Ahtapotun kolları iddiaları üzerine -Ali Rıza Aydın-
Birincisi, kabul edilip edilmeyeceği belli olmayan iddianamedeki iddiaların gizliliği ihlal edilerek sanıklar suçlu ilan ediliyor. İkincisi “İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü” iddiası. İddianamede bu konu özensizce söze dökülerek örgüt, örgüt liderliği ve üyeliği şüphe olarak değil kesinleşmiş mahkeme kararı varmış gibi yansıtılıyor. Üçüncüsü ise CHP ve seçimlerle, seçme ve seçilme hakkıyla kurulan bağlantı.
“SORUŞTURMA EVRAKI İNCELENDİ : Mali nitelikli suçların işlenmesi yoluyla elde edilen sermayeyle maddi zenginleşmenin yanı sıra örgüt lideri Ekrem İMAMOĞLU’nun mensubu olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin ele geçirilmesi ve sonrasında gerçekleştirilecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde örgüt liderinin aday gösterilmesi için fon oluşturulması amacını matuf “İMAMOĞLU ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTÜ” kapsamındaki örgüt mensupları ile bağlantılı oldukları şahısların eylemlerini konu alan iddianamemiz (7) ayrı bölümden oluşmakta olup birinci bölümde suç örgütünün genel yapısı ve özellikleri, ikinci bölümde soruşturmanın genel özeti, üçüncü bölümde örgüt liderinin Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde Beylikdüzü İlçesinde gerçekleştirdikleri eylemler, dördüncü bölümde örgüt liderinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) olduğu dönemde örgütün tıpkı bir ahtapotun kolları gibi ilimiz geneline yayılan eylemler, beşinci bölümde örgüt liderinin İBB Başkanı olduğu dönemde İBB’ne bağlı iştirak şirketler eliyle gerçekleştirilen eylemler, altıncı bölümde örgüt mensubu olan şüphelilerin örgütsel konumlarına dair tahliller ve yedinci (son) bölümde ise hakkında kamu davası açılan şüphelilerin üzerine atılı eylemlerle ilgili suç tasnifleri ve sevk maddelerine yer verilecektir.”
***
Hukuksal olarak kabul edilip edilmeyeceği belli olmayan iddianame yukarıdaki girişle başlıyor. İçeriğiyle, suç şüpheleri ve şüphelileriyle, gizli tanıkları ve itirafçılarıyla, delilleri/delil eksiklikleriyle çok tartışıldı, daha da tartışılacak. Hukuksal olması gerekenle siyasal olması gereken böylesine harmanlanınca tartışma kaçınılmaz.
Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve suçun şahsiliği kapsamında ayrı ayrı davaların konusu olması gereken iddialar ahtapotun kollarına bağlanınca kapsamlı bir iddianame çıkmış ortaya. Kamuoyu okuma fırsatı buluyor ama iddianame buzdağının görünen kısmı, altında devasa belge ve bilgi var. Bunların hepsi incelenip değerlendirilerek iddianame onbeş günde kabul edilecek ya da edilmeyecek. Kabul edilirse “savunma hakkı ve adil yargılanma hakkı”, dörtyüz civarındaki şüpheli yönünden devreye girecek ya da girmeyecek. Duruşmalarla, yazışmalarla devam edecek bütün bu sürecin eksiksiz yerine getirilmesinin koşulları yaratılacak mı? Hukuksal yönden önemli konulardan biri bu. Olası ek iddianameleri de unutmayalım.
Diğer önemli konu “masumiyet karinesi” ki daha iddianame hazırlanmadan şüpheliler yönünden ihlaller, keyfilikler başlamıştı. İddianameyle ortaya çıkan üç konu bu karineyi çok yönlü bozuyor.
Birincisi, kabul edilip edilmeyeceği belli olmayan iddianamedeki iddiaların gizliliği ihlal edilerek sanıklar suçlu ilan ediliyor.
İkincisi “İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü” iddiası. İddianamede bu konu özensizce söze dökülerek örgüt, örgüt liderliği ve üyeliği şüphe olarak değil kesinleşmiş mahkeme kararı varmış gibi yansıtılıyor.
Üçüncüsü ise CHP ve seçimlerle, seçme ve seçilme hakkıyla kurulan bağlantı.
CHP bağlantısının CHP kapatma davasına evrilebileceğini daha önce yazdık. “Bu kadarı da olmaz” denilen o kadar çok olay yaşandı ki vurgulamamız boş değildi, nitekim mevcut iddianame kapatma davasının ipuçlarını gösterdi. Suç iddialarıyla seçimler ve CHP arasında bağlantı kurularak bu nitelikteki fiillerin odak haline gelip gelmediğinin izlenmesi bildirildi. soL’da konunun haberi yapılırken hukuksal dayanaklarıyla bağlanan yer, “kapatma davası açılıp açılmayacağından veya açılırsa bu davada çıkacak karardan bağımsız olarak, CHP’nin tepesinde yepyeni bir Demokles kılıcı sallanabilir” oldu.
Büyük kongre, kayyım, butlan tartışmalarının yerine kapatma davasının geçecek olması kılıcı daha da keskinleştirdi. Bu keskinleştirmede AKP’nin 2008 kapatma davasına karşı bir hesaplaşmasının söz konusu olup olmayacağı konusunu siyaset bilimcilere bırakarak devam edelim.
Kapatma davası bildiriminde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını (YCB) harekete geçirmekten öte kulaklarına kar suyu kaçırılan başkaları da var. Siyasi Partiler Kanununa göre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bir siyasî partinin kapatılması davası YCB’ce “re’sen” açılabileceği gibi bakanlar kurulu (şimdi cumhurbaşkanı) kararı üzerine adalet bakanının istemiyle veya bir siyasî partinin istemi üzerine de yine YCB tarafından açılabilecek.
Dahası, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, YCB’ce reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasi Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu var. Bu Kurul, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından oluşuyor. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanı. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılıyor. Kurul üye tamsayısı ile toplanıp üye tamsayısının salt çoğunluğuyla toplanıyor. İtirazı haklı görülmezse dava açılmıyor; haklı görürse, YCB Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlü.
Felaket tellallığı değil, yasa hükümlerini ve olası uygulamaları anımsatıyoruz. “Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlanan siyasi partilere düzenin nasıl baktığını gösteren, seçme ve seçilme hakkının ihlal yolunu açık tutan, egemen siyasete üstünlük yükleyen hükümler. Ya düzenin istediği siyasi partiler ve siyaset tasarımı ya da…
Bu siyasal, hukuksal ve yargısal yapıdan, aynı koşullarda “seçim” ile çıkılabileceğini sanmak, hukuksuzluk ve adaletsizlik şikayetleri içinde “adaletli seçim hukuku” saflığı mıdır, çıkmaz sokağa girmek midir?
Suç şüphelerini ve şüphelileri bir suç örgütüne bağlamanın, iddianamelerle kördüğümler yaratmanın egemen siyasetin ve sermayenin araçları arasında yer aldığını Ergenekon (önce ETÖ, sonra ESTÖ), Haziran Direnişi davalarından biliyoruz.
Eşitsizlik eylemlerin suç şüphesi olarak tanımlanmasında ve ceza/cezasızlık tercihlerinde de ortaya çıkmaktadır ki ahtapotun kolları iddianamesinde suç şüphesi olarak gösterilen birçok eylemin başka alanlarda/olaylarda gösterilmediği, suç iddiasında ayrımcılık yapıldığı, birçok suçun cezasız bırakıldığı çok tartışılan ve örneklenen konulardan biri.
Adaletsizlik, düzenin hukuk ve yargısının ve de siyasetinin ötesinde, sömürünün ve eşitsizliğin sonucu. Suç şüphesi, şüpheli, suç, suçlu, ceza, düşman ceza hukuku, cezasızlık ekonomik ve sosyal ilişkilerden, çıkar çatışmalarından, burjuva üretim, yönetim ve denetim ilişkilerinden soyutlanamaz.
Burjuva demokrasilerinde “muhalefet” kurumuna biçilen rolde ve siyasi iktidarlarla düzen içi siyaset çatışmalarında yeniden tasarımların devreye sokulması buradan okunmalıdır. Tasarımlar siyaset, devlet, hukuk, yargı gibi birçok araç devreye sokularak biçimlendirilir. Suç tanımlaması ve ceza da sermayenin tahakkümünün korunması ve emekçilerin suç korkusuyla yaşatılarak kontrol altında tutulmasının, sömürücü düzenin devamlılığının ve meşrulaştırılmasının aracı olarak kullanılır.
Sömürücü düzenden kaynaklanan sorunların çözümü düzen araçlarında değil, sömürü ve eşitsizlikle savaşımdadır.
/././
Bahçe hortumu -Alpaslan Savaş-
Adlı adınca bir ölüm fabrikasıymış burası, kesin. Ama kesin olan asıl şey, bu fabrikanın istisna olmadığı. Türkiye’nin en yüksek katma değerinin üretildiği Dilovası-Gebze-Çayırova-Darıca bölgesi burası.
Evi hemen beş on metre ötede, fabrikayı biraz yüksekten gören bir yerde. Kapının önünde gazetecinin sorduğu soruları yanıtlarken arkasında yangında küle dönmüş fabrikanın ağır görüntüsü var. Tanık olduğu dehşeti anlatıyor:
“Sabah dokuz sularıydı, uyanıktım. Patlama sesi oldu. Kalktım balkondan baktım, adam yanıyordu. Hemen aşağıya indim, bahçedeki hortumu aldım adamı söndürdüm. Sonra onu köşeye aldım. İçerde bağrışma sesleri, çocuklar ve kadınların çığlıkları vardı. Dönüp fabrikanın kapısına doğru gitmeye çalıştım. Müdahale etmek istedim ama alev çok büyüktü. Giremedim ben…”
Sonra çevreden toplaşanlarla beraber çaresizlik içinde itfaiyeyi aramışlar. Gelene kadar olan olmuş zaten. Sürekli patlamış içerisi. Dev bir alev topuna dönmüş fabrika. Ne onlar içeriye girebilmiş ne içeridekiler dışarıya çıkabilmiş.
Görgü tanığının dehşete tanıklığı böyle.
Fason parfüm üretilip depolanan fabrikada yanıcı ve parlayıcı tonlarca madde öylece ortalıkta. Yangın tüpü bile yoktu diyor eski çalışanlar. Gerçi olsaydı neye yarar öyle bir ortamda o da şüpheli ya… Biri karışımı hazırlıyor, diğeri tanka döküyor, başka biri oradan tüplere dolduruyor. Dört yıl önce açılan fabrikanın bugüne kadar patlamaması mucize.
Dışarıya kadar yayılan ağır kokunun yarattığı rahatsızlığa ek olarak gelip geçerken açık kapıdan gördükleri tedbirsiz kimyasal tankları hep korkutmuş mahalleliyi. Kaç kere şikâyet etmişler. Arada bir belediye zabıtaları gelir, üç beş dakika sonra ellerinde birer parfüm kolisiyle çıkıp giderlerdi diyor dehşetin görgü tanığı. O şikayetlerden birinde yine belediye yetkilileri gelip inceleme yapmış, binaya kaçak raporu vermiş. Bir miktar ceza kesildikten sonra yıkım kararı alınmış ama her ne hikmetse o karar bir türlü uygulanmamış.
Demek ki patlayıp yanmasaydı bile vardiyanın birinde içerdekilerin başına yıkılacaktı fabrika.
Yangından kurtulmayı başaran kadın işçilerden biri “ne sigorta vardı ne kayıt” diyor. Yevmiye 800 lira. İşler yoğun olduğunda dışarıdan Suriyeli ya da Afgan işçiler gelip çalışıyor. Onlara verilen daha da az.
6 işçi yaşamını yitirdi dehşet fabrikasında. Hepsi kadın. Üçü 18 altı. Yani fabrikada değil, okulda olmaları gereken yaştalar. Diğerleri 55 ve 65 yaş üstü. Onlar da hayata emeklilik güvencesiyle bakmaları gereken dönemdeler.
Fabrikanın dibinde, iki sıra bitişiğinde İŞKUR hizmet binası var. Burayı denetlemekle yükümlü bakanlığın iş ve işçi bulma kurumu. Geçen sene açılmış. Açılışta vali orada, kaymakam orada, belediye başkanı, ticaret odası başkanı, kurum müdürü herkes var. Hadi o gün hiç birinizin gözü kestiğiniz kurdeleden başka bir şey görmedi, peki sonraki bir yıl boyunca kurumda görev yapan tek bir yetkili insan evladı, burnunun dibinde bu şikayet üstüne şikayet alan fabrikadan tüm sokağa yayılan ağır kokuyu da mı almadı? Her gün çalışmaya gelen çocuk yaştaki işçileri de mi görmedi? Önünden geçerken şöyle göz ucuyla bile olsun içeriye hiç mi bakmadı?
Adlı adınca bir ölüm fabrikasıymış burası, kesin. Ama kesin olan asıl şey, bu fabrikanın istisna olmadığı. Türkiye’nin en yüksek katma değerinin üretildiği Dilovası-Gebze-Çayırova-Darıca bölgesi burası. Daha geçtiğimiz hafta durup dururken çöken bir binanın altında can verdi bir aile. Milyonlarca dolarlık değer üretililen bölgede işçiler ya fabrikada yanarak ya çöken evlerinde can veriyor. Bu mu iki lafın başı dilinizden düşürmediğiniz Türkiye Yüzyılı? Bu mu sanayi üretiminde kırdığınız ihracat ve üretim rekorlarınızı borçlu olduğunuz işçilere ödettiğiniz bedel?
Burada ya da başka yerlerde, hiçbir iş cinayeti istisna değil artık. Yaygın ve sıradan. Daha fazla ve kaçınılmaz. Dilovası’ndaki bu cinayetten birkaç gün sonra, Diyarbakır’daki karayolu yapımı sırasında çöken iskelede 4 inşaat işçisi can verdi. Ondan önce Mersin’de kendilerini tarlaya götürürken şarampole yuvarlanan servisin içinde öldü tarım işçileri. Bir hafta sonra öncekine yakın bir yerde yine devrildi başka bir servis, orada da öldü işçiler. Grizu patlaması nedeniyle Türkiye tarihinin en yüksek can kaybının meydana geldiği Soma madeni, devletin örnek gösterip ödül verdiği ocaktı, 301 madenciye mezar oldu. Ermenek’teki madende ise grizu değil ocağın duvarları patladı, yerin yüzlerce metre altında işçiler o duvardan içeri dolan tonlarca suda boğularak can verdi. Tersane işçileri filika testinde kum torbası niyetine kullanılmaları sonucu boğularak öldü. İşi can kurtarmak olan işçiler, batmakta olan gemiye batmak üzere olan bir botla gitmek zorunda bırakıldıkları için öldüler. Tazminatını vermeyen holdingin önüne parasını istemek için gelen işçi patronun adamları tarafından dövüle dövüle ya da pasaportu bile olmadan çalışmak zorunda kalan göçmen işçi, iş kazası geçirdiğini kimse bilmesin diye ormanda yakılarak öldürüldü.
Sayfalarca tutar bu suç listesi. Hangisi istisna sayılır sizce?
Yeni eski ayrımı, merdiven altı üstü farkı yok. KOBİ’si de aynı holdingi de. Bu düzen işçileri öldürüyor ve buna devam edecek. Ne kazaları önleyebiliyorlar ne ölümleri. Çözüm arıyorlar mı, o da başka soru elbette. Çözümleri var mı, belki de asıl soru bu.
Piyasacı düzen acımasız. İnsan yok orada. Sadece para var. Kâr odaklı üretim işçi sağlığını ve onun güvenliğini maliyet kalemine yazıyor. Daha iyi işyeri, daha vicdanlı patron aramasın kimse. Bize insan odaklı üretim gerek. Patronun kasasını doldurmak için değil, toplumsal ihtiyaçları önceleyen, merkezi planlanmış bir üretim. Hayatta kalabilmenin yolu bu. Yoksa işçilerin canı bahçe hortumuna emanet.
/././
Emeğin ortak mücadelesi: Gebze -Atilla Özsever-
1989’dan beri varlığını sürdüren Gebze Sendikalar Birliği, Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK ve Birleşik Kamu-İş’e üye yerel sendika şubelerden oluşuyor. Birlik, 18 Kasım’da ilçedeki grev yerlerini ziyaret edecek, 26 Kasım’da da asgari ücret için kent meydanında bir miting düzenleyecek.
Ülkemizde 1989 Bahar Eylemleri sonrasında kurulan ve varlığını bugün de sürdüren tek sendikal birlik, Gebze Sendikalar Birliği’dir. Kocaeli’ne bağlı Gebze ilçesi, çeşitli işkollarındaki fabrikaların, dolayısıyla işçi sınıfının yoğun olduğu bir kenttir.
36 yıllık bir geçmişi bulunan Gebze Sendikalar Birliği, Türk-İş, Hak-İş, DİSK gibi işçi konfederasyonlarının yanı sıra KESK ve Birleşik Kamu-İş gibi memur konfederasyonlarına üye yerel sendika şubelerinin oluşturduğu bir birlikteliktir.
Bu birlikte Türk-İş üyesi sendika şubeleri şunlardır: Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez Koop-İş ve Tümtis.
DİSK’e bağlı sendikalar ise; Birleşik Metal-İş’in 1 ve 2. No.lu şubeleri, Lastik-İş, Nakliyat-İş ve Emekli-Sen’dir.
Hak-İş’e bağlı da Özçelik-İş Sendikası, bu birliğin oluşumunda yer almaktadır.
Kamu çalışanları (memur) sendika şubeleri olarak da KESK’e (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) bağlı Eğitim-Sen ve Birleşik Kamu-İş’e bağlı Eğitim-İş Sendikası, bu oluşum içindedir.
Bu arada TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) Gebze Temsilciliği de bu oluşum bünyesindedir.
7 Kasım toplantısı
Gebze Sendikalar Birliği, birçok 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı ortak kutlamış ve işçi haklarıyla ilgili bir sürü eyleme de öncük etmiş bir kuruluştur. Birliğe bağlı şube başkanları, 7 Kasım 2025 tarihinde toplanarak önümüzdeki süreçle ilgili şu açıklamayı yaptı:
“Gebze Sendikalar Birliği bileşenleri olarak, emeğin gündemini oluşturan konuları değerlendirmek üzere bir araya geldik. Toplantımızda, bölgemizde süren grev ve direnişlerle omuz omuza dayanışmayı büyütme kararlılığımızı bir kez daha ilan ettik.
Asgari ücretin insanca yaşamaya yetecek bir düzeyde belirlenmesi ve hükümetin Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında hayata geçirmeye çalıştığı TES’le (Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi) emeğe dönük yeni saldırılarına karşı birleşik bir mücadeleyi büyütme yönünde bir dizi kararlar almış bulunmaktayız.
Birliğimizi güçlendirerek, insanca yaşam, güvenceli iş ve onurlu bir gelecek için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.”
Eylem takvimi
Gebze Sendikalar Birliği Dönem Sözcüsü ve DİSK Birleşik Metal-İş 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın, önümüzdeki sürece ilişkin etkinlik ve eylem takvimini şöyle açıkladı:
“Bölgemizde Smart Solar işyerinde 22 Ekim’de başlayan ve 22 gündür devam eden bir grev vardır. Öncelikle bu grev yerini ziyaret edip arkadaşlarımızla dayanışma içinde olacağız. Yine Nakliyat-İş Sendikası’na üye oldukları için işten çıkarılan Hödlmayr işçileri de 27 gündür Doğuş Otomotiv önünde direniyorlar. Bu arkadaşlarımızı da ziyaret edip desteğimizi ileteceğiz”.
Birlik Dönem Sözcüsü Necmettin Aydın, grev ve direniş yerlerini ziyaretin 18 Kasım’da yapılacağını ayrıca 26 Kasım’da da bir yürüyüşle Gebze Kent Meydanı’nda asgari ücretle ilgili miting tarzında bir basın açıklaması gerçekleştireceklerini söyledi.
Yine birlik yürütmesi içinde yer alan Petrol-İş Sendikası Gebze Şube Başkanı Şivan Kırmızıçiçek de, Aralık ayı içinde OVP’de kıdem tazminatının TES bünyesinde eritilmesine karşı işçileri aydınlatmak amacıyla paneller düzenleyeceklerini belirtti.
Petrol-İş Şube Başkanı Kırmızıçiçek, OVP’de Tamamlayıcı Emeklilik Sitemi’nin 2026’nın bahar aylarında yürürlüğe konacağının belirtildiğini hatırlatarak Türk-İş’in kıdem tazminatına dokunulması halinde genel grev uygulama kararının da hayata geçirilmesi konusunda üyelerini hazırlayacaklarını söyledi.
Gebze Sendikalar Birliği, önümüzdeki dönemde kitlesel işten çıkarmaların da söz konusu olabileceğine dikkat çekerek bu yönde de mücadele edileceğini vurguladı.
Sendikal Birliklerin önemi
Türkiye işçi sınıfı tarihinde özellikle sendikal birliklerin 1948-1970 yılları arasında önemli etkinlikleri ve mücadeleleri olmuştur. 1947 tarihli Sendikalar Kanunu, sendikalara grev ve siyaset yasağı getirmekle birlikte işçilerin sendikal birlikler halinde örgütlenmesine olanak tanıyordu.
Bu sendikal birlikler farklı işkollarından, farklı işçi örgütlerine üye yerel düzeydeki yatay örgütlenmelere imkan sağlıyordu. 1948 yılında 1 olan sendikal birlik ve federasyon sayısı, 1960’da 27 idi.
1948 yılında kurulan İstanbul İşçi Sendikaları Birliği, 31 Aralık 1961’de düzenlediği ve 100 bini aşkın işçinin katıldığı Saraçhane Mitingi’nde grev hakkını kapsayan sendikal yasaların bir an önce çıkmasını istemiştir. İstanbul İşçi Sendikaları Birliği, o dönemde mevcut birlikler içersinde en dinamik ve örgütsel kapasitesi en güçlü bir birliktelikti.
1961 Saraçhane mitingi, işçi sınıfının o tarihe kadar katılımı en yüksek düzeyde olan ve hak kazanımı açısından sonuç alan bir mitingiydi. Bu eylem ses getirmiş ve 274-275 sayılı sendikal örgütlenme ve grev hakkıyla ilgili yasalar bir süre sonra TBMM’den geçerek yürürlüğe girmiştir.
15-16 Haziran 1970 Direnişi
Süleyman Demirel’in başbakanlığını yaptığı AP (Adalet Partisi) Hükümeti, 1970 yılında özellikle DİSK’in örgütlenmesini kısıtlamak için 1317 sayılı yasayı gündeme getirdi. Bu yasaya göre, bir sendikanın faaliyete geçebilmesi için o işkolundaki işçilerin en az üçte birini örgütlemesi gerekiyordu.
DİSK, bu yasaya karşı çıktı ve işçi sınıfı tarihinde 15-16 Haziran Direnişi olarak bilinen eylemlere başvurdu. Sonuçta Anayasa Mahkemesi, Şubat 1972 tarihinde işçilerin örgütlenmesini sınırlayan bu ve benzeri maddeleri iptal etti.
Ancak 1317 sayılı yasada sendikal örgütlenme konusunda sadece federasyon ve konfederasyonların yetkili olabileceği, sendikal birliklerin böyle bir örgütlenme içinde yer almayacağı öngörülüyordu.
CHP ve TİP (Türkiye İşçi Partisi), 1317 sayılı yasanın bu maddesinin de 1961 Anayasası’na aykırı olup iptal edilmesi isteminde bulundu. Yüksek Mahkeme, muhalefet partilerinin bu talebini kabul etmedi ve Anayasa’ya aykırı bulmadı. Dolayısıyla sendikal birliklerin yasal anlamda da güçlü bir konumda olması engellenmiş oldu.
Yerel Emek Platformu
Günümüzde sendikaların farklı işkollarında ve farklı konfederasyonlara bağlı olarak platform niteliğinde yerel düzeyde örgütlenmesine mani bir hal yoktur. Bu çerçevede Gebze Sendikalar Birliği gibi oluşumlar, işçilerin, memurların, emeklilerin hatta işsizlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için bir araya gelebilirler.
Gebze’deki sendikal birlik de, emekçilerin ortak sorunlarına çözüm bulmak amacıyla oluşturulmuş ve farklılıkları değil ortak yanlarını öne çıkararak bir mücadele yöntemini benimsemiştir. Bu çerçevedeki bir yaklaşımla da 36 yıldır birlikteliğini sürdürmektedir.
1999 yılında konfederal düzeyde kurulan Emek Platformu, ne yazık ki işlevini sürdürememiş, “yandaş sendikacılığın” ve “sendikal bürokrasinin egemen olduğu” bir süreç içinde etkisiz hale gelmiştir.
Gebze Sendikalar Birliği gibi yerel düzeyde güçlü olabilecek sendikal oluşumların ülke çapında da daha büyük birliklere, yeni bir tarzda Emek Platformu tipi girişimlere örnek olması beklenmektedir…
/././
İşçiler, hizmetçiler ve askerler -Nevzat Evrim Önal-
Bu düzen emekçiyi ya makinenin düşünmeyen bir uzantısına, ya hizmetçiye ya da katile dönüştürüyor. Kendisi canavarların egemenliğine dayanıyor, her insanı da ya zavallı bir kurbana dönüştürüp yemeye, ya da canavarlaştırıp kendine benzetmeye çalışıyor.
Gelin basit bir soruyla başlayalım: Üretimde işçi mi önemlidir, makine mi?
Buna çoğunluk tereddütsüz “makine” diye yanıt verecektir. Zaten aynı sebepten dolayı makineleşmenin “işçi sınıfını sonunda ortadan kaldıracağı” tartışılıp duruyor.
Konuya salt teknik bir yerden yaklaştığımızda bu gerçekten bir ölçüde mümkün de görünüyor. Ne var ki, içinde yaşadığımız toplumsal düzende sermaye (yani özel mülkiyet) tarafından yapılan üretim asla salt teknik bir mesele değil. Şöyle ki, üretimin somut amacı doğadan faydalı nesneler elde etmektir; ama kapitalist üretim maksimum toplumsal fayda değil, maksimum bireysel kâr elde etmek için yapılır ve bu ikisi aynı üretim düzeyinde gerçekleşmez. Üretim arttıkça ortaya çıkan fayda artmaya devam eder, ama piyasada dolaşıma çıkan ürün miktarı arttıkça fiyat düşeceği için kâr oranı düşmeye başlar.
Bu çok büyük bir çelişki ve başka bir sürü çelişki bundan türüyor. Ama bu yazıda konuyu dağıtmayacağız ve makineleşme meselesine odaklanacağız.
Bu konuda aklımızda tutmamız gereken ilk olgu, makinenin kendisinin de üretilen ve satılan bir meta olduğu. Bir işletme bir makine kullanacaksa, bunu kendisi tasarlayıp üretmiyor, başka bir işletmeden satın alıyor. Makineleşmenin amacı üretimi daha az işgücü maliyetiyle gerçekleştirmek olduğuna göre, makineyi satın alan, yani makineden faydalanacak olan tarafın amacı belli: Makineye harcayacağı para, makinenin ömrü boyunca onu en az aynı miktarda işgücü maliyetinden kurtarmalı. Makinenin satıcısının amacı ise bu satıştan olabildiğince yüksek kâr elde etmek, yani makineyi satabildiği kadar pahalıya satmak. Dolayısıyla kabaca şunu söyleyebiliriz: Geri kalan tüm değişkenler aynı kaldığı müddetçe, makinenin alıcısı ve satıcısı, makinenin yarattığı işgücü tasarrufundan kaynaklanan ekstra kârı, pazarlık güçleri oranında aralarında bölüşecektir.
Böylelikle birinci çelişkiye geliyoruz: Üretim makinelerinin üretildiği sektör, ihtiyaç duyulan teknik gelişkinlik, yüksek araştırma maliyetleri vb. sebeplerden dolayı üretilen makinenin kullanıldığı sektöre göre her zaman daha tekelleşmiştir. Dolayısıyla bu birincil sektörde faaliyet gösteren sermayedarlar, ürettikleri makineleri satın alıp kullanacak olan ikincil sektördeki sermayedarlara göre daha yüksek pazarlık gücüne sahiptir. Bunun sonucunda, üretimin teknik boyutu ilerledikçe, üretim makinelerini üreten tekellerin kârı, tüketim nesneleri üreten şirketlerin kârını baskılayacak biçimde artar. Yani makineleşme, esasen üretimini makineleştirenlere değil makine üretenlere yarar.
İkinci çelişki şu: Küçük işletmeler için makineleşmek ya yüksek yatırım maliyetinden dolayı imkânsız ya da düşük üretim düzeylerinde kardan çok zarara yol açacağı için irrasyoneldir. Dolayısıyla herhangi bir sektörde makineleşme, en büyük, en tekelleşmiş şirketlerden başlar ve bu şirketlerde birim maliyet düşüşü yaratır. Böylelikle büyük şirketler ek bir rekabet avantajı elde eder ve süreç, makineleşemeyecek küçük ölçekli işletmelerin ya iflasıyla ya da taşeronlaşmasıyla sürer. Yani makineleşme tekelleşmeyi artırır, sermaye hiyerarşisini sivriltir ve küçük işletmeleri büyüklere bağımlı hale getirir. Bağımlı hale gelenler, kârlarının bir kısmını bağımlı oldukları tekellere devretmek zorunda kalır ve bunun sonucunda bazı küçük işletmeler işçilerin sefalet koşullarında çalıştırıldığı, sahibinin geçimini ise ancak sağlayacak derecede daralabilir. Örneğin Türkiye’de tekstil sektöründe sadece büyük markalar için fason üretim yapan bu şekilde pek çok işletme vardır.
Üçüncü çelişki: Tekelleşme, tekellere, alıcılarına daha yüksek fiyat dayatma olanağı sağlar.
Bütün bunların üzerinde, bir de aslında en başta söylediğimiz çelişkiyi eklemeliyiz. Makineleşme, işgücünden tasarruf sağlar, yani üretim düzeyi aynı kaldığı müddetçe işsizliği artırır.
Dolayısıyla, kapitalist toplumda makineleşme, maliyetleri düşürse de kendiliğinden fiyatları düşürmeyen, ancak istihdamı düşüren bir süreçtir. Bu yüzden kapitalizmin tarihindeki büyük otomasyon atılımlarının ardından büyük aşırı üretim krizleri yaşanmıştır. Düşen maliyetler tekelleşme nedeniyle fiyatlara yansımamış ama düşen istihdam nedeniyle toplumun satın alma kapasitesi daralmış, bunun sonucunda teknik ilerlemeler sayesinde ortaya çıkan üretim olanakları değerlendirilememiş, zira üretilen nesneler satılamaz hale gelmiştir.
***
Gelelim günümüze…
ABD’de senenin başından bu yana 1 milyondan fazla istihdam azalması yaşandı. Şirket kârlılığı benzersiz bir hızla artıyor ama istihdam tam tersi yönde hareket ediyor.1 Bu anaakım iktisat teorisine aykırı zira bu teorik çerçeveye göre kârlılık arttıkça şirketlerin üretimi artırmaları, dolayısıyla istihdamı artırmaları beklenir.
Ne var ki, Ekonomi 101 derslerinde gençlere papağan gibi ezberletilen skolastik dogmalar gerçekliğin duvarına çarptığında dağılıyor. Çünkü durum şu: Birincisi, pandemi bazı iş kollarını aşırı şişirmişti ve şimdi buralardaki istihdam balonu sönüyor (örneğin Türkiye’de de Getir gibi şirketler anormal büyümüş ve sonra tepetaklak olmuştu). İkincisi, yeni bir makine kategorisi olan yapay zekâ, sermaye yoğunluğunun en yüksek olduğu Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’dan başlayarak işgücü tasarrufu yaratıyor. Yapay zekânın emek üretkenliğinde yarattığı artış ancak piyasadaki talep kadar değerlendirilebileceği için; bilhassa yapay zekânın etkin biçimde kullanılabildiği iş kollarında bu aleti kullanmayı hızlıca öğrenen (çoğunlukla genç) işçilerin iş yükü artarken, bir kısım işçiye de yol veriliyor.
Karmaşık mı oldu, gelin basitleştirelim: Diyelim ki bir gazetede dört işçi çalışıyor. Görevleri muhabirlik olan bu işçiler ajansların geçtiği haber metinlerini gazetenin ideolojik çizgisine uyarlayıp yayınlıyor. Her biri günde yirmi haber yapıyor olsun. Yapay zekâ kullanarak bir kişi günde yirmi değil kırk haber yazabilir hale geliyorsa, günde yazılacak haber sayısı durup dururken seksenden yüz altmışa çıkmayacağına göre, iki muhabirin işine son verilir.
Diğer yandan, yazının ilk bölümünde çerçevesini çizdiğimiz biçimde, bu süreci yürüten yapay zekâ tekelleri olağanüstü kârlar elde ediyor. Örneğin ChatGPT’nin müsebbibi olan Open AI, 2025’in sadece ilk altı ayında, 2024’te elde ettiğinin yüzde 16 üzerinde kâr etti.2 Bu kârlılık (ve genel “hype”) doğal olarak finansal sermayenin New York borsasında yapay zekâ şirketlerinin hisselerine üşüşmesine neden oluyor ve daha şimdiden, 1995-2000 arasında internet tabanlı şirketlerin hisselerinin anormal değerlenmesi biçiminde yaşanan “Dot-com Balonu”na benzer bir yapay zekâ balonu oluştuğu tartışılıyor. Dot-com Balonu 2000’de patladığında o kaostan Google olağanüstü ölçüde tekelleşerek çıkmıştı. Benzer bir durumun yaşanması halinde yapay zekâ üretim alanı da tekelleşebilir ve yapay zekâ kullanması (daha da) pahalı bir teknolojiye dönüşebilir.
Zaten bir finansal çöküş yaşanmasa da, halihazırda hızla artan yapay zekâ talebinin karşılanabilmesi için yapılması gereken somut yatırımların maliyetinin bu araçların fiyatını yükselteceği tartışılıyor. Tüm bu gelişmeler, yapay zekâ kullanan şirketlerin kârlarının bir kısmının yapay zekânın üretim sürecinde yer alan şirketlere akması anlamına gelecektir.
***
Yapay zekâ denen yeni makinenin kapitalist üretim üzerindeki etkisi ne olursa olsun, bunun istihdamda hem büyük bir dönüşüm hem de dikkate değer bir azalma/duraklama yaratacağı konusunda hemen herkes hemfikir.
Bunun ötesinde, yapılan projeksiyonlarda istihdamın önümüzdeki on yıl zarfında daha da hizmet ağırlıklı bir hal alması bekleniyor. Örneğin Avrupa Birliği Mesleki Eğitimi Geliştirme Merkezi 2035’e kadar tarım ve madencilik alanlarında istihdamın mutlak olarak ve yüksek oranlarda azalacağını, inşaat ve imalat sanayii gibi alanlarda neredeyse yerinde sayacağını, asıl artışın hizmet alanlarında olacağını öngörüyor.3 Benzer bir görünüm ABD’de de mevcut.4
Yıllar önce ülkemizin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı “üniversiteler fizikçi değil pastacı yetiştirsin” dediğinde pek çok insan yadırgamıştı.5 Şimdi emperyalist merkezlerde aşağı yukarı bu oluyor.
Sermaye düzeninin kalbinde gelecek projeksiyonu bu: Üretim süreçleri (daha da) insansızlaşırken, doğrudan doğruya insanın insana, daha net ifade edersek yoksulların zenginlere hizmet etmesine dayalı işler yaygınlaşacak. Bu alanda makineleşme sınırlı kalıyor, çünkü toplumsal çürümenin de temel kaynaklarından biri olan hizmet sektörünün temel dayanaklarından biri hizmet alanın kendisini ayrıcalıklı hissetmesi ve ayrıcalığın görünürlüğü için hizmet edenin de insan olması gerekiyor.
Alım gücü, toplumun sayıca giderek küçülen ama kişi başı harcaması arsızca büyüyen, bir sürü emekçiyi her gün kendilerine hizmet ettiren bir orta sınıfın elinde toplanıyor. Bu distopyanın işçileri olan masörler, evde hasta bakıcılar, kuryeler, temizlikçiler, tezgahtarlar, resepsiyonistler, garsonlar, baristalar ve benzerleri de en önemli gündemi kredi kartı borcunun çevrilmesi olan “asgari” bir yaşama mahkûm ediliyor.
Bu yaşam salt gelir açısından değil, sosyal açıdan da asgari; çünkü hizmetin gündüzü, gecesi yok ve kentlerin hizmet merkezleri yoksul emekçilerin yaşayamayacağı kadar pahalı. Bu yüzden düzensiz çalışma saatlerine bir de uzun yolculuk süreleri ekleniyor. Ve kimsenin kimseyle insanca sohbet etme fırsatının olmadığı bu kölelik düzeninde yapay zekânın “ücretsiz” sürümü insanı asla kırmadan yanıtlayan bir sohbet arkadaşı olarak kurgulanıyor.
Yok başka distopya, yaşıyoruz işte.
***
Bu tabii ki uzun erimde sürdürülemez ve sürdürülemeyecek. Nüfusun giderek daha büyük bir bölümünün işsiz bile değil âtıl kaldığı, toplumun üretim olanakları sınırsızca artarken üretilen faydaya erişimin bir ayrıcalık haline geldiği böyle bir gelişme vektörü kaçınılmaz olarak aşırı üretim duvarına çarpacak.
Ne var ki, bu olduğunda hoşnutsuzluk kendiliğinden devrimci bir kalkışmaya dönüşmez. Kapitalizmin tarihinde izlek belli: Çelişki birikimleri taşınamaz hale geldiğinde düzen krize giriyor ve kasılıp kalıyor, bu kasılıp kalma hali sermaye birikimini de yavaşlattığı için kâr arayışı delice biçimler alıyor ve sonunda emperyalistler arasında savaş çıkıyor. Devrim, emekçi halk bu kriz haline örgütlü bir yanıt verebilirse gerçekleşiyor.
Emperyalizm hiç saklamaksızın buna hazırlanıyor. Örneğin Trump’ın Başkan Yardımcısı Vance geçtiğimiz günlerde Deniz Piyadeleri Balosu etkinliğinde yaptığı konuşmada şunu söylüyor: “Ben şuna inanıyorum: En önemli savaş teknolojisi yeni bir uçak değil, yapay zekâ değil. En önemli savaş teknolojisi iyi eğitilmiş ve iyi silahlanmış bir ABD Deniz Piyadesi'dir ve bunu asla unutmayacağız.”6
İnsanın aklına Kubrick’in Full Metal Jacket filminde yatakhanede askerlerin hep bir ağızdan “Ben olmazsam, tüfeğim bir işe yaramaz. Tüfeğim olmazsa, ben bir işe yaramam” dedikleri sahne geliyor.
Bu düzen emekçiyi ya makinenin düşünmeyen bir uzantısına, ya hizmetçiye ya da katile dönüştürüyor. Kendisi canavarların egemenliğine dayanıyor, her insanı da ya zavallı bir kurbana dönüştürüp yemeye, ya da canavarlaştırıp kendine benzetmeye çalışıyor.
Ya bu çelişkili düzeni değişmez görüp, Dante’nin dediği gibi, tüm umudu bırakacağız. Ya da örgütlenip, ayaklanacağız; yıkıp, aşacağız.
1https://www.cbsnews.com/news/jobless-boom-ai-economy-labor-market-corporate-profits-layoffs/.
2https://www.reuters.com/technology/openais-first-half-revenue-rises-16-about-43-billion-information-reports-2025-09-30/.
/././
soL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder