EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -19 Haziran 2026-


Satılık güneş: Sermaye birikimi, piyasa yoğunlaşması ve arazi gasbı -Kansu Yıldırım-

Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) verilerine göre, Türkiye’de güneş enerjisinden günlük bazda üretilen elektrik, 15 Haziran Pazartesi günü 184 bin 466 megavatsaatle yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Bu rekor, uzun yıllardır yenilenebilir enerji sektörünü büyütmek amacıyla yapılan yatırımların, kamudan özel sektöre kaynak transferinin ve temelde doğanın metalaştırılmasının bir sonucudur.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ocak 2026 verilerine göre, toplam elektrik kurulu gücünün yüzde 62.5’ini yenilenebilir enerji oluşturmakta olup, bunun yüzde 21’lik bölümü güneş enerjisinden gelmektedir.

Kaynak Kurulu Güç (MW) Pay (%)

Hidroelektrik 32.324 26,2

Güneş 25.827 20,9

Doğal Gaz 24.165 19,6

Rüzgar 14.862 12,1

Yerli Kömür 11.550 9,4

İthal Kömür 10.456 8,5

Biyokütle 2.341 1,9

Jeotermal 1.759 1,4

TOPLAM 123.284 %100

EMBER’in “türkiye elektrik görünümü 2026” raporu, güneşten elektrik üretiminin 2018’den 2023’e kadar istikrarlı bir şekilde arttığını; 2023 yılında 18.4 TWh olan üretimin 2025 yılında iki katına çıkarak 37.3 TWh seviyesine ulaştığını belirtmektedir.

Güneşin metalaşması, kuşkusuz sermaye birikiminin karakteriyle ilişkilidir. Yenilenebilir enerji, kapitalist üretimin yarattığı emek ve çevre yıkımı düşünüldüğünde sıklıkla makul ve “temiz” bir kaynak olarak kabul edilir. Ne var ki yenilenebilir enerji alanı; üretim ölçeğinin aşırı büyümesi, devlet sübvansiyonlarının artışı ve elektrik piyasasının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye açısından “yenilenebilir enerji” olarak görülmektedir.

Türkiye kapitalizminin agresif büyüme stratejisi kapsamında ucuz enerji talebinin artışı, enerji yatırımlarını çeşitlendirmeye zorladığı kadar, enerji piyasasında özel sektörün pozisyonunu daha da güçlendirmektedir. Yenilenebilir enerji pazarında lisanslı ve lisanssız üretimde özel sektörün hakimiyeti, bu durumun göstergelerinden biridir.

Güneş enerjisi pazarı; Kalyon Holding, Limak Holding, İçkale-Cengiz Holding, Sabancı Holding, Akfen Holding, Zorlu Holding, Akkök Holding ile bunların uluslararası sermayeli ortaklıkları arasında paylaşılmış durumdadır:

• Karapınar GES (YEKA-1): Konya’da bulunan ve yaklaşık 1350 MW kapasiteye sahip Türkiye’nin en büyük güneş enerji santrallerinden biridir. Santralin sahibi Kalyon Holdingdir. Yaklaşık 20 bin dönüm arazi üzerinde kurulmuş olup 3.25 milyon panel içermektedir. Proje için 812 milyon dolar finansman sağlanmış; finansmanda İngiltere merkezli UK Export Finance, Amerikan JP Morgan ve altı Türk bankası yer almıştır.

• Erzin-1 GES (YEKA): Hatay’ın Erzin ilçesinde bulunan santralin kapasitesi yaklaşık 500 MW’dır. Limak Yenilenebilir Enerji tarafından işletilmektedir. Limak Yenilenebilir Enerji, Limak Holding bünyesindedir. Türkiye’nin büyük ölçekli GES projelerinden biri olarak yaklaşık 2 bin dönüm arazi üzerinde kurulmuştur. Finansmanında Ziraat Bankası, Almanya merkezli DZ Bank ve Fransa merkezli Euler Hermes yer almıştır.

• YEKA Erzin-2 GES: Hatay/Erzin’de bulunan santralin kapasitesi 136 MW’dır. Proje IC Enterra Yenilenebilir Enerji tarafından yürütülmektedir. Şirket yapısı İçkale ve Cengiz ortaklığına dayanmaktadır.

• Enerjisa Üretim GES’leri: Enerjisa Üretim’in güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 300 MW seviyesindedir. Santraller farklı illere yayılmıştır. Şirket, Sabancı Holding (Yüzde 50) ve E.ON (Yüzde 50) ortaklığındadır; yabancı ortaklı özel sektör yapısına sahiptir.

• Akfen Yenilenebilir Enerji: Akfen Yenilenebilir Enerji’nin GES kapasitesi yaklaşık 200 MW seviyesindedir. Şirketin ana sahibi Akfen Holding olup toplam yenilenebilir enerji portföyü yaklaşık 699 MW seviyesindedir.

• Cengiz Enerji GES’leri: Cengiz Enerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 150 MW civarındadır ve yatırımlar özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Şirketin sahibi Cengiz Holding olup toplam enerji portföyü yaklaşık 3 bin 161 MW seviyesindedir.

• Zorlu Enerji GES’leri: Zorlu Enerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 120 MW seviyesindedir. Santraller farklı illerde bulunmaktadır. Şirketin sahibi Zorlu Holdingdir.

• Akenerji GES’leri: Akenerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 80 MW’dır. Şirketin ortaklık yapısı Akkök Holding ve Çek devlet şirketi ČEZ ortaklığına dayanmaktadır. Yabancı ortaklı özel sektör şirketidir. Toplam yenilenebilir enerji portföyü yaklaşık 320 MW seviyesindedir.

• EÜAŞ GES’leri: Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ), kamuya ait enerji üretim şirketidir. GES kapasitesi 500 MW’ın üzerindedir. Türkiye’nin en büyük elektrik üreticilerinden biri olup toplam kurulu gücü yaklaşık 21 bin 243 MW seviyesindedir. Yenilenebilir enerji portföyü giderek genişlemektedir.

Lisanslı güneş enerjisi pazarındaki sermaye yoğunlaşması, oligopolleşme eğilimini de hızlandırmaktadır. Kamu kurumu olan EÜAŞ’ı dışarıda bıraktığımızda, sekiz holdingin güneş enerjisi yatırımlarının toplam kurulu gücü yaklaşık 2 bin 836 MW düzeyinde iken, bunun 1350 MW’ını tek başına Kalyon’a ait Karapınar GES üretmektedir. Şirketlerin üretim ve faaliyet ölçeğini genişleten en önemli faktörler -finansman kaynaklarına ve yer tahsisine erişimi de belirleyen- enerji politikalarıdır.

Türkiye Sınai Kalkınma Bankasının “enerji görünümü 2025” raporuna göre, 2021 yılının ilk yarısına kadar geçerli olan ve YEKDEM-1 olarak bilinen dolar bazlı destek mekanizması, yenilenebilir enerji kapasitesinin artışında ve güneş enerjisi pazarında sermaye yoğunlaşmasında büyük rol oynamıştır. Yenilenebilir enerji santrallerine sağlanan YEKDEM-1 teşvikinin kur avantajı içermesi nedeniyle, dolar bazlı fiyatlardan yararlanmak isteyen santrallerin sayısı artmıştır.

2022 yılında YEKDEM’den faydalanan santral sayısı 1036’ya, toplam kapasite ise 22 bin 982 MW’a yükselmiştir. Ancak 2023 ve 2024 yıllarında mevcut para politikalarının etkisiyle YEKDEM’den yararlanan santral sayısı sırasıyla 887 ve 784’e; toplam kapasite ise 18 bin 684 MW ve 17 bin 670 MW’a gerilemiştir. 2025 yılında YEKDEM kapsamında yaklaşık 15 bin 620 MW gücündeki 762 santral desteklerden yararlanmıştır.

Buna karşılık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının “2024-2028 stratejik planı” kapsamında GES kapasitesinin 33.1 GW seviyesine ulaşması, 2035 yılına ilişkin “yenilenebilir enerji yol haritası”na göre ise toplam GES ve RES kapasitesinin 2035 yılında 120 GW seviyesine yükselmesi öngörülmektedir. Bu hedeflere sadece iç pazara endeksli Türk şirketlerle ulaşmak mümkün olmadığı için yabancı sermaye ve finansal araçlara ihtiyaç duymaktadırlar.

Güneş enerjisi pazarında uluslararası sermayenin yoğunlaşması amacıyla çeşitli iş birliği projeleri ve anlaşmalar imzalanmaktadır. Bu kapsamda önemli devletler arası anlaşmalardan biri, Suudi Arabistan merkezli ACWA Power ile şubat 2026’da imzalanan 2 milyar dolar değerindeki anlaşmadır. Proje kapsamında Sivas ve Karaman Taşeli’de her biri 1000 MW gücünde olmak üzere toplam 2 bin MW kapasiteli santraller kurulacaktır.

GES’ler “temiz” olarak lanse edilmesine karşılık, arkasındaki finansal ilişkilerin ve sermaye akışının dışında en büyük tehditlerinden biri “yeşil arazi gasbı” (green grabbing) olarak adlandırılan mülksüzleştirme pratiğidir.

Andrea Rizzi’nin “Subtle Green Grabbing? The Extractive Dimensions of Carbon Offsetting” makalesi, Latin Amerika’daki karbon denkleştirme projelerinde ortaya çıkan yeşil arazi gasbı biçimlerine işaret ederek, “İklim krizini çözmek” amacıyla geliştirilen bazı “yeşil piyasa mekanizmalarının”, eski usul sömürgecilikten farklı görünse de özünde yeni mülkiyet ilişkileri ve yeni sömürü biçimleri yarattığını ileri sürmektedir.

Büyük GES projeleri için yine büyük alanlara ihtiyaç vardır ve güneş enerjisi çiftliklerinin kurulacağı alanlar için dünyada ve Türkiye’de çeşitli yasal ve yasal olmayan yollarla mülksüzleştirme biçimleri de artmaktadır.

Canan Emek İnan ve Koray Albulut tarafından kaleme alınan “Linking actors and scales by green grabbing in Bozbük and Kazıklı” isimli çalışma, Türkiye’de yeşil arazi gasbını somutlaştırması açısından önemlidir. Güney Ege’de yer alan Bozbük ve Kazıklı köy arazileri; “eko-turizm”, “doğayı koruma” ve “kırsal kalkınma” gerekçeleriyle devlet, şirket ve yerel aktörler arasındaki ilişkiler sonucunda sermayeye açılmıştır. Neoliberal çevre politikaları, sermaye lehine yeşil arazi gasbını hızlandıran bir mekanizmadır.

Türkiye’de güneş enerjisi çiftlikleri ve yeşil arazi gasbına dair net bir veri olmamasına karşılık, acele kamulaştırma kararlarının işlevi burada göz önünde bulundurulabilir.

2005’ten bugüne yayımlanan en az 2 bin 600 civarında acele kamulaştırma kararının önemli bölümü; madencilik ve (yenilenebilir) enerji başta olmak üzere organize sanayi bölgeleri, inşaat ve turizm sektörlerini kapsamaktadır. Çeşitli hesaplamalara göre, birim başına arazi ihtiyacı verisine göre 1 MW güneş enerjisi santrali için yaklaşık 1.2-1.5 hektar arazi gerekir. Türkiye’nin kurulu GES kapasitesi göz önüne alındığında, toplam kullanılan arazi miktarı kabaca 33 bin hektar civarındadır.

Bu ölçekte arazilerin bulunduğu alanların bazıları orman ve tarım arazileri ile kesişmektedir. Örneğin Limak’ın Çankaya’da tarım arazilerine kurmak istediği 74 milyon TL’lik GES projesine “ÇED gerekli değildir” kararı çıkarken, Cengiz Elektrik’in Ankara Polatlı’da tarım arazilerine kuracağı 112 hektarlık GES projesine “ÇED olumlu” kararı çıkarak acele kamulaştırma işlemleri başladı.
Lisanslı güneş enerjisi pazarı masum gibi görünmesine karşılık arkasında büyük bir yıkım bırakmakta; yenilenebilir enerji sektörü vasıtasıyla kamu enerji politikalarında daha fazla söz sahibi olmaktadır.

/././

Başkentte dayak taburları: Despotizmin ayrılmaz parçası korkutma ve şiddet -Adnan Gümüş-

Despotizmin açık ve kısa tanımı: İkili veya kamusal iş ve ilişkilerde ötekine karşı keyfi davranma hali. Derecesi ve bağlamları değişebilir ama özü bu. Bir diğerini ilgilendiren karar ve yürütmenin keyfiyete dönüştüğü tüm rejim tipleri, ister aile ve okul düzeyinde olsun isterse aşiret düzeyinde, en kötüsü resmi kurumlar ve resmi devlet düzeyinde DESPOTİK haldir, siyasal niteliği despotik rejimlerdir.

Despotik kapitalizmin başkentteki karşılığı
-------------------------------------------------------------
Kapitalizmin piyasa mekanizmalarından da kopmuş hali despotik kapitalizmdir. Günümüzde despotik kapitalizm/despotik emperyalizm halini yaşıyoruz.

Keyfi kapitalizmin/keyfi emperyalizmin güncel halini ABD-NATO-İsrail’in saldırganlığı ne kadar açıkça gösteriyorsa Türkiye’de kapitalist muhafazakar despotik rejimin geldiği yeri de her gün yaşadığımız, son haliyle başkentte öğretmenlere yönelik oluşturulan dayak taburları çok açık şekilde gösteriyor.

İkinci partisi birinci partisine, polisi öğretmenine dayak atan bir ülke nasıl adlandırılır?
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Her bir şeyin tanımı, en azından tarifi olur. İkinci partinin birinci partiye, polisinin yurttaşına öğretmenine dayak attığı bir ülke nasıl tarif edilir, nasıl tanımlanır. Despotizm bunun özsel bir niteliğidir.

Despotizmde dayak şiddet özsel
------------------------------------------------
Despotik/keyfi rejimlerin bu keyfiyetini sürdürebilme meşruiyetleri/halkın bunu haklı bulması onaması tümden olanaklı değildir, birileri veya halk bu keyfiyeti meşru görmediğinde, bunu haklı saymadığında keyfiyet nasıl sürdürülecek? Keyfiyetin/despotizmin dayak şiddet korkutma baskılama işkence özündendir. Bu hane için de okul için de siyasal rejim için de geçerli bir işleyiştir. Konu yöntemini/aracını belirler, despotikse dayak şiddet ayrılmaz parçasıdır.

Despotizmin belki de en örgütlü en kurumsal boyutu şiddetin kurumsallaşmasıdır.

Kurumsal/örgütlü şiddet: Başkentteki Maraş’taki okul şiddetinden çok daha ağır bir şiddet
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Nisan ayında Maraş’ta bir çocuk, çocuk arkadaşlarını öldürdü. Hanenin, resmi yetkili ve kurumların da pek çok ihmali yanlışı olmakla birlikte en azından fail bakımından bireysel bir şiddet düzeyine yakındı.

Bir öğrencinin öğretmene şiddeti bireyseldir ancak öğretmenin öğrenciye şiddeti, eğitim sistemi buna tedbir almıyorsa, kurumsaldır.

Şiddet çeşit ve derecesi için bazı nitelikli ölçütler sayılırsa; 1) Bireysel-kurumsal, 2) Neden/niyet/amaç, 3) Aletli-aletsiz, 4) Yöneldiği obje, 5) Zarar derecesi gibi bazı ölçütler bakımından hem şiddet türleri hem de derecesi değerlendirilebilir. İlk üç ölçüt bakımından şöyle bir şema çizilebilir.

Başkentte öğretmenlere yapılan, bizzat resmi emirler, amirler gözetiminde yapılmaktadır, kurumsal şiddettir.

Dahası keyfidir, despotiktir.

Öğretmenin yüzü ak, AKP, valiler, emniyet amirleri durumdan utanıyor mu?
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kurumların düştüğü bu hal kimin için onur kimin için utanç kaynağı sayılır. Reislerin haksız emirlerine uyanların durumu reislerden/emri verenlerden de nicedir. Emri veren kendi özgür iradesini kullanıyor, doğru ya da yanlış. Haksız emri uygulayanların kişi olabilme durumu bile ayrı bir tartışma konusudur.

Hanedanlıklarda tebaa vardır, kul vardır, herkes hanedanın kuludur.

Despotizm/istibdat: Haksız emir verilen ülke demokratik midir?
------------------------------------------------------------------------------------------
Bir yerde haksız hukuksuz, hiyerarşik üstte olmakla emir verilebiliyorsa, o ülke demokratik bir ülke değildir, bu keyfiyete en uygun siyasal kavramlaştırma despotizmdir, istibdattır.

Bu ülkenin amiri memuru halkı bakımından da pek parlak bir durum bulunmamaktadır.

Haksız emri uygulayan amir, memur, birey yurttaş sayılabilir mi?
--------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaşlığın şartı özgür iradedir, rüştü olmasıdır, eylemlerinin bilincinde ve sorumluluğunda olmasıdır. Haksız emri uygulayanın rüşt olup olmadığı ontik siyasi olarak tartışmalıdır.

Fransız İhtilali’nden sonra bile yakın tarihe kadar “bağımlı” olanın, aynı konumda sayılan erkek işçinin, topraksız köylünün, kölenin, kadının oy hakkı yoktu. Yani “rüşt/özgür kişi” sayılmıyordu.

Kararın uygunluğunu tartamayan ve buna göre hareket edemeyen kişide basiret/iyi kötüyü ayırma gücü olabilir mi? İyiye göre hareket etmeyenlerde kişilik ne durumdadır?

Bu süreçleri ölçüp tartamayan, haksızlığa haksızlık diyemeyen herkesin durumu, kişilik bakımından çok zorlu tartışmalara açıktır.

Demokratik bir ülkede bu tür kişilerin memuriyet yeterliliği de tartışmalıdır.

Özgür irade, onurlu/kişi olma özgür akıldan, özgür seçimlerden geçer
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Türkiye ve dünyanın en büyük sorunu, hiyerarşi sorunudur, aklın sağduyunun hiyerarşik üste bağlanması sorunudur.

Hiyerarşik düzende ayrımlar ve eşitsizlikler özseldir. Hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı durumda hiyerarşi zaten olmaz.

Hem kurallı olan her tür baskı rejiminin hem de kuralsız ilkesiz keyfi despotizmin ontik temel çeleni özgürlükçülüktür, eşitlikçiliktir.

Dünya ve Türkiye’de olumsuz bakımdan hiyerarşik yapılanmaları aşmak, olumlu bakımdan özgürlükleri sağlamak kişi ve yurttaş olabilmenin birincil şartıdır.

/././

Operasyonlar sürerken iktidarın gözünü diktiği kent: CHP çemberi İzmir'den daralıyor -Aslı İnanmışık / soL-

Aylardır ilçe belediyelerine dokunulmayan İzmir'de butlan kararıyla düğmeye basıldı. Operasyonlarda Özgür Özel'e yakın isim Veli Ağbaba kıskaca alınırken kentin geleceğine ilişkin önemli adımlara da zemin hazırlanıyor. İmar rantı yüksek ilçelerin sıraya sokulduğu, soruşturmaların süreceği konuşuluyor. Operasyonların gölgesinde gelen Cemil Tugay'ın istifası da bu tabloyu tamamlıyor.

CHP'de, bu haberde, tek seferde sayıp dökemeyeceğimiz kadar çok kriz başlığı var. 

Partiye "mutlak butlan" kararı çıkarılmadan önce de bu böyleydi.

Hizipler, çürük yöneticiler, parti içi istifalar, başkanlık savaşları...

Tablonun sebebinin operasyonlarla açıklanamayacak kadar sorunlu olduğunu daha önce soL'da yazmıştık. 

Ancak bir süredir CHP'nin kendisinin bile görmek istemediği, kaçtığı bir başlık, bir kent var: İzmir

İzmir ve çevresindeki ilişkiler ağı CHP açısından önümüzdeki günlerde, pek çok başlıkta bam teli olacak gibi görünüyor.

Sondan başlayalım.

İzmir'de adliyenin üst yapısı önemli ölçüde değişti

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) kararnamesi.

Kararname ile görev yeri değişen hakim ve savcılar çok konuşuldu. Genellikle kamuoyunun gözü önündeki siyasi davalar ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı görevine Akın Gürlek'e yakın bir ismin getirilmesi gündemdeydi. 

Aslında atamaların Ankara kadar önemli olduğu bir başka yer İzmir'di.

2 Ekim 2024 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanan İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Ali Yeldan koltuğunu korusa da, adliyenin üst yönetiminde önemli değişiklikler oldu.

Kent genelinde gerçekleştirilen atamalarla çok sayıda mahkemenin üye yapısı değişirken, savcılık bürolarında da yeni görevlendirmeler yapıldı. İzmir'de 30 ilçenin 28’inde yargı kadroları yeniden şekillendi. Savcı ve başsavcıvekili kadrolarında önemli değişiklikler yaşandı. 8 başsavcı vekili başka görevlere atandı. 77 yeni savcı görevlendirildi.

Değişikliklerin önümüzdeki günlerde adliyelerdeki görev dağılımlarına ve uzmanlık bürolarına da yansıması, mutlak butlan kararıyla ilk darbe vurulan CHP'de önemli isimlere yargı yolunu açacak adımların atılması bekleniyor.

Bu notu düştükten sonra, kriz başlıklarını açmaya başlayabiliriz.

Cemaat taktiği devrede: Belediye operasyonları nasıl yürütülüyor?

İzmir'de eski Büyükşehir Belediye Başkanı'nın da arasında olduğu, çok sayıda ismin yargılanmasına neden olan dosyalara sonra geleceğiz. 

İzBB dosyalarını hariç tutarsak, İzmir'de doğrudan ilçe belediyeleri üzerinden giden operasyonlar iktidarın beklettiği, "son vuruş" yaparken kullanmak üzere kenarda tuttuğu dosyalardı.

Aylarca CHP'li ilçe belediyelerine dokunulmadı.

İlk adım Seferihisar'la atıldı. Belediyeye ilk dalga operasyon butlan kararından birkaç gün önce Mayıs ayında yapıldı. "İmar" üzerinden yolsuzluk yapıldığı ve "rüşvet" alındığı iddia ediliyordu.

Bir müteahhidin, yeni bir inşaat projesinde "kat artırımı" yapılması vaadiyle kendisinden rüşvet istendiğini fakat işlemin gerçekleşmediğini belirterek Emniyet'e şikayette bulunması üzerine soruşturma başlatılmıştı.

Ardından butlan kararı sonrası ilk belediye operasyonu olan Güzelbahçe'ye sıra geldi. Belediye Başkanı tutuklandı. Yürütülen "rüşvet ve usulsüzlük" soruşturmasında yine şikayetler üzerine düğmeye basıldı. İlçedeki "imara aykırı yapılaşmalar, usulsüz ruhsatlar ve iskan işlemleri"yle ilgili CİMER’e (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi) yapılan resmi şikayetler, mağdur beyanları dosyanın ana delili kabul edildi.

Eski alışkanlıklarından vazgeçmeyen iktidar, Cemaat taktiği kullanarak ihbar mekanizmasını işletmiş gibi görünüyor. 

Çünkü Buca Belediyesi'nde de durum aynı. 

Savcılık makamı, belediyedeki "rüşvet, haksız kazanç, usulsüz imar ve ruhsat işlemleri" ile "bankamatik personel" iddialarını içeren ihbar mektuplarını ve resmi şikayetleri değerlendirmeye alarak soruşturma dosyası oluşturdu.

Tüm bu tabloda basının dikkatini çeken konu Veli Ağbaba'ya dolayısıyla Özgür Özel'e ve CHP'nin üst yönetimine uzanan bağlantılar oldu. Burasını açacağız. 

Öte yandan gözden kaçan bir başka şey var; o da "imar rantı".

'Siyasi operasyon' mu, 'imar rantı' mı?

Özel ve ekibinin "operasyonlar siyasi" vurgusu doğru olmakla birlikte eksik. Bu eksikliğin sebebi kimsenin bilmediği olgulara değil, kaçmaya çalıştığı gerçeklere dayanıyor.

Altını çizmeye çalıştığımız sorun "imar rantı" yüksekliği.

CHP'nin kalesi olarak görülen İzmir'de belediyelerin bir bölümünde imar rantının çok yüksek olduğu biliniyor. Özellikle son yıllarda belediyenin imar işlerinde gözü kapalı, kamu yararından uzaklaşılarak atılan adımlar AKP tarzının önünü açtı. İktidar da hukukun çiğnenmesine göz yumdu. Şimdi ise yaptığı operasyonlarla "Neden hukuku çiğnediniz?" demiş oluyor.

İzmir'de imar rantı yüksek belediyelerle operasyon başlatılan belediyeler çakışıyor.

Seferihisar ve Güzelbahçe, kentin güneybatı kesiminde yer alan, "Yarımada" adı verilen bölgede bulunan komşu ilçeler. Denize kıyısı bulunan bu yerlere bir diğer komşu Urla'yı da eklersek söz konusu alanda arazi değerleri özellikle son 3-4 yılda çok hızlı katlandı. İstanbul'un belli ilçelerinin ve Bodrum gibi turistik yerlerin arkasında sıralandı.

Tarım alanları, zeytinlikler, sayıca fazla belediye arazileri ve sit alanları hesaba katıldığında bu ilçelerde "tüketilmemiş" yer çok fazla. 

Bir diğer operasyon ilçesi Buca'da da benzer bir durum var. Bölgede Kaynaklar gibi kırsal, yapılaşmanın henüz yoğun olmadığı mahalleler mevcut. "Buca Güney Planlama Bölgesi" mecliste onaylanarak askıya çıkarıldı. Üniversite bölgesi Tınaztepe ile ilçenin orta yerinde bulunan ve yıkılan Buca Cezaevi'nin kapladığı tartışmalı rant alanları da var.

Dolayısıyla bu avuç ovuşturan imarı yüksek yerler de iktidarın gözünü diktiği alanlar arasında.

soL'un edindiği bilgilere göre, soruşturmaların devam etmesi muhtemel. Ve sıradaki İzmirli belediyelerde de benzer bir rant durumu söz konusu.

uPandemi, deprem riski ve "metropolden kaçış trendi" gibi sebepler de eklenince, bölge, Türkiye’nin en çok değer kazanan ve "yatırımcı" çeken bölgelerinin başında gelmeye başladı. İstanbul'dan göç arttı. İzmir'in gelir düzeyi çok yüksek kesimleri de bu bölgeye taşındı. Eskiden sadece İzmirli ailelerin ziyaret ettiği sakin bir tatil beldesi olan Urla, ülkenin önemli gastronomi merkezlerinden biri haline geldi. Urla ilçesi Zeytineli köyü Hacılar Koyu da geçtiğimiz yıllarda Erdoğan'ın ailesiyle birlikte tatillerini geçirdiği ve kendisine ait olduğu iddia edilen, Mustafa Latif Topbaş ve Hamdi Boyacı tarafından yaptırılan lüks villalarla gündem olmuştu.

Veli Ağbaba'nın etrafı İzmir üzerinden kuşatıldı

Özgür Özel’in dostu olmak, arkadaşı olmak, yoldaşı olmak bir bedel gerektiriyordu. Ben o bedeli ödeyeceğim. O bedel ne olursa olsun ödemeye hazırım.

Bu sözler butlan kararından birkaç gün sonra söylendi, sahibi Veli Ağbaba. 

Bir bedelden bahsediyor çünkü iktidar CHP Genel Merkezi'ne giden yolları Özel'in etrafındaki isimleri kuşatarak döşemişti. Ağbaba da bu isimlerden biri.

Veli Ağbaba, CHP içerisinde uzun yıllar yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcılığı yapmış, parti örgütleri üzerinde ciddi ağırlığı olan ve özellikle belediye başkan adaylarının belirlenme süreçlerinde, geçmiş dönemlerde de dahil olmak üzere, adı sıkça ön plana çıkan bir figür.

Mal varlığı ve "yolsuzluğa karıştığı" iddialarına ilişkin yaptığı açıklamada kendisinin özellikle hedef alındığını söylemişti. "Kendimi vururum" diyecek kadar ileri gitmişti. Butlan kararından hemen önce, yandaş medyanın ikili arasındaki yazışmaları servis etmesinin ardından şoförü tutuklandı.

Yazışmalar, poşet ya da çanta içerisindeki paralarla ilgiliydi. Ağbaba, "Malatya Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu dönemde seçim kampanyası için yaptığı çeşitli ödemeler" olduğunu söyledi.

Butlan kararı çıkmadan bir gün önce, 20 Mayıs'ta İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji A.Ş.'ye yönelik "ihaleye fesat karıştırma" operasyonu düzenlendi. Tutuklanan isimlerden biri olan Egeşehir A.Ş. Genel Müdürü Süleyman Ekinci'nin CHP'li Veli Ağbaba'nın ortağı olduğu iddia edildi. Ağbaba iddiaları yalanladı, "Ortağım değil, yakın dostum. Çok kaliteli biri. İzmir'de çözümsüz kooperatifleri çözen adamdır. Her şeyine kefil olurum" dedi.

Ardından da Tunç Soyer'in haksız yere tutuklandığını ekledi.

Dün ise Seferihisar Belediyesi'ne operasyonda Ağbaba'nın danışmanı Özlem Akyıldız gözaltına alındı. Akyıldız'ın Ağbaba'ya 500 bin lira gönderdiğine ilişkin bir havale işlemi dökümanı ortaya çıktı. Veli Ağbaba bu kez yalanlamadı, "Seçimle ilgili bir harcama olmuş olabilir" dedi.

Tutuklu Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa Günay’ın eşi Nermin Günay'dan da Ağbaba’ya 500 bin lira gönderildiği iddia edildi.

agMustafa Günay da Veli Ağbaba gibi Malatyalı. Günay, CHP'nin Güzelbahçe Belediye Başkan Adayı olduktan sonra "Yol arkadaşla yürünür" diyerek Veli Ağbaba'yla fotoğrafını paylaşmıştı.

Tugay-Soyer gerginliğinin arkasında yatanlar: İzBB operasyonları ve parti içi gerilimler

İzBB operasyonuna İzmir'deki operasyonların en başına dönelim.

Bu operasyonlar diğerlerinden çok farklı. Çünkü CHP içindeki gerilimin ürünü.

"Değişimci" ve işçi düşmanı Cemil Tugay göreve gelir gelmez selefi Tunç Soyer'le ilgili iç denetim raporlarını savcılığa iletti. Bunu duyuran da Murat Kurum oldu. Bakanların itirafıyla Soyer'in Tugay tarafından yargı önüne atıldığını öğrendik. Ardından Soyer ve etrafındaki bazı isimler tutuklandı.

Özgür Özel ve ekibi Tunç Soyer için çok cılız sesler çıkardı. Tugay hakkındaki iddialarla ilgili konuşan Özel, "İnceliyoruz" demekle yetindi. Ancak bu inceleme yapıldı mı, sonucu ne oldu hiçbir zaman paylaşılmadı.

CHP üst yönetimi, siyasi operasyonlarla uğraşırken İzmir'deki krizi çözmek yerine bastırma yoluna gitti. Açıklamalar ve iddialar CHP İl Örgütü'nde ve belediyeler arasında krize sebep oldu. Sorun çözülemedi, giderek büyüdü. 

Bu sırada Tugay bakanlarla fotoğraflar verdi, "Gerekirse kapılarında yatarım" dedi. İzBB'nin epey yüklü SGK borçları için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan ile görüştü, yapılandırma istedi.

Tablo bu hale gelince Özgür Özel devreye girdi, Cemil Tugay'la görüşüp "buzları" eritti.

Tugay'ın koltuğunu korumak için yaptığı tüm bu "çabalarının" ne kadar işe yaradığı, iktidarı ne kadar ikna edebildiği bugün tartışmalı. 

Öte yandan bu gerilim hali yargının da devreye girmesiyle daha görünür hale geldi. Tunç Soyer, hakkındaki suçlamaların bir bölümünden aklandı. Tugay'ın ilk iş gidip denetlemeye giriştiği İZBETON'un eski Genel Müdürü Heval Savaş Kaya’ya önceki gün "anket" davasından tahliye kararı çıktı.

hskEski İZBETON Genel Müdürü Heval Savaş Kaya'nın savunması da çok dikkat çekiciydi. Cemil Tugay'a sert eleştirilerde bulundu. Kaya, "Özel kazanınca Tugay’ı aday gösterdi. Cemil Tugay, kendisinin Karşıyaka Belediye Başkanı olmasında emeği bulunmasına rağmen Tunç Soyer ile arasına politik bir mesafe koydu. Tunç Başkanı duygusal ve ruhsal olarak aşamamış, kompleks haline getirmiş. Göreve geldikten sonra ilk işi İZBETON’a denetçi göndermek oldu. Suç bulamayınca FETÖ’cü gibi suç uydurmaya başladılar” dedi. (İz Gazete)

Böylelikle "Tugay'ın koltuğu da sallanıyor" kulisleri İzmir'i sardı. Soruşturmaların Tugay'a uzanabileceği iddiaları "istifa edecek" söylentilerini getirdi. 

Cemil Tugay istifa etmeye mesafeli olduğunu söyledi, ardından CHP İzmir İl Başkanlığı'nda yaşanan hareketlilik ve İl Başkanı Çağatay Güç'ün görevden alınmasının ardından bugün olağanüstü şekilde İZBB meclis grubunu topladı. Toplantı sonrası Tugay kameraların karşısına geçmedi. İzBB Meclisi CHP Grup Sözcüsü Candaş Yeter "Çağatay Güç'ün arkasındayız" dedi.

Tugay CHP'den istifa etti

Bu haber yayımlandıktan yaklaşık beş saat sonra beklenen oldu ve Cemil Tugay, CHP'den istifa ettiğini duyurdu.

Tugay, açıklamasında "Ülkemizin her türlü kurgu, vesayet ve manipülasyondan uzak, halkımızın hakları ve refahı için çalışan bir Cumhuriyet Halk Partisine ihtiyacı olduğuna yürekten inanıyorum. Yaşamım boyunca bu mücadelenin bir parçası olmaya devam edeceğim. Ancak 'Mutlak Butlan CHP’si' bu mücadelenin çatısı değildir" ifadelerini kullandı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini "bağımsız şekilde" sürdüreceğini bildirdi.

Böylece CHP, 22 yıldır yerel yönetimini yürüttüğü İzmir Büyükşehir Belediyesi'ni kaybetti.

CHP'nin İzmir krizi de daha çetrefilli bir hale dönüştü, yalnızca CHP'yi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkma yoluna girdi.

Aslı İnanmışık / soL

soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Haziran 2026-

6 yaşında istismara maruz bırakılan H.K.G. davası: Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'e tahliye

Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel'in 6 yaşındaki kızının istismar davasında gelişme yaşandı. Gümüşel hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi. Kararın ardından Cübbeli Ahmet adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü "Büyük bir sevinçle karşıladım" dedi.

Kızı H.K.G.’nin 6 yaşında dini nikahla "evlendirilmesi" ve cinsel istismara maruz bırakılmasına ilişkin tutuklanan İsmailağa Cemaati'ne bağlı Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi.

Ünlü Erdoğan ile görüşmüştü

Gazeteci Timur Soykan’ın ortaya çıkardığı istismarla ilgili mahkeme kararının ardından Cübbeli Ahmet adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de açıklama yaptı. Ünlü, "Büyük bir sevinçle karşıladım" dedi. Ünlü ayrıca tahliye kararı nedeniyle Yeni Şafak'a da teşekkür etti. Ünlü açıklamasında "Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum" dedi. Ünlü yakın zamanda AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ziyaret etmişti.

Ünlü şu ifadeleri kullandı:

"Yusuf Ziya Gümüşel Hocaefendi kardeşimizin hapisten halâsı ve tahliye kararı aldığını şu an itibarıyla büyük bir sevinç içerisinde öğrenmiş bulunuyorum.

Yıllardır duâlar edip hâcet namazları kıldık. Daha bir önceki gece, Hicri yılbaşında 444 hatm-i şerîf ve milyonlarca salevât-ı şerîfenin duâsında onun da kurtuluşuna niyet ettik. Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum.

Allah-u Teâlâ, kendisine bir daha hapis yüzü göstermesin. Ailesiyle huzur üzere, Mahmûd Efendi Hazretleri’mizin tecdîd buyurduğu Ehl-i Sünnet yoluna hizmetini dâim eylesin. Âmîn!

Tahliyesinde emeği geçen yetkili, yetkisiz herkese, bazı konularda mühim görüş ayrılığımız olsa da bu konuda özel emeği geçtiğini bildiğim Yeni Şafak câmiasına ve en büyük yardım olarak duâlarıyla destekte bulunan bütün Müslümanlara bu vesîleyle teşekkürü bir borç bilirim."

H.K.G mahkemeye 6 ve 13 yaşlarında bu kişilerle çekilen nişan fotoğraflarını delil olarak sunmuştu

Hiranur Vakfı'nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'in, kızı H.K.G'yi 6 yaşındayken Kadir İstekli’yle evlendirdiğine dair haber ilk olarak 3 Aralık'ta BirGün gazetesinde Timur Soykan'ın imzasıyla yayımlanmıştı.

Haberde, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı'nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G'nin, 6 yaşından itibaren bir cemaat mensubu ve aynı zamanda komşuları olan bir yetişkin erkek tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı; 13 yaşında bu kişiyle nişanlanıp 14 yaşında evlendirildiği; 17 yaşında anne olduğu; 18 yaşında ise resmi nikahının kıyıldığı anlatılıyordu.

H.K.G'nin 2021 yılında boşandıktan sonra mahkemeye giderek cinsel istismar davası açması ve hem cinsel istismara göz yummakla suçlanan ailesinin, hem de iddia edilen suçun failinin iddiaları yalanlaması üzerine H.K.G, mahkemeye 6 ve 13 yaşlarında bu kişilerle çekilen nişan fotoğraflarını delil olarak sunmuştu.

Soykan'ın konuyla ilgili yaptığı devam niteliğindeki haberde, bu kez bu fotoğraflar yayımlanmıştı.

Haberin ardından olayla ilgili Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştı.

Dava sürecinde ne olmuştu?

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, müşteki Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile müşteki H.K.G'nin avukatlarının sanıklarla ilgili tutuklama taleplerinin değerlendirilmesinin ardından mahkeme tarafından Kadir İstekli ile Yusuf Ziya Gümüşel hakkında yakalama emri çıkarılmıştı.

Bunun üzerine gözaltına alınan sanıklar, haklarındaki tutuklama kararlarının yüzlerine okunmasının ardından cezaevine gönderilmişti.

Mahkeme heyeti, 23 Ekim 2023'te açıkladığı kararında tutuklu sanık Kadir İstekli'ye "birden fazla kez çocuğun nitelikli cinsel istismarı" suçundan 30 yıl, baba Yusuf Ziya Gümüşel'e ise aynı suçtan 20 yıl hapis cezası vermişti.

Heyet, müşteki H.K.G'nin annesi Fatıma Gümüşel hakkında ise aynı suçtan 16 yıl 8 ay hapis cezasına hükmetmişti.

Kararı değerlendiren İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 20. Ceza Dairesi, Kadir İstekli hakkında 2004-2013'te çocuğun nitelikli cinsel istismarı, 2020'de ise eşe karşı nitelikli cinsel saldırı suçlarından 2 ayrı ceza verilmesi gerekirken tek bir suçtan cezalandırma yapıldığını belirtmişti.

Müşteki H.K.G'nin annesi Fatıma Gümüşel ve babası Yusuf Ziya Gümüşel hakkında verilen hapis cezalarında ise anne ve baba olmaları nedeniyle yasa gereğince artırım yapılması gerektiğini kaydetmişti.

Daire, dosyanın usul ve esas yönünden bozulmasına karar vererek dosyayı yerel mahkemeye iade etmişti.

16 Temmuz'daki duruşmada esasa ilişkin mütalaasını tekrar eden Cumhuriyet savcısı, sanık Kadir İstekli'nin "zincirleme şekilde çocuğun cinsel istismarı" ve "zincirleme şekilde eşe karşı cinsel saldırı" suçlarından 52 yıl 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını talep etmişti.

Sanık Yusuf Ziya Gümüşel'in "zincirleme şekilde çocuğun cinsel istismarı" suçundan 47 yıl 3 aya kadar hapsi istenen mütalaada, firari sanık Fatıma Gümüşel hakkında ise yakalanamadığı için dosyasının ayrılması istenmişti.

Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanık avukatlarının mazeret bildirmesi nedeniyle kararın bir sonraki celsede açıklanmasına hükmederek duruşmayı ertelemişti.

Nihayetinde mahkeme, Kadir İstekli'ye 36 yıl, Yusuf Ziya Gümüşel’e ise 18 yıl 9 ay hapis cezası vermişti.

Gericiler kampanya başlatmıştı

Timur Soykan'ın “Profesör Kâbus” haberi, gerici basın tarafından, yine Soykan'ın "6 yaşında evlendirilen kız çocuğu H.K.G" haberindeki suçluları aklamak için kullanılmaya çalışılmıştı. Milat'ın başlattığı gerici çağrıya Yeni Akit ve Yeni Şafak da katıldı ve "6 yaşında evlendirilen kız çocuğu H.K.G" dosyasının sil baştan ele alınması gerektiğini manşetine taşımıştı.

***

KDK’dan Gümüşel'in tahliyesine tepki: ‘Kararın sipariş üzerine alındığı açıktır, hepinizi yargılayacağız!’ 

İsmailağa Cemaati'ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'in, 6 yaşındaki kızının istismarı davasında adli kontrol şartıyla tahliye edilmesine Kadın Dayanışma Komiteleri'nden (KDK) sert tepki geldi. "Cübbeli Ahme"in tahliyeyi "büyük müjde" olarak duyurmasına ve iktidarla yapılan görüşmelere işaret eden KDK, yayımladığı açıklamada "İstismar edenler, istismara göz yumanlar, istismarcıyı tahliye edenler... Size de Büyük Müjde: Hepinizi Yargılayacağız!" dedi.

6 yaşındaki kızı H.K.G.’yi dini nikahla müridi Kadir İstekli ile dini nikahla "evlendirdiği" ve çocuğun cinsel istismara maruz bırakılmasına neden olduğu için tutuklanan Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi.

Tahliye kararının ardından kamuoyunda "Cübbeli Ahmet" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü kararı sevinçle karşıladı. 8 Haziran'da AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşen Ünlü, "Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum" dedi ve Yeni Şafak’a teşekkür etti.

Tahliyenin ardından Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) yazılı bir açıklama yayımladı. 

Kararın sipariş üzerine alındığına dikkat çekilen açıklamada, tarikatlara ve söz konusu tahliyeye zemin hazırlayanlara sert tepki gösterildi.

"Büyük Müjde: Hepinizi Yargılayacağız!” başlıklı açıklamanın tamamı şu şekilde:

6 yaşındaki kızı H.K.G.’yi müridi Kadir İstekli ile evlendiren Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Bu utanç verici karar bir kez daha güzel ülkemize çöken karanlığı gösterdi. Ve de bir kez daha kendini ülkenin sahibi sanan bir avuç asalağın istedikleri gibi at koşturacakları yanılsamasıyla hareket ettiğini gözler önüne serdi. Bu kararın sipariş üzerine alındığı açıktır. Cübbeli Ahmet’in kararı büyük müjde olarak duyurması da bundandır. Yandaş medyadan atılan manşetlerle, iktidar ile yapılan görüşmelerle tahliyenin yolunu hazırlayanlar varsın kendilerini bu ülkenin sahibi sansın. Yaslandıkları karanlık yerle bir edildiğinde ülkenin gerçek sahipleriyle tanışacaklar. İstismar edenler, istismara göz yumanlar, istismarcıyı ve suç ortaklarını tahliye edenler, o tahliyeye coşkuyla eşlik edenler… Size de Büyük Müjde: Hepinizi Yargılayacağız!

Ünlü tahliyeyi nasıl duyurmuştu?

“Cübbeli Ahmet” adıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü tahliye için "Büyük bir sevinçle karşıladım" dedi. Ayrıca tahliye kararı nedeniyle Yeni Şafak'a da teşekkür etti. Açıklamasında "Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum" dedi. Ünlü yakın zamanda AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ziyaret etmişti.

Ünlü şu ifadeleri kullandı:

"Yusuf Ziya Gümüşel Hocaefendi kardeşimizin hapisten halâsı ve tahliye kararı aldığını şu an itibarıyla büyük bir sevinç içerisinde öğrenmiş bulunuyorum.

Yıllardır duâlar edip hâcet namazları kıldık. Daha bir önceki gece, Hicri yılbaşında 444 hatm-i şerîf ve milyonlarca salevât-ı şerîfenin duâsında onun da kurtuluşuna niyet ettik. Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşâellâh bunda olumlu bir tesîri olmuştur diye düşünüyorum.

Allah-u Teâlâ, kendisine bir daha hapis yüzü göstermesin. Ailesiyle huzur üzere, Mahmûd Efendi Hazretleri’mizin tecdîd buyurduğu Ehl-i Sünnet yoluna hizmetini dâim eylesin. Âmîn!

Tahliyesinde emeği geçen yetkili, yetkisiz herkese, bazı konularda mühim görüş ayrılığımız olsa da bu konuda özel emeği geçtiğini bildiğim Yeni Şafak câmiasına ve en büyük yardım olarak duâlarıyla destekte bulunan bütün Müslümanlara bu vesîleyle teşekkürü bir borç bilirim."

***

Trump açıkça ilan etti: İsrail’in Lübnan savaşında yeni taşeron Suriye -Can Kuyumcuoğlu-

ABD Başkanı Trump, İsrail’e “Hizbullah’la Suriye ilgilensin” dediğini açıkladı. Şara yönetimini ve Erdoğan’ı öven Trump’ın sözleri, HTŞ yönetimindeki yeni Suriye’ye biçilen rolü gösterdi: İsrail’in Lübnan’daki savaşını başka araçlarla sürdürmek.

ABD Başkanı Donald Trump, Washington’un yeni Suriye planını açıkça dile getirdi. 

Trump, İsrail’e Hizbullah’la mücadeleyi Suriye’ye bırakmasını önerdiğini söyledi. Böylece ABD’nin yıllardır savaş, yaptırım, cihatçı örgütler ve bölgesel müttefikleri eliyle şekillendirdiği Suriye’ye biçtiği yeni rol de netleşti: İsrail’in Lübnan’daki savaşına alan açmak.

Fransa’daki G7 Zirvesi kapsamında Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamid El Sani ile görüşmesi öncesinde konuşan Trump, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarından “rahatsız” olduğunu söyledi. Ancak bu rahatsızlık, Lübnan’daki saldırganlığın durdurulmasına değil, operasyonun başka bir aktör üzerinden sürdürülmesine bağlandı.

Trump, “İsrail’e, Hizbullah meselesini Suriye’nin halletmesine izin vermesini söyledim. Açık konuşmak gerekirse, bence bunu daha iyi yaparlar” dedi.

ABD Başkanı’nın sözleri, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarının hedefini değil, yöntemini tartışmaya açıyor. Washington, Hizbullah’ın tasfiyesi ve İran’ın bölgedeki müttefiklerinin kuşatılması hedefinden vazgeçmiş değil. Trump’ın önerisi, İsrail’in doğrudan saldırılarının yarattığı siyasal maliyeti azaltmak ve aynı hedefi HTŞ lideri Ahmed Şara yönetimindeki Suriye üzerinden sürdürmek anlamına geliyor.

‘İsrail yapamıyorsa Suriye yapsın’

Trump’ın açıklaması bu açıdan bir itiraf niteliğinde. ABD Başkanı, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını eleştirirken, Lübnan halkının egemenliğini ya da bölgesel barışı savunmadı. Tersine, Hizbullah’a karşı operasyonun Suriye’deki HTŞ rejimine devredilebileceğini söyledi.

Bu, İsrail’in savaşının bitirilmesi değil, taşeronlaştırılması anlamına geliyor.

Trump’ın “Suriye bunu daha iyi yapar” sözleri, ABD’nin yeni Suriye yönetimine bakışını da ortaya koyuyor. Washington açısından Şara yönetiminin değeri, İsrail’in güvenliği ve İran’ın yalnızlaştırılması için üstlenebileceği rolle ölçülüyor.

Cihatçı yönetim ‘normalleşme’ adı altında sahaya sürülüyor

Trump’ın işaret ettiği Suriye, yıllarca El Kaide bağlantılı El Nusra çizgisinden gelen, ardından Heyet Tahrir’uş Şam adıyla yeniden örgütlenen cihatçı hareketin iktidarındaki Suriye.

HTŞ lideri Ahmed Şara, Batı başkentlerinde ve Körfez’de “yeni Suriye’nin lideri” olarak parlatılırken, örgütün cihatçı geçmişi ve İslamcı karakteri bilinçli biçimde geri plana itiliyor. Şara yönetimi, “ılımlılaşma”, “istikrar” ve “normalleşme” başlıkları altında meşrulaştırılıyor.

Oysa bugün Trump’ın sözleri, bu meşrulaştırma sürecinin gerçek hedefini bir kez daha gösterdi. Yeni Suriye, egemen ve bağımsız bir ülke olarak değil, ABD-İsrail düzeninin bölgedeki ihtiyaçlarına yanıt verecek bir aparat olarak kurgulanıyor.

Şara’nın İslamcı yönetiminin Hizbullah’a karşı kullanılabileceğinin bu kadar açık biçimde söylenmesi, Suriye’nin nasıl bir bölgesel göreve hazırlandığını ortaya koyuyor.

İsrail, Lübnan ve Suriye'nin haritadaki konumları.

Erdoğan ve Şara’ya övgü: Ankara bu tablonun neresinde?

Trump’ın açıklamasında dikkat çeken bir başka unsur da AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a dönük övgüydü.

ABD Başkanı, Şara’nın “iyi iş çıkardığını” söylerken Erdoğan’ı da aynı cümlenin içine yerleştirdi. Trump, Suriye’yi yöneten kişinin Erdoğan’la birlikte ülkeyi “yeniden bir araya getirdiğini” ileri sürdü.

Bu sözler, Ankara’nın yeni Suriye yönetiminin inşasında oynadığı rolün Washington tarafından açıkça görüldüğünü gösteriyor. AKP iktidarı, yıllardır Suriye politikasını “güvenlik”, “istikrar” ve “normalleşme” başlıklarıyla gerekçelendirdi. Gelinen noktada ise bu hattın İsrail’in güvenliği, Hizbullah’ın kuşatılması ve İran’ın bölgedeki etkisinin kırılmasıyla aynı düzleme oturduğu görülüyor.

Türkiye’nin desteklediği ve Batı’yla koordinasyon içinde meşrulaştırılan yeni Suriye yönetimi, bugün Trump’ın ağzından İsrail’in Lübnan savaşında devreye sokulacak aktör olarak tarif ediliyor.

Bu tablo, AKP’nin Suriye politikasının “İsrail’e karşı zafer” diye sunulmasının ne kadar temelsiz olduğunu da ortaya koyuyor. Suriye’nin mevcut hali, en çok İsrail’in elini rahatlattı.

Şara ve Erdoğan

Suriye’nin mevcut hali İsrail’e nasıl alan açtı?

Esad yönetiminin devrilmesi ve HTŞ’nin iktidara taşınması sonrasında Suriye, İsrail açısından büyük bir stratejik boşluğa dönüştü.

İsrail, Suriye’de askeri ve bilimsel altyapıyı defalarca hedef aldı. Golan’daki işgalini genişletti. Suriye hava sahası İsrail’in bölgesel operasyonları için daha elverişli hale geldi. Filistinli direniş gruplarının yıllarca ilişki kurabildiği Suriye, HTŞ iktidarıyla birlikte bambaşka bir hatta yerleştirildi.

Şara yönetimi ise İsrail’in saldırganlığı karşısında krizi büyütmekten kaçınan, hatta Batı’yla ilişkilerinde İsrail’le normalleşme başlığını tümüyle dışlamayan bir çizgi izledi.

Daha önce ABD’li ve İsrailli yetkililerin Suriye ile İsrail arasında normalleşme ihtimalini gündeme getirmesi boşuna değildi. Şara’nın İsrail’le ilişkilere açık olduğu, İbrahim Anlaşmaları modelinin Suriye ve Lübnan’a genişletilmesinin tartışıldığı haberleri, bugünkü Trump açıklamasının zeminini oluşturuyordu.

Esad'ın devrilmesinden saatler sonra Golan Tepeleri'ne gelen İsrail Başbakanı Netanyahu, burada İsrail askerlerine seslenirken.

İbrahim Anlaşmaları’nın yeni halkası mı?

Trump’ın sözleri, yalnızca Lübnan ya da Suriye sınırıyla sınırlı bir askeri başlık olarak görülemez. Bu açıklama, ABD ve İsrail’in bölgede kurmaya çalıştığı yeni normalleşme düzeninin parçası.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in Filistin’i ezmeye devam ettiği koşullarda Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmesinin aracı oldu. Bu anlaşmalar “barış” diye sunuldu, ancak esas işlevi İsrail’in bölgesel meşruiyetini artırmak, İran’ı çevrelemek ve Filistin meselesini tasfiye etmekti.

Bugün Suriye ve Lübnan’ın bu hatta eklenmesi konuşuluyor. Trump’ın “Hizbullah’la Suriye ilgilensin” sözleri de aynı stratejinin devamı: İran’ın bölgedeki müttefikleri yalnızlaştırılacak, İsrail’in güvenliği bölge ülkelerinin iç politikalarına ve sınır düzenlemelerine bağlanacak, yeni Suriye yönetimi de bu düzenin parçası haline getirilecek.

Bu nedenle Trump’ın açıklaması, yalnızca İsrail’in Lübnan saldırılarına dair bir taktik öneri değil. ABD’nin İran’ı yalnızlaştırma, Hizbullah’ı kuşatma, Suriye’yi İsrail’le uyumlu bir güvenlik düzenine yerleştirme planının açık ifadesi.

Lübnan için yeni tehlike: Savaşın Suriyeleştirilmesi

Suriye’nin Hizbullah’a karşı devreye sokulması, Lübnan açısından da büyük bir tehlike anlamına geliyor.

Lübnan’ın iç dengeleri, Suriye-Lübnan sınırı, Hizbullah’ın askeri ve siyasi varlığı, İsrail saldırıları ve İran’la ilişkiler zaten kırılgan bir hatta ilerliyor. Böyle bir tabloda Şara yönetimindeki Suriye’nin Hizbullah’a karşı sahaya sürülmesi, Lübnan’daki savaşı bölgesel bir hesaplaşmanın yeni aşamasına taşıyabilir.

Trump’ın önerisi, Lübnan’ın egemenliğini de Suriye’nin egemenliğini de tanımıyor. ABD Başkanı’nın cümlesinde Lübnan, İsrail ve Suriye arasında paylaştırılacak bir operasyon sahasına indirgeniyor. Suriye ise kendi geleceğine karar veren bir ülke değil, İsrail’in yapamadığı ya da yapmakta zorlandığı işi üstlenmesi beklenen bir aparat olarak tarif ediliyor.

Lübnan'ın güneyinde bir İsrail tankı.

Yeni Suriye’nin gerçeği

Batı başkentlerinde, Ankara’da ve Körfez’de “yeni Suriye” diye pazarlanan düzenin gerçeği Trump’ın sözlerinde özetlendi.

Bu Suriye; cihatçı kökleri unutturulmak istenen bir HTŞ yönetimi altında, Batı’yla ve Türkiye’yle koordinasyon içinde yeniden şekillendirildi. Bu Suriye; İsrail’in saldırılarına yanıt vermeyen, İsrail’le normalleşme kapısını açık tutan, İran’ın bölgesel bağlarını zayıflatmak için kullanılabilecek bir ülke haline getirildi. Bu Suriye; bugün Trump tarafından Hizbullah’a karşı göreve çağrılıyor.

Dolayısıyla Trump’ın açıklaması bir gaf değil. ABD’nin, İsrail’in ve bölgedeki müttefiklerinin Suriye’ye biçtiği rolün ilanı.

Başka bir dewyişle, İsrail’in Lübnan’daki savaşını durdurmak istemiyorlar. Savaşı başka araçlarla, başka aktörlerle, başka sınırlar üzerinden sürdürmek istiyorlar.

Bu planın adına da “normalleşme” değil, "emperyalist bölge düzeninin yeni aşaması" denebilir.

Bahçeli’nin ‘Lübnan’ önerisi de aynı hatta oturuyordu

Trump’ın “Hizbullah’la artık Suriye ilgilenecek” sözleri, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin daha önce gündeme getirdiği “Lübnan’ın Suriye’ye bağlanması” önerisini de yeniden hatırlattı.

soL’da Yiğit Günay'ın kaleme aldığı “Akıl tutulması: Bahçeli'nin ‘Lübnan’ önerisi, ABD ve İsrail'in ekmeğine nasıl yağ sürüyor?” başlıklı analizde, Bahçeli’nin önerisinin “devlet aklı” ya da “bölgesel çözüm” görünümü altında sunulsa da, gerçekte ABD ve İsrail’in Lübnan’ı yeniden dizayn etme, Hizbullah’ı tasfiye etme ve İsrail’in güvenlik kuşağını genişletme hedefleriyle örtüştüğü vurgulanmıştı.

Bu hattın devamında yine Yiğit Günay'ın yazdığı “ABD ve İsrail’in Suriye-Lübnan politikası farklılaşıyor, Bahçeli İsrail’in tarafını tutuyor” başlıklı analizde ise, İsrail’in HTŞ yönetimindeki Suriye’nin Lübnan’a dönük daha doğrudan bir rol üstlenmesini istediğine dikkat çekilmişti. ABD’nin o aşamada daha temkinli bir pozisyon aldığı, buna karşılık Bahçeli’nin çıkışının İsrail’in Suriye-Lübnan hattındaki beklentileriyle örtüştüğü belirtilmişti.

Trump’ın son açıklaması, bu tartışmayı yeniden güncel hale getirdi. ABD Başkanı’nın İsrail’e “Hizbullah meselesini Suriye’ye bırakın” dediğini açıklaması, Bahçeli’nin önerisinin yalnızca tuhaf bir çıkış olmadığını, bölgede ABD-İsrail ekseninde tartışılan daha geniş bir planla aynı zemine oturduğunu gösterdi.

Bu planın merkezinde Lübnan’ın egemenliği, Suriye’nin bağımsızlığı ya da bölge halklarının güvenliği yok. Merkezde İsrail’in güvenliği, Hizbullah’ın kuşatılması, İran’ın yalnızlaştırılması ve HTŞ yönetimindeki yeni Suriye’nin bu düzenin kullanışlı bir parçası haline getirilmesi var.

/././

Öne Çıkan Yayın

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel-  Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel. Bir dosyada tanık, ...