BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Kasım 2025-

 Dervişoğlu'ndan Bahçeli'ye: Tutmayın bu İmralı yolcularını, salın gitsin! 

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Kimse yanaşmayacaksa İmralı'ya gitmekten imtina etmem" diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye tepki gösterdi. Bahçeli, "Bunların hasreti kucaklaşmadan bitmeyecek. O yüzden salın gitsin" dedi. Dervişoğlu, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'a da tepki gösterdi.

(MEHMET UÇUM'A TEPKİ) İsim vermede Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un Şeyh Said isyanından sonra çıkartılan özel bir yasadan bahsetmesine tepki gösteren Dervişoğlu, şunları söyledi: "Saray dalkavuklarından başdanışman sıfatlı bir tanesi, Numan Kurtulmuş'tan feyz almış olacak ki teröristlere meşruiyet vermek için işi Mustafa Kemal Atatürk'e kadar dayandırmıştır. Ahmaklık, kötülük ve ihanet, birbirine o kadar yakın çizgilerdir ki bir noktadan sonra ayırmak imkansızdır. Kaldı ki ayırmakla uğraşmanın da bir manası yoktur. Bu çalışma hukuku uzmanı danışmanın, PKK affına Mustafa Kemal'den referans bulması oldukça yaratıcı. Doğrudur, daha kurtuluşun  süngüsündeki kan, kuruluşun belgesindeki mürekkep kurumamışken sırtından hançerlenen Cumhuriyet, her şeye rağmen af çıkarmış ama isyancı başını muhatap almamış, hükmünü onun boynuna asmıştır. Yani Cumhuriyet gereğini yapmıştır."  https://www.birgun.net/haber/dervisoglu-ndan-bahceli-ye-tutmayin-bu-imrali-yolcularini-salin-gitsin-670034

***

 “London Consensus” ve devletin yeni rolü (I)-Güldem Atabay- 

Son yıllarda küresel ekonomi-politik düzlemde sessiz fakat derin bir paradigma kaymasına tanıklık ediyoruz. Neoliberal çerçevenin yerleşik kabullerinin sorgulanmaya başlanması, özellikle 2020 sonrası dönemde daha görünür hale geldi. Bu sorgulamanın ürettiği alternatif yaklaşım ise, giderek daha fazla akademik literatürde ve politika yapıcı çevrelerde karşılaştığımız bir kavramla ifade ediliyor: London Consensus.

Bu kavram, yalnızca ekonomik teori düzeyinde bir tartışma değil; hükümetlerin pratik politika üretme süreçlerini de doğrudan etkileyen bir yönelim. Dahası, küresel güç rekabetinin, enerji güvenliğinin ve teknolojik dönüşümün hızlandığı bir evrede devletin rolüne ilişkin yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

TEMEL ÖNERMESİ NE

London Consensus, özetle, devletin ekonomik ve toplumsal kalkınmada yeniden “stratejik aktör” konumunu üstlenmesi gerektiği tezine dayanıyor. UCL’de İnovasyon ve Kamu Amacı Enstitüsü’nün kurucu yöneticisi ekonomist Prof. Mariana Mazzucato’yu burada anmadan geçmeyelim.

Bu yaklaşım, 1980’lerden itibaren küresel politika tavsiyelerine damgasını vuran derinleşen gelir adaletsizliğinin temelinde yatan Washington Consensus’un tersine, devletin geri çekildiği bir düzeni değil; tam tersine koordinasyon, yatırım ve yönlendirme kapasitesinin öne çıktığı yeni bir model öneriyor. Çünkü dünya ekonomisi eski parametrelerle yönetilemeyecek kadar hızlı ve çok katmanlı bir dönüşüm yaşıyor. Tedarik zincirlerini güvence altına almayan ülkeler kırılganlaşıyor; teknoloji üretmeyen ülkeler bağımlı hale geliyor; enerji dönüşümüne geçmeyen ekonomiler rekabet avantajını kaybediyor.

Bu dönüşümü tetikleyen unsurlar, son on yılın küresel dinamiklerinde giderek belirginleşen bir dizi yapısal kırılmadan besleniyor. Pandemiyle birlikte görünür hale gelen tedarik zincirlerinin kırılganlığı, ülkelerin yalnızca maliyet avantajına dayalı küresel üretim ağlarına güvenemeyeceğini gösterdi. Aynı dönemde jeopolitik rekabetin ekonomik alana taşınması, özellikle ABD–Çin hattında teknoloji, ticaret ve stratejik sektörler üzerinden yeni tür bir güç mücadelesini ortaya çıkardı. Bununla eş zamanlı olarak enerji güvenliği ve iklim krizinin zorladığı dönüşüm, ülkeleri yeni enerji kaynaklarına, altyapı yatırımlarına ve karbon azaltım stratejilerine yöneltti.

Birçok ekonomide hissedilen yüksek enflasyon, ücret baskıları ve artan eşitsizlikler, sosyal dokuyu zayıflatarak ekonomik politikaların yeniden düşünülmesini zorunlu kıldı. Bir de tabi, yapay zekâ, yarı iletkenler ve biyoteknoloji gibi alanlarda derinleşen rekabet, teknolojik kapasitenin artık ulusal gücün temel belirleyicilerinden biri haline geldiğini teyit etti.

İşte tüm bu sorunlu alanlara çözüm geliştirme yolunda yapılan akademik çalışmalar bir araya gelerek devletin ekonomik düzlemdeki rolüne ilişkin yeni bir yaklaşım olan London Consensus’un ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu yaklaşım akademik literatürde giderek daha sistematik bir form kazanıyor. London Consensus temelde altı ana sütun üzerinde yükseliyor:

  1. Sanayi Politikası: Stratejik sektörlerde devletin açık yönlendirmesi, yerli üretimin güçlendirilmesi ve tedarik zinciri bağımsızlığı.
  2. Yeşil Dönüşüm ve Enerji Ekonomisi: Karbonsuzlaşma sürecinin ekonomik yapıları dönüştürmesi ve enerji güvenliği ile iklim politikalarının bütünleşmesi.
  3. Teknoloji Devleti: Yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji gibi yüksek teknolojili alanlarda rekabetin devlet destekli kurumsal mimari ile yürütülmesi.
  4. Kamu Yatırımları ve Altyapı Modernizasyonu: Dijital, ulaşım, enerji ve sosyal altyapıların yeniden tasarlanması; kamu yatırımlarının stratejik niteliğinin artması.
  5. Aktif İşgücü Politikaları: Beceri dönüşümü, yaşam boyu eğitim, genç ve kadın istihdamını artırmaya dönük kurumsal yeniden yapılanmalar.
  6. Ulusal Güvenlik – Ekonomi Bütünleşmesi: Ekonomik politikaların dış politika ve güvenlik stratejileriyle uyumlandırılması; kritik sektörlerde stratejik otonomi. Bu altı sütun yalnızca yeni bir ekonomi politikası önerisi değil; aynı zamanda devletin kapasitesini, kurumların işleyişini ve ekonominin üretim yapısını yeniden tanımlayan bütünsel bir yaklaşımı temsil etmesiyle yeni bir çağın da kodları. Bildiğimiz ticaret kurallarının, uluslararası kurumların, aşırıya kaça özeleştirmelerle kapasitesi taşeronlaştırılan devletlerin, kamusal kurumlardaki aşınma sonucu ortaya çıkan yönetim kabiliyeti düşüklüğünün ve nihayetinde yükselen otokratik düzenin antitezini tanımlıyor.

Bu bağlamda London Consensus, yalnızca ekonomik bir söylem değil; küresel düzenin yeniden şekillendiği bir dönemde stratejik konumlanmanın çerçevesi, demokrasiye can suyu adına bir umut olarak görülüyor. Kısaca, London Consensus, günümüzün karmaşık ekonomik gerçekliği içinde yeni bir yol haritası sunuyor. Eski normların çözüldüğü, yeni oyun kurallarının yazıldığı bir dönemde bu çerçeveyi anlamak, yalnızca akademik bir merak değil; aynı zamanda geleceği doğru okumak için zorunlu bir adım.

Bu başlangıç yazısı ile amacım London Consensus’u yalnızca kavramsal bir çerçeve olarak tanıtmak değil. Bir yazı dizisi haline getirerek önümüzdeki haftalarda bu altı sütunu ayrı ayrı ele almak. Böylece Türkiye olarak ekonomik buhranı kaçınılmaz kılan hukuksuzluk deliğine düşmeye devam ederken dünyanın hangi yönde ilerlediğini, küresel güçlerin bu yaklaşımı nasıl uyguladığını, yeni dönemin kazanan ve kaybedenlerinin nasıl şekilleneceğini ve ekonomik dönüşüm ile siyasal düzen arasındaki ilişkinin nasıl değişmekte olduğu gibi soruları analitik bir düzeyde tartışmak. Başladığım yazı dizisi ile dönüşen dünyayı kavramak, bu dönüşümün mantığını berraklaştırmak ve tabi Türkiye’nin bu gelecekteki yerini tartışmaya açmak.

/././

 Cumhur’da senkron sorunu -Berkant Gültekin- 

2016’da Fethullahçı çetenin askeri darbe girişiminin ardından yakınlaşan  Erdoğan ve Bahçeli, o günden bugüne Cumhur İttifakı çatısı altında birlikteliklerini sürdürüyor. MHP, Fethullahçıların tasfiyesiyle birlikte iktidarın yeni ortağı olarak devletin kritik kademelerinde kadrolaşırken, Erdoğan ise Bahçeli’den aldığı destekle kendi etrafında antidemokratik bir siyasal düzen inşa etti.

Cumhur İttifakı, kurumsal işleyişe sahip iki partinin ittifakından çok, elindeki gücü kaybetmek istemeyen bir siyasi lider ile kendini “devletin sigortası” olarak gören bir siyasi geleneğin çıkar ortaklığına dayanıyor. Dün de öyleydi bugün de öyle. Bu ortaklık, milliyetçi ve İslamcı çizgideki tüm hamasi söylemlere rağmen hâlâ karşılıklı kazancı ön planda tutuyor. İttifakın devamlılığını sağlayan temel motivasyon olan çıkar birliği, bugüne kadar görüş ayrılıklarının üzerini örttü ve ittifak ortaklarının gelişen kriz durumlarını yönetebilmelerini sağladı. Bu uzlaşmazlıkların bazıları “dondurulmuş ihtilaf” haline getirilip rafa kaldırılırken bazıları da bir denge noktası bulunarak idare edilebildi.

Ekim 2024’te şekillenmeye başlayan “süreç” ise ittifakı daha önce karşılaştığından daha yapısal bir senkron sorunuyla yüz yüze bıraktı. Bahçeli, geçen yıl 1 Ekim’de DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmak için elini uzattığında ve daha sonra Öcalan’ı Meclis’e davet edip onu milliyetçi jargonuna aykırı şekilde “kurucu önder” olarak nitelendirdiğinde, devletin atacağı varsayılan birtakım adımların bu kadar ağırdan alınacağını kimse tahmin etmiyordu. Amaç, başından bu yana Kürt sorununu hakkıyla çözmek değildi, sorunun varlığı bile “sürecin mimarı” tarafından reddediliyordu; ama yine de birçokları bugün gelinen yerden daha ileri noktaya varılabileceğini düşünüyordu. PKK’nin silah bırakma töreni ve kendini feshetmesi kuşkusuz önemliydi ancak siyasi iradenin mütereddit tutumu, sürecin “yasal düzenleme” ve “İmralı’ya ziyaret” aşamasında tıkanmasına yol açtı.

Bahçeli dün bir kez daha çıtayı yukarı taşıdı. Öcalan’ı Meclis’e çağırmaktan daha radikal olmasa bile daha şaşırtıcı bir hamle varsa, bu da Bahçeli’nin onu İmralı’da ziyaret etmesi olurdu. Kulağa oldukça fantastik geliyor ama Bahçeli dün, gerekirse yanına üç arkadaşını alarak kendi imkânlarıyla adaya gidip bu görüşmeyi sağlayabileceğini söyledi. Öcalan’la konuşma konusunda, “Bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem” dedi. Tabii ki Bahçeli’nin İmralı’ya gitmesi, en yakın ihtimal değil. Tıpkı yaptığı çağrıya rağmen Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşması senaryosunun gerçeğe dönüşmemesi gibi… Ancak bu türden sansasyonel sözler güçlü bir ısrarı temsil eder ve bu yüzden önemsenmelidir.

Şimdi doğal olarak birçok yerde “Cumhur İttifakı’nda sorun var mı?” sorusuna cevap aranıyor. Elbette var; ama dün de vardı. Birçok çelişkiyi barındıran bir yapı için bu yeni bir durum olarak ele alınmamalı. Hatta ittifak bileşenlerinin, son sürecin tetiklediği gerilimleri bugüne kadar iyi soğuttuğu ve idare ettiği bile söylenebilir. Çünkü ittifakı yaratan büyük çıkar ortaklığı hâlâ yerli yerinde duruyor. Rejimin devamlılığına dair mevcut irade de bu çıkar ortaklığına dayanıyor. Fakat bu ortaklık, rejimin hangi istikamette yol alacağına dair bir dil ve eylem birliğini kendiliğinden yaratmıyor. Bugün sürece dair yaşanan uyumsuzluğun ve artan sürtünmenin temel nedenini buralarda aramak lazım.

İktidar bloku, bünyesinde ikili bir dinamik taşıyor. AKP-MHP birlikteliğini ayakta tutmakta olan çıkar ortaklığının karşısında, “Ne tarafa gidilecek?” sorusuna verilen farklı cevaplar var. Bunlardan biri demokrasi, diğeri otokrasi değil, orası kesin. Ne Erdoğan’ın ne de Bahçeli’nin aklında özgürlüklerin genişlediği demokratik bir Türkiye var. Fakat ikili henüz, rejimin hangi yörüngeye oturacağı konusunda müşterek bir rota çizemedi. Erdoğan, iktidar iddiası taşıyan muhalefetin ebediyen denklemden çıktığı aile merkezli bir düzen isterken, Bahçeli devletin kimliklere karşı tarihsel yaklaşımının değiştirilmesi yoluyla kurulacak yeni otoriter nizamın, görece “kurumsal” bir yapıyla sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Erdoğan’ın perspektifi, uzun vadede MHP’ye olan ihtiyacı sorgulanır hale getirecek. Çünkü iktidarı zorlayan bir muhalefet yoksa, başka bir aktörü iktidara ortak etmeye de gerek kalmaz. Bahçeli’nin perspektifi ise Erdoğan açısından ciddi siyasi riskler ve belirsizlikler içeriyor.

Burada Cumhur İttifakı’na ömür biçme hatasına düşmemek gerek. Bu muhalefetin kudreti ve toplumsal karşılığının büyümesiyle ilgili. Bahçeli’nin henüz bugünden CHP’ye göz kırptığı da iddialı bir yorum olur. MHP lideri her ne kadar Erdoğan ile senkron sorunu yaşıyor olsa da aynı anda CHP’yi de hedef tahtasına oturtmayı ihmal etmiyor. Bahçeli’nin ortağına seslendiği açıklamalarında, CHP’ye yönelik oldukça sert sözler ve ithamlar yer alıyor. Dün de bunun bir örneğini gördük. İttifak ortakları, sahip olduklarını kaybetmemek için son ana kadar ellerinden geleni yapacaktır. Halkın kurtuluş umudunu tepedeki olası çatlaklara değil, kendi birliğine ve mücadele kararlılığına bağlamak gerekiyor.

/././

 "Kadın cinayetleri politiktir" sloganı suç sayıldı! 


Kadın ve LGBTİ+ların yaşamlarını hedef alan 11. Yargı Paketi'ni protesto edenler hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Protesto sırasında atılan "Devlet elini bedenimden çek" ve "Kadın cinayetleri politiktir" sloganları suç sayıldı.  https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetleri-politiktir-slogani-suc-sayildi-670074

***

 Ülkenin dört bir yanında sokağa çıktılar: Daltonlar çete liderinin doğum gününü uzun namlulu silahlarla "kutladı" 

Daltonlar çete üyeleri ellerinde uzun namlulu silahlarla çetenin lideri Can Dalton'un doğum gününü kutladı. Havaya ateş açan çete üyeleri İstanbul'un birçok noktasında, Mardin'de İzmir'de ve yurtdışında "kutlama" yaptı.  İstanbul Pendik’te paylaşılan bir videoda yüzü maskeli silahlı gruptan bir kişi “Biz sana gönül verdik, rabbim sana uzun ömür versin. Doğum günün kutlu olsun İstanbul’un sefiri Can Dalton” dedi. Ardından grubun tamamı ellerindeki silahlarla havaya ateş açtı. İstanbul’da Esenyurt, Gaziosmanpaşa, Sefaköy, Maltepe, Bağcılar, Mahmutbey, Şirinevler’de bunun yanı sıra Mardin ve  İzmir’in yanı sıra yurtdışından da videolar paylaşıldı.  https://www.birgun.net/haber/ulkenin-dort-bir-yaninda-sokaga-ciktilar-daltonlar-cete-liderinin-dogum-gununu-uzun-namlulu-silahlarla-kutladi-670041

***

 Yoksullukta rekor kırıldı -Mustafa Bildircin- 

AKP’nin, Yoksullukla Mücadele Programı kapsamındaki harcama, Ekim 2025 itibarıyla tarihin en yüksek seviyesine ulaştı. Yoksullukla mücadele için Ocak-Ekim 2025 döneminde 295,7 milyar TL’lik kaynak kullanıldı.


Türkiye’deki ekonomik buhran, AKP’nin bütçe kullanım tercihleri ile giderek daha da derinleşti. Haziran 2025 itibarıyla “Aşırı yoksul” olarak sınıflandırılan yurttaş sayısı kayıtlara, 11,8 milyon olarak geçti. Derin yoksulluğa kalıcı çözüm üretemeyen AKP iktidarı, çözümü sosyal yardım musluklarını açmakta buldu. AKP hükümetleri döneminde, “Ekonomik krizin yurttaş üzerindeki etkisine yama” olarak kullanıldığı gerekçesiyle tartışılan, “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma” programı kapsamında yapılan harcama Ekim 2025 itibarıyla rekor seviyeye tırmandı. Türkiye’deki ekonomik krizin boyutunu çarpıcı şekilde gözler önüne seren harcamaya göre, merkezi bütçeden 2025 yılının Ocak-Eylül döneminde yoksullukla mücadele için yapılan harcama 295 milyar 729 milyon 318 bin TL oldu.

İktidarın övünç kaynağı olan, muhalefet tarafından ise “Yoksulluğu yönetmek” olarak nitelendirilen Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma Programı için yapılan harcama, aylara göre şöyle gerçekleşti:

  • Ocak-Şubat: 68,1 milyar TL
  • Mart-Nisan: 46,5 milyar TL
  • Mayıs-Haziran: 65,5 milyar TL
  • Temmuz-Ağustos: 58,2 milyar TL
  • Eylül-Ekim: 57,3 milyar TL

YOKSULLUK ZİRVEDE

Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma Programı için yapılan 295,7 milyar TL’lik harcama, toplam 68 programın 54’ü için yapılan harcamayı geride bıraktı. Ocak-Ekim 2025 döneminde, yoksullukla mücadele programından daha az harcama yapılan bazı programlar şöyle:

  • Hukuk ve Adalet: 266,6 milyar TL
  • Dış Politika: 43,3 milyar TL
  • Sanayinin Geliştirilmesi: 94,8 milyar TL
  • Sanat ve Kültür Ekonomisi: 9,2 milyar TL
  • Bağımlılıkla Mücadele: 2,4 milyar TL.
***
 Çalışabilir nüfusun üçte biri işsiz! 

TÜİK bu yılın 3’üncü çeyrek işsizlik verilerini açıkladı. Verilere göre çalışabilir nüfusta her 10 kişiden 3’ü işsiz. Kadınlar, gençler ve kayıtlı tam zamanlı istihdamda büyük uçurum sürüyor.

Ülkenin kronik sorunu işsizlik iktidarın övüncü oldu. TÜİK dün işsizlik verilerini açıkladı. Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan üçüncü çeyrekte dar tanımlı işsizlik yüzde 8,5 seviyesinde gerçekleşmesiyle övündü. Verilere göre TÜİK'in dar tanımladığı işsiz sayısı üçüncü çeyrekte bir önceki çeyreğe göre 26 bin kişi gerileyerek 3 milyon 10 bin kişi oldu. Ancak gerçek işsizlik doludizgin artışına devam etti.

TÜİK'in işsiz saymadığı milyonların da dahil olduğu gerçek işsizlik ise bu dönem bir önceki çeyreğe göre 2,6 puan gerileyerek zirveden döndü. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 29,4 oldu. TÜİK verilerine rağmen çalışabilir nüfusta her 10 kişiden 3'ü işsiz. Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı yüzde 18,9 iken potansiyel işgücü ve işsizlerin bütünleşik oranı yüzde 20,3 olarak tahmin edildi.

DİSK-AR, geniş tanımlı işsiz sayısının bu çeyrekte 12 milyon 5 bin olduğunu hesapladı. Böylece 2025 üçüncü çeyrekte 9 milyonu aşkın kişi iş ararken ümidini kaybetti, iş aramayı bıraktı ya da kısmi zamanlı olup daha fazla çalışmak istediğini belirtti. Dar ve geniş tanımlı işsizlik oranları arasındaki fark 20,9 puan oldu.

Bu çeyrekte istihdam oranı yüzde 49 oldu. Bu oran erkeklerde yüzde 66,2 iken kadınlarda yüzde 32,1 olarak gerçekleşti. DİSK Araştırma Merkezi (DİSKAR), çeyreklik verilere ilişkin hazırladığı raporda işsizliğin ulaştığı boyuta dikkati çekti. Raporda, istihdam verilerinin yanıltıcı olabileceği vurgulanarak "TÜİK’in resmi istihdam verileri de tıpkı dar tanımlı işsizlik verileri gibi işgücü piyasasına ilişkin gerçeğin sadece sınırlı bir kısmını gösteriyor. İstihdam Çalışabilir nüfusun üçte biri işsiz! TÜİK bu yılın 3’üncü çeyrek işsizlik verilerini açıkladı. Verilere göre çalışabilir nüfusta her 10 kişiden 3’ü işsiz. Kadınlar, gençler ve kayıtlı tam zamanlı istihdamda büyük uçurum sürüyor verileri tek başına istihdamın niteliği konusunda yeterli bilgi vermiyor" denildi.

DİSK-AR tarafından TÜİK verilerinden hareketle hesaplanan Kayıtlı Tam Zamanlı İstihdam (KATİ) oranı yüzde 34,3 olarak gerçekleşti. Kadınlarda resmi istihdam oranı yüzde 32,1 iken KATİ oranı yüzde 19,7 ve erkeklerde resmi istihdam oranı yüzde 66,2 olarak açıklanmışken KATİ oranı yüzde 49,1 olarak hesaplandı. DİSK-AR tarafından yapılan KATİ hesaplamasıyla çalışma çağındaki 66,5 milyon kişinin sadece 22,8 milyonunun kayıtlı ve tam zamanlı çalıştığı ortaya çıktı. Çalışma çağındaki 33,6 milyon kadının sadece 6,6 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı istidamda. 32,9 milyon erkeğin ise 16,2 milyonu bu şekilde kayıtlı çalışıyor.

KAYIP NESİL

Dar tanımlı genç işsizliğinde de cinsiyetler arası fark dikkati çekti. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlik oranı yüzde 15,3 oldu. Bu yaş grubunda işsizlik oranı; erkeklerde yüzde 11,7, kadınlarda ise yüzde 21,8 olarak açıklandı. 15-34 yaş grubundaki genç nüfusta 24 milyon 97 bin kişinin 6 milyon 954 bini ne eğitimde ne istihdamda (NEET) yer aldı. Oran ise yüzde 28,9 olarak gerçekleşti.

Ne eğitimde ne istihdamda olduğu hesaplanan gençlerin 1 milyon 888 bini erkek, 5 milyon 65 bini ise kadınlardan oluştu. 15-34 yaş grubunda ne eğitimde ne istihdamda yer alanların oranı erkeklerde yüzde 15,4, kadınlarda ise yüzde 42,7 olarak gerçekleşti. TÜİK ayrıca eğitim durumuna göre işgücü istatistiklerini de duyurdu. En yüksek işsizlik lise ve yükseköğretim mezunlarında ortaya çıktı. İşsizlik lise mezunlarında yüzde 10,9, üniversite mezunlarında ise 10,3 oldu. En az işsizlik yüzde 4,4’le okur yazar olmayanlarda olurken lise altı eğitimlilerde yüzde 6,9, mesleki ve teknik lise mezunlarında ise yüzde 9,8 olarak gerçekleşti.

***

Birgün


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...