Şeriata uygun emperyalizm -İbrahim Varlı-
Colani’nin Beyaz Saray’da ağırlanması 1946’dan bu yana Ortadoğu’da ABD ekseni karşısında konumlanan Suriye’nin ABD’nin yörüngesine girmesinin miladı oldu. Kanlı dönüşümün 2’nci evresinde alınacak daha çok yol var.
Suriye’deki HTŞ yönetiminin lideri Colani’nin Beyaz Saray ziyareti Ortadoğu’da 7 Ekim sonrasında inşa edilmeye başlanan ABD-İsrail eksenli düzenin en önemli çıktılarından birisi. Zira 1946'daki bağımsızlığından bu yana ilk kez bir Suriye liderinin Beyaz Saray’da ağırlanması her yönüyle bir milat. ABD Başkanı Trump’ın Ahmet Şara’yı (Colani) ağırlaması Suriye’nin ABD yörüngesine bağlanmasının resmi ilanı oldu. Colani’ye övgüler düzen Trump, Suriye'nin Ortadoğu “barış planının büyük bir parçası olacağını” söyledi. Şara da ziyaretin ABD ile işbirliğinin başlangıcı olduğunu deklare ederken “Yeni Suriye”, IŞİD'e karşı kurulan ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun 90’ıncı üyesi yapıldı. HTŞ’nin Adalet Bakanı Mazhar el Veys de “şeriata uygun” sözleriyle bu kararı onayladı. Colani'nin ziyareti, emperyalizm ve siyasal İslamcılar arasındaki işbirliğinin yeni evreye taşınması ve Ortadoğu'da da yeni bir denklemin başlaması demek.***
Soğuk Savaş sırasında Ortadoğu iki süper güç arasında bölünmüştü. Seküler, Arap milliyetçisi yönetimlerin işbaşında olduğu Libya, Suriye, Yemen gibi ülkeler SSCB’nin etki alanındaydı. Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün gibi monarşinin hükmettiği ülkeler ise ABD emperyalizminin sadık müttefikleriydi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 1991'den sonra tüm yollar “mutlak hegemon güç” Washington'a çıkmaya başladı. İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn gibi Arap ülkeleri ABD eksenindeki konumlarını daha da perçinledi. Çemberin dışında kalan İran, Irak, Libya ve Suriye felç edici yaptırımlar, sık sık bombalamalar, açık-gizli müdahaleler ve rutin şeytanlaştırmayla karşı karşıya kaldı.Kapitalizmin-liberalizmin mutlak zaferinin ilan edildiği, “tarihin sonu” tezlerinin piyasaya sürüldüğü 1991-2000 yılları arasında ABD’nin dünyaya nizam verme girişimleri aralıksız sürdü.
21. yüzyıla adım atılmasıyla birlikte yeni bir dönemin de kapıları aralanacaktı. ABD merkezli liberal dünyanın parıltıları dökülmeye başladı. 2001’deki İkiz Kule saldırılarının ardından “Bush doktrini"ni devreye sokan ABD, Afganistan işgalinin ardından Irak üzerinden Ortadoğu’ya da tankıyla, tüfeğiyle, askeriyle girdi.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bu süreçte ortaya atıldı. 2004’te ortaya saçılan BOP ile birlikte bölgenin bir bütün olarak ABD-İsrail çıkarları doğrultusunda dönüşümüne start verildi. Emperyalizm Ortadoğu’da yeni bir tasarıma girişirken suç ortakları da “siyasal İslamcılar”dı. Birer kullanışlı aparatlar olarak siyasal İslamcı rejim ve aktörler piyasaya sürüldü. Yeşil Kuşak’ın mamulü siyasal İslamcılar, rejimi, iktidarı, devlet dışı aktörüyle emperyalizmin emrine amade olurlarken İran, Suriye, Yemen, Libya gibi aktörler hala “eski dönem” bakiyesi olarak Amerikan eksenli dönüşümün önünde birer engellerdi.
2011'de patlak veren Arap Baharı ayaklanmaları ABD öncülüğündeki “kolektif emperyalizm” ve İsrail’in Ortadoğu’daki sistemi dönüştürmenin vesilesi oldu. “Kanlı Bahar”ın yarattığı büyük çalkantıların başlarında İran'ın "direniş ekseni" güç devşirse de Ortadoğu’nun kanlı bir mayın tarlasına dönüştürülmesi uzun vadede emperyal güçlerin planlarına çalışacaktı. Bölge alt üst olurken yaşananların etkisiyle ABD liderliğindeki koalisyon da içeriden ikiye bölündü. Katar ve Türkiye bir tarafta, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri diğer tarafta konumlandı. Ancak başlangıçta her şey istediği gibi gitmese de ABD her iki tarafı da kontrol ederek aynı hedefler doğrultusunda kullandı.
2017'den 2021'e kadar Katar'a uygulanan Körfez ablukası, İran'a karşı birleşik bir cephe oluşturma çabalarının önünde bir engeldi. Ancak hızla şekillenen bölgede bir süre sonra bu geçici engel de aşıldı, tüm aktörler ABD şemsiyesi altında ana hedef için yan yana hizalandı.
***
ABD ve İsrail’in kaos stratejisi istenilen hızla ilerlemese de işliyordu. Libya, Yemen, Suriye içeriden çökertilirken kanlı bir “vekalet savaşı”na sürüklendiler. Ağır ama emin adımlarla ilerleyen süreç sonrasında 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı bir dönüm noktası oldu.
Fırsatı kaçırmayan İsrail Gazze, Lübnan, Suriye ve de İran’a savaş açarak kanlı senaryoyu hayata geçirmeye girişti. Filistinli direniş örgütleri, Hamas, Hizbullah gibi yapılar çökertildi. 8 Aralık 2024’te de Colani liderliğindeki HTŞ üzerinden Esad yönetimi yani Suriye devre dışı bırakıldı. Suriye düşünce İran etkisizleştirildi, Rusya ve Çin, Ortadoğu’dan uzaklaştırıldı. ABD’nin İsrail birlikte “şimdilik” hâkimiyeti başladı. İsrail’in Gazze saldırılarının 733’üncü gününde kabul edilen anlaşma sonrasında liderleri yanına alarak 13 Ekim’de Şarm El Şeyh’te “barış şovu” yapan Trump, bunun “Yeni bir Ortadoğu için tarihi bir şafak” olduğunu söyleyecekti.
***
13 Ekim itibarıyla Ortadoğu’nun kanlı dönüşümün birinci aşaması geride kalacak, ikinci aşaması resmen başlayacaktı. Bu yeni evrenin bir çıktısı olarak da Colani, Beyaz Saray’a çağrılacaktı. Öncesinde de Şara’nın Amerikan generalleriyle basket şovları bir halkla ilişkiler çalışması olarak servis edilecekti.
Yeni Suriye Amerikan sistemine entegre edilirken SDG’nin Şam’a entegrasyonu için de girişimler sürüyor. Her ikisi de birbirini tamamlayan süreçler ve biri ötekinden bağımsız değil. Şara’nın Washington’a biatını sağlamlaştırması Suriye Kürtlerini de etkileyecek. Şara’nın sözleri ve “koalisyon”a katılması Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 10 Mart Anlaşması çerçevesinde Şam’a entegrasyonu için bir baskı yaratacak.
Washington Şam ve SDG arasında denge tutturmaya çalışırken Türkiye’yi, Kürtleri, HTŞ yönetimini de hizada tutmaya çalışıyor. Colani Suriyesi ABD’nin Ortadoğu’daki, SDG de Suriye’deki en önemli ortaklarından. Her iki tarafa da kimi tavizler verdirerek Ortadoğu’daki kanlı dizaynın merkez ülkelerinden Suriye’nin genel tabloyu bozmasına izin vermek istemeyecektir. Colani ziyareti de gösterdi ki ABD Suriye’den çıkmamak üzere konuşlanmanın yollarını döşüyor. Evrensel’den Yusuf Karadaş’ın da değindiği üzere, “Ziyaret, 1956 Süveyş krizinden bu yana Ortadoğu’da ABD-İsrail ekseni karşısında konumlanmış bulunan Suriye’nin ABD eksenine bağlanması yönünde atılmış yeni ve önemli bir adım oldu. Suriye’nin ‘IŞİD ile Mücadele Koalisyonu’na katılması ise ABD’nin SDG ile sürdürdüğü IŞİD ile mücadeleyi Suriye’ye yayarak üsler kurmasının önünü açan bir gelişme olarak anlam kazanıyor.”
Ortadoğu’da ABD-İsrail eksenli kanlı dönüşüm sürecinin ikinci evresi emperyal çıkarlar ve İsrail’in güvenlik paradigması öncelenerek ilerletiliyor. Süreç yeni gerilimler üreterek ilerlerken gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor ve de etkiliyor.
/././
Günlük 650 liralık hayatlar için aile yılı -Feray Aytekin Aydoğan-
"Onlara daha birkaç hafta önce istifa etmelerini tavsiye etmiştim, 650 liraya bile mecbur oldukları için kaldılar."
BirGün gazetesinde Bilge Su Yıldırım’ın, Dilovası’nda yaşanan iş cinayeti sonrası hazırladığı haberde merdivenaltı atölyelerde çalışan Fatma bu cümleyi kuruyor. Siyasi iktidar 12. Kalkınma Planı’nda ve Orta Vadeli Plan’da kadınlara, gençlere günlük 650 liraya mecbur bıraktıkları bir yaşamı müjde olarak duyurmuştu.
Yeni nesil istihdam biçimi, aktif işgücü, iş-aile uyumu dedikleri yeni rejime uygun yeni istihdam biçimi. Esnek, geçici, sosyal güvenlikten, kamusal emeklilik hakkından yoksun, sendika üyeliğinin, toplu sözleşmelerden yararlanma hakkının yasaklandığı asgari ücretin altında çalışma koşulları. Hem kamuda hem özelde yeni istihdam biçimi büyük bir seferberlik halinde ve hızla hayata geçiriliyor. Aile yılı, zorunlu eğitim süresinin kısaltılması, esnek okul başlıkları bu istihdam biçiminin olağanlaşması için gündemde. Her şey patronlar için.
Dilovası münferit değil. Patronlara o yolu açan siyasi iktidarın politikaları.
Yalnızca İŞKUR İşbaşı Eğitim Programı’nı incelediğimizde amaçlananın ne olduğunu görüyoruz. Bu program kapsamında;
Öğrencilere ödenen ücret günlük 637 lira. İş arayanlar için 850 lira, işsizlik ödeneği alanlar için 425 lira.
Öğrenci olarak tanımladıkları yaş grubu, lise ve altı örgün eğitime devam eden çocuklar. Dilovası’nda iş cinayetinde yaşamını kaybeden Cansu’nun, Nisa’nın yaşında ve onlardan daha da küçük çocuklardan bahsediyorlar. Bu çocuk işçi programı…
Çocukların, gençlerin, kadınların aldığı ücretler için kullanılan ifade “cep harçlığı”. Yalnızca İŞKUR İşbaşı Eğitim Programı’nda değil bu amaçla düzenlenen tüm programlarda da “cep harçlığı” ifadesi kullanılıyor. Yasadışılığı yaşama geçirme hinliğinin karşılığı bu ifade. Cep harçlığı diyorlar ki asgari ücretin altında çalıştırabilsinler. Sendikalı olamasınlar, sosyal güvenlik, emeklilik, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarından yararlanamasınlar.
İşbaşı Eğitim Programı’nın başında “Bu sayede işverenler ihtiyaç duydukları işgücünü herhangi bir maliyete katlanma zorunluluğu bulunmadan kendileri yetiştirme imkânına kavuşmakta ve doğru işçi bulma olanağı elde etmektedirler” cümlesi yer alıyor. Emekçilerin, halkın bütçesi; çocukların, gençlerin, kadınların patronlar için bedava işgücü haline getirilmesi için kullanılıyor.
***
İşgücü Uyum Programı, İş Başı Eğitim Programları, Her Meslekte Kadın Eli Projesi, İŞKUR Gençlik Programı gibi isimlerle asgari ücretin de altında esnek, geçici, güvencesiz en altın da altında bir istihdam biçimi yaratılıyor. Yalnızca İŞKUR Gençlik Programı’nın üniversite öğrencilerine yönelik planlamada bu koşullarda çalıştırılacak üniversiteli sayısı 150 bin.
Dilovası’ndaki iş cinayeti “Aile Yılı” ile amaçlananın da fotoğrafı. Aile Yılı ile dedikleri; kadınların asli görevi patronların ucuz işgücü ihtiyacı için çokça çocuk doğurmak ve ev işlerinin yanı sıra sosyal devletin yapması gereken kreş, bakımevi gibi kamusal hizmetleri sağlaması. Kadınlar çalışacaksa da ucuza, esnek, güvencesiz, geçici çalışmalı.
Tuğba, Cansu, Nisa, Esma, Şengül, Hanım… Cenazeleri 3 ayrı mahalleden kalktı. 3 mahalle de kadınların, kız çocuklarının 15’inden 65’ine yoksulluğun gölgesinde, iş güvenliğinden yoksun, esnek, güvencesiz ucuz işgücü haline getirilen yerlerdi. Özellikle bakım emeğini tek başına üstlenmek zorunda bırakılan kadınlar ve kız çocukları için buralarda çalışma nedeni aynı zamanda evlerine yakın olması idi.
***
Yoksulluk artıkça ülkemizde doğum oranları düşüyor. Patronlar panikte. Bu düşüş patronların ucuz işgücü bulmalarının önünde büyük tehlike.
Doğum oranları tarihin en düşük seviyesinde. Yoksulluğun artışının en yoğun olduğu dönemlerde dahi bu denli sert bir düşüş yaşanmamış. Bu durumu yalnızca yoksullukla da açıklayamayız. 1990’lı yıllardan itibaren yeni doğan çocuk sayısı 1 milyonun altına hiç düşmemiş. 2001 krizinde dahi yeni doğan çocuk sayısı 1 milyon 300 bin iken 2024’te 937 bin. Toplam doğurganlık hızının 1,50’nin altında kaldığı il sayısı 2017’de 4 iken 2024’te 55. Toplam doğurganlık hızının 3 çocuk ve üzerinde olduğu il sayısı 2017’de 10 iken 2024’te sadece Şanlıurfa.
Bu yüzden bu bir felaket diyerek 2026-2035’i aile ve nüfus on yılı ilan ettiler. “Aile Yılı” çağrısı ülkemiz, Dilovası’nda 650 lira, okulda, hastanede, atölyelerde günlük 637 lira karşılığı hayatlar ülkesi olsun diyedir.
Laiklik mücadelesinin, kadın mücadelesinin yükselişi ile doğum oranlarının düşüşü aynı zamanda kadınların isyanı. Yaşadığımız her gün feminist mücadelenin sınıf ve laiklik mücadelesinden bağımsız olamayacağı hakikatinin kanıtı.
/././
Karanlık Yıl: 2026 -Güldem Atabay-
Türkiye bugün 85,5 milyonluk nüfusu ve 1,32 trilyon dolarlık GSYH’sı ile dünyanın 17. büyük ekonomisi. Coğrafi konumu eşsiz; Avrupa’nın, Orta Doğu ve Afrika’nın kesişiminde yer alarak tedarik zincirlerinde önemli bir köprü işlevi görme potansiyeline sahip. S&P’nin de altını çizdiği üzere, lojistik ağlardaki bozulmalar, Türkiye’nin Avrupa, Ortadoğu ve ABD doğu yakası pazarları için önemli bir üretim üssü potansiyelini ortaya çıkardı. Rekabet sorunları bir yana bugün Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 90’dan fazlası sanayi sektörü kaynaklı. Yapay zekâ, yeşil üretim süreçleri ve dijitalleşme atağının kapısından içeri çoktan adım adan dünya ekonomisi içindeki bu yeriyle Türkiye kırılganlıklarını hedef alan akılcı politikalarla yönetildiği takdirde önemli bir sıçrama yapmaya aday.
Ama Türkiye, bu büyüklüğü taşıyamayan bir siyasi aklın elinde çürütülüyor. Bu büyük avantajlar, mevcut iktidarın dar siyasi hırsları yüzünden 2018’den bu yana artan oranda atıl kalıyor. Bu atalet de gündelik hayatlarımızın katlanılması zor bir yaşam krizine dönüşmesiyle sonuçlanıyor.
2026, yalnızca ekonomik sorunlarla boğuştuğumuz bir yıl daha olmayacak, siyasi körlükle büyüyen bir buhranın derinleştiği yıl olacak.
Mevcut ekonomik göstergeler oldukça olumsuz: yüksek enflasyon, artan işsizlik ve derinleşen gelir eşitsizliği... Analizlere göre enflasyonun 2024’te yüzde75’lere ulaşmasının ardından şimdilerdeki yüzde33 civarından 2026 sonunda ancak yüzde26-28 civarına gerileyebileceğini gösteriyor. DİSK-AR raporuna göre yüzde 30 civarında dolanan geniş tanımlı işsizlik sonucunda 13 milyon kişi gelecekten umudunu kesmiş durumda. Gelir adaletsizliği vergi politika tercihlerinin sonucu. Türkiye’de dolaylı vergiler (KDV, ÖTV vb.) toplam içinde yüzde67 gibi yüksek pay alırken doğrudan vergi tabanını oluşturan gelir ve kurumlar vergisi çok zayıf kalıyor. Bu da gelir dağılımındaki adaletsizliği artırıyor. Siyasi iktidarın bizzat yaptığı ekonomik tercihler sonucu servet akımı kalabalık sayıda fakirden az sayıda zengine doğru yöneliyor. Bugün ücretle çalışan kesimin neredeyse yarısı asgari ücrete mahkûm bir hayat yaşarken, temel yaşam maliyetlerini karşılayamayan asgari ücret seviyesi gibi sorunlar gündelik hayatı nefes alınmaz hale çeviriyor.
Enflasyon, işsizlik, gelir adaletsizliği gibi önemli makroekonomik sorunlar yanında üretim yapısı ile ilgili kırılganlıklar giderek derinleşiyor. OECD’nin son Ekonomi Raporu’na göre Türkiye’de işçi başına potansiyel büyüme yavaşlıyor ve özellikle hizmetler sektöründe verimlilik benzer ülkelere göre düşük seyrediyor. Eğitim ve beceri değişiminden başlayarak iş gücünü geliştirmek, inovasyonu desteklemek, KOBİ ve esnafı dijitalleştirmek, yeşil üretim süreçlerini uygulamaya sokmak, lojistik potansiyeli üretim gücüne çevirmek ve adaletli paylaşıma dayanarak güçlenen bir Türkiye ekonomisi yaratmak kritik önemde.
2023 seçimiyle değişen ekonomi yönetimi bir önceki dönem politikacılarının uçurumun kenarına getirdiği Türkiye ekonomisini, o uçurumun kenarından uzaklaştırmanın ötesinde adımları gündemlerine almıyor. Siyaset buna izin vermiyor.
1,3 trilyon dolarlık bir ekonomide yaşamaya çalışan 85,5 milyonun geleceğini garantilemek yerine mevcut iktidar; Türkiye’nin büyük potansiyelini, kaynaklarını, muhalefeti kriminalize etmeye harcıyor. Gerçek ekonomik sorunları çözmek yerine muhalefeti “hukuk zemininde” yok etme peşinde. Hukuki süreçler siyasi amaçlar için araçsallaştırıldıkça dünya ekonomisindeki değişimden kopuyoruz. İktidar hukuk zeminini bir savaş alanı olarak gördükçe enflasyonu düşürme alanı kalmıyor. Kanunlar silah olarak kullanılmaya odaklanıldıkça gereken ekonomik değişimi üretecek birikim ülkeden uzaklaşıyor.
Bu oyunda ülkenin geleceği çalınıyor. Ekonomiye istikrar kazandırılması ve refahın yükseltilmesine kafa yorması gereken kadrolar zamanının büyük kısmını siyasi rakibi öne yıpratmaya, ardından yok etmeye harcıyor. Kötü yönetim iktidara oy kaybettirip iyi yönetim umudu rakibi güçlendirdikçe, iktidar daha da kötü yönetimle rakibini sandık dışında bertaraf etme yolunda ilerliyor.
İktidarın iç kavgalar ve kumpaslarla meşguliyeti, vatandaşları bu tercihlerin ağır ekonomik faturasını ödemeye mahkûm ediyor.
Enflasyonun en iyi olasılıkla yüzde 25-30 arasında sıkışması, asgari ücret artışının yüzde 25-30 arasında hâlihazırdaki açlık sınırının bile altında kalacak olması, Türk Lirasının baskılanmasıyla üretici üzerinde yaratılan ağır hasar 2026’da iktidar ve paydaşları hariç her kesim üzerindeki yüklerin daha da ağırlaşacağının en basit ve doğrudan göstergeleri.
Halk 2026’ya, yüksek fiyat artışlarıyla mücadele etmeye çalışan ama ücretleri açlık sınırının altında kalan halde girecek. Sanayici dijital ve yeşil dönüşüm projelerine odaklanarak verim artırması, üretimini değiştirmesi gerekirken kontrollü kambiyo rejimi ve uzun soluklu yüksek faizde kan kaybetmeye devam edecek. Eğitim ve sağlık sektörlerinde biriken acil ihtiyaçlar siyasi manevraların gündemi doldurmasıyla arka planda kalmaya devam edecek.
Her yeni yılın bir önceki yıldan daha zor geçtiği ülkemizde yüksek enflasyonun, derin işsizliğin ve adaletsiz vergi yükünün birleştiği 2026 son yılların en zorlu ekonomik koşullarıyla kapımızda.
Türkiye büyük bir ekonomi olmanın bütün avantajlarına sahipken siyasi hırslar uğruna geleceğini feda ediyor. İktidar için hukuk üzerinden muhalefeti yok etme hedefi, halkın asgari ücretle sofrasına gelemeyen ekmeğinden, iş bulamayan gençlerin hayallerinden, emeğin değer kaybından daha önemli hale gelmiş görünüyor.
/././
İddianame hazır, hükmü kim verecek?-Berkant Gültekin-
Mahkemeye gönderilen yaklaşık 4 bin sayfalık İBB iddianamesinde savcılık mealen ve özetle şunu diyor: Bu adam (Ekrem İmamoğlu), 2014’te Beylikdüzü Belediye Başkanı olur olmaz bir örgüt kurdu, 2019 yılına kadar suç konusu olan eylemlerle para biriktirdi, sonra bu parayı 2019 yerel seçim çalışmalarının finansmanı için kullanıp İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu; ardından da gözünü cumhurbaşkanlığına dikti ve aday olmak için CHP’yi ele geçirdi. Şimdi biz bu “ahtapot” gibi örgütlenen yapıyı çökertmek için operasyon yaptık ve lideri İmamoğlu başta olmak üzere tüm örgüt mensuplarının ağır hapis cezalarıyla yargılanmaları için işte bu dosyayı hazırladık.
“Ahtapot” lafı önemli; zira bildiğimiz kadarıyla mucidi bizzat Erdoğan. “Bildiğimiz kadarıyla” demek zorundayız çünkü Erdoğan’dan önce kimseden böyle bir tabiri duymadık; ama kamuoyuna yansımayacak şekilde Erdoğan grup toplantısında söylemeden önce birileri “ahtapot” benzetmesini kullandı mı, ondan da emin olmak mümkün değil. Ancak gerçek ne olursa olsun, iddianamenin girişinde ve toplamda dört farklı yerinde “ahtapot” ifadesinin tercih edilmesi, yargı ile yürütmenin nasıl bir dil ve yaklaşım birliği içinde olduğunu gösteriyor.
İddianameye ilişkin söylenecek çok şey var elbette. İmamoğlu’nun tüm siyasi kariyerini “suç” kategorisine alan bir metin hazırlanmış. Yükselme hikâyesinde kendisine isnat edilmeyen suç bırakılmamış. İddianame, İmamoğlu’nun ilçe belediye başkanlığından itibaren “sistem” kurduğunu ve aynı zamanda bu faaliyetlerle kişisel mal varlığını artırdığını savunuyor. İmamoğlu’nun yürüttüğü siyasal çalışmaları bu “sistem”le finanse ettiğini öne sürüyor. Çınar, Köknar, Sekoya gibi isimler verilen 15 gizli tanığın ifadesine ve “etkin pişmanlıktan” yararlanmak için konuşanların sözlerine yaslanıyor. Birtakım para hareketlerine yer verip “Bunlar suç geliri” diyor ama “Para şurada” demiyor. Bazı bilgileri de hatalı aktarıyor. İmamoğlu’nun iptal edilen lisans diploması için “sahte” diyor. Oysa diploma sahte olduğu için değil; yatay geçişin “usulsüz” olduğu iddiasıyla İstanbul Üniversitesi tarafından iptal edilmişti. Bunun gibi bir yığın özensizlik…
Peki neden şimdi? Bu kadar büyük bir “suç örgütü”nden bahsediliyorsa, yakın zamana kadar hiçbir işlemin yapılmamış olması nasıl açıklanabilir? Hukuki olarak ne denir bilinmez ama yaşananların siyasi bir açıklaması var. Savcılığın imza attığı iddianameye atıfla söyleyelim: “Ekrem İmamoğlu isimli şahıs” geride kalan 11 yılda sandıkta AKP’yi defalarca mağlup etti. 2014’te Beylikdüzü’nü aldı; 2019’da eski başbakanı -hem de iki defa- mağlup etti. 2024’te ise son 35 yılın rekorunu kırarak, bakanlıktan adaylığa kaydırılan rakibini geride bıraktı. Mart ayındaki yerel seçimden önceki Kasım ayında, mensubu olduğu CHP’nin de yönetimi değişmiş ve Özgür Özel’in liderlik koltuğuna oturmasıyla birlikte İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı yolu tamamen açılmıştı. Kamuoyu yoklamaları ve halkın hissiyatı, Türkiye’de cumhurbaşkanı değişiminin çok olası olduğuna işaret ediyordu. İşte İmamoğlu böyle bir dönemde demir parmaklıkların ardına atıldı. Hatta atılmadan önce de, cumhurbaşkanı adayı olacağı anlaşılınca lisans diploması elinden alındı.
İBB iddianamesi, bir kırılma döneminin ürünü. Aynı zamanda devleti yöneten ve kontrol eden aklın aktüel yaklaşımının yansıması. Yine AKP döneminde, Ergenekon-Balyoz davalarında da bir kırılma yaşanmıştı. Davaların daha sonradan “kumpas” olduğu kabul edildi ancak siyasi hedefe çoktan ulaşılmıştı. Yani kumpas dense de zaman geri döndürülemedi. “Atı alan Üsküdar’ı geçti”. AKP ve henüz yollarını ayırmadığı Fethullahçı yapı, siyasi rakiplerini devletten bu davalar ve onların etrafında geliştirdikleri toplumsal atmosfer içinde elemine etmişti. Davaların “kumpas” şeklinde nitelendirilmesinin nedeni de bir siyasi ihtiyaca dayanıyordu. Bu kez tasfiye edilmesi gerekenler Fethullahçılardı ve onların ipi de geçmiş suçları ortaya serilerek çekildi.
Bugün davalarla var olanı tasfiye etmek değil, gelmekte olana engel koymak amaçlıyor. Çünkü AKP, siyasi denklemde “talep eden” pozisyonundan uzaklaşıp “muhafaza eden” pozisyonuna geçti. Önceden şeklen “demokrat”tı, şimdi şeklen de esasen de muktedir. Eskiye göre fark burada. Elindeki gücü devretmek istemeyen bir iktidar, ülkeyi dertten derde, çileden çileye sürüklerken, muhalif yurttaşlar açısından temel soru, ağır baskı ve kuşatma koşullarında “Bu iktidar nasıl mağlup edilir?” sorusu. İmamoğlu’nun hakkını ve hukukunu savunmak hiç şüphe yok ki siyasi ve etik açıdan önemli bir yerde duruyor. Aynı zamanda iktidara karşı yürütülen mücadelenin ivme kazanabileceği kanallardan da biri burası. Sorunun cevabı ise onu zihninde üreten aklın kolektif iradesine, sabrına ve kararlılığına bağlı.
Türkiye’de çoğunluğa tekabül eden muhalif halk kesimleri, iktidarı yenme kararlılığını her koşulda birincil talep olarak mahfuz eder, üzerine oynanan oyunların birliğini bozmasına izin vermez ve muhalif siyasetin yürütücü aktörleri tarihsel sorumluluklarını unutmazsa; zulmün sahipleri ne eylerse eylesin, karanlık yırtılacak ve her şey bitti sanılırken bu yıkıntının ortasında, gücünü memleketin temiz ve bereketli toprağından alan yeni bir gelecek filizlenecektir. İddianameleri savcılıklar yazar ama tarih göstermiştir ki nihai hükümleri halklar verir.
/././
Eski AKP’li başkanın kardeşi Avanos’ta talan peşinde -İlayda SORKU-
AKP’li eski Avanos Belediye Başkanı Mustafa Körükçü’nün kardeşine ait maden projesine karşı bölge halkı ayaklandı. Projeye açılan dava kapsamındaki bilirkişi keşfine katılan yaşam savunucuları, “Mermer ocağına verilecek toprak yok” dedi. https://www.birgun.net/haber/eski-akpli-baskanin-kardesi-avanosta-talan-pesinde-668656
***
Limak’ın zehrine ÇED onayı çıktı -Gökay Başcan-
Limak Holding’e bağlı şirket, Balıkesir’de 20 bin ağacı keseceği, başta siyanür olmak üzere yılda 2 bin ton zararlı kimyasal kullanacağı maden projesine onay aldı. https://www.birgun.net/haber/limakin-zehrine-ced-onayi-cikti-668472
***
Sinpaş'ın Kızılbük'teki projesi hakkında mahkemeden karar
İzmir Bölge İdare Mahkemesi, Sinpaş’ın Kızılbük’teki projesine verilen yapı ruhsatını geçerli saydı. Karar, proje alanının Marmaris Milli Parkı sınırları içinde olmasına rağmen yapılaşmanın önünü açmış oldu. Kent Politikaları Derneği ve MUÇEP Marmaris Meclisi kararı üst yargıya taşıyacaklarını açıkladı. https://www.birgun.net/haber/sinpas-in-kizilbuk-teki-projesi-hakkinda-mahkemeden-karar-668621
***
Ekrem İmamoğlu'nun hesabına erişim engeli
CHP Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu'nun "Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi" isimli X hesabı "millî güvenlik" ve "kamu düzeninin korunması" gerekçeleriyle erişime engellendi. X platformu hesabı henüz görünmez kılmadı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İmamoğlu'nun hesabının yanı sıra Etkili Haber'in X hesabı hakkında da erişim engeli kararı verildiğini duyurdu. https://www.birgun.net/haber/ekrem-imamoglu-nun-hesabina-erisim-engeli-668627
***
Gürsel Tekin'den 'dışkı' açıklaması: "Bardağı taşırdılar"
İBB iddianamesinin yoğun biçimde tartışıldığı ve iktidarın CHP üzerindeki baskısının arttığı bir dönemde Gürsel Tekin, makamına sürüldüğünü iddia ettiği "dışkı"nın faillerini arıyor. https://www.birgun.net/haber/gursel-tekin-den-diski-aciklamasi-bardagi-tasirdilar-668649
***
Epstein e-postalarından ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack çıktı
ABD'de Temsilciler Meclisi'nin Demokrat üyelerinin yayımladığı Jeffrey Eipstein'a ait e-postalardan ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'a yolladığı mesajlar da çıktı. E-postalarda Epstein'in Barrack'a “Çocukla fotoğrafını gönder, beni gülümset" ifadelerini kullanıyor. Öte yandan Epstein'in bu ifadeyi hangi bağlamda kullandığı bilinmiyor. https://www.birgun.net/haber/epstein-e-postalarindan-abd-ankara-buyukelcisi-tom-barrack-cikti-668553
***
BİRGÜN







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder