Bakın Şahan'ı şikayet eden kimmiş? Her balkona havuz yapan müteahhit savcıya koştu!-Bahadır Özgür-
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ‘İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü’ iddiasıyla hazırladığı iddianamede, yerine kayyum atanan Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, “örgüt lideri adına alınan rüşvetlerde etkin rol oynamak” ile suçlanıyor.
İddianamede “bizden rüşvet istendi” diyenler ise DAP Yapı, Torunlar GYO, Medicana Hastanesi, Profilo AVM, Bomonti Abdi İbrahim gibi inşaat şirketlerinin sahipleri ile otel yapan Tansu Çiller…
Yani yıllardır Şişlililerin de şikayet ettiği, ‘imar rantı’ tartışmalarına konu olan rezidanslar iddianamede mağdur olarak yer aldı.
BU AĞIR İTHAMLA İLGİLİ NE TÜR DELİLLER SUNULUYOR?
İddiaların ana dayanağı etkin pişmanlıktan yararlanan, belediyeye bazı konularda sözleşmeli danışmanlık yapmış, inşaat şirketleriyle çalışan Şehir Plancısı Adem Altıntaş’ın ifadeleri. Bunun yanında kesilen imar cezaları, yapılan denetimler, statik projeye dair eksiklikleri gösteren uyarılar, yangın tedbirleri gibi mecburi standartlar, “rüşvet almak için gerekçe” olarak sunuluyor.

‘Delil’ diye gösterilen yegane somut belgeler ise istisnasız her belediyenin aldığı, yasalara aykırı olmayan ‘bağışlar.’ Bunlar da meclis kararları ile kayıt altına alınmış, ne olduğu (nakit, kreş ve park yapımı vs.) açık açık yazılmış, bağışı yapanın resmi başvurusunun da olduğu konular.
Şahan ile ilgili ise doğrudan bir “rüşvet” beyanı bulunmuyor. Dolaylı anlatımlar söz konusu. Hatta konuların çoğu onun başkan olmadığı zamana ait.
Öyleyse müteahhitlerin esas derdi ne?
Hepsini resmi belgeler üzerinden tek tek inceleyeceğim. Ama öncelik DAP Yapı’da.
Zira, gündeme geldiği günden beri Şişli’de hemen herkesin karşı çıktığı bir projeye sıkıntı çıkardığı için Şahan’ı suçluyor.
Proje geçen aylarda da gündeme gelen ve büyük tepki toplayan her balkonuna havuz yapılmış şu meşhur Nişantaşı Koru rezidansı.

Burası Teşvikiye Mahallesi’nde yer alan Marmara Üniversitesi’ne ait bir kampüstü. Bölgenin elde kalmış tek yeşil ve boş alanıydı. Ayrıca deprem toplanma bölgesiydi. Bir kısmı Ihlamur Kasrı’na komşu olması dolayısıyla da koruma altındaydı. 2016’da TOKİ’ye devredildi. Ve Emlak GYO tarafından ihaleye çıkarıldı. DAP Yapı satın aldı.
https://cdn.halktv.com.tr/media/2025/10/ssstwitter-com-1759751502165.mp4
2018’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı imar planı rezaletleri başladı. Bölgenin imar statüsü ‘üniversite eğitim alanı’ olmaktan çıkarılıp konut ve ticaret alanına çevrildi. En fazla 6 katlı binalar varken, DAP Yapı’ya 10 kat izni verildi. Ihlamur Kasrı’ndan dolayı koruma altında olan bölümün de statüsü değiştirildi. Mahalleli davalar pek çok dava açtı, eylemler yaptı. DAP Yapı onları da hakaretten mahkum ettirdi.
Ve proje bittiğinde gören dehşete düştü. Çünkü her balkonuna havuz da yapılan bu ultra lüks konutların satış fiyatı bugün 250 milyon liraya kadar çıkıyor.
İşte Resul Emrah Şahan ile ilgili şikayetçilerden birisi DAP Yapı. Konu da tam olarak bu proje.
Savcının iddianamesinde DAP Yapı’nın sahibi Ziya Yılmaz’ın, Nişantaşı Koru Projesi'ne inşaat ruhsatı alabilmek için çalışanı Uğur Kemal Gökbulut'un şüpheli Şahan ile görüşmesini sağladığı, Şahan'ın da Gökbulut'u ruhsattan sorumlu belediye başkan yardımcısı Engin Polat'a yönlendirdiği ileri sürülüyor.
Şahan görüşmüyor. Lakin savcı bunu iddianameye şöyle yazıyor: “Şüpheli Şahan'ın örgütsel gizlilik ve güvenlik ilkeleri kapsamında maddi talepleri kimseyle doğrudan konuşmadığı, birebir görüşmekten imtina ettiği, Gökbulut'tan belediye adına yapılacak sözde tesis için 2 milyon 950 bin lira verilmesinin Polat aracılığıyla talep ettiği…”
PEKİ GERÇEKTE NE OLDU?
Dap Yapı, her balkonuna havuz yaptığı proje için 29 Nisan 2024 günü iskan başvurusu yaptı. Yasaya göre ilgili kurumlarla yazışmalar başladı. Şişi Yapı Kontrol Müdürlüğü’nün yazdığı yazılara gelen cevaplar 2025 yılında tamamlandı. Zaten DAP Yapı da Borsa İstanbul’a, 11 Mart 2025 günü açıklama yaparak iskanının alındığını resmen duyurdu.

İşte esas mesele bu. DAP Yapı tıpkı kamusal alanın imar rantına kurban edilmesine karşı çıkan mahalleliyi dava ettiği gibi, İBB soruşturmasını fırsat bilip Resul Emrah Şahan’ı da ‘rüşvetle’ suçladı.
Oysa resmi evraklara bakıldığında belediyenin aslında görevi gereği yapması gereken denetimleri ve uyarıları yerine getirdiği anlaşılıyor.
Nitekim 4 Temmuz 2024 tarihinde hem DAP Yapı’ya hem de projedeki ortağı Emlak Konut GYO ile yapı denetiminden görevli Üççınar Yapı Denetim şirketine, yapıda kompartmandan kaynaklı eksiklikler olduğundan, İBB İtfaiye Daire Başkanlığı’ndan görüş alınması gerektiği bildirildi.
Ayrıca Yıldız Teknik Üniversitesi, “binaların yangından korunması hakkındaki yönetmelik” doğrultusunda bir teknik rapor hazırladı. Projede ciddi eksiklikler bulundu. Bunlar şirkete iletildi. Daha sonra üniversitenin yaptığı denetim sonucu hazırlanan rapor da 14 Ocak 2025 tarihinde belediyeye sunuldu. Rapor doğrultusunda İmar ve Şehircilik Müdürlüğü yerinde inceleyerek mekanik ve elektrik yönünden yapının tamamlandığını tespit etti. Karar da 17 Ocak 2025 tarihli yazı ile yapı kontrol müdürlüğüne bildirildi.
Nihayetinde tüm işlemler tamamlandıktan sonra belediye 10 Mart 2025 tarihinde iskan belgelerini düzenledi. Belediyenin bu resmi yazışmaları ve raporları, DAP Yapı’nın “rüşvet almak için iskan geciktirildi” iddiasını boşa düşürüyor.
Buna rağmen DAP Yapı ‘rüşvet’ iddiasıyla alakalı somut bir kanıt sunuyor mu?
Tek sunabildiği bir ‘bağış’ başvurusu.
Belediyenin resmi yazışmalarından ona da bakalım…
DAP Yapı, Şişli Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne 7 Mart 2025 tarihli bir dilekçe veriyor. Dilekçe ekinde 6 Mart 2025 tarihli ve 14328 No'lu noter onaylı olarak kendi terk ettikleri 10.000 m2’lik bir park alanını bedelsiz yapmayı taahhüt ediyor. Ama şirket daha sonra bir dilekçe daha verip parkı yapmaktan vazgeçtiğini belediyeye iletiyor.
Buradaki tarihlere bakıldığında buna rağmen iskan izinlerini belediyenin verdiği anlaşılıyor.
Kısaca DAP Yapı’nın iddianamedeki mağduriyeti böyle.
Diğer müteahhitlerin iddialarına karşın belediyenin resmi evraklarında nelerin olduğunu, tek tek incelemeye devam edeceğim…
/././
‘Adresi bulamadık’ diye denetlememişler!-İsmail Saymaz-
Dilovası’nda, üçü çocuk, altı kadın işçinin can verdiği ‘Ravive Kozmetik’e ait atölyedeki vahşi çalışma düzeni ve kanun tanımazlık, 11 ay önce Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne bildirilmişti.
Ve bugün öğreniyoruz ki…
Bu ihbar ilk değil, ikinci bildirimmiş!

Mimar Sinan Mahallesi Muhtarı Alaattin Durmuş tarafından 1 1 Temmuz 2024’te Dilovası Kaymakamlığı’na sunulan dilekçede şu bilgiler veriliyor:
“Mimar Sinan Caddesi konut alanları içinde bulunan parfüm dolum tesisinin faaliyet esnasında çıkardığı ses, görüntü ve iş yerinde bulunan kimyasal maddeler tehlike arz etmektedir. Bölge halkından gelen şikayetler neticesinde defalarca uyarmamıza rağmen hiçbir tedbir almamaları artık dayanılmaz hale getirmiş durumdadır. Mahalle sakinlerimizin can ve malı için tehlike teşkil etmektedir. Tedbir alınması için zatı alinizden arz ve talep ederiz.”
Bulursa denetleyecek
Dilekçe 3 Temmuz 2024’te işleme konuyor.
Gereği için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Kocaeli İl Müdürlüğü ile Dilovası Belediyesi’ne havale ediliyor.
Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz tarafından 30 Temmuz 2024’te verilen yanıtta, firmanın mahallede daha önce başka binada faaliyetteyken yeni adresine taşındığını, ruhsat müracaatında bulunduğunu belirtti. Temiz, firmadan Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu istendiğini; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün vereceği görüşe göre işlem yapılacağını bildirdi.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü adına Vali Yardımcısı Mustafa Ayhan tarafından skandal niteliğinde bir yanıt verildi. Firmanın adreste bulunamadığı belirtilerek, şöyle denildi: “Müdürlüğümüz teknik personellerince söz konusu bölgede 11 Temmuz 2024 tarihinde inceleme yapılmış olup başvuru dilekçesinde işletmeye ait herhangi bir ünvan/ticari ünvan ile adres belirtilmediğinden tarafımızca adres tespit edilememiştir. Bölgede bulunan işletmeler denetim programımız çerçevesinde ani olarak denetlenecek olup Çevre Kanunu’na aykırı faaliyet gösteren işletmelere idari yaptırım uygulanacaktır.”
Beş ay sonra ikinci ihbar
Atölyede hiçbir denetim yapılmadı.
Yapıldıysa da bir yaptırım uygulanmadı.
Dilekçeden beş ay sonra, 12 Aralık 2024’te, bir vatandaş Ravive Kozmetik’i CİMER’e ihbar etti.
İhbarda şöyle deniyor: “Mimar Sinan Mah. İş Bankası yanı Vahdet Camii bitişiğinde ismi levhası olmayan parfüm imalatı ve dolumu yapılan iş yerinde mahallemizin kadınları ve çocukları yaklaşık 15 çalışan olup bunların çoğu sigortasız çalışıp iş güvenliği hiç olmayıp ihtiyacı olan kadınların kovulma tehdidiyle çalıştırılıp yemek parası 70 lira karşılığında 'yemeği kendiniz yiyin' diyerek işçiyi, kadını sömüren bu doymaz işyeri sahibini yüce devletimize şikayet ediyorum.”
‘Yüce devletimiz’ ne cevap verdi?
SGK İl Müdürlüğü’nün 2 Ocak’ta verdiği yanıt şu şekilde:
“İş yerinin iş sağlığı ve güvenliği açısından denetlenmesi için alınmayan tedbirlerin neler olduğunu, iş yerinin hangi kısmında ne zamandan beri alınmadığını, çalışanların nasıl etkilendiğini, iş yerinin tam ünvanını, adres ve iletişim bilgisini belirttiğiniz takdirde başvurunuz işleme alınacaktır. Çocuk işçilerin ise yaşlarını ve kimlik bilgilerini paylaşmanız gerekmektedir.”
Kamu kurumlarındaki bu sorumsuzluğun bedeli çok ağır oldu.
Üçü çocuk, altı kadın işçi hayatını kaybetti.
Yedi işçi ise yaralandı.
Bölgede bu şekilde kaç atölye daha var, bilinmiyor.
KURTULAN İŞÇİ: BİR PATLAMA SESİ DUYDUM, ALEVLERİ GÖRDÜM…
Dilovası soruşturması kapsamında patron Kurtuluş Oransal, eşi Aleyna, oğulları İsmail ve Altay Ali ile Gökberk Güngör olası kastla öldürme, Ali Osman Akat ve Onay Yürüklü suçluyu kayırmaktan tutuklandı.
Oransallar susma hakkını kullandı.
Savcılar hayatta kalanların ifadelerini aldı.
Keriman Miskin, dört yıl kadar önce mutfakta çalışmaya başlasa da zamanla diğer işlerde görevlendirilmiş. “Yaptığım işler üzerine eğitim almadım” diyor, Miskin.
O gün saat 8’de mesai başlamış.
Selafon makinesinin başında iki kadın işçiyle çalışıyormuş.
İş yerinin ortasında bulunan tankerde parfüm karışımı yapılıyormuş. Kimyevi maddeler elektrikle çalışan aletle karıştırılıyormuş. Bu alete ‘çırpıcı’ adı veriliyormuş. Normalde tanker ve çırpıcı uygun bir yere ya da çalışma yapılacak alana taşınırmış. Ne hikmetse o gün iş yerinin ortasında bırakılmış. Çırpıcıyı Tuncay Yıldız adlı işçi kullanacakmış.
Miskin, şöyle devam ediyor: “Yıldız’ın aleti kullandığını görmedim. Yıldız, önümden geçtikten çok kısa bir süre sonra, iş yapmaya devam ettiğim esnada patlama sesi duydum. Arkamı dönüp bir adım attığımda alevleri gördüm. Kapıya 4-5 metre mesafede olduğumuz için dışarı çıkabildik. Patlama iş yerinin ortasında olduğu için diğer arkadaşlarımız çıkamadılar. Ben kapıdan çıktım. Yıldız’ın üzeri yanar vaziyette çıktığını gördüm. Çevredeki vatandaşlar ve kurtulan birkaç arkadaş yardım ettik.”
Miskin, kendisi dahil yedi kişinin dışarı çıkabildiğini anlatarak, “Diğerlerinin içeride kaldığını anladığımızda alevler çok şiddetlenmişti” diyor.
Miskin’in beyanlarından, atölyenin çalışma kampından farksız olduğu anlaşılıyor.
Miskin: “Ben mutfak işiyle ilgilenirken makineye verdiler. Bu tarihe kadar herhangi bir eğitim ve koruyucu kıyafet verilmedi. İş güvenliği eğitimi de verilmedi. İş sağlığı güvenliği uzmanı hiç olmadı. İşletmeden resmi sorumlu yoktur. Sigorta denetimine bir kez gelindi. Kurtuluş Oransal, sigortası olanların kalmasını söyleyerek, bizim gibi sigortası olmayanları eve gönderdi. İşe girişimde sigorta yapmadılar. Sonradan sigorta girişimin yapılmasını istedim, geri çevirdiler. Maaşım, 22 bin TL idi. Ayın 5’inde verilmesi gereken maaşımı farklı tarihlerde elden veriyordu. Bu ay 109 saatlik fazla mesaimin ödemesini ve maaşımı alamadım.”
Miskin’e göre iş yerinin birinci katı depo, ikinci katı ise üretim katıydı.
Depoda parfüm kutuları, alkol ve tankerler vardı.
İş yerinin her noktasında kimyevi maddeler bulunuyordu.
Yangın söndürücü sistem ve yangın merdiveni ise yoktu.
“Kozmetik iși ve kimyevi maddeler ile ilgili üretim yapılan bir yer olmasına rağmen hiçbir önlem yoktu” diyor Miskin.
/././
Rusya'ya Enerji Baskısı ve Dizel -Serra Karaçam-
ABD Savunma Bakanlığı’nın Doğu Avrupa’daki kuvvet rotasyonlarını azaltma kararı, aynı dönemde Türkiye’ye Rus petrolü ithalatını kısma çağrısının yapıldığı bir haftaya denk geldi.
Son haftalarda dizele yapılan zam haberlerine baktım.
Dağıtımcı Güzel Enerji, 3 Kasım fiyat artışı gerekçesi olarak ABD'nin 22 Ekim'de Rus petrol şirketleri Lukoil ve Rosneft'e yönelik yaptırım kararı almasını göstermiş.
Durum daha da değişebilir.
NATO’nun doğu kanadında enerji ekonomisi üzerinden baskı stratejisi öncelenerek, Rusya’da kırılganlık hesabı yapılıyor.
Ve caydırıcılık dengesi değişiyor.
Romanya ve Bulgaristan, Rusya bağlantılı petrol şirketlerine uygulanan yaptırımlar nedeniyle ciddi bir tedarik sorunu yaşıyor.
Lukoil ve Rosneft gibi firmalara getirilen kısıtlamalar, bu ülkelerdeki rafinerilerin operasyonlarını sekteye uğrattı.
Bükreş ve Sofya yönetimleri, yerel arzı korumak için müdahale gibi olağanüstü adımları değerlendiriyor.
Bu tablo, Avrupa’nın enerji arz zincirindeki kırılganlığı göstermekte.
Kıta genelinde, Almanya dahil, Rus petrolüne bağımlılık azalsa da etkileri hâlâ hissediliyor.
Yaptırımlar arz kısıtlarına o da fiyat artışına yol açmakta.
Rusya satmaya devam ettikçe fiyat artışı işine yarıyor.
Marifet hem yaptırımları uygulayıp hem de fiyatı da düşük tutmak.
OPEC+, küçük bir üretim artışını onaylarken global fiyatlar biraz düştü.
Türkiye’ye Enerji Baskısı Artıyor
Bu hafta Pazartesi günü Suriye Devlet Başkanı Şara'nın geldiği gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Beyaz Saraydaydı.
ABD Dışişleri yetkilileri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’la yapılan görüşmede, Trump'ın Ukrayna politikası üzerinden, Türkiye’ye Rus enerji ithalatını sonlandırma çağrısının yinelendiğini duyurdu.
Türkiye, Çin ve Hindistan’ın ardından Rus petrolünün en büyük üçüncü alıcısı konumunda.
Ayrıca Türkiye’nin durumu Avrupa’dan da farklı.
Ülke rafinerilerinin birçoğu teknik olarak Rus Urals tipi ağır ham petrolü işlemeye uygun.
Bu tedariki hızlıca Orta Doğu ya da Latin Amerika menşeli hafif petrolle değiştirmek hem maliyetli hem de verimi düşüren bir süreç.
Reuters verilerine göre, 2025 yılı Ocak–Ekim döneminde Türkiye’nin toplam ham petrol ithalatının yaklaşık %47’si (günlük 314 bin varil) Rusya kaynaklıydı.
