soL "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-

Kılıçdaroğlu’ndan Özel’e: ‘Hangi gerekçeyle yeni parti kuruyorsunuz?’ 

Kılıçdaroğlu, “Özgür Özel’in partiden ayrılmasına gerek yok. Parti içinde mücadele edebilir” dedi. İBB davası içinse “Bu bir siyasi dava değil” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu "FETÖ, Özgür Özel ve arkadaşlarına destek veriyor" diye konuştu.

Mutlan butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığı’na getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP lideri Özgür Özel’in yeni parti kurma ihtimaline dair “Hiçkimsenin partiden ayrılma lüksü yoktur, kim partiden ayrılıyorsa Erdoğan'a hizmet eder” dedi.

TV100’de canlı yayınlanan programda soruları yanıtlayan Kılıçdaroğlu Özgür Özel’in yeni parti kuracağı tartışmalarına dair konuştu.

Kılıçdaroğlu şunları kaydetti: Ayrı parti kuracağız' niçin? Hem parti içindesiniz, hem partinin grup başkansınız, hem de ben 'ayrı parti kurmak için çalışıyorum' diyeceksiniz. Bu olmaz. Biz konuşuruz, kavga etmedik, yumruklaşmadık. En son 1 buçuk ay önce konuştuk. Özel'in partiden ayrılmasına gerek yok. Parti içinde mücadele edebilir. Buna itirazım olmaz. Geçmişte de böyle değişik aktörler çıkmıştır. Ama parti içinde paralel yapı olmaz.”

“Kimsenin partiden ayrılma lüksü yoktur” diyen Kılıçdaroğlu “Ülkeyi bu hale getirenle mücadele etmemiz lazım, ayrıldınız partiden ne diyeceksiniz? Benim dediğimi diyecekseniz niye ayrılıyorsunuz? AKP'ye katılacaksanız ona bir şey diyemem” ifadelerini kullandı.

'İddianameleri okudum, hukukçulara okuttum, sırada iddianameler değil o kadar söylüyorum'

Daha önce İBB Davası iddianamesini okumadığını söyleyen Kılıçdaroğlu bu kez iddianameleri okuduğunu ve güvendiği hukukçulara okuttuğunu belirterek “Sıradan iddianameler değil o kadar söylüyorum” dedi.

Kılıçdaroğlu şöyle konuştu: Herkesin dosyalarına baktım. Geçen okumadım demiştim. Bütün iddianameleri okudum. Güvendiğim bütün hukukçulara da okuttum. Sıradan iddianameler de değil bunlar. O kadar... Birisi size “Ben Erdoğan'a 10 milyon dolar verdim” dese savcı direkt dava açmaz. Bir iddia üzerine dava açılmaz. Böyle olsa sonucu zaten beraat olur. İddianameler sıradan olmanın ötesinde."

İmamoğlu’nun tutuklu yargılandığı İBB davasına dair “Ben tümüyle adil bir dava demedim İBB davası hakkında. Tümüyle siyasetten soyutlamak mümkün değil” diyen Kılıçdaroğlu şunları söyledi: Belediye Başkanlarımız henüz yargılanma aşamasında. Ben başından beri tutuksuz yargılanmaları gerektiğini söylüyorum. İddianameleri okuttum, sıradan iddianameler değil o kadar söylüyorum. En büyük arzumuz aklanıp geri dönmeleri. Bu bir siyasi dava değil. Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş siyasi davadır. Onlar düşünceleri yüzünden yatıyorlar.”

Çankaya Belediyesi hakkında: 'Kuşkularım vardı'

Çankaya Belediyesi’ne düzenlenen son operasyonla ilgili neden bir açıklama yapmadığı sorulan Kılıçdaroğlu bir süre sessizliğin ardından “Kuşkularım vardı” dedi.  Kılıçdaroğlu “Ayrıntıya girmeyeyim. Aziz Kocaoğlu 397 yılla yargılandı, bu kadar gürültü oldu mu?" ifadesini kullandı.

'FETÖ Özel ve arkadaşlarına destek veriyor'

Kılıçdaroğlu, Özel yönetimine yönelik “Siz gidip de MİT'e partiye FETÖ'cü sızmış mı diye soramazsınız. Siz devleti tanımıyorsunuz. Devletin görevi, risk oluştuğu zaman müdahale etmek. Kaçak FETÖ'cüler kimi destekliyor internet sitelerine bakın. FETÖ'cü YouTuber'lar benim aleyhimde. FETÖ, Özgür Özel ve arkadaşlarına destek veriyor” ifadelerini kullandı.

***

Arca, Alp Havacılık ve Samsun Yurt Savunma: AKP’nin silahlanma hamlesinin arkasında ne var?-Ali Ufuk Arikan- 

Son NATO Zirvesi Batı'nın çok daha güçlü bir silahlanma hamlesine imza atacağının en büyük kanıtı niteliğinde. Halka yoksulluk ve savaş olarak dönecek bu sürecin ülkemiz içindeki en iştahlı savunucularından biri AKP iktidarıysa diğeri de patronlar. Uzun süredir silah sanayisine ciddi bir teşvik ve destek veren iktidar, artık güçlü oyunculara da sahip. Arca Savunma’nın ardından Alp Havacılık ve Samsun Yurt Savunma’nın kısa öyküsü de bu arka planla birlikte soL’da…

AKP iktidarının içeride yaşadığı krizi aşmak adına tam boy direksiyon kırdığı Atlantikçiliğin yeni dönemi için en somut adımlar son NATO Zirvesi’yle birlikte atılmış oldu.

Ülkeyi ABD ve Batı'nın çıkarları doğrultusunda yeni sıcak savaşların parçası kılabilecek bu süreç, patronların iştahını kabartmış durumda.

Silahlanmaya ayrılacak bütçenin çılgın boyutlara ulaşması halkların yoksulluğunu daha da derinleştirecekken, patronlar ise daha çok kazanmak için bu yeni döneme entegre olmaya başladı bile.

Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, 2025’te 17,9 milyar dolarlık yeni sözleşme imzalandığını açıklarken, yine 2025’te 10 milyar 54 milyon dolarlık ihracatın yanında, 184 milyon dolar savunma hizmet ihracatı yapıldığını da açıklıyordu.

Daha önce son derece ihmal edilebilir olan Türkiye'nin savunma sanayi hamleleri, giderek daha büyük bir hacme ulaşma eşiğinde. 

Tabii ki halkın aleyhine, patronların lehine olacak şekilde.

Mesele Baykar'dan ibaret değil

AKP iktidarı özellikle son 10 yılda savunmaya ayırdığı bütçe ve kaynakları patronların da talebiyle ciddi şekilde artırmış durumda.

Ankara'daki NATO Zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayii Forumu'nda konuşan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, savunma alanına yönelik ciddi teşvik ve desteklere devam edeceklerini "müjdelerken", 5 milyar dolarlık yeni bir destek paketini ilan ediyordu örneğin.

Bölgedeki savaşların tamamını bu teşviklerin sonuç almasına vesile olacak bir test sahası olarak gören patronlar, Ukrayna, Karabağ, Libya, Suriye ve Irak’taki sıcak çatışmaları son derece "başarılı" şekilde değerlendirdi.

Buna İran savaşıyla birlikte, eskisinden çok daha güçlü şekilde Körfez ülkelerini de dahil etmiş oldular.

Sonuç olarak bu “zengin” test sahasında elde edilen başarılarla birlikte Erdoğan ailesinin damadı Selçuk Bayraktar’ın şirketi Baykar'ın adı bir hayli öne çıktı.

İHA-SİHA üreticisi Baykar, 2025 yılında faaliyet gösterdiği ürün segmentinde dünyanın en büyük ihracatçısı olurken, 2,5 milyar dolarlık ürün satışının tam 2,2 milyar dolarlık kısmını ihracatla elde etmiş oldu.

ASELSAN, Roketsan, TAİ gibi doğrudan devletle bağı olan savunma sanayi kuruluşlarını bir kenara bıraktığımızda silahlanma denildiğinde akla gelen ilk şirketin Baykar olduğu açık.

Ancak patronların silahlanmadan kazandığı payı tek başına Baykar’ın temsil ettiği de doğru değil.

Son dönemde iktidarın açtığı alanlarla birlikte birçok patron grubu direksiyonu silahlanmaya kırmaya başladı, dahası da olacak gibi görünüyor.

Bu yıl başında savunma sanayisinde Türkiye’nin ihracat şampiyonları listesi açıklanırken, Baykar bu listenin ikinci sırasında yer alıyordu.

İlk sırada ise ne TUSAŞ ne ROKETSAN ne de ASELSAN yer alıyordu.

soL’da bu haberin ilk dosyası olarak gündeme getirdiğimiz ARCA, listenin ilk sırasında yer alıyordu.

Şimdi bu listenin 10. sırasında yer alan bir diğer “özel” şirketin, ALP Havacılık’ın kısa öyküsüne yakından bakalım.

Alp Havacılık’ın yükselen yıldızı

Alp Havacılık 1998 yılında Eskişehir’de kurulan bir şirket.

1959 yılında kurulan Alpata Grubu’nun bünyesinde faaliyet gösteren şirketin kurucusu Necdet Alpata.

Alpata'nın 2008’deki ölümünün ardından şirketin yönetim kurulu başkanlığı görevini oğlu Tuncer Alpata devralmış durumda.

TUSAŞ ve TEİ’nin ardından Türkiye’nin en çok havacılık ihracatı yapan firması konumunda olan Alp Havacılık, dünyanın değişik bölgelerine “uçuş kritik/döner component, alt sistem ve sistem imalatı yapan” bir firma.

Alp Havacılık dünyanın havacılık devleri arasında yer alan Lockheed Martin, Raytheon Technologies, Honeywell, Safran, Heroux Devtek için üretim yapıyor.

Bunun yanı sıra Türk Havacılık ve Uzay Sanayi (TAI), TEI ve Aselsan için de çeşitli parçaların üretimi yine Alp Havacılık tarafından gerçekleştiriliyor.

Şirket ürettiği ürünlerin nerelerde kullanıldığını şöyle açıklıyor:

Black Hawk, Seahawk, S-76, S-92, CH53, H-160, Boeing 737, Boeing 747, Boeing 767, Boeing 777, Boeing 787, Airbus A319/NEO, Airbus A320/NEO, Airbus A321/NEO, Airbus A330, Airbus A340, Airbus A350, Airbus A380, Embraer 550, Gulfstream G500, Gulfstream G600, Gulfstream G650, Falcon 10X, F-15, F-18, B-2, F-35 (Geçmiş Dönem Üretimi), F-22 (Geçmiş Dönem Üretimi); gibi hava platformları ve PW1100G, PW1200G, PW1500G, PW1700G, PW1900G, F100, PW150, PW535, PW980, F135 (Geçmiş Dönem Üretimi), PD170, TS1400, HTF 7000 Series, APUs.

Alp Havacılık’ın sahiplik yapısında ise ilginç bir ayrıntı var.

Alp Havacılık, Amerikan Sikorsky firmasının ortak girişim şirketi.

Söz konusu ortaklığın sadece yönetim kurulu seviyesinde olduğu ifade edilirken, operasyonların tamamının Türkiye’den yürütüldüğü ifade ediliyor.

Büyümenin arkasındaki iz

“Tuncer Bey, Ülkü Hanım’ın, ananın duasını aldığın müddetçe sırtın yere gelmez.”

Bu sözler, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’a ait.

Binali Yıldırım, şirketin Sikorsky yetkililerinin de katıldığı yeni üretim tesisinin açılışında Alp ailesine şükranlarını sunup bunları söylüyordu.

"AKP iktidarı olarak sanayileşmeyi, katma değeri yüksek teknolojik ürünleri kendi imkanlarıyla üretmeyi sağlayacak çalışmalara hem hız verdiklerini hem de destek olduklarını" söyleyen Yıldırım, bu konuda her dönemde ciddi teşvikler verdiklerini, bugün bunların karşılığını görmekten mutluluk duyduklarını söylüyordu.

Yani AKP iktidarı, patronlar için her şeyi yaptığını, düzenin bunun meyvesini aldığını ilan ediyordu.

Alp Havacılık'ın Eskişehir yerleşkesi

Sadece Havacılık değil, her yerde varlar

Alp Havacılık’ın bağlı olduğu Alpata AŞ bünyesinde birçok farklı sektörde faaliyet gösteriliyor.

Örneğin şirketin bağlı bir firması üzerinden dağıtım ve pazarlaması yapılan ürünler arasında Philip Morris, Erikli, Uludağ, Dimes, Haribo, Redbull gibi markaların ürünleri bulunuyor.

Necdet Alpata A.Ş. Otomotiv Şubesi üzerinden ise Opel ve Chevrolet'in yetkili satıcısı ve satış sonrası merkezi Alpata Grubuna katılmış durumda. Buna ek olarak daha sonra Peugeot ve Citroen’in, satış ve satış sonrası hizmetleri de yine bu grup tarafından alındı.

1995 yılında kurulan ve Anadolu Sigorta acenteliği ile faaliyete başlayan Alpata Sigorta ise, sonrasında Allianz, Axa, Gulf, Mapfre, Groupama, AkSigorta, Sompo Japan, Acıbadem Sigorta, HDI, Halk Sigorta ve Türkiye Sigorta yetkili acenteliklerini de bünyesine ekledi.

Yani şirket sadece havacılık alanında değil, birçok başlıkta atak yapan büyük bir holding haline geldi.

Samsun Yurt Savunma ya da Canik

“Dünyanın önde gelen hafif silah üreticilerinden CANiK, Birleşik Krallık'ın köklü savunma sanayi şirketlerinden AEI Systems'ı satın aldı.” "Dünya genelinde savunma harcamaları 3 trilyon dolara yaklaştı ve Avrupa savunma bütçesini artırma kararı aldı. İngiltere'deki tesisimiz Avrupa pazarındaki fonlara erişim konusunda stratejik bir avantaj sağlıyor. Dünyanın en büyük 100 savunma sanayi şirketi arasına girme hedefimiz var. Sıralamada ilk 100 şirket arasına giriş cirosu yaklaşık 500 milyon dolar. Bizim hafif silah ve orta kalibredeki başarımızı tüm grup şirketlerimizle konsolide ettiğimizde bu lige girmek ve kalıcı olmak en büyük hedeflerimizden biri."

Bu sözler Samsun Yurt Savunma Grup Genel Müdürü Cahit Utku Aral’a ait.

"Türk savunma sanayisi ciddi anlamda büyüyor. Türkiye ile Birleşik Krallık arasında savunma sanayisindeki ortaklığı çok kıymetli. Bu alanda Türkiye koşuyor, yürümüyor. Hatta koşmuyor da sprint atıyor. Hızlı, hızlı çabuk bir şekilde gidiyor. Son birkaç haftadır da bunun örneklerini görüyoruz. TCG Anadolu'dan yerli ve milli ilk insanlı süpersonik jet uçağı Hürjet'e ve ilk insansız savaş uçağı Kızılelma'ya kadar Türkiye'nin başarıları ve bu konudaki ilerlemesini dünya görüyor. Net bir vizyon, liderlik ve başarılı işler ortaya konuluyor. Türkiye'nin yaklaşımından birçok ülkenin öğreneceği şeyler var. Birleşik Krallık da dahil olmak üzere."

Bu sözler ise Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu ve Doğu Avrupa ve Orta Asya Ticaret Müsteşarı Kenan Poleo’ya...

Yukarıda işaret ettiğimiz üzere, AKP iktidarının açtığı alanı değerlendiren bu şirketlerin hepsi, devasa büyüme rekorlarına imza atıyor.

Hafif ve ağır ateşli silahlar üretimiyle öne çıkan Samsun Yurt Savunma, Canik markasıyla dünyaya da yayılmış durumda.

ABD’de de bir üretim tesisi kuran firma, METE MC9 PRIME adlı ülkede ürettiği bir silaha sahip.

Ateşli silah pazarında zirvede yer alan ABD’de en büyük hacme sahip 4’üncü marka haline gelen Canik, 70’den fazla ülkeye ihracat yapıyor.

Öyle ki, şirket Ankara’daki NATO Zirvesi’nde ABD’li patronları ağırlamayı kendine görev edindi.

Zirve kapsamında düzenlene “Türkiye-ABD Savunma Sanayii İş Birliği Yuvarlak Masa Toplantısı”na sponsor oldular, yeni kâr olanaklarını masaya yatırdılar. 

1Canik CEO’su Cahit Utku Aral, ABD'li patronlara hitap ediyor.

Samsun Yurt Savunma Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Aral, CANiK’in dünyanın en büyük 6’ncı hafif silah üreticisi olduğunu söylerken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde sektörün önünün tamamen açıldığını, dünya çapında işler yapılmaya başlandığını söyleyip tersinden şükranlarını dile getiriyordu.

Aral, şu sözleriyle ise büyümenin arkasındaki öyküyü anlatıyordu: “CANiK, 5 yıl önce yıllık 350 bin adetlik tabanca satışıyla sektöründe önde gelen firmalar arasında yerini aldı. Ardından 2022 yılında 12.7x99mm Ağır Makineli Tüfek kalifikasyonunu başarıyla tamamlayarak Türkiye’de bu silahı üretebilen ilk firma olma ünvanını elde ederken, dünya genelinde ise bu silahı üretebilen beşinci firma oldu. Bugün, Ukrayna-Rusya Savaşı, bu silahın dünyadaki en iyi üreticisinin CANiK olduğunu, savaştaki performansıyla kesin olarak tescilledi. Aynı zamanda CANiK, yıllık 5.000 adet 12.7x99mm üretimi ile bu silahın dünya genelindeki üretim kapasitesinde lider konumundadır. Yine 2022 yılında İngiliz AEI Systems firmasının satın alınması ile de orta kalibre top pazarına girerek TP, HEI, Proximity mühimmatlarını kullanabilen düşük geri tepmeli 30x113mm topu üreten dünyada 3 firma arasına girmiştir.”

Neden önemli?

“NATO’nun Ukrayna’da dahil olduğu savaşa Türkiye’nin de dahil olması için planlar yapıldı. Yeni NATO tugayları kuruluyor. Hepsinde Türkiye var. Avrupa deli gibi silahlanıyor. Ülkelerin ekonomisi militarize oluyorsa savaş kapıda demektir. Gerçek bir tehdit ile karşı karşıyayız.”

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın İstanbul’da düzenlenen NATO karşıtı etkinlikte dile getirdiği üzere büyük bir tehditle karşı karşıyayız.

Tüm dünyada savunma sanayisine yönelik ciddi bir yöneliş var.

Bu yönelişin bir sonucu olarak AKP iktidarı ve patron düzeni, ortaya çıkan pastaya gözlerini dikmiş durumda.

Yapılan büyük teşvik ve desteklerin ardından OTOKAR ve BMC gibi savunma sanayisinde uzun süredir ana aktör olanların yanına kısa sürede yeni büyük oyuncular eklenmiş oldu.

Bu haberde işaret ettiğimiz Samsun Yurt Savunma ve Alp Havacılık’ın kökü ne kadar geriye giderse gitsin, asıl atakları bu son döneme denk düşüyor.

Ukrayna Savaşı’nın, Arca Savunma’nın 6 yıllık öyküsünün bir anda İSO 500’e 12. sıradan girmesine nasıl vesile olduğuna işaret ettiğimiz haberi de bir kez daha hatırlatıyoruz.

Sonuç olarak fena mı, Türk patronlar silah üretiyor, büyük paralar kazanıyorlar, lider konuma yükseliyor deniyor…

Fena…

Adı geçen üretimlerin tamamı bu haberde de işaret ettiğimiz üzere ülke savunması değil, daha fazla kâr elde etmek üzerine kurulu. Bu düzende aksi zaten mümkün değil.

Üstelik tüm bu silahlanma hamlesinin arkasında Türkiye’de batıya göre çok daha ucuz olan iş gücü, yani emekçilerin ağır sömürüsü duruyor.

Önümüzdeki dönem bu açıdan çok daha vahşi yeni hamlelerin gelmesi, ülke sanayisinin bu perspektifte bir atakla yeniden kurulması hayli olası.

Bu yüzden mesele hem NATO'nun yeni saldırılarına hem de patronların tüm dünyadaki silahlanma atağına karşı örülecek duvardan, örgütlü karşı koyuştan geçiyor.

/././

GÜNDEM -13 Temmuz 2026-

Kriz halka, avro vakıflara: 197 bin 895 avroluk hibe -Mustafa Bildircin-Birgün- 

Yurttaşın ekonomik krizin gölgesinde yaşam mücadelesi verdiği 2026’nın ilk yarısında, iktidara yakın vakıf ve derneklere AB fonu yağdı. Ensar Vakfı, TÜGVA ve Nur Cemaati’ne yakın Hayrat Vakfı’nın da aralarında olduğu vakıf ve derneklere Ocak-Haziran 2026 döneminde toplam 197 bin 895 avro fon verildi. https://www.birgun.net/haber/kriz-halka-avro-vakiflara-197-bin-895-avroluk-hibe-723505

***

Donald Trump: "Hürmüz Boğazı'nı ele geçiriyoruz, korumak için ücret alacağız”-Birgün- 

ABD-İran hattında gerilim yükselirken, ABD Başkanı Trump, "Hürmüz Boğazı'nı ele geçiriyoruz. Bir anlaşmamız vardı ve İran bunu bozdu. Hürmüz Boğazı'nı korumak için ücret alacağız" dedi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’na ilişkin son açıklamasında "Hürmüz Boğazı'nı ele geçiriyoruz" dedi. Trump, Amerika Birleşik Devletleri'nin muhtemelen Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü devralacağını ve bu hayati su yolunu kontrol altında tuttuğu için masraflarının karşılanması gerektiğini söyledi. Fox News'ün "Fox & Friends" programına telefonla bağlanan Trump, "Boğazı elimizde tutacağız ve muhtemelen yönetimini biz üstleneceğiz. Boğazın koruyucusu olacağız. Belki de buna 'boğazın koruyucu meleği' deriz" ifadelerini kullandı. Boğazı korumak için para almaları gerektiğini savunan Trump, "Bir anlaşmamız vardı ve İran bunu bozdu. Hürmüz Boğazı'nı korumak için ücret alacağız" dedi.

***

CHP’li Tanal’dan AKP'li Abdülhakim Ayhan hakkında 'insan kaçakçılığı' iddiası -Birgün- 

CHP'li Mahmut Tanal, Akçakale Belediye Başkanı Abdülhakim Ayhan'ın makam aracında bir Suriye uyruklu bir kişinin pasaportsuz şekilde Türkiye'ye geçirilmeye çalışıldığını öne süren resmi belgeyi paylaştı. Tanal, iddiaların araştırılmasını isteyerek "CHP'li olsaydı şafak operasyonu yapılmaz mıydı?" diye sordu.

https://x.com/MTanal/status/2076283460025459189

https://www.birgun.net/haber/chpli-tanaldan-akp-li-abdulhakim-ayhan-hakkinda-insan-kacakciligi-iddiasi-723529

***

NATO tutuklusuna kuyu tipinde işkence -Birgün- 

NATO liderler zirvesi öncesinde gerçekleştirilen operasyonlar kapsamında Antalya’da gözaltına alınarak tutuklanan Mehmet Şimşek'in, sevk edildiği 'kuyu tipi' hapishanede işkenceye maruz bırakıldığı iddia edildi. Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şubesi, hapishaneye giriş işlemleri sırasında müvekkillerinin sopalarla işkence gördüğünü ve kaba dayağa maruz kaldığını kaydetti. https://www.birgun.net/haber/nato-tutuklusuna-kuyu-tipinde-iskence-723645

AB'den Kıbrıs açıklaması: Özel temsilci atanacak -Birgün- 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Kıbrıs sorununa ilişkin diplomatik sürece katkıyı artırmak amacıyla AB'nin Kıbrıs özel temsilcisini atayacağını duyurdu. Açıklama, Brüksel'in Birleşmiş Milletler öncülüğündeki müzakerelerde daha görünür rol üstlenmeye hazırlandığı şeklinde yorumlandı. https://www.birgun.net/haber/ab-den-kibris-aciklamasi-ozel-temsilci-atanacak-723604

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Temmuz 2026-


Atılamayan “alyans” olarak NATO -Akdoğan Özkan- 

Türkiye NATO ile evliliğini kurtarmaya çalışıyormuş gibi bir görüntü verse de, aslında boşanmayı partneri için zorlaştırarak, bu eylemi maliyetini karşılayabileceği zamana erteleme çabasında. Diyet ödeyerek aldığı S-400’leri elinden çıkarırken de aslında bir süredir açık tuttuğu “garsoniyerini” kapatarak “eve dönüyormuş” mesajı veriyor.

Türkiye'nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi ile ilgili olarak medyamızda kendisine yer bulan görüşler, her zaman olduğu gibi, büyük ölçüde iki farklı(ymış gibi görünen) kutupta yer aldı.

Bir tarafta, zirvenin Türkiye'nin uluslararası diplomasideki etkinliğini ve stratejik ağırlığını çok sayıda kazanımla birlikte bir kez daha ortaya koyduğunu düşünen, hatta NATO 3.0 vizyonunun tam merkezinde yer alarak, artık küresel oyun kurucu rolü oynadığımıza ve ortada çok büyük bir “başarı hikayesi” olduğuna inananlar….

Bir tarafta da, başımıza bütün bu belaları başımıza Rusya’dan (gözü kör olasıca) S-400 füze sistemleri almamızın açtığını, bu sebeple ABD’nin yaptırımlarına maruz kaldığımızı, bu sebeple F-35 programının dışına itildiğimizi, ortada çok büyük bir “başarısızlık hikayesi” olduğuna inanan ve NATO zirvesinin bu “yanlıştan dönmek için” bir vesile olduğunu, S-400’ten kurtulmamız, Batı ile ilişkilerimizi bir an evvel rayına sokmamız, Batı demokrasilerine ters gelen hukuk dışılıklarımıza da son vermemiz ve parasını ödediğimiz F-35’lere bir an önce kavuşmamız gerektiğini düşünenler…

Hukuk dışılıklarımıza son vermemiz gerektiği dışında, ikisi de benzeşen nedenlerle epeyce sorunlu bu düşüncelerden ilki iktidara yakın, ikincisi ise kendisini “muhalefet”, hatta “ana muhalefet” olarak gören çevrelerin yaklaşımı… İlki, S-400’leri bugün vererek ABD’nin yaptırımlarından kurtulup yeni bir başarı hikâyesi daha yazacağımızı; ikincisi ise ancak F-35’leri alabilirsek ortada bir başarı olabileceğini ileri sürüyor.

(Elbette bu iki yaklaşımın dışında kalarak değerlendirme yapan küçük bir azınlık da var, ama ne yazık ki ya sesleri az çıkıyor ya da çıkan seslerinin bile duyulması engelleniyor.)

Sonuçta…

İktidara yakın yaklaşım, Türkiye’yi dev aynasına çıkarıyor ve ülkemizin ittifak içinde “vazgeçilmez müttefik” haline geldiğini, hatta Trump’ın gerçekten de sırf Erdoğan’a duyduğu saygı nedeniyle NATO Ankara Zirvesi’ne katıldığını ve böylelikle Türkiye’nin ittifak içindeki siyasi bütünlüğün korunmasında en kritik rolü oynayan aktör olduğunu savunuyor. NATO içindeki siyasi ayrışmalara rağmen müttefiklerin ortak hedefler etrafında hareket etmesinde Türkiye’nin diplomatik çabalarının en etkili olduğuna inanıyor. Ankara’nın küresel çapta prestij kazandığını ve ittifakın güçlenmesine katkı yapacak liderlik becerilerinin ortak savunma anlayışına stratejik bir çarpan etkisi yapmakta olduğunu iddia ediyor.

Muhalif (!) yaklaşım ise Türkiye’yi “Karadeniz’in kapı bekçisi” olarak gören bir anlayışla Newsweek’e Batılı ülkeleri Türk hükümetiyle ilgili uyaran bir yazı kaleme alıyor. “Bakın, hükümetimizin demokrasi anlayışı maalesef siz Batılı ülkelerin gibi değil, sorunlu. Bu hükümetle Avrupa’da, NATO’da, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da güvenlik sorunları, krizleri yaşarsınız! Oysa, sizler demokratik ülkelersiniz, bu iktidarla iş tutmayınız. Bizi tercih ediniz. NATO olarak en güzel, en sağlıklı ilişkileri bizimle yaşarsınız,” demeye getiren ifadeler kullanıyor. Sözde sol kimlik altında, “Avrupa’nın yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalıştığını” zannederek, Ankara’yı Brüksel’e şikâyet ediyor ve Türkiye’nin bu yönetiminin söz konusu yeni mimaride ciddi bir güvenlik riski teşkil edeceğini savunuyor.

Kıblesi zamanında 6. Filo olmuş siyasal İslamcı kimi yazarların, Batı’nın küresel arenadaki çelişkili tutumlarına, Gazze’de insanlığa cenaze namazı kıldıran suç ortaklığına zerrece değinmeden ilk yaklaşıma ilave katkı yapıyor olmaları da şaşırtıcı değil!

Kendisini “sol” olarak tarif eden ana muhalefet partisi (eski) liderinin, Project Syndicate’tekiNATO'nun İhtiyaç Duyduğu Demokratik Türkiye” başlığıyla kaleme aldığı bir başka yazıda NATO’yu, bölgesinde “demokratik değerlerin” üstünlüğünü kollayan bir fikir kulübüymüş gibi varsayması da şaşırtıcı değil.

Tabii, devletin yüksek güvenlik bürokrasisinin NATO, Türkiye-NATO ilişkileri hakkında, bu ilişkilerin nasıl seyir izlemesi gerektiği hakkındaki yaklaşımlarını millete karşı dile getirmeyip genellikle sessiz kalması, bu iki tarafı da “uçarken” çıta tanımazlığa bile savurabiliyor.

Şaşırtıcı olan, bazı sosyalistlerin Türkiye’nin NATO’ya en iyi şekilde hizmeti nasıl vereceğine kafa yoranlara destek veren tutumlar benimeseyebilmeleri.

AB’nin savunma sektörü örgütüne doğru

Aslında NATO, ABD’nin müttefiklerini kendi küresel güvenlik çıkarları doğrultusunda hizaladığı, buna Avrupa’nın da karşı çıkamayacağı bir savaş örgütü. Washington yönetimi bugün müttefiklerini değişen güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden hizalamaya çalışmakta; bunu da çığ gibi büyüyen borç ve dış ticaret açıkları nedeniyle olabildiğince hızlı bir şekilde, Trump’ın dokunuşlarıyla da biraz narsisistik bir tarzda yapmakta.

Yeniden hizalanmakta olan Avrupalı müttefikler ise, bunu NATO’yu Avrupa Birliği’nin savaş (güvenlik) örgütüne dönüştürme fırsatı olarak kullanmaya çalışırken, yitirdikleri ekonomik rekabet güçlerini de savunma sanayini -hayali riskler üzerinden toplumda rıza imal ederek- merkeze koyan yeni bir anlayışla ivmelendirmeyi, istihdamı bu şekilde artırmayı planlamakta. Yoksa daha yeni 100 bin kişiyi işten çıkarmayı, dört fabrikasını kapatmayı düşündüğünü öğrendiğimiz Volkswagen örneğinde görüldüğü üzere, Avrupalı müttefiklerimizin ekonomisi duvara toslamak üzere.

Gelelim NATO bağlamında Türkiye’ye ve ilişkilerimizin en kritik noktasına! Bugün kendisine yönelik en yakıcı güvenlik risklerinin biri Yunanistan (ve Kıbrıs), diğeri ise İsrail olmak üzere, somut olarak iki kaynaktan neşet ettiğini düşünen Ankara, bu iki kaynaktan kendisine gelebilecek herhangi bir saldırı durumunda NATO’nun o meşhur 5. Maddesini aktive ederek Türkiye’nin savunulmasında yardıma gelmeyeceğini, bu maddeyi nükleer bir saldırıda bile işletmeyeceğini çok iyi bilmekte! Zaten İttifak’ın Genel Sekreteri Rutte de verdiği son röportajında söyledikleri ve söylemedikleriyle bu gerçeği anlayabileceğimiz netlikte ifade etti. NATO’nun Ankara’nın güvenliğinin teminatı olmadığını anlamamızı sağlaması için daha ne demesi lazım, bilemiyorum.

Lakin Ankara, zaten bu bildiği ve değişmeyen olgudan ötürü, savunma harcamalarını epeydir kendi güvenlik ihtiyaçları temelinde, arzu ettiği saikler, doğrultular ve tutarlarda planladı; deyim yerindeyse, kendi yoluna gitti. Dün, özellikle 15 Temmuz’dan sonra bu yolda gidebilmenin, çok yönlü jeopolitik tercihlerle ilerleyebilmenin diyeti olarak stratejik bir gösterge şeklinde altını çizmek üzere almıştı S-400’ü, bugün yine o yolda çok daha büyük maliyetlere (!) katlanmadan ilerleyebilmenin diyeti olarak elinden çıkarıyor.

NATO: Parmaktaki kutlu alyans

Kimileri tarafından parmaktaki “kutsal bir alyans” olarak görülen NATO üyeliğimiz çoğu kez “halkalı kölelik” gibi bir işlev görmüşse de, Ankara için hemen her zaman kritik olan, ilişkilerin çok dikkatlice idare edilmesi, yönetilmesi gereken bir ittifak, bir “alliance” olduğudur!

Batı ittifakı ile ilişkileri son 15 yılda ilerleyememiş Türkiye için NATO, zoraki yürütülen bir evlilik gibidir! Buna rağmen Ankara, eğer bugün NATO içindeki konumunu geliştirip cilalamaya, “nikâh tazelemeye” çalışan bir görüntü veriyorsa, bunu bu evliliği kurtarmak için değil, aslında olası bir boşanmayı karşı taraf için zorlaştırmak, bir boşanma kaçınılmaz hale gelecekse de bunu o eylemi tüm maliyetlerini karşılayabileceği ileri bir zamana erteleyerek “hazırlıklar” yapmaktadır.

Son yıllarda yerli silah envanterini hızla geliştirmeye çalışan Ankara, bir yandan da NATO'yu savunma sanayii bağlamında -kendisine bağımlı hale getiremese de- karşılıklı bağımlılığı pekiştirecek yollar geliştirmeye, Avrupa’nın savunma sanayi tedarik zinciri içinde kendisine güçlü bir şekilde yer açmaya zorlamakta ve gelecekte belirebilecek herhangi bir savaşı olası hasımları için aşırı maliyetli hale getirebilmek tahayyülüyle hareket etmektedir.

Ankara’nın saydığım iki kaynaktan neşet edebilecek bir savaşı göğüsleyebileceği son “hazırlıklarını” tamamlamak için öngördüğü bir zaman elbette vardır. Lakin tabii savaş bu hazırlık sürecini tamamlamadan da Ankara’nın kapısını çalabilir. Özellikle de “uygun zamanın” en erken zaman olduğunu İran örneğiyle gayet iyi öğrenen bir İsrail söz konusu iken. Böyle bir olasılık elbette vardır ve bu da Ankara’nın aldığı bir risktir. İran'ı dize getirip ülkeyi birbiriyle savaş haline geçen etnik bölgelere ayırabilseydi, ardından vakit geçirmeden Türkiye'ye saldırarak kendisini tüm Orta Doğu'nun mutlak efendisi haline getirmek isteyecek bir İsrail ile çatışma, Ankara için uzak olmayan bir gelecekte her an gerçekleşecek büyük bir risktir.

Mış gibi yapılıp durulacak

Bütün bu şartlar ve gelişmeler altında, her aktörün oyun planı, daha fazlasını kopartabilmek ve yarına daha iyi hazırlanmak uğruna “mış gibi” yapmaları da kaçınılmaz olarak içerecektir.

ANKARA: Boşanmayı zorlaştırarak ileri bir tarihe ötelemenin peşindeki Ankara, Baltık’ta katılacağı hiçbir tatbikat ve manevranın Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik endişelerini hafifletmeyeceğinden emin olsa da, ittifaka en büyük katkıyı her coğrafyada vermek istiyormuş gibi yapacaktır. AB’nin savunma sanayi örgütü gibi yeniden kurgulanmak istenen örgütün hizmetine savaşkan yeteneklerini sunarak kendisini önemli bir ürün tedarikçisi olarak o dokuya daha derin eklemlemeye çalışırken, NATO ile nikâh tazeliyormuş gibi bir görüntü (!) vermenin diyeti olarak, bir süre önce tuttuğu “garsoniyerini” ilelebet kapatıyormuşçasına S-400’leri de elinden çıkaracak; zaten parasını ödediği ama kendisine teslim edilmeyen F-35’leri alma ısrarını devam ettirecek, ama Kaan’ın motor sorununu çözmeyi öncelerken F-35’lerden çok daha fazlasını istiyormuş gibi yapacaktır.

AVRUPA: NATO’nun Avrupalı müttefikleri, AB’nin savunma sanayi örgütü gibi yeniden kurgulamak istedikleri ittifaka Kıbrıs’ı da dahil etmeye çalışırken, yeşil ışık yakılması beklentisiyle ittifakta “güçlü Türkiye” istermiş gibi yapacaklarır. Ama Tomahawk, ATACMS, Patriot önleme füzeleri ve Ukrayna yapımı saldırı dronları için Avrupa'da bir üretim ağı kurma kararı verirken, Türkiye’yi de bu ağa katabileceklermiş gibi yapacaklar, ama adayı TSK unsurlarına kapatmanın yollarını İsrail ile birlikte arayabileceklerdir.

ABD: Bölgedeki “hizalandırmasını” Türkiye’yi İsrail ile İran’ın arasına sokarak, Direniş Ekseni ile mücadeleyi Ankara’nın liderlik ettiği bir Sünni ittifakına devrederek yapmak isteyen Washington, iltifat ve meşruiyetle beslemekten imtina etmediği Ankara’nın karşısına -sopadan ziyade- daha fazla havuçla çıkmayı, onu “sürprizlere” boğmayı istermiş gibi bir pozisyon benimsemektedir. Washington, “Türkiye’ye her an sevindirici bir sürpriz yapabilirim,” derken, önce Ankara’nın İran, Irak ve Lübnan’da ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda hizmet vermeye hazır hale gelip gelmediğine bakacaktır. Oradan NATO Zirvesi sırasında tam olumlu ve zamanında bir işaret alamadığı için de Beştepe’den İran’ı tehdit ederek Ankara’yı ters köşeye yatırıp tedirgin etme cüreti gösterebilmiştir. Türkiye’ye parasını ödediği halde bir hangarda tutup vermediği F-35’leri Ankara’dan alabileceğini düşündüğü başka tavizlere karşılık belki teslim edecek, ancak ilave F-35’lerin tedariki yolunda koyduğu kısıtlamaları ise ancak Türkiye’nin yeni nesil yerli savaş uçağı Kaan’ın TSK envanterine sağlam bir şekilde dahil olmaya başladığını gördükten sonra, artık bu kez onun hızını kesmenin vaktinin geldiğini hissedince tam olarak kaldırma yoluna gidecektir.

F-35’e bakla!

Ankara, Kaan’ın motor sorununu çözmeyi öncelerken, F-35’lerden çok daha fazla sayıda istiyormuş gibi yaptığı hâlde, neden Hava Kuvvetleri envanterinde F-35’lere çok da fazla yer açmak istemez ki, diye soranlar da olacaktır. Bunun cevabını da gerekçeleriyle birlikte aktarmaya çalışalım.

Diyelim ki, kimi kesimlerin “S-400 alınca çok kötü bir şey yapmış olduk, F-35 programından çıkarıldık,” dedikleri uçakların parası ödendiği halde ABD’de bir hangarda tutulup verilmeyenleri nihayet Türkiye’ye teslim edildi. Bu durumda yaşanmış tecrübeler ve uzmanların bakışından hareketle, başımıza gelebilecekleri anlamaya çalışalım. Çalışalım ki, bazı kanaatlerimiz ona göre güncellenebilsin:

BİR) ABD’den alınan bu uçaklar temelinde “kullanıcı adı ve şifre” ile açmak zorunda olduğunuz bir yazılım. Önce bunu söyleyelim. Envanterinde 72 tane F-35 bulunan Avustralya’nın ANU Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki Strateji ve Savunma Çalışmaları Merkezi Başkanı ve Asya-Pasifik güvenlik konuları uzmanı Profesör Hugh White’ın da dile getirdiği gibi, uçabilmeleri için yazılımlarının Pentagon tarafından kontrol edilen bulut tabanlı Operasyonel Veri Entegre Ağı’nca (ODIN) belirli aralıklarla güncellenmesi gerekiyor. Bu sistemden düzenli güncellemeler alınamazsa, F-35 jetlerinin performansı bozulabilir, siber tehditlere kolayca açık hale gelebilir, hatta kullanılamaz olabilir. Dolayısıyla, Washington ile yaşanacak olası bir krizde Amerikalılar pekâlâ bu güncellemeyi yapmak istemeyebileceklerinden, F-35’leri hangara çekmek durumunda kalabilir, en çok ihtiyaç duyduğunuz anda bir dış bağımlılığın mağduru olarak belirebilirsiniz.

İKİ) Kimileri F-35’in uçabilmesi için “haftada bir ABD’den yazılım indirmesi gerektiği” iddiasının teknik gerçeklerle örtüşmediğini, uçakların internet bağlantısı, uzaktan onay ya da düzenli yazılım indirilmesi olmadan da havalanıp görev icra edebildiğini savunuyorsa da, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı F-35 Ortak Program Ofisi’nin (JPO) 2019 dokümantasyonuna göre, bu uçaklar - siber güvenlik tehditleri ve zafiyetleri de hesaba katıldığı için- Standart İşletim Birimi (SOU) üzerinden Autonomic Logistics Information System’e (ALIS) bağlantı yapılmadan ancak 30 güne kadar güvenle çalışabilmekte. Havacılık teknolojisi ve türbomekanik uzmanı Fazıl Altay, uçaklara internete bağlı olmadan, yani veri senkronizasyonu gerçekleştirmeden, bağımsız test yapma olanağı sağlayan bu sürenin geçen zaman zarfında bir haftaya indiğini savunuyor.

ÜÇ) 2024 yılında Avrupa Parlamentosu üyeliğine seçilen, bir zamanlar Fransız Özel Kuvvetler Komutanlığı ile Askeri İstihbarat Direktörlüğü de yapmış emekli Fransız Generali Christophe Étienne Marie Gomart’ın haftalık “Le Point” siyaset dergisine verdiği röportajda da vurguladığı gibi, F-35 savaş uçaklarının operasyonel kabiliyeti, büyük ölçüde Pentagon'un onayına bağlı olduğu için, kilit sistemlerinin kontrolü ABD'nin elinde kaldığı için, bu uçaklara sahip olan Avrupa devletlerinin operasyonel bağımsızlığı sınırlı kalmakta. Bu durumun özellikle Almanya, Belçika, Polonya, Danimarka ve diğer birçok Avrupa ülkesinin satın aldığı veya sipariş ettiği F-35 savaş uçakları için geçerli olduğu ileri sürülüyor. ABD'nin 2014 yılında Mısır Hava Kuvvetleri’ne bağlı F-16 uçaklarının Libya'ya yönelik hava saldırısı düzenlemesine yasak getirmesi nedeniyle bu ülkenin bu tür kısıtlamalara tabi olmayan Fransız Rafale savaş uçaklarına geçmeye karar vermiş olduğunu da hatırlatan General Gomart, Avrupa’nın da ABD'ye olan bağımlılığını yeniden değerlendirmesi gerektiğini vurguluyor.

DÖRT) Hadi, yazılım güncellemelerinde bir sorun yaşamadınız ama varsayalım ki olası bir terör/düşman saldırısı nedeniyle sınırınızın yakınlarındaki bazı hedefleri vurmanız gerekiyor. Ancak bu tür bir “ürün kullanımı” Amerikalılar tarafından sözleşme şartlarıyla yasaklandıysa, görevi Washington’un bilgisi dışında yapmaya kalkışabilirsiniz. Görev uçuşunda mesela Eskişehir’den “Konya'da tatbikat atışı yapacağım,” diyerek kalkış iznini aldınız. Fazıl Altay’ın hipotetik değerlendirmesine göre, Akdeniz üzerinde havada yakıt ikmali yaparak güneydoğu sınırınızda hedefinize doğru ilerliyorsunuz. Uydular üzerinden hemen tespit edilecek ve “tatbikat alanında değilsiniz ve istikametiniz uygun bulunmadı” şeklinde bir telsiz ve ekran mesajı alacaksınız. Önce radarınız kapatılacak. Siz, “ben keşif yapacağım,” deseniz de, yaklaşık 400 bin dolarlık maliyetiyle dünyanın en gelişmiş vizör teknolojisi sunan ve adeta uçan bilgisayar niteliğindeki bir savaş komuta merkezi olan F-35 pilot başlığınız “off” yapılacak. Siz yine geri dönmediniz ve hedefinize doğru ilerlemeyi sürdürdünüz, diyelim. Bu durumda hedefe atış yapmak isteseniz dahi, makineli topunuz dahi çalışmayacak, bir süre sonra motorunuz kapatılacak, uçağın burnu kontrolünüzün dışında aşağıya çevrilecek. Nihayet uçak düşecek ve kayıtlara “motor arızası” olarak geçirilen bir kazanın sonucunda pilot hayatını kaybedecek. Gerçekte ise, F-35’te uzaktan kontrollü bir “kill switch” (acil kapatma anahtarı) kullanılmıştır.

Barış temelli bir gelecek perspektifi için

NATO zirvesine konu temel aktörlerin siyah ya da beyaza indirgenmeyecek, kendi içinde yer yer de tutarlı “gri” pozisyonları ile kimi silah sistemlerine dair kimi gerçekler bu şekilde.

Gelelim, birer vergi mükellefi olarak ülkemiz vatandaşlarının kendi kaderlerine hükmedecek meselelere dair benimsemeleri gereken pozisyona. Sonuçta bireylerin devletlerin veya uluslararası aktörlerin refleksiyle hareket etmeye çalışmak yerine, kendileri, çocukları ve torunları için onurlu bir gelecek perspektifiyle hareket etmeleri ve bunun da ancak sağlam bir bölgesel ve küresel barışın tesisinin garantilenmesiyle sağlanacağını bilmeleri gerekiyor. NATO, bilinenlerin dışında bilinmeyenleriyle de geçmişte doğrudan ya da dolaylı çok fazla canımızı almış bir savaş örgütü olarak, o perspektife barışı yerleştirmekten değil, daha fazla kan ve ateş koymaktan yana bir yapı olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Ve yarın daha fazlasını da talep edebilecektir. Oysa sermayenin olabilse de halkların savaştan yana bir kazancı olmayacaktır.

Günahları ve sevaplarıyla getirdikleri kritik yol ayrımında, Türkiye’yi yönetenlerin çok ustalıklı bir denge politikasıyla ilerlemesi ve oldubittilerin içine çekilmeden yol alması gerektiği son derece aşikârken, hakların da gelecek perspektiflerine barışı daha sağlam şekilde yerleştirecek konum ve tavırlar alması ve kendilerine yönetenlere bu istikameti kuvvetle işaret etmeleri şarttır.

İsrail’in Irak’ın içinde üs kurup İran Savaşı sırasında oradan bizi de bir oldubittinin içine çekebilecek sahte bayrak operasyonlarını rahatça düzenleyebildiğinin somut kanıtlarıyla ortaya çıktığı günümüzde, o operasyonlar yapılırken ister iktidarın içinden ister muhalefet (!) cephesinden konuşsunlar, Türkiye’yi dün İran ile, yarın Rusya ile karşı karşıya getirebilecek provokatif pozisyonlar alınmasını destekleyebilenlerin bu ülkeye verebileceği zarar çok büyüktür. Halklara savaş, işgal, yıkım ve acı getiren saldırgan ittifakların suç ortaklığında Orta Doğu’da yol verilmiş kıyım bu kadar çıplaklığıyla ortadayken, o ittifakların halkları birbirine kırdıran politikalarının nelere yol açtığı yanı başımızda da görülmüşken, Türkiye toplumunun siyasi hak ve özgürlüklerin de daha fazla kısıtlanmasıyla  sonuçlanabilecek NATO merkezli ve gereğinde sermaye destekli savaş planlarına her daim “hayır” diyebilmesi son derece elzemdir.

/././

Kuş cıvıltılarından kolezyuma*(I)-Aslı Atasoy- 

Dünyada milyarlarca insan bu dijital alanda günde ortalama 2,5 saat harcıyor; linçleri izliyor, beğen butonlarıyla destekliyor ya da sıradaki kurban olmayı bekliyor. Tepkilerimiz şirketin reklam geliri hanesine yazılıyor. Sadece siber zorbalara öfkelenmek pratik bir çözüm sunmuyor. Peki, bu döngüden çıkış yolu ne?

Bugün X platformunda, linç ve ifşa mekanizmasına dair ilk büyük örnek, 2013 yılının aralık ayında yaşandı.

Üstelik bu küresel infiali yaşayan kişi topu topu 170 takipçisi olan bir halkla ilişkiler yöneticisiydi.

Justine Sacco, 20 Aralık 2013'te New York’tan Londra aktarmalı olarak Cape Town'a gitmek üzere uçağa bindi. Uçağı kalkmadan hemen önce şu tweet'i attı: Afrika'ya gidiyorum. Umarım AIDS'e yakalanmam. Şaka şaka. Ben beyazım!"

Sacco havada belki de keyifle 11 saat geçirirken, Twitter’da eşine rastlanmamış bir dijital linç dalgası başladı. Küçük düşürücü paylaşımı fark eden insanlar #HasJustineLandedYet (Justine indi mi) etiketiyle geri sayım başlattı. Sacco, gündem olurken tüm kimlik bilgileri, fotoğrafları ifşa edildi ve muhabirler havalimanına koştu. Yediği küfürlerin haddi hesabı yoktu.

Bu esnada yani Sacco henüz havadayken şirketi onunla ilişiğini kestiğini duyurdu ve Güney Afrika'daki uzak akrabaları onu kınayan bir açıklama yayınladı. Uçak Cape Town'a inip Sacco telefonunu açtığında, artık işsizdi ve dünyaca ünlü bir nefret nesnesine dönüşmüştü. 

20 yaşında öfkeli bir delikanlı!

Twitter ya da güncel adıyla X, 2026 yazı itibarıyla 20. yaşını kutluyor. 

Bu kutlama bir dönemin muhasebesini yapmak adına önemli. Kurucusu Jack Dorsey’in, insanların günlük planlarını paylaşması niyetiyle tasarladığı mecra, başlarda neşeyle selamlaşıp keyfimize baktığımız bir yerdi. Ancak mekan, zamanla nefretin ve trol ağlarının buluşma yerine dönüştü. 

Elbette dayanışma ve hak aramaya dair hayırlı işlere de vesile oldu, olmaya devam ediyor. Dünyanın her yerinde iyiliğe hizmet etti. Yine de bu olumlu katkılar nefret dinamiklerinin gölgesinden kurtulamıyor. 

Öfkeli ve paragöz yüzde 10

Araştırmalar, platformda yüzde 80 oranındaki içeriğin, kullanıcıların yüzde 10 ile yüzde 20’si tarafından üretildiğini gösteriyor. Ve bu azınlığın ortak paydası; öfke. 

En kaba gerekçesi ise öfke paylaşımlarının algoritmalar tarafından daha fazla beğeni ve yeniden paylaşımla ödüllendirilmesi ve mavi tikli hesaplara gelir sağlaması. 

Ancak bu tip paylaşımların duygusal polarizasyon olarak tanımlanan karşı kutuptan nefret etme, olumlu duygulardan soğuma ve güzel duyguları paylaşırken suçluluk hissetme gibi psikolojiyi olumsuz yönde etkileyen sonuçları var. Bu da sadece etkileşim elde etmekten öte sonuçlara hizmet ettiğini gösteriyor. 

Düzenli içerik sağlayan öfkeli azınlık, "sıradaki kurban ben olurum" korkusuyla insanların susmasına neden olarak, toplumu ürkek ve güvensiz hale de getiriyor.

Biraz iç karartıcı bir giriş oldu farkındayım ama durum böyle ve daha fazlası da var.

Öfke ekonomisi

Güncel X algoritması, puanlama mantığına göre çalışıyor. Yani yeniden paylaşım, beğeniden daha fazla puan kazandırıyor. Üstüne kullanıcının gönderide geçirdiği süre ve yanıtlar eklenenince, içerik daha çok gösterim ve para elde ediyor. Gelsin “öfke yemlemesi” (rage-baiting) yapan uzun ve provokatif tweetler! Çünkü negatif içerikler pozitif içeriklerden çok daha fazla itibar görüyor. Evet, yanlış duymadınız negatif içerikler jet hızıyla yayılırken tatlı güzel içerikler nal topluyor. Bir de mağdurun yanında olma psikolojisi işin içine girince yandı gülüm keten helva!

Aslında bu sistemin temeli 2009 yılında platforma eklenen "Retweet" (RT) butonu sayesinde atıldı. Eskiden insanların kopyalayıp başına “RT” yazmak için vakit ayırdığı alıntılar artık tek bir tıkla kitleleri, öfkeli kalabalıklara dönüştürmeye yetiyor. Butonun yaratıcısı Chris Wetherell’in nasıl bir vicdan azabı içerisindeyse, yıllar sonra icadına dair şu itirafta bulundu: "Dört yaşında bir çocuğun eline dolu bir silah vermek gibi korkunç bir şey yaptık" 

Geçmiş olsun!

Linç ve iptal kültürü

Bugün internet bağlantısı olan her cihaz, sahibini potansiyel "klavye zorbasına" dönüştürebilecek güçte. Elon Musk, platformu satın alırken burayı "ifade özgürlüğü cenneti" yapacağını iddia etti ama şimdiye dek bunu başaramadı. Hatta artan bilgi kirliliği ve negatif içerikler yüzünden reklam verenlerini kaybetti gelirlerinde ciddi düşüş yaşadı, hala toparlanabilmiş değil. Bu kontrolsüz ifade özgürlüğü; nefret söylemi, sansür, devletlerle iş birliği, bilgi kirliliği ve trol faaliyetlerinin artmasına yol açarak bu dünyaya ait yeni kavramlar doğurdu. 

Yapay zeka trollerinin kullanıcıyı gerçek dışı bir duruma ikna etmek için yaptığı algı çalışmasına “astroturfing” deniyor. Mesela küçük yatırımcı gibi görünen ama aslında manipülatörler tarafından fonlanan yüzlerce hesap, aynı anda bir alt coini övmeye başlıyor. İnsanlar da fırsat olduğunu düşünerek yatırım yapıyor. Yine başkası gibi davranan çorap kuklası (sockpuppet) hesaplar, aynı cümlelerin boca edildiği kopyala-yapıştır bombardımanı (copypasta bombing), hedef seçilen profilleri alıntılayarak hedef gösterme (quote-sniping), kurallara takılmamak için şifreli konuşmalarla yapılan köpek ıslığı iletişimi (dogwhistling) ve mavi tikli hesapların para kazanmak için bilerek toplumsal sinir uçlarını kaşıdığı öfke hasadı (outrage farming). Saymakla, anlatmakla bitmez!

Bu noktada en sık rastladığımız iki kavramı da birbirinden net ayırmak gerekiyor: İptal kültürü ve dijital linç.

İptal kültürü ilk çıktığında, kamuoyu baskısıyla güçlü ve ayrıcalıklı olanlardan hesap sorma eylemiydi. Ancak platformların öfke ekonomisi ve kuralsız yapısı bu aracı hızla deforme etti. Bugün bu, çoğu zaman “hesap sorma” yerine “farklı düşüneni yok etme” halinde çalışıyor. Dijital linç ise daha çıplak, anlık ve acımasız. Hedef gösterilen kişi, koordineli saldırı, yanlış bilgi ve kitlesel öfkeyle kısa sürede linç ediliyor. 

İkisi de aynı zehirli kaynaktan besleniyor: Anonimlik, algoritmik öfke teşviki ve sürü psikolojisi. 

Ancak aralarındaki temel fark; linç kültürü anlık ve zamanla unutulmaya meyilli bir öfke patlaması iken iptal kültürünün kişiyi tamamen silmeyi hedefleyen, sürekliliği olan toplumsal dışlama eylemi olması.

Bu kuralsız yapı, adalet iddiasıyla başlayan bir hareketi, algoritma marifetiyle saniyeler içinde kitlesel bir infaza evirebiliyor. Sonra bu infaz da infaz edilerek lincin linçine dönüşüyor. Sonuç; gerçeğin tahribatı ve ağır zaiyatlar.

Linçin kökeni

Dijital lincin geçmişi ilkel ve kuralsız cezalandırma geleneklerine uzanıyor. Kelimenin kökeni 18. yüzyılda Amerika Bağımsızlık Savaşı sırasında yasa dışı bir mahkemenin hakimi olan Charles Lynch’in acımasız yaptırımlarına dayanıyor. "Lynch Yasaları" olarak adlandırılan bu hukuksuz cezalar zamanla “güruh adaleti” anlamına geldi.

Yine 1911’de ABD'de Afro-Amerikalı Laura Nelson ile küçük oğlu, inek çaldıkları iddiasıyla kasabalılar tarafından köprüde asıldı. Olayın ardından çekilen fotoğrafta, asılı insanların önünde gururla poz veren onlarca kasaba sakini görülmekteydi.

Bu olanları, bugünün dijital itibar suikastlarıyla aynı kefeye koymak şüphesiz abartılı. Ancak dijital ortama taşınan linç kültürü o ilkel güdüden beslenmeye devam ediyor. Sahte bir adalet işleterek kurbanı kamusal alanda yok edenler "ahlaki üstünlük" elde ediyor.

Karanlık dörtlü

İşte burada psikoloji bilimi devreye giriyor. Sosyal bilimciler, zorba profillerin içlerinde “Karanlık Dörtlü” olarak tanımlanan; narsisizm, makyavelizm, psikopati ve sadizm barındıran kişilik özellikleri olduğuna işaret ediyor. 

Aslında bu profiller, hayatlarımızda varlar. Huzur kaçıran apartman yöneticisi, dedikodu yapan iş arkadaşı kısacası insanları birbirine düşürmekten zevk alan sıradan kişiler. 

Psikoloji literatüründe "Günlük Sadizm" (Everyday Sadism) adı verilen davranışlara sahip bu tip bazı insanlar, dijital çağda karşımıza trol veya linç lideri olarak çıkabiliyor. Buckels, Trapnell ve Paulhus tarafından yapılan “Troller Sadece Eğlenmek İster” isimli araştırma, internet trollerinin bu narsistik, makyavelist, psikopat ve sadist eğilimlerle hareket ettiğini ve bundan zevk aldıklarını gösteriyor. 

Bu karakterler gerçek hayatta suç işlemeye cesaret edemiyor. Ancak siber dünyanın sunduğu avantajları; yani anonimliği, fiziksel mesafeyi ve kitlelere anında ulaşabilme gücünü çok seviyor ve bunlar silah olarak kullanmaktan çekinmiyor. 

Schadenfreude 

Yine deneysel çalışmalar linç kültürünü besleyen en büyük motivasyonun “başkasının acısından zevk alma” (schadenfreude) duygusu olduğunu ortaya koyuyor. Siber zorbalar, hedefindeki insana acı çektirirken beynindeki haz ve ödül merkezleri aktifleşiyor. Paylaşım yapmadıklarında ise yoksunluk krizine benzer duygular yaşıyorlar.

Luppo

Dijital lincin Türkiye’deki yansımaları akla zarar boyutta. Pandemide aniden ilan edilen sokağa çıkma yasağında, bakkaldan Luppo alan bir kişinin fotoğrafı günlerce alay nesnesine dönüşmüştü. Bu olayın diğerlerinden farkı; ideolojik nedeni olmadan tamamen seçkinci bir tavırla; kişinin, bağlamından kopuk ve tek bir görsel üzerinden nasıl günah keçisi yapıldığının en somut örneklerinden biri olmasıydı.

Ayrıca konu ne olursa olsun dijital alan doğrudan adli araca da dönüşmüş durumda. Troller tarafından başlatılan linç, saniyeler içinde adli soruşturmalara, gözaltılara ve yargılamalara zemin hazırlamak için kaldıraç olarak kullanılabiliyor.

Peki ya tepkiyi hak edenler?

"Peki ya gerçekten tepkiyi hak edenlere ne olacak? Hiç mi ses çıkarmayalım?" sorusunun yanıtı ise belli!

Elbette ses çıkarılacak. Ancak siber kolezyumun en büyük tuzağı tam olarak burası. Henüz doğrulanmamış bilgilerle, kurban yaratarak onun bunu "hak ettiğine" kitleleri ikna etmek. 

Charles Lynch de mahkemesini kurarken İngiltere yanlılarının bunu "hak ettiğine" inanıyordu. Laura Nelson ve oğlunu köprüde asan kasabalılar da bir ineği çalma ihtimali olanları o cezaya "müstahak" görüyordu. 

Haklı bir hesap sorma talebini alıp, saniyeler içinde faili belirsiz, orantısız ve geri dönüşü olmayan bir yok etme seansına dönüştürmek artık çok sık rastlanan bir durum. "Hak edene" had bildirme motivasyonu, algoritmaların elinde birer nefret enerjisine dönüştüğünde ortada adalet kalmıyor. 

Gerçek hesap sorma eylemi, zorbalara ortak olmak yerine kurumları, hukuku ve kamusal denetimi ısrarla göreve çağırmakla mümkün. Tesis etmediğimiz adaletin kullanıcısı olamayız!

Kolezyumun seyircileri

Dünyada milyarlarca insan bu dijital alanda günde ortalama 2,5 saat harcıyor; linçleri izliyor, beğen butonlarıyla destekliyor ya da sıradaki kurban olmayı bekliyor. 

Platform mimarisi, tamamen bizim etkileşimimiz üzerine kurulu. Tepkilerimiz şirketin reklam geliri hanesine yazılıyor. Bu yüzden sakin kalmak yerine sürekli reaksiyon gösteren insanlara ihtiyaç var.

Sosyal medya platformları, bu trol hesaplarına ara ara temizlik operasyonları yaptığını büyük bir gururla duyuruyor. Yerlerine açılan hesaplar bunun, platformun kendi reklamını yapmasından başka bir şeye hizmet etmediğini gösteriyor. Hesapların kaynağını ifşa edip engellemek, tasarımı değiştirmek kalıcı çözüm olacakken bunu tercih etmemeleri döngüden memnun olduklarını gösteriyor. 

Peki, bu döngüden çıkış yolu ne? Sadece siber zorbalara öfkelenmek pratik bir çözüm sunmuyor. Önümüze düşen her ifşayı beğenmek, paylaşmak ya da altına öfkeli bir yorum bırakmak zorunda değiliz. Hakikati korumanın yolu basit. Doğrulanmamış bilgiye şüpheyle yaklaşmak, linç dalgasına ortak olmamak ve en önemlisi bu platformların değiştirilmesini sağlamak. Kulağa nasıl geliyor? 

Bu nedenle Psikiyatrist Prof. Dr. Türkay Demir, Arkeolog Prof. Dr. Elif Koparal, İletişim Bilimci Dr. Sarphan Uzunoğlu, Avukat Bişar Alinak, Teknopolitik yazarı Füsun Sarp Nebil, Dijital İtibar Uzmanı Gönül Uğurel ve Sosyal Psikolog Prof. Dr. Sinan Alper’e sorularımızı yöneltiyoruz.

* Suçluların, kölelerin ve gladyatörlerin vahşi hayvanlarla ya da birbirleriyle ölümüne dövüştürüldüğü, Roma halkının ise bu kanlı infazları keyifle seyrettiği devasa arena.

/././

Çinli öğrenciler, yapay zekâyı hatalı cevaba yönlendirdi -Füsun Sarp Nebil- 

Fuldan Üniversitesi, Bilgisayar ve Zekâ İnovasyon Okulu'ndan Profesör Xiao Yanghua, "Veri Madenciliği Teknolojisi" dersinin özel final sınavı bittikten hemen sonra WeChat Moments'inde şöyle yazdı: İnsan zekâsı, sonunda yapay zekâya üstün gelecek.

Dünyadaki her şey dengeyi gösterir. Bir dengeyi bozduğunuzda, belki hesaplayabileceğiniz ama tam kontrol edemediğiniz başka bir denge ortaya çıkar. Marksizm'in diyaleği de bunu anlatır. Doğa, toplum ve düşüncenin çelişkiler ve çatışmalar yoluyla sürekli bir gelişim, değişim ve devinim içinde olduğunu savunurken, karşıtlıkların etkileşimiyle yeni bir duruma ulaşmadan bahseder.

Şimdi tam da yapay zekâ konusunda endişelerin yükseldiği bugünlerde, böyle bir döneme gelmiş olabiliriz. Geçen hafta Amerikan basınında çıkan iki analiz buna işaret ediyor. İlki yapay zekânın etik tarafına ağırlık veren ama çoktandır seslerinin bastırıldığını düşündüğümüz, EA'cıların (effective altruism) arka planda bir kaç yıldır güç topladıklarına dair haberdi. İkincisi ise Palantir'in iddialı yaklaşımlarının girişim sermayesi tarafından desteklenirken, tam tersine borsa yatırımcıları ve yetenekli çalışanları çekmek konusunda sorun yaşamaya başlayacağı endişelerinin ortaya çıktığını gösteriyordu. Zaten son 1-2 haftada yaşanan, yapay zekâ bağlantılı teknoloji hisselerinin keskin düşüşleri de konunun diğer bir boyutu.

Bunlar yaşanırken, Çin'den gelen bir haber bu konuda ilginç bir gelişmeye işaret ediyor. Çin'in önde gelen üniversitelerinden Fudan Üniversitesi, yapay zekâ çağında sınav anlayışını değiştiren sıra dışı bir final sınavı gerçekleştirdi. Öğrencilerden, belli soruları çözmeleri değil, Anthropic'in Claude'u, DeepSeek, MiniMax ve diğer büyük dil modellerini hata yapmaya zorlayacak 10 soru hazırlamaları istendi.

İlk bakışta "yapay zekâyı kandıran kazandı" gibi düşünülse de, profesörün açıklamalarına bakıldığında, öğrencilerin ezber bilgisi değil, yapay zekânın hangi koşullarda hata yaptığını anlayacak kadar konuya hâkim olup, olmaları ölçüldü. Bu yaklaşım, yapay zekâ geliştiren şirketlerin yıllardır kullandığı "red team" (sistemin zayıf noktalarını sistematik olarak ortaya çıkarma) yönteminin, üniversite sınavının merkezine taşınması anlamına geliyor.

Fuldan Üniversitesi, Bilgisayar ve zekâ İnovasyon Okulu'ndan Profesör Xiao Yanghua, "Veri Madenciliği Teknolojisi" dersinin özel final sınavı bittikten hemen sonra WeChat Moments'inde şöyle yazdı : "İnsan zekâsı, sonunda yapay zekâya üstün gelecek."

Soruları değil, yapay zekânın cevaplarını tasarladılar

Dediğimiz gibi sınavda öğrenciler, Claude Sonnet, DeepSeek, MiniMax gibi modelleri yanlış cevap vermeye zorlayacak sorular hazırladı. Puanlama ilginçti. Bir model hata yaptığında puan kazanılıyor, Claude'u hata yaptırmak ise en yüksek puanı getiriyordu. Bunun nedeni, öğretim üyelerinin Claude'u üç model arasında en güçlü model olarak değerlendirmesiydi.

Üç model, üç zorluk seviyesine karşılık planlandı. DeepSeek V4-Flash her yanlış cevap için +1,5 puan, MiniMax M2.7 her yanlış cevap için +2 puan ve Claude Sonnet 4.6 her yanlış cevap için +3 puan verildi. Toplam puan, en az 60 puan, artı yapay zekâ zorluk puanından oluşuyor ve 100 puanla sınırlı. Sınav sorularının, ders veya ders kitabı içeriğinde işlenen bilgilere dayanması, her sorunun tek bir doğru cevabı olması ve öğrencilerin kendilerinin, sorulan soruyu baştan sona doğru bir şekilde çözebilmesi gerekli şartlardı.   

Toplam 51 öğrenciden 50'si en az bir modeli yanıltmayı başardı. Ancak hiçbir öğrenci Claude'u hazırladığı 10 sorunun tamamında hata yapmaya zorlayamadı.

Birinci olan öğrenci Xie Jinshu'nun yöntemi, klasik anlamda "iyi prompt yazmak" değildi. Öğrenci, GPT-5.5 Pro'yu kullanarak binlerce soru üreten ve bunları Claude, DeepSeek ve MiniMax üzerinde otomatik test eden çok ajanlı bir değerlendirme sistemi kurdu.

Sonunda en başarılı 10 soru seçildi. Bazı diğer öğrenciler ise çok uzun muhakeme zincirleri, yüksek hassasiyetli sayısal hesaplamalar, eksik varsayımlar, birbirine bağlı mantık koşulları kullandı.

Xiao Yanghua şunları yazdı: "Geleneksel soru hazırlama yöntemleri yapay zekâ çağında artık etkili değil. Geçmişte, final sınavları öğrencilerin bir problemi çözebilme yeteneklerini ölçerdi, ancak ilişkilendirme kuralları, karar ağaçları, Bayes sınıflandırması... bunlar tam olarak yapay zekânın en iyi yaptığı şeyler.

Bir öğretmen standart bir algoritma problemi verdiğinde, yapay zekâ bunu herhangi bir öğrenciden daha hızlı ve daha doğru bir şekilde çözebilir. Bu yöntemi test için kullanmaya devam etmek, yapay zekânın güçlü yönleriyle rekabet etmek gibidir ki bu da anlamsızdır.

Bu nedenle, ‘Veri Madenciliği Teknolojisi’ dersinin final ödevi, her öğrencinin veri madenciliği alanında tek bir doğru cevap ve eksiksiz bir türetme süreci gerektiren 10 hesaplama problemi oluşturması şeklinde değiştirildi. Bu 10 problem daha sonra farklı seviyelerdeki üç yapay zekâ modelini test etmek için kullanıldı. Öğrenciye, yapay zekânın yaptığı hata sayısı ile orantılı olarak puan verildi.”

Peki modeller nerelerde yanıldı?

Asıl ilginç nokta burada. Fudan Üniversitesi'nin yayımladığı değerlendirmelerde modellerin tek bir ortak hatası olmadığı görülüyor. Yapay zekâ modellerinin yanılgıları birkaç farklı kategoriye ayrılıyor.

1. Uzun muhakeme zincirlerinde hata:  Bazı sorularda model ilk birkaç adımı doğru yapıyor. Ancak 15-20 adımlık uzun mantık zincirinin bir yerinde küçük bir hata yaparsa, bütün sonuç yanlış çıkıyor. Bu durum özellikle karmaşık veri madenciliği problemlerinde görüldü.

2. Sayısal hassasiyet: Bazı öğrenciler on binlerce satırlık veri ve çok küçük sayısal farklar kullandı. İnsan çözebiliyor. Yapay zekâ ise yuvarlama veya ara hesaplarda hata yapabiliyor.

3. Eksik varsayımı fark edememe:  En ilginç durumlardan biri bu. Diyelim ki, soruda çözüm üretmek için yeterli bilgi bulunmuyor. İnsanlar buna "Bu bilgilerle çözülemez" diyebiliyor. Yapay zekâ ise illa işini yapmaya ve eksik bilgiye rağmen mutlaka cevap vermeye çalışıyor. Bu da yanlış sonuca götürüyor.

4. Fazla özgüven: Bazı modeller doğru cevaptan emin olmasa bile, yüksek güvenle yanlış cevap verdi. Bu zaten çok tartışılan bir hata. Bugün buna literatürde yapay zekâ halüsinasyonu (AI hallucination) deniliyor.

Öğrencilerin soruları nelerdi?

Şimdi bir de işleyişe bakalım. Üniversitenin açıklamasına göre, öğrencilerin soruları şu şekilde geliştirildi:

Birinci olan Xie Jinshu'nun soru oluşturma yaklaşımı yapay zekânın cevap stratejisini belirlemesiyle  başlamış. Ders kitaplarını inceleyerek kendi sorularını tasarlamış. Ders kitabı soruları, kasıtlı olarak değiştirildiğinde yapay zekânın, karşılık gelen ayarlamalar yapmadan, eğitim sırasında öğrendiği problem çözme stratejilerine dayalı cevaplar verdiğini belirlemiş. Dahası, çoktan seçmeli soruları yanıtlarken, bazı seçenekler kaldırılsa ve seçenekler arasında doğru cevap hala kalmış olsa bile, yapay zekânın farklı cevaplar vermesine neden olduğunu görmüş. "Bu, yapay zekânın mesleki bilgi konusunda oldukça ciddi bir yanılgıya sahip olduğunu gösteriyor" diyor.

Bütün bunları kullanarak, GPT-5.5-Pro'yu soru katmanını oluşturmak için kullanarak, üç test çözme modelinin soruları yanıtlayıp otomatik olarak puanladığı, çoklu ajanlı bir otomatik soru oluşturma çerçevesi geliştirmiş.

Çerçeve çalışmaya başladıktan sonra, yapay zekânın "hile yapabildiğini" de keşfetmiş. Bu nedenle de yüksek kaliteli ve zorlu bir problem hazırlamak yerine, genellikle değerlendirme betiğinin kendisine yönelik çalışmış. Diğer modellerin akıl yürütme sürecini kısaltmak için maksimum çıktı uzunluğunu sınırlamış. Diğer modellerin daha derine inmesini engellemek için çıkarım derinliği parametresini düşürmüş. Hatta aradaki farkı kapatmak için başarıyla çözülmüş bir problemi on kez kopyalamış.

Jinshu, bunu görünce, insan faktörünün inceleme modelindeki kuralları tamamlayarak olası hataları tespit ettiği bir inceleme katmanı eklemiş. İnceleme başarılı olduktan sonra, sorular üç modeli test etmek üzere gönderilmiş. Bu çerçeve dört gün boyunca sürekli olarak çalışarak, sonunda otomatik olarak 10 soru üretmiş ve bu soruların tümü üç test modeli tarafından yanlış cevaplanmış.

Xie Jinshu'nun aksine, Bilgisayar ve Akıllı İnovasyon Okulu'nda 2023 mezunu olan Wu Handong, "ezici ölçek" stratejisini seçmiş. Başka deyişle yapay zekânın big data’sını, kendi big datası ile çarpıştırmış. Sorularını belirlerken, veri miktarını, yapay zekânın girdi sınırının ucuna kadar zorlamış.  Wu Handong, “Yapay zekâ doğası gereği hafızadan yoksundur; veri miktarı yeterince büyük olduğunda, önceki bilgileri unutacaktır” dedi.

Sorduğu sorular, on binlerce kayıt ve yüzlerce üçlüden oluşan hassas istatistikler içeriyordu ve cevapların dört ondalık basamağa kadar doğru olması gerekiyordu. Soru cevaplayan bir yapay zekâ, hassas hesaplamalar için araçlar kullanamaz; yalnızca kilit noktaları kavramak için bir “dikkat mekanizmasına” güvenebilir. Ancak, tek bir değeri bile kaçırırsa, tüm soru yanlış olur.

Wu başlangıçta yapay zekânın kendi başına stratejiler keşfetmesine izin verdi, ancak yapay zekâ birkaç benzer yaklaşımda takılıp kaldı. Daha sonra, büyük ölçekli veri (big data) fikrini dahil etti ve yapay zekâyı sadece on dakika içinde çıkmaza sokan bir problem tasarladı.

Veri ve hesaplama düzeyindeki tasarımın yanı sıra, bazı öğrenciler soruların yapısına da odaklandı. Ekonomi Fakültesi 2023 mezunu lisans öğrencisi Wen Jiachen, 10 çoktan seçmeli sorunun tamamına "yukarıdakilerin hiçbiri" anlamına gelen standart “E" şıkkını işaretleyerek cevap verdi. Daha büyük bir modelin sorunun kendisini aşıp, sorunun yeterli bilgi içermediği gerçeğini dikkate alıp alamayacağını inceliyordu.

Her sorunun kesin bir cevabı varmış gibi görünüyordu, ancak aslında sorunun kökünde temel varsayımlar eksikti ve bu da net bir mantıksal sonuca varmayı imkansız kılıyordu. Tek doğru yaklaşım “E” seçeneğini seçmekti. Xiao Yanghua, "Bu özel model, kesin bir cevap verilmesinde ısrar ediyor ve sadece problem çözme becerilerini değil, aynı zamanda üst bilişsel yetenekleri de test ediyor, yani sorunun kendisinin bir cevabı olmaması gerektiğini fark edebilme yeteneğini ölçüyor" diyor

Gazetecilik Fakültesi İletişim Çalışmaları bölümünde okuyan ve 2024 mezunu olan lisans öğrencisi Li Yujia, ders kitabındaki alıştırmalarla başlayıp detayları ve açık noktaları aramaya karar verdi. İlk olarak, karmaşık olduğunu düşündüğü problemleri buldu ve yapay zekâdan bunları çözmesini istedi.  Yapay zekânın iyi yaptığı problemler için, iç içe mantık ekleyerek veya hesaplama sürecini uzatarak zorluğu artırmasını istedi.

Tasarladığı sorulardan biri, kuralların eğlence faktörüyle ilgiliydi ve iki değişkenin dikkate alınmasını gerektiriyordu. Soru, yapay zekâyı önce değişkenlerden birini hesaplamaya yönlendirdi ve diğer önemli koşulu göz ardı ederken yalnızca o faktöre odaklanmasını sağladı. Sonuçta yapay zekâ doğru cevabı bulamadı.

Profesör Xiao Yanghua şöyle değerlendirdi: "Yüksek puan alan öğrenciler yapay zekânın zayıf noktalarını doğru bir şekilde tespit etti ve soruları yapay zekânın yapısal kusurlarına odaklandılar. Düşük puan alan öğrenciler ise ders kitaplarındaki alıştırmalardaki sayıları değiştirdiler, ki bu sayılar yapay zekâ tarafından eğitim sırasında milyonlarca kez görüldüğü için şablonu doğrudan uygulayabiliyorlar."

Bu gözlem Xiao Yanghua'yı endişelendirmiş. Herkesi de endişelendirmeli. Çünkü yapay zekâ, öğrencilerin yetenekleri arasındaki uçurumu genişletiyor; Yanghua’ya göre bu, geleneksel sınavların ortaya koyduğundan daha ciddi bir sorun. Zaten daha zayıf olan öğrenciler, ödevlerinde yalnızca yapay zekâya güvenirlerse, muhakeme yeteneklerinin daha da kötüleştiğini görecekler. Güçlüler daha da güçleniyor, zayıflar daha da zayıflıyor; yapay zekâ bu 'Matta etkisi'ni artırıyor.

Gazetecilik fakültesi öğrencisi Li Yujia, dersin başında öğretmeni Profesör Zhang Taofu'nun bir makalesinden şu alıntıyı yaptığını hatırlatıyor: "Bilgi arttıkça, daha yüksek yargılarda bulunma yeteneği giderek azalır. Bilgiye kolayca ulaşılabilir, ancak derin bilgi edinmek kademeli ve uzun bir süreçtir. Yapay zekâ bilgiyi anlıyor, ancak bilgi kavrayışı insanlar kadar güçlü değil. Bilgiyi bilgiye nasıl dönüştürebiliriz? İnsanlar hala bu yeteneği araştırıyor ve yapay zekâ bu konuda daha da yetersiz."

Claude neden daha başarılıydı?

Sonuçlara göre Claude üç model arasında en dayanıklı sistem oldu. Ancak bunun nedeni "hiç hata yapmaması" değildi. Anthropic'in son modelleri, emin olmadıkları durumlarda cevap vermek yerine eksik bilgi olduğunu belirtmeyi, varsayımlarını açıklamayı, belirsizliği ifade etmeyi tercih ediyor.

Başka bir ifadeyle, Claude'un önemli avantajlarından biri daha temkinli davranması oldu. İlginç biçimde GPT-5.5 Pro, sınavın yarışmacısı değildi. Birinci olan öğrenci onu hakem ve soru üreticisi olarak kullandı. Yani GPT-5.5 Pro, diğer modellerin zayıf olduğu noktaları bulmak için kullanıldı. Bu da günümüzde yapay zekâ modellerinin artık birbirlerini test eden sistemlere dönüşmeye başladığını gösteriyor.

Burada önemli bir ayrıntı var. Fudan Üniversitesi'nin yayımladığı raporda, "Claude şu soruda hata yaptı ve Anthropic bunu daha sonra düzeltti" veya "DeepSeek bu problemi yeni sürümünde artık çözebiliyor" şeklinde bir bilgi bulunmuyor. Çünkü sınavın amacı belirli soruların doğru cevabını öğretmek değil, hangi tür problemlerin modelleri zorladığını belirlemekti.

Ancak yapay zekâ şirketleri tam da bu tür sınavlardan elde edilen verileri eğitim sürecine geri besleme (feedback) olarak kullanıyor. Yani bugün hata yapılan birçok soru, yarın modelin eğitim verisine veya değerlendirme testlerine eklenebiliyor. Bu nedenle aynı soru gelecekte artık modeli yanıltmayabilir.

Halüsinasyon sorunu böyle çözülür mü?

Çözülemeyeceği düşünülüyor. Çünkü burada görülen hatalar ezber eksikliğinden kaynaklanmıyor. Sorun, muhakeme, mantık, belirsizlik yönetimi, uzun akıl yürütme, sayısal doğruluk gibi temel bilişsel süreçlerde ortaya çıkıyor. Bir sorunun cevabını modele öğretmek mümkün. Ancak o sorunun arkasındaki muhakeme eksikliğini tamamen ortadan kaldırmak çok daha zor.

Bu nedenle araştırmacılar bugün artık tek tek hataları düzeltmek yerine, muhakeme modellerini geliştirmeye, doğrulama (verification) katmanları eklemeye, yapay zekânın kendi cevabını ikinci kez kontrol etmesini sağlamaya, birden fazla modelin birbirini denetlediği sistemler kurmaya çalışıyor.

Yapay zekânın yeni sınavı

Yıllardır öğrenciler sınavlarda öğretmenlerin hazırladığı soruları çözmeye çalışıyordu. Artık roller değişiyor. Öğrenciler soruları hazırlıyor, yapay zekâ ise sınava giriyor ve görünen o ki, yapay zekâlar artık yalnızca daha fazla veriyle değil, onları bilinçli olarak zorlayan insanlar sayesinde daha güvenilir hale gelecek.

Fudan Üniversitesi'nin yaptığı çalışma aslında yalnızca bir üniversite sınavı değil. Bu sınav, yapay zekâ geliştiren şirketlerin gelecekte modellerini nasıl test edeceğine dair de önemli ipuçları veriyor. Bu nedenle Fudan Üniversitesi'nin deneyi, yalnızca eğitim dünyası için değil, Anthropic, OpenAI, DeepSeek ve diğer büyük yapay zekâ geliştiricileri açısından da geleceğin test laboratuvarlarından biri olarak görülebilir.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-

15 Temmuz’un 10. yılında durum tespiti!-Tolga Şardan-  TSK başta olmak üzere emniyet, adliye ve eğitim sistemine “sızmayla başlayan kadrolaş...