Dolar ve ‘Donroe’
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump “Ülkeyi biz yöneteceğiz” diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika’yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini’ne atıfla “Donroe Doktrini” olarak tanımlıyor.
PETROL VE DOLAR
Venezüella, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, “ağır-acı” denen, özel rafinerilerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir “ganimet” değil. Bu petrolü göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil.
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri, dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. “Ağır-acı” petrolünü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezüella da bu, dolar egemenliğini tehdit eden ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu.
ABD’nin, yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkının tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.
UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK
Bu bağlamda, ABD, kaynaklarına çökmeye dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı, Venezüella’yı, adeta bir “uzaktan kumandalı sömürge” modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor.
“Demokratik muhalefet” lideri olarak sunulan Nobel Barış Ödüllü María Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro’yu seçmiş olduğu zımnen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro’nun ekibinden, Delcy Rodriguez görevi devraldı.
Trump yönetimi, Rodríguez’i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle “Hizaya getirilebilir” bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden bu tablo, “Sakın Venezüella’da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır’ı, Cezayir’i anımsatır biçimde) Maduro’yu feda etmiş olmasın” sorusunu akla getiriyor. Bu “tuhaf ortaklık” da Venezüella halkı için yeni bir “uzaktan kumandalı sömürge” statüsü anlamına geliyor.
BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ?
Venezüella’da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun “devrime” bağlılık vurgusu, “Bolivarcı milislerin” seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas’ta değil Washington’da yaşanıyor.
Venezüella, Kongre’nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, devlet başkanı kaçırıldı. ABD’de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, “olağanüstü hal rejiminin” yerleştiğini, “süreç olarak faşizm” hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD’nin başvurduğu bu “özel operasyonlar”, yalnızca Latin Amerika’yı değil, bizzat Amerika’nın kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içeride faşizmi hızlandırıyor.
2026’ya girerken ‘büyük resim’
2026’ya girerken karşımızda, ekstraksiyon emperyalizmi, bir “yeni faşist” dalga, yaşamın en temel alanlarında merkeze oturmaya başlayan “yapay zekâ”, hızlanan silahlanma yarışı ve “Z” kuşağı isyanlarıyla şekillenen bir büyük resim var... Diye başlarken ABD Venezüella’nın başkentini bombaladı ve Başkan Maduro’yu kaçırdı. Böylece “büyük resmin” adını koymak daha da kolaylaştı.
KİM HANGİ KAYNAĞA NEREDE EL KOYACAK?
ABD dış politikasının girdiği yeni evrenin adı 1980’lerde “küreselleşme” idi. Bu kez “ekstraksiyon emperyalizmi”: Jeopolitiğin temel sorusu artık kim, nereden, neyi ve ne kadar süreyle koparabilecek?
Ekstraksiyon emperyalizmi düzen kurmaz, müttefik üretmez, norm inşa etmez. Doğrudan talan eder. Gözünü Kanada’nın suyuna ve kerestesine, Grönland’ın nadir toprak elementlerine; Ukrayna’nın lityum, titanyum; Venezüella ve Nijerya’nın petrol kaynaklarına diker. Diplomasi artık kaynak rezervleri listeleri, tedarik zincirleri üzerinden yürür. Uluslararası siyaset giderek küresel bir ruhsatlandırma ve açık artırma alanına dönüşür. Diğer bir deyişle: Devletlerarası ilişkiler artık madenlerin, enerjinin, verinin ve coğrafyanın kime, hangi bedelle tahsis edileceği üzerinden yürümeye başlar.
Ortadoğu, Ukrayna, Tayvan, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz aynı denklemde birleşiyor: Enerji geçişi çağında fosil yakıtlar hâlâ yaşamsal; nadir mineraller vazgeçilmez. Savaşlar artık lojistik kaygılardan besleniyor. Barış görüşmeleri bile hangi kaynağın kimin kontrolüne gireceği üzerinden şekilleniyor.
Bu yeni ekstraksiyon rejiminin asıl kritik alanı, 21. yüzyılın stratejik hammaddesi veri, algoritma ve dikkat. Yapay zekâ rekabeti bu yüzden yalnızca teknolojik değil; siyasal, askeri, kültürel bir iktidar mücadelesi. ABD-Çin hattında hızlanan YZ yarışı üretimden savaşa, gözetimden kamuoyu mühendisliğine kadar her alanı yeniden biçimlendiriyor. YZ, silahlanma yarışını da niteliksel olarak dönüştürüyor. Otonom silah sistemleri, algoritmik hedefleme, siber saldırılar ve uzay teknolojileri savaşın hızını insan kararının önüne geçiriyor. Yanlış hesaplama riski, küçük krizlerin büyük çatışmalara evrilme olasılığı artıyor.
2026’ya girerken denetim dışına çıkma refleksleri sergilemeye başlayan YZ’nin potansiyellerine ilişkin korkular, yalnızca filozoflar, sosyologlar arasında değil, teknoloji sektörü elitleri arasında da artıyor.
DIŞARIDA EMPERYALİZM İÇERİDE FAŞİZM
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yapay zekâ bu noktada yalnızca bir araç değil; otoriterliğin totaliterliğe dönüşme sürecinin bir çarpanı. İktidarlar için toplum artık ikna edilecek değil, yönetilecek bir veri seti. Hukuk yerini yönetmeliğe, siyaset yerini risk yönetimine, eleştiri dalkavukluğa bırakıyor. “Liberal demokrasi” (parlamento, seçimler) artık “süreç olarak faşizmi” örten bir incir yaprağıdır.
Bu tablonun karşısında isyan da var. Küresel ölçekte yüksek eğitimli ama güvencesiz, dijital olarak bağlantılı ama siyasal olarak dışlanmış bir kuşak, kendisine vaat edilen geleceğin çoktan tüketildiğini görüyor. İklim krizi, borç, konut sorunu, savaş ve haklarını, özgürlüklerini kısıtlayan baskı aynı anda üzerlerine çöküyor. Gen Z kuşağı isyan etmeye başladı! Çünkü ekstraksiyon emperyalizmi yalnızca madenleri ve veriyi değil, gelecek fikrini de tüketiyor. Ancak isyanlar parçalı, öfkeli ama siyasi örgütlerden, toplumsal programlardan yoksun.
2026’nın “büyük resmi” burada biraz daha netleşiyor: Bir yanda savaşın, yapay zekânın ve ekstraksiyon emperyalizminin normalleştiği; öte yanda bu düzeni ayakta tutmak için süreç olarak faşizmin sıradanlaştığı bir dünya. Büyük bir dünya savaşı ihtimali hâlâ düşük olabilir ama küçük, sürekli ve yerel savaşlar; algoritmik iktidar ve toplumsal patlamalar, şimdilik kalıcı bir dönem gibi duruyor, en azından 2026 boyunca. IMF/Dünya Bankası raporunun da komünist lider Gramsci’den aktardığı gibi şimdi “canavarların zamanıdır”.
Neoliberalizmden sonra: Yeni model arayışı
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış. Bretton Woods anlaşmasının (ABD hegemonyasının başlangıcının) 80. yılı münasebetiyle Dünya Bankası ve IMF için hazırlanan BWI-at-80 raporu Gramsci’nin ünlü “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmaya çalışıyor. Şimdi canavarların zamanıdır” sözleriyle kapitalizmin canavarlaştığı bir dönemden geçtiğimizi itiraf ederek başlıyor.
Gerçekten de bir süredir bu köşede tartıştığımız gibi bir “kriz yönetim modeli” olarak neoliberalizmin işlevi, 1980’lerden 2008’e kadar; ücretleri ve sosyal hakları baskılama, özelleştirme, finansal serbestleşme, kemer sıkma ve merkez ülkelerin parasal genişlemesiyle merkezdeki krizleri kontrollü biçimde çevre ülkelerin üzerine yıkmak oldu. 2008 sonrası bu model hem siyasi, ekonomik verimliliğini hem de meşruiyetini yitirdi; iklim krizi, borç sarmalı ve eşitsizlik patlaması artık bu tarz bir kriz aktarımını kaldırmıyor.
BWI-at-80 raporu, bu sıkışmadan çıkmak için IMF ve Dünya Bankası etrafında neoliberal modelin ötesine geçen yeni bir kriz yönetim mimarisi tasarlamaya çalışıyor. Eski modelde “kriz yönetimi”, şok programlarla talebi kısmak, ücretleri baskılamak, sosyal devleti budamak, ticareti ve sermaye hareketlerini serbestleştirerek özel sermayeye yeni hareket alanları açmaktı. Yeni model arayışında kriz, aşılması gereken geçici sapma değil; iklim, borç ve eşitsizliğin iç içe geçtiği kalıcı bir varoluş koşulu olarak ele alınıyor.
Bu yeni kriz yönetim modeli üç eksen üzerinde yükseliyor: Birincisi, amaç düzeyinde kayma. Artık hedef sadece fiyat istikrarı ve yatırımcı güveni değil, uzun vadeli yapısal dönüşüm. Ama bu yapısal dönüşüm daha fazla neoliberal reformlarla değil, tam aksi yönde, iklim direnci ve toplumsal eşitsizliklerin azaltılmasıyla ilgili. Diğer bir deyişle, raporda kriz yönetimi, “piyasayı eski dengesine döndürme” çabası olmaktan öte, kırılgan üretim ve finans yapısını dönüştürme fırsatı olarak kodlanıyor.
İkincisi, araç setinde dönüşüm. Neoliberal kriz yönetimi, kemer sıkma, özelleştirme ve sermaye hesabı liberalizasyonu etrafında kurulu bir “dar reçete” sunuyordu. Raporda ise mali alanın korunması, sosyal ve iklim harcamalarının kısılmaması, borç sürdürülebilirliğinin kalkınma ve iklim yatırımlarıyla birlikte yeniden tanımlanması öneriliyor. Neoliberal model içinde “olağanüstü sapma olarak görülen”, sermaye hareketlerinin yönetimi (sınırlanması) ve makro- ihtiyati tedbirler, bu yeni model arayışı içinde meşru politika enstrümanları olarak görülüyor.
Üçüncüsü, neoliberal modelde, aktörler ve finansman mimarisi değişiyor. Küresel kriz yönetimi, özel sermayeyi “motor”, devletleri ve IMF gibi çok taraflı kurumları ise “piyasayı kurtaran itfaiyeci” olarak konumlandırıyordu. Yeni model arayışında özel finansın dalgalı ve kırılgan doğası kabul ediliyor; omurgayı büyük ölçekli kamusal ve imtiyazlı finans, yeniden tasarlanmış SDR kullanımı, daha iddialı borç silme ve yeniden yapılandırma mekanizmaları ile bölgesel kalkınma bankaları oluşturuyor. IMF ve Dünya Bankası, artık sadece disiplin memuru değil, yeşil ve adil dönüşüm için “kolektif yatırımcı” rolüne itilmek isteniyor.
Raporun kriz yönetimi anlayışı, aynı zamanda yönetişim ve bilgi cephesinde de kırılma içeriyor. Neoliberal dönemde “tek doğru teknik bilgi” merkez ülkelerin kurumlarında üretilir, çevre ülkelere koşulluluk olarak dayatılırdı. Burada ise Küresel Güney’in temsilinin artırılması, liderlik normlarının değişmesi ve yerel bilgi, emek ve sivil toplumun sürece eklemlenmesi çağrısı var. Sonuçta bu rapor, neoliberalizmin tıkanmış kriz yönetim modelinin yerine, “iklim uyumlu, eşitsizlik duyarlı ve kamusal finans ağırlıklı”, meşruiyet arayan, daha müzakereci bir çerçevede yeni bir kriz yönetim paradigması tasarlamaya çalışıyor. Bu yeni modelin şekillenmesi büyük ölçüde küresel güç dengelerine, çevre ülkelerin ulusal çıkarlarını savunma kapasitesine; yerli sermayenin ve emperyalizmin dayatmalarına; halkların katlanma ya da isyan etme kapasitesine bağlı olacak. Ne de olsa raporun vurguladığı gibi, kapitalizmin faşist hareketler, demagog liderler, emperyalist hegemonya rekabeti, acımasız talancı borç-ekstraksiyon rejimleri, kontrolsüz iklim felaketleri gibi canavarlar ürettiği bir dönemdeyiz.
2026’ya girerken Avrupa
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
ALMANYA MERKEZLİ DÜZENİN KRİZİ
Bir yapısal sorun Almanya’nın zayıflamasıyla ilgili.19 Aralık’ta yapılan AB zirvesinde, Berlin’in Rus varlıkları konusunda Belçika’yı feda etmeye, Mercosur üzerinden Avrupa çiftçisini gözden çıkarmaya hazır görünmesi AB içinde etkisini daha da zayıflattı.
Belçika Başbakanı Bart De Wever’in ülkesinin “ulusal çıkarlarını” sert biçimde savunarak Brüksel çizgisine cepheden karşı çıkması; Ukrayna ortak kredisi konusunda Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nin talep ettiği “dışında kalma” seçeneğini kabul ettirmesi Almanya’nın çıkarlarının artık otomatik biçimde “Avrupa çıkarı” olarak kabul edilmediğini gösteriyordu. Almanya’nın ekonomik-siyasal hegemonyasının gerilemesi AB sürecini başından bu yana yöneten ve yürüten bir siyasi liderliğin, ekonomik lokomotifin artık yakıtının tükendiğini gösteriyordu.
Bu tükenişin arka planında, Alman sanayisinin enerji ve maliyet şokları karşısında erimesi, altyapı yatırımlarının geri kalması ve kültürel alanda demografik yaşlanma ile birleşen bir “varoluşsal kriz” vurgusu yatıyor. Şimdi, “çok vitesli”, asimetrik bir entegrasyon modelinin fiilen şekillenme olasılığı güçleniyor.
Aslında “Almanya” derken “realist” tuzağa düşmemek ve bunun merkez sağ-sol partilerin ve AB sürecine damgasını vuran neoliberal modelin Almanya’sı olduğunu unutmamak gerekir. Bu uyarı da bizi AB’nin iç çelişkilerine, AB sürecinin, yönetim bürokrasisinin, ekonomik modeli neoliberalizmin verimliliklerini ve AB üyesi ülkelerin vatandaşları karşısında meşruiyetlerini hızla kaybetmekte olmasına (eğer çoktan tamamen kaybetmedilerse) getiriyor.
Bir süredir Avrupa Birliği ülkelerinde “aşırı sağ popülist” (faşist) akımların yükselmekte olduğunu görüyoruz. Bu süreç, iklim krizi, göçmen düşmanlığı ve bu iki sorunu daha da derinleştiren bir ekonomik (yoksullaşma) krizin basıncı altında 2026 yılına hızlanarak giriyor. Bu faşist partiler Almanya’da, Avusturya’da, Fransa’da ve birlik üyesi olmasa da sürecin parçası olan İngiltere’de artık birinci parti konumundalar. Macaristan, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’yı yönetiyorlar, Finlandiya ve İsveç’te koalisyon ortağı konumundalar.
GELECEK, FAŞİST BİR AB Mİ?
Bu faşist dalganın liderliklerinin gelecek vizyonu, merkez partilerin ve Brüksel bürokrasisinin gelecek vizyonundan çok farklı. Bu liderlikler arasında, AB’nin sorunlarını bir “imparatorluğun kendi ağırlığı altında çöküşü” olarak okumak, çözüm olarak da AB’nin “beyaz-Hıristiyan özünü” koruyan bir “akıllı parçalanma” çağrısı yaygın: Birliği dağılmaya terk etmek yerine, egemenlik yetkisini alt düzeylere devredelim, AB’yi “her şeyi yapan merkezi bir süper devlet” değil, belirli ortak kamusal malları sağlayan gevşek bir çatıya dönüştürelim.
Bu vizyonun üç bileşeni daha var: AB’nin, gerçek askeri-sınai kapasitesini aşan hedefler ilan edip Rusya-Çin-İran blokunun üretim üstünlüğü karşısında içi boş bir “ahlakçılığa” saplanarak içeride sosyoekonomik meşruiyeti yıprattığını savunmak. İklim kriziyle mücadeleyi, ulusal güvenlik ve üretim kapasitesini zayıflatan yeni bir ideolojik sapkınlık olarak tanımlamak. “Beyaz Hıristiyan uygarlığın erozyonundan” ve “oikofobinin” (kendi uygarlığından utanmak) yaygınlaşmasından yakınmak.
Bu kesimde, ekonomik maliyetlerin, göç-güvenlik kaygılarının görmezden gelinmesi, muhalif (faşist) partilerin dışlanması, ifade alanının (faşist söylemin) “demokrasi kaygısıyla” daraltılması devam ederse sandık ya da sokak üzerinden bir devrimci kopuş olasılığı vurgulanıyor.
2026’ya girerken Trump ABD’sinin de açık desteğiyle yükselmeye devam eden bu faşist dalga, gündeme “Avrupa Birliği’nin bir geleceği var mı” sorusunu, eğer varsa bu, “Nasıl bir Avrupa Birliği olacak” sorusuyla birlikte getiriyor. Bu sorulara kesin cevaplar vermek için henüz erken. Ancak, sanırım bir şey kesin: Almanya hegemonyası altında, neoliberal Avrupa Birliği projesi artık geride kaldı. Birlik “faşist” bir momente giriyor.
Ergin Yıldızoğlu
/././