Tüpraş ve STAR gibi rafineriler ithalatı kademeli olarak azaltmaya başlasa da, ikame kaynak bulmak zaman ve ciddi maliyet gerektiriyor.
Avrupa Hâlâ Bağımlı
Brüksel’in resmi verilerine göre, AB’nin Rus doğalgazına bağımlılığı 2021’de %45 iken, 2025’in ikinci çeyreğinde %12’ye geriledi.
Rusya’dan yapılan petrol ithalatı 2021’deki yaklaşık %27 seviyesinden 2024 itibarıyla yaklaşık %3’e geriledi; ancak Macaristan, Slovakya, Bulgaristan hâlâ bağımlı.
Macaristan ve Slovakya hâlâ boru hattı bağımlılığı nedeniyle yüksek oranda Rus gazı kullanıyor.
Almanya gaz alımını %45 lerden azaltarak Hollanda, Norveç, Katar ve ABD’den alım yapma yöneldi.
Rus kökenli işlenmiş petrol ürünleri ise az da olsa ithal ediliyor.
Ayrıca AB ülkeleri Ağustos 2025’te bile Rusya’dan 1,15 milyar avro tutarında fosil yakıt ithal etti.
Yani enerji bağımlılığı azalmış olsa da tamamen bitmiş değil.
Türkiye, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için Irak, Kazakistan, Libya ve Brezilya gibi ülkelerle temaslarını artırıyor.
Fakat kısa vadede Rusya’dan tam kopuş hem teknik hem ekonomik olarak kolay değil.
Türkiye üzerindeki enerji baskısı da bu denklemde Ankara’yı daha zor bir denge siyasetine itiyor.
Bir yanda NATO dayanışması, diğer yanda enflasyon ve özellikle dizel yakıtta fiyat dengesi...
Amerikanın petrolle derdi
Aynı tarzda olmasada benzer kaygı ABD siyasetinde de önemli.
Dünyadaki petrolün yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor, çoğunlukla Asya ve Avrupa’ya gidiyor.
Buradaki akışta yaşanacak herhangi bir kesinti, küresel petrol fiyatlarını hızla yükseltebilir.
ABD kendi içinde yeterince petrol üretiyor.
Ancak yurtiçi fiyatlar, küresel göstergeler üzerinden şekillendiği için, fiyat artışları benzin ve dizel maliyetlerini yükseltip, nakliye ve taşıma giderlerini artırır.
Bu şekilde enflasyona yol açar kaygısı politikalara etki eden temel bir kaygı.
Suriyedeki üretim ABD için de Türkiye için devede kulak.
Esad zamanı "bu gelir rejime yaramasın" derdi vardı.
Yaptırımlar vardı.
Rusya'nın petrol kapasitesi ise ABD'ninkine denk.
ABD'nin başka gelirleri var, Rusya'nın yok.
Rusya’ya yönelik petrol yaptırımları, Batı ile Moskova arasında karmaşık bir ‘devlerin aşkı’ hikayesi anlatıyor.
Kazanan yok, piyasalar dalgalanıyor.
Fiyat artınca ABD hedef açısından kazanıyor zira Rusya gelir kaybediyor.
Trump beş gün önce "düştü" diye millete güzel haber verirken durum hızla değişti.
Özetle stratejik hedefin başarısı, sadece yaptırımların varlığına değil, küresel petrol fiyatlarının hangi seviyede seyrettiğine de bağlı.
/././
Alev alev yanıyoruz!-Ayşenur Arslan-
Gündem resmen alev aldı.
Hukuk literatürüne “Hatırlamıyorum.. Duydum.. Hissettim” ifadeleriyle girmeye hak kazanan.. Kanıtlarla değil “değerlendirmelerle” yol alan İBB iddianamesi.
Ardından “kapatma değil” dedikleri CHP’yi kapatma hamlesi..
“YAS” ilan etmek için ne beklediklerini anlayamadığımız C130 kazası..
Ahmet El Şara’nın kritik Beyaz Saray randevusunda Trump’ın mide bulandıran “aşağılayıcı” tavrı..
Hepsine yeterince değinmeye çalışacağım. Ama önce iki çirkin adamın çirkin paylaşımlarına değineceğim.
İlki, gündeme gelebilmek için her şeyi yapmaya hazır, Fatih Tezcan. 20 askeri kaybettiğimiz o feci kaza sonrası şöyle bir paylaşım yaptı:
"İddianame çıkardık diye uçağımız indiriliyor, vuruluyor. 20 şehidimiz var. Arkasındaki İsrail, arkasındaki İngiltere, arkasındaki emperyalistler, Türk düşmanları, Türkiye düşmanları.
“Yeni bir 33 er planı üzerinde çalışmışlar. Planlamayı bitirmişler. İddianame açıklandığı anda "Ekrem İmamoğlu bizim çocuğumuzdur. Ona sahip çıkarız manasında saldırıyı" yapmışlar"
TGRT şeysi Cem Küçük, Fatih abisinden mi ilham aldı, bilmiyorum. Şöyle dedi:
"Tabii iddianamenin olduğu gün bu kazanın olması da şüpheli yani. Bence şüpheli yani. İnşallah bir şey yoktur tabii. Ben bir şey vardır demiyorum ama bana çok manidar geldiğini söyleyeyim.”
Bazen şöyle düşünürüm: Cehalet suç olmalı. Aynı zamanda kişi bunda direnen müzmin cahilse, müebbet cezası verilmeli.
İmamoğlu ve -artık onlar her kimse- arkasındakilerin öyle bir gücü olacak! O güç 20 genç askere karşı suikast için kullanılacak! Öyle mi!
Saray iletişim başkanlığının DERİN sessizliğini ne yapacağız peki!
***
Her ne kadar “hain dış güçler” arasında saymasalar da ABD’nin emperyalistler kategorisinde yer aldığı açık! Oysa o sıralarda Hakan Fidan Beyaz Saray’da Erdoğan’ın Suriye mesajını elden vermek üzereydi.
Trump da altın varakla donattığı oval ofisinde Ahmet El Şara ile “keyifli anlar” geçirmekteydi.
Kötü koktuğunu ima eder gibi, Şara’nın üstüne parfüm sıkmış.. Sonra da “kaç karın var” diye bırakın diplomatik ilişkiyi, sokak jargonunda bile uygun sayılmayan bir soru sormuştu.
Washington’da bunlar yaşanırken, Ankara’da “yeni dünya düzenine saygı duruşu” diyebileceğiniz bir toplantı vardı.
Davetliler, Ticaret Bakanı Ömer Bolat ile TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nu dinlediler.
“Trump ile birlikte sadece ABD’de değil, dünyada iş yapmanın kurallarının yeniden yazıldığı.. Ve ABD’ye mal satmanın artık alternatif değil zorunluluk olduğu” mesajını aldılar.
***
Kim bilir daha başka nasıl örneklerini göreceğiz. Erdoğan Trump ilişkisi nedeniyle yeni dünya düzeninde yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu arada, elbette yine buna güvenerek içerdeki şiddeti ölçüsüzce tırmandırıyor.
İçi hem muğlak hem çelişkili ifadelerle dolu İBB iddianamesiyle saha temizliği yapmaya çalışıyor.
Nefes Yazarı Deniz Zeyrek, o iddianameyi güvendiği hukukçulara göndererek, hepsinden belli kısımlara odaklanıp birer mütalaa hazırlamasını istemiş.
İşte, o mütalaalara göre Savcı Bey’in “eseri”:
- Örgüt kuruluşuyla suç tarihleri arasında bir tutarsızlık var. İddianamede İmamoğlu’nun örgütü 2015’te kurduğu söyleniyor. Bu çerçevede Beylikdüzü’ndeki inşaat, ruhsat ve iskân işlemlerinde rüşvet alındığına dair tanık beyanlarına yer veriliyor. Ancak Fatih Keleş’le 2014’te örgütsel faaliyette bulundukları anlatılıyor. Bu da suç tarihini belirsiz hale getiriyor.
- Rüşvet gelirlerinin nerede kullanıldığına dair farklı suçlamalar söz konusu. Kimi yerlerde siyasi amaçlarla (kampanya giderleri, parti içi rekabet, medya ilişkileri, aday belirlenme gibi) kullanıldığı, kimi yerlerde kişisel çıkar için kullanıldığı anlatılıyor. Rüşvet gelirleri kişisel zenginleşme için mi yoksa parti içi faaliyetler için mi kullanılmış, net bir ayrım yapılamıyor.
- İddianamede 44 yerde “değerlendirilmektedir” sözcüğü kullanılmış. “Ticari hayatın olağan akışına aykırılık” gibi yorumlar da hayli fazla. Bu da şüphe-delil-suç zincirinin yeteri kadar kurulmadığını düşündürüyor.
- Maddi delillerle sonuçlar arasındaki ilişki daha çok yorum üzerine kurulmuş. Örneğin tapular ve araç kayıtlarındaki değişiklikler suç gelirinin göstergesi gibi gösteriliyor. Savunma avukatları çok rahatlıkla “suçun işlendiği iddia edilen tarihlerde gayrimenkul piyasasında ciddi fiyat artışları var. Haliyle bu artışlar suç delili olmayabilir” görüşünü savunabilirler.
- İddianamedeki suçlamaların büyük bölümü itirafçıların ifadelerine dayanıyor. İtirafçılar konusundaki en büyük tutarsızlık ise itirafçıların hem “güvenilir” bulunması, hem de “çıkarcı failler” gibi gösterilmesi.
- Bir başka ayrıntı ise örgütün 2019’da kurulduğunun söylenmesi, buna karşın CHP kurultayı konusundaki gelişmelerin 2023’te yaşanmış olması.. Bu durum, duruşmalarda örgütün parti içi rekabet konusundaki rolüyle ilgili “neden-sonuç ilişkisi” tartışmalarına yol verebilir.
- İddianamede gazetecilerin fonlandığı iddiası var. Ancak buna dair hiçbir somut delil yok. Bir gizli tanığın ifadesiyle “PR amacıyla gazetecilere fon sağlandı” sonucunu çıkarmak delilsiz soyut iddia gibi duruyor.
- Örgüt içi faaliyetler için gösterilen kanıtların başında HTS kayıtları var. Bu da örgüt içi bağın telefon irtibatıyla delillendirilmesi anlamına geliyor. Gazetecilerin, iş insanlarının, belediye çalışanlarının işten kaynaklı zorunlu temaslarının “örgüt içi irtibat” gibi değerlendirilmesi ikna edici bulunmayabilir.
Deniz Zeyrek yazısının sonunda “Bu tespitlerin dışında benim dikkatimi çeken bir bölüm daha var. Onu da aktararak yazımı tamamlamak istiyorum.” Diyor:
- İddianamede, “örgüt gizlilik esasına göre hareket etmiş” görüşü hâkim. Kameraların kapatılması, jammer kullanılması gibi detaylar hem suç hem de “yeterince delil toplanamamasının kanıtı” gibi gösterilmiş. Bu da biraz “bahane” gibi duruyor."
Gazetecilerden söz edilmişken, bugün perdeyi sevgili Ruşen Çakır’ın (hukuktan çok mizah literatürüne armağan edilesi) paylaşımıyla kapatayım:
“Emrah Bağdatlı’yı hayatta tanımıyorum. Savcılara göre, tanıyormuşum ama inkar ediyormuşum.
Benim Emrah Bağdatlı’yı tanımadığımı ispatlamam bekleniyor. TANIMADIĞINIZ BİRİSİNİ TANIMADIĞINIZI NASIL İSPATLARSINIZ?”
/././
halkTV

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder