Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 


- Ergin Yıldızoğlu -

Çin şoku 3.0

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım. Son haftalarda ise bu sürecin jeopolitik bir boyut kazandığını görüyoruz. Henüz tam olarak adlandırılmamış ama giderek belirginleşen yeni bir momentten söz etmek mümkün: “Çin Şoku 3.0.” Bunun ne zaman kolektif bilince çıkacağı belirsiz ancak dinamikleri şimdiden gözlemlenebiliyor.

‘İZLEYEREK KAZANMAK’ 

“Şok 3.0”, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaşın içinde şekillenmeye başladı. Savaşın ilk sekiz haftasında Çin, birkaç diplomatik açıklama dışında neredeyse tamamen geri planda kaldı. Oysa dünyanın ikinci büyük ekonomisi, ikinci büyük askeri bütçesi ve en hızlı gelişen sanayi altyapısına sahip bir aktörden söz ediyoruz. Üstelik Çin, İran petrolünün neredeyse tamamını ithal ediyor; enerji ihtiyacının önemli bir bölümü Hürmüz Boğazı’na bağlı. Bu durumda aktif müdahale beklenmez miydi?

Çin stratejik kültüründe sıkça anılan bir söz vardır: “Dağın tepesine çık ve kaplanların dövüşünü oradan izle.” Bu yaklaşım, dövüşe doğrudan müdahale etmek yerine konjonktürü sabırla izlemeyi, rakiplerin yıpranmasını, zayıflamasını beklemeyi önerir. Çin’in enerji çeşitliliği, tedarik ağları (Rusya ve İran) ve stratejik petrol rezervleri dikkate alındığında, bu “uzaktan izleme” kapasitesinin maddi temelleri de oldukça güçlü görünüyor.

Mayıs ayında yapılması planlanan Trump-Şi görüşmesinde, Çin’den İran’ın nükleer programı konusunda garantörlük talep edileceği söylentisi doğruysa, bu durum, Pekin’in “stratejik sabır” tercihinin ABD’yi, bir “ricacı/ müstedi” konumuna itebildiğini, Çin’in de artık “vazgeçilmez ülke” konumuna yükselmeye, oyunun kurallarını yeniden yazdırmaya başladığını gösterecek.

‘HATA YAPIYORSA RAHATSIZ ETME’

Bu tabloya, Napolyon’a atfedilen “Düşmanın hata yaparken onu rahatsız etme” sözü de şaşırtıcı ölçüde uyuyor. Trump yönetimi, büyük ölçüde İsrail’in baskısıyla bu savaşa girdi ancak İran’ın askeri, bölgesel kapasitesine ilişkin hesapların çoğu kısa sürede boşa çıktı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla savaş küresel bir krize dönüştü.

Bu süreçte: Avrupa ülkeleri, NATO savaşa katılmadı, Avrupa’daki aşırı sağ hareketler Trump’tan uzaklaşmaya başladı, Körfez ülkeleri güvenlik garantilerinin kırılganlığını fark etti, Küresel Güney’de ABD’nin “güvenilmez” bir güç olduğu algısı pekişti.

ABD’nin “yumuşak gücü” hızla aşınırken Çin’in müdahale etmeyerek kazandığı itibar dikkat çekiciydi. Pekin’in İran’a sınırlı lojistik destek, sinyal istihbaratı sunduğu iddiaları bir yana, rakibinin hatalarının sonuçlarını beklemeyi seçmesi de...

SESSİZ KAZANIMLAR

Bu savaşın Çin açısından en önemli getirilerinden biri de askeri, teknolojik istihbarat alanında gerçekleşiyor. ABD’nin yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, uçak gemisi gruplarının operasyon ritmi, düşük maliyetli İran İHA’larının yüksek maliyetli savunma sistemleri üzerindeki etkisi, Çin tarafından gerçek zamanlı olarak gözlemleniyor.

Ayrıca savaş sonrası dönemde, Çin, İran’ın başlıca enerji alıcısı olarak, enerji erişimi ayrıcalıkları, Hürmüz üzerinde siyasi etki, İran’ın dış politika yönelimleri üzerinde kalıcı kaldıraç elde etme potansiyeli de var. Yuan cinsinden enerji anlaşmalarının genişlemesi ise petrodolar sisteminin çözülmesini hızlandırabilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.

JEOPOLİTİK MOMENT

Batılı düşünce kuruluşlarının analizleri de bu tabloyu doğruluyor. Atlantic Council’ın Nisan 2026 analizinin tespit ettiği gibi Çinli analistler bu savaşı, “tek kutuplu düzenin istikrarsızlığının bir göstergesi” olarak yorumluyor. Ancak Foreign Affairs’ın nisan analizinde ileri sürülen “Şi ABD’nin zayıflamaya devam etmesini istiyor ama görece istikrarlı bir dünya düzenini ayakta tutmaya devam etmesini de... Çin, kontrolsüz bir çöküşü, öngörülemeyen, saldırgan bir ABD’yi karşılamaya henüz hazır olmadığımı düşünüyor” yorumu da yanlış değil.

Özetle, “şok 3.0” kavramı üretim kapasitesi ya da ticaret dengeleri üzerinden sarsıcı bir etkiyi değil, uluslararası dengeler üzerinde, savaş sonrası dönemde, giderek daha belirgin biçimde hissedilecek sarsıcı bir etkiyi betimliyor.

/././

‘Önce yavaş yavaş...

Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır:  “Önce yavaş yavaş, sonra aniden.” Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.

2026’nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma.  W.H. Auden’in, 1947’de “Anksiyete Çağı” şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o “Nereye gidiyoruz” sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.

ENTROPİ ÇAĞI

Kapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür.  W.B. Yates’in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. Borçlar sürdürülemez eşiklerde, orta sınıflar yapısal olarak eriyor, bölgesel enerji şokları eşzamanlı dalgalar halinde yayılıyor. Tedarik zincirleri, ticaret artık yalnızca ekonomik faaliyetler değil, stratejik araçlar. Batı merkezli sistem 2008 krizinden bu yana yama üstüne yama ile ayakta tutuldu. Şimdi o yamaların dikişleri atıyor: Entropi hızlandı!

Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise “seçici istikrarsızlık”,  hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; Çin’in enerji maliyetlerini, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.

KURTZ’TAN PALANTİR’E

Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde “anksiyeteyi” koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.

Üstelik artık, gerçekliğin bizzat kendisi de aşınıyor. Deepfake’ler kamusal alanı belirsizlik labirentine çeviriyor, algoritmalar algıyı şekillendiriyor, yapay zekâ sistemleri insan denetiminin sınırlarını zorluyor. Her şey kaydediliyor, ama hiçbir şey tam anlamıyla güvenilir değil. Bu maddesizleşme (dematerialisation) sürecinde gerçekliğin zemini çözülürken fiziksel yıkım bütün ağırlığıyla sürüyor: İnsansız savaş araçları okulları, hastaneleri, kentleri, su ve enerji kaynaklarını yakıp yıkıyor.

Joseph Conrad, Karanlığın Kalbi romanında, Kurtz’u “medeniyetin” sınırlarının ötesine gönderdiğinde, aslında vahşetin dışarıda değil, “medeniyetin” içinde olduğunu gösteriyordu. Kurtz’un son sözleri, “Dehşet! Dehşet!” bir çığlık değil, bir farkındalıktı.

Devlet güvenliği ve sermaye için optimize edilmiş veri entegrasyonu, gözetim altyapısı, savaş algoritmaları; kısacası hayatın her alanına uzanan bir enformasyon ağıyla Palantir ve kurucusunun tekno-faşist “manifestosu”, bu karanlığın en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Kurtz sömürgeleştirmek için Kongo’nun derinliklerine gitmişti; Palantir ise eğitimden sağlığa, sosyal sigorta kayıtlarından seçim kütüklerine, haritalardan kişisel verilere kadar uzanan geniş veri alanları üzerinde egemenlik kurarak onları sömürgeleştiriyor. Ekranlara bakar, seçenekleri tıklarken bir gözün biteviye bizi izlediği aklımıza bile gelmiyor. Bunlar silahla kurulanlardan çok daha katmanlı egemenlikler.

Şimdi, “yavaş yavaş...” dönemindeyiz. Ya sonra?

                                                          /././

-Mehmet Ali Güller- 

Egemenlik, haklar ve Tele1 

Ulusal egemenlik soyut bir kavram değildir. Ulus egemenliğini somut şekillerde kullanır.

Ulusun egemenliğini kullanmasının en somut hali oy kullanması ve temsilcilerini yönetici olarak seçmesidir. Ama bir süredir ulusal egemenlik, sadece bu haline, ulusun beş yılda bir oy kullanmasına indirgenmiş durumda.

Oysa ulusun egemenliğini kullanması bununla sınırlı değildir. Ulus sadece seçerek değil, örgütlenerek, düşüncesini açıklayarak, alanlara çıkarak, eylem yaparak, hatta “direnme hakkını” kullanarak egemenliğini uygular. Bunlar anayasalarda siyasi parti, dernek ve sendika kurma, toplantı ve gösteri hakları olarak yer alır.

Başka?

ULUSUN HABER ALMA HAKKI

Ulusun egemenliği, haklarını “kayıtsız şartsız” kullanabilmesi ile ilgilidir. Ulusun/milletin en önemli anayasal haklarının başında haber alma hakkı gelir. Bu da düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, bilgi edinme hakkı vb. haklar üzerinden sağlanır.

Oysa bir süredir ne acı ki Türkiye, halkın haber alma hakkının en sert şekilde engellendiği bir ülkeye dönüşmüş durumda. Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle gazeteciler sıra sıra hapis yatıyor. Son örnekler Alican Uludağ ve İsmail Arı oldu.

Sırf gazetecileri hapse atabilmek için çıkarılmış kanun var: “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” diyerek gazetecilerin üzerinde kılıç gibi kullanılıyor.

Tabii bazı tür gazeteciler üzerinde uygulanıyor. Örneğin “Şimşek’in enflasyonla mücadele programı çöktü” manşetini Yeni Şafak yerine muhalif bir gazete atmış olsaydı, ertesi sabah şafak operasyonu başlardı.

Neyse, asıl tartışmak istediğim başka.

MERDAN YANARDAĞ’IN İSYANI 

Görmüşsünüzdür mutlaka. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, el koyduğu televizyonumuzu, Tele1’imizi satışa çıkardı. Hem de 28 Milyon TL’ye.

Bu para, İstanbul’da iyi bir semtte ev parası artık. Demek ki bir yandaşa ucuza peşkeş çekilmek isteniyor.

Tele1’in kumpasla içeri atılan genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ, haliyle isyan etti. Bunun bir “yağma ve çökme operasyonu” olduğunu söyledi ve kendisine yapılan operasyonun asıl amacına işaret etti: “Yalan ve iftiraya dayalı ‘casusluk’ kumpasının amacı böylece bir kez daha tartışmasız şekilde gözler önüne serildi. Amaç Tele1’e çökmek, susturmaya çalışmaktı.”

OPERASYONUN AMACI

Her tarafından hukuksuzluk dökülen bir operasyondur bu: 

Merdan Yanardağ Tele1’in sahibi değil yöneticisi ama buna rağmen Yanardağ’a “kumpas casusluk” davası açılır açılmaz kanala el koydular, kayyım atadılar.

Ve bırakın hükmü, Merdan Yanardağ daha mahkemeye bile çıkmadı, daha savunmasını bile yapmadı, ama hızla kanalı satma peşindeler.

Asıl mesele budur: Yapılan operasyon Tele1’den çok, halkın haber alma hakkına yapılmaktadır. Tele1’e bizler çıkıp doğruları anlatamayalım ve yerimize Nagehan Alçı boy gösterebilsin diye bu operasyon özetle.

YANARDAĞ’IN HEPİMİZE ÇAĞRISI 

Başta belirttiğimiz gibi ulusal egemenlik soyut değil, somuttur. Ulus, somut haklarını kullanarak kayıtsız, şartsız egemenliğini kullanmış olur. Ulusun haklarını kullanmasına engel olmak, egemenlik ilkesine aykırıdır.

Ulusun, milletin, halkın en önemli haklarından biri de haber alma hakkıdır. İşte Tele1’e yapılan operasyon, bu hakkın engellenmesi operasyonudur.

O nedenle Merdan Yanardağ’ın şu çağrısına hepimiz omuz vermeliyiz: “Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, Cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: Tele1’in yağmalanmasına engel olalım, bize sahip çıkın!”

/././

Sharett’in günlüğü 

Lübnan’ın güneyini işgal eden İsrail askerleri Mossad’ın uzun süredir tehdit ettiği El Ahbar muhabiri Emel Halil’i takip edip sığındığı evde öldürdü.

Bu haberi görünce sosyal medyada şöyle yazdım: “İsrail bir devlet değildir, terör örgütüdür. Bu başından beri böyledir. Filistinlilere terör uygulayan Siyonist örgütler, İsrail kurulurken ordu, emniyet ve istihbarat kurumlarına dönüştüler.”

TERÖRİSTLER SIRA SIRA BAŞBAKAN OLDU 

Ufuk Ötesi köşesinin takipçileri anımsayacaktır. 17 Mayıs 2021’de bu köşede “İsrail ve Terör” başlıklı bir yazı yazmıştık. İsrail devletinin terör örgütleri üzerine inşa olduğunu örnekleriyle incelemiştik:

İlk Siyonist terör örgütü Haganah’tır, “savunma” demektir, 1920’de “sendika” olarak kuruldu. Ancak 1936’dan itibaren “askeri örgüt” oluşturdu. Diğer örgütlerle birlikte 1948’de İsrail’in resmi ordusuna dönüştü. David Ben Gurion, İzak Rabin, Ariel Şaron gibi İsrail başbakanları Haganahçıydı.

Haganah’ın Kudüs komutanı Avraham Tehomi, 1931’de ayrılıp kendi örgütünü kurdu: Irgun. 1943’te Irgun’un liderliğine, daha sonra İsrail başbakanı olacak Menahem Begin getirildi. Irgun da Haganah gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Stern, 1940’ta Abraham Stern tarafından kuruldu. İsrail başbakanlığı yapacak olan İzak Şamir, bu örgütün önemli liderlerindendi. Bu örgüt de diğerleri gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Bu üç örgüt dışında Şatiron, Lohmei gibi daha küçük ölçekli başka Siyonist terör örgütleri de vardı ve hepsi İsrail’in “güvenlik aygıtına” dönüştüler.

BAŞBAKANLARIN TERÖR FAALİYETLERİ 

Bu örgütler, 1 Ekim 1945’te işbirliği kararı aldılar ve “kaçak Yahudi göçlerini önlemekle görevli” İngiliz askerlerine karşı bazen birlikte bazen tek tek terör saldırıları düzenlediler:

Örneğin 31 Ekim-1 Kasım 1945 gecesi Filistin’deki demiryolu ağının 153 noktasını bombaladılar; 27 Aralık 1945’te 10 polisi öldürdüler; 20 Şubat 1946’da Hayfa radar istasyonunu havaya uçurdular, 25 Nisan 1946’da 7 İngiliz askerini öldürdüler; 18 Haziran 1946’da 6 İngiliz subayını kaçırdılar.

Örneğin, Menahem Begin komutasındaki Irgun, 22 Temmuz 1946’da İngiliz subayların kaldığı Kral Davud Oteli’ni bombaladı, 92 kişiyi öldürdü.

Bu örgütler, aynı süreçte Filistinlilere terör saldırıları da düzenlemeye başlamışlardı. Çapları gittikçe büyüyen bu terör saldırılarından biri, örneğin Irgun ve Stern’in birlikte 9 Nisan 1948’de Deir Yasin’e saldırıp 254 Filistinliyi katletmesiydi.

PAPPE’NİN MASKESİNİ İNDİRDİĞİ YALAN 

Ilan Pappe adını duymuşsunuzdur. İsrailli tarihçi ve akademisyendir. İsrail ve Filistin konusunda çok önemli kitapları vardır. Onlardan biri “İsrail Hakkında On Mit” ismini taşıyor (Nika Yayınevi, 2018).

Pappe’nin kitabında maskesini düşürdüğü yedinci mit şu: “İsrail Ortadoğu’daki tek demokrasidir.” Pappe bunun bir yalan olduğunu belirtiyor. Dahası, bazı akademisyenlerin, “İsrail demokrasiydi, 1967’den sonra aşındı” tezine de karşı çıkıyor, İsrail’in 1967’den önce de demokrasi olmadığını örneklerle gösteriyor.

Pappe, İsrail devletini bir “askeri terör devleti” olarak niteliyor. İsrail’in Filistinlileri topraklarından çıkarabilmek için yaptığı terör eylemlerini listeliyor; örneğin 1956’da 49 Filistinli köylünün nasıl katlediğini anlatıyor.

İSRAİL’İN KUTSAL TERÖRÜ

Size bir başka kitaptan daha bahsetmeliyim: Livia Rokach’ın “İsrail’in Kutsal Terörü” adlı kitabı. Şimdilerde baskısı var mı bilmiyorum, elimdeki baskı, Belge Yayınları tarafından 1984’te yapılmış. Kitap, Moshe Sharrett’in özel günlüğünü inceleyerek İsrail’in terörünü belgeliyor.

Moshe Sharett İsrail’in ilk dışişleri bakanı, 1948-56 arasında dışişleri bakanlığı yaparken aynı zamanda 1953- 55 arasında ek olarak başbakanlık görevini üstlendi. Sharret görevi sırasında hangi kararların nasıl alındığını belgeleyen bir “siyasi günlük” tutmuş. Bu günlüğün yayımlanmasının nasıl engellenmeye çalışıldığı başlı başına bir konu ama sonuçta 1979’da yayımlandı.

Sharett’in günlüğü özetle İsrail “güvenlik aygıtının”, David BenGurion, Arik Sharon ve Moshe Dayan’ın örtülü askeri opeasyonlarını, terör eylemleriyle Arap ülkelerinde nasıl istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını, Güney Lübnan, Batı Şeria ve Gazze’yi yutmak için nasıl komplolar düzenlediğini sergiliyor.

Kısacası, İsrail’in bir “terör örgütü” olduğunun belgesi aslında bu günlük.

/././

Hürmüz savaşının 7 etkisi 

ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.

Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi: “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkânsız.”

Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a kasımda seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek. Ve ABD tabloyu değiştiremezse bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:

DOLARDAN ÇIKIŞ VE YUAN’IN ROLÜ

1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü Yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek.

İşte ABD İran’ı aşamayınca dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte Yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.

ABD’NİN GÜVENLİK ŞEMSİYESİ SORUNU

2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu.

3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.

ATLANTİKTE AYRIŞMA

4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.

5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır.

İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Birçok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.

İSRAİL SALDIRGANLIĞI GEMLENECEK

6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak.

ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak.

Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.

7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.

                                                                 /././

Cumhuriyet


Yeryüzü artık nötr değil -Fide Lale Durak/soL-

Güncel bir ekolojik sanat pratiği, kendi doğasını korumaya çalışan halkla, mahalleliyle, yani doğrudan mücadele eden öznelerle buluşabildiği ölçüde anlam kazanabilir. Böylece işaret ettiği şey bir uzlaşma değil, açık bir taraflaşmaya dönüşür.

Arazi Sanatı, çoğu zaman doğaya bir geri dönüş hikâyesi olarak anlatılır: Sanatçının galeriyi terk edip yeryüzüne yönelmesi, doğayla “doğrudan” bir ilişki kurması... Oysa bu anlatı, başından itibaren eksiktir. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca doğa değildir. Doğa, her zaman belirli mülkiyet ilişkileri, emek süreçleri ve iktidar biçimleri içinde vardır. 

1960’ların sonunda ortaya çıkan Arazi Sanatı, beyaz küpü terk etme iddiasını taşıyan önemli bir sanat hareketiydi. Sanatçılar, sanat eserlerinin metalaşmasına karşı çıkarken, bu metalaşmaya aracılık eden galeri ve müzelere de muhalif bir tutum geliştiriyordu. Elbette akımın ortaya çıkış nedenleri arasına dönemin çevreci hareketlerini de eklemek gerekir. Kapitalizmin çevreye olan pervasızlığı, endüstrileşmenin ve kentleşmenin yarattığı tahribata karşı doğa kutsanıyordu. Eserler çoğunlukla doğada üretiliyor ya da doğaya bırakılıyor ve genelde doğada bulunan malzemeler kullanılıyordu.

Ancak bu hareketin maddi koşulları, onun sınırlarını da belirliyordu. Örneğin Spiral Mendirek için Robert Smithson, Utah’taki bir tuz gölünün kıyısına tonlarca kaya ve toprağı yerleştirerek devasa bir spiral form inşa etmişti. Bu iş, doğanın zamanla değiştirdiği, kimi zaman su altında kalan, kimi zaman açığa çıkan bir yapıydı. Spiral Mendirek, Smithson’ın arazi hakları edinmesini ve toprak taşıma ekipmanı kullanmasını gerektiren ilk eseridir.

1Robert Smithson, 1970, Spiral Mendirek. Utah’ın Büyük Tuz Gölü’nün kuzeydoğusunda, taşlar, algler ve diğer organik malzemelerden (toplam 6 bin ton) oluşan, 457 metre uzunluğunda ve 4,5 metre genişliğinde bir spiraldir. Vancouver’daki Ace Gallery ve Dwan, çevredeki bazalt kayalar ve topraktan spirali oluşturmak için bir toprak taşıma şirketini finanse etmiştir.

Benzer şekilde Güneş Tünelleri ile Nancy Holt, çölün ortasına yerleştirdiği dev beton silindirlerle güneşin hareketini çerçeveleyen bir düzenek kurmuştu. Nancy Holt, her biri 2,7 metre çapında dört devasa beton silindiri konumlandırarak tünellerini yaz ve kış gündönümlerinde güneşin doğuş ve batışıyla örtüşecek şekilde kesin coğrafi noktalara yerleştirmiş ve astronomiye duyduğu ilgiden dolayı silindirlere farklı boyutlarda delikler açarak seçili takımyıldızların gölgelerini oluşturmuştu. Bunlar sırasıyla Draco, Perseus, Columba ve Oğlak (Capricorn) takımyıldızlarıydı.

1Nancy Holt, 1973-76, Güneş Tünelleri. Her biri 5,5 metre uzunluğunda ve 2,7 metre çapında dört büyük beton tünelden oluşur. Bu tüneller “X” biçiminde yerleştirilmiş olup toplam uzunluk 26 metredir. Her tünel, yaz veya kış gündönümünde güneşin doğuşu ya da batışıyla hizalanır.

Bu işler doğayı bir yüzey değil, bir süreç olarak ele alıyordu. Ancak aynı zamanda şu soruyu da açıkta bırakıyordu: Bu müdahaleler hangi kaynaklarla ve nasıl bir emekle mümkün oluyordu?

Fakat Arazi Sanatının bu “kaçış” anlatısının içinde daha baştan bir çelişki vardı. Beyaz küpü terk etmek isteyen bu pratik, daha en baştan sermayeye oldukça bağımlıydı. Çölün ortasında tonlarca taşın yer değiştirdiği, ağır makinelerin kullanıldığı, geniş arazilerin tahsis edildiği bu projeleri gerçekleştirmek ciddi finansal kaynaklar olmadan mümkün değildi. Yani galeri duvarlarından kaçan sanat, başka bir iktisadi düzlemin içine yerleşti.

Bu noktada Dia Art Foundation gibi kurumların rolü belirleyici oldu. Dia, Arazi Sanatı ve benzeri büyük ölçekli işlerin üretimini finanse etti, arazileri satın aldı ve bu işleri koruma altına aldı. Bu bir yandan üretimlerin sürekliliğini sağladı, diğer yandan ise onları mülkiyet ilişkileri içine yerleştirdi. Başka bir deyişle, doğaya açılan sanat pratiği, yeniden kurumsal bir çerçeveye, üstelik kapitalist mülkiyet rejiminin kurallarını işleten bir çerçeveye, geri döndü.

Dolayısıyla Arazi Sanatının erken dönemi sermayeye bir yeniden eklemlenme süreci olarak okunabilir. Yeryüzü burada satın alınan, korunan ve yönetilen bir yüzeye dönüşür. Bu durum, doğa üzerindeki mülkiyet tartışmalarıyla doğrudan paralellik kurar: koruma ile sahiplenme arasındaki ince çizgi kapitalizm lehine bulanıklaşır.

Türkiye’de ve dünyada yaşanan ekolojik krizler artık ortada bulanık da olsa bir çizginin kalmadığını gösteriyor. Ama belki daha önemli bir kırılma başka yerde: sanatın politik alanının eskisi kadar açık olmamasında yaşanıyor.

1960’larda, 70’lerde, hatta 80’lerde bile kapitalizmi eleştiren işler büyük kurumlar, vakıflar ya da zengin koleksiyonerler tarafından finanse edilebiliyordu. Joseph Beuys bunun iyi bir örneği. 7000 Meşe işi, hem güçlü bir politik söylem taşıyordu hem de büyük kurumsal destek almıştı.

Ama bu destek hiçbir zaman tamamen “bedelsiz” değildi. Eleştiri vardı ama aynı zamanda eleştirinin sınırları da vardı. Sadece sistem, kendini tamamen rahatsız etmeyen eleştirilere alan açıyordu.

Bugün ise alanın biraz daha daraldığı görülüyor. Sanat gerçekten sert bir söz söylediğinde, çoğu zaman arkasında büyük bir kurum ya da sponsor bulması imkânsız hale geliyor. Sanatçının eserleri için finansal kaynak bulmak zorunda bırakıldığı toplumsal yapıyı ise şimdilik tartışmanın dışında tutmak gerekir. Sermayenin sanata yaklaşımındaki bu dönüşüm, emperyalist devletlerin savaş politikalarıyla doğrudan bağlantılı. Artık kontrolü ellerinde tutabildikleri bir muhalif söze dahi ihtiyaç duymuyorlar.

Bugün Arazi Sanatını yeniden düşünürken önemli bir şey ortaya çıkıyor:
Büyük, iddialı, politik işler artık sadece kolektif bir zeminle ayakta kalabilir. Yoksa ya kurumsal olarak “yumuşamaya” ya da görünmez hale gelmeye mahkum.

Bunun iyi bir örneği, bugünkü çevre temalı büyük ölçekli kurumsal projeler. Mesela büyük müzeler ve sponsorlar tarafından desteklenen “iklim sergileri” politik bir çatışma üretmek yerine, ekolojik krizi estetik bir temaya dönüştürüyor. Doğa yanıyor ama sergi dili sakin kalıyor, mesele gösteriliyor ama taraf olunmuyor.

İşte bu yüzden mesele tekrar başa dönüyor: Güncel bir ekolojik sanat pratiği, kendi doğasını korumaya çalışan halkla, mahalleliyle, yani doğrudan mücadele eden öznelerle buluşabildiği ölçüde anlam kazanabilir. Böylece işaret ettiği şey bir uzlaşma değil, açık bir taraflaşmaya dönüşür.

Yeryüzünün yeniden paylaşıldığı bugünün dünyasında, sanatın ayaklarının yere basması ancak bu karşılaşma ile mümkün olabilir. Aksi halde doğaya yapılan her gönderme, kolaylıkla estetize edilmiş bir mesafeye geri çekilme riski taşıyor.

Yeryüzü artık nötr değil bir mücadele alanı. Bu alanın kime ait olduğu sorusu, sanatın da cevabını vermek zorunda olduğu bir soru ve sanat bunu tek başına arayamaz. 

Arayışı olan sanatçılarla 1 Mayıs’ta buluşmak üzere…

Fide Lale Durak/soL

Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi + Savunucuları da aynı fikirde: Trump’ın “akıl sağlığı” kötü + İspanya, Slovenya, İrlanda önleyemedi! AB-İsrail suç ortaklığı sürecek -Mustafa K.Erdemol/halkTV-


Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi 

Bir çok açıdan “ilk”lerin adamı olan ABD Başkanı Donald Trump’ın, öfke duyduklarına karşı “intikamcı/kinci” bir tarafı oluşu şaşırtıcı gelmiyor artık. Kızgınlıklarına alet etmediği hiç bir şey yok. Nerede kapanmış ya da ertelenmiş bir sorun varsa canını sıkanların önüne koyuyor. Bunları bir şantaj aracı olarak kullandığı da malum.

Sadece kişilere değil, aynısını devletlere de, öneğin İran savaşını desteklememelerinden ötürü pek kızdığı NATO üyesi müttefiklerine de yapıyor. BIr süredir ABD’nin eski sömürge topraklarında Avrupa’ya verdiği desteği çekebileceğini ima ettiğini duymuşsunuzdur.

Trump için bir zamanlar sıkı müttefik olmak da hedef olunmayacağı anlamına gelmiyor. Örneği İngiltere’dir. Dış politikada ABD’yi yıllardır, körü körüne, adım adım izleyen Londra’ya bile İran savaşında destek vermediği gerekçesiyle “savaş açmış” durumda. ABD medyası yazdı; Pentagon’dan sızan bir e.maile göre ABD’li yetkililerden biri İngiltere’nin Falkland Adaları üzerindeki hak iddiasını gözden geçirebileceklerini söylemiş.

Öncelikle şu “sızma” türü açıklamalara itibar etmemeli, çünkü bu tür bilgiler “sızmaz”, “sızdırılır”. Yani İngiltere’ye henüz resmi olarak alınamayacak bir tutum konusunda sanki almaya “niyetliymiş” gibi yaparak “rahatsızlık” vermeyi amaçlıyor Trump. Bu nedenle bu niyetin “sızdırılması” gerek haliyle.

Zamanlama da uygun. Trump, malum, Arjantin’in “tuhaf” Devlet Başkanı Javier Miley’i çok seviyor. Miley, bir süredir, şu anda İngiltere’nin işgalinde olsa da Las Malvinas'ı (Falkland Adaları’na Arjantinlilerin verdiği ad) yeniden topraklarına katmak için diplomatik yolları kullanacağını söyleyip duruyor. Hatta adaların 1997'de Hong Kong'un Çin'e devredilmesine benzer bir şekilde devredilmesini de talep ediyor. Trump’la yakınlığının da verdiği rahatlıkla sık sık dile getirir oldu bunu.

Hem Arjantin hem de İngiltere, Falkland Adaları'nın kendilerine ait olduğunu savunuyorlar. Arjantin, yeni bağımsız olan devletlerin sömürge sınırlarını miras alması gerektiğini belirten “Uti Possidetis Juris” ilkesini öne sürerek, bu ilkenin bu anlaşmazlığa uygulanması gerektiğini söylüyor.

Adalar 1883’ten beri İngiliz işgali altında. 1982’de Arjantin’in adalara asker çıkarması üzerine İngiltere ile arasında savaş çıkmış, savaş sonucunda Arjantin orduları çekilmek zorunda kalmıştı. Uzun yıllar gündemin üst sıralarında olmasa da “kriz” noktalarından biri olmaya devam etti Falkland Adaları. 2013’e kadar gelmiş bir sorundur da üstelik. Sözkonusu yıl adada yapılan referandum sonucu, çoğu İngiliz kökenli olan halkın yüzde 99,8’inin İngiltere’ye bağlı kalmayı istediği ortaya çıkmıştı.

Sızdırmadaki amaç başarıya ulaşmış görünüyor. Çünkü İngiltere hükümeti, ABD’nin Falkland’a ilişkin Londra’ya yakın görüşlerini değiştirebileceği iddiaları karşısında açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Başbakanlık, “sızdırılan” Pentagon raporu üzerine Falkland Adaları’nın egemenliğinin ‘Birleşik Krallık’a ait’ olduğunu açıklayarak sert bir tonla “Birleşik Krallık’ın tutumu net. Bu uzun süredir devam eden bir tutum. Değişmedi, böyle kalacak” dedi.

Arjantin ile İngiltere arasında yaşanan savaşa bizim medyada “magazine savaşı” denmişti, hatırlarım. Avrupa’nın göbeğinde (oysa ne Arjantin ne İngiltere Avrupa’nın göbeğindedir) iki ülkenin savaşının “oyun” olabileceği düşünüldüğünden.

Oysa bine yakın kişi ölmüştü savaşta. İngiltere ile Arjantin yeniden kavgaya tutuşurlar mı bilinmez, ama eğer bir kez daha olursa öncekinden daha korkunç sonuçları olur kesinlikle. İngiltere savaş sırasında Arjantin’de faşist diktatörlük olmasından da yararlanmıştı. Dünya faşist Arjantin’i değil, “demokrasinin beşiği” İngiltere’yi desteklemişti. Bugün Arjantin’de de “demokrasi” var, dolayısıyla böyle bir kapışmada İngiltere’nin işi eskisi kadar kolay olmaz.

Trump’ın ara vermeden sürdürdüğü kışkırtmalarına ragmen İngiltere Kralı’nın yakında ABD’yi ziyaret edecek oluşu da ilginç değil mi?

Bakalım Kral III. Charles “gitme” diyenlere kulak asacak mı?

/././

Savunucuları da aynı fikirde: Trump’ın “akıl sağlığı” kötü 

Uluslararası ilişkilerde bireylerin rolüne, ortaya çıkan sonuçlar üzerindeki etkisine az önem verilir bilindiği gibi. Olanı biteni kişilerden çok koşulların belirlediğine inanıldığından böyledir bu. Ancak, politikacılığının yanı sıra çok önemli bir akademisyen de olan eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger böyle düşünenlerden değildi. “Tarihi kişisel olmayan güçlerin yönlendirdiğine inanma eğilimindeydim. Ancak pratikte kişiliklerin yarattığı farkı da anlayabildim" der. Doğrusunu isterseniz, fazla abartmamak koşuluyla, bendeniz de “kişiliklerin” kimi gelişmelerde olumlu/olumsuz roller oynadığına inanmaktayım.

Dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın “ruh sağlığı”nın, sadece onu ilgilendiren bir mesele gibi görülmesini doğru bulmam. ABD siyasi sisteminin kendisini – Başkanlardan gelecek olanlar dahil- her türlü tehlikeye karşı koruma altına almış olduğu doğrudur. Ancak Trump’ın son zamanlarda gittikçe vahimleşen ruh halinin koruma altındaki “müesses nizam”da gedikler açma olasılığı artmakta.

Trump’ın “Amerikan sistemine” yönelik eleştirileri, temsilcisi olduğu kesimlerin “ideolojisini" içeriyordu başlangıçta. “Amerika’nın yeniden büyük yapılması”“içe kapalılık”“dışarıya müdahele etmeme” gibi tutumlar almasında temsil ettiği kesimlerin çıkarları etkiliydi. Ancak Trump’da son zamanlarda bir tür “delirium” görülmekte. Zihinsel fonksiyonlarına bağlı kafa karışıklıkları yaşadığı gün gibi ortada.

USA Today gazetesinde okudum; Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, birçok bağımsız seçmen ile bazı Cumhuriyetçiler de dahil olmak üzere Amerikalıların çoğunluğu, Trump'ın yaşlandıkça daha dengesiz hale geldiğine inanıyormuş. ('Needs to be examined' MAGA figures questioning Trump's mental fitness).

Yazıda eski Fox News sunucuları Megyn Kelly ile Tucker Carlson'dan komplo teorisyeni Alex Jones ile podcast sunucusu Candace Owens'a kadar önde gelen muhafazakar yorumcuların, başkanın ruh sağlığının yerinde olmadığına ilişkin görüşlerine yer verilmiş. 7 Nisan'da X'te yaptığı bir paylaşımda Trump'ı “soykırımcı bir deli” olarak nitelendirerek görevden alınması için ABD Anayasası'nın 25. Maddesi’nin uygulanması çağrısında bulunan Owens “Kongremiz ve ordumuz müdahale etmelidir, deliliğin ötesine geçtik” demiş lafını esirgemeden. Eski Beyaz Saray avukatı Ty Cobb, 31 Mart'ta eski CNN muhabiri Jim Acosta ile yaptığı röportajda, başkanın “açıkça deli” olduğunu söyleyerek “Her gece ortaya çıkan bu saçmalıklar, delilik ve ahlaksızlığın boyutunu ortaya koyuyor” sözleriyle Owens’i desteklemiş.

Bu lafları edenlerin hepsi muhafazakar, hepsi Cumhuriyetçi Parti’nin destekçisi. Siyasi bir itirazları yok Trump’a karşı. Aksine ilk Başkanlık döneminde Trump’ın en büyük destekçisi bunlardı.

Başkan’ın ruh sağlığına ilişkin söylediklerinde gerçeklik payı da var bu arada. Çünkü Trump’ın konuşurken ilgisiz konulara ani geçişlerinin sıklaştığına tanık olmuşlar defalarca. Yazıda şöyle anlatılıyor: “Örneğin, Mart ayında Beyaz Saray'da düzenlenen bir kabine toplantısı sırasında, başkan 5 dolarlık Sharpie kalıcı kalemlere olan sevgisinden bahsederek beş dakikalık bir konu dışı konuşma yapmasıyla şaşkınlık yarattı. O ayın başlarında, gazetecilere İran'daki savaşla ilgili bilgi verirken, konuşmasının ortasında durup Beyaz Saray perdelerine hayranlıkla baktı. ‘O perdeleri ilk dönemimde ben seçtim’ dedi.”

Başkan’ın kendini her fırsatta övme çabası da bir davranış bozukluğu olarak değerlendiriliyor. “Benden başka savaş bitiren Başkan olmadı hiç” derken Theodore Roosevelt’in, Rusya ile Japonya arasındaki savaşı sona erdirdiği için 1906 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazandığını aklına getirmiyor bile.

Anketler, Amerikan halkının da başkanın davranışlarının garipleştiğini fark ettiğini gösteriyormuş. Şubat ayında yayınlanan bir Reuters/Ipsos anketine göre, katılımcıların yaklaşık yüzde 61'i Trump'ın yaşlandıkça daha dengesiz hale geldiğini düşünüyor. (bk: Most Americans say Trump is growing erratic with age, Reuters/Ipsos poll finds | Reuters) Bu oran, bağımsızların yüzde 64'ünü, Cumhuriyetçilerin yüzde 30'unu içeriyor.

The National Association for the Advancement of Colored People (NAACP), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en eski, en büyük sivil haklar örgütüdür. Başkanı aynı zamanda CEO'su olan Derrick Johnson, 7 Nisan'da yaptığı açıklamada, “Bu başkan uygun değil, sağlığı bozuk, kendisi dengesiz “ demişti.

NAACP, Trump’ın görevden alınması için Anayasa’nın 25. maddesinin yürürlüğe konmasını talep ediyor. Örgütün,117 yıllık tarihinde ilk kez oluyormuş bu.

WSJ gazetesi de Trump’ın İran’ın ele geçirdiği iki ABD askerinin durumunun konuşulduğu “Situation Room”a (Durum Odası) “dengesiz davranışlar sergileyeceği” endişesiyle alınmadığını yazdı geçen gün.

Yani başlangıçta, temsil ettiği sınıflar yararına aldığı kararlar “delilik” gibi görünse de son derece “bilinçli”ydi kuşkusuz. Ancak ikinci döneminde gerçekten “ruh sağlığı” bozuluyor Trump’ın.

İran’a saldırısından da bunu anlamak mümkün

İran’a saldırmak akıllı insan işi değil çünkü.

/././

İspanya, Slovenya, İrlanda önleyemedi! AB-İsrail suç ortaklığı sürecek 

Avrupa Birliği’nin İsrail’in tüm suçlarına ortak olmaya devam edeceği bir kez daha tescillenmiş oldu. Dün Lüksemburg’da düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda sunulan İsrail - AB ticaret anlaşmasının askıya alınması önerisi Almanya ile İtalya’nın engellemesi sonucu rafa kalktı.

Kabul edilmesi zaten beklenmeyen bu önerinin görüşülmesini, başından beri İsrail faşizmine karşı tutum almış olan üç ülke, İspanya, Slovenya, İrlanda talep etmişti. Geçen hafta AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’a bu ülkeler adına gönderilen ortak mektupta, İsrail’in “insan haklarına aykırı olan, uluslararası hukuk ile uluslararası insani yasaları ihlal eden” eylemlerde bulunduğu, bunların AB ile İsrail arasındaki siyasi, ekonomik, ticari ilişkileri düzenleyen 1995 tarihli anlaşmayı ihlal ettiği vurgulanmıştı. Mektupta İsrail’in eylemlerine Gazze’de yürüttüğü soykırım niteliğindeki savaş ile işgal altında tuttuğu Batı Şeria’daki şiddet olayları, bunun yanı sıra Filistinlilere idam cezası öngören yasa örnek gösterilmişti.

Üç ülkenin de amacı İsrail saldırganlığından zarar görmüş olan Gazze, Batı Şeria ile Lübnan’da şiddet devam ederken AB’nin “kenarda kalamayacağını” göstermekti. Çabaları yetmedi, Birlik “kenarda kalarak” bir anlamda İsrail faşizminin cinayetlerine onay vermiş oldu.

AB’nin İsrail konusunda bölündüğünü gösteren bir gelişmedir bu tabii ki. Öneriyi engelleyen Almanya ile İtalya, faşist geçmişlerinin yüklediği “yahudi düşmanı” olma utancının da etkisiyle “antisemitik görünmeme” çabası içine girmiş olabilirler. Ama bugünkü tutumları da gelecekte hayli “utanca” yol açacak oysa. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un anlaşmanın askıya alınmasına karşı çıkarken bulduğu kılıf “kritik konular hakkında İsrail ile görüşebilmeliyiz” demek oldu. Bakan, ticaret anlaşmasının askıya alınması durumunda bile İsrail’le diyalog gerçekleştirilebileceğini biliyordu kuşkusuz. AB herhangi bir anlaşma yapmadığı birçok ülke ile diyalog kurmuyor mu? İsrail istemese bile onu diyaloga zorlayacak bir gücü de var üstelik. İran’a, bir dönemler Suriye’ye, Rusya’ya yaptırımlar uygulayan bir AB’dir söz konusu olan.

Toplantı öncesinde İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares’in, “her Avrupa ülkesinin, Uluslararası Adalet Divanı ile BM’nin insan hakları ve uluslararası hukukun korunması konusunda söylediklerini desteklemesini bekliyoruz” sözleri açıkca AB’ye “savunduğunuzu söylediğiniz ilkelerin yanında durun” demek aslında.

İspanya, Slovenya ile İrlanda ne antisemitler ne de İsrail’e özel bir düşmanlıkları var. Savunucusu oldukları Avrupa değerlerine ters düşen İsrail’le ticari ilişki sürdürmenin suça ortak olmak olduğunu düşünüyorlar sadece. Üstelik üyesi oldukları AB’ye söz konusu öneriyi sunmadan önce İsrail’e politikasını değiştirmesi yönünde defalarca çağrı yaptılar.

Üç ülke, İsrail’in, ilişkileri insan haklarına saygı ile bağlayan AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın 2. maddesini ihlal ettiğini savunuyor. Bu nedenle İrlanda ile İspanya, 2024 yılında anlaşmanın gözden geçirilmesi için ilk adımları atmış, ancak bu girişim İsrail’i destekleyen üye devletlerin desteğini alamamıştı. Daha sonra Hollanda’nın öncülüğünde başlatılan bir başka girişim, AB’nin bir değerlendirme yapmasını sağladı. Bu değerlendirme sonucunda İsrail’in anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini “muhtemelen” ihlal ettiği sonucuna varıldı. İlişkilerin bir kısmının askıya alınması da dahil olmak üzere olası ticari önlemler daha sonra görüşüldü. Ancak İsrail’in, Gazze’ye giren insani yardımı önemli ölçüde artıracağına dair taahhütte bulunmasının ardından bu önlemler uygulanmadı.

İrlanda ayrıca, ilk olarak 2018'de sunulan İşgal Altındaki Topraklar Yasası’nı yeniden gündeme getirmeye çalışırken İspanya ile Slovenya da işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerleriyle ticareti kısıtlamak için harekete geçmişti. Ağustos ayında Slovenya, İsrail işgali altındaki topraklarda üretilen malların ithalatını yasaklayarak bu tür bir adım atan ilk Avrupa ülkelerinden biri olmuştu. İspanya’nın da İsrail’in yasadışı yerleşim bölgelerinden ithalatı yasaklayan bir kararname çıkardığını, kararnamenin bu yılın başında yürürlüğe girdiğini de anımsatalım.

Bu üç ülke Mayıs 2024'te Filistin Devleti'ni resmen tanımıştı.

Çabaları üyesi oldukları AB’yi İsrail faşizminin “ticaret ortağı” kılığında “suç ortağı” olmaktan alıkoyamadı ne yazık ki.

Avrupa Birliği, İsrail’i protesto etmek için günlerce sokaklara dökülen üye ülkelerin halklarından da utanmadığını gösterdi böylelikle.

/././

halkTV


halkTV "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-


Bu Nasıl Bir Harita! Memleketi Eski AKP’li Vekile mi Ruhsatladınız?-Bahadır Özgür-

Şu sıra Ankara’da aylardır maaşlarını alamayan Doruk Madencilik işçileri açlık grevinde. Parayı ödemeyen maden şirket Yıldızlar SSS Holding bünyesinde faaliyet yürütüyor. Sahibi ise üç dönem AKP’den milletvekilliği yapmış olan Sabahattin Yıldız.

Yıldız, 2004 yılında Eti Gümüş Kütahya tesislerini özelleştirmeden almasıyla beraber hızla büyüdü. Bu özelleştirme o dönem ‘büyük soygun’ olarak nitelendirilmiş, tartışılmıştı. Çünkü stoklarındaki cevherin değeri ve kasasındaki para bile satılan rakamın üzerindeydi.

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-05-261.jpeg

Sabahattin Yıldız’ın ana işi madencilik. Bir ‘ruhsat zengini’ o. Özellikle kendi adına aldığı çok sayıda altın madeni ruhsatı bulunuyor. Holdingin elindeki ruhsatlar ise oldukça fazla. Toplam 2364 adet ruhsata sahip. Bunun 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme. Ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler, 205’i de enerji madenleri.

Şu harita şirketin kendi faaliyet raporundan alındı:

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-07-12.jpeg

İnsan sormadan edemiyor: Bu nasıl bir harita? Memleketi eski AKP’li vekile mi ruhsatladınız?

Hemen her madeninde sorun çıkan, işçilerin maaşlarının ödenmediği şikayet konusu olmuş, özelleştirme ihalelerindeki taahhütlerini yerine getirmemiş, defalarca cezalar kesilmiş birisi nasıl oluyor da sürekli maden ruhsatı toplayabiliyor?

Üstelik bu kişi Türkiye’nin en büyük çevre felaketlerinden birisine yol açtı.

18 Kasım 2021 günü, Yıldızlar SSS Holding’in bünyesindeki Nesko Madencilik’e ait atık havuzu göçtü. Ve ağır metalleri içeren 4 bin 500 ton zehirli atık Şebinkarahisar’ın verimli tarım arazilerine aktı. Bu madene ait atık havuzlarının yol açtığı tehlike sebebiyle 2014 yılında faaliyet durdurma kararı verilmişti. Ama işler durdurulmadı. Yeni atık havuzları inşa edildi. 2021’deki facia sebebiyle şirkete 12 milyon lira para cezası kesildi. Ve faaliyetin süresiz durdurulduğu açıklandı. Elbette sonra hemen faaliyet yeniden başlatıldı.

Yani Yıldızlar SSS Holding’in sicili epey kirli. Bugün işçilerin maaşlarını göz göre göre ödemeyen bir şirket olarak karşımıza çıktı. Ancak bu şirketin verdiği zarar görünenden çok daha fazlası. Çünkü Yıldız en fazla altın madeni ruhsatına sahip birisi. Trabzon’dan Kaz Dağları’na, Kayseri’den İzmir’e, Ankara’dan Hatay’a aklınıza gelebilecek her türlü cevherle ilgili binlerce ruhsatı bulunuyor.

/././

Abdülhamit'in Saatine 1.1 Milyon Veren Patron -Ayşenur Arslan- 

Dertlerini anlatmaya Ankara’ya yürüyen.. Ankara’da bırakın dert anlatmayı, tartaklanıp gözaltına alınan.. Son çare açlık grevine başlayan.. Dün de Enerji Bakanlığı’na yürümek isteyince üzerlerine biber gazı boca edilen madencileri biliyorsunuz. Madenin sahibi demiş ki, “Söylenenler doğru değil. Beş değil üç maaş ödeyemedik.”

Madenin patronu, Sebahattin Yıldız, AKP eski milletvekili. 2010 yılında Meclis’ten  “ÜSTÜN HIZMET ÖDÜLÜ” almış.

Böyle nadide bir şahsiyete “ar damarı çatlamış” falan denmez elbette. “Yuh” demek de uygun kaçmaz!

Öyle ya.. Kim bilir nasıl büyük hizmetlerde bulunmuş ki, Meclis’ten ödül almış. Yani şerefse şeref.. İnsanlıksa insanlık..

Hele biyografisinde bir bölüm var ki, cümle alemi kıskançlıktan çatlatır.

***

Beyefendi Ankara’da kendi adını taşıyan bir müze açmış. Arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği müzeye anlaşılan bir servet dökmüş. Müzenin en gözde parçası ise, 2010 yılında bir müzayedede kıran kırana yarışarak aldığı köstekli bir saat: 2. Abdülhamit’in saati.

Açılış fiyatı 180 bin lira.

Satışı ise 2010 yılının parasıyla 1 milyon 100 bin lira.

2q.jpeg

Haber, Hürriyet’te “Abdülhamit’in saatine rekor ücret” başlığıyla şöyle verilmiş:

“Çalışır durumdaki 18 ayar altın damgalı saat, eski Türkçe rakamlı beyaz mineli kadranlı ve ön kapağının merkezinde, lacivert mine işçilikli "Sultan II. Abdülhamid" tuğrası bulunuyor. Bordürleri ve arka kapak yüzeyi ince kalem işçiliğiyle yapılmış bitkisel motiflerle süslü.”

Ama Sebahattin Bey’in koleksiyonu bu kadarla kalmıyor. Mesela Wikipedia’ya bile konu olacak müzesindeki koleksiyon için şu bilgilere rastlıyoruz:

“ Osmanlı döneminden kalma maden işlemeleri, Sultan II. Abdülhamid'e ait bazı eşyalar ile Yıldız'ın kişisel saat ve tespih koleksiyonları sergileniyor.”

Saate verilen 1 milyon lira, hiçbir şey değil! Baksanıza Yıldız Sarayı’ın bütün cicilerine çökmüş Sebahattin Bey.

Bu arada sadece süs eşyası koleksiyonu yaptığı zannedilmesin. Maden ruhsatı konusunda da tam bir koleksiyoner. Kimi kaynaklara göre 2 bin 229 ruhsatla tam bir rekortmen.

***

İşte bu ADAM işçileri ya tazminatsız kapıya koyuyor ya da maaşlarının üzerine yatıyor ey okur!

sdds.jpeg

Üstelik, sorun sadece kaç gündür üç aylık mı beş aylık mı diye konuşulan maaşlar değil. Bağımsız Maden İş Sendikası’nın son açıklaması, açmış kutuyu, anlatmış kötüyü:

“• Türkiye kamuoyunun yanıltılmasını istemiyoruz. Doruk maden işçileri hukuka aykırı bir şekilde ücretsiz izne çıkartılıyorlar. Sadece 3 aylık alacaklarından ibaret değil bu alacaklar. 3 ay, 5 ay, 6 ay; biz bunların her birini birer birer işçi arkadaşlarla görüşerek tespit ettik. Sadece bunlarla sınırlı değil. TMSF devrinden sonra işçi arkadaşların içerideki çalışmış ve birikmiş yılları var, kıdem alacakları var. Yani tüm özlük hakları diye bahsettiğimiz alacaklar var.

“• Bu işletme TMSF'den devrediliyorken 800 işçi burada bulunmaktaydı. Burada işçiler Kod 4'ten, yani SGK'ya 4. koddan çıkışlar bildirildi. Bu, işverenin hiçbir haklı neden göstermeksizin işten çıkardığı anlamına gelir. Açılmış davalar kazanılmasına rağmen hiçbir tahsil yapılamadı. Dolayısıyla buradaki sorumluluk sadece 3 aylık işçilik alacağından ibaret değildir. İçeride yani devir öncesi Adularya işletmesinden çalışan, Adularya'dan sonra TMSF döneminde 6 yıl çalışmış olan, en son Doruk Maden İşletmesi'nde de devirden sonra 3 yıl çalışmış olan arkadaşlarımız var. Dolayısıyla bu arkadaşların talebi tüm özlük haklarının kendilerine ödenmesidir. “

Başta alnı secdeye değen adam, tüm Türkiye’ye duyurulur!

/././

‘Kafir polisler kafama sıkın’ dedim, sıkmadılar -İsmail Saymaz- 

İsrail’in İstanbul Konsolosluğu’na yönelik saldırının iki numarası Onur Çelik, binaya girmek için polislere ateş ede ede ilerlerken, vurularak yakalandı. Çelik, düştüğü yerde, “Kafir polisler, kafama sıkın” diye bağırarak, kendisi öldürtmek, sözde ‘şehit’ olmak istedi. “Kafir” diye hakaret ettiği polisler yaralı saldırganı hastaneye kaldırdılar.

Konsolosluğa 7 Nisan’da gerçekleştirilen saldırıda Yunus Emre Sarban ölü, Onur Çelik ve Ahmet İmrak ise yaralı olarak ele geçirildi.

Tedavisi tamamlanan Çelik’in 14 Nisan’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifadesi alındı.

Uyuşturucu bağımlısı.

Çelik, incelenmeyi hak eden bir profil. Kocaeli’nde 2001’de doğdu. Van nüfusuna kayıtlı. 10 yaşındayken, anne ve babası ayrıldı. Annesiyle sığınma evinde kaldı. Okuyamadı. Dini eğitimi de yok. Babası cinsel istismar suçundan yedi yıldır tutuklu. Kendisi uyuşturucudan sabıkalı. Ve halen bağımlı.

Oto yıkamacılık, araç kaplamacılık işleri ve tır şöförlüğü yaptı. Silah ticareti, hatta tarihi eser kaçakçılığı işine girdi. Üç ay önce 25 sikkeyi satmak üzere geldiği Edirne’de yakalanmıştı.

Hizbuttahrir

İki yıl kadar önce Hizbuttahrir örgütüne bağlı Köklü Değişim Dergisi’nin Gebze Temsilciliği’ne gidip gelmeye başladı. Derginin çağrısı üzerine İsrail Konsolosluğu önündeki protestoya katıldı. Gebze ve Yalova’da Gazze eylemlerinde de vardı. Çelik, ifadesinde, IŞİD üyesi olmadığını iddia etti. Türkiye’yi kafir gördüğünü belirterek, şöyle dedi: “DEAŞ, Hizbuttahrir ve El Kaide’yi terör örgütü görmüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni benimsemiyorum. Türkiye’yi kafir görmekteyim. Oy kullanmam ve okula çocuklarımı göndermem.”

Çelik, konsolosluk saldırısını birlikte planladığı Ahmet - Murat İmrak kardeşlerle Köklü Değişim Dergisi bürosunda tanıştı. Murat, dernekten ayrıldıktan sonra açtığı dükkanda haftada bir dini sohbet veriyordu. Çelik, sohbetin müdavimiydi. İmraklarla üç aydır samimiydi. Geçmişte IŞİD üyeliğinden tutuklanan Sarban’ı bir kadar önce Ahmet İmrak vasıtasıyla tanıdığını söylüyor, Çelik.

Uyuşturucu müptelasının rüyası

Çelik ve İmrak kardeşler sıklıkla araçla gezip sohbet ediyordu. Bir yolculuk sırasında sohbet İsrail’in Gazze’deki devlet terörüne bağlandı. Çelik: “Her buluşmamızda İsrail’in Filistin’e yaptığı soykırımı konuşuyor, İsrail’e ders vermemiz gerektiğini düşünüyorduk. İsrail’in hapisteki insanları idam etme olayı son nokta oldu. Bu beni çok etkiliyordu. Eylemden 3-4 hafta önce rüyamda Ahmet-Murat İmrak ve Yunus Emre Sarban’la Filistin’de İsrail ile savaştığımı gördüm. Şehit olduğumuzu görmedim.” Anlaşılan, uyuşturucu müptelasının rüyasıyla başlamış her şey.

Bir hafta önce planladılar

31 Mart.

Çelik ve İmraklar Darıca’da araçla dolaşırken, İsrail veya ABD Konsolosluğu’na saldırıyı planladılar. Diplomatları rehin alarak, taleplerde bulunacaklardı. ABD Konsolosluğu’na saldırmaktan, güvenliği aşamayacaklarını görüp hemen vazgeçtiler. İmraklar kilise ve sinagoglara saldırmayı teklif etti. Ancak ibadethanelere saldırı yanlış olacağını düşündüler. Haliyle İsrail Konsolosluğu’nda karar kıldılar.
Çelik, gece eşine “İsrail zulmüne karşı eylem yapacağım” diye haber verdi. Eşi Cansel, İmrakları kastederek, “Uyma onlara!” dedi. “Sizi polise şikayet edeceğim” diye tehdit etti.
Çelik, anlatıyor: “Eşime Ahmet ve Murat’ın yanlış yolda olduklarını, cihad için başımızda komutan olması gerektiğini söyledim. Eylem yapamayacağım anlattım. Eşim de sevindi.” Aslında yalan söylemişti. Aynı gece eşi ve çocuklarını, Konya’daki kayınpederinin evine bıraktı. Ertesi sabah Gebze’ye döndü.

İlk keşif

1 Nisan.

Çelik ve İmrak kardeşler keşif için İstanbul’a doğru yola çıktı. Polis barikatlarının yanında yürüdüler. Bir durakta oturdular. TOMA araçlarına ve nöbetçi polislere baktılar. Araçla konsolosluğun yakınına kadar gelebileceklerini gördüler. Murat İmrak, dönüş yolunda, saldırıya katılmaktan vazgeçtiğini söyledi. Zaten konsolosluğun boş olduğunu, içeride diplomat bulunmadığını anlattı. Diğer iki kişi ise Murat’ın kendilerini vazgeçirmek için yalan söylediğini düşündü. Onlar eylemde kararlıydılar.

İkinci keşif

2 Nisan.

Çelik ve Ahmet İmrak, gündüz keşfi için Gebze’den yola çıktı. Planın tekrar üzerinden geçtiler. Çelik, silah almak için Ataşehir’deki bir oto satıcına gidip 350 bin TL’lik aracını 230 bin TL’ye sattı. Araçsız kaldıkları için ilçeye Marmaray’la döndüler.

Silah temini ve atış talimi

3 Nisan.

Çelik ‘şehit olursa borçlu gitmemek için’ bazı borçlarına ödedi. Saldırıda kullanacakları aracı kiraladı. Ahmet İmrak, cep telefonunu 4 bin TL’ye sattı. Silah bulmaya giriştiler. Erdoğan Alaca’dan 50 bin TL karşılığında iki tüfek aldılar.

4 Nisan.

Çelik, İmrak ve Sarban buluştu. Sarban, “Silahları ayarladıysanız ne zaman saldırıya gidiyoruz” diye sordu. Çelik’ten tüfekleri ve 10 fişeği aldılar. Hereke’nin Tavşancıl mevkisindeki ormanlık alanda atış talimi yaptılar. Gece 50 bin TL ödeyip iki silahı satın aldılar.

5 Nisan.

Çelik, Erdoğan Alaca’dan 150 mermiyi aldı. Evde silahlarını denedi. Biri bozuktu. Gece kaçakçılarla buluşup bozuk silahı verdi, sağlamını teslim aldı.

6 Nisan.

Saldırı için bugünü seçmişlerdi. Ancak silahları temin edemedikleri için sonraki güne bıraktılar. Ahmet İmrak’ın cep telefonunu 4 bin TL’ye sattılar. Gebze’de iki av bayisine gittiler. Üç tüfek askısı, bir kamuflajlı pantolon, iki kemer, 450 domuz mermisi, 50 saçma, altı uzun namlulu tüfek şarjörü, bir bıçak, hücum yemeği, çanta ve eldiven temin ettiler. Gece Köşklüçeşme Mahallesi’ndeki mezarlıkta buluştukları bir kişiden üçüncü tüfeği aldılar. Osmangazi Köprüsü’ne gidip manzarayı seyrettiler.

‘Allahuekber’ diyerek…

7 Nisan.

Saldırı sabahı. Çelik’in evinden silahları aldılar. Çelik, iki adet taşı siyah bantla bantlayıp el bombası görüntüsü verdi. Sahte el bombaları ‘konsolosluğa girerken dikkati dağıtmak' içindi. Taşları yeleğinin ceplerine koydu. Saat 10’da yola çıktılar. Şöför mahallinde Çelik oturuyordu. Saat 12.30’da konsolosluk sokağına girdiler.
Çelik, bu saati seçmelerinin sebebini şöyle açıklıyor: “Konsolosluktan 12.30’da öğlen arasına çıkanları rehin alarak binaya girmenin daha kolay olacağını düşündük.” Aracı sağa çekip indiler. Bagajdan uzun namlulu tüfekler ve mermileri aldılar.

Polisler sıkmadı

Çelik, çatışan iki saldırgana “Önden ben gideceğim, arkamdan siz gelin” dedi.
Çelik, şöyle devam ediyor: “Uzun namlulu tüfeği aldıktan sonra direkt servis otobüslerinin bulunduğu yerdeki şahıslara ‘Allahuekber’ diyerek ateş ettim. Servis aralarında üniformalı polisler vardı. Polislere doğru beş-altı el ateş ettim. Vurulan polis olup olmadığını bilmiyorum. Arkamdan gelen İmrak ve Sarban’ın da Allahuekber diye tekbir getirdiğini duydum. Yolun solundaki konsolosluğa ateş ederek koşmaya başladım. Dört-beş kere tüfekle ateş ettim. Kimseyi vurup vurmadığım hakkında bilgim yok.” Çelik, polislerce vurularak, yere düşürüldü. Polisler yaralı saldırganı öldürmediler. Çelik ise “Kafir polisler kafama sıkın” diye bağırdı. Saldırgan anlatıyor: “Yaralıyken bana yardıma gelen polislere ‘Kafir polis’ diyerek, kendimi öldürtmek istedim. Kafama sıkmalarını istedim, sıkmadılar. Beni hastaneye getirdiler.”

Kanlı plan

İçeri girebilselerdi, - tabi binada diplomatların görev yaptığını zannediyorlar-, kanlı bir eylem yapacaklardı. Çelik’e göre plan şöyleydi: “Konsolosluğa girmeyi başarsaydım Filistin’de idam edilenler için video çekip içeridekileri rehin alacaktık. Video çekip rehineleri öldürecektik. Ancak çocuk ve yaşlıları öldürmeyecektik.”

/././

Laf başka icraat başka -Mehmet Tezkan- 

Meclis Başkanı Kurtulmuş’un 23 Nisan nedeniyle Meclis’te yaptığı konuşmayı dinlediniz mi? Veya bir yerlerde görüp okudunuz mu?

Defalarca okudum, ağzım bir karış açık kaldı. Bu ifadeler Numan beyin olamaz dedim. Danışmanları yazıp önüne koymuş o da okumuştur diye düşündüm…

Niye mi böyle düşündüm…Önce Meclis Başkanı’nın ifadelerine bakalım.

Dedi ki… Anayasa ve içtüzük çerçevesinde yeni bir reform perspektifine ihtiyacımız olduğu açıktır. Temsili genişleten, denetimi derinleştiren, yasama kalitesini yükselten, komisyonları daha etkili hala getiren, milletvekilliğini daha tesirli kılan ve vatandaşla temas kanallarını çoğaltan bir yaklaşım, siyasi sistemimizin önündeki şüphesiz en makul istikamettir.

Ve devam etti…Kastettiğim reform arayışı bir metin değişikliğinin ötesinde, siyaset tarzı meselesidir. Amaç, milletin sesinin daha çok duyulduğu, farklı kanaatlerin daha sağlıklı konuşulduğu ve uzlaşının daha sistemli üretildiği bir Meclis düzenini yaratmaktır.

Son noktayı şöyle koydu… Meclisler işlevsizleştiğinde toplumlar sokaktaki gerilimle idari katılık arasında sıkışıp kalır. Oysa milli irade siyasi farklılıkların meşru zeminde konuşulmasını sağlayan en meşru zemindir."

Bu ifadeler Kurtulmuş’a ait alsa, içselleştirmiş olması gerekir. Hayaya geçmesi için caba sarf etmesi gerekir. Siyasi hayatını bu fikirler çerçevesinde şekillendirmesi gerekir…

Ama Meclis Başkanı’nın sözleriyle yaptıkları birbirine uymuyor…

Mesela işlevsizleşen Meclis’in yaratacağı tehlikeye dikkat çekiyor ama Meclis onun döneminde tarihinin en işlevsiz dönemini yaşıyor. Yasama organının adı var kendi yok…

Denetimin derinleşmesinden söz etmiş Meclis’in denetim yetkisi yok ki!.. Bırakın denetlemeyi Meclis’in hükümete (tek kişi) soru sorma yetkisi bile yok. Sayıştay denetim bile Meclis tarafından kısıtlandı.

Komisyon desen AKP/MHP oylarıyla reddediliyor. Komisyon kurma adeti rafa kaldırıldı…

Yasama yürütmenin etkisi altına girdi…

Yasama yürütme ne isterse onu yapar hale geldi…

Kurtulmuş başkanlığını yaptığı Meclis’e sahip çıkmadı/çıkamadı. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadı. Anayasa Mahkemesi’ni yok saydı. Hapisteki milletvekilini oradan alıp Meclis’e getiremedi. Getirmeye teşebbüs dahi etmedi…

Onun döneminde bir milletvekili milletvekilliğini hücrede geçirmek zorunda kaldı…

Neden böyle davrandı diye soracaksınız?

Konforu bozulmasın diye olabilir mi? Lüksü kaçmasın diye olabilir mi? Oturduğu koltuk altından kaymasın diye olabilir mi? Başı ağrımasın diye olabilir mi?

Meclis Başkanı’nın icraatları ortadayken söylediklerine inanmak aklı zorlamak olur.

Bu sebeple diyorum ki; bu konuşmayı Kurtulmuş yazmadı. Birileri yazdı önüne koydu o da okudu…

İnanmayarak okuduğu o kadar belliydi ki!...

/././

200 dönüm araziyi verip "Yeter ki cezaevi yapın" dediler! Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş teklif 


Gümüşhane’nin Köse ilçesine bağlı Salyazı köyü sakinleri, yapılması planlanan kampüs tipi cezaevi için yaklaşık 35 milyon lira değerindeki 200 dönümlük araziyi bedelsiz olarak devlete hibe etmeyi teklif etti.


Gümüşhane’de Adalet Bakanlığı tarafından inşa edilmesi planlanan kampüs tipi ceza infaz kurumu için yer arayışları sürerken, Köse ilçesine bağlı Salyazı köyü sakinleri projeye talip oldu. Köy halkı ve muhtarlık, cezaevinin kendi köylerine yapılması için yaklaşık 35 milyon lira değerindeki 200 dönümlük araziyi devlete bedelsiz hibe etmeye hazır olduklarını açıkladı.

HAVALİMANI YAKINLIĞI AVANTAJ OLARAK GÖRÜLÜYOR

Salyazı Köyü Muhtarı Nurettin Karakoç, teklif ettikleri arazinin yapımı devam eden Gümüşhane-Bayburt Havalimanı’na sadece 3 kilometre mesafede bulunduğunu belirtti. Bölgede ekonomik bir hareketlilik yaratmayı hedeflediklerini ifade eden Karakoç, cezaevi projesinin bölgenin kalkınmasına büyük katkı sağlayacağını savundu.

"DEVLETİMİZE YÜK OLMAYACAK"

Muhtar Karakoç, projeye yönelik fedakarlıkları hakkında şunları söyledi:"200 dönümlük arazimizi hibe etmeye hazırız. Bu arazinin değeri yaklaşık 35 milyon lira civarında. Devletimiz tasarruf tedbirleri uygularken, böyle bir arazi teklifinin devlete fazla bir yük olmayacağını düşünüyoruz. Cezaevi buraya yapılırsa, yaz aylarında zaten yoğun olan köyümüz, yıl boyu canlı kalacaktır."

gumushane.jpg

KÖY HALKI YATIRIMI DESTEKLİYOR

Köy sakinleri de cezaevi projesinin köye getireceği nüfus artışı ve ekonomik canlanma beklentisiyle yatırımı destekliyor. Bölgede ulaşım sorununun havalimanı sayesinde aşılacağını belirten vatandaşlar, projenin Salyazı köyü için büyük bir avantaj olduğunu ifade etti. Bazı vatandaşlar ise arazinin 300 dönüme kadar çıkarılabileceğini belirterek, yetkililere çağrıda bulundu.

***

halkTV

200 dönüm araziyi verip "Yeter ki cezaevi yapın" dediler! Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş teklif


Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-

Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık- Dün...