soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Mart 2026-

'Yerden toplayanlar': Semt pazarlarının bir bakışta tanınan çaresizleri, nasıl koca bir kitleye dönüştü?-Özkan Öztaş- 

Ankara Esat'ta akşam çökerken, pazar yerinde bambaşka bir telaş başlıyor. Fiyatlardan utanan esnaf ile çöpe atılanları seçmek zorunda kalan yurttaşların kesiştiği bu pazarda, ağır bir geçim derdi ve yoksulluk sessizce yansıyor dikkatlice bakanlara.

"Gel abla gel. Bakma işte al götür akşam pazarı bu."

Hava kararmaya başlarken mahalle pazarında ufaktan bir toparlanma telaşı da başlıyor. Mevsim kış sonu, ilkbahar. Kışın soğuğu azalırken baharın ilk günlerindeyiz. İftar saati yaklaşınca tezgahlar normal zamanlara göre daha erken toplanıyor. 

Yavaştan tezgahlarındaki sebze ve meyveleri kasalara dizen pazarcı esnafı halinden pek memnun değil. Erzurum'un Karayazı ilçesinden vaktiyle Ankara'ya göç etmiş olan Nihat, pazar yerindeki pek çok meslektaşı gibi Kars ve Erzurum hattından gelen emekçilerden biri. Geriye kalan esnafın önemli bir kısmı ise Ankara merkez ya da Haymanalı. Yorgun gözlerle akşam saatlerinde boşalan tezgahına bakıyor. Gün sonu gelmiş, iftarı bekliyorlar.

"Nasıl memnun olayım," diyor sitemle. "Yemin olsun sabah saat beşte çıktım evden. Burada tezgahımızı açmaya başladığımızda saat altıydı. Al bak, on iki saat olmuş. Ne kazandın diye sorarsan vallahi bilmiyorum. Bu biber var ya bu biber, bu biber kötüsü. İyisi halde beş yüz lira. Halde beş yüz lira olan biberi ben burada kaça satacağım? Sen söyle Allah aşkına, kaça satacağım?"

Oruçlu olup olmadığını sorduğumda hayır deyip bir sigara uzatıyor. Kibarca reddedince kendi yakıp ilk nefesi içine çekiyor. "Niyetli değiliz ama akşam hep birlikte oturuyoruz sofraya burada Ramazan olunca" diye anlatmaya devam ediyor. "Kimisi şu yan tarafta yemek pişiren abi var, bak arabasıyla gelen, ondan alıyor. Kimisi de kendi yapıyor. Biz kendimiz yaptık. Menemen var menüde. Yanına da acı biber." 

Sigarasının dumanı pazarın telaşına karışırken, tezgah aralarındaki o görünmez yoksulluğu anlatmaya başlıyor.

Yerden toplayanlar

Nihat, pazarın kapanış saatlerinde beliren kalabalığı "yerden toplayanlar" diye adlandırıyor. O sırada söze bir başka tezgahtan Murat giriyor. Kısa saçı ve kirli sakalıyla kendisini "Ankara bebesiyim ben, Altındağ'dan" diye tanıtan Murat, akşam vaktinde parası olmadığı için gözden çıkarılmış, tezgahtan atılmış meyve ve sebzeleri toplayanlardan bahsediyor.

"Yerden toplayanlar çok abi," diyor Murat, etrafı işaret ederek. "Şimdi mesela burası Esat. Esat sorsan varlıklı yer. Şimdi bekle, akşam toplanma başlasın, nasıl geliyorlar. Öyle tek tük falan değil abicim, geliyorlar."

Saatler ilerledikçe pazarda "yerden toplayanların" sayısı artmaya başlıyor

Nihat'ın bıraktığı yerden Murat devralıyor cümlenin yükünü: "Vallahi en fazla yoksul mahallelerde oluyor. Mesela Dışkapı pazarına git bakayım. Hüseyingazi'ye bir var bakalım. Orada millet nasıl yerden topluyor. Eskiden buralarda azdı mesela, artık Çayyolu, Yaşamkent, Ayrancı tarafında bile oluyor. Normalde varlıklı mahalle dersin değil mi? Oralarda bile var. Mesela emeklisi geliyor. Her emekli iyi maaş almıyor ki. Sonra zengin mahallelerde kapıcılar geliyor mesela."

Birkaç tezgah ötede Zeki amca var. Kars Digor'un Dağpınar beldesinden, namıdiğer Pazarcık'tan. 

Pazardaki Karslıların çoğunluğu Kağızmanlı olsa da Digorlular da var ve hepsi Kürt emekçiler. Zeki amca bizi sofrasına buyur ediyor. Normalde salatalık, domates sattığı leğenlerin içine poşet geçirip üzerine sıcak yemeğini dökmüş; tezgahtaki vitrin bir anda akşam tenceresine dönüşmüş. Ortak tanıdıkların, isimlerin ve soyisimlerin kesiştiği kısa bir sohbetin ardından yüzünde acı bir tebessüm beliriyor.

Karslı Zeki Amca 

"Vallahi fiyat yazmaya yüzümüz yok," diyor yemeğini yerken. "Ben yemin olsun keyif almıyorum yaptığım işten. Hem sebze meyve fiyatı pahalı. Al işte, mazot geçti altmış lirayı. Daha da geçer. Nakliye desen ateş pahası. E bir de bu zıkkım turşu değil ki haftaya da satasın. Bakma şimdi havalar soğuk, yazın tezgahta üç gün beklemez bunlar. Vatandaş geliyor, abi olur mu bu fiyata biber patlıcan diyor. Ne diyeyim adama?"

Tüm tezgahtarlar adeta aynı sessiz sözleşmeyi imzalamış gibi aynı şeyi tekrar ediyor. Aslında utanması gereken onlar değil ama mahcubiyeti tezgahın arkasındakiler sırtlanmış durumda.

Saatler ilerledikçe tezgahtan düşenler ve ayıklananların sayısı artıyor. Köşe başlarına konulan ve girişlere dökülen meyve ve sebzeler ilerleyen saatlerde yoksul emekçilerin akşam menüsünü belirleyecek.

'Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana'

Sohbete diğer tezgahtarlardan biri dahil oluyor. Pazar yerinin değişen sosyolojisini bir çırpıda özetliyor: "Eskiden de vardı bu. Artık daha çok. Eskiden yoksul mahallelerde çoktu, artık her yerde var. Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana."

Bu ifadeyi destekleyen de oluyor kendince itiraz eden de. Kendi aralarında tatlı sert bir tartışma başlıyor o sırada. İçlerinden biri "Abi öyle deme, varlıklısı da geliyor, adam cimri, eli gitmiyor cebine" diye itiraz ederken, diğeri de başka bir itirazı yineliyor: "Ne alakası var abi, emekliye para mı bıraktılar?"

Ancak tartışmanın sonu hep aynı yere çıkıyor; kahir ekseriyeti yoksulluk manzaraları. Haymanalı Musa, o manzaraların zaman içindeki dönüşümünü anlatıyor: "Abi eskiden insanlar istemez, biz verirdik. Halinden anlardık. Şimdi öyle değil. Eskiden adam gelirdi; sabah gelirdi, akşam gelirdi. Boş gelirdi, boş giderdi. 'Gel abicim gel, insanlık ölmedi' derdik. Şimdi öyle değil. Hem sayısı arttı hem o mahcubiyet yok oldu. Nasıl olsun, artık o almasa diğeri alıyor yerdekini. Acele etmeyen aç kalır. Yemin olsun kurtlar sofrası. Hatta dur, dur değil. Hani o hayvan ölür, kuşlar gelir ya yırtıcı vahşiler, onun gibi. Kendi arasında kavga edenleri görüyoruz."

'Abla onu al demedim ki!'

Esnaf halinden memnun değil. Tezgahlar hafif hafif toplanırken, yavaştan bir sonraki pazarda tezgaha çıkmayacak ürünler ayrışıyor. Esat pazarında bu işin döndüğü iki ana nokta var. Biri yukarı girişte meyve sebze kasalarının biriktiği yer. Hemen çaycı Burhan'ın yan tarafı. Erzurumlu olan Burhan pazara çay satarak geçiniyor. Ağzı bozuk, bol küfürlü bir adam; gördüğü her kötülüğe küfrediyor. "Havalar ısınsın Van'a gideceğim, yeter burası" diyor bağırarak. Diğer taraf ise pazarın aşağısında, çöp konteynerlerinin arkasındaki loş boşluk.

Esat semt pazarı aslında yoksul emekçiler için "varlıklı mahallede" yer alıyor, beyaz yakalılar için de "Emekçi semt" olarak tarif ediliyor. Tam arafta. Ama tezgahtarlar "zengini yoksulu kalmadı artık her pazar var yerden toplayanlar" diyor.

Tezgahlar toplanıyor, yazar kasalar ve teraziler pazar araçlarının şoför koltuğuna yerleştiriliyor. Pazar yerine de yavaş yavaş yerden toplayanlar süzülmeye başlıyor. Kimisi kenara bırakılan kabağı, biberi, domatesi seçiyor, kimisi pörsümüş maydanoz ya da dereotunu ayıklıyor. Gözden çıkarılan bu sebzelerden bir "kabak çitmesi" çıkacak, eğer içine atacak azıcık da pirinç bulurlarsa.

Yerden toplayan teyzelerden ikisine yanaşıyorum. Kısacık boyuyla yüklediği pazar arabasını ardından çekiştiren, gözleri çipil çipil yaşlı bir kadın anlatmaya başlıyor.

"Yavrum benim hayatım anlatsam roman olur," diyor ince bir sesle. 

Kocası vefat etmiş. "Ben çocuklarımı okuttum, çocuklarım bana baktı," diye ekliyor. Ancak büyük oğlu hastalıktan vefat etmiş, diğer oğlu ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. İşsiz...

"Ne yapayım oğlum," diyor ellerini iki yana açarak. "Ne yapayım. Otuz beş bin gelirim var. Daha evvel yurtdışında çalışmıştım. Oradan gelen malulen emekli maaşım var. Otuz bin de kiram. Sen de bana, ne yapayım?" 

Elini havaya sallayıp konuyu kapatıyor: "Neyse, ben geç kalmayayım oğlum. Kalmaz burası."

Az ilerideki diğer teyze ise o sırada tezgahtara kızmakla meşgul. 

"Yahu bari başında bekleyin. Bunlar atılacak mı, kaldırılacak mı? Alayım mı salatalıkları?" Tezgahta kimse yok; esnafın yarısı iftarlık sofrada, yarısı eşyaları kamyonete yüklüyor. Teyze, atılan domatesleri sepetine topluyor, salatalıklara ise yarı fiyatını ödeyerek arabasını dolduruyor.

Arka tarafta Karadeniz aksanıyla konuşan, Rizeli bir başka teyze var. Esat'ta çok fazla Karadenizli olduğunu söylüyor gülerek, "Hele şu caminin orası var ya, oooo nasıl kalabalık bizimkiler," diye anlatıyor. "Kimseye minnet eylemem yavrum ben, birazı parayla, birazı da böyle işte. Dolduruyoruz şükür dolabımızı," diyerek yerden bulduğu şükürlük maydanozları arabasına yerleştiriyor.

O sırada tezgahın diğer ucundan esnafın sesi yükseliyor, ezik çerileri önüne çekip içinden seçmeye başlayan bir kadına doğru bağırıyor: "Abla onları alacağım ben kamyona. Ben sana onu al demedim ki? Arkadaki kasadan al. Çerilerden."

Semt Pazarı'nda anons geçiyor zabıta: "Ankara için iftar vakti." Bazı pazarcılar kendi tezgahlarının başında bazısı da de orta yere çektiği tablalardan geniş bir sofra kurarak yiyor yemeğini. Sofraya davet ediyorlar. Menüde sulu tavuklu patates ve yanına bulgur pilavı var. Bir de salata. Yemeğin suyu bol kısmına dalıyor ekmekler. Sünger gibi yemeğin suyunu çeken ekmekler ağızları tatlandırırken kaşığı daha çok pilavda kullanıyor emekçiler. 

'Yıllarca bu devleti temsil ettim ben'

Notlarımı alırken ilkin bir zabıta memuru yaklaşıyor yanıma. "Ödev mi var?" diye soruyor. Gazeteci olduğumu ve meseleyi anlayınca başını sallıyor, "Yaz kardeş yaz. Daha neler var," diyor usulca. Bu kısa diyaloğu duyan bir amca arkadan omuzuma dokunuyor.

"Kim okuyacak? Allah aşkına kim okur bunu," diye soruyor alaycı ama yorgun bir tonla. "Yine burada toplamaya gelenler değil mi?"

Adını vermiyor ama hiç durmadan konuşmaya başlıyor. Başında beresi, kemik çerçeveli gözlükleri ve beyaz çember sakalıyla oldukça sıska bir adam. Konuşurken sık sık "evladım" diye sesleniyor. "Yıllarca devlet memurluğu yaptım. Yeri geldi, görevim icabı bu devleti temsil ettim ben. Boş ver şimdi neydi, hangi makamdı. Ama ne gördüm? Namusunla, şerefinle yaşarsan yaşlanınca bu saatte geliyorsun pazara."

Kötü mü peki namusuyla şerefiyle yaşamak, diye soruyorum. Yüzündeki öfkeyle acı acı gülüyor. "Ben eğer diğerleri gibi işimi bilseydim çok varlıklı olurdum. Ama ben babamdan böyle görmedim. Benim babam Cumhuriyet memuruydu. Allah haram lokmayı nasip etmesin. Ben de o yoldan gittim. Şimdi bak tepemizdekilere, hepsi din iman diyerek ne hale getirdiler. İnananlara da halel getiriyorlar. Yoruldum vallahi."

Sohbeti bitirirken yine en baştaki sözüne dönüyor, "Bu yazılanları yine bunu yaşayanlar okuyacak," diyor. Karanlık iyiden iyiye çökerken pazar yerinin kalabalığı artıyor. Arka planda sesler birbirine karışıyor; kimisi "Suriyelileri doyurduk, kendi vatandaşımızı doyuramadık" diye söyleniyor, kimisi "Emekliler gelecek hakkından bunların" diye bağırıyor, bir başkası ise ona "Onları da iktidara aynı emekliler getirmedi mi?" diyerek kızıyor.

Tartışma koyulaşırken, vakti azalanlar yerdeki yiyeceklerin en iyilerini arabalarına doldurma telaşında. Domates, salatalık, marul, maydanoz, az biraz patates ve kenara konulan kabaklar. Kimisi emekli, kimisi işsiz. Kimisi hasta olduğu için çalışamıyor ve yerde toplamaya geliyor, kimisi ne yapsa da geçinemiyor.

Asgari ücretlilerin, emeklilerin bu ayazda nasıl geçindiği sorusunun yanıtı, semt pazarlarının akşam saatlerinde gizli. Hava karardıkça, yanan sokak lambalarının ışığı yoksulluğu çok daha görünür kılıyor.

/././

Almanya'da seçimler: İsimler ve renkler farklı, değişmeyen sermaye çıkarları ve sağın Yeşili -Haluk Arıcan- 

Kretschmann ve Özdemir’in ne siyasi geçmişleri ne de kariyer basamakları ilk bakışta benzer görünüyor. Yakından bakıldığında ise DDR ve reel sosyalizme açık düşmanlıklarında ve sermayeye ölçüsüz bağlılıklarında hiçbir farklarının olmadığı çok net. Onları siyaseten yükselten de, insani ve ahlaki olarak “sol gösterip sağla vurdukları” için düşüren de bu nitelikleridir.

Baden-Württemberg’de 8 Mart’ta yapılan eyalet seçimleriyle, Eylül ayına kadar sürecek ve batıdan doğuya beş eyaleti kapsayan seçim maratonu başlamış oldu. Eyalet seçimlerinde eyalet parlamentoları ve dolayısıyla o eyalette hükümeti oluşturacak muhtelif partiler belirleniyor. Yine 8 Mart’ta Bavyera eyaletinde yapılan yerel seçimlerde ise eyalet seçimlerinin aksine sadece belediye meclisi ve belediye başkanlığı seçimleri yapıldı.

Sermayenin yeşili

Baden-Württemberg’de açıklanan geçici seçim sonuçlarına göre Yeşiller, bir önceki seçimlere göre oy kaybetmelerine rağmen yüzde 30,2 oy oranıyla eyalet parlamentosunda 56 sandalye kazandı. Merkez sağ partisi CDU ise yüzde 29,7 ile yine 56 sandalye elde etti. Faşist parti AfD, yüzde 18,8 oy oranıyla bir önceki seçime göre oylarını büyük oranda artırarak 35 sandalye ile mecliste yer alacak. Sosyal demokrat parti SPD yüzde 5,5 oy oranıyla 10 sandalye alarak meclise kıl payı girerken, Sol Parti (Die Linke) ise yüzde 4,4 oy oranıyla seçim barajını aşamadı.

Bu eyaletteki seçimler, 15 yıldır Eyalet Başbakanı olan Winfried Kretschmann’ın (Yeşiller) aday olmayacağını açıklamasından sonra, onun yerine aday olan Cem Özdemir’in CDU adayının oldukça gerisinden başladığı seçim yarışını önde bitireceğinin görülmesiyle daha çok bu bağlamda tartışıldı.

Seçimin iki sonucu

Yeşiller açısından, partinin geri kalanından da daha ilkesiz olan realo (reelpolitik/gerçekçi) kanadının, kendisinden önceki Kretschmann gibi temsilcisi olan Özdemir’in yine Kretschmann’ın Yeşil-muhafazakâr olarak bilinen, çevre ve iklim sorunlarını söylem düzeyinde tutan, solculuğu kimlik siyasetine hapseden uygulamalarını sürdüreceği görüldü. Özdemir, sermaye çıkarlarını temel alan siyasi ve ekonomik uygulamaları sürdürürken, geçmiş refah dönemine özlemi canlı tutan Kretschmann’ın muhafazakâr söylemini sürdürme konusunda yeteneği olduğunu da gösterdi.

Seçimin ikinci sonucu ise, yukarıdaki tartışmaların gölgesinde kalsa da, bir önceki seçime göre oylarını neredeyse bir kat daha artıran AfD’nin sadece doğuda değil, batıda da iktidar adayı kalıcı bir parti olduğunu göstermesidir.

Eyalet seçimine sadece birkaç hafta kalmışken Köln İdare Mahkemesi’nin, geçici de olsa, bu partinin iç istihbarat örgütü VS tarafından Almanya genelinde “kesinleşmiş aşırı sağcı parti” olarak değerlendirilmesini askıya almış olması, seçmen kitlesi tarafında AfD’nin meşru bir parti olarak kabul gördüğü algısını güçlendirdi. Bu aynı zamanda düzenin AfD’ye, Nazi dönemiyle bağlantılı “aşırılıklarını” düzeltmesi için verilmiş bir kredi olarak da okunabilir.

AfD’nin yabancı düşmanı, özellikle de ilticacıları hedef alan siyaseti ise düzen partileri tarafından zaten kendi gündemlerine çoktan alınmış durumda.

Yeşiller en fazla oyu almalarına rağmen parlamentoda CDU ile aynı sayıda koltuğa sahip oldukları için Özdemir’in eyalet başbakanlığı henüz garanti değil. Her iki parti de AfD ile iş birliği yapmayacaklarını açıkladıklarından, en azından bu dönem AfD’nin olmadığı tek koalisyon imkânı Yeşiller ile CDU arasında görünüyor. Bunun dışında istikrar sağlamayacak bir azınlık hükümetinin kurulması da mümkün.

Sermayenin genel krizi yerellikte çözülebilir mi?

Baden-Württemberg’de yapılan seçimlerin önemi, bu eyaletin Almanya’nın en güçlü endüstri merkezlerinden biri olmasından kaynaklanıyor. Mercedes-Benz, Porsche, Bosch gibi birçok önemli tekel sadece burada üretim yapmıyor; aynı zamanda birçoğunun merkezi de bu eyalette, özellikle de başkent Stuttgart’ta bulunuyor. Eyaletteki irili ufaklı kentlerin bütçelerinde şirketlerden alınan vergiler önemli bir yer tutuyor. Üstelik eyalet sadece büyük tekellerin değil, orta ve küçük ölçekli işletmelerin de sanayi ve ihracatta ciddi ekonomik roller üstlendiği bir merkez. Bundan dolayı başta başkent Stuttgart olmak üzere eyalet Almanya’nın en zengin bölgelerinden biri.

Çin’le teknoloji, üretim ve fiyat rekabetinde geriye düşen Alman tekellerine bir diğer darbe de ABD’nin Trump döneminde uyguladığı gümrük vergileriyle geldi. Volkswagen iştiraki olan otomobil üreticisi Porsche zarar ederken, Bosch ve Mahle gibi tekeller eyalette bulunan bazı fabrikaları ve işletmeleri kapatacaklarını açıkladılar. Mercedes ise ciro ve kârında düşüş olduğunu duyurdu.

Otomobil endüstrisi sendikaların güçlü olduğu, işçi maaşlarının yüksek olduğu bir alan(dı). Krizin sonucu olarak fabrika kapatmaları ve işten çıkarmalarla birlikte kalan emekçiler için ücretlerde indirime gidilmesi, iş güvencelerinin kaldırılması ve daha uzun çalışma süreleri, sendikalar tarafından desteklenen sermaye yanlısı önlemler olarak öne çıkıyor. Bunlar sadece üretimde çalışan işçileri değil, ustabaşından mühendislere kadar geniş kesimleri olumsuz etkiliyor.

Tekellerin kârlarındaki büyük düşüş, yukarıda da belirtildiği gibi eyalet ve belediye gelirlerinde de büyük bir düşüşe yol açtı. Stuttgart kentinin şirketlerden aldığı kurumlar vergisi (Gewerbesteuereinnahmen) geçtiğimiz yıl 1,3 milyar avrodan 750 milyon avro seviyesine indi. Almanya genelinde olduğu gibi yerel yönetimler ilk önlem olarak emekçileri doğrudan etkileyen belediye hizmet ücretlerini artırırken sosyal hizmetlere bütçeden ayrılan payı da büyük oranda düşürdü.

İşten çıkarmalar, sosyal yardımların kısılması ve siyaset alanında başka bir seçenek olmaması emekçileri gelecek kaygısına iterken, bu düzene radikal bir alternatif olduğunu iddia eden AfD emekçiler arasında desteğini artırıyor. Kamuoyu araştırmaları, AfD seçmenlerinin ciddi bir kısmının gelecekten umudunu kesmiş kesimlerden, emekçilerden ve orta sınıf olarak tanımlanan küçük burjuvaziden ve uzun süredir sandığa gitmeyen kesimlerden oluştuğunu gösteriyor.

İşçi sınıfı ve genel emekçi sayısının yüksek olduğu bu eyalette, bu kesimlerin yukarıda sıralanan sorunlarla cebelleşip arayış içinde oldukları bir dönemde, işçi sınıfını temsil iddiasındaki partilerin seçimlere katılmadıklarını da belirtelim.

İki farklı portre, tek bir siyaset

Muhafazakâr, sermaye dostu ve koyu bir Katolik olarak bilinen ve 15 yıl eyalet başbakanlığı yapan Winfried Kretschmann (Yeşiller), politik kariyerine birçok tanınmış Yeşil Partili siyasetçi gibi Federal Almanya’da faaliyet yürüten Batı Almanya Komünist Birliği’nde (KBW) başlamış ve kadro seviyesinde sorumluluk almıştı.

SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle birlikte DDR’i de revizyonist olarak nitelendiren ve o dönem oldukça güçlü olan bu yapı, sadece Maoist olarak değil, Kamboçya’da iktidarı alan Kızıl Khmerler’in sıkı bir destekçisi olarak da öne çıkıyordu.

Bu reel sosyalizm karşıtlığı ve Çin yanlılığı, 70’li yıllardaki ABD siyasetiyle uyumluydu. Sonraki işbirliklerinin temelini de bu ortak düşmanlık oluşturdu.

Kretschmann’ın yerini ve desteğini alan Özdemir’in politik kariyeri de Yeşiller içinde, bu eski kadroların yanında başladı.

Avrupa Parlamentosu’ndaki görevi dolayısıyla yaptığı uçuşlardan kazandığı bonus puanlarını özel seyahatleri için kullandığının ortaya çıkması bahane edilerek, o dönemde ters düştüğü Yeşiller yönetimi tarafından kızağa çekildi. Herkes siyasi kariyerinin bittiğini düşünürken, evine dönmektense ABD’ye giderek bir süre orada yaşadı ve siyasi olarak etkili çevrelerle ilişkiler geliştirdi. Artık Atlantik ilişkilerinin sıkı bir temsilcisiydi. ABD’ye olan hayranlığını ise hiç gizlemedi. Almanya’ya geri döndüğünde artık yolu açıktı.

Kretschmann ve Özdemir’in ne siyasi geçmişleri ne de kariyer basamakları ilk bakışta benzer görünüyor.

Yakından bakıldığında ise DDR ve reel sosyalizme açık düşmanlıklarında ve sermayeye ölçüsüz bağlılıklarında hiçbir farklarının olmadığı çok net. Onları siyaseten yükselten de, insani ve ahlaki olarak “sol gösterip sağla vurdukları” için düşüren de bu nitelikleridir.

/././

İran'ın direnişi Vatikan'ı böldü -Tevfik Taş- 

İran'ın direnci arttıkça, otomatiğe alınmış "savaşan taraflara itidal temennisi" ve "şiddet sarmalından kurtulmak lazım" şablonlarının kullanımına olan ihtiyaç giderek azalmaktadır.

Papa'dan sonra Vatikan'da en etkili ikinci kişi sıfatına sahip Vatikan Devlet Sekreteri Pietro Parolin Vatikan News'e yaptığı açıklamada, uluslararası hukukun "içi giderek boşaltılıyor" değerlendirmesini yaptıktan sonra, "önleyici savaş" kriteri uygulanmaya başlarsa bütün dünyanın alevler içinde kalacağını ifade etmişti savaşın dördüncü gününde.

"Önleyici savaş" doktrininin "adil olmayan savaşlar"a yol açtığını, bu durumun "halkların kendi kaderini tayin hakkı, devletlerin toprak egemenliği ve savaş kurallarının kendisini baltaladığı"nı ifade eden Vatikan'ın iki numarası, silahsız çözüm ve diplomasiye dönülmesini talep ediyordu.

Parolin'in ABD/İsrail çetesini memnun etmeyen bu açıklamasından sonra bir darbe de bizzat ABD içinden geldi. Katolik Kilisesi Başpiskoposluğu adına Kardinal Robert McElroy yaptığı açıklamada İran'a yapılan saldırıyı "ahlaki açıdan meşru değil" diyerek net bir dille mahkum etti. McElroy, bu savaşın "adil savaş" olarak nitelenebilmesi için gereksinim duyulan meşru dayanaklardan yoksun olduğunu ifade ederek, bu savaşın Katolik değerleri ile uyumlu olmadığını açıkladı. Oysa "12 Gün Savaşı"nda ABD Piskoposluğundan etkili bir itiraz sesi gelmemişti.

Benzer bir "çatlak ses" vakası Almanya Piskoposluğu içinde de görünür hale geldi. Alman Piskoposlar Konseyi Başkanı Heiner Willmer, İsrail'in güvenliğinin "olağanüstü önemi haiz" olduğunu açıklayarak, "özgürlüğü seven herkesin İran halkının acımasız bir rejimin boyunduruğu altından kurtulduğu anı özlediği"ni söylerken aslında adı konulmamış geleneksel örtük tavrı yineliyordu. Buna karşın Essen Piskoposluğu adına açıklama yapan Franz-Josef Overbeck'in değerlendirmesi, alışık olanın aksine, Katolik Kilisesi içindeki bozulan ezbere dayalı yarılmayı özetler gibidir: "İran'a yapılan saldırı uluslararası hukuka aykırı olup, zaten zayıflamış olan kurallara dayalı düzeni daha da baltalamaktadır." Bu, Alman Katolikliği içinde de yeni bir tutumun habercisidir. Ayrıca Piskopos Overbeck'in sıradan bir din bürokratı değil, aynı zamanda Federal Ordu içinde dini hizmet veren örgütlenmeden de sorumlu olduğunu belirtmek yararlı olabilir.

Papa'nın ikircimli tavrının olası nedenleri

Vatikan News, Vatikan bürokrasisi tarafından titizlikle denetlenmekte olan bir medya aracıdır. Bu organda Vatikan'ın ve Papa'nın resmi görüşünü yansıtmayan hiçbir haber ya da yoruma yer verilmez.

Papa XIV. Leo'nun Ali Hamaney'in ABD/İsrail çetesi tarafından katledilmesinden sonra taziye dileğinde bulunmasına rağmen ısrarla ''taraflara itidal'' temennisinde bulunarak "şiddet sarmalı" retoriği ile yetinmesi manidardır. 2003 Irak Savaşı'nda dönemin Papası II. Johannes Paul'un savaşa açıktan "hayır" demesinden sonra mevcut Papa'nın top çevirmesinin mantığı ne olabilir?

Hiç kuşkusuz Papa II. Johannes Paul bir Soğuk Savaş Papasıydı ve dönemin nesnel koşulları içinde Bush Doktrini ile uyum içinde değildi. Soğuk Savaş sonrası "kurulmuş/kazanılmış dengeler"in sabitlenmesi fikri onun bu tercihinde önemli bir etkendi. "Uygarlıklar Savaşı" söylemi belli ki dönemin Papasını ikna etmemişti.

Mevcut Vatikan önderliği de din sosuna batırılmış ABD/İsrail saldırganlığına ikna olmuş değildir. Hristiyan ve Yahudilerin birleşerek "Müslümanlara karşı Haçlı Seferi" görüntüsü veren, daha doğrusu sözü geçen çete tarafından yaratılması istenen bu ince kıyılmış palavralar retoriği ile Vatikan yönetimi mutabık değildir. Hiçbir inandırıcılığı olmayan bu zokayı, alametifarikası külyutmazlık olan Vatikan da yutmuyor.

Peki, Papa niçin yardımcısı kadar dahi açık sözlü değil?

Bunun beş nedeni sayılabilir:

Bir, kendisi de bir ABD yurttaşıdır ve aşırı tarafgir bir görüntü vermekten kaçınıyor olabilir.

İki, Hristiyanlık tarihi içinde köklü tarihi ve etkisi bulunan az sayıdaki cari tarikatlar arasında yer alan Augustinus okulundan geliyor Papa. Ve bu tarikatın kavram çerçevesi içinde ''meşru/adil savaş'' kavramı önemli bir yer tutuyor. Trump pedofili ile Netanyahu katilinin senaristi oldukları bir savaşın tarafı olmak istememenin, Papa'nın seçebileceği en aklıselim tutum olacağı açıktır.

Üç, Vatikan olası bir din savaşı tablosu içinde yer almak ya da bu retoriğe dolaylı katkı sağlayan bir unsur olmaktan kaçınmak istiyor olabilir.

Dört, İran'ın direncini görerek, önünde sonunda saldırgan tarafın diplomasi masasına döneceği hesap edilerek, "taraflar üstü" imajı açısından bu alanda kendisine görev tanzimi yapılacağını umuyor olma ihtimali çok yüksek görünüyor.

Beş, Kilise içindeki görüş ayrılıklarını hesaba katarak, olası bir iç yarılmanın önüne geçmek açısından özenli bir sabırla süreci yönetmek olarak ileri sürülebilir...

Tüm bu verilere bakıldığında Papa'nın Vatikan Devlet Sekreteri Pietro Parolin'den farklı düşünmediğini pekala varsayabiliriz. İran'ın direnci arttıkça, otomatiğe alınmış "savaşan taraflara itidal temennisi" ve "şiddet sarmalından kurtulmak lazım" şablonlarının kullanımına olan ihtiyaç giderek azalmaktadır. Aziz Augustinius'un "adil/meşru savaş" bilgeliğini isteksizce yorumlama eğilimli "taraflar üstü" Papa'ya bir tavsiye de Gorki'nin "Ana"sından salık verelim: "Tarafsız olmak, vuranın elini, vurulanın kanını yalamaktır..."

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Mart 2026-


İşçi eyleminde yaptığı konuşma gerekçe gösterilen BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı! 


Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma gerekçe gösterilerek gözaltına alınan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, savcılık tarafından "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçundan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Türkmen hakkında sulh ceza hakimliği tutuklama kararı verdi.

Sırma Halı işçilerinin eyleminde yaptığı konuşma nedeniyle dün gözaltına alınan Türkmen, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye getirildi. Türkmen, savcılık tarafından "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçundan tutuklama talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

Türkmen’in gözaltına alınmasına gerekçe olarak, Sırma Halı işçilerinin geçtiğimiz günlerde Balıklı Meydanı’nda gerçekleştirdiği basın açıklamasında yaptığı konuşma gösterildi.

Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Sırma Halı’da çalışan işçiler, maaşlarının geç yatırıldığı ve zam farklarının ödenmediği gerekçesiyle iş bırakma eylemi başlatmıştı. Yaklaşık 400 işçinin katıldığı eylem kapsamında, Balıklı Meydanı’nda basın açıklaması düzenlenmişti.

Basın açıklamasında konuşan Türkmen, şunları söylemişti:

"Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para aynı para. Bu ülkeyi var edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.

Haksızlığa karşı sesini duyurmak için toplanıyor, ama etrafında yüzlerce polis oluyor. Neden işçiler basın açıklaması veya yürüyüş yapmak istediğinde, önüne bu kadar polis diziliyor? Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu öfke birikiyor. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz. Yapmayın, altında kalırsınız. İşçinin mesai ve zam farklarını bir an önce ödeyin. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin."

Türkmen, sulh ceza hakimliğince tutuklandı.

***

Körfez’de büyük bir “felaket” mi kapıda?-Akdoğan Özkan- 

ABD’nin İran Körfezi’nde binlerce asker ve sivilin hayatını kaybedebileceği kapsamlı bir kara harekâtına girişmesi ya da kendisinin veya İsrail’in nükleer bomba kullanımına yönelmesi, özellikle Batı’da 11 Eylül (2001) benzeri provokatif bir vahşet senaryosu uygulamaya koyup rıza üretmeden zor görünüyor.

ABD ve İsrail’in iki haftayı aşan bir süre zarfında İran’ın direncini kıramaması ve “rejim değişikliği” hedefini gerçekleştirmekten uzak bir noktada kalması, son günlerde birçok kişinin aklına “sırada süreci hızlandıracak bir kara savaşı mı var?” ya da “nükleer silahlar mı konuşacak şimdi yoksa?” sorularını getiriyor. Ama şimdi bu sorulardan önce, üçüncü haftasına da girerken, savaşın “Hürmüz Savaşı” diyebileceğimiz bir karaktere evrilmiş bir portre çizdiğini söyleyip şu tespitleri ortaya koyalım:

BİR: Aslında Amerikalılar hava taarruz filolarına refakat ederek üstün elektronik harp vasıflarıyla düşman radyo frekans kaynaklarını gerçek zamanlı olarak tespit edebilen, bu kaynaklar için hassas hedefleme izleri oluşturabilen, yeni nesil karıştırıcı (NGJ) becerileriyle kendi telsiz haberleşmesinde bir sorun yaşamadan düşman radarlarını kör sağır hale getirebilen EA 18-G Growler uçakları sayesinde savaşın ilk günlerinden başlayarak İran’ın hava sahasında net bir üstünlük sağladılar.

İKİ: ABD güçleri İlerleyen zamanda “bunker buster” olarak adlandırılan, 13 ton ağırlığındaki GBU-57A/B MOP (Massive Ordnance Penetrator - Büyük Mühimmat Delici), güdümlü bombaları devreye sokarak derin bombardıman yapıp dağları deldiler. ANCAK bütün bunlara rağmen ne İran’ın yeraltındaki silah, mühimmat ve kaynak envanterini tüketebildiler ne de direncini kırabildiler.

ÜÇ: Fox News, ABD istihbaratına atıfta bulunarak, 11 Mart tarihinde, İran'ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoğunu, Natanz Nükleer Tesisi'nin bir mil güneyinde, Kuh-e Kolang Dağı’nın granit kaya kütlesinin 80-100 metre altına, bir tünel kompleksine taşıdığını ileri sürdü. Şubat ayına ait CSIS uydu görüntüleri, bölgede bu amaçlı bir inşaata hız verildiğini de teyit eder nitelikte. Bir başka deyişle, dünyanın en büyük konvansiyonel bombası bile o 440 kg ağırlığındaki zenginleştirilmiş uranyum stoğuna ulaşamaz.

DÖRT: Dünyanın en zorlu bölgesinde 18 saatlik uçuşlar yapan ve verdiği yakıt ikmal hizmetiyle ABD hava operasyonlarını mümkün kılan, Amerikalıların kaybetmeyi göze alamayacağı tanker uçak KC-135’lerden altı tanesi 48 saat içinde devre dışı kaldı.12 Mart'ta, bir KC-135 Irak'ın batısında düştü, altı mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Wall Street Journal’ın, 13 Mart'ta iki ABD yetkilisine atıfta bulunarak verdiği habere bakılırsa, Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssü'ndeki beş KC-135 yakıt ikmal uçağı da İran füzeleriyle vurulup hasar gördü.

BEŞ: Bölgedeki üsleri harabeye dönen ABD’nin erken uyarı radarlarını da körleştiren ve böylelikle Prof. Dr. Ted Postol’un zafiyetlerini Glenn Diesen’e açıkladığı efsane füze kalkanını delen İran, düşmanının elinin altındaki THAAD bataryaları ve PAC-3’leri -geçen hafta da ayrıntılarını verdiğimiz şekilde- tüketmiş görünüyor. Ancak İran’ın elindeki füze ve SİHA stoku uzun vadeli bir yıpratma savaşı izlemesini mümkün kılacak denli bol duruyor.

ALTI: ABD’nin 1990’larda geliştirdiği askeri stratejilerden ders almış bir ülke olarak, İran, gerilimi yatay olarak tırmandırmayı seçerek “artık bölgedeki sadece askeri hedefleri değil, ABD ve İsrail çıkarlarını temsil eden ekonomik ve finansal merkezleri vuracağını” açıkladı ve bu doğrultuda Orta Doğu’daki “paralel” hedefleri de ateşe vermeye başladı.

YEDİ: An itibarıyla, Hürmüz Boğazı “düşman tanker ve gemilere” fiilen kapanmış bir görüntü veriyor. Boğaz’dan petrol trafiği, Goldman Sachs’ın geçen perşembe günü teyit ettiği üzere, günlük 19,5 milyon varilden 0,5 milyon varile düşmüş görünüyor. Petrol fiyatları yaklaşık yüzde 28 oranında tırmanmışken, daha da tırmanabilecek bir görüntü veriyor. Ayrıca yarın öbür gün Husilerin de Bab el Mandep Boğazı’nı “düşman gemilere” kapatmaya kalkışması ve petrol fiyatlarını daha da yükseltmesi pekâlâ mümkün.

SEKİZ: Savaşın uzayacağının belirginleşmesi üzerine Trump, petrol fiyatlarının tırmandığı, küresel ticaretin dahi baskılandığı koşullarda kendi siyasi kariyerini de kısa süre içinde bitirebilecek büyük bir gol yememek üzere odağını dünya petrolünün yüzde 20-25’inin taşındığı Hürmüz Boğazı’na çevirmiş, Hürmüz Boğazı’nın kilidini açmayı temel savaş hedefi olarak görmüş bir izlenim verdi. (Yarın ne izlenim verir, bilmek zor.) Hürmüz kritik. Nitekim Reuters, İran Devrim Muhafızlarının Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesiyle savaşın da kaybedileceğine kesin olarak inandığını, bu nedenle hiçbir şekilde bir ateşkese yeşil ışık yakmayacaklarını savunan bir tanıklığı da aktardığı bir haber geçti.

DOKUZ: Başkan Donald Trump'ın Hürmüz Boğazı'ndaki Hark Adası'nda bulunan tüm askeri hedefleri vurduklarını söylediği Cuma günü, Japonya'da konuşlu USS Tripoli isimli amfibi saldırı gemisi komutasında 2 bin 200 deniz piyadesini de bölgeye sevk etme kararı aldığı öğrenildi. WSJ gazetesi, sevk edilecek asker sayısının 5 bini bulabileceğini yazdı. Bu bir kara savaşı hazırlığının sinyali olarak değerlendirilebilir.

ON: Bu arada Trump, cumartesi günü sosyal medya hesabından “Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore, İngiltere ve diğer ülkelere” çağrıda bulunarak, “aslında İran’ı bitirdik biz ama siz gönderin gemilerinizi Hürmüz’de beraberce kontrolü sağlayıp gemi geçişlerini İran’ın denetlemesinin önüne geçelim” mesajı verdi. İran buna finansal bir füze (!) ile cevap verecek gibi duruyor. Zira, CNN News, Tahran yönetiminin, Körfez’deki petrol tankerlerinin yuan ile ödeme yapmaları koşuluyla Hürmüz Boğazı’ndan geçebilmelerini mümkün kılacak bir düzenleme yapmayı değerlendirdiğini açıkladı.

“Hayır,” teşekkürler, diyemedi

Şimdi şu noktadan ileriye bakmadan önce bulunduğumuz noktanın altını bir kez daha çizelim: Aslına bakılırsa, varoluşsal bir tehdit ile karşı karşıya kalan İran’ın kendini savunmak amacıyla başvurduğu ve başvuracağı savaş yöntem ve taktiklerinin saldırganlar için “sürpriz” olduğunu sanırım söyleyemeyiz. 2001 yılından bu yana Beyaz Saray’da görev yapmış herhangi bir ABD başkanına ya da onun istihbarat/ordu şeflerine sorsaydınız, “Nükleer bombamız yok, ama 440 kilo yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumumuz var, zaten bu sır değil, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarında da var, bu malzemeyi teslim etmeye, seyreltmeye ya da oranı aşağı çekmeye hazırız,” demiş bir İran ile masadan kalkıp sırf Netanyahu’yu memnun etmek için savaşa girme seçeneğine evet derler miydi? Tabii ki hayır! Savaştan uzak durmalarının çok temel de bir sebebi olurdu. Çünkü böyle bir savaşın olası sonuçları kurmaylar ve kıdemli danışmanlarınca kendilerine anlatıldığında, ufuktaki karanlık fırtınaları hayal edebilirler ve “Yok, ben almayayım. Hayır, teşekkürler!” derlerdi. Nitekim zaten onlar da tarihe öyle geçtiler.

Gelelim Trump’a… İkinci kez göreve geldikten sonra çıktığı Körfez monarşileri turunda Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi Arap ülkelerinin liderlerinden ABD ekonomisi ve teknolojisine 3 trilyon doları aşacağı söylenen muazzam ölçüde yatırım taahhüdü alan ve bunun karşılığında bölgeye sadece “istikrar” vaat etmesi yeterli olacak ABD Başkanı’nın böyle bir istikrarın köküne doğrudan kibrit suyu ekerek Körfez’deki Arap ülkelerini varoluşsal tehditlere açık hale getiren tercihinin altında, elbette Epstein rejiminin dinamikleri (!) olduğunu dünya alem biliyor.

İkinci sebep

Ancak tek sebep o değildi. Epstein dosyalarında yüzlerce yerde adı geçen ama detayları “piyasaya sürülmeyen” Trump’ın Netanyahu’nun elinde rehin olması, Washington’un bu savaşa yeterli askeri lojistik hesabı yapmadan, olası sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde düşünüp uzun vadeli planlama ve risk hesapları yapmadan, İran’ın 10 günde teslim olacağını zanneden bir aymazlık içinde ilerlemesinin tek sebebi değildi.

Washington yönetimi, ABD’deki Siyonist tandanslı ve AIPAC (The American Israel Public Affairs Committee) bağlantılı düşünce kuruluşları ile iliştirilmiş analist ve lobi gruplarının, liderlerin seçim kampanyalarına bağışta bulunan kişi ve kurumlar ile ücretli danışmanlarının ürettiği ve gerilimi tırmandırmayı hedefleyen dezenformasyonun, yani bir anlamda, kendi İran propagandasının tuzağına da düştü. Bir diğer deyişle, kendi oyununa da geldi. ABD’nin İran’a yönelik saldırılarda plansız ve net hedefsiz görünmesinden, kendisini bir eskalasyon tuzağına iten bu kara propaganda da sorumludur.

Gerilimi tırmandırma tuzağı

Ancak Trump, bu tuzağa adeta doyamaz bir görüntü veriyor. ABD'li her dört seçmenden üçünün İran'a karşı kara birlikleri gönderilmesine karşı çıktığının ve yine her dört seçmenden üçünün çatışmaların enerji fiyatlarını artıracağı kaygısı taşıdığının kamuoyu yoklamalarıyla ortaya konduğu, Trump’ın görev onayının yüzde 40’a indiği bir ortamda, riskler her geçen gün artıyor. Çarşamba günü CBS News’un sorularına telefonda verdiği yanıtlarda, savaşın yakında sona ereceğini söyleyen, “fiilen hedef alacağımız bir şey de pek kalmadı” diyen ABD Başkanı, birkaç gün sonra bu kez “önümüzdeki hafta daha sert saldırılar gerçekleştireceğiz. Savaş ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecek” ifadelerini kullanmayı seçiyor.

Bir diğer deyişle, savaşın üçüncü haftasına girerken, Trump bu eskalasyon tuzağında ilerlemeyi sürdürüyor. Bu da bölgenin daha büyük felaketlere sürüklenmesi ihtimalini canlı tutuyor. Eğer savaş daha fazla Amerikan askerinin kaybına yol açarsa ya da petrol fiyatları bu şekilde yükselmeye devam ederse, Trump'ın görev onay oranı daha da inebilecek ve Kasım’daki ara seçimlerde hezimeti garantileyecek.

Nükleer silah kullanma izni mi?

Şimdi ABD, anlaşılan, kara harekatını başka ülkelerin donanmalarını da yardıma çağırarak kolaylaştırma ve bu şekilde Hürmüz’de denetimi sağlama çabası içinde. Çin’e de “bak, gemi göndermezsen, sonuçlarına katlanırsın,” demeye çalışıyor. Ama bırakın Çin’in böyle bir davete ne kadar icabet etmek isteyeceğini, şu şartlar altında ABD müttefiki diyebileceğimiz diğer ülkelerin de kendi toplumlarından bölgeye donanma göndermek için bir toplumsal onay alması çok olası görünmüyor.

Hal böyleyken, uluslararası askeri gözlemciler, ABD’nin şu ana dek yaklaşık 3 bin küsur kişinin hayatına mal olduğu sanılan savaşın öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde kanlı bir karaktere bürünmesine yol açabilecek kapsamlı bir kara savaşına girişme ihtimalini konuşuyor bugünlerde. Konuşulan bir diğer ihtimal de, ABD’nin ya da İsrail’in İran’a karşı bir nükleer bomba kullanımına yönelmesi. ABD'li gazeteci Tucker Carlson'ın, Trump'ın “İran'ı fiilen bir saat içinde yok edebilir, sonsuza dek yaşanmaz hale getirebiliriz. Ülkeyi kelimenin tam anlamıyla asla yeniden inşa edemezler. Bunu yapabilecek silahlarımız var" sözlerini, “nükleer silah kullanma izni” olarak yorumlaması hayra alamet değil.

Yeni bir 11 Eylül yaşanır mı?

Her durumda, Washington yönetiminin böylesine zorlu bir coğrafyada ve bu olumsuz şartlar altında kara savaşına soyunması için yeterli insan ve ateş gücüne sahip olmadığını söyleyen askeri uzman sayısı epey fazla. Amerikalıların kara savaşını göze alması çok daha fazla kan dökülmesi, demek. Kongre’den savaş yetkisi bile almamış, görev onayı yerlerde sürünen Trump yönetiminin gelinen şu noktada, hele de İran’ın direncini kıramamışken binlerce asker ve sivilin hayatını kaybedebileceği kapsamlı bir kara harekâtına girişmesi ya da ABD veya İsrail’in nükleer bomba kullanmaya kalkışması kolay değil. ABD’nin Batı’da ya da Batı hedeflerine yönelik 11 Eylül (2001) benzeri şok bir terörist vahşet senaryosu uygulamaya koyup kendilerini “mağdur” hale düşürerek İran’ı suçlayacakları ve nükleer vuruş için bir toplumsal onay, rıza üretmeyi hedefleyecekleri bir eylem tezgahlamadan hele imkânsız.

ABD’nin eskalasyonu o boyutlara taşımak üzere böyle bir “sahte bayrak” operasyonu organize etmeye kalkışması ise, zaten tüm bölge ve dünya için her bakımdan korkunç sonuçları olacak bir felaketin fitilinin ateşlenmesi anlamına gelecektir. Böyle bir girişimin maliyeti her bakımdan çok yüksek olacağından, sanki en azından şu aşamada kara harekâtını sadece Hürmüz’ü kontrol edebilmek için Hark Adası’yla ya da İran’ın güneybatı sahiliyle sınırlı tutmaya yönelmiş gibi bir izlenim veriyor ABD. Bunun dahi hiç kolay olmayacağı biliniyor. Sahilden ancak 25 km uzak olan Hark Adası’na indirilecek Amerikan askerlerinin doğrudan İran’ın topçu ateşi menziline gireceklerini, ayrıca SİHA ve hipersonik füze saldırılarıyla ciddi zayiat verebileceklerini söylemek için uzman olmaya gerek yok. Ayrıca eski CIA İstihbarat uzmanı Larry C. Johnson’ın savunduğu gibi, İran, böyle bir operasyon durumunda, Körfez ülkelerinin enerji altyapılarına yönelik saldırılarının dozunu iyice artırarak bölgeyi yaşanmaz kılma yoluna gidebilecektir.

“Çimleri biçmekle” yetinmek

Şu an için en iyi senaryo, Trump’ın “artık vuracak bir hedef kalmadı. Hepsini hallettik” deyip zafer ilanıyla davranırken “İsrail’in de “çim biçmeyi” yeterli görmesi, gibi duruyor. Tabii, Trump’ı bu noktaya kadar getirmişken “sonuna kadar gitmeyi” istemesi elbette beklenebilir, ama o “sonu” tarif etme noktasında kafalar biraz karışık sanki.

Çim biçmekten” kastettiğime gelince. İsrail’in aslında İran’da rejim değişikliğini değil, Tahran yönetiminin belini uzun süre düzeltemeyeceği büyük bir darbe yemesini yeterli gördüğü senaryoyu, Tel Aviv’in çatışmadaki temel hedefini, karşısındaki tehdidin boyutunu olabildiğince küçültmekle/kısaltmakla sınırlayarak, birkaç yıl sonra Körfez’e yine gelmesini kast ediyorum.

Böyle bir ihtimal var mı?

Var! Gazeteci ve tarihçi Joshua Leifer, 13 Mart tarihinde Haaretz gazetesinde   kaleme aldığı “Don't Fall for the Regime Change Talk. Israel Is 'Mowing the Lawn in Iran” başlıklı yazısında işte tam da böyle bir olasılıktan bahsediyordu. “Tablets Shattered: The End of an American Jewish Century and the Future of Jewish Life,” isimli kitabın da yazarı olan Leifer, mealen ve aşağı yukarı şöyle diyordu:  Yoksa siz İsrail’in İran’da rejim değişikliği peşinde olduğunu zannedenlerden misiniz? Aldanmayın. İsrail'in İran'a yönelik bombardımanları, Hamas ve Hizbullah’a karşı verdiği önceki savaşlarına çarpıcı bir şekilde benziyor: En kafayı sıyırmış propagandacılarının ‘mutlak zaferini’ bir türlü sağlayamayan İsrail’in çatışma yönetimi tarzı böyle ve bu nedenle üçüncü Körfez Savaşı da son savaşı olmayacaktır. Çim biçiyor İsrail ve yarın yine biçecektir.” Doğru mu bilemiyorum, Liefer’in haklı olmasını isterim tabii çatışmaların bir an önce sönümlenmesini arzu ettiğim için, ama, bölgede uzun yıllardır yalnızca şer ve nefret tohumları “eken” İsrail’in “biçecekleri” bu sefer çim ile sınırlı kalacağa pek benzemiyor!

/././

Trump'tan müttefiklere "Hürmüz" resti: Destek gelmezse NATO'yu çok kötü bir gelecek bekliyor. 

Hürmüz Boğazı için müttefiklerinden yardım isteyen ABD Başkanı Donald Trump, bu defa NATO müttefiklerini tehdit etti. Trump istediği yardım gelmezse "NATO'yu çok kötü bir geleceğin beklediğini" söyledi. Almanya, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim ve İran'a yönelik saldırılar bağlamında uluslararası bir askeri operasyona katılmayacaklarını yineledi.

ABD Başkanı Donald Trump, üçüncü haftasına giren İran savaşındaki son durumu Britanya merkezli The Financial Times gazetesine anlattı.

ABD Başkanı, Hürmüz Boğazı'nda gemi geçişlerinin devam etmesi için NATO müttefiklerinin desteğini beklediğini söyledi. Körfez petrollerine Avrupa ülkelerinin bağımlılığının daha yüksek olduğunu savunan Trump, Hürmüz Boğazı'nın açık kalması için müttefiklerin yardım sağlamasının "yerinde olacağını" ifade etti.

"Çin'e ziyareti iptal edebilirim"

Ayrıca Çin'e yapması planlanan ziyareti de iptal edebileceğini söyleyen ABD Başkanı Trump, "Beklediği yardımın gelmeme olasılığı" sorulduğunda ise "Daha önce de söyledim, biz her zaman müttefiklerimizin yanında olduk ama onlar bizim yanımızda olmuyorlar, şimdi de yapacaklarından emin değilim. Eğer Avrupa ve diğer müttefiklerimiz Hürmüz Boğazı'nı açmak için bize destek vermezse NATO'yu çok kötü bir gelecek bekliyor." dedi.

"Avrupa'nın daha fazla mayın temizleme gemisi var"

Gazetenin, müttefiklerden nasıl bir yardım beklediğine dair sorusunu ise "Ne gerekirse, Avrupa'nın ABD'den daha fazla mayın temizleme gemisi var, göndermeli" diye yanıtladı. Avrupalılardan asker desteği de beklediğini de dile getiren Trump, Hürmüz Boğazı için diğer ülkelerle görüştüklerini de ifade etti.

Tahliye aylar sürebilir

Daha önce Hürmüz'de savaş gemilerinin petrol tankerlerine eşlik etmesinden söz eden Trump, karaya asker çıkarma ihtimalini de göz ardı etmiyor. Savaş gemilerinin eşliğinde boğazdan geçilse bile savaşın başından beri bölgede mahsur kalan 600'dan fazla tankerin tahliyesinin aylar süreceği belirtiliyor.

Tankerlerin boğazdan geçmesi için hem gemi sahiplerinin hem sigorta şirketlerinin güvenlik konusunda ikna olması gerekiyor. İran tehdidini tamamen ortadan kaldırmak yerine azaltmanın bunun için yeterli olmayabileceği belirtiliyor.

***

3 bin yıllık antik kentte "kıskanan çatlasın" yazılı mozaik bulundu! 

Antalya'nın Alanya ilçesindeki Syedra Antik Kenti'nde yürütülen kazılarda, milattan sonra 4 ile 6. yüzyıllar arasında yapıldığı değerlendirilen ve üzerinde "kıskanan çatlasın" ifadesi yer alan yaklaşık 15 metrekarelik mozaik gün yüzüne çıkarıldı.

"Kıskanan çatlasın"

Geçmişi yaklaşık 3 bin yıl öncesine dayanan antik kentte, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "Geleceğe Miras Projesi" kapsamında Alaaddin Keykubat Üniversitesi Turizm Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ertuğ Ergürer başkanlığındaki kazı çalışmaları devam ediyor.

Kazı Başkanı Doç. Dr. Ertuğ Ergürer, AA muhabirine, kentin en büyük konutlarından birinde sürdürülen kazı çalışmaları sırasında önemli bir bulguya ulaştıklarını söyledi.

Yapının, merkez giriş bölümünde çok iyi korunmuş bir mozaiğin ortaya çıkarıldığını belirten Ergürer, "Geometrik ve çeşitli çiçek motiflerinden oluşan mozaikte henüz ilk çalışmalarımızı yapıyoruz. Mozaiğin 4 ile 6. yüzyıllar arasına tarihlendiğini düşünüyoruz." dedi.

Yaklaşık 15 metrekarelik mozaiği özel kılan unsurun üzerinde iki yazıt bulunması olduğunu kaydeden Ergürer, şöyle devam etti: "Mozaiğin orta bölümünde 'güle güle kullan' ya da 'şansla kullan' anlamına gelen bir ifade yer alıyor. Odanın giriş kapısı bölümünde ise yuvarlak bir bordür içerisinde ikinci bir yazıt bulunuyor. Bu yazıtın biraz da mecazi bir anlamı var. Yazıttaki ilk kelime 'kıskançlık' ya da 'kıskanan', ikinci kelime ise 'çatlayan, patlayan' anlamına geliyor. Günümüzde de kullandığımız 'kıskanan çatlasın' ifadesine karşılık gelen bir anlatım söz konusu. Yaklaşık 1500 yıl önce yapılmış bir yapının giriş bölümünde böyle bir ifadeyle karşılaşmak bizler için büyük bir sürpriz oldu."

Ergürer, yapının Syedra'nın önemli konutlarından biri olduğunu değerlendirdiklerini, kazı ve onarım çalışmaların konutun belli noktalarında süreceğini kaydetti.

Üç katlı yapının kuzey bölümünde ikinci ve üçüncü katlara ait girişler bulunduğunu anlatan Ergürer, "Çok sayıda odaya ve ortada merkezi bir avluya sahip yapı, milattan sonra 2. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar kullanılmış. Bu süreçte ev sahipleri değişmiş, yeni mekanlar eklenmiş, katlar çıkılmış ve bazı bölümler kapatılmış. Daha sonraki dönemlerde bu mozaikli bölümün giriş kısmı ve üzeri kapatılmış. Mozaiğin üzerinin kapatılmış olması, günümüze kadar bu kadar sağlam ulaşmasını sağlamış." diye konuştu.

Onarım çalışmalarıyla mozaiğin ve yapının koruma altına alındığına dikkati çeken Ergürer, temizlik çalışmalarının süreceğini ifade etti.

Kazı ekibinde yer alan konservatör-restoratör Selma Yağcı da kazı sırasında ortaya çıkarılan mozaiğin tespitinin ardından onarım sürecine başladıklarını söyledi.

Mozaiğin genel durumunun iyi olduğunu belirten Yağcı, "Lokal acil müdahale gerektiren alanlar oldu. Ardından bordür uygulaması yaptık. Dağılan bölümlerin tespitini yaparak toparladık. Parçaları yerlerine aldıktan sonra derz dolgularını gerçekleştirdik. Lokal çalışmaların ardından yüzey koruyucu uygulayarak süreci tamamladık." ifadelerini kullandı.

***

Ocak-şubat dönemi bütçe verileri açıklandı…-Murat Batı- 

2026 yılı şubat ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 329,2 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 353,6 milyar TL ve bütçe fazlası 24,4 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 145,5 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 208,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir 

Hazine ve Maliye Bakanlığı kendi internet sitesinde 2026 yılı ocak-şubat dönemi bütçe gerçekleşmelerini 16 Mart Pazartesi günü yayımladı. Aşağıda detaylı şekilde göreceğiniz üzere vergi gelirlerinin yüzde 40,69’u KDV ve ÖTV tahsilatı oluşturmaktadır.

Dolaylı vergilerin payı ocak-şubat döneminde yüzde 56,39; dolaysız vergilerin payı ise yüzde 43,61 gerçekleşti. Ancak gelir vergisinin ilk taksiti mart ayında kurumların ise Nisan ayında olması münasebetiyle bu oran kompozisyonu mayıs ayı verileriyle birlikte değişecektir.

Merkezi yönetim bütçesi 2026 yılı ocak-şubat döneminde 190 milyar 177 milyon TL açık verdi.

Diğer kalemlerin akıbetini ise aşağıda izah etmeye çalışayım.

2026 şubat ayı bütçe gerçekleşmeleri

2026 yılı şubat ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 329,2 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 353,6 milyar TL ve bütçe fazlası 24,4 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 145,5 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 208,1 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Genel görünüm aşağıdaki tabloda bulunmaktadır.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılı şubat ayında 310 milyar 92 milyon TL açık vermiş iken 2026 yılı şubat ayında 24 milyar 366 milyon TL fazla vermiştir.

2025 yılı şubat ayında 170 milyar 403 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2026 yılı şubat ayında 208 milyar 62 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2026 ocak-şubat dönemi bütçe giderleri

2026 yılı ocak-şubat döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 2 trilyon 965 milyar TL, bütçe gelirleri 2 trilyon 774,8 milyar TL ve bütçe açığı 190,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 2 trilyon 324,9 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 449,9 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılı ocak-şubat döneminde 449 milyar 351 milyon TL açık vermiş iken 2026 yılı ocak-şubat döneminde 190 milyar 177 milyon TL açık vermiştir.

2025 yılı ocak-şubat döneminde 146 milyar 644 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2026 yılı ocak-şubat döneminde 449 milyar 935 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2026 ocak-şubat dönemi bütçe gelir gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe gelirleri ocak-şubat dönemi itibarıyla 2 trilyon 774 milyar 838 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Vergi gelirleri 2 trilyon 303 milyar 196 milyon TL, genel bütçe vergi dışı gelirleri ise 391 milyar 731 milyon TL olmuştur.

2025 yılı ocak-şubat döneminde bütçe gelirleri 1 trilyon 640 milyar 508 milyon TL iken 2026 yılının aynı döneminde yüzde 69,1 oranında artarak 2 trilyon 774 milyar 838 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı ocak-şubat dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 67,2 oranında artarak 2 trilyon 303 milyar 196 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda 2026 ocak-şubat dönemi vergi gelirleri ve bu vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payları gösterilmiştir.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2026 Ocak-Şubat döneminde KDV ve ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 40,69; dolaylı vergilerin payı yüzde 56,39 ve dolaysız vergilerin payı ise yüzde 43,61 olarak gerçekleşti.

Ocak-şubat 2026 ile geçen yıl aynı dönem vergi tahsilatı karşılaştırılması

2025 yılı ocak-şubat döneminde bütçe gelirleri 1 trilyon 640 milyar 508 milyon TL iken 2026 yılının aynı döneminde yüzde 69,1 oranında artarak 2 trilyon 774 milyar 838 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı ocak-şubat dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 67,2 oranında artarak 2 trilyon 303 milyar 196 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda vergi kalemleri bazında ocak-şubat 2026 tahsilat tutarları ile geçen yılın aynı dönemdeki tahsilat tutarları ve değişim oranları bulunmaktadır. 

Yukarıdaki tabloya göre 2026 ocak-şubat döneminde geçen yıl aynı döneme nazaran tahsilat oranı en fazla olan gelir kalemi Kurum geçici olmuştur. Bunun da nedeni hem yerel asgari kurumlar vergisi hem de geçici verginin dört döneme tekrardan çıkartılmasıdır.

/././

Vergi Denetim Kurulu patronlara gönderdiği yazılarla 2025 yılı gelir, harcama ve beyan durumunu sorgulamaya başladı -Erdoğan Sağlam- 

Her zaman iş insanlarına söylediğim bir söz vardır: Günümüzde kişisel muhasebenizi tutmanız veya tutturmanız şarttır. Nakit dengenizi takip etmezseniz sıkıntı yaşarsınız.

Değerli okurlar, Vergi Denetim Kurulu (VDK) geçen yıl başlattığı gözetim programlarına bu yıl da devam ediyor.

Bu programlardan biri olan “Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı” kapsamında saha çalışmaları bugünlerde başlatıldı ve bu yıl 16 binden fazla şirket ortağına standart yazılar gönderildi.

Bu yazılarda, tespit edilen riskli hususlar ve uyumsuzluklar paylaşılarak gerçek kişi ortaklar görüşmeye ve bilgi vermeye davet edildi.

2025 çalışmalarının sonuçları

VDK’nın 2025 yılı Faaliyet Raporuna göre, 2023 ve 2024 vergilendirme dönemlerinde büyük ölçekli şirketlere ortak olup, gelir vergisi beyannamesi ile gelir beyan etmeyen; ayrıca ücret, irat, kazanç ve hasılatları dolayısıyla haklarında herhangi bir vergi kesintisi bildirilmemiş, risk taşıyan (daha doğrusu VDK tarafından risk taşıdığı düşünülen) gerçek kişilere ilişkin olarak “Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı” kapsamında 10 bin şirket ortağı nezdinde gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda, söz konusu mükelleflerin matrahlarını 14 milyar 700 milyon TL civarında tutarında artırdıkları tespit edilmiş bulunuyor.

2026 yılında bu program kapsamında incelenen kişi sayısının yüzde 60 artırılmış olmasından, VDK’nın uygulama sonuçlarından memnun kaldığını anlıyoruz. Bu yılki sonuçlardan da memnun kalınırsa, izleyen yıllarda uygulamanın devam ettirilmesi söz konusu olabilir.

2026 çalışmaları nasıl yapılıyor?

2026 çalışmaları aynen geçen yıl olduğu gibi yapılmaya başlandı. Öncelikle mükellefler görüşmelere çağrıldı.

Kişisel gözlemlerime göre, görüşmeler bayram sonrasına planlanmış bulunuyor. Nisan ayına verilen randevular da var. Bunda bilgi istenen kişilerin yapacakları hazırlık çalışmaları için kendilerine süre verilmesinin de etkisi var.

Yazılarda şirket ortaklık durumlarına ilişkin bilgi verildikten sonra;

  1. Kişilerin ortak olduğu şirketlerin 2025 yılında kâr dağıtımı kapsamında, bu ortaklar adına vergi kesintisi yapıldığına ilişkin bir beyanlarının bulunmadığı,
  2. Yine 2025 yılında elde edilen gelirlerin ortakların beyanları ile uyumlu olmadığı veya 2025 yılında beyan edilen herhangi bir gelir/kazanç unsurunun bulunmadığı,
  3. 2025 yılında taşınmaz alış ve/veya satışlarının olduğu (bazı yazılarda taşınmaz alış/satış bilgilerine yer verilmiş bulunuyor),
  4. Banka hareketlerinin incelenmesi sonucunda, potansiyel gelir ve harcama düzeyi ile vergi beyanları arasında uyumsuzluk olduğunun anlaşıldığı (yazılarda banka hesaplarından giden para, hesaptan nakit çekilen tutarlar, kredi kartları harcama durumu, çıkış toplamı, hesaba gelen para, nakit yatan para, hesaba gelen faiz, hesaba huzuru hakkı, maaş, ücret gibi açıklamalarla gelen para ve giril toplamına ilişkin bir özet tablo yer alıyor),

belirtiliyor.

Bayram nedeniyle gelir vergisi beyan süresinin uzatılacağı yönünde zaten bir beklenti vardı, şimdi bu yazılarla birlikte beyan süresinin kesin olarak uzatılacağını düşünüyorum.

Şimdi yukarıda belirtilen hususlarla ilgili görüş ve önerilerimi paylaşmaya geçiyorum.

  1. Madde: Ortak adına 2025 yılında vergi kesintisi yapılıp beyan edilmemesinin nedeni, bu yıl kâr dağıtımı yapılmamış olmasından kaynaklanabilir. Veyahut 2024 yılında avans kar dağıtımı yapıldığı için vergi kesintileri 2024 yılında yapılmış olabilir. Avans kar dağıtımında bu sıkıntı (yani kesintinin yapıldığı dönemle kâr payının kesinleştiği/elde edildiği dönemin aynı olmaması) sürekli yaşanan bir durum. Bu sıkıntıyı yaşamamak için veya hataen kâr payını bir yıl önceden beyan eden edenlere rastlıyorum. Halka açık şirketlerde ayrıca küçük paylı ortakların kesinti beyanlarında da hatalar olabilir.

  2. Madde: Henüz beyan süresi bitmemiş ve 2025 yılında elde edilen gelirlere ilişkin beyannamelerin çok önemli bir kısmı henüz verilmemişken, beyanların yapılmadığı ve uyumsuzluk olduğu nasıl tespit edilmiş anlamak mümkün değil!

  3. Madde: Taşınmaz satış işlemlerinin “değer artış kazancı” veya “ticari kazanç” yönünden sorgulanmasını anlıyorum, ancak özellikle sadece taşınmaz alımlarının söz konusu olduğu durumlarda bu alımların neden sorgulandığını anlamıyorum.

  4. Madde: Banka hareketlerinin analizi çok zaman gerektiren bir çalışma. İncelemeler sırasında tarafları en çok bu maddenin zorlayacağını tahmin ediyorum. Özellikle banka hesaplarına nakit giriş ve çıkışlarının yüksek olduğu durumlarda mükellefler gönüllü uyum kapsamında matraha ilavede bulunmaya veya beyanlar verilmişse bunların düzeltilmesine yönlendirilebilir.

Bu analiz yapılırken, yapılan harcamanın mutlaka 2025 yılında elde edilen gelirlerle karşılanmış olmasının zorunlu olmadığı açıktır. Kredi kartı harcamaları veya araç ya da taşınmaz alımları mevcut birikimler, bankalar veya akraba/yakın arkadaşlardan alınan borçlar veya gelir vergisine tabi olmayan ya da istisna olan para girişleri ile finanse edilmiş olabilir. Ailede bu satın almalar eşlere ait kaynaklardan da karşılanmış olabilir.

Zaten bunlar düşünülmüş olmalı ki, yazılarda, görüşmeye gelirken gelir kaynaklarına ilişkin belgeler (kira, faiz, hisse gelirleri, aile desteği vs.) ve büyük tutarlı harcamaların kaynağına ilişkin izah edici belgeler (satış, miras, tasarruf bozumları vs.) ile banka hesap özetlerinin ve nakit giriş çıkış dökümlerinin getirilmesi de talep edilmiş bulunuyor.

Bu konuda uyarım, “aile desteği” açıklamasına ilişkin, çünkü bu açıklama veraset ve intikal vergisi yönünden sorgulanabilir. Eğer tutar geri alınmamak üzere verilmişse ve bu döneme ilişkin istisna tutarını (2025 yılı için işlem başına 53.339 TL’yi) aşıyorsa, “ivazsız intikal” kapsamında veraset ve intikal vergisi ödenmesi gerekir.

Yasal düzenleme olmadan harcama sorgulaması yapılabilir mi?

Yaşı 50’nin üzerinde olanlar hatırlayacaktır. Ecevit’in başbakanlığı döneminde Zekeriya Yıldırım Maliye Bakanı iken 4369 sayılı Kanunla getirilen “Nereden Buldun?” düzenlemesi çok tartışmalara neden olmuş, bu nedenle önce ertelenmiş, sonra AK Parti iktidarının ilk uygulaması olarak kaldırılmış ve 4369 sayılı Kanun’dan önceki duruma dönülmüştü.

Bu uygulama ile gelirin tanımı değiştirilmiş ve yedinci gelir unsuru "kaynağı ne olursa olsun diğer her türlü kazanç ve iratlar" biçiminde değiştirilerek gelirin kapsamı genişletilmişti.

Yapılan bu yeni tanımlamayla, bir gelirin vergilendirilebilmesi için yasada açıkça belirtilmiş olması gerektiği yolundaki anlayış terkedilerek, bir gelirin vergilendirilmemesi için yasada açıkça vergiden ayrık tutulduğuna ilişkin bir kuralın bulunması gerektiği anlayışına geçilmişti. Ayrıca, ekonomik gelişmelere bağlı olarak yeni gelir öğelerinin ortaya çıkması durumunda bunların kendiliğinden verginin konusuna alınması sağlanmış, böylece Gelir Vergisi Kanununun ekonomik gelişmelere uyumu hızlandırılmıştı.

Sonuç olarak, 4369 sayılı Kanunla gerçekleştirilen değişiklikle, ödeme gücüne göre vergilendirme ilkesinden hareketle vergi adaleti, herhangi bir gelirin vergiye bağlı olup olmadığı konusunda vergi idaresi ile mükellefler arasında uyuşmazlık olasılığının azaltılması ve vergi tabanının genişletilmesi sağlanmıştı.

Ayrıca, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 30. maddesinin ikinci fıkrasına 4008 sayılı Yasa'yla eklenen 7. bentteki, maliye denetim elemanlarınca yapılan incelemeler sırasında mükelleflerin, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş ya da vergiye bağlı olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamamaları durumunu re'sen vergi tarhını gerektiren nedenler arasına alan kural anlam kazanmıştı.

Bu düzenlemenin benzeri 2024’te yeniden mevzuatımıza getirilmek istenmiş, ancak Cumhurbaşkanı ikna edilemediği için bu değişiklik gerçekleştirilememişti.

Zaman zaman Ana Muhalefet Partisi CHP’nin de bu konuyu değerlendirdiğini ve kamuoyunun görüşünü öğrenmeye çalıştığını görüyoruz.

Kişisel görüşüm, bu doğrultuda bir düzenleme çıkarılmasının siyasi açıdan çok riskli olacağı yönündedir. Nereden buldun yasası seçim kaybettirebilir, demek abartı sayılmamalıdır.

Yasal dayanağı olmadan VDK’nın yukarıda açıkladığım sorgulamaları yapması doğru mudur?

Bence bu uygulamanın doğrudan bir sonucu yoktur. Çünkü kaynağı izah edilemeyen harcamaların otomatik olarak gelir sayılarak vergi tarh edilmesi yasal olarak mümkün değildir.

Bu uygulamanın olsa olsa kayıt dışılığı önleme konusunda mükellefleri korkutma ve beyanlarını artırma yönünde dolaylı etkileri olabilir. Nitekim uygulamanın “gönüllü uyum” kavramı ile anılması bu nedenledir. Ülkemizde bu yaklaşım sonuç vermektedir.

Gerçekten de yasal düzenleme yerine etkili vergi inceleme yöntemleri ile para hareketlerini kontrol altına alarak kayıt dışılığı önlemeye çalışmak daha doğru bir politikadır. VDK’nın da bu yaklaşımı benimsediğini son iki yıldır uyguladığı programlardan çıkarıyoruz. 

Şirket ortaklarına önerilerim…

Değerli yatırımcılar, şirkete ortak olarak yatırım yapmanın en önemli nedeni kâr payı geliri elde etmek ve/veya şirketin değerini artırarak belli bir süre içinde hisseleri elde çıkarmaktır.

Elden çıkarma daha istisnai bir durum olduğundan kişisel harcamaları karşılayacak düzeyde kâr payı geliri elde etmeye çalışmak doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bu nedenle ortağı olduğunuz şirketlerin düzenli kâr payı ödemesini sağlamak isabetli bir tercihtir. Bunun yanısıra veya alternatifi olarak, şirkete verilen hizmetler karşılığında maaş almak veya huzur hakkı ödenmesini sağlamak da harcamaların finansmanı için doğru olacaktır. Düzenli bir kira geliri elde etmek de bu amaca hizmet eder.

Her zaman iş insanlarına söylediğim bir söz vardır: Günümüzde kişisel muhasebenizi tutmanız veya tutturmanız şarttır. Nakit dengenizi takip etmezseniz sıkıntı yaşarsınız.

VDK yazılarındaki tabloyu Maliye için değil, kendiniz için hazırlamanız daha iyi olmaz mı?

“Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı”, iş insanlarını uyaran, doğru düşünmeye yönlendiren bir uygulamadır.

Bu yazı için son sözüm: Devletin de nakit hareketlerini sıfırlamaya çalışması gerekir.

/././

Ticarette gereken, ağır cezada gerekmiyor mu?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Adalet Bakanı, ticaret mahkemelerine tayin edilecek hâkimlerde 10 yıllık kıdem aranacağını söyledi. Ekrem İmamoğlu ve 401 kişiyi ağır cezada yargılayan iki hâkimin kıdemi 1,5 yıl! Bunun nedeni yargılamanın zaten bir tiyatrodan ibaret kalacak olması mı?

Adalet Bakanı Akın Gürlek, makamının tadını çıkarmaya başladı. Tebrikleri kabul ediyor, ziyaretçi heyetlerine nutuklar irat ediyor.

En son olarak Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı ve beraberindeki bir heyeti kabul etti ve iş insanlarını pohpohlayıp, vaatlerde bulundu.

Bakan Bey’in konuşmalarındaki genel tona bakacak olursak, bugüne kadar adalet sistemimiz yönetilmemiş, bu anlaşılıyor.

Bakan oldu ve kendisinden önce görev yapanların hiçbir iş yapmadıkları ortaya çıktı; bunu söyleyebilirim.

Akın Bey’in Türk adalet sistemine son katkısı şu: Mesleki tecrübesi 10 yılı bulmayan hâkimler artık ticaret mahkemelerine başkan olarak atanamayacaklar!

Gürlek, TİM heyetine şu sözü verdi:

“Özellikle ticari davalarda, ticaret mahkemelerinde ihtisaslaşma getirdik. 10 yılı doldurmayan bir hâkim, ticaret mahkemesi başkanı olmayacak.”

Ticaret Mahkemeleri, bir başkan ve iki üyeden oluşuyor; işiniz düşmeyecekse bunu bilmeniz gerekmez aslında ama bu mahkemeler için HSK atama yaparken zaten daha kıdemli hâkimleri (5 – 10 yıl) tercih ediyordu.

Demek ki artık bu uygulamada gözetilen bir durum olmaktan çıkıyor, genel bir kurala dönüşecek.

Bu iyi bir şey tabii. 

Hukuk söz konusu olduğunda tecrübe çok önemli.

Ağır ceza mahkemelerine başkan ve üye ataması yapılırken de HSK bu hususu gözetmeye gayret ederdi. “Eski Türkiye’de” tabii.

“Doğal hâkim ilkesi” diye bir prensip var.

“Kişiye özel” mahkeme kurulmasını önleyen, bu yolla adil yargılamayı gerçekleştirmeye yönelik bir ilke bu.

Bir uyuşmazlık ya da bir suç iddia ediliyorsa, bu konuya bakacak mahkemenin suç ya da anlaşmazlık meydana gelmeden önce belirlenmiş olması ile hayata geçiyor.

Ekrem İmamoğlu ve 401 kişi, İstanbul’da kurulu 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyorlar.

40. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kuruluşu, işlendiği iddia edilen suçların gerçekleşmesinden önce yapıldığı için kâğıt üzerinde doğal hâkim ilkesine uyulmuş gibi görünüyor.

HSK, bu mahkemeye, sadece bu davaya bakması için ikinci bir heyet tayin etti. Hem de iddianamenin 40. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesinden hemen sonra.

İddianame çok yüklü, sanık sayısı çok olduğu için hızlı yargılama yapılsın diyeymiş!

Böyle diyorlar ama asıl amaç doğal hâkim ilkesinin arkasından dolaşmak.

Böylece “kişiye özel” kurulmuş bir mahkememiz oluyor ki rabbim bunu da Siyasal İslamcıların iktidarına nasip etti.

İmamoğlu’nu yargılasınlar diye bu mahkemeye tayin edilen iki üyenin mesleki kıdemi 1,5 yıl imiş.

Bu yönde yayınlanan haberler yalanlanmadı.

Haliyle insan hayret ediyor!

Bakan Bey, ticaret mahkemelerindeki davalar iyi görülsün, doğru kararlar verilsin diye ticaret mahkemelerine en az 10 yıl kıdemli hâkim tayin etmeye söz veriyor, ama memleketin en önemli siyasi davasına bakacak hakimlerin mesleki kıdemi ancak bir asteğmen kadar!

Bir asteğmeni, torpili ne kadar kuvvetli olursa olsun mesela bir tümen komutanı yapabiliyor musunuz? Tümenden vazgeçtim, tabur komutanı yapabilir misiniz?

Söz konusu tecrübesiz hakimlerin kişilikleri ile ilgili değil bu söylediklerim.

Hukuk fakültesini pekiyi derece ile bitirmiş olabilirler, kim bilir belki IQ’ları, Türkiye ortalamasının da üzerindedir, belki o kadar çalışkandırlar ki dört sene boyunca hukuk derslerinin hepsinden 10 almışlardır vs.

Bunların hiçbir önemi yok.

Üç bin küsur sayfalık bir iddianame bu.

402 sanık var.

Bu tür uzun iddianamelerin bizim memlekette nasıl yazıldığını bilecek kadar bu meslekteyim.

İddiaya girerim, 3 bin sayfa iddianameyi bir okuyuşta anlayabilmek bile mümkün değildir.

Ticaret davalarında doğru karara ulaşabilmek için 10 yıllık tecrübe gerekli görülüyorsa, memleketin bütün siyasi geleceğini derinden etkileyebilecek bir ağır ceza davasında 1,5 yıllık tecrübe yeterli olabilir mi?

Yoksa, “Bu davada adil yargılama ve doğru karar beklemeyin, bir tiyatro oynanacak, bu kadar kıdem yeterlidir” mi demek istiyorsunuz?

/././

Arapça İstiklal Marşı: “İç cephe’ye” darbe!..-Yalçın Doğan- 

AKP ve MHP son yıllarda ve bölgedeki savaş dönemlerinde sık sık “iç cephenin öneminden” söz ediyor. Yani toplumsal bütünlük. Ne var ki...İstiklal Marşı’nı Arapça okutmak gibi bir saçmalık, Anayasa’ya aykırı ve “iç cepheye” darbe niteliğinde!

Karaman’da, Cahit Zarifoğlu İmam Hatip Ortaokulu tarafından 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulünün 105. yılı dolayısıyla düzenlenen anma programında İstiklal Marşı Arapça okundu

Bolivya....

Bu Güney Amerika ülkesi en çarpıcı örneklerin başında geliyor.

Bolivya’da 37 resmi, evet 37 ayrı resmi dil var, en yaygını İspanyolca, Bolivya ulusal marşı İspanyolca.

Resmi dil derken, devletle ilişkilerinde, okullarında, mahkemelerinde, yöresine, kentine göre, halk o dili konuşuyor.

Ama...

Sırası geldiğinde, geri kalan 36 resmi dili konuşanlar, ulusal marşı hep birlikte İspanyolca söylüyor.

Ulusal birliğin öznesi olarak.

Başka örnekler de var.

Asya’nın güneyine gidiyoruz.

Hindistan...

Hint Anayasası Hindistan’da yaşayan farklı etnik kültürleri (halkları) dikkate alarak...

18 resmi dilin kullanılmasına izin veriyor.

18 resmi dilden biri Bengalce.

Hindistan ulusal marşı Bengalce. Yeri geldiğinde, geri kalan 17 resmi dili konuşanlar, ulusal marşı Bengalce söylüyor.

Ulusal birliğin öznesi olarak.

Şimdi Uzak Doğu’ya gidiyoruz.

Singapur...

Nüfusun üçte biri İngilizce konuşuyor, en yaygın dil İngilizce.

Bununla birlikte...

Singapur’da İngilizce de dahil olmak üzere, dört resmi dil kullanılıyor.

O dört resmi dilden biri Malayca.

Singapur’da yaşayanların kökeni açısından, Singapur Halkını temsil ettiğine inanıldığı için...

Singapur ulusal marşı Malayca, diğer üç resmi dili konuşanlar ulusal marşı Malayca söylüyor.

Ulusal birliğin öznesi olarak.

Kurtuluş, bağımsızlık

Ulusal marşlar farklı özelliklere sahip.

Bazıları krala, sultana övgü niteliğinde. Bazıları yaşanan topraklara, bazıları kardeşliğe, barışa adanıyor.

Ancak, ulusal marşlar çok büyük çoğunlukla bağımsızlığa, kurtuluş savaşlarına, sömürgeciliğe karşı verilen mücadeleye şiir olarak yazılıyor, sonra besteleniyor.

İstiklal Marşı

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşımızı Kurtuluş Savaşı sırasında yazıyor. Şiir Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancı, bağımsızlığı, ulusun bütünlüğünü anlatıyor.

Akif’in şiiri 12 Mart 1921’de Birinci TBMM tarafından İstiklal Marşı olarak kabul ediliyor.

Kurulmakta olan Cumhuriyet’in ulusal marşı.

1921 yılından bu yana Türkçe söyleniyor. Her ülkenin ulusal marşı dünyanın her yerinde kendi resmi dilinde okunduğu gibi, İstiklal Marşı da, Anayasa’da kabul edilen resmi dil olarak Türkçe okunuyor.

12 Mart Karaman

İstiklal Marşı’nın kabul edildiği 12 Mart günü törenler düzenleniyor. Bunlardan biri de, Karaman’da.

Karaman’ın Türkçe açısından ayrı bir yeri var.

1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey bir ferman yayınlıyor. O fermanla birlikte:

Türkçe Anadolu’da resmi dil ilan ediliyor.

Bugün Karaman’da Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi var, Mehmet Beye saygının simgesi.

Gelin görün ki, Türkçe’nin resmi dil olarak ilan edildiği Karaman’da...

Üstelik, İstiklal Marşı’nın yıldönümünde...

Bir okulda İstiklal Marşı Arapça söyleniyor!..

Aymazlığın, edepsizliğin, kendini bilmezliğin ölçüsüz zırvası!..

Bu ülkede, kimin hangi dili konuşacağına artık kimse karışmıyor. Geçmişte bu konuda pek çok hata yapılıyor ama, bugün insanlar evlerinde, çarşıda, pazarda, günlük yaşamda istedikleri dili konuşuyor.

Ancak, Türkçe hâlen tek resmi dil ve İstiklal Marşı, Anayasal olarak, Türkçe okunuyor.

Anayasa’ya aykırı

AKP ve MHP son yıllarda ve bölgedeki savaş dönemlerinde sık sık “iç cephenin öneminden” söz ediyor. Yani toplumsal bütünlük.

Ne var ki...

İstiklal Marşı’nı Arapça okutmak gibi bir saçmalık, Anayasa’ya aykırı ve “iç cepheye” darbe niteliğinde.   

Bu zırva hangi amaca yönelik?.. Kimin planı?.. Toplumun ezici çoğunluğunu ikide bir rahatsız etmek kime, ne kazandırıyor?..

Olayın diğer vahim boyutu şu.

İstiklal Marşı Karaman’da vali, il milli eğitim müdürü ve diğer yetkililer huzurunda okunuyor. Kimsenin kılı kıpırdamıyor, sadece MHP’li Belediye Başkanı töreni terk ediyor.

Bu rezalete muhalefet parti liderleri, sivil toplum kuruluşları tepki gösteriyor.

Ancak, iktidar ortaklarından henüz ses yok.

Tepki ötesinde valiyi, il milli eğitim müdürünü, okul müdürünü, kim ilgiliyse onu görevden alma gibi, bir karar da henüz yok.

İstiklal Marşı Arapça!..

Zırvanın yeni durağı!..

/././

Kuşadası Belediye Başkanı Günel'in ifadesi: Bu kurgunun, Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu tarafından yapıldığını düşünüyorum 

13 Mart'ta gözaltına alındıktan sonra bugün adliyeye sevk edilen Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel'in emniyetteki sorgusunda İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığına yardım için para topladığı iddiası soruldu. Günel, "Bu kurgunun, bu planın Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu tarafından yapıldığını düşünüyorum. Aldığımız parayı İmamoğlu Suç Örgütü‘ne gönderdiğimizi iddia etmek tam bir iftiradır ve deli saçmasıdır. Belli ki öfkeyle ne yapacağını şaşırmıştır. Benim Ekrem İmamoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğundan bu yana hiçbir şahsi ilişkim olmamıştır. Bir para alışverişim olmamıştır. Oradan bana bir tane selam ile gelen bir adam dahi olmamıştır" dedi.

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in emniyet ifadesine ulaşıldı. Hakkındaki suçlamaları reddeden Günel’e, Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığına yardım için para istediği iddiaları soruldu.

Habertürk'ten Ceylan Sever'in haberine göre; Florart Peyzaj isimli firma hakkında bildiklerini söylemesi istenen Günel, şirketin yaklaşık 30 yıldır faaliyet gösterdiğini söyleyerek, “Sahibi Atilla Yurtsever’i 25 yıldır tanırım. Ali Ertan Yurtsever’i de kardeş olması sebebiyle tanırım. 2019 yılında belediye başkanı seçilmemden sonra çevreyolunda peyzaj konusuyla ilgili ihale yaptık ve bu ihaleyi kazandılar. Sözleşme gereği iş yerini yaptılar. Bu iş yapıldıktan sonra şikâyetler üzerine yaklaşık altı kere müfettişlerce inceleme yapıldı. Peyzaj işlemi yapılan bitkiler teker teker sayıldı. Usulsüzlük olmadığı anlaşılınca konu kapandı. Belediye bünyesinde başka bir iş veya proje yapıp yapmadıklarını bilmiyorum” dedi.

Kuşadası Eski Spor Kulübü Başkanı Ferdi Zenginoğlu’nun firması Zenka Group için sorulan soruya Günel şöyle yanıt verdi: “Ben 2011 yılında belediye meclis üyesi olduğum dönemde Van depreminden depremzede olarak Kuşadası’na gelen ve yerleşen Ferdi Zenginoğlu ile tanıştım. O dönemlerde inşaat işleri ile uğraşırdı. Sonrasında Zenka Group ismi ile bir şirket açtı. Bu şirketin detaylarını bilmiyorum. Zenka grup belediye bünyesinde iş almış olabilir ama ben bu işlerin detaylarını bilmiyorum. Belediye başkanı olarak departmanların yaptığı tüm ihalelerin içeriklerini ve kazanan firmaları tam olarak bilmem mümkün değildir."

İmamoğlu için "para toplama" iddiası 

Müşteki sıfatıyla 27 Ağustos 2025 tarihinde ifade veren Atilla Atalay Bayram’ın ifadesi emniyette Günel’e okutuldu.

Bayram, “Kuşadası’nda imar uygulamaları, inşaat ruhsatları ve iskan için inşaat sahiplerinden para talep edilmektedir. Hüseyin Kabasakal ve Mehmet Kabasakal‘dan oturma ruhsatı için bizzat Ömer Günel para talep etmiştir. Hüseyin Kabasakal da bu parayı ödemiştir. Doğu Batı İnşaat sahibi Güzelgün belediyenin taleplerini kabul etmeyince Serkan’a taşeronluk verecek firmalara ruhsat vermemekte tehdit ediyorlar. Toplu toplanan bu paralarla fon oluşturduklarını söylüyorlar. Duyduğum kadarıyla Bülent Tezcan koordinesinde yapılan bu işlerden genel merkezin de bilgisi var. Toplanan bu paraların Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekrem İmamoğlu için kullanılacağını ifade ediyorlar. Benden haksız yere para talep eden Kuşadası Belediyesi başkanı Ömer Günel, imar müdürü Ahmet Taşkan ve tespit edecek diğer kişilerden şikâyetçiyim" ifadelerini kullandı. 

"Özlem Çerçioğlu kurguladı"

"Şimdi niye burada olduğumu anladım" diyen Ömer Günel, rüşvet aldığı iddialarını reddederek; “Aldığımız parayı İmamoğlu Suç Örgütü‘ne gönderdiğimizi iddia etmek tam bir iftiradır ve deli saçmasıdır. Belli ki öfkeyle ne yapacağını şaşırmıştır. Benim Ekrem İmamoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğundan bu yana hiçbir şahsi ilişkim olmamıştır. Bir para alışverişim olmamıştır. Oradan bana bir tane selam ile gelen bir adam dahi olmamıştır. Ne de benden ona giden kimse olmamıştır” dedi. 

Belediye başkanı Ömer Günel, tanık Harun Yalvaç isimli şahsı tanımadığını söyleyerek şöyle konuştu: “İskan ruhsatı talep edildiği ve iddia edilen işlerin detaylarını bilmiyorum. Ancak bu konuda daha önce Atilla Yurtsever ve Ali Ertan yurtsever isimli şahısların tutuklandığı süreçte haberdar oldum. Tabii ki ilgili müdürü olan Burak Gündeş’e durumu sordum. Kendisi bu iddiaların kesinlikle gerçekleşeceği olduğunu beyan etti. Kaldı ki somut durum ile beyanların çeliştiğini söyledi. İskan ruhsatı talebinden yedi ay önce iş bitirme belgesinin verildiğini, bu vergi verildikten sonra böyle bir zorlama iddiasının abesle iştigal olduğunu söyledi. Bir takım eksikliklerin giderildikten sonra eski anı verildiğini bana beyan etti. Ekrem İmamoğlu‘na yardım iddiasına yönelik beyanlar belli ki bir kurgunun eseridir. Bizim neden Kuşadası değil de burada olduğumuzun göstergesidir. Bu kurgunun bu planın aydın Büyükşehir Belediyesi başkanı Özlem Çerçioğlu tarafından yapıldığını düşünüyorum. Çünkü uzun zamandır siyasi olarak beni yıpratmaya ve itibari suikastine soyunan Özlem Çerçioğlu 14 Ağustos tarihinde AK Parti‘ye geçtikten sonra benim üzerime de bir takım pazarlıklar yaptığı iddiası kulağımıza gelmişti. Bunun içinde bir senaryoya ihtiyacı vardı. Özellikle Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü’ne para aktarıyorlar öyle söylüyorlar gibi söylemlerin bu kurgunun bir eseri olarak bilinçli olarak ifade edildiğini düşünüyorum. Çünkü her şeyi bir yana bırakın devlet memuru olan bir yapı kontrol müdürünün bu paralardan bir kısmını İmamoğlu’nun seçim kampanyasını göndereceğiz iddiası hayatın olağan akışına aykırı olduğu gibi cılız bir kurgunun eseridir”

***

T-24



Öne Çıkan Yayın

Savaşta devrim’ + Trump çıkış bulabilecek mi? + Bahçeli’nin mesajı -Cumhuriyet-

Savaşta devrim’-Ergin Yıldızoğlu-  Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyl...