Dolar ve ‘Donroe’
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump “Ülkeyi biz yöneteceğiz” diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika’yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini’ne atıfla “Donroe Doktrini” olarak tanımlıyor.
PETROL VE DOLAR
Venezüella, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, “ağır-acı” denen, özel rafinerilerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir “ganimet” değil. Bu petrolü göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil.
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri, dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. “Ağır-acı” petrolünü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezüella da bu, dolar egemenliğini tehdit eden ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu.
ABD’nin, yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkının tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.
UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK
Bu bağlamda, ABD, kaynaklarına çökmeye dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı, Venezüella’yı, adeta bir “uzaktan kumandalı sömürge” modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor.
“Demokratik muhalefet” lideri olarak sunulan Nobel Barış Ödüllü María Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro’yu seçmiş olduğu zımnen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro’nun ekibinden, Delcy Rodriguez görevi devraldı.
Trump yönetimi, Rodríguez’i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle “Hizaya getirilebilir” bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden bu tablo, “Sakın Venezüella’da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır’ı, Cezayir’i anımsatır biçimde) Maduro’yu feda etmiş olmasın” sorusunu akla getiriyor. Bu “tuhaf ortaklık” da Venezüella halkı için yeni bir “uzaktan kumandalı sömürge” statüsü anlamına geliyor.
BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ?
Venezüella’da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun “devrime” bağlılık vurgusu, “Bolivarcı milislerin” seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas’ta değil Washington’da yaşanıyor.
Venezüella, Kongre’nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, devlet başkanı kaçırıldı. ABD’de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, “olağanüstü hal rejiminin” yerleştiğini, “süreç olarak faşizm” hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD’nin başvurduğu bu “özel operasyonlar”, yalnızca Latin Amerika’yı değil, bizzat Amerika’nın kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içeride faşizmi hızlandırıyor.
2026’ya girerken ‘büyük resim’
2026’ya girerken karşımızda, ekstraksiyon emperyalizmi, bir “yeni faşist” dalga, yaşamın en temel alanlarında merkeze oturmaya başlayan “yapay zekâ”, hızlanan silahlanma yarışı ve “Z” kuşağı isyanlarıyla şekillenen bir büyük resim var... Diye başlarken ABD Venezüella’nın başkentini bombaladı ve Başkan Maduro’yu kaçırdı. Böylece “büyük resmin” adını koymak daha da kolaylaştı.
KİM HANGİ KAYNAĞA NEREDE EL KOYACAK?
ABD dış politikasının girdiği yeni evrenin adı 1980’lerde “küreselleşme” idi. Bu kez “ekstraksiyon emperyalizmi”: Jeopolitiğin temel sorusu artık kim, nereden, neyi ve ne kadar süreyle koparabilecek?
Ekstraksiyon emperyalizmi düzen kurmaz, müttefik üretmez, norm inşa etmez. Doğrudan talan eder. Gözünü Kanada’nın suyuna ve kerestesine, Grönland’ın nadir toprak elementlerine; Ukrayna’nın lityum, titanyum; Venezüella ve Nijerya’nın petrol kaynaklarına diker. Diplomasi artık kaynak rezervleri listeleri, tedarik zincirleri üzerinden yürür. Uluslararası siyaset giderek küresel bir ruhsatlandırma ve açık artırma alanına dönüşür. Diğer bir deyişle: Devletlerarası ilişkiler artık madenlerin, enerjinin, verinin ve coğrafyanın kime, hangi bedelle tahsis edileceği üzerinden yürümeye başlar.
Ortadoğu, Ukrayna, Tayvan, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz aynı denklemde birleşiyor: Enerji geçişi çağında fosil yakıtlar hâlâ yaşamsal; nadir mineraller vazgeçilmez. Savaşlar artık lojistik kaygılardan besleniyor. Barış görüşmeleri bile hangi kaynağın kimin kontrolüne gireceği üzerinden şekilleniyor.
Bu yeni ekstraksiyon rejiminin asıl kritik alanı, 21. yüzyılın stratejik hammaddesi veri, algoritma ve dikkat. Yapay zekâ rekabeti bu yüzden yalnızca teknolojik değil; siyasal, askeri, kültürel bir iktidar mücadelesi. ABD-Çin hattında hızlanan YZ yarışı üretimden savaşa, gözetimden kamuoyu mühendisliğine kadar her alanı yeniden biçimlendiriyor. YZ, silahlanma yarışını da niteliksel olarak dönüştürüyor. Otonom silah sistemleri, algoritmik hedefleme, siber saldırılar ve uzay teknolojileri savaşın hızını insan kararının önüne geçiriyor. Yanlış hesaplama riski, küçük krizlerin büyük çatışmalara evrilme olasılığı artıyor.
2026’ya girerken denetim dışına çıkma refleksleri sergilemeye başlayan YZ’nin potansiyellerine ilişkin korkular, yalnızca filozoflar, sosyologlar arasında değil, teknoloji sektörü elitleri arasında da artıyor.
DIŞARIDA EMPERYALİZM İÇERİDE FAŞİZM
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yapay zekâ bu noktada yalnızca bir araç değil; otoriterliğin totaliterliğe dönüşme sürecinin bir çarpanı. İktidarlar için toplum artık ikna edilecek değil, yönetilecek bir veri seti. Hukuk yerini yönetmeliğe, siyaset yerini risk yönetimine, eleştiri dalkavukluğa bırakıyor. “Liberal demokrasi” (parlamento, seçimler) artık “süreç olarak faşizmi” örten bir incir yaprağıdır.
Bu tablonun karşısında isyan da var. Küresel ölçekte yüksek eğitimli ama güvencesiz, dijital olarak bağlantılı ama siyasal olarak dışlanmış bir kuşak, kendisine vaat edilen geleceğin çoktan tüketildiğini görüyor. İklim krizi, borç, konut sorunu, savaş ve haklarını, özgürlüklerini kısıtlayan baskı aynı anda üzerlerine çöküyor. Gen Z kuşağı isyan etmeye başladı! Çünkü ekstraksiyon emperyalizmi yalnızca madenleri ve veriyi değil, gelecek fikrini de tüketiyor. Ancak isyanlar parçalı, öfkeli ama siyasi örgütlerden, toplumsal programlardan yoksun.
2026’nın “büyük resmi” burada biraz daha netleşiyor: Bir yanda savaşın, yapay zekânın ve ekstraksiyon emperyalizminin normalleştiği; öte yanda bu düzeni ayakta tutmak için süreç olarak faşizmin sıradanlaştığı bir dünya. Büyük bir dünya savaşı ihtimali hâlâ düşük olabilir ama küçük, sürekli ve yerel savaşlar; algoritmik iktidar ve toplumsal patlamalar, şimdilik kalıcı bir dönem gibi duruyor, en azından 2026 boyunca. IMF/Dünya Bankası raporunun da komünist lider Gramsci’den aktardığı gibi şimdi “canavarların zamanıdır”.
Neoliberalizmden sonra: Yeni model arayışı
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış. Bretton Woods anlaşmasının (ABD hegemonyasının başlangıcının) 80. yılı münasebetiyle Dünya Bankası ve IMF için hazırlanan BWI-at-80 raporu Gramsci’nin ünlü “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmaya çalışıyor. Şimdi canavarların zamanıdır” sözleriyle kapitalizmin canavarlaştığı bir dönemden geçtiğimizi itiraf ederek başlıyor.
Gerçekten de bir süredir bu köşede tartıştığımız gibi bir “kriz yönetim modeli” olarak neoliberalizmin işlevi, 1980’lerden 2008’e kadar; ücretleri ve sosyal hakları baskılama, özelleştirme, finansal serbestleşme, kemer sıkma ve merkez ülkelerin parasal genişlemesiyle merkezdeki krizleri kontrollü biçimde çevre ülkelerin üzerine yıkmak oldu. 2008 sonrası bu model hem siyasi, ekonomik verimliliğini hem de meşruiyetini yitirdi; iklim krizi, borç sarmalı ve eşitsizlik patlaması artık bu tarz bir kriz aktarımını kaldırmıyor.
BWI-at-80 raporu, bu sıkışmadan çıkmak için IMF ve Dünya Bankası etrafında neoliberal modelin ötesine geçen yeni bir kriz yönetim mimarisi tasarlamaya çalışıyor. Eski modelde “kriz yönetimi”, şok programlarla talebi kısmak, ücretleri baskılamak, sosyal devleti budamak, ticareti ve sermaye hareketlerini serbestleştirerek özel sermayeye yeni hareket alanları açmaktı. Yeni model arayışında kriz, aşılması gereken geçici sapma değil; iklim, borç ve eşitsizliğin iç içe geçtiği kalıcı bir varoluş koşulu olarak ele alınıyor.
Bu yeni kriz yönetim modeli üç eksen üzerinde yükseliyor: Birincisi, amaç düzeyinde kayma. Artık hedef sadece fiyat istikrarı ve yatırımcı güveni değil, uzun vadeli yapısal dönüşüm. Ama bu yapısal dönüşüm daha fazla neoliberal reformlarla değil, tam aksi yönde, iklim direnci ve toplumsal eşitsizliklerin azaltılmasıyla ilgili. Diğer bir deyişle, raporda kriz yönetimi, “piyasayı eski dengesine döndürme” çabası olmaktan öte, kırılgan üretim ve finans yapısını dönüştürme fırsatı olarak kodlanıyor.
İkincisi, araç setinde dönüşüm. Neoliberal kriz yönetimi, kemer sıkma, özelleştirme ve sermaye hesabı liberalizasyonu etrafında kurulu bir “dar reçete” sunuyordu. Raporda ise mali alanın korunması, sosyal ve iklim harcamalarının kısılmaması, borç sürdürülebilirliğinin kalkınma ve iklim yatırımlarıyla birlikte yeniden tanımlanması öneriliyor. Neoliberal model içinde “olağanüstü sapma olarak görülen”, sermaye hareketlerinin yönetimi (sınırlanması) ve makro- ihtiyati tedbirler, bu yeni model arayışı içinde meşru politika enstrümanları olarak görülüyor.
Üçüncüsü, neoliberal modelde, aktörler ve finansman mimarisi değişiyor. Küresel kriz yönetimi, özel sermayeyi “motor”, devletleri ve IMF gibi çok taraflı kurumları ise “piyasayı kurtaran itfaiyeci” olarak konumlandırıyordu. Yeni model arayışında özel finansın dalgalı ve kırılgan doğası kabul ediliyor; omurgayı büyük ölçekli kamusal ve imtiyazlı finans, yeniden tasarlanmış SDR kullanımı, daha iddialı borç silme ve yeniden yapılandırma mekanizmaları ile bölgesel kalkınma bankaları oluşturuyor. IMF ve Dünya Bankası, artık sadece disiplin memuru değil, yeşil ve adil dönüşüm için “kolektif yatırımcı” rolüne itilmek isteniyor.
Raporun kriz yönetimi anlayışı, aynı zamanda yönetişim ve bilgi cephesinde de kırılma içeriyor. Neoliberal dönemde “tek doğru teknik bilgi” merkez ülkelerin kurumlarında üretilir, çevre ülkelere koşulluluk olarak dayatılırdı. Burada ise Küresel Güney’in temsilinin artırılması, liderlik normlarının değişmesi ve yerel bilgi, emek ve sivil toplumun sürece eklemlenmesi çağrısı var. Sonuçta bu rapor, neoliberalizmin tıkanmış kriz yönetim modelinin yerine, “iklim uyumlu, eşitsizlik duyarlı ve kamusal finans ağırlıklı”, meşruiyet arayan, daha müzakereci bir çerçevede yeni bir kriz yönetim paradigması tasarlamaya çalışıyor. Bu yeni modelin şekillenmesi büyük ölçüde küresel güç dengelerine, çevre ülkelerin ulusal çıkarlarını savunma kapasitesine; yerli sermayenin ve emperyalizmin dayatmalarına; halkların katlanma ya da isyan etme kapasitesine bağlı olacak. Ne de olsa raporun vurguladığı gibi, kapitalizmin faşist hareketler, demagog liderler, emperyalist hegemonya rekabeti, acımasız talancı borç-ekstraksiyon rejimleri, kontrolsüz iklim felaketleri gibi canavarlar ürettiği bir dönemdeyiz.
2026’ya girerken Avrupa
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
ALMANYA MERKEZLİ DÜZENİN KRİZİ
Bir yapısal sorun Almanya’nın zayıflamasıyla ilgili.19 Aralık’ta yapılan AB zirvesinde, Berlin’in Rus varlıkları konusunda Belçika’yı feda etmeye, Mercosur üzerinden Avrupa çiftçisini gözden çıkarmaya hazır görünmesi AB içinde etkisini daha da zayıflattı.
Belçika Başbakanı Bart De Wever’in ülkesinin “ulusal çıkarlarını” sert biçimde savunarak Brüksel çizgisine cepheden karşı çıkması; Ukrayna ortak kredisi konusunda Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nin talep ettiği “dışında kalma” seçeneğini kabul ettirmesi Almanya’nın çıkarlarının artık otomatik biçimde “Avrupa çıkarı” olarak kabul edilmediğini gösteriyordu. Almanya’nın ekonomik-siyasal hegemonyasının gerilemesi AB sürecini başından bu yana yöneten ve yürüten bir siyasi liderliğin, ekonomik lokomotifin artık yakıtının tükendiğini gösteriyordu.
Bu tükenişin arka planında, Alman sanayisinin enerji ve maliyet şokları karşısında erimesi, altyapı yatırımlarının geri kalması ve kültürel alanda demografik yaşlanma ile birleşen bir “varoluşsal kriz” vurgusu yatıyor. Şimdi, “çok vitesli”, asimetrik bir entegrasyon modelinin fiilen şekillenme olasılığı güçleniyor.
Aslında “Almanya” derken “realist” tuzağa düşmemek ve bunun merkez sağ-sol partilerin ve AB sürecine damgasını vuran neoliberal modelin Almanya’sı olduğunu unutmamak gerekir. Bu uyarı da bizi AB’nin iç çelişkilerine, AB sürecinin, yönetim bürokrasisinin, ekonomik modeli neoliberalizmin verimliliklerini ve AB üyesi ülkelerin vatandaşları karşısında meşruiyetlerini hızla kaybetmekte olmasına (eğer çoktan tamamen kaybetmedilerse) getiriyor.
Bir süredir Avrupa Birliği ülkelerinde “aşırı sağ popülist” (faşist) akımların yükselmekte olduğunu görüyoruz. Bu süreç, iklim krizi, göçmen düşmanlığı ve bu iki sorunu daha da derinleştiren bir ekonomik (yoksullaşma) krizin basıncı altında 2026 yılına hızlanarak giriyor. Bu faşist partiler Almanya’da, Avusturya’da, Fransa’da ve birlik üyesi olmasa da sürecin parçası olan İngiltere’de artık birinci parti konumundalar. Macaristan, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’yı yönetiyorlar, Finlandiya ve İsveç’te koalisyon ortağı konumundalar.
GELECEK, FAŞİST BİR AB Mİ?
Bu faşist dalganın liderliklerinin gelecek vizyonu, merkez partilerin ve Brüksel bürokrasisinin gelecek vizyonundan çok farklı. Bu liderlikler arasında, AB’nin sorunlarını bir “imparatorluğun kendi ağırlığı altında çöküşü” olarak okumak, çözüm olarak da AB’nin “beyaz-Hıristiyan özünü” koruyan bir “akıllı parçalanma” çağrısı yaygın: Birliği dağılmaya terk etmek yerine, egemenlik yetkisini alt düzeylere devredelim, AB’yi “her şeyi yapan merkezi bir süper devlet” değil, belirli ortak kamusal malları sağlayan gevşek bir çatıya dönüştürelim.
Bu vizyonun üç bileşeni daha var: AB’nin, gerçek askeri-sınai kapasitesini aşan hedefler ilan edip Rusya-Çin-İran blokunun üretim üstünlüğü karşısında içi boş bir “ahlakçılığa” saplanarak içeride sosyoekonomik meşruiyeti yıprattığını savunmak. İklim kriziyle mücadeleyi, ulusal güvenlik ve üretim kapasitesini zayıflatan yeni bir ideolojik sapkınlık olarak tanımlamak. “Beyaz Hıristiyan uygarlığın erozyonundan” ve “oikofobinin” (kendi uygarlığından utanmak) yaygınlaşmasından yakınmak.
Bu kesimde, ekonomik maliyetlerin, göç-güvenlik kaygılarının görmezden gelinmesi, muhalif (faşist) partilerin dışlanması, ifade alanının (faşist söylemin) “demokrasi kaygısıyla” daraltılması devam ederse sandık ya da sokak üzerinden bir devrimci kopuş olasılığı vurgulanıyor.
2026’ya girerken Trump ABD’sinin de açık desteğiyle yükselmeye devam eden bu faşist dalga, gündeme “Avrupa Birliği’nin bir geleceği var mı” sorusunu, eğer varsa bu, “Nasıl bir Avrupa Birliği olacak” sorusuyla birlikte getiriyor. Bu sorulara kesin cevaplar vermek için henüz erken. Ancak, sanırım bir şey kesin: Almanya hegemonyası altında, neoliberal Avrupa Birliği projesi artık geride kaldı. Birlik “faşist” bir momente giriyor.
Ergin Yıldızoğlu
/././
Grönland ve NATO gerçeği
Trump yönetimi, Batı yarımküreyi Çin’e kapatabilmek için yeni Monroe Doktrini ilan etti. Gerçi bölgenin en kuzeyindeki Grönland’a çökmek istemesinin de temel nedeni Çin ve sonra Rusya ama mesele haliyle bir ABD-AB sorununa, hatta NATO içinde bir krize dönüşüyor. Zira ABD’nin çökmek istediği Grönland Danimarka toprağı ve Danimarka hem AB hem NATO üyesi.
AMERİKAN DÜZENİ
Emperyalist ABD’nin Venezüella’ya saldırıp devlet başkanı Maduro’yu kaçırması, Danimarka toprağı Grönland için “Ya bana verin ya da zorla alırım” demesi, Panama Kanalı’na el koymaya çalışması, Kanada’yı 51. eyalet yapmak istemesi, bir nevi “ABD’nin kendi kurduğu düzeni kendisinin yıkması” olarak değerlendiriliyor. Şu farkla:
Aslında “Amerikan düzeni” de bir ölçüde böyleydi: ABD’nin Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya saldırması Amerikan düzeniydi; Güney Amerika ülkelerinden Ortadoğu ülkelerine darbeler yapması Amerikan düzeniydi; dünyanın pek çok ülkesinde siyasilere suikastlar yapması Amerikan düzeniydi.
Trump’ın Venezüella ve Grönland operasyonları ise çözülmekte olan düzenden kalanlar üzerine oturma saldırılarıdır. Dolayısıyla bu hamleleri kıdemli meslektaşım Hasan Bögün’ün ifadesiyle, “ABD’nin yeniden paylaşma talebi” diye de yorumlayabiliriz.
ABD’NİN YENİ DÜZEN ÇABASI
ABD hegemonyası artarken “Amerikan düzeni” operasyonları ABD’nin müttefiklerini de olumlu etkiledi, ABD hegemonyası gerilerken “Amerikan düzeninden kalanları koruma ve yeniden paylaşma talepli yeni düzen” operasyonları ise doğrudan ABD müttefiklerini de hedef almaya başladı. İşte Grönland krizi budur.
Geleceğin güç mücadelesi Arktik Okyanusu’nda. Buzulların erimesi yeni rezervler ortaya çıkarıyor. Yeni teknoloji için gereken nadir elementler var bölgede. Ayrıca ortaya çıkmaya başlayan kuzey rotasının kısalığı ve daha ekonomik olması da Arktik’i önemli yapıyor.
Emperyalist ABD bu nedenle Grönland’a çökmek istiyor ve bunu da “Grönland’ın etrafında Çin ve Rus gemileri kabul edilemez” diyerek gerekçelendirmeye çalışıyor.
ABD NATO’NUN PATRONUDUR
Artık Trump işi açıktan tehdide dönüştürdü: “Grönland’a ihtiyacımız var. Amerikan çıkarları için hayati öneme sahip. Güzellikle vermezse Danimarka’nın ekonomisini çökertirim.”
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise topraklarına yönelik bu tehdit karşısında, Danimarka’nın bir NATO ülkesi olduğunu anımsatarak “Eğer ABD başka bir NATO ülkesine saldırırsa NATO biter” diyor özetle, 4. ve 5. maddeleri de düşünerek...
Oysa NATO üyelerinin anlamadığı asıl gerçek şudur: O maddeler ABD isterse çalışır ve ABD NATO’nun patronudur. Bunu da Danimarka üzerinden tüm NATO üyelerine parmak sallayarak Trump’ın Politika ve İç Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Stephen Miller anımsatıyor: “Grönland ABD’nin olacak ve kimse bu konuda ABD ile savaşmayacak.”
Öyle olduğu için de Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya ve Danimarka liderlerinin imzaladığı “Grönland Hakkında Ortak Bildiri” ABD’yi açıktan uyaramıyor.
NATO KALKAN DEĞİLDİR
Görüldüğü üzere neo Nazi Trump, artık “müttefiklerinin” bahçelerine de çökme peşinde!
Yıllardır Türkiye’ye yönelik tehditlerin kaynağının emperyalist ABD olduğunu söylüyoruz, NATO’ya neden karşı olduğumuzu anlatıyoruz. Bu tehdidi gören kimi güvenlik bürokrasisi kökenli aydınlarımızın tezi ise “NATO’da kalarak ABD’den korunmak” şeklindeydi.
NATO’nun eşitler kulübü olmadığını anlatmaya çalıştık. ABD’nin Türk ekonomisini çökertme operasyonlarının NATO’nun bir kalkan olmadığını ortaya koyduğuna işaret ettik.
İşte geldiğimiz yer burasıdır: NATO demokrasisinin ABD’ye kadar demokrasi olduğu ve NATO’nun ABD karşısında üyelerine kalkan olmayacağı artık görülüyor olmalı.
Uzun çöküş
ABD’nin bir operasyonla Venezüella Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması, emperyalist haydutluktur. (Bir devlet başkanının bu kadar kolayca ele geçirilmiş olması ise üzerinde ayrıca durulması gereken vahim bir durumdur.)
Olayın yaşanmasından saatler sonra YouTube kanalımda yaptığım yayında da vurguladığım gibi bu saldırının üç temel nedeni var: Beyaz Saray, 1) ABD’li emperyalist şirketleri kovan milli-sol Chavez programından ve bunun Güney Amerika’ya etkisinden rahatsız, 2) Venezüella’nın hammadde kaynaklarına çökmek istiyor, 3) Çin’e karşı Güney Amerika kıtasına yönelik yeni-Monroe doktrini uygulama amacında.
Çünkü Trump’ın “önce Amerika” doktrini, pratikte “önce ABD şirketlerinin çıkarları sonra diğerleri” demek. Trump yönetimi de “Amerika Birleşik Şirketleri”nin çıkarlarını koordine etme kuruludur.
PETRODOLAR SİSTEMİ SORUNU
Venezüella, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervine sahip. Doğalgaz rezervleri de olağanüstü. Ayrıca Venezüella altın rezervleri başta olmak üzere pek çok maden bakımından da zengin bir ülke. (ABD 25 yıldır bu kaynakların üretilmesini ve satılmasını engelliyor ki Venezüella ekonomisi zayıflasın ve Chavez programı halk desteğini kaybetsin!)
Milli-sol Chavez, 2001’de iktidar olduğunda ABD’li şirketleri kovdu ve petrolü millileştirdi. Trump’ın kovulan şirketlere atıfla, aylardır “Aslında Venezüella petrolü bizim” demesi bundan.
Kuşkusuz ABD’nin bir süredir petrole doğrudan ihtiyacı yok, üretiyor ve satıyor. Ama yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde de ifade ettikleri gibi: 1) Petrolün düşman saydıkları güçlerin eline geçmesini engelleme peşindeler, 2) “petrodolar sistemi” için petrolün satışının kontrollerinde olmasını istiyorlar, 3) enerji nakil hatlarını denetimde tutmayı amaçlıyorlar.
Bu o kadar açık ki başta eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris olmak üzere pek çok ABD’li siyasetçi, olayı “Bu demokrasi ya da uyuşturucuyla mücadele değil, petrol ve güç arayışıyla ilgili” diye yorumladılar.
Nitekim Trump Venezüella’ya saldırıdan sonra yaptığı açıklamada “ABD’nin dev petrol şirketlerini Venezüella’da devreye sokacağız” dedi.
STRATEJİK GERİLEMEDE TAKTİK HAMLE
ABD İsrail’i Ortadoğu’da saldırtıyor, doğrudan İran’ı vurdu, Grönland’ı istiyor, Panama’yı alma peşinde, Kanada’yı 52. eyalet yapma amacında, Güney Kafkasya’ya Trump Koridoru ile girdi...
Haliyle şu soruluyor: Hani ABD hegemonyası zayıflıyordu, hani çok kutuplu dünya inşa oluyordu?
Evet, burada bir değişiklik yok, ABD hegemonyası zayıflıyor ve çok kutuplu dünya inşa oluyor. Geçen yüzyılda “düzen kuran ABD” dünya üretiminin neredeyse yarısını yapıyordu şimdi yüzde 15’lere geriledi. Doların rezerv para olma oranı yüzde 60’ın altına düştü. İkili ticaretlerde ulusal paraları kullanma oranı adım adım artıyor. ABD’nin finans sistemine alternatifler ortaya çıkıyor. ABD, teknolojinin en önemli alanlarında geçilmiş durumda.
İşte tam da böyle olduğu için ABD saldırgan.
Emperyalist ABD, stratejik gerilemede taktik hamleler yaparak gerilemeyi yavaşlatma ve çözülen düzeninden kalanları koruma peşinde. Hâlâ dünyanın en güçlü ordusuna sahipken buna dayanarak mevzi tutmaya çalışıyor. Son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde özetle “Batı yarım küresi benim, kalanı için de uğraşacağım” demesi bundan. Ve evet, savunma bakanlığının ismini savaş bakanlığı yapmaları da bundan.
CHAVEZ’İN SAPTAMASI
Yazımı Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi, 2019) kitabımın girişine aldığım sözle bitereyim:
“Bütün tarih boyunca ABD imparatorluğundan daha terörist bir devlet görülmemiştir. Yankee imparatorluğu çökecektir ve bu çöküş bu yüzyıl içinde olacaktır.”
Bu sözün sahibi Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’di. 2009’da bu saptamayı yapan Chavez, emperyalizmin iki yüzüne işaret etmişti. Emperyalist ABD hem terörist bir devletti ama hem de çöküşe gidiyordu.
Evet, dünyanın hâkimi konumundaki düzen kurucu süper devletlerin çöküşü uzun olur ama ergeç olur. ABD süper devlet olmaktan çıktı, iki büyük devlet içinde büyüğü kalmaya çalışıyor aslında.
Stratejik düzlemde olan budur, taktik düzlemde yaşananların bunu değiştirmesi olası değil.
Sosyalist-Kemalist ittifakı
Merdan Yanardağ, Birgün gazetesinde “yakın ve vahim tehdit” ile “sosyalist cumhuriyetçi-devrimci ittifakı” başlıklı iki çok önemli yazıyla “Ne yapmalı” ve “Nasıl yapmalı” sorularının yanıtlarına işaret etti. Muhalif aydınların okuması, tartışması ve dahası yazıdaki fikirleri geliştirmesi gerekiyor.
Ama elbette daha önemlisi “Ne yapmalı” ve “Nasıl yapmalı” sorularına yanıtların ete kemiğe büründürülebilmesi, canlandırılabilmesi, hayata geçirilebilmesidir.
ÜÇ SAPTAMA
Yanardağ’ın iki yazısındaki birbirini bütünleyen üç saptaması var:
- “Bir cumhuriyetçi-sosyalist ittifakı, dinci-faşist bir diktatörlük girişimini önleyecek tek yoldur. Merkezin de sosyalistlerin de olacağı, bir cumhuriyetçi devrimci ittifakının tarihin önümüze koyduğu bütün sorunları çözemeyeceği ve fakat bir totaliter rejim kurulmasını önleyeceği açıktır. Başka yol yoktur.”
- “Bu cumhuriyetçi ittifak CHP ile yapılacaktır, bu kaçınılmazdır. Örgütsel muhatap CHP’dir.”
- “Sosyalist sol, kendi bağımsız çizgisini ve örgütlenmesini hem koruyabilir hem de birleşik bir muhalefet cephesinin nitelikli gücü olabilir. Sorun devrimci özgüvendir.”
SOSYALİST-KEMALİST İTTİFAKI
Türkiye’nin cumhuriyetçilerinin ve devrimcilerinin ittifak yapması gerektiği fikri elbette yeni değil. İçinde Merdan Yanardağ’ın da olduğu devrimci aydınlar olarak bunu uzun yıllardır dile getiriyoruz. Hatta bunu hayata geçirmeye çalışan bir siyasi parti de oldu ama ne yazık ki kazanımlarını alıp Külliye önlerinde heder etti.
Cumhuriyetçi-devrimci ittifakı ya da sosyalist-Kemalist ittifakı Türkiye’nin en önemli ihtiyacıdır. Bu ittifakın hayata geçirilmesinin gecikmesi, siyasal maliyeti artırdı. 90’lardan beri sosyalist-Kemalist ittifak ihtiyacına işaret ediyoruz ve kaçırılan her fırsat, sonraki 30 yılda da görüldüğü gibi, Türkiye’nin büyük bedeller ödemesine neden oldu.
Şimdi bu ihtiyaç, Türkiye açısından dünden daha hayati durumda. Hiçbir sosyalist ve Kemalist aydının “ama şurası şöyle, burası böyle” deme ve meseleye dudak bükme lüksü yok. Merdan Yanardağ’ın Silivri’den bu meseleye dikkat çekmesi boşuna değil.
CUMHURİYETÇİLER KURULTAYI
Yanardağ’ın da öncüleri arasında bulunduğu Cumhuriyetçiler Kurultayı, tam da bu meseleyi her yönüyle ele almaya ve geliştirmeye çalışıyor. Hayli yol kat ettiğini de söyleyebilirim. Elbette içinde pek çok rengi barındıran bir cephede farklılıklar kaçınılmaz ama çoğunluğun prensiplerde anlaştığı ve koordinasyon kurulunun da bu farklılıkları zenginliğe dönüştürebileceği görülüyor.
Bu arada iki önemli gelişme var: CHP’nin çizgisindeki sapmalara itiraz eden yeni bir Kemalist gençlik dalgası ile mevcut milliyetçi partilerin siyasal çizgileriyle uyumsuz, hatta yer yer kendini toplumcu olarak nitelendiren bir milliyetçi gençlik dalgası yükseliyor.
CHP MESELESİ
30 yıldır bu meseleye kafa yoran biri olarak söylemeliyim: Doğru, Yanardağ’ın da işaret ettiği gibi böylesi bir ittifakın CHP’siz olması mümkün değil ama CHP ne yazık ki “dönüşen çizgisi” nedeniyle 30 yıldır bu ittifakın önündeki asıl engel oldu.
CHP’nin uzun yıllardır adım adım altı oktan uzaklaşarak “yenileştirdiği” çizgisi hem kendisini hem de kendisine yaklaşan sosyalistleri geriye doğru dönüştürdü. Zaten mesele de bu. CHP altı okçuluğu sürdürebilse, Türkiye bugünleri yaşamazdı. Neyse, her krizin fırsat doğurması ve zorlukların çarelere kapı açması gibi, CHP de silkiniyor. “Salon partisi” olmayı bırakıp meydanlara dökülmeleri çok önemli. Ancak Atlantik çizgileri en büyük zaafları.
Kanaatime göre “CHP’yle ittifak” konusu, sosyalistlerin CHP’yle bütünleşmesi şeklinde değil tersine cumhuriyetçilerle birleşerek bir güçlü karargâh oluşturmasıyla mümkün olur. Çünkü ancak böylesi bir karargâh, CHP’yi ittifaka mecbur edebilir.
DEVRİMCİ HALKALAR
Sosyalist-Kemalist ittifakı ihtiyaç ama bunu fikirden çıkarıp ete kemiğe büründürmek ne yazık ki çok kolay değil.
Yolumuz uzun, virajlı, taşlı, çukurlu ama hem sosyalist devrimciler hem de Kemalist devrimciler düşe kalka maratonu tamamlayacaklar. Bu toprakların 1876 Anayasa Devrimi’ni, 1908 Hürriyet Devrimi’ni ve 1923 Cumhuriyet Devrimi’ni ileriye taşıyacak birikimi var. Namık Kemal’lerden Talat’lara, Mustafa Kemal’lerden Nâzım’lara ve Deniz’lere uzanan devrimci halkalara elbette yenilerini ekleyeceğiz.
Somali-Yemen hattı
İsrail Başbakanı Netanyahu, 34 yıl önce Somali’den ayrılan Somaliland’ı “demokratik ve ılımlı Müslüman ülke” olduğu ve “İbrahim Anlaşmalarına katılma isteği” gösterdiği için ilk tanıyan ülke olduklarını açıkladı.
Somaliland’ın İbrahim Anlaşmasına katılma isteği elbette nedenlerdendir ama ötesinde başka çıkarlar var.
İSRAİL AFRİKA BOYNUZU’NDA ÜS PEŞİNDE
1) 6 milyon nüfuslu “Ilımlı Müslüman” Somaliland, İsrail’in Gazze’den sürmek istediği 1 milyon Filistinliyi almayı kabul etti.
2) “Demokratik” Somaliland, topraklarında İsrail’e askeri üsler verecek. Babülmendep Boğazı’nı tutan ve Aden Körfezi’ni kontrol eden bu topraklardaki İsrail üsleri; a) karşı kıyıdaki Yemen’e saldırı üssü olacak, b) Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’na uzanan hat üzerinden Mısır’ı baskılayacak, c) Kızıldeniz’den geçen ticaret filolarını denetim altında tutacak.
3) İsrail’in Afrika Boynuzu’nun bu en kritik coğrafyasına yerleşmesi; a) Körfez’den çıkan petrol gemileri üzerinde etkinlik, b) Umman ve Hint Okyanusu’na açıklık ve c) İran’a güneyden saldırı rotası sağlayacak.
TÜRK VE ÇİN ÜSLERİNDEN RAHATSIZLIK
4) Türkiye’nin Somali’de askeri üssü var ve bu ülkeyle eğitimden enerjiye işbirliği yapıyor. İsrail Somaliland üzerinden “Türkiye’nin Doğu Afrika’daki etkisini snırlandırmayı” da amaçlıyor aynı zamanda.
5) Somaliland’a komşu Cibuti’deki Çin üssü de ABD için büyük rahatsızlık kaynağı. ABD Başkanı Trump’ın “Somaliland’ı tanıma konusuna çalışıyoruz” sözlerinin bu yanı da var.
YEMEN’DE SUUDİ-BAE ÇARPIŞMASI
Tüm bu nedenler içinde Yemen konusu, İsrail açısından en yakın ve sıcak gerekçeyi oluşturuyor. Zira Husiler’in İsrail’e askeri baskısı sürüyor.
Yemen’de ise bir süredir Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) karşı karşıya. İki ülke İran destekli Husilere karşı ortaklar ama iki ayrı yapıyı destekliyorlar. 3 Aralık’ta BAE destekli Güney Geçiş Konseyi güçleri Yemen’in doğusunda Suudi Arabistan ve Umman’a sınır olan bölgede önemli yerleri ele geçirdi. Riyad bu durumdan rahatsız. Suudi Arabistan, Güney Geçiş Konseyi’ne silah taşıyan iki BAE gemisini 27-28 Aralık’ta vurdu ve BAE’den Yemen’deki askerlerini çekmesini istedi.
Suudi Arabistan’ın karşı kıyıdaki Somaliland’ı tanıyan İsrail’e tepki göstermesi ama BAE’nin sessizliği meseleyi daha da önemli kılıyor. Lübnanlı deneyimli Dürzi lider Velid Canbolat, Somaliland ile Yemen’deki gelişmeleri, İsrail-BAE müttefikliği ile açıklıyor: “Artık gizli değil. Bir Arap ülkesi, İsrail’le özel ilişkiler kurarak Suudi Arabistan’ı çevrelemeyi, Sudan’da kaos yaratmayı ve Mısır’ın güney sınırlarına baskı kurmayı hedefliyor.”
ABD’NİN YENİ DÜZEN ÇABASI
Görüldüğü üzere Somali-Yemen hattında, Afrika Boynuzu çevresinde kapsamlı bir güç mücadelesi var.
Ancak daha geniş planda, tüm bunları, ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurma çabalarından bağımsız değerlendiremeyiz. Coğrafyamızdaki gelişmeleri birlikte analiz ettiğimizde, Hazar’dan Doğu Akdeniz’e, Süveyş’ten Aden Körfezi’ne, Umman Denizi’nden Arap-Fars Körfezi’ne dönen dörtte üçlük bir daire göreceksiniz. Kalan dörtte birde İran var.
İşte ABD bu dairenin içinde ve çevresinde İsrail hegemonyasında bir düzen kurmaya çalışıyor ve bu ülkemizi yakından ilgilendiriyor.
Ülkemiz ise iktidarın iktidarını sürdürebilmek için ana muhalefete uyguladığı hukuk dışı siyasi operasyonlarla meşgul ne yazık ki.
2025’in hatalarından dersler çıkararak 2026’da bağımsızlık, aydınlanma ve emek mücadelesi bayrağını daha fazla yükseltebilmemiz dileğiyle, yeni yılınızı kutluyorum.
Özel’in görmediği o tehlike
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Karadeniz’den girerek Ankara yakınlarında düşürülen İHA konusunda edindiği ve paylaştığı bilgiler, medyada daha çok “düşürmek için Erdoğan’dan iki saat talimat beklendiği” boyutuyla ele alındı.
Oysaki aktarılanlar, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili çok önemli bir tehlikeye işaret ediyor. Ama ne yazık ki ana muhalefet partisi lideri de o tehlikeye değil, meselenin Erdoğan ve Rusya’yla ilişkiler boyutuna odaklanmış durumda.
ÖZEL’İN ALDIĞI BİLGİ
Gelin önce Özel’in aldığı o bilgilere bakalım: “Ankara’ya kadar gelen İHA, karaya 50 kilometre kala tespit ediliyor. İspanya’daki NATO üssü, bunu Türkiye’deki NATO radarları üzerinden tespit ediyor. İspanya’daki NATO komutanlığı, Konya’dan ve Eskişehir’den F-16 kaldırıyor. İHA’nın yanına ulaştıklarında, İHA kara hudutlarımıza yeni gelmiş oluyor. Oradan itibaren İHA 2 saat 5 dakika seyir halinde kalıyor. Türk hava sahasına girdiğinde F-16’lar değişmiyor ama İspanya’daki NATO komutanı, uçağın kontrolünü Türk komuta merkezine devrediyor. Bunlar iki saat boyunca İHA’yı takip ediyor. Bu F-16’ların havada yakıtı bitiyor. İncirlik’ten yeni iki tane F-16 kalkıyor. Bunlar nihayet İHA’yı düşürüyor.”
Özel sözlerine şöyle devam ediyor: “Esas sorun iki saat boyunca İHA’nın düşürülmemesi. Çünkü geçen sefer Rusya’dan gelen uçağı Erdoğan ‘Ben düşürdüm’ deyip, sonra düşürdüğümüz uçak yüzünden 34 askerimizin şehit olması ve kapıda kalmamız birilerini Rus İHA’sını düşürmek için 2 saat 5 dakika düşünür hale getirmiş. Şu anda bir hava aracını düşürme yetkisi Erdoğan’da. Erdoğan’dan iki saat boyunca talimat gelmiyor. Değilse söylesinler. Daha denizin üstünde İHA’yı düşürme imkânımız vardı. Hava kuvvetlerimizin yetersizliğinden değil, İHA’nın menşeinden düşürülemedi.”
Bu arada cumhurbaşkanlığı dün açıklama yaptı ve yetkinin Genelkurmay Başkanlığı’nda olduğunu söyledi.
MÜZMİN RUS KARŞITLIĞI
Özel’in meseleyi aldığı bilgilerle ortaya koyuş tarzı size de sorunlu geldi mi?
“Rus İHA’sı diye hemen düşürmediler, beklediler” diyerek Ankara’nın süreci yönetme yönteminden rahatsızlık duyulması tuhaf değil mi? Ne yani, hızla Rus İHA’sı düşürülerek Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesi mi isteniyor?
Tersine, Özel’in anlattığı önceki örnek yanlıştı. Ankara’nın, Suriye’deki operasyonları sırasında sınırı çok az süreyle ihlal eden Rus uçağını hemen düşürmesi hataydı. Cumhurbaşkanı ile başbakanının Washington’a mesaj verir gibi “Emri ben verdim” yarışı yapması hataydı.
Bu gibi durumlarda “komşusunun balkonundan düşen mandal nedeniyle komşusunun kapısına dayanan” insan refleksiyle değil, kontrollü olan, sonuçlarını hesap eden, komşuluk ilişkilerine zarar vermemeyi esas alan “devlet adamı” refleksine ihtiyaç var!
NATO’KÖRLÜK
Yazık ki Özgür Özel de Kemal Kılıçdaroğlu’nun düştüğü hataya düşmeye devam ediyor. CHP’nin olur olmaz Rusya karşıtlığı yapmasının ne CHP’ye ne de Türkiye’ye bir yararı var. Rusya karşıtlığı üzerinden ABD ve AB’ye mesaj vermenin siyasi bir getirisi olmadığı hâlâ görülmedi mi?
CHP yönetimleri neden Kurtuluş Savaşı’ndaki kodları yerine Soğuk Savaş’taki kodlarla hareket ediyor? Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nda Sovyet liderliğiyle ittifak yapmasının getirileri ve Kemalist-Bolşevik ittifakının bölgeye yararı hepten mi unutuldu?
NATO KONTROLÜ TEHLİKESİ
Oysa Özgür Özel’in aldığı bilgi de gösteriyor ki asıl tehlike şurada: Türk hava sahasına gelen bir hava aracının tespit edilmesinden önlenmesine kadarki süreçlerde NATO kontrolü fazla etkin.
Karadeniz’den giren bir hava aracına karşı Konya’dan kalkacak uçaklara ta İspanya’daki NATO komutanı talimat veriyor!
Vahimdir ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in asıl görmesi gereken tehlike budur.
NATO’ya bu kadar kontrol bırakılan bir durumda, İspanya’daki, Yunanistan’daki, Bulgaristan’daki bir NATO komutanı, Türkiye’yi Rusya’yla da İran’la da savaşa sokabilir!
CHP iktidar olmak istiyorsa asıl bu tehlikeye dikkat çekmeli ve asıl buna çözüm olacak “gerçek” bir ulusal savunma hedeflemelidir. “İktidar, Rus İHA’sı diye düşüremedi” şeklinde propaganda yaparak iktidara yürünmez, muhalefette kalınır.
Mehmet Ali Güller
/././
CUMHURİYET

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder