T-24 "Köşebaşı + Gündem" -14 Kasım 2025-


 Emniyet’te “C” kod alarmı: C kodlu koruma polislerinin görev yerleri değiştirildi -Tolga Şardan- 

Garson adlı gizli tanığın verdiği bilgilerle oluşturulan FETÖ fişlemelerinde "C" kodlaması alan ve halen Emniyet teşkilatında ‘yakın koruma’ görevini yerine getiren polisler, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın talimatı sonrasında farklı birimlerde görevlendirildi. Neden önemli kişilerin yakın koruma polislerinin görev yerleri değiştirildi? “C” kodlaması olan amir ve müdürler de yer değiştirecek mi?

Ankara’da bir süredir haklarında yakın koruma kararı bulunan önemli kişilerin bazılarının koruma polisleri değiştirilmeye başlandı.

Sadece Ankara’da değil elbette. İstanbul Emniyeti’nde de benzer durum var.

Pek görülmemiş uygulamayla ilgili yaptığım araştırmada, görev değişikliği yapılan koruma polislerinin ortak bir özellikleri olduğunu fark ettim. Koruma görevinden alınan epeyce polis olduğu ifade ediliyor.

Hepsi, Garson adlı gizli tanıktan -aslına bakarsanız, Garson’un da gerçek kimliğini hemen herkes biliyor artık, sadece kâğıt üzerinde ‘gizli tanık’- elde edilen Gülen cemaatinin tüm emniyet teşkilatına yönelik belli döneme kadar yaptığı fişleme ya da kodlama uygulaması çerçevesinde “C” koduna sahip olmaları.

“C” kodunun karşılığı emniyetin raporlarına şöyle geçmiş durumda: “Geçmişte FETÖ sohbetlerine dahil olan ancak güncel olarak irtibat kurulamayan kişiler.”

C kodu emniyet içindeki işleyişte 17-25 Aralık 2013 süreci içinde değerlendirilmiyor. Gerekçesi ise, geçmişte Fetullah Gülen cemaatinin sohbetlerine katılmalarına karşın 17-25 Aralık sürecinden önce cemaatle irtibatlarını kesmiş olmaları.

Bu kodlamada “C” harfinin verilmesinin sebebi, emniyetin hazırladığı raporlarda “cemaat” ve toplanmak anlamında kullanılan “cem” kelimesinin kullanılması.

Garson’un fişlemelerinde geçen “C” kodunun alt açılımları da mevcut. CA, C?, CB, CC, CD, CE, CF, CAKT şeklindeki kodları, fişlemeyi açıklayan adli ve idari soruşturmalarda yer almakta.

MİT’in kısa süre önce İçişleri Bakanlığı’na dolayısıyla Emniyet Genel Müdürlüğü’ne teslim ettiği ve personelin daha önceki yıllardaki konumunu ortaya koyan yeni bilgilerden sonra teşkilattaki “C” kodlarına yönelik uygulamada değişikliğe gidilmesi dikkat çekici.

Bu arada emniyet içinde “C” kodlu olarak halen görev yapan personel sayısı yaklaşık 30 bin dolayında.

Böylesi çok sayıda ve şimdilerde “sarı renkli” olarak tanımlanan söz konusu personelin teşkilatta görev yapmasına olanak sağlanması, 15 Temmuz 2016’dan sonra İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu dönemine denk geliyor.

Soylu’nun, kendi görev döneminde ortaya çıkan tabloyu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a iletmesi ve fişleme kodunun 17-25 Aralık öncesinde sonuçlanması nedeniyle göreve devam etmesi öngörülen “C” kodlu polislerin öncelikle “yakın koruma” görevlerinden çekilmesi için il emniyet müdürlüklerine talimat verildi.

Talimatı veren bizzat İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya.

Yakın koruma görevinden çekilen polisler, halen teşkilatta. Farklı birimlere kaydırıldılar.

Bu noktada konuşulması gereken sorular var. Öncelikle neden önemli kişilerin yakın koruma polislerinin görev yerleri değiştirildi?

Peşinden ikinci soru: Neden polis memurlarının görev yerleri değiştirildi? “C” kodlaması olan amir ve müdürler de yer değiştirecek mi?

Mesela, halen üç kentte -hem de bu kentler ülkenin önemli kentleri arasında- il emniyet müdürlüğü yapan polis müdürlerinin “C” kodlu olduğu biliniyor. Söz konusu üç üst düzey polis müdürünün akıbeti ne olacak?

* * *

Yürekleri yakan ve 20 aileye ateş düşüren kazanın sorumlusu kim?

Azerbaycan’ın Gence kentinden havalanan ve Merzifon’daki Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait hava üssüne inmeyi planlayan C-130 tipi askeri uçağın düşmesiyle 20 asker şehit oldu.

Kazayla birlikte 20 ailenin ocağına ateş düştü. Cenazelere ulaşıldığı ve ülkeye getirilmeye çalışıldığı ifade edilirken Milli Savunma Bakanlığı, “Türk Silahlı Kuvvetleri envanterindeki C-130’ların kullanımının durdurulduğu”nu duyurdu dün öğle saatlerinde.

Bakanlığın açıklamasıyla birlikte doğal olarak “böylesi bir kuşku varsa söz konusu uçağın / uçakların neden kullanıldığı” ve “bu kararın neden 20 şehit verildikten sonra alındığı” sorularının sorulması, yanıtlarının alınması elzem hale geldi.

Kazanın oluşundan itibaren söz konusu C-130’un sürekli bakımının yapıldığı bilgisi kamuoyuna yansıtıldı.

Yine bakanlık açıklamasına göre; uçakta herhangi bir mühimmat taşınmadığı, sadece personel bulunduğu, uçağın 2012’de ihtiyaç fazlası olması sebebiyle Suudi Arabistan’dan satın alındığı, 2014’de modernizasyonuna başlandığı ve 2022’de uçuşlara başladığı ifade edildi.

Bakanlık açıklamasında akıllardaki sorulara makul yanıtlar verilse de tek doğru, 57 yaşındaki uçağın düştüğü ve içindeki 20 askerin şehit olduğudur!

Yaşanan vahim kazanın gerekçesinin elbette bir izahı olacaktır. Ancak bir de sürecin sorumluluğu var kuşkusuz. Ve bu süreçten sorumlu olanlar var tabii ki.

Yanı sıra, TSK’ya ait kargo uçağında neden uzun yolcu uçuşu yapıldığının yanıtı da önemli. Tasarruf tedbiri mi uygulandı? “Uçak boş dönmesin” yaklaşımıyla yolcu uçağında yolculuk yapması gereken “kalifiye personel” kargo uçağıyla mı yola çıkarıldı?

Sonuçta, F-16’ların bakımında görev yapan 10’dan fazla yetişmiş askeri personel kaybedildi.

Kara kutu çözülecek, raporlar hazırlanacak, savcılık soruşturma başlatacak. Herhangi bir sorumlu ya da sorumlular bulunacak mı hep beraber göreceğiz.

Bu arada yaşanan dramatik bir durum var.

Uçağın bağlı bulunduğu 222. Filo şehit cenazelerinin naklinde görev yapan bir filo.

Ne acıdır ki 222. Filo bu kez cenazelerin toprağa verileceği yerlere, en yakın havaalanlarına kendi mensuplarının cenazelerini taşıyacak.

Kazada yaşamını yitiren 20 askerin ayrı yaşam öyküleri var. Ancak isimlerini vermeden iki personelin öyküsünü de aktarayım.

Ekipte yer alan iki personel, 15 Temmuz 2016’daki FETÖ’nün başarısız darbe girişimi sırasında Ankara’daki ünlü Akıncı Hava Üssü’nde görevliydi. O gece üste yaşananlar nedeniyle tutuklandılar, yargılandılar ve beraat ederek aklandılar.

Geçen yıl da yeniden Hava Kuvvetleri’nde göreve kaldıkları yerden başladılar. Uçak kazası bu askerin yaşam öyküsünü sona erdirdi ne yazık ki.

* * *

Ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonundan çıkan “tek cümlelik” takipsizlik kararı

Kamuoyunda büyük eleştiri alan İstanbul’da ünlülere yapılan uyuşturucu operasyonunu hatırlayacaksınız.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İstanbul Jandarma Komutanlığı’yla beraber yürüttüğü “ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonu” çerçevesinde isimleri açıklanan yedi şüpheli hakkında savcılık, geçen hafta takipsizlik kararı verdi.

Dosyanın şüphelisi olarak kayıtlara giren, gözaltına alınan ve daha sonra suçsuz oldukları anlaşılan şüpheliler Ceren Moray OrcanDemet Evgar BabataşDuygu Özaslan MutafHadise AçıkgözMert YazıcıoğluÖzge Yamantürk ve Zeynep Meriç Aral Keskin hakkındaki takipsizlik kararına ulaştım.

Soruşturmayı yürüten ve jandarmaya gözaltı talimatı veren savcılığın, yedi şüpheli hakkındaki takipsizlik kararı sadece “bir cümleden” oluştu.

Savcılık kararı aynen şöyle:

“Şüpheli şahıslardan alınan kan / saç numunelerinde Adli Tıp Raporuna göre herhangi bir uyuşturucu veya uyarıcı madde kullandıklarına dair delil tespit edilemediğinden şüpheliler hakkında kamu davası açmayı gerektirecek ölçüde delil bulunamadığı anlaşıldığından şüpheliler hakkında CMK 171-172. maddeleri gereğince kovuşturmaya yer olmadığına.”

Savcılık talimatıyla yapılan gözaltılar sırasında yaşananlar zihinlerde henüz tazeliğini koruyor.

Madem adli soruşturma açılmasını sağlayacak delil bulun(a)madıysa böylesi davullu zurnalı operasyonla insanların gözaltına alınmasının ve mağdur edilmesinin gerekçesini hem Adalet Bakanlığı hem de İçişleri Bakanlığı açıklayabilir mi?

/././

 İddianame siyaset yapmayı cezalandırmak istiyor -Mehmet Y.Yılmaz- 

Savcı, CHP’yi seçmenin iradesini etkilemeye yönelik müdahalelerde bulunmakla suçluyor ki siyasi parti faaliyetleri de zaten tam olarak bu amaçla yapılır. İmamoğlu iddianamesindeki bu bölüm, iktidar partisine karşı siyaset yapılmasından hoşlanılmadığının ve bunun cezalandırılmak istenmesinin bir örneği.

"Millet İradesine Sahip Çıkıyor" mitingi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisini o kadar başarılı buluyor ki Türk milletine bir beş yıl daha hizmet etmek için adeta yanıp tutuşuyor!

Gerçi bütün iktisadi ve sosyal veriler ortada bir başarı yok diye bağırıyor ama bunu daha sonra konuşuruz.

Erdoğan’ın bu isteğinin doğal sonucu olarak, olası rakip Ekrem İmamoğlu’nun tasfiye sürecinde yeni aşama, hakkındaki iddianamenin açıklanması oldu.

Savcının hazırlayıp mahkemeye gönderdiği iddianameden öğrendik ki savcı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na da “bildirimde” bulunmuş.

“Bildirim” gibi kibar bir ifade kullanılmış ama yapılan işi “ihbar” kelimesi daha iyi açıklıyor.

Önce iddianameden bu bölümü okuyalım:

“Soruşturma dosyamız kapsamında yapılan tespitler ışığında, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülke genelinde ve yerelde gerçekleşen seçimlerin güvenilirliğine ve seçmenin iradesini etkilemeye, demokratik düzeni etkilemeye yönelik, sistematik ve süreklilik arz edecek şekilde müdahalede bulunduğu anlaşılmakla, Cumhuriyet Halk Partisi hakkında Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifası için Cumhuriyet Başsavcılığımızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunulmuştur.”

Gördüğünüz gibi 65 kelimelik tek bir cümle bu.

İddianamedeki bazı cümlelere göre “cüce cümle” bile sayılabilir! İddianameyi başından sonuna okuyup, karar verecek hâkimlerin Allah yardımcısı olsun!

Savcılık iddianamedeki bu ihbarın “CHP’nin kapatılması ile ilgili olmadığını” açıkladı ama Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin başlığı şu: Anayasadaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması.”

  1. madde şöyle başlıyor: Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı;”

Noktalı virgülden sonraki üç bentte hangi hallerde bir siyasi partinin kapatılacağına karar verileceği anlatılıyor.

Yani savcılığın neyi yalanladığını anlayabilmiş değilim; iddianame CHP’nin kapatılmasına yönelik bir “bildirim” ya da “ihbar” da içeriyor!

Tabii Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu “bildirimi” ciddiye alabilmesi için savcının önce iddialarını kanıtlaması gerekiyor. Bakalım nasıl olacak, göreceğiz.

Savcılığa göre CHP, genel ve yerel seçimlerde seçim güvenilirliğine ve seçmenin iradesini etkilemeye yönelik müdahalelerde bulunmuş. “Demokratik düzeni etkilemeye” çalışmış.

Üstelik bunu hem sistematik yapmış hem de sürekli olarak yapmış.

Bizim ülkemizde seçimleri “hâkim gözetiminde siyasi partiler” yönetir.

YSK’dan başlayarak sandık kurullarına kadar sistem böyle işler.

İtirazlar ilçe seçim kurullarından başlayarak YSK’ya kadar ulaşan bir silsile içinde yapılır, değerlendirilir, karara bağlanır.

Yani diyeceğim o ki savcılığın CHP ile ilgili iddiasının birinci bölümü yani “seçim güvenilirliğini sistematik olarak etkileme çabası” boş laftan ibaret.

YSK bu seçimlerle ilgili bir sorun görmemiş olmalı ki mazbataları vermiş; kimisi milletvekili olmuş, kimisi belediye başkanı, meclis üyesi.

Savcının iddiasının ikinci bölümünü okurken kusura bakmasın ama elimde olmadan kahkaha atmışım.

Savcı, CHP’yi seçmenin iradesini etkilemeye yönelik müdahalelerde bulunmakla suçluyor ki siyasi parti faaliyetleri de zaten tam olarak bu amaçla yapılır.

Anayasa’ya göre siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, seçmenleri etkilemek için serbestçe propaganda yapabilirler.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 3. maddesi de siyasi partilere “açık propaganda hakkı” veriyor.

“Tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayacaklarını” vurguluyor.

Yani seçmenin iradesini kendi partilerine yöneltmeye çalışmak suç değil tam tersine siyasi partilerin yapması beklenen işlerden biri.

Bunun istisnası şu olabilir: Seçmenin iradesini etkilemek için seçmenin kafasına silah dayarlarsa, elde sopa kapısında beklerlerse filan.

Erdoğan rejiminin serbest siyasi faaliyetten hazzetmediğini biliyoruz.

Polisin ve jandarmanın siyasi parti binalarına asılan afişlere bile müdahale yetkisini kendisinde görmesi bunun göstergelerinden biri.

Parti toplantılarının sanki yasa dışı gösteri yapılıyormuşçasına engellenmesine yönelik müdahaleler de başka gösterge.

Zaten Kobani Davası gibi büyük çaplı davalar da serbest siyasi faaliyetin engellenmesine yönelik olarak açılan davalardı.

İmamoğlu iddianamesindeki bu bölüm, iktidar partisine karşı siyaset yapılmasından hoşlanılmadığının ve bunun cezalandırılmak istenmesinin bir örneği.

Bugün içinde yaşadığımız rejimi, Rusya, Çin, Kuzey Kore, Özbekistan gibi ülkelerden ayıran en önemli şey serbest seçimler ve siyasi faaliyetlerin serbest olması.

Bunları da yasaklamaya kalkarsanız, rejimin adı değişir.

O tür rejimlere ne isim verildiğini söylemek istemem.

Bir demokraside bunu söylemek elbette suç değildir ama kim bilir, belki de bir demokraside yaşamıyoruzdur!

/././

 'Suça sürüklenen çocuklar’ düzenlemesi 11. Yargı Paketi’nden çıkarıldı, komisyon kuruluyor -Ceren Bayar-Çocuklara değil, çocukları kullanan çetelere verilen cezalar artırılacak.


Suça sürüklenen çocuklar düzenlemesi 11. Yargı Paketi’nden çıkarıldı. AKP kaynakları, ‘suça sürüklenen çocuklar’ konusunu da kapsayacak, "çocukların üstün yararını gözeten çalışmalar yapacak bir araştırma komisyonu kurulacağını" söyledi.

15 yaşındaki Ahmet Minguzzi'nin yaşıtları tarafından öldürülmesiyle birlikte daha yoğun tartışılmaya başlanan düzenleme, 11. Yargı Paketi taslağında yer almıştı. Taslakta yer alacağı açıklanan düzenlemeyle 15-18 yaş arası suça sürüklenen çocuklara verilen hapis cezasının artırılması öngörülüyordu. Suça sürüklenen çocuklar düzenlemesi, çocuk hakları alanında çalışma yürüten sivil toplum kuruluşları tarafından eleştirilirken, düzenlemenin çocuğun üstün yararına ve anayasaya aykırı olduğu yorumu yapılmıştı.

AKP, düzenleme hayata geçmeden önce konunun Meclis’te kurulacak bir araştırma komisyonunda ele alınmasına karar verdi. İlgili düzenlemenin komisyonun çalışmalarına ve hazırlanacak rapora göre yeniden ele alınacağı ve Meclis gündemine getirileceği ifade edildi.Kaynaklara göre komisyon, çocukların eğitimden sağlığa tüm sorunlarının ele alınacağı bir çalışma yürütecek.

Çocuklara değil, çocukları kullanan çetelere verilen cezalar artırılacak

Çetelere; örgütlü suç kapsamında verilen cezanın iki katına çıkarılması düzenlemesi ise pakette yer alacak. Kaynaklar, çocuklara değil çocukları kullanan çetelere verilen cezanın artırılacağını söyledi. Paketin önümüzdeki hafta Meclis’e sunulması bekleniyor.

***

 Yunan Hava Kuvvetleri'nin C-130 paylaşımı büyük tepki topladı, gönderiyi silip taziye yayımladılar 

Türkiye, Azerbaycan-Gürcistan sınırında Türk Silahlı Kuvvetlerine ait C-130 kargo uçağının düşmesi sonucu şehit olan 20 askeri için yas tutarken Yunan Hava Kuvvetleri,  skandal bir paylaşım yaptı. Yunan Hava Kuvvetleri, "Günün fotoğrafı" ifadeleriyle C-130 nakliye uçaklarının bir fotoğraflarını paylaştı. Tepkiler sonrası paylaşımı silen Yunan tarafı daha sonra taziye yayımladı.  https://t24.com.tr/haber/yunan-hava-kuvvetleri-nin-c-130-paylasimi-buyuk-tepki-topladi-gonderiyi-silip-taziye-yayimladilar,1275946

***

 Vergide zam ve faizler düşürüldü: Gecikme zammı ve faizi nasıl uygulanacak?-Murat Batı- 

Gecikme zammından 2025 yılında hedeflenen 98 milyar liradır ve şu ana kadar ilk altı aylık tahsilat tutarı açıklandığından hedeflenenin neredeyse yarısına yakını ilk altı ayda tahsil edilmiş. 2026 yılında yaklaşık yüzde 65 artış hedefiyle 162 milyar liraya çıkarılmış. Bugün itibariyle oranın düşmesi bu hedefin gerçekleşmesini zora sokacak gibi duruyor.

Bugünkü Resmi Gazete’de yer alan 10556 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı  ile gecikme zammı oranı aylık yüzde 4,5’ten yüzde 3,7’e; Seri:C Sıra No:9 Tahsilat Genel Tebliği ile de tecil faizi yıllık yüzde 48’ten yüzde 39’a düşürüldü. Bu iki oran bugünden itibaren geçerli olacak.

Daha da önemlisi gecikme faizi, pişmanlık zammı ve izaha davet zammı gibi müesseseler kendi kanunlarında doğrudan "gecikme zammı oranı kadar uygulanır" denildiğinden bu oranlar da otomatikman gecikme zammı oranı kadar artmış düşmüş oldu.

En son 21 Mayıs 2024’te 8484 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile gecikme zammı aylık yüzde 3,5’ten 4,5’e yükseltilmişti.

Nedir gecikme zammı?

Vergi, SGK prim borcu dâhil birçok amme alacağı için uygulanan gecikme zammı, 6183 sayılı Yasa m.51’de düzenlenmiştir. Maddeye göre amme alacağının kanuni süresinde ödenmemesi durumunda ödenmeyen kısmına her ay için yüzde 3,7 gecikme zammı uygulanacak. Buna göre, ödenmemiş vergi borçları, SGK prim borçları gibi envai çeşit kamu borcunun ödenmemesi durumunda ödenmeyen kısmına bugünden itibaren aylık yüzde 3,7 gecikme zammı uygulanacak.

Özetle vergi borcunuz var ve ödemezseniz, bu borcunuz her ay gecikme zammı oranı kadar artırılarak tahsil edilecek.

Örneğin 2025 Kasım ayı sonuna kadar emlak verginizin ikinci taksitini ödemeniz gerekiyor ama ödemediniz. Ödemediğiniz her ay için gecikme zammı ile birlikte tahsil edilecek. Varsayalım bu emlak verginizi, 2026 5 Mart’ta öderseniz Aralık birinci ay olmak üzere 3 ay 5 günlük gecikme zammı da ödemeniz gerekecek. Yani emlak vergisi borcunuz (ikinci taksit tutarı) 10 bin TL ise 5 Mart itibariyle 10 bin TL emlak vergisiyle birlikte ayrıca 1.172 TL de gecikme zammı ödemeniz gerekecek. 

Daha da önemlisi gecikme zammı, vergi borcuyla birlikte vergi ziyaı cezası varsa bu ikisinin toplamı üzerinden hesaplanacaktır.

Ay ortasında değiştirilen gecikme zammı oranı nasıl uygulanacak?

6183 sayılı Yasa m.51 uyarınca Cumhurbaşkanı kararıyla aylık gecikme zammı oranının yeniden belirlendiği durumlarda, gecikme zammı hesaplamasında;

Aylık Esasa Göre: Aylık esasa göre gecikme zammının hesaplanacağı bir aylık süre içindeki bir tarihte oran değişikliği yapılırsa -ki bugünkü gibi-, bu bir aylık sürenin tamamına eski oran (yüzde 4,5) uygulanacaktır.

Günlük Esasa Göre: Ay kesirleri için gecikme zammının hesaplanması günlük esasa göre yapıldığından, Cumhurbaşkanı Kararının yürürlüğe girdiği gün dahil olmak üzere -yani 13 Kasım 2025- sonraki günler için yeni oran (yüzde 3,7), yürürlük tarihinden önceki günler için ise eski oran (yüzde 4,5) uygulanacaktır.

Yani günlük hesaplamalarda 12 Kasım ve önceki günler için yüzde 4,5; 13 Kasım ve sonraki günler için ise yüzde 3,7 oranı uygulanacaktır.

Aylık hesaplamalarda ise Kasım ayının tamamına yüzde 4,5 (eski oran) uygulanacak. Yeni oran (yüzde 3,7) 1 Aralıktan itibaren uygulanacaktır.

Gecikme zammı oranının tarihsel seyri

Gecikme zammı ülkemizin ekonomik koşullarına göre farklı oranlarda uygulandı. Gecikme zammı oranı 1996’da aylık yüzde 15’e kadar yükselmişti. 2000 yılı sonrasında ise özellikle enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde aylık yüzde 10, yüzde 7 gibi oranlara kadar çıktı.

Aşağıdaki tabloda son 26 yılda uygulanan gecikme zammı oranlarını görebilirsiniz.

Gecikme zammı 21 Temmuz 2022 tarihinde yüzde 1,6’dan yüzde 2,5’e; 14 Kasım 2023’te yüzde 3,5’e; 21 Mayıs 2024’te ise yüzde 4,5’e yükseltilmişti ve bugün itibariyle de artık aylık yüzde 3,7 uygulanacaktır.

Gecikme zammı oranı düşüşü gecikme faizini de otomatik düşürecektir

Gecikme faizi, VUK m.112’de düzenlenmiştir. Gecikme faizi verginin tahakkuku ile ilgilidir. Yani tahsil aşamasına gelinmeden sadece tahakkuku geciken vergiler için gecikme faizi hesaplanır.

Gecikme faizi oranı, gecikme zammına bağlandığından gecikme zammı oranı ile aynıdır. Yani gecikme zammı oranı değiştiğinde gecikme faizi de aynı oranda (yüzde 4,5’ten yüzde 3,7’ye) değişecektir.

Gecikme zammı oranı düşüşü pişmanlık ve izah zammını da otomatik düşürecektir

Mevzuatımızda gecikme faizi, pişmanlık zammı ve izaha davet zammı gecikme zammı oranına bağlanmıştır. Yani gecikme zammı oranında yapılan bir değişiklik, pişmanlık zammı ve izaha davet zammını da otomatik olarak aynı oranda ve yönde değiştirecektir.

Özetle gecikme zammı düşüşü gecikme faizini, pişmanlık zammını ve izah zammını da otomatikman yüzde 4,5’ten yüzde 3,7’ye düşürmüş olacaktır.

Tecil faizi de düştü

6183 sayılı Kanun bazı durumlarda amme alacağının tahsilatını gelecekte de olsa tahsil etmek ve mükellefleri ekonomik zorluklar altında ezdirmemek için mükelleflere çeşitli imtiyazlar sunmaktadır. Bu imtiyazlardan bir tanesi de tecildir. Amme borçlusunun borcunu süreye yayarak (en çok 36 aya) taksitlendirme imkânı sunan bu uygulama süresince ne gecikme zammı uygulanmakta ne de haciz işlemleri yapılmaktadır. 6183 sayılı Yasa m.48’de düzenlenen tecil, vergi borcunun ertelenmesidir.

Yani devlet, borcunu ertelerim ama faizini alırım der. İşte bu faize tecil faizi denir. Tecil faiz oranı 21 Temmuz 2022 tarihinden itibaren yıllık yüzde 15’ten yüzde 24’e; 14 Kasım 2023’te de yüzde 36’ya; 21 Mayıs 2024’te yüzde 48’e yükseltilmişti. Bugünden itibaren de yıllık yüzde 39 oldu.

Aşağıdaki tabloda son 26 yılda uygulanan tecil faiz oranlarını görebilirsiniz.

Gecikme zammı tahsilatı ne durumda?

Gecikme zammından 2024 yılında 62 milyar 485 milyon lira; 2025 yılının ilk altı ayında ise 44 milyar lira tahsil edilmiş. 2025 yılında hedeflenen 98 milyar liradır ve şu ana kadar ilk altı aylık tahsilat tutarı açıklandığından hedeflenenin neredeyse yarısına yakını ilk altı ayda tahsil edilmiş.

2026 bütçe kanun teklifinde ise hedeflenen gecikme zammı tutarı 162 milyar liradır. Yani 2025 yılı bütçe kanununda hedeflenen 98 milyar liraydı ve 2026 yılında yaklaşık yüzde 65 artış hedefiyle 162 milyar liraya çıkarılmış.

Bugün itibariyle oranın düşmesi bu hedefin gerçekleşmesini zora sokacak gibi duruyor. Ve muhtemelen Cevdet Yılmaz önümüzdeki yıl bütçe görüşmelerinde bürokrat ve uzman arkadaşlar bunu doğru tahmin edemediler diye yine bir açıklama yapacak.

Kuvvetle muhtemel basında sıklıkla faiz ve zamların yüksek olduğu, Merkez Bankasının faiz düzenlemesi yaptığı, gecikme zammı ve faizinin de buna uygun olması gerektiği gibi etkenler Şimşek’i gecikme zammı oranını düşürmek zorunda bıraktı.

Özetle bütçe gelir tahmini yapılırken bu oranın düşürüleceği pek öngörülmemiş. Hatta sanıyorum Maliye’nin birçok bürokratına da sürpriz oldu ve onlar da muhtemelen bizimle birlikte Resmi Gazete’den bu değişikliği öğrenmişlerdir.

/././

 Arz enflasyonu, Venezuela örneği ve ABD tehdidi -Ercan Uygur- 

Trump Maduro’yu devirmek için her yolu denemeye başlıyor. Ancak şimdiye kadar başarılı değil; yaptırımların ve ambargoların derecesini arttırıyor. Tüm bu tehditler sonunda Venezuela’da enflasyon sürekli yükseliyor. IMF, enflasyonun 2026’da yüzde 500’ü aşacağını öngörüyor.

trump maduroAskeri nakliye uçağımızın Gürcistan’da düşmesi, teknoloji bilgisi yüksek 20 genç askerimizin şehit olması hepimizi çok üzdü ve düşündürdü. Bu uçak bir saldırı sonucunda mı düştü? Açıklamalara göre bu olasılık var ve tespit edilebilir.

Eldeki bilgilere göre daha büyük bir olasılık uçağın eski olması nedeniyle kaza kırıma uğraması. Bu uçak 57 yaşında. Daha önce Suudi Arabistan ordusunda 34 yıl hizmet vermiş. 2002 yılında Türkiye satınalmış ve 23 yıldır Türk Silahlı Kuvvetlerinde kullanılıyor.

Uçak Türkiye’de elektronik ve dijital anlamda yenilenmiş. Ancak gövdesi, kontroller yapılmasına karşılık, yenilenmemiş. Böyle bir bilgi yok. Suudi Arabistan 34 yıl kullandıktan sonra bu uçağı hizmetten çekmiş ve Türkiye’ye satmış. Türkiye neden almış, neden kullanmış?

Tasarruf önlemleri ve enflasyon

Çünkü, yeni nakliye uçakları edinmek yerine, eski uçakları alıp yenilemenin maliyeti daha düşük. Amaç tasarruf etmek. Tasarruf nedense hep ülke savunması, eğitim, sağlık gibi konularda akla geliyor. Hatırlıyorum, PKK’nın yollara mayın döşediği dönemde mayından yeterince koruyacak zırhlı araçlar kullanılmazdı. Yine tasarruf nedeniyle olmalıydı. Sürekli şehit haberleri alırdık.

Halbuki yine hartırlıyorum, bir önceki Diyanet İşleri Başkanı tam altı adet makam aracı kullanırdı ve bunlardan birisi son model zırhlı Mercedes marka idi. Neden zırhlı araç, neden onlarca maiyet ile yurt dışı seyahatleri? Şimdiki başkanın makam arabası sayısı azaldı mı acaba?

Ancak biliyoruz ki Türkiye, dünyada en çok makam arabası olan ülkedir. Ayrıca biliyoruz ki, Türkiye, dünyada en çok başkanlık sarayı olan ülkedir. Üstelik bu saraylar hep iridir, ihtişamlıdır.

Dikkat edelim, bu istatistikler kamu tasarruf önlemlerinin alındığı dönemlere ilişkindir. Ama biliyoruz ki, itibardan tasarruf olmuyor. Sahi, sözde bile olsa tasarruf önlemlerini neden alıyoruz? Enflasyonu düşürmek için. Enflasyon düşüyor mu?

Bu soruya TCMB son enflasyon raporunda yanıt vermiş: “Özetle, olumsuz hava koşulları ve arz yönlü unsurlar neticesinde gıda fiyatları üzerinde yukarı yönlü baskılar artmıştır.” Enflasyon Raporu IV (s. 29). TCMB burada bir arz enflasyonu olduğunu ima ediyor, ama açıkça söylemiyor.

Tarım dışında da “Toplam talep koşullarının zayıfladığı ve çıktı açığının dezenflasyonist bölgede olduğu tahmin edilmektedir. ... Mevcut Rapor döneminde reel kredi kullanımı (kur etkisinden arındırılmış) ise belirgin bir değişiklik sergilememiştir.” Enflasyon Raporu IV (s. 29).

Madem talep koşulları zayıfladı, neden enflasyon düşmüyor? Yine akla arz enflasyonu gelmez mi?

Arz enflasyonu açıklaması yerine TCMB iki konuya daha yöneliyor. Birincisi bekleyişlerin bozulması, ki yine bozulan arz koşulları ile de ilgili olabilir.

İkincisi, Türkiye’de hanehalkının tasarruflarını altın biriktirme yoluyla değerlendirmesine ve altın fiyatlarının hızlı yükselmesine dayanıyor. Bu ikisi servet etkisi yoluyla talebi arttırıyor. Evet ama bu durumda arz enflasyonu yine konu dışında kalıyor.

Şimdi kısaca arz enflasyonunu açıklayalım. Bu konu çok yeni değil, ama konuyu Covid-19 nedeniyle ilk olarak öne çıkaran Joseph Stiglitz’dir. (Stiglitz ve Regmi, Aralık 2022).

Stiglitz, küresel salgın sırasındaki ve hatta sonrasındaki enflasyonun fazla talepten değil, arz yetersizliğinden ve talep bileşimi değişmesinden kaynaklandığını açıklıyor. Bu nedenle para politikasının enflasyonu düşürmede etkisinin sınırlı, maliyetinin yüksek olacağını söylüyor. 

Arz enflasyonunu verilere dayanarak açıklayanlar da var. Bunlardan en önemlisi Shapiro (Şubat 2024). Basit olarak ifade edersek, talep artışı olduğunda aynı yönde hem fiyat değişmesi (enflasyon), hem de talebi karşılamak üzere üretim değişmesi (artışı) vardır.

Buna karşılık arz enflasyonunda fiyat değişmesi ile arz (veya üretim) değişmesi ters yönde olur. Arz veya üretimin azaldığı durumlarda fiyatın yükseldiği, enflasyonun arttığı gözlenir. Shapiro, bu ters yönlü değişmeleri ABD ekonomisi için sektörler düzeyinde göstermiştir.    

Arz ve talep enflasyonları elbette aynı zamanda olabilir. Bu arada, arz enflasyonu satıcı enflasyonuna (sellers inflation) koşullar bakımından benzese de farklıdır. Karıştırmamak gerekir.   

Arz enflasyonu ile son dönemde Başkan Trump önderliğinde ABD’nin Venezüalla’ya uyguladığı yaptırımları ve askeri tehditleri birleştirmek istiyorum. ABD son haftalarda Venezuela’yı savaş gemileri, bombardıman uçakları ve Karayipler Denizinde bombaladığı balıkçı tekneleriyle sürekli tehdit ediyor. Uyguladığı yaptırımlar ve amabargolar da ayrı.    

Trump Venezuela’yı neden hedef alıyor ve Venezuela enflasyonunu nasıl etkiliyor?

Önce ABD-Venezuela ilişkilerinin tarihine ve bu ilişkiler bağlamında doğal kaynakların etkisine kısaca bakalım.

Venezuela dünyada “kanıtlanmış toplam petrol rezervi” en yüksek olan ülkedir. Suudi Arabistan ve İran rezerv bakımından ikinci ve üçüncü sıradadırlar. Buna karşılık Venezuela’nın üretimi ve özellikle ihracatı çok daha düşüktür. Halbuki Venezuela petrol gelirine çok bağımlıdır.

Örneğin, 2023’te Venezuela’nın toplam petrol rezervi 303,2 milyar varil, ihracatı 4,1 milyar dolardır. Aynı yıl Suudi Arabistan’ın toplam rezervi 267,2 milyar varil, ihracatı 181,2 milyar dolardır. Çünkü Venezuela ABD’nin ambargoları ve yaptırımları nedeniyle üretim de ihracat da yapamıyor. 

ABD resmi kaynakları, önce 2000’ler başında Başkan Hugo Chavez döneminde, sonra da “sözde” başkan Maduro döneminde ABD-Venezuela ilişkilerinin çok gerildiğini açıklıyor. Congressional Research Service (4 Haziran 2019). Neden?

Nedeni şu: Chavez 1998’de yapılan seçimle başkan seçildikten sonra, 1999’dan başlayarak Venezüalla’nın petrol kaynaklarını ve altın madenlerini devlet kontrolüne alıyor. Halbuki o zamana kadar tüm bu kaynaklar ABD şirketleri tarafından işletilmektedir.

ABD bunu kabullenemiyor. Sık sık Venezuela yönetimini darbe ile devireceği söylentileri ortaya çıkıyor. Chavez, kendisinin birkaç kez süikastten kurtulduğunu açıklıyor. Ancak öyle anlaşlıyor ki, örneğin 1973’te Şili’de olduğu gibi, ABD Venezuela’da askeri darbe yapacak uygun kişiler bulamıyor veya Venezuela idaresi buna fırsat vermiyor.

Bu süreçte Venezuela Küba’ya yaklaşıyor. Chavez önce sosyalist, sonra da Marksist olduğunu açıklıyor. ABD tüm bunlara kızgınlığını bildiriyor. Chavez 2013’te Küba’da vefat ediyor ve yerine partisinde ve başkanlıkta yardımcısı da olan Nicolas Maduro seçiliyor.

Daha önce de Chavez ve Maduro’ya ve yönetimdeki bazı kişilere yaptırımlar uygulayan ABD, Trump başkan olduktan sonra bu yaptırımları genişletiyor. Trump, 2017’den başlayarak Venezuela devlet petrol şirketi PDVSA’ya yaptırımlar uyguluyor.

Yaptırımların gerekçesi resmi belgelerde şöyledir: “Çünkü Venezuela’da insan hakları ihlalleri, demokrasi eksikliği, yolsuzluk ve uyuşturucu ticareti vardır.” Congressional Research Service (4 Haziran 2019).

Bu resmi açıklama elbette genel kabul görmüyor. Bu arada ABD basını soruyor: “Trump neden insan hakları ihlalleri ve yolsuzluğun çok olduğu, demokrasinin eksik olduğu Rusya ve Türkiye gibi ülkelere yumuşak davranıyor? Neden Venezüalla’ya farklı ve çok sert davranıyor?” Business Insider ( 22Mayıs 2018).

Resmi yanıtlar yine gerçek nedenleri söylemiyor elbette. ABD yaptırımları ile petrol üretimi ve ihracatı hızla düşen Venezuela’da yıllık tüketici enflasyonu Aralık 2017’de yüzde 862,6, Şubat 2019’da yüzde 345000 olmuştur. Venezuela yoğun bir hiperenflasyon dönemine girmiştir.

Trump’ın ilk başkanlık döneminde (2017-2020) kendisine yaptırımları başlatmasını ve sonra genişletmesini söyleyen, Trump’a ulusal güvenlik danışmanı gibi önerilerde bulunan Marco Rubio’dur. Marco Rubio, Küba’dan Florida, ABD’ye göçen bir aileden geliyor.

Bu ailenin Küba’da Batista döneminde kumarhane sektöründe yatırımları vardır. Castro Küba’da bir devrimle iktidara gelince, Rubio ailesi bu yatırımları kaybetmiştir. Bu nedenle Rubio ailesi solcu, devrimci siyasete çok nefretle bakıyor.

“Marco Rubio, 1950’lerde başlayan soğuk savaş yıllarının siyasetçisidir, antikomünist, anti-sosyalist siyasete büyük nefreti vardır.” The Atlantic (4 Kasım 2025) ve The New Statesman (1 Kasım 2025). 

ABD’nin Venezuela’ya yaptırımları ve ambargoları birinci Trump döneminden sonra, 2022 sonlarından başlayarak bir miktar gevşedi. Başkan Joe Biden döneminde, örneğin ABD petrol şirketi Chevron’a Venezuela’da sınırlı ölçüde üretim yapma ve üretimini ABD’ye ihraç etme izni verildi.

Bu izinlerle birlikte döviz kurları ve döviz hareketleri ile ilgili kurallar da gevşetildi. Sonuçta Venezuela’da enflasyon hızla düştü. Tablo 1’de ABD’nin üretim ve ihracat yaptırımları ile artan veya azalan Venzüella yıllık tüketici enflasyonu var. Ayrıca Trump’ın her türlü desteğini alan, başkanının ideoloik dostu olan Arjantin enflasyonu da karşılaştırma amacıyla yer alıyor.

Tablo 1: Venezuela ve Arjantin’de Yıllık Tüketici Enflasyonu (Kaynak: BCV ve BCRA)

Tabloda görüldüğü gibi, Venezuela’yı ABD yaptırımları ve ambargoları sıkıştırdığında enflasyon yükseliyor, gevşediğinde Venezuela enflasyonu hızla düşüyor. Yani, arz yükselebildiğinde enflasyon azalıyor, arz düştüğünde enflasyon yükseliyor.

Bu inişler-çıkışlar, Trump’in ikinci başkanlık döneminde bir kez daha açıkça görülüyor. Trump ikinci döneminde Venezuela’ya yaptırımları ve ambargoları arttırmakla kalmıyor, ek olarak bu ülkeyi askeri bakımdan da bütün gücüyle köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Bu kararların alınmasında devreye yine sol nefretiyle Marco Rubio giriyor.

Trump, ikinci döneminde ABD’nin Venezuela büyükelçisine bu ülkeyle bir anlaşma yolu bulmasını söylüyor. ABD şirketlerinin ürettim ve ihracat için yine devreye girmesini istiyor. Bir orta yol çözümü bulunmuş, yaptırımlar, ambargolar gevşetilecek iken Rubio Trump’a şunu söylüyor:

“Venezuela Başkanı Maduro bir narkotik çete başkanıdır ve bu çete ABD’ye her yolla uyuşturucu sevkiyatı yapıyor. Özellikle deniz yoluyla uyuşturucu gönderiyorlar.” The Atlantic (6 Kasım 2025).

Böylece Trump Maduro’yu devirmek için her yolu denemeye başlıyor. Ancak şimdiye kadar başarılı değil; yaptırımların ve ambargoların derecesini arttırıyor. Örneğin, Venezuela’dan petrol ithal eden ülkelerin ABD’ye ihracat yolunu kapatıyor, çok yüksek gümrük tarifeleri getiriyor.

Tüm bu tehditler sonunda Venezuela’da enflasyon sürekli yükseliyor. Venezuela Nisan 2025 sonrasında enflasyon verilerini yayımlamıyor. IMF, 2025 sonunda enflasyonun yüzde 270 dolayında olacağını tahmin ediyor. Enflasyonun 2026’da yüzde 500’ü aşacağını öngörüyor.

Bir yandan Venezuela’da etkin bir yönetim olmadığı, uzun zamandır petrole bağımlı bir ekonomi olduğu anlaşılıyor. Ancak ABD’nin de Venezuela’da petrol ve diğer kaynaklarına çökmek adına davrandığı, keskin bir arz enflasyonu yarattığı, bu yolla halkı yönetime karşı kışkırttığı bellidir. Son 10 ay içinde ABD, Venezuela balıkçı teknelerinde 67 kişiyi uyuşturucu kaçakçısı diye öldürmüştür.  

Kaynaklar:

Business Insider (22 Mayıs 2018) Why Trump Treats Venezuela Differently Than Russia-Turkey Strongmen.

https://www.businessinsider.com/why-trump-treats-venezuela-differently-than-russia-turkey-strongmen-2018-5

Congressional Research Service (4 Haziran 2019) Venezuela: Background and U.S. Relations

https://www.congress.gov/crs_external_products/R/PDF/R44841/R44841.18.pdf

The New Statesman (1 Kasım 2025) “Is the US going to war in Venezuela?”

https://www/.newstatesman.com/international-politics/2025/11/is-the-us-going-to-war-in-venezuela

Shapiro, Adam H. (Şubat 2024) Decomposing supply-and demand-driven inflation.

Federal Reserve Bank of San Francısco, Workıng paper serıes,2022-18

https://www.frbsf.org/economic-research/publications/working-papers/2022/18/

Stiglitz Joseph ve Ira Regmi (Aralık 2022). The Causes of and Responses to Today’s

Inflation Roosevelt Institute

https://rooseveltinstitute.org/publications/the-causes-of-and-responses-to-todays-inflation/#:~:text=The%20Roosevelt%20Institute%20hosted%20a%20webinar%20to%20discuss,driven%20by%20supply%20shocks%20and%20sectoral%20demand%20shifts.

The Atlantic (4 Kasım 2025) Venezuela’s Grim Prospect

https://www.theatlantic.com/international/2025/11/venezuela-maduro-trump-bombings/684801/

https://www.bbc.com/news/articles/c709rwxzx9yo

The Atlantic (6 Kasım 2025) Why Venezuela?

https://www.theatlantic.com/international/2025/11/venezuela-maduro-trump-bombings/684801/

/././

 CHP’ye kapatma ve “25 asırlık” ceza: Seçimi kaybedeceğinin kanıtı -Yalçın Doğan- 

Bugün AKP’nin seçimi kaybetmesi büyük olasılık. En güçlü rakibi CHP’yi tasfiye etmek peşinde. CHP’nin kapatılmasıyla ilgili “Yargıtay’a bildirimin” altında iktidarı kaybetme kaygısı bas bas bağırıyor. Yabancı yatırım gelmeyecekmiş, yerli fabrikalar yurt dışına taşınıyormuş, işsizlik artıyormuş, yoksulluk daha da derinleşecekmiş, ne gam!

chp

“İddianame 2014 yılında İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığından başlıyor, otuz yıl önce aldığı üniversite diplomasının usulsüz olduğu iddiasına kadar gidiyor.

Madem diplomada usulsüzlük vardı, o tarihte neden dava açmadınız?..

Beylikdüzü’nde madem rüşvet iddiası vardı, o tarihte neden dava açmadınız?..

Bu iddianame insanlara tuzak kurmaktır, bir kişi bir firmada kar etmiş, o kişiyi kar etmekle suçluyor, o parayı şurada kullanmış olmasını suç saymış!..

Olmayan suçlar yaratılmış, iddianame vasfı yok.

Ekonomik ve mali suçlar yaratılmış.

Ayrıca olağan ve yasal siyasi faaliyetler suç sayılmış.”

Ekrem İmamoğlu ve 402 kişi hakkındaki iddianameyle ilgili düşüncesini sorduğum, İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz’in ilk tepkisi böyle, devam ediyor:

“Mecburuz, biz iddianameyi okuyacağız, okuyacağız da...

İlgili ağır ceza mahkemesi 3 bin 900 sayfalık iddianameyi on beş günde nasıl okuyacak?..

Mahkemenin 3 bin 900 sayfayı on beş gün içinde okumuş olduğuna kim inanacak?..

Bir iddianamenin net, açık ve ulaşılabilir olması gerekiyor. Ağır ceza mahkemesi 15 gün içinde 3 bin 900 sayfaya nasıl ulaşacak?..

Sonra da, iddianameyi kabul ya da reddedecek!..”

Fikret İlkiz ekliyor:

“Türkiye böyle bir iddianame görmedi.”

Büyük şansa sahip

En çarpıcı manşeti BirGÜN atıyor. İmamoğlu için 2 bin 430 yıla kadar istenen cezaya göndermede bulunuyor:

“Erdoğan’a Karşı Çıkana 25 Asır.”

Adı iddianame ama, “25 asırlık ceza” isteminin kendisi aslında fiili bir kanıt!..

Neyin kanıtı?..

Cumhurbaşkanlığı seçiminde İmamoğlu’nun büyük şansa sahip olduğunun kanıtı.

“25 asırlık cezaya” ek...

Açılan her davaya mutlaka bir de siyasi yasak eklenmesinin başka açıklaması yok.

Demek ki, iktidar sahipleri seçime girerse, İmamoğlu’nun kazanacağından çok emin!..

Büyük tehlike

Dünya basını da böyle değerlendiriyor.

Amerikan The Wall Street Journal: “İmamoğlu’nun asıl suçu Türk seçmenler üzerindeki popülaritesi.”

Alman Der Spiegel: “Kurgulanmış, tutarsız, siyasi kaygılarla beslenen bir iddianame.”

Alman General Anzeiger: “Absürt bir tiyatro, siyasi hesaplaşmadan ibaret.”

Amerikan The New York Times: “Erdoğan’ın yargı üzerindeki etkisini pekiştiren yeni bir örnek.”

İngiliz The Guardian: “Ülke muhalefetine yönelik siyasi darbe.”

Reuters Haber Ajansı: “CHP’ye siyasi darbe.”

Dünyanın en etkili ekonomik gazetelerinden İngiliz Financial Times farklı bir tehlikeye işaret ediyor:

“Siyasi nedenlerle hazırlanmış, olağan dışı bir iddianame. Bu dava Türkiye’nin siyasi istikrarını ve yatırım güvenliğini uzun yıllar etkileyebilir.”

İddianameyi hararetle alkışlayan yandaşları geçiniz, iktidar sahipleri nasıl bir ateşle oynadıklarının ne ölçüde farkında?.. Bu uyarıların ne ölçüde farkında?..

İddianame dünya basınının aklını başına getiriyor, 19 Mart’tan bu yana ekonomik ve siyasi tehlike çanlarına ilk kez bu ölçüde işaret ediliyor.

Parti kapatmak

AKP insanı titreten demokrasi nutuklarıyla “parti kapatmaya karşı” olduğunu her fırsatta ilan ediyor. Kendisi de, bir ara o tehlikenin ucuna kadar geliyor. Dersini alıyor, 2015’te parti kapatmayı zorlaştıran Anayasa değişikliğine öncülük ediyor.

Şimdi bir parantez...

12 Eylül 1980 askeri darbesini başından sonuna kadar Ankara’da yaşamış bir gazeteci olarak...

Halkın belli bir çoğunluğu “darbeyi destekliyor.” Darbenin sağ-sol çatışması biçiminde artan terörü sonlandırdığına inanıyor. O terör sağ-sol çatışması mıydı, yoksa arkasında başka güçler mi vardı, halk onu pek düşünmüyor.

O destek nereye kadar sürüyor?..

16 Ekim 1981’de askeri darbenin siyasi partileri kapatmasına kadar!..

12 Eylül diktatörlüğü yirmi siyasi partiyi kapatıyor.

Kapatmayla birlikte, destek bir anda düşüyor, “Arsa temizlendi” yazılarına, “Huzur namlunun ucunda” manşetlerine rağmen.

Bugün AKP’nin seçimi kaybetmesi büyük olasılık. En güçlü rakibi CHP’yi tasfiye etmek peşinde. CHP’nin kapatılmasıyla ilgili “Yargıtay’a bildirimin” altında iktidarı kaybetme kaygısı bas bas bağırıyor.

Yabancı yatırım gelmeyecekmiş, yerli fabrikalar yurt dışına taşınıyormuş, işsizlik artıyormuş, yoksulluk daha da derinleşecekmiş, ne gam!..

Yeter ki, “bizim iktidarımız” devam etsin!..

/././

Yasa dışı bahis soruşturması nasıl amacına ulaşır?-Tuğrul Akşar- 

Türkiye’deki bahis soruşturması, yalnızca bireysel hataları değil, kurumsal yönetim, finansal şeffaflık ve etik kültür açısından da yapısal eksikleri göz önüne seriyor. Türk futbolu için bugünkü kritik sorun “kimin suçlu olduğunu” aramaktan daha çok, “bu sistemin bir daha aynı hatayı tekrarlamaması” için nasıl bir yapısal değişim ve dönüşüme gidilmesi gerektiğine odaklanmalıdır

yasa dışı bahis

TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) tarafından 2025 Ekim’inde başlatılan yasa dışı bahis soruşturması, Türk futbol tarihinin en kapsamlı etik ve disiplin soruşturmalarından biri olarak gündemdeki yerini aldı.

Soruşturma nasıl başladı, nasıl gidiyor?

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu 27 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada “571 aktif hakemden 371’inin bahis hesabı bulunduğu, 152’sinin aktif olarak bahis oynadığı” bilgisini paylaştı.[1]

Soruşturma, önce hakemler üzerinden başladı; ardından futbolcular, kulüpler ve sporun diğer paydaşlarına doğru genişletildi. TFF açıklamalarında yaklaşık 3.700 futbolcunun inceleme altında olduğunu ifade etti.[2]

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla ilgili olarak “yasa dışı bahis oyunları hakkında sürekli ve kararlı bir mücadele yürütülmektedir” diyerek soruşturmanın derinleştirileceğini duyurdu.[3]

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarafından yürütülen ve ilerleyen zamanda Cumhuriyet savcılığı soruşturmasına dönüşen yasa dışı bahis soruşturmasında:

  • 1024 futbolcu (Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig düzeyinde),
  • 371 hakem, bunlardan 152’si aktif bahis oynadığı iddiasıyla,
  • Bazı kulüp yöneticileri ve teknik personel,
  • 3 bin 700 civarında futbolcu şu anda inceleme altında bulunuyor.

Bu isimlerin bir kısmı Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk edildi ve tedbirli olarak futboldan uzaklaştırıldı.

  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, toplam 21 kişi için yakalama/emir çıkardı.
  • Bu kişiler arasında 17 hakem, bir Süper Lig kulübünün başkanı, bir eski kulüp sahibi ve bir dernek eski başkanı yer alıyor.
  • Bu kişilerden en az 18’i gözaltına alındı.
  • Süper Lig kulüplerinden birisinin başkanı ile bazı hakemler ve soruşturmayla ilişkisi bulunan bazı kişiler tutuklandı.

TFF hakemler için ayrı bir disiplin dosyası açtı. Bunun yanısıra  UEFA süreci de yakından izliyor. Gerekirse, “Integrity Unit” [4] devreye girecek.

Soruşturmanın parasal yönü ile Savcılık ve Masak ayrıca ilgileniyor. Bu kapsamda, Kulüplerin ve liglerin mali yapıları da ayrıca MASAK tarafından denetlenmeye başlandı.

Soruşturmanın giderek genişlemesi, 2.Lig ve 3.Lig maçlarının 2 hafta ertelenmesine yol açtı.

Savcılıkça sürdürülen soruşturma öz itibariyle; futbolcuların, hakemlerin, yöneticilerin ve futbol ekosistemi içindeki diğer kişilerin yasa dışı bahis platformlarında işlem yaptığı veya bahis oynadığı iddialarına dayanıyor.

Bu durum, TFF’nin Disiplin TalimatıFIFA ve UEFA Etik Kuralları ve Türk Ceza Kanunu’nun 228. maddesi (yasa dışı bahis ve kumar suçları) kapsamında ciddi bir ihlal olarak değerlendiriliyor.

Soruşturma devam ederken belirsizliğini koruyan durumlar

  • Soruşturmaya konu veriler kamuoyuyla kısmen medya aracılığıyla paylaşılmasına karşın, sürdürülen soruşturmaya ilişkin henüz ortada savcılıkça düzenlenmiş bir iddianame bulunmuyor.
  • Bazı futbolcular ve hakemler kendilerinin suçsuz olduklarını, kimlik bilgilerinin izinsiz kullanıldığını ileri sürüyor.
  • Tam cezalar, isim listeleri ve kulüplerin üzerindeki etki henüz tamamlanmış değil.
  • Soruşturmaya dahil edilen kulüplerin yönetimleri, suçlanan oyuncular ve hakemler kişilik haklarının korunmasında gereken özenin gösterilmediği gerekçesiyle TFF hakkında suç duyurusunda bulundular.

Soruşturma Türk futbolunu nasıl etkileyecek?

Bu soruşturma, Türk futbolunun güvenilirliğinietik bütünlüğünüuluslararası itibarı ve ekonomik sürdürülebilirliğini olumsuz etkileyebilecek bir niteliğe sahip bulunuyor.

Özellikle, üst düzey klasman hakemlerinin ve oyuncularının bahis oynamaları başta Süper Lig olmak üzere, diğer alt liglerin ve oynanan maçların sonuçları hakkında önemli kuşkuları da beraberinde getiriyor. Bu durum önümüzdeki günlerde Türk futbolunda sistemsel bir krizin de habercisi olma olasılığını da bünyesinde taşıyor.

TFF’nin açıklamaları sağlıklı olmaktan uzak

TFF’nin yaptığı açıklamalar sağlıklı olmaktan uzak görünüyor.

Özellikle soruşturma kapsamında ismi geçen kişi ve kurumların kişisel ve kurumsal haklarına ilişkin “masumiyet karinesi”nin çiğnenerek, kişisel ve kurumsal bilgilerin kamuoyuyla paylaşılması, TFF’nin bu konuda etik davranmadığı yönünde eleştirilere neden oluyor.

Özellikle bu konuda Avukat Mert Yaşar’ın gündeme getirdiği önemli hukuksal konular, soruşturmanın yürütülmesi aşamasında önemli hukuksal ihlallere yer verildiğini ortaya koyuyor.[5]

Diğer taraftan dünyanın tüm liglerinde hakemler ile bahis şirketleri arasında aşılmaz bir set olmasına karşın, Nihat Özdemir’in başkan olduğu dönemde TFF ile misli.com arasında altı yıl önce yapılan anlaşma sonucu, TFF’nin  hakemlere adı geçen bahis sitesi üzerinden ‘veri tabanında maçları izleyebileceklerine' ilişkin yönlendirmesine yönelik ileri sürülen iddialara TFF’nin sessiz kalması ise soruşturmanın  daha baştan sağlıklı yürütülmesini engelliyor.

Türkiye’de spor bahsi soruşturmasının arka planında çok katmanlı yapısal, ekonomik, yönetimsel ve kültürel dinamikler yer alıyor. Aşağıda başlıca etkenleri, soruşturmanın gelişimini ve hangi yapısal zafiyetlerin bu duruma zemin hazırladığını özetliyorum.

Bahis skandalının yapısal temelleri

Futbolumuzda patlayan bahis skandalının arka planında ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik, finansal, sosyolojik, hukuksal koşulların ve politik iklimin büyük etkisi bulunuyor.

Bu soruşturma bize şunu gösteriyor: Bu skandal sistemin en derinindeki çatlakları, ekonomik dinamikleri hatta kültürel çürümeyi ayna gibi yüzümüze yansıtıyor. Burada mesele sadece birkaç kişinin hatası değil, karşımızda  kurumsal yönetim zafiyetleri var, ekonomik baskılar ve yozlaşmış bir spor kültürü var. Hepsi iç içe geçmiş durumda. Bu olumsuzluklar zaman içinde sistemsel bir çürümeye de neden olmuş durumda. Doğal olarak sporsever yurttaş şimdi izlediği oyunun adil bir oyun olduğuna nasıl inanacak? Maçı yönetmesi gereken hakem, yönettiği maça bahis oynuyor; takımı için ter dökmesi gereken oyuncu oynadığı maça bahis oynuyor. Çok katmanlı bir sorunsal ile karşı karşıya kalan Türk futbolu içinde bulunduğu bahis bataklığından nasıl sıyrılabilecek? Bunu yapabilmeye gücü ve yeteneği var mı?

Artık bahis skandalı bizim bir iç meselemiz olmaktan çıkmış durumda. Tüm Avrupa radarını bu soruşturmaya ve Türk futboluna çevirmiş durumda. Yani, itibarımız masada.

Bu süreci soruşturan TFF diğer taraftan bu süreci şeffaf yönetmemekle; masumiyet karinesi ilkesini ihlal etmekle suçlanıyor. En evrensel hukuk ilkesi olan “suçu ispat edilene kadar kişi masumdur” hukuk kuralının TFF tarafından ihlal edildiği ileri sürülerek, bazı kulüp ve oyuncular tarafından TFF hakkında suç duyurusunda bulunulmuş olması da ortaya trajikomik bir durumu çıkartıyor. Gerçekten de çok tuhaf bir durumla yüz yüzeyiz. Soruşturma yürüten yapıya dair en ufak bir şüphe varsa, soruşturma zaten daha baştan sakattır. Soruşturmadan çıkacak sonuçlar, kamuoyu vicdanında asla kabul görmez. Bu güvensizliğin temelinde çok daha somut çok daha skandal bir iddia var ki, yıllar önce TFF bir bahis şirketi ile işbirliğine giderek, hakemlerini bu bahis şirketi verileri üzerinden maç takibi yapmaya yönlendirmiş.

Yani, dünyanın her yerinde federasyonlar ile bahis şirketleri arasında Çin Seddi örülürken, burada bizzat federasyonun hakemleri bir bahis sitesine yönlendiriyor olması, bir çıkar çatışmasını da beraberinde getiriyor. 

Bu durum bugünkü sorunu çözmeye çalışan kurumun, aslında sorunun bir parçası olduğunu bize gösteriyor. Bu da, haliyle TFF’nin böyle bir ortamda yürüttüğü soruşturmanın ne kadar adil işleyeceğine dair insanlarda ciddi bir şