İmamoğlu iddianamesinde skandal: Başsavcılık, tam olarak İBB’yi suçladığı suçu işledi!-Yiğit Günay-
Başsavcılık, “İBB suç işliyor” demek için 35 vatandaşın kütük, adres ve cep telefonu bilgilerini aynen dosyaya koydu, sonra da bizzat kendisi kamuoyuna sızdırdı.
soL, iddianamedeki görüntüyü, KVKK nedeniyle okunmaz hale getirdi. İddianamede olaylarla hiçbir ilgisi olmayan 35 vatandaşın tüm bilgileri ve cep telefonu numaraları apaçık yer alıyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Ekrem İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü” hakkında hazırladığı iddianame, dünden beri ülkenin gündeminde.
soL’da bugün, iddianameye dair ilk analizi yayımladık. Bir sonraki yazıda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yöneltilen en önemli suçlamalardan biri olan, vatandaşın kişisel verilerini toplama ve bunları üçüncü taraflarla paylaşma konusunu ayrıntısıyla masaya yatıracağız.
Fakat bu yazı için araştırmamız, başka bir skandalı açığa çıkardı: Başsavcılık, İBB’yi suçladığı suçun aynısını bizzat kendisi işledi.
Kısaca, olan biten şu: İBB, vatandaşın kamu hizmeti almak için çoğu zaman yüklemek zorunda kaldığı uygulamalar üzerinden kişisel verileri ediniyor. Ardından CHP Genel Merkezi’nden, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) siyasi partilere sağladığı verileri temin ediyor. Kendi veri yönetim platformunda (DMS) bütün bu verileri birleştiriyor.
İddianame, İBB’nin bu verileri Türkiye’deki ve yurtdışındaki kimi özel şirketlere sunduğunu, ayrıca bu veriler kullanılarak yürütülecek reklam kampanyalarıyla seçim sürecine müdahale ettiğini öne sürüyor.
Bu iddiaları, bir sonraki yazımızda ayrıntısıyla yazacağız.
Bu haberin konusu, Ulusal Siber Olaylarla Mücadele (USOM) ekibinin Başsavcılığa sunduğu raporun, Başsavcılık tarafından aynen alınıp iddianameye konulması.
USOM, İBB’nin ve İBB’ye teknik destek hizmeti veren firmaların ilgili çalışanlarıyla çevrimiçi toplanıyor ve anlattırıyor. Tüm bu verilerin “İBB Hanem” adında, geliştirilmeye başlanmış ama henüz kullanıma sokulmamış bir uygulamanın veritabanına işlendiğini öğreniyor. İBB çalışanları, bu veri setinin ilgili birimlere gönderilip daha sonra imha edildiğini söylüyor. Ama USOM, ilgili dosyayı buluyor.
Sonra da, dosyadan bir ekran görüntüsünü Savcılığa gönderiyor, “Bakın” diyor, “veriler burada”.
Akın Gürlek ve ekibi de, bu ekran görüntüsünü aynen alıp iddianameye koyuyor!
Başsavcılık, açık seçik KVKK suçu işlemiş durumda.
Ama suçu daha da ağırlaştıran bir başka nokta var: Başsavcılık, suçu işledikten sonra, bir de bu “suç niteliğindeki belgeyi” bizzat kendisi kamuoyuna sızdırmış durumda.
Açıklayalım:
Kolaylık olması açısından bu metne “iddianame” diyoruz, fakat aslında ortada bir iddianame yok. Zira metnin iddianame olabilmesi için Başsavcılığın mahkemeye sunması, mahkeme heyetinin de bu metni iddianame olarak kabul etmesi gerekir.
İlk yazımızda altını çizdiğimiz üzere yargının diğer iki unsuru olan hakimlik ve savunmayı hiçe sayan Akın Gürlek ve ekibi, daha hakimler kabul etmeden hazırladıkları metni basına sızdırdı.
Eğer iddianame kabul edilmiş olsaydı, zaten kamuoyuna açık olacaktı, ama metni başkaları da paylaşmış olabilirdi: Savunma avukatları, özel kalem çalışanları, hatta bizzat adliye muhabirleri…
Ama şu an fail de belli: İstanbul Başsavcısı basını topladı, daha savunmalar yapılmadan, yargı süreci tamamlanmadan yargısız infazını yaptı, mahkemeyi hiçe sayarak metni de el altından dağıttı.
Ve vatandaşın kişisel verilerinin pek de umurlarında olmadığını herkese kanıtladı: 35 vatandaşımız hilafına.
/././
İmamoğlu örgütünün ‘gizliliği’: İddianame tüm vatandaşlar için tehdit içeriyor -İrem Yıldırım, Yiğit Günay-
İddianamenin "suç örgütünün gizliliği"ni kanıtlamaya çalıştığı bölüm, İmamoğlu'ndan kurtulmanın ötesinde bir siyasi amaca hizmet ediyor: Vatandaşın temel haklarını ve siyaset yapma alanını daraltmak.
Soldaki fotoğraf: Jammerları taşıyan güvenlik görevlisi, sağ üst: Le Meridien'de kameraların bantlandığı an, sağ alt: İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan İmamoğlu'nun avukatı olarak SEGBİS bağlantısıyla katıldığı duruşmada beyanda bulunurken.
Uzun zamandır beklenen “İmamoğlu iddianamesi” çıktı.
soL’da, iddianameden “flaş bilgiler” verme çabasına girmiyoruz. Aksine, bir yandan dile getirilen ayrıntıları incelerken, diğer yandan bunları, iddianamenin bütünlüğü içinde yerli yerine oturtmaya çalışıyoruz.
Bu yazıda, “İmamoğlu örgütü”nün niye İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na göre “çıkar amaçlı suç örgütü” olduğuna dair sunulan kıstaslardan birini, örgütün “gizlilik prensibini” masaya yatıracağız.
Bu başlık, etkileri İmamoğlu davasını aşacak ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının özgürlüklerinin kısıtlanmasında rol oynayacak kimi unsurlar içerdiği için önemli.
Üç başlık: Bir belge, bir toplantı ve avukatlar
Suç faaliyetleri kapsamında kurulan çıkar amaçlı suç örgütünün deşifre edilmesini ve örgüt içerisinde bulunan şüphelilerin yakalanmasının önüne geçilmesi amacıyla şüphelilerin görüşmelerini gizliliğe riayetle gerçekleştirdiklerinin tespit edildiği, örgüt mensuplarının sıklıkla bir arada bulunma ve buluşmaları, bu buluşmaların kamu binaları dışındaki özel yerlerde, gerektiğinde kamera kaydını engelleyerek örgütsel toplantı şeklinde gerçekleştirilerek da dikkate alınarak gizlilik prensibi ile hareket ettikleri anlaşılmıştır.
İddianamede “örgütün gizliliğini” anlatmaya başlarken bu cümle kuruluyor.
Anlatım bozuklukları iddianamedeki bu paragrafın yakasını bırakmasa da denilmek istenen şu: Bir örgüt var, bu örgüt görüşüyor, gizlice görüşüyor, takip ediliyorlarsa diye de kamera falan ne varsa kapatıyorlar.
İddianame, gizlilik prensibini ortaya koymak için üç temel başlık üzerinde duruyor: Necati Özkan’ın telefonundan çıkan bir belge görüntüsü, “jammer”lı otel toplantısı ve avukatların faaliyetleri.
Sırasıyla değerlendirelim.
‘En somut örneklerden olan’ tesadüfi kanıt
İddianamenin ilk ortaya koyduğu bilgi, kağıda basılı bir bilgi notunun ekran görüntüsü.
Bu fotoğrafın altında “örgütün ‘gizlilik’ prensibine en somut örneklerden” deniliyor.
Ve bu “en somut örnek”, aslında tesadüfen savcılığın eline geçiyor.
Bu fotoğraf, İmamoğlu’nun danışmanı, seçim kampanyalarını yürüten Necati Özkan’ın telefonundan çıkıyor. Fakat, İmamoğlu soruşturması kapsamında değil. “Casusluk” soruşturması kapsamında. Yani, Hüseyin Gün’ün merkezinde durduğu olay kapsamında.
Hüseyin Gün’ün, İmamoğlu iddianamesiyle ilgisi bile yoktu. Savcılık da farkında değildi Gün’ün. Bu yaz, Gün’ün yakın ilişkide olduğu Seher Elçili Alaçam’ın oğlu Ümit Alaçam bir gün kendisi 112’yi arayıp ihbar etti Gün’ü, sonra da ifadeye gidip Gün’e ait kişisel eşyaları teslim etti.
Hüseyin Gün’le ilgili soruşturma Necati Özkan’a uzandı ve Özkan’ın telefonu bu kapsamda incelendi. İşte o belge de, bu tesadüf sonucunda fark edildi.
Peki ne var belgede?
“Ekrem İmamoğlu ve geliyorum diyen operasyon” başlıklı bir not kağıdı bu. Kağıtta Suriye’deki gelişmeler sebebiyle iktidarın arkasına bir rüzgar aldığı, yapılacak genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde karşılarına güçlü bir rakip istemedikleri, yerel seçim yenilgisinin psikolojik etkilerini ters çevirmek adına bir fırsat kollandığı vurgusu var. Devamında Erdoğan’ın karşısında seçimde en güçlü adayın İmamoğlu olduğu ve kendisinin aday olmasının engelleneceği tespitleri yer almış. İmamoğlu’nun aday olmaktan çıkarılacağı bir operasyonun hazırlıklarının yürütüldüğü de açıkça dile getiriliyor.
Tıpkı, kamuoyunun da malumu olduğu, siyaset okur-yazarlığı olan herkesin bildiği ya da çoğu gazetecinin köşesinde sinyallerini verdiği gibi. Geliyorum diyen operasyona hazırlık.
Bilgi notunun devamında İmamoğlu ile sınırlı kalmayacak belediyelere operasyon dalgalarının yapılacağı vurgulanıyor ve “sahte yolsuzluk iftiralarının üstesinden gelinmesi için acilen yapılması gerekenler” diye bir başlığın altında öneriler sıralanıyor:
-Öncelikle yakın akraba ilişkileri olmayan, güvenilir bir kişi üzerinden kimsenin bilmediği yeni bir ofis hazırlanmalıdır.
-İnternete hiç bağlanmamış yeni bir bilgisayar temin edilerek önemli ve özellikli bilgiler ve dosyalar sadece bu bilgisayarda bulunmalıdır.
-Başkası adına daha önce hiç kullanılmamış yeni hat ve yeni sıfır telefon temin edilmelidir. Telefon eski internete bağlı olmayan -akıllı olmayan- klasik telefonlardan tercih edilmelidir. Birkaç kişinin bildiği bu yeni numara ve telefon ile sadece özel stratejik görüşmeler yapılmalıdır.
İddianame, bu bilgi notunun içeriğini şöyle yorumluyor (alıntılardaki yazım hataları iddianameye ait, ve evet, iddianame boyunca “birçok” da, “haiz olmak” da yanlış yazılıyor):
Tüm bu hususların örgütün illegal faaliyetlerde bulunan, bir çok bilgi ve belgeyi adli makamlar ve kamudan gizleme zorunluluğu hissettiren, suç delillerini gizlemeyi amaçlayan, örgüt mensuplarının deşifre olmasını engelleme gayreti içerisinde olan, ''sistemin'' işleyişine sekte vurulmamasını amaçlayan örgütsel davranışlardan ibaret olduğu… yine suç içeriği olduğu değerlendirilen örgütsel dökümanların daha önce hiç internet bağlantısı olmayan yeni temin edilen bilgisayarda saklanmasının siber yollarla örgütsel dökümanların ele geçirilmesinin önüne geçmeyi ve örgütsel faaliyetlerin devamlılığını amaçlandığı anlaşılmış…
Sorun şurada: Bu bilgi notunda yer alan hiçbir şey, kanuna aykırı değil. Vatandaş, gizlilik hakkına sahiptir. Kendisine ait belgelerin siber yollarla ele geçirilmesinin önüne geçmeyi isteyebilir.
Devlete güvenmemek suç değil
Bunların hak olması bir yana, Türkiye’de özellikle 2000’lerden bu yana yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda, böyle davranmak meşrudur.
“Demek senin gizleyecek bir şeylerin vardı ha!”, savcılığın iddianameye yazabileceği bir argüman değildir. Savcılık, gizlenen şeylerin ne olduğunu ortaya çıkarmak ve bunların suç olduğunu kanıtlamaktan sorumlu. Nitekim, savcılık bu açığı kapatmak için araya “suç içeriği olduğu değerlendirilen örgütsel dokümanlar” ifadesini sıkıştırıyor.
Anlatılmak istenen yanlış anlaşılmamalı. İmamoğlu ve çevresi, belki gerçekten suç mahiyetinde bilgileri saklamaya çalışıyordu. Fakat savcılık bunları bulamamış. Dahası, bu bilgi notu yalnızca Necati Özkan’ın telefonundan tesadüfen çıkmış.
İnandırıcılık için, birincisi, gizlendiği iddia edilen belgelerin içeriği ortaya konulmalıydı, ikincisi, bu notun, örneğin CHP teşkilatı gibi birlikte hareket etmeleri meşru bir çevre dışında kişilerin, misal, iddianamenin “İmamoğlu suç örgütü üyesi” dediği ama ne CHP’yle ne İBB’yle bağı olmayan müteahhitlerin, patronların telefonlarından çıktığı ortaya konulmalıydı.
Şu yüzden üzerinde duruyoruz: Bu kadarla kalındığında, devlete veya özel kişisel verileri ve iletişimleri ele geçirebilecek kanun dışı odaklara güvenmemek suç ilan ediliyor. Birisini şebeke üzerinden değil, diyelim WhatsApp’tan mı aradınız? Telefonunuzda WhatsApp değil de, daha az kullanılan bir diğer mesajlaşma uygulaması mı var? Meşru siyasi faaliyetleriniz kapsamında yapacağınız toplantı salonuna telefonlarınızı mı sokmadınız? Bu kafayla, bunların tümü suç unsuru ilan edilebilir.
Ve evet, devlete güvenmemek de suç değil. Vatandaşın devlete güvenmemesini gerektirecek sayısız olay yaşandı. Ama bunları sıralamaya gerek yok. İmamoğlu çevresinin çok somut bir gerekçesi var.
Niye soruşturmanın başladığı tarih gizleniyor?
İşin bir başka boyutuna bakalım şimdi.
İmamoğlu ve beraberindekilerin gözaltına alınmasının ardından yazılan sevk yazılarında soruşturmanın 18 Ekim 2024’te re’sen başlatıldığı açıklanmıştı.
Bu noktada, şuna da işaret etmek önemli: İddianamede “Soruşturmanın başlangıcı” bölümünde, meselenin “para sayma görüntüleri”yle başladığı belirtiliyor, fakat net bir tarih verilmiyor. Para sayma görüntülerinden kasıt, 2019’da CHP İstanbul İl Binası’nın satın alındığı ve ödemenin 15 milyon lirasının nakden yapıldığı güne ilişkin görüntüler. Görüntülerin yandaş basında yayınlandığı tarih ise 11 Mart 2024.
Gelelim, savcılığın “gizlilik prensibiyle hareket etme”nin kanıtı saydığı ikinci olaya, “jammer”lı otel buluşmasına…
Soruşturmanın en can alıcı görüntüleri, “işte rüşvet bavulları” başlıklarıyla yandaş basında çarşaf çarşaf servis edilen Le Meridien isimli oteldeki görüntülerin tarihi 12 Ekim 2024. Yani soruşturma başlatılmadan 6 gün önceden bahsediyoruz. İddianamenin ilk haberini yapan Yeni Şafak’ın haberiyle ortaya çıkmıştı ki, emniyet güçleri otele garson gibi girerek inceleme yapmak istemiş fakat talepleri otel yetkililerince reddedilmişti.
Bu Yeni Şafak haberi yasadışı fiziki takibin yapıldığının, otel tarafından engellendiğinin kanıtıydı.

Nitekim, iddianamede de suç ikrarı sayılabilecek bir detay var. “Soruşturmanın başlangıcı” başlıklı kısımda, işin başlangıcı olarak “para sayma görüntüleri” olayına atıf yapılıyor, ama soruşturmanın hangi tarihte başladığı bilgisi geçiştiriliyor. Acaba 12 Ekim 2024’teki fiziki takibin yasadışı olduğu gerçeği ortaya çıkacağı için mi?
Bu kritik bir soru. Çünkü (aslında herkes açısından malumun ilamı olan) tüm bu operasyonun siyasi sebeplerle, belediyelerin yüzde 90’ında dönen çarkı döndüren İmamoğlu’nun ipinin çekilmesi kararı alındığı için başladığının kanıtı olabilecek bir yanıtı var.
Ki, hatırlayalım, İmamoğlu açısından işin geçmişi de var.
2022 yılında, İstanbul’daki kar yağışının yoğun olduğu, kentin felç olduğu bir gün İmamoğlu’nun bir balık restoranında İngiliz büyükelçisiyle yemek yemesi gündem olmuştu, çünkü MOBESE görüntüleri yayınlanmıştı. Yani İmamoğlu’nun görüntüleri devlet eliyle servis edilmişti. Hiçbir soruşturma ve takip kararı yokken.
Anayasa'nın 20. Maddesi'nde kişisel verilerin korunması anayasal bir hak. İmamoğlu’nun restorana giriş görüntülerinin MOBESE sisteminden alınarak yayınlanması Ceza Muhakemesi Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Kişisel Verileri Koruma Kanunu'na göre suç.
Yani İmamoğlu’nun fiziki takibinin de yasadışı takibinin de yapıldığı daha önce ortaya çıkmıştı.
Hoş, gevşek gevşek sırıtarak telefonundan hiçbir yargı kararı olmaksızın vatandaşın tüm verilerine erişebildiğini kameralara anlatan dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun MOBESE görüntülerini sızdırmış olmasına da gerek yok, vatandaşın devlete güvenmemesi için… Eski Ülkü Ocakları Başkanı infaz edilmek istenir, polis aranır, MİT’çi aranır, “Reis, hemen” diye konum bilgisi gönderilir. MOSSAD’a çalışan yeni dedektif emekli polis karakoldaki arkadaşlarını arar, vatandaşa dair bilgi sorar, tak, iletilir. Bir polis sokakta gördüğü bir genç kıza sulanmaya kalkar, ertesi gün Instagram’dan takip isteği gelir.
Sonuçta İmamoğlu çevresinin gizlilik içinde hareket etmesinin somut sebebi vardı.
Nitekim, iddianamede “gizlilik prensibinin” ikinci kanıtı sayılan otel buluşmasına dair alınan ifadeler de, İmamoğlu’nun bulunduğu yerlerde kameraları kapatan sıradan güvenlik görevlilerinin, bunu çok doğal bulduğuna işaret ediyor.
Le Meridien’deki toplantıda kamera bantlanmasının gerekçesi genelde daha önce İmamoğlu’nun görüntülerinin servis edilmiş olması diye açıklanmış.
Üç farklı ifadede, koruma ekibinde olanlar şunları söylemiş:
Özgür Türkmen:
“Kameranın bantlanarak görüntünün engellenmesinin sebebi çalıştığım süreç boyunca başkan beyin daha önce medyaya özel görüntülerinin servis edilmesinden ötürü koruma ekibi ve protokol ekibinin almayı gerek gördüğü önlemler doğrultusunda daha önce şahit olduğum için bahse konu otelde söz konusu salonun ve o katın o gün başkan beye tahsis edildiğini görüntüdeki kameranın ise başkan beyin istirahat edeceği kıyafetlerini değiştireceği ve yemek yiyeceği alanın kapısını direk görmesi sebebiyle önceden alınan uygulamalardaki gibi bu sebeple kamerayı kapattım.”
Emin Türe:
“Kamera görüntülerini kapatmamdaki amaç İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyla alakalı basına herhangi bir şekilde yanlış görüntü servis edilmesine karşı önlem almaktır. Daha önce de söylediğim üzere ben bunun yasaya aykırı olmayan basit bir işlem olduğunu düşünüyordum. İşe başladığım andan itibaren benden daha tecrübeli personellerden böyle gördüğüm için ben de rutin bir uygulama olarak başkanın basına kötü amaçlı görüntüsünün servis edilmesini önlemek amacıyla kameraları kapatıyordum.”
Mustafa Akın:
“12/10/2024 tarihli görüntülerde valizler içerisindeki şeyler jammer cihazlarıdır. Başkana yönelik olası saldırıları engellemek maksadıyla bu şekilde önlem aldık. Sadece bu otelde değil, başkanın yapmış olduğu görüşmelerde ya da belediye binasının bulunduğu alanlar dışında bombalı saldırıları önlemek için bu tedbirleri alıyorduk. 12/10/2024 tarihli görüntülerde başkanın kimle görüştüğünü hatırlamıyorum ancak geçmişte bazı otel ve restoranlarda yapmış olduğu görüntüler basına yansıdı ve farklı lanse edildi. Buna önlem almak için görüşme yaptığı alanı gösteren kamerayı kapatmayı tercih ettik. Otelin yüzlerce kamerası vardır. 1 kamera dışında hiçbirine dokunmadık. Yine jammerdan dolayı iletişim aksamadı.”
İddianamede, Yeni Şafak’ın yazdığı 12 Ekim’deki toplantıya garson kılığında girmeye çalışan emniyet güçlerinden bahsedilmemiş. 12 Ekim ve 8 Ekim’de yapılan toplantıların “Le Meridien Otel’in kamera kayıtlarının incelenmesi neticesinde” elde edildiği belirtilmiş.
Hemen not düşmek gerekir: İmamoğlu’nun jammer kullanması, kanuna aykırı. Jammer kullanımı, yalnızca Milli Savunma Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, MİT gibi resmî güvenlik kurumlarına izinle veriliyor. EGM bu süreçte “belediye başkanları ve belediyelerin jammer kullanacak kurumlardan olmadığı” açıklamasını yapmıştı. Ancak yasa hükmünde suç teşkiline yönelik bir ifade ya da tanım yok. Başkalarının haberleşmesini engellemek suç, ancak cihazı kullanmak suç olarak sayılmıyor.
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik “bavul” görüntüleri gündem olduğunda bir basın açıklaması düzenleyerek, İmamoğlu’na suikast iddialarını hatırlatmış “Özel koruma kararı var. İçişleri Bakanlığı tarafından koruma kararı ve kendisine tahsis edilmiş dört polis koruması var” diyerek tehditler alan birinin jammer kullanabileceğini dile getirmişti.
Yine de biz bu tartışmayı kenara bırakalım ve kullanımı suç olarak ele alalım, karşı taraf, yani devlet de kanuna uymuyor.
Tüm bunların, “İmamoğlu çevresi zinhar suçlu değildir” anlamına gelmediğini bir kez daha vurgulayalım. Daha sonraki yazılarda ele alacağımız, özellikle patronlarla girilen akçeli ilişkilerde suç unsurları olduğuna dair kuvvetli şüpheler uyandırıyor iddianame. Ayrıca, Aziz İhsan Aktaş iddianamesini incelediğimiz yazı dizimizde de dile getirdiğimiz gibi, pek şüphemiz de yok, Türkiye’de belediye işleri böyle dönüyor.
Başka bir sorun var: Bu iddianame, bu haliyle, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için tehdit içeriyor.
CHP'nin avukat desteği sunması suç sayıldı
“Gizlilik içindeler” diye anlatılan üçüncü başlığa gelelim: Avukatlar.
İddianame, temelde şunu söylüyor: İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan, diğer avukatları örgütledi ve gizliliği korumak için tüm şüphelileri susturmaya çalıştı.
Fakat, buna kanıt olarak gösterdikleri, esas olarak itirafçı Adem Soytekin’in anlattıkları. Soytekin, henüz 19 Mart’taki operasyon yapılmadan önce İmamoğlu çevresinin (tıpkı tüm Türkiye gibi) operasyondan haberdar olduğunu, toplantılar yapıldığını ve bu toplantılarda Pehlivan’ın savunma stratejisini organize ettiğini anlatıyor.
İtirafçı Soytekin’in uzun ifadesindeki şu bölümü savcılık çok önemsemiş ki kalınlaştırmış:
“Mehmet Pehlivan bu konuşmasında herkese hangi avukatın atandığının belli olduğunu, bana Onur'un atandığını, İBB'de gözaltına alınacak bürokratlara da hangi avukatların atandığının belli olduğunu, ifadelerde neler konuşulacağının belirlendiğini, belediye bürokratlarının tutuklanması halinde hepsine maddi yardım yapılacağını, herkese operasyonun siyasi olduğunu, ifade vermeyeceklerini söylemesi şeklinde öğütleme yapıldı.”
Fakat, bu zaten bir siyasi parti gibi örgütlü bir yapının avukatının, iyi bir avukatsa yapması gereken hazırlık!
Ama savcılığa göre, insanları savunmak için avukat ayarlamak dahi suç. Bunu en açık ortaya koyan, yine savcılığın çok önemseyip kalınlaştırdığı, Soytekin’in ifadesindeki şu bölüm:
“Şuan dosya kapsamında tutuklu bulunan Nezahat Kurta da tutuklu bulunduğu Kütahya Ceza İnfaz Kurumuna CHP Kütahya İl Başkanlığı br avukat göndererek bir ihtiyacı olup olmadığını sormuş, kendisinin hiçbir suretle bir şey talep etmemesini kimseye gebe kalmamasını ilettim. Cezaevindeki sistemi bu şekilde yürütmekteler.”
CHP’nin belediyesine operasyon yapılıyor, gözaltına alınıp tutuklanan bir kişiye CHP teşkilatı avukat desteği sunuyor, savcılık bunu suç sayıyor. Olsa olsa, böyle organizasyon işlerinde pek beceriksiz olan CHP teşkilatının takdir edileceği bir durum, suç örgütü göstergesi oluveriyor.
En büyük dert, Soytekin’in ifadesinden alınan kısmın başlangıcı için seçilen cümlede saklı:
“Söz konusu operasyon çok öncesinden duyulduğu ve Ekrem İMAMOĞLU başta olmak üzere Av. Mehmet Pehlivan tarafından sistemdeki tüm aktörler uyarıldığı için şuan ve operasyon esnasında nakit para bulunamamıştır.”
Savcılık bir türlü en büyük suç kanıtı olacak parayı bulamıyor. Bulamamasını anlatmaya çalışıyor. Bu sırada, avukatları hedefe koyuyor.
İddianame, bu kez Hamit Serkan Balbal’ın ifadesinden aktarıyor. Hani şu “Çocuklar Duymasın” dizisinde “Dar gömlek” lakaplı karakteri oynayan vasat altı oyuncu. Daha önce Barış Terkoğlu’nun şüpheli ilişkilerini yazdığı Balbal’ın ifadesinde savcılık bu kez şu kısmı kalınlaştırıyor:
“Murat [Kapki] gözaltına alındıktan sonra eşi Feyza Hanım ile telefonda konuşan Avukat Mehmet Pehlivan 'Biz her şey organize ediyoruz, tutuklanan herkese avukat gönderiyoruz. Konu kontrolümüz altında, rahat olun' demiş.”
Suç mu bunlar şimdi? Akın Gürlek ve ekibine göre, suç. Çünkü Gürlek ve ekibi, aslında savunma istemiyor. Gürlek’e göre dünya, savcıların ayaklarının önüne serilmeli.
Herkes her bilgisini devlete vermeli. Öyle antin kuntin mesajlaşma uygulamaları kullanmamalı, en fazla WhatsApp’ta takılmalı, hatta mümkünse damadın platformuna kaydolmalı. Savcı sabahın köründe milletin evine polis gönderdiğinde, gözaltı kararı yokken, “ifadeye çağrılma” varken, insanlar “e tamam, müsait zamanımda gelirim, madem gözaltı kararı yok, hadi gidin” dememeli, tıpış tıpış karakola gitmeli. Hakkında gözaltı kararı bile olmayan kişi “serbest bırakılırken” polis telefonuna el koymaya karar verince “tabii ki memur bey/hanım, koskoca Başsavcı istemiş, buyrun kurcalayın” demeli.
Tüm bu operasyon süreci boyunca Gürlek ve ekibinin pratikleri, yargının sacayaklarından avukatları tamamen, hakimleri de kısmen yok saydıkları bir tablo ortaya çıkardı.
Bizzat bu yazının yazılması, bunun kanıtı. Akın Gürlek ve ekibi iddianameyi hazırladı, daha mahkeme kabul etmeden, yani aslında henüz ortada bir iddianame bile yokken, basına yolladı. Belki mahkeme reddedecek, olan masumiyet karinesine olacak, ne gam! Yeni dönemde Başsavcılığımız zaten Twitter hesabına sahip, mahkeme kararı alınmadan, avukatlar savunma yapmadan, yargısız infaz yapıp tüm topluma servis ediyor.
İmamoğlu iddianamesi, uzun süre incelenecek. Avukatları savunma verecek, kamuoyu bilgileri teyit edecek, gerçeğin en azından bir kısmı öğrenilecek.
Fakat iddianamenin yalnızca İmamoğlu çevresini yargılamadığının farkına varılmalı. Dar hedefi İmamoğlu’ndan kurtulmak olan bu siyasi operasyon, Türkiye’de vatandaşın siyaset yapmasına, en temel haklarına da müdahale niteliği taşıyor.
/././
soL



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder