmesi, İran’a saldırı, Lübnan’ın işgali…

Ama herkesin aklı bununla meşgulken, üçüncü eksenin sessiz sedasız ipi çekildi.

Şii ekseni, İsrail’e açıktan cephe alıyordu. İhvan şebekesi, özellikle Hamas nedeniyle, İsrail’le ilişkilerde gönülsüz davranıyordu. Sünni bloksa İbrahim Anlaşmaları üzerinden Trump’ın İsrail’le barışma yoluna baş koymuştu fakat 7 Ekim’de Filistinlilerin Aksa Tufanı çıkışıyla yollarına çıkan taşa takılmış, süreç sekteye uğramıştı.

İran Savaşı’nın nasıl sonuçlanacağı hâlâ soru işareti. Fakat İhvan şebekesinin köşeye sıkıştırılması, İsrail ve Körfez Sünni bloğunun hanesine zafer olarak yazılmalı.

Ve gelinen noktanın Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine kafa yorulmalı.

İhvancılarla Körfez bloğu karşı karşıya

Tüm Arap ülkelerinde yerel kolları bulunan ve bunların büyük oranda özerk siyaset ürettiği, doktrine bağlılık açısından net, strateji ve örgütsel taktikler açısından gevşek bir uluslararası şebeke olan Müslüman Kardeşler’in yıldızı, 2011’de parladı.

Yoksul kitleler sokaklara döküldü ama gerçek bir dönüşüm için öncülükten de, örgütlülükten de yoksunlardı. Tunus, Mısır, Libya, Suriye… Birçok ülkede en örgütlü muhalefet, Müslüman Kardeşler’di. Emperyalizm, İhvan’a el verdi, arka arkaya çeşitli ülkelerde iktidara getirdi.

Hüsnü Mübarek'in devrilmesinin ardından Mısır'da iktidara gelen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi, 2013'teki darbenin ardından hapsedildi.

Fakat örgütün birçok Arap devletiyle arasında husumet vardı. Suriye’de Esad iktidarı zaten 1980’lerde silahlı kalkışmaya davranan İhvancılara göz açtırmıyordu. Körfez Arap ülkelerinde Katar tarihsel olarak örgüte arka çıkıyor, ancak BAE, Suudi Arabistan ve Bahreyn düşmanlık besliyordu.

Nitekim 2013’te Suudilerin desteğiyle Sisi darbe yaptı, Mursi’yi ve Müslüman Kardeşler hükümetini devirdi. Hemen ardından örgütü yasadışı ilan etti. 2014’te Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de aynı adımı attı.

Dört Arap ülkesi, İhvan’a açıktan cephe almıştı.

Karşı cephede, Katar ve Türkiye vardı.

AKP-İhvan işbirliğinin dönüm noktası

Müslüman Kardeşler, Türkiye’de hiçbir zaman doğrudan bir örgütlenme kurmadı. Ama Milli Görüş geleneğiyle tarihsel olarak hep yakınlık kurdu. Bizzat Recep Tayyip Erdoğan da genç bir Milli Görüş kadrosu olduğu 1970’li yıllarda İhvancılarla ilişki ve tanışıklık kurmuştu.

AKP’nin 2007 cumhurbaşkanlığı virajını alması, ABD desteğiyle Ergenekon sürecinin düğmesine basılması ve 2009’da Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasıyla, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’le çok yakın ve organik bir işbirliği geliştirme süreci başladı.

2010’daki Mavi Marmara olayı, yardım filoları kampanyasını İhvan’ın organize etmesi ve AKP’nin İsrail saldırısının ardından fırsattan istifade kendisini özellikle İhvan şebekesinin desteğiyle “Sünni aleminin lideri” olarak konumlandırması nedeniyle bu işbirliğinin ilk somut çıktısıydı.

ABD, İsrail’in de teşviğiyle 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından Irak ve Afganistan’ı işgal etmiş, özellikle Irak’taki Sünni direnişe karşı mücadelede İran’ın molla iktidarının desteğinden istifade etmişti. Fakat 2007 civarında, Irak büyük oranda hallolup El Kaide’nin beli bükülünce, yine İsrail’in teşviğiyle ABD bu kez Irak’ta iktidarın sahibi konumuna gelen Şii eksenini düşman belledi.

Sünni nüfuslar arasında ABD çizgisinin taşıyıcısı olarak anti-Amerikan duyguları bastırıp arabuluculuk rolü oynayacak aktörlere ihtiyaç vardı. Bir “ılımlı İslam” tantanası başlatıldı. AKP, en güçlü adaydı. Erdoğan ve arkadaşları bu fırsata balıklama atladı.

2009 Davos Zirvesi'nde Erdoğan'ın "van minüt" şovu, ABD'nin ihtiyaç duyduğu ılımlı İslamcı taşeronun doğuşunu müjdeliyordu.

2009’daki Davos Zirvesi’nde Erdoğan’ın İsrailli Şimon Peres’e “van minüt” çıkışı, bu role yerleşme adımıydı. İsrail’e karşı söylem sivriltiliyor, Müslüman Kardeşler’in yerel kolları sürekli Erdoğan övüyor, çeşitli Arap ülkelerindeki eylemlerde Erdoğan posterleri taşınıyor, bu arada ülke içinde de İHH gibi İhvan’a yakın yapılanmaların devlet eliyle önü açılıyordu.

Türkiye'nin İhvan'la zaferden zafere koşacağı hülyasına kapılması

2011’de “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte coğrafyadaki birçok ülkenin karışması, AKP-İhvan işbirliğini çok daha somut bir mücadele zeminine taşıdı. Mısır’daki Mursi iktidarı, Türkiye’yle çok yakınlaştı. Suriye’de silahlı çatışmalar, bizzat AKP ve Müslüman Kardeşler’in elbirliğiyle tertiplediği bir katliamla başladı. 

Bunu takip eden birkaç sene, Türkiye-Katar-Müslüman Kardeşler ittifakıyla Suudilerin başını çektiği Körfez bloğu arasında yoğun bir mücadeleyle geçti. 2013’te Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesi, bu çekişmenin etkisiydi. İki blok, iç karışıklık yaşanan bütün ülkelerde ağırlık kazanmak için rekabet halindeydi.

Rekabetin en kızıştığı yer Suriye’ydi. Türkiye ve Katar, silah ve paraları büyük oranda İhvancı çetelere akıtıyor, daha ziyade El Kaide ve uzantısı olan gruplarla yakınlığı olan Suudi Arabistan, BAE ve diğerleri bir yandan ABD ve Avrupa nezdinde AKP’yi şikayet ederken, diğer yandan silah ve para akışında Türkiye’den kurtulabilmek için Ürdün güzergahını kullanıyordu.

O yıllarda soL dışında hemen herkes “Suriye’de devrim oluyor, Arap Baharı halkları özgürleştiriyor” türküsünü tutturduğu için, bu rekabetin ayrıntıları üzerinde yeterince durulmadı. Her yanından dökülen bir yargı süreciyle “kapatıldı” denilip rafa kaldırılan Reyhanlı Katliamı, Somali’deki intihar saldırısı gibi eylemlerin bu çekişmeyle bağlantılı olabileceğini o dönemde soL yazdı. 

Sahadaki durum, 2012’yi takip eden birkaç yıl boyunca giderek karmaşıklaştı. Mısır’da Sisi iktidarı İhvan’ı büyük oranda bastırmayı başarmıştı, ama Kaddafi sonrası Libya’da rekabet iç çatışma halini aldı, Tunus’taki bilek güreşi İhvan’ın buradaki kolu olan Nahda’da iç gerilimler yarattı, onlarca ülkeden taşınan cihatçıların yüzlerce örgüte bölünüp bir yandan Suriye devletine silah sıkıp halkı katlederken diğer yandan birbirlerinin mühimmatına çökme kavgasına tutuştuğu Suriye’de tam bir curcuna yaşandı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın katıldığı toplantıya ait olduğu iddia edilen ve "2 bine yakın TIR gönderdik" denilen Suriye Savaşı'nı kışkırtmak için kurulan "ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım" ifadesiyle hafızalara kazınan ses kaydı, bu rekabet dönemine aitti.

AKP, bu kavgada sadece taraf olmadı, epey militan bir tavır takındı. Darbenin ardından Mısır’la ilişkiler askıya alındı, Sisi’ye “katil” lakabı takıldı, Müslüman Kardeşler’in “rabia” işareti AKP’nin yeni sembolü olarak her fırsatta kullanılmaya başlandı. Erdoğan öylesine militandı ki, Sisi ile aynı masaya oturmamak için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki yemeğe katılmamış, “Aynı masaya oturup darbecileri meşrulaştırmam” açıklaması yapmıştı.

Türkiye sermayesinin yayılmacı emelleri Davutoğlu’nun Yeni Osmanlıcılığında somutlanıyor, bir yandan ilk çözüm sürecinde PKK’yle tutturulan rezonansa diğer yandan Suriye’deki İhvancıların ağırlığına güvenen AKP iktidarı da bu iki gücün desteğiyle Esad’ı alaşağı edip Suriye’yi kontrol altına alma hülyaları kuruyordu.

İhvancı şebeke güç kaybediyor

Burada bir küçük parantez açalım. Başta söylediğimiz üzere örgütsel ve stratejik olarak gevşek bir yapıya sahip olan Müslüman Kardeşler şebekesinin yerel kolları, birçok özgünlük sergiliyordu. Uluslararası aktörlerin bu kolların her birine bakışları da nüanslar taşıyordu.

Örneğin Hamas, Filistin’deki mücadelenin sıcaklığı ve İran’ın, Hizbullah’ın ve kısmen Esad Suriyesi’nin mezhebi ve ideolojik farkları umursamaksızın Hamas’a ve direnişe destek sunması nedeniyle direniş ekseniyle şebekenin kalanından çok daha yakın ilişki içindeydi. Suriye’de savaş kışkırtılınca Katar ve Türkiye’nin bastırmasıyla Hamas, uzun yıllar Suriye hükümetiyle arasına mesafe koymak zorunda kaldı ama bu büyük gerilim örgütün içine de yansıdı—bugünlerde ayyuka çıkan Meşal kanadı-silahlı kanat ayrımının izleri, o günlerden itibaren gözlenebilir.

Bir diğer örnek, Yemen’deki İhvancılardı. Suudi Arabistan, Şii Husiler’e karşı burada Müslüman Kardeşler yapılanmasıyla yakın ilişki kuruyor, BAE’yse hem Husiler hem İhvan’a karşı üçüncü bir cephe açmaya çalışıyordu.

Parantezi kapatalım.

Bu nüanslara rağmen, 2010’lar ilerledikçe, Müslüman Kardeşler her yerde mevzi yitirdi. 2017, en önemli kırılma anlarından biriydi. O yıl, İhvan’ı “terörist” sayan Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn-Mısır dörtlüsüyle Katar arasında çok ağır bir diplomatik kriz yaşandı. Basra Körfezi’nde bir yarımada olan Katar’ın karayla bağlantısı Suudi Arabistan sınırıydı ve Suudi Arabistan, Katar’a ambargo uygulamasının yanı sıra, sınırdaki kara parçasını kazarak ortadan kaldırıp Katar’ı bir ada olarak denizin ortasında yapayalnız bırakma tehdidi savuracak kadar sert tavır takınmıştı.

İhvan eksenindeki işbirliği sürecinde Katar’da askeri üs dahi kurmuş olan Türkiye, Katar’a destek verdi. Ambargoyu delerek ülkeye gıda ve diğer temel ihtiyaçların ulaşmasını sağlayansa, şu anki savaşın hedefi olan İran’dı.

Konumuz açısından önemli bir husus, o kriz sırasında dört ülkenin Katar’a ültimatomla bildirdiği 13 madde arasında Müslüman Kardeşler’e verilen desteğin kesilmesinin yanı sıra, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılması ve İran’la ilişkilerin soğutulmasının da yer almasıydı.

Katar bu şekilde sıkıştırılırken, Türkiye’deki AKP iktidarının da büyük bir özgüvenle hareket ettiği rahat zamanları geride kalmıştı. Suriye’de Esad iktidarı hâlâ direniyor, dahası, HTŞ’nin öncülü olan El Nusra gibi El Kaide kökenli ve Suudi bloğuna yakın gruplar sahaya giderek galebe çalıyordu. Çözüm süreci patlamış, üstüne, PKK’nin Suriye kolu Türkiye’nin itirazlarına rağmen ABD’nin desteğini almıştı. İçeride Gülencilerle mücadele kızışmış ve 15 Temmuz’da zirveye çıkmıştı.

Türkiye ve Katar sıkışmadan, yanaşmaya geçiyor

İhvancı ittifak, adlı adınca Türkiye ve Katar, takip eden yıllarda adım adım geri bastı.

2018’de Suudiler, Türkiye devletinin gözü önünde İstanbul’daki başkonsolosluk binasında Cemal Kaşıkçı’yı öldürdüklerinde, AKP hükümeti tepki gösteriyor ama diş gösterecek mecali bulamıyordu. Bu arada ilk döneminde olan Trump, Körfez ülkeleriyle birlikte İsrail’le ilişkileri normalleştirme sürecini yürütüyor, Türkiye sürecin dışında kalıyordu. Bu süreçte Washington Mısır’la İsrail’in arasını yapıyor, iki ülke Doğu Akdeniz’de enerji alanında işbirliğine gidiyor, Türkiye’de yüzyılın stratejisiymiş gibi göklere çıkarılan “Mavi Vatan” fantezileri Akdeniz’in derinliklerine gömülüyordu. Üzerine ekonominin tepetaklak gitmeye başlaması, mali olarak da AKP iktidarını savunmasız ve dış yardıma muhtaç hale getirdi.

Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'na yürüyerek girdi, öldürülmüş ve parçalanmış olarak bavullarla çıkartıldı. Türkiye, sonuçta hiçbir şey yapamadı ve dosyayı zaten cinayeti işleyen Suudi Arabistan'a iade etti.

Bu arada, uluslararası ilişkileri yalnızca siyasi söylemler ve jeostrateji üzerinden okuyanların hep es geçtiği bir boyuta dair, ufak bir not düşülmeli: Tüm bu siyasi gerilime rağmen Mısır’la Türkiye sermayelerinin ilişkisi gelişmeye devam etti. 2018 itibariyle iki ülkenin ticaret hacmi 5 milyar doları aşmış, rekor kırmıştı. Benzer durum, İsrail-Türkiye ilişkilerinde de vardı. Siyasi atışmalar sürse de, gerektiğinde manevra yapmanın ekonomik zemini hasar almamıştı.

2019’dan itibaren AKP iktidarı, İhvancı eksenden uzaklaşıp, Suudi liderliğindeki Sünni bloğuyla ilişkileri onarma yoluna girdi. Mısır’daki darbeden kaçan yüzlerce İhvancı kadro Türkiye’ye yerleşmiş, İstanbul merkezli faaliyete girişmişti. 2021’den itibaren AKP’den somut adımlar geldi. Önemli İhvancıların oturum izinleri veya vatandaşlıkları iptal edildi, bunları çeşitli gözaltılar ve sınırdışı kararları takip etti, Türkiye’de merkezli İhvan kanallarının yayınlarına son verildi, Kaşıkçı davası Suudilere iade edildi… Karşılığında, Körfez sermayesi AKP’yi ipten aldı. Fakat AKP’nin mağlubiyeti ve acziyeti, dengenin epey değişmesine de yol açtı. Geçen Kasım ayında Akın Gürlek’in başında olduğu İstanbul Başsavcılığı casusluk suçlamasıyla BAE vatandaşlarını gözaltına almış, BAE Ankara’yı aramış, şüphelileri serbest bıraktırmış, üzerine de bu talimatlarını tüm dünyaya ilan ederek Türkiye’yi ağır bir diplomatik aşağılamaya maruz bırakmıştı. AKP hükümeti de, Akın Gürlek de Emirlik’in bu hakareti karşısında boyunlarını bükmüş, gıklarını çıkaramamıştı.

Yazı boyunca hissettirmiş olsak da, bir gerçeğin altını kalın kalın çizmeliyiz. AKP iktidarının Müslüman Kardeşler’le münasebeti, İsrail’le ilişkisiyle hep ters orantılı olageldi. Nasıl ki başta İhvan’la yakınlaşma, İsrail’le mesafe koyma adımıyla derinleşti, sonunda İhvan’dan uzaklaşma da İsrail’le yeniden yakınlaşmaya yol verdi. 2022’de yeniden elçiler atandı. Erdoğan dünün katili Sisi’ye “kardeşim” diyeceği, Türkiye’yi aşağılarcasına cinayet işleyen Muhammed bin Selman’la kucaklaşacağı, İsrailli siyonistlerle AKP’lilerin karşılıklı birbirlerini ziyaret edeceği günlere merhaba demişti.

Bir diğer deyişle, AKP iktidarı dümeni yeniden Amerikan çizgisine kırmış, sürekli şerit ihlali yapma arayışını bir kenara bırakmış, “İbrahim Anlaşmaları”nda somutlanan İsrail-ABD projesine angajmanda karar kılmıştı.

Yani, 7 Ekim 2023’te Filistinlilerin, kendilerinin yok sayılarak İsrail’le iş pişirilmesine ve vatanlarının kurban edilmesine dur demek için giriştikleri taarruzun hedefinde Türkiye de vardı.

AKP'nin önüne serilen, kervana katılma fırsatı

Filistinlilerin Aksa Tufanı operasyonu, bu gidişatı sekteye uğrattı. İsrail katliama ve soykırıma başladı, Suriye’de elbirliğiyle El Kaide artıkları iktidara taşındı, Lübnan işgale uğradı, İran hedef alındı.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı AKP’nin söylemde sertleşmesini zorunlu kılsa da, işin aslı, Türkiye’deki iktidar, yeniden girdiği Amerikancı çizgiden sapmamakta uzun süre direndi. Ticaret yalanlarla sürdürüldü, tepkiler çok büyüyünce el altından yapılmaya başlandı. Başta Suriye olmak üzere bölgede İsrail’in giderek artan etkisi karşısında yayılan korku, “iç cepheyi tahkim” için ne idüğü belirsiz bir çözüm sürecine kapı aralarken, Gazze’de Filistinliler için onursuzca bir teslimiyet anlamına gelen Trump planına katılma kararıyla sonuçlandı.

Fakat İran Savaşı’nın ABD ve İsrail’in beklediği gibi gitmemesi, hesapları yeniden karıştırmış durumda. Bir yandan ülke içinde Filistin’e ve direniş eksenine destek veren her türlü sesi bastırma yoluna giden Katar, diğer yandan bir kez daha Körfez ülkeleriyle yeniden mesafelenip, İran’la ara bulma arayışına sapan ilk ülke oldu.

ABD ve İsrail'in İran'a saldırısı, aralarında Minab'daki kız öğrenciler de bulunan binlerce kişinin yaşamına mal oldu. Fakat saldırganların hâlâ istediklerini alamadıkları savaşın sonunda taraflardan birinin mezara girip girmeyeceği ve girerse bunun hangisi olacağı henüz belirsiz.

İran ve Şii direniş ekseninin geleceğini, süregiden mücadele ortaya koyacak.

Ama herkesin gözü o mücadeleyken, geniş Ortadoğu’daki üçüncü eksen olan ve yıllardır kan kaybeden İhvancı şebekenin tabutuna son çiviler çakılmaya başladı.

Durum, AKP’nin önüne çeşitli seçenekler sunuyor. İhvan’a karşı atılan adımlara Türkiye’den destek sunulması, İran Savaşı sonrasındaki süreçte İsrail’le ilişkileri normalleştirmek, Amerikancılığı pekiştirmek ve Körfez Arap ülkeleriyle işbirliğini güçlendirmek için kullanılabilecek bir enstrüman olarak masada duruyor.

Ayrıca bu yola girilmesi, Hamas üzerindeki etkisini artırmaya çalışan Ankara için Gazze’deki silahlı kanadın etkisini kırma ve Halid Meşal etrafında oluşan işbirlikçi ekip içinde ağırlık kazanma fırsatı için de kullanılabilir.

Ancak Afrika Boynuzu gibi çeşitli bölgelerde AKP iktidarının geliştirdiği ittifaklar ve özellikle BAE’yle rekabeti, denklemi karmaşık hale getiriyor.

Öte yandan, neredeyse bir asırlık bir geçmişe sahip Müslüman Kardeşler şebekesi örgütsel ve fiziksel olarak ağır darbeler alsa da, onlarca ülkeye yayılmış bu ideolojik çizginin ve tabanının yok olması mümkün değil. Sessiz sedasız bu güçten düşmüş eksen içinde belli mevzileri tutup geleceğe yatırım yapmak da AKP iktidarı açısından bir seçenek olarak masada duruyor.

Fakat bu seçeneğin, büyük bir riski de beraberinde getireceğine dikkat çekmeliyiz.

Tüm günahların üstüne yıkıldığı İhvan'ın boşluğunu kim dolduracak?

Uzun uzun anlattığımız mücadelede Suudi bloğunun zafer kazanması ve Suriye’de HTŞ’nin iktidara taşınması, El Kaide çizgisinin meşrulaştırılmasını da beraberinde getirdi. Culani’ye takılan kravat, yalnızca Şam’daki iktidarın değil, genel anlamda El Kaide şebekesinin de baş düşmanlıktan çıkarılmasının simgesi sayılmalı.

Nitekim, altı gün önce Washington Post’ta yayımlanan bir yazı, işaret fişeği olarak okunabilir. “Ortadoğu, Müslüman Kardeşler’i kapı dışarı etti. Onlar da işte buraya taşındı” başlıklı yazı, İhvancı şebekenin Avrupa’ya yerleştiğine işaret edip, Avrupa’nın “siyasi doğruculuk” tavrını bir kenara bırakarak bu yapıyla sert biçimde mücadele etmesi gerektiğini savunuyor.

Daha önemlisi, yazı, radikal islamcılığı ve “terörist arayışları” tümüyle Müslüman Kardeşler’in üzerine yıkıyor. O kadar ki, 11 Eylül saldırıları bile, “katılanlardan üçü Almanya’da Müslüman Kardeşler’in kontrolündeki bir camide doktrine edilip radikalleştirilmişti” denilerek el çabukluğuyla El Kaide’den ziyade İhvan’la ilişkilendiriliyor.

Bu çabalar, dar anlamda, İsrail yanlısı çevrelerin Filistin’deki direnişi ve Hamas’ı hedef tahtasına oturtma kampanyasının parçası elbette.

Ama, daha geniş anlamda, Körfez ülkelerinin yeniden İbrahim Anlaşmaları’na döndüğü ve El Kaideci yapıları da Suriye’de olduğu gibi yola soktuğu bir ortamda, Sünni nüfus arasında yeni bir direncin ortaya çıkması ihtimaline karşı ön alma arayışının da yansıması.

İsrail’den son dönemde Türkiye’ye karşı verilen saldırgan mesajların alt metninde, tam da Türkiye’nin “Şii ekseninin çökmesini fırsat bulup, radikal bir Sünni ekseninin liderliğine soyunması” ihtimaline işaret edilmesi, işte bu bağlamda okunmalı.

AKP’nin önünde, her biri ince ayarlar gerektirecek seçenekler var. Şu an tam boy Amerikancılık eğilimi çok güçlü olsa da, gidişata bakmak gerekecek.

Ama işleri, esas, İran Savaşı’nın sonucu ve Ortadoğu halklarının emperyalist tahakküme karşı vereceği tepki belirleyecek.

Esra gerçekleri yüzlerine haykırdığı için tutuklandı: 'Beni parayla susturamadılar kızımla sınıyorlar'-Özkan Öztaş- 

Akbelen'de acele kamulaştırmaya karşı yapılan habersiz keşfe tepki gösteren Esra Işık tutuklandı. soL'a konuşan annesi İkizköy Muhtarı Nejla Işık, yedi yıllık direnişi hatırlatarak, "Beni parayla susturamadılar, şimdi kızımla sınıyorlar. Yılmayacağız" dedi.

Muğla'nın Milas ilçesinde yer alan Akbelen Ormanı ve çevresindeki köyleri yok etme tehdidi taşıyan maden genişletme projesine karşı bölge halkının direnişi, yedi yılı geride bıraktı. 

Kimi zaman Ankara'da Meclis kapılarında, kimi zaman Muğla'da mahkeme salonlarında ve çoğu zaman da ormanın derinliklerinde süren bu tarihi mücadelede köylüler yaz demedi, kış demedi, kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa rağmen topraklarını terk etmedi. 

Bugün de aynı kararlılıkla, yağan yağmurun altında haklarını aramaya devam eden İkizköylüler, hukukun ve vicdanın sınırlarını zorlayan yeni bir hamleyle karşı karşıya. Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş'nin (YK Enerji) kömür madeni sahalarını genişletebilmesi için alınan acele kamulaştırma kararına karşı başlatılan bilirkişi keşfinde yaşanan protestolar, dün direnişin öncü isimlerinden Esra Işık'ın tutuklanmasıyla sonuçlandı.

Bir gecede çıkan karar ve yangından mal kaçırırcasına habersiz keşif

Sürecin başlangıcında, Akbelen Ormanı'nın çevresinde yer alan Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerindeki 679 parsellik tarım arazisi için Cumhurbaşkanı Kararı ile acele kamulaştırma kararı verilmişti. 

Bu kararın ardından 96 yurttaş konuyu yargıya taşıyarak iptal davası açtı. 

Dün bölgede yapılması planlanan bilirkişi keşfi ise ne köy muhtarına ne dava avukatlarına ne de parsel sahiplerine haber verilmeden, adeta yangından mal kaçırırcasına başlatıldı. 

Habersiz yapılan bu keşfe ve jandarma ablukasına karşı gösterilen haklı tepkiden sonra gözaltına alınan İkizköy Çevre Komitesi üyesi Esra Işık, dün hakim karşısına çıkarılarak mahkeme heyetine görevini yaptırmama ve hakaret suçlamalarıyla tutuklandı.

Yaşanan bu hukuksuzluğun ardından Esra Işık'ın annesi ve aynı zamanda İkizköy Mahallesi Muhtarı olan Nejla Işık soL'a konuştu. 

Günlerdir direnişe devam eden köylüler adına konuşan Nejla Işık, bir gecede alınan acele kamulaştırma kararına nasıl isyan ettiklerini ve hukuki sürecin tıkanmışlığını şu sözlerle anlattı: Topraklarımızla ilgili bir gecede acele kamulaştırma kararı çıkartıldı. Bu karara isyan ettik, mahkemeye başvurduk. İptal davaları açtık. Bir yandan Danıştay'da, bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde süreç devam ediyor ancak gelinen noktada ne bir yürütmeyi durdurma kararı var ne de başka bir şey. Biz kendimizi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, memleketin gerçek sahipleri olarak görüyoruz. Bu kararlar bizi sindirmeyecek.

Esra Işık ve Akbelen Direnişi'nin hafızalara kazınan ismi Zehra Nine (Zehra Kurt). Bu fotoğraf aynı zamanda direnişin önemli sembollerinden biri olmuştu.

Yağmur altında çadır direnişi: Köylüler tek yumruk

Akbelen'in sadece İkizköy'ün meselesi olmadığını, tüm Türkiye için kritik bir eşik olduğunu vurgulayan Nejla Işık, yağmur çamur demeden sürdürdükleri zorlu bekleyişi ifade ederek sözlerine şöyle devam etti: Herkesin bu mücadeleye destek çıkması, el vermesi lazım. Burada bu köylüler aylardır yalnız kaldı, kendi kendine toprağına, vatanına sahip çıkmaya çalışıyor.  Bu sadece bizim meselemiz değil, biz yıllardır bunu söylüyoruz.  Burası bir emsal. Akbelen'de bu işi bitirirlerse Türkiye'nin her yerine yayacaklar.  Geldiğimiz nokta bu ama köylü şu anda umutsuz değil. Köylü şu anda hâlâ tek yumruk, birbirimize sarıldık. Şu an yağmur olmasına rağmen toplandığımız bir alan var. Yağmurun altında bir tane çadırın altında bekliyoruz. Keşif heyetine bir gittik baktık ne yapıyorlar diye, bir sürü jandarmayla keşfi yapmaya çalışıyorlar. Çünkü az değil, 679 parsel var. Bir günde bitmeyecek, bir hafta mı sürecek, ne kadar sürecek belli değil.

Esra Işık'ın jandarma ekipleri tarafından alındığı an kameralara gülümsemesi direnişin haklılığının simgesi olarak yorumlandı.

'Beni parayla satın alamadılar, evladımla sınıyorlar'

Şirketin çalışmalarına tüm hızıyla devam ettiğini, kendilerinin ise haksız tutuklamalarla sindirilmeye çalışıldığını belirten Işık, kızı Esra'nın asılsız iddialarla alıkonulduğunu belirterek isyanını şu cümlelerle dile getirdi: Şirket çalışmasına devam ediyor. Şirket hem kazı çalışmasına devam ediyor hem de maden çalışmasına. Onlar çok iyi örgütlenmişler, güç onlarda, para onlarda.  Burada bir avuç insanı susturmaya çalışıyorlar.  En kötüsü neydi, tutukladılar. Gerisi de insanlara aba altından sopa göstermek, bizi de alırlar mı diye korkutmak. Zaten herkesi öyle susturmadılar mı, şu an hapishanelerde suçsuz insanlar yok mu? Biz buradayız, yıldırma çabası var ama sonuna kadar götüreceğiz.  Esra o bayrağı devralmıştı, o bayrağı zaten 7 yıldır taşıyoruz.  Esra hep 'anne seni vermeyeceğiz' diyordu, kendisini aldılar, engel olamadık.  Ortada bir hakaret yok, bir müdahale yok. Görev yaptırmama gibi bir şey mümkün mü? Bir tane kız çocuğu ve önümüzde onlarca asker var. O gün yüz kişi olsak ne olacak, daha fazlasını yığıyorlar önümüze. Bir kılıf bulmuşlar jandarmaya hakaret, mukavemet diye. Başka bir şey yok zaten.

Akbelen direnişinin öncülerinden Esra Işık'ın annesi ve İkizköy Muhtarı Nejla Işık

Verilen kararın vicdanları yaraladığını ifade eden Nejla Işık, onca baskıya ve davaya rağmen yedi yıldır geri adım atmadıklarını hatırlatarak sözlerini kararlılıkla şöyle noktaladı: O kadar saçma bir sebeple aldılar ki içeride tutamazlar, tutmamaları lazım. Hiçbir ahlaka, hiçbir vicdana sığmaz bu.  Ben bu ülkeye bu evladı bu yüzden yetiştirmedim. Ben iki çocuk annesiyim. Bir anne bununla nasıl sınanır? Beni bununla düşürmeye çalışıyorlar. Beni parayla satın alamadılar, beni korkutmayla hapsedemediler. Üstüme cezalar kestiler, hakkımda davalar açtılar, benim bu mücadeleden söküp atamadılar.  Şimdi beni evladımla sınamaya çalışıyorlar.  Ama yıldıramayacaklar. Yılmayacağız, pes etmeyeceğiz.

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Haziran 2026-

Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın-  Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etm...