EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -3 Kasım 2025-

Şehir balkonlarında şifa: Işık, bitki, nefes -Zeki Gül-

Bir zamanlar balkon, evle dışarının, insanla gökyüzünün nefes aldığı yerdi. Şimdi çoğu camla kapatıldı; ışık içeri giriyor ama rüzgar, kuş sesi ve doğanın dili çoğu zaman dışarıda kalıyor. Oysa bir balkonun özü geçirgenliğindedir: biraz rüzgar almalı, biraz ıslanmalı, şehirle temas etmeli.

Hatırlıyorum da eskiden İzmir'in pencerelerinde cam güzeli ruhu, fesleğen kokusu bedeni onarırdı. O yıllarda ne osteoporoz ve D vitamini eksikliği bu kadar yaygındı ne de antidepresan kullanımı bu kadar gerekliydi. Bugün, belki de aynı gelenek, şehir balkonlarında yeniden filizlenmenin umudunu taşıyor.

Küçük bir saksı, bazen bir tarladan daha anlamlıdır: doğayla temas kurmanın ve kendini onarma arzusunun en sade biçimi. Balkonlar odaya dönüştükçe, bitkiler de mobilyaya benziyor; saksılar yaşamdan çok dekorun parçası oluyor. Bitkilerin "mobilya gibi" algılanması, estetiğin ticarileşmesiyle ilgili. Kapitalist sistemde doğa artık fonksiyonel değil, gösteriş ve tüketim objesi haline gelmiş.

Oysa balkonumuzu bitkisel ve şifalı bir sığınağa dönüştürebiliriz.

Kent yaşamı bizi doğadan uzaklaştırıyor; küçük dokunuşlarla balkonlar yeniden minik doğa laboratuvarları olabilir. Melisa, lavanta, nane, fesleğen, adaçayı gibi bitkiler hem görsel hem aromatik olarak ruhu dinlendirir.

Bir balkon, güneşle kurulan en doğrudan temas alanıdır. Sabah 10–15 dakikalık güneş, deride D vitamini sentezini başlatır, kemikleri güçlendirir ve bağışıklığı destekler. Aynı zamanda ruhun kimyasını değiştirir; serotonin ve dopamin salgısını artırır, içe çöken karanlığı hafifletir. Fitoterapi, sadece biyolojik değil, hafızadaki kokularla da şifa taşır: bir yaprak kokusunda çocukluğun yaz akşamı, bir saksı toprakta doğanın hatırası gizlidir.

Toplumsal şifa için yol almaya; bir apartmanda yaşıyorsanız, bir gün eve saksıda 10 farklı ve şifalı bitkiyle dönmeye ne dersiniz? Yer yok mu? Her birini bir komşunun balkonuna hediye edebilirsiniz. Bu küçük hareket, sadece bir balkon bahçesi yaratmakla kalmaz; apartmanda doğanın ve şifanın dayanışmacı yönünü paylaşmanızı sağlar.

Balkonlarımız, beton ve camın gölgesinde sıkışmış görünse de birkaç saksı bitkiyle küçük bir direniş alanına dönüşebilir. Başta da belirttiğim üzere.

Kapitalist sistemde doğa artık fonksiyonel değil, gösteriş ve tüketim objesi. Bu bağlamda küçük bir fesleğen ya da lavanta, yalnızca dekor değil; doğayla yeniden kurulan bağın, paylaşımın ve kendi kendini onarma arzusunun sembolüdür. Böylece şehir balkonları, betonun ortasında yeşeren bir yaşam ve dayanışma laboratuvarına dönüşerek kapitalizmde küçük çatlaklar yaratabilir.

Evde balkon yoksa pencere önünde bir cam güzeli ya da fesleğen betonun ortasında yeşeren direnişin sembolü olabilir.

Sağlıcakla kalın.

CHP'li Namık Tan'dan 'Hakan Fidan' iddiası: Diploması şaibeli mi?

CHP Genel Başkan Yardımcısı Namık Tan, "Hakan Fidan, YÖK denkliği almadan Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine başlamış" iddiasını öne sürdü.

CHP'nin Gölge Dışişleri Bakanı Namık Tan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın diplomasının şaibeli olduğuna dair iddialarını sürdürüyor. "YÖK’ten Hakan Fidan itirafı: 3 yıllık lisans, denklik almadan yüksek lisansa kabul!" başlıklı yeni bir açıklama yayımlayan Tan, ilgili Yükseköğretim Kurulu (YÖK) belgesini de açıklamasına ekledi. Tan, "Kuşkularımızda ne yazık ki haklıymışız. Resmi kayıtlar gösteriyor ki Hakan Fidan, yalnızca 3 yıllık uzaktan ve hatta açık öğretim veren bir lisans programını tamamlamış ve YÖK denkliği almadan Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine başlamış!" dedi.

Namık Tan, Fidan’ın üniversite diplomasıyla ilgili iddialara dair Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e "Sayın Hakan Fidan'ın mezun olduğunu beyan ettiği University of Maryland University College (UMUC) kurumunda; hangi bölümde lisans eğitimini tamamlamıştır? Sorgulama sonucunda Hakan Fidan’ın doktora tezine erişilememe nedeni nedir" diye sormuştu. Dışişleri kaynakları ise YÖK ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezine (DMM) atıfla bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını açıklamıştı.

Tan, "Soru önergemize sonunda bir yanıt verildi. Bu yanıt, aylar süren sessizliğin ardından geldiği halde, sorularımızın büyük kısmı aydınlatılmadan bırakıldı. Buna karşın, paylaşılan sınırlı bilgiler bile kuşkularımızda hiç de haksız olmadığımızı ne yazık ki ortaya koyuyor" dedi.

"3 yıllık eğitim nasıl lisans diplomasına denk sayılabiliyor?"

Sosyal medya platformu X hesabından konuya ilişkin açıklama yapan Namık Tan şunları kaydetti:

"Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın lisans eğitimi, denklik süreci ve Bilkent Üniversitesine kabul koşulları hakkında kamuoyunda oluşan ciddi soru işaretlerini gidermek amacıyla, bundan yaklaşık 2 ay önce Türkiye Büyük Millet Meclisine  kapsamlı bir soru önergesi vermiştik.

Bu soru önergemizde, devletin en üst makamlarında görev yapanların eğitim geçmişlerinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açık olması gerektiğine, zira en küçük bir belirsizliğin bile kurumsal itibar meselesi olduğuna dikkat çekmiştik.

Uzaktan ve hatta açık öğretim veren bir kurumdan alındığı iddia edilen lisans eğitiminin içeriğine, diploma olarak sunulan belgedeki tutarsızlıklara ve Yükseköğretim Kurulunun hangi ölçütlerle denklik verdiğine ilişkin kuşkuların giderilmesi gerekliliğine dikkat çekmiş; tüm bu soruların yanıtlanması için konuyu Yüce Meclis aracılığıyla yürütmenin dikkatine sunmuştuk.

Soru önergemize sonunda bir yanıt verildi. Bu yanıt, aylar süren sessizliğin ardından geldiği halde, sorularımızın büyük kısmı aydınlatılmadan bırakıldı. Buna karşın, paylaşılan sınırlı bilgiler bile kuşkularımızda hiç de haksız olmadığımızı ne yazık ki ortaya koyuyor.

Yükseköğretim Kurulu’nun açıklamasına göre Sayın Fidan, 1994-1997 yıllarında, yani yalnızca 3 yıl boyunca lisans programına kayıtlıymış.

Peki ama, Türkiye’de standart bir lisans eğitimi 4 yıl sürerken, Hakan Fidan'ın 3 yıllık lisans eğitimi  nasıl olup da tam bir lisans diplomasına denk sayılabiliyor?"

"Lisans denkliği alınmadan yüksek lisans eğitimine başlamış"

"Söz konusu programın kaç kredilik bir müfredatı kapsadığı, hangi derslerden oluştuğu ve nasıl bir akademik içerikle yürütüldüğü belirsizliğini koruyor. Oysa soru önergemizde, bu hususların açıklığa kavuşturulması için transkriptin ve ilgili akademik belgelerin kamuoyuyla paylaşılmasını özellikle talep etmiştik.

Sayın Fidan’ın lisans eğitimini yalnızca 3 yılda tamamladığı dikkate alındığında, bu transkript verilerinin açıklanması artık sadece idari bir tercih değil, kamu vicdanı ve kurumsal şeffaflık açısından zorunluluk haline gelmiştir.

Dahası, yanıt metninde Fidan’ın 1997–1999 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans yaptığı belirtiliyor. Ancak YÖK tarafından verilen denklik belgesi 1998 tarihli.

Bu durum açıkça gösteriyor ki Fidan, lisans denkliği alınmadan yüksek lisans eğitimine başlamış.

Hangi düzenleme, hangi ayrıcalık böyle bir duruma izin verebilir?"

"Fidan'ı şaibeleri gidermek için inisiyatif almaya çağırıyoruz"

"Soru önergemize verilen yanıt, kuşkularımızın haklılığını ortaya koymakla kalmadı, yanıtlanması gereken yeni sorular doğurdu.

Liyakat yerine imtiyazın, şeffaflık yerine suskunluğun tercih edildiği bir anlayışla karşı karşıyayız.

Bu mesele, devletin kurumsal yapısında liyakat, eşitlik ve şeffaflık ilkelerinin nasıl aşındığını açık biçimde gösteriyor.

Hariciye, bu ülkenin en köklü kurumlarından biridir; gücünü ayrıcalıklardan değil; bilgiden, ehliyetten ve ciddiyetten alır.

Cumhuriyetin itibarı ve bekası, kişilere tanınan istisnalarla değil, herkese eşit uygulanan kurallarla korunur.

Biz bu süreci bir biyografi tartışması olarak değil, devletin meşruiyetini ve kamu vicdanını ilgilendiren bir sınav olarak görüyoruz. 

Hakan Fidan'ı eğitimi hakkındaki bu şaibeleri gidermek için inisiyatif almaya çağırıyoruz. Biz her hal ve karda bu ibretlik meselenin takipçisi olmaya devam edeceğiz."

(Politika Servisi)

***

Türkiye dünyanın atık deposu haline geldi!-Özer Akdemir-

Ciddi paralar vererek aldığınız cep telefonlarınız birkaç yılda kullanılamaz hale mi geliyor. Bilgisayarlar, yazıcılar, tabletler bir süre sonra çalışmıyor mu? Her ay moda diye çeşitli giysiler, ayakkabılar, türlü ihtiyaçlar sosyal medyada, televizyonlarda gözünüze gözünüze mi sokuluyor? “Çevrenin korunması, atıkların azaltılması” bahanesi ile market poşetlerini bile paralı yapıp yurttaşın cebine göz diken hükümetin AB ve dünyada atık ithalat şampiyonu olduğundan haberiniz var mı peki?..

‘Planlı eskitme’

Atıklar ve geri dönüşüm konusunda çalışmaları bulunan Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkan Aktaş, kişi başına düşen milli gelir ile atık üretimi arasındaki ilişkiye bakıldığında ülkeler zenginleştikçe atık üretiminin arttığını söylüyor. Japonya gibi bazı ülkeler bu genellemenin dışında bir yerde duruyorlar. Aktaş, bunu Japonya’daki kültür ve minimalist bakışın ön plana çıkması ile açıklıyor. Atık üretimi ile ilgili yapılan projeksiyonlara göre 2050 yılına kadar atık üretiminin gittikçe artacağı öngörülüyor. Aktaş’a göre bu durumun temel nedenlerinden birisi “Planlı eskitme.”

                                                          Fotoğraf: Prof. Dr. Erkan Aktaş

“Planlı eskitme”yi bir ürünün kullanım ömrünün, üreticiler tarafından kasıtlı olarak sınırlı tutulması veya kısa sürede işlevsiz hale gelecek şekilde tasarlanması stratejisi olarak açıklayabiliriz. Üreticiler ürünü belirli bir süre sonra arızalanacak veya işlevini yitirecek şekilde tasarlayabiliyorlar. Bunun farklı yöntemleri var. Örneğin cep telefonu ya da bilgisayarlardaki kritik bir parçanın dayanıksız malzemeden yapılması veya onarımı zor olacak şekilde monte edilmesi bunlardan birisi. Belirli bir baskı sayısından sonra çalışmayı durduran yazıcı çipleri, pilleri kolayca değiştirilemeyen ve performansı düşen akıllı telefonlar gibi. Bir diğer planlı eskitme yöntemi ise ürün fiziksel olarak sağlam olsa bile, yazılım veya sistem güncellemeleri nedeniyle yeni standartlara veya aksesuarlara uyum sağlayamaması ile yapılıyor. Eski bir akıllı telefon modelinin, yeni işletim sistemi güncellemelerini alamaması veya yeni çevre birimleriyle (kulaklık, şarj aleti) uyumsuz hale gelmesi bu yönteme verilecek örneklerden. Son olarak da ürün fiziksel olarak tamamen çalışır durumda olsa bile yeni bir model veya tasarım piyasaya sürülerek mevcut ürünün “modasının geçmiş” veya “eski” olarak algılanmasının sağlanmasını da buna örnek verebiliriz. Moda ve tekstil endüstrisindeki sürekli değişen trendler; teknoloji firmalarının her yıl küçük tasarım değişiklikleriyle yeni “amiral gemisi” modellerini piyasaya sürmesi işte bu planlı eskitme yönteminin bir parçası aslında.

Asıl sorun görmezden geliniyor

Prof. Dr. Aktaş, tüketicileri beklenenden daha kısa sürede yeni bir ürün satın almaya teşvik etmenin, satışları ve şirket kârını artırmak amacıyla uygulanan bir endüstriyel tasarım ve pazarlama politikası olduğunun altını çiziyor. Aktaş; “İşte asıl mesele tam da buradan başlıyor; atık üretimini azaltmamız lazım ama sektörde özellikle planlı eskitme ile birlikte daha fazla tüketiyoruz, daha fazla üretiyoruz. Bu da daha fazla atık olarak karşımıza çıkıyor. Asıl sorun burada iken burayı görmezden geliyoruz” diyor.

Büyük firmalar göz ardı ediliyor

Atık üretiminin nedenlerine bakıldığında ülkelerin daha fazla büyüyebilmek için dünyayı daha fazla kirlettiği ortaya çıkıyor. “Aşırı büyüme isteği, aşırı kâr isteği doğal kaynakların azalmasına, daha fazla çöp birikmesine, daha fazla atık ortaya koyulmasına neden oluyor. Aktaş, “Karbon ayak izi, su ayak izi ile tüketicide suç bulunmaya çalışılıyor. Oysa asıl doğayı kirleten büyük firmalar göz ardı ediliyor. Bu yüzden de planlı eskitme konusuna çok cılız giriliyor. Yani evet, tüketicilerin tüketim kalıpları önemli ama tüketicileri bu kadar çok tüketmeye yönlendiren de tam da bu kapitalist sistem” diyor

Türkiye atık ithalatında dünya birincisi!

Peki, Türkiye atık üretimi ve geri dönüşümü ile ilgili ne durumda? Ülkemiz üretilen atıkların ne kadarını geri dönüştürebiliyor? Aktaş’ın ortaya koyduğu tablo hiç de iç açıcı değil; “Türkiye kendi atıklarını geri dönüşüm noktasında yeterince değerlendiremezken bir de Avrupa’nın veya dünyanın atıklarıyla uğraşıyoruz!”. Aktaş, Eurostat verilerine göre 2024 itibarıyla Türkiye’nin, dünya atık ithalatında ilk sırada yer aldığının altını çizerek; “Yalnızca Avrupa Birliği’nden 18 milyon ton atık ithal eden Türkiye, AB’nin toplam dış atık ihracatının yaklaşık yüzde 73’ünü tek başına almakta. Bu durum, Türkiye’yi küresel ölçekte de birinci sıraya taşımıştır” diyor.

Türkiye atık ithalatı

Topraklarımız bu kadar değersiz mi?

2018 yılında Çin’in “yabancı atık yasağı” getirdiğini bundan sonra küresel atık akışının yön değiştirerek Asya’dan Akdeniz Havzası’na kaydığını aktaran Aktaş, “Türkiye Avrupa’nın başlıca atık hedefi haline gelmiştir. Ancak bu tablo, ciddi bir çevresel çelişkiyi de ortaya koymaktadır: Türkiye kendi atığının yalnızca yüzde 13’ünü geri dönüştürebilen bir ülke olmasına rağmen, dünyanın en büyük atık ithalatçısı konumundadır. Bizim topraklarımız bizim suyumuz bizim havamız bu kadar değersiz mi?​” diye soruyor.

“Bir yanda geri dönüşüm altyapısı yetersiz, yerli atığın büyük kısmı hâlâ depolama sahalarına gidiyor.  Diğer yanda ise Türkiye, ’geri kazanım’ adı altında yabancı atıkları ithal ediyor. Üstelik bunların önemli bir bölümü çevresel açıdan riskli plastik ve metal türlerinden oluşuyor” diyor.

Ucuz ham madde diye alınan atığın çevresel maliyeti çok fazla

Aktaş, ithal atığın sanayi için ucuz ham madde olarak görüldüğünü, ancak çevresel sonuçlarının çok ağır olduğunu belirterek, Adana, Mersin, Kocaeli gibi bölgelerde ithal plastik atıkların yakılmasının, toprak ve hava kirliliğini artırdığını kaydediyor.

Türkiye’de atık ithal eden firmaların ciddi para kazanmalarına rağmen doğru dürüst vergi vermediğini ileri süren Aktaş, ithal edilen bu atıklara özel bir verginin olmadığını, sadece bakanlıktan alınan “geri kazanım lisansı” veya “bertaraf izni”nin yeterli kabul edildiğini belirtiyor. Aktaş, bu sermaye kesiminin mercek altına alınması, bağlantılarının ortaya konması ve acilen atık ithalatının yasaklanması gerektiğini söylüyor. Günümüz siyasi ve hukuk düzleminde karşılık bulması neredeyse olanaksız istekler bunlar.

Birileri zengin, biz hasta oluyoruz!

Bu noktada akademisyenlere ve özellikle iktisatçılara çok iş düştüğünü ifade eden Aktaş, “Ne yazık ki geri dönüşüm adı altında biyokütle santralde yakılan ürünlerin çevreci olduğu söyleniyor. Düşünün Mersin’de bundan 3-4 yıl önce ardıçlar kesildi, biyokütle termik santralde yakılmak için” örneğini veriyor.

Aktaş son olarak şunları söylüyor; “Türkiye’nin artık çevreyle değil, vicdanla yüzleşme zamanı geldi. Kendi atığını yönetemeyen bir ülke, dünyanın çöpünü taşıyarak yeşil olamaz. Bugün birileri bu ticaretten zenginleşiyor, ama biz hastalanıyoruz. Bu sistem sürdürülebilir değil, adil hiç değil.”

/././

Yeni ABD müdahaleciliği ve Venezuela -Ertan Erol-

Nobel Barış Ödülü sahibi ve bugün için Venezuela muhalefetinin en önemli isimlerinden biri olan Venezuelalı Siyasetçi María Corina Machado bir mülakatta kendisine yöneltilen ‘ABD’nin Veneuzela’daki süreç bağlamında ülkeye operasyon düzenlemesini destekliyor musunuz?​’ sorusuna, ‘hayır’ cevabı veremeyerek, Maduro’nun artık iktidarı bırakması için ABD’nin baskıyı arttırması gerektiğini belirterek beklentilerini açık etti. Machado başka bir mülakatta ise şu an kendisi ile görüşmek için çabalayan, dünyanın her yerinden gelen onlarca sermaye grubu olduğunu, ülkenin ‘demokrasiye’ döndüğü an sadece petrol şirketleri değil çok farklı sektörlerde ülkeye yatırım yapmaya hazır şirketlerin sabırsızlıkla beklediği müjdesini veriyordu. Son iki aydır, Venezuela muhalefeti ülkeye bir ABD müdahalesi olacağı konusundaki umudunu koruyor.

ABD basınında son çıkan haberlere göre, Trump yönetimi tarafından bir askeri müdahale durumunda saldırılacak hedefler belirlenmiş durumda ve operasyon son bir onay bekliyor. Yine söylenenlere göre Pentagon saldırıyı, Venezuela’da uyuşturucu üretimi ile ilişkilendirdiği askeri hedeflere gerçekleştirmeyi planlıyor. Plana göre askeri müdahale sonrasında ordu içerisindeki gruplar ve rejimin en üst kademesinde yer alan isimler, Maduro’yu koltuğundan ayrılmaya zorlamak dışında başka bir seçeneğe sahip olmayacaklar.

Haritadaki dizilime bakılınca böyle bir planın varlığı güçlü bir ihtimal gibi gözüküyor. Yaz aylarından bu yana ABD donanması Karayip Denizi’ndeki gücünü önemli ölçüde arttırmış durumda. En son, ABD donanmasının en gelişmiş uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford, Akdeniz’den bölgeye intikal ederek diğer 8 savaş gemisine katıldı. Puerto Rico’daki F-35’ler ve B-52 bombardıman uçakları da bu askeri yığınağın parçası. Aynı zamanda ABD hava kuvvetleri narko-terörist olarak adlandırdıkları tekneleri imha ederek bu baskıyı arttırmaya çalışıyor.

Ancak bilinen bir gerçek var ki Venezuela, ABD’ye yönelik uyuşturucu ticaretinin merkezinde yer alan bir ülke değil. Trump’ın iddia ettiğinin aksine fentanil Meksika’da üretilerek ABD’ye geçerken, kokain ise çoğunlukla Kolombiya ve Peru’da üretiliyor. Bu bağlamda, ABD’nin aslında bölgedeki varlığına bir bahane ürettiğini söylemek güç değil. İmha edilen teknelerdeki kişilerin kimliği, sayısı, tabiiyetleri hakkında kongrede sorulan sorular ise şimdilik Pentagon tarafından cevaplandırılabilmiş değil.

Bu arada, ABD’li şirket Chevron’un Venezuela’daki faaliyetleri azalarak da olsa devam ediyor. Trump yönetiminin askıya aldığı petrol üretimi lisansı, temmuz ayında değiştirilerek ve kapsamı sınırlanarak tekrar yürürlüğe girmişti. Chevron lisans iptali durumunda kendisinin yerini Çinli şirketlerin alacağı doğrultusunda lobi faaliyetleri yürüterek, Trump yönetimini lisans yenilemek için ikna edebilmişti. Her ne kadar Chevron, Maduro’ya doğrudan kaynak aktaramıyor olsa da faaliyetleri halen ülkedeki ham petrol üretimi açısından önem taşıyor. ABD yönetimi baskıyı arttırarak Maduro’yu devirmeyi planlasa da bölgedeki Çin varlığını daha önemli bir tehdit olarak gördüğü için şimdilik bu faaliyetlere müsamaha gösteriyor.

Venezuela muhalefetinin artık kesin gözü ile baktığı, 1-2 aydır ‘saatler içerisinde’ gerçekleşeceğini umdukları ABD müdahalesinin -eğer gerçekleşecek olursa- bir kara müdahalesi biçimi almayacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Eğer bir müdahale olacaksa sınırlı bir hava saldırısı ile üst düzey yönetimde ve orduda kopuşların gerçekleşmesi beklenecektir. Bu bağlamda Trump yönetiminin, gümrük vergilerinde olduğu gibi, bir dizi blöf ve en az maliyet ile bir değişim planladığı söylenebilir.

Ancak Maduro’nun başına konulan 50 milyon dolar ödül ile rejimde çatlama olacağını düşünmek biraz ciddiyetten uzak bir yaklaşım gibi görünüyor. Eğer rejimde bir bölünme düşünülüyorsa Washington’un daha kapsamlı strateji izlemesi gerektiği konusunda birçok kişi hemfikir durumda. An itibarıyla bütçesini kabul ettirmek ile uğraşan Trump yönetiminde böyle bir niyetin olup olmadığını ise önümüzdeki günler gösterecek. Bununla birlikte bölgeye yapılan yığınağın ölçeği arttıkça ABD’nin demokrasi ile şereflendirilecek ülkeler listesine Venezuela’yı da katma ihtimali de paralel bir şekilde artacaktır. 

/././

Evrensel


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...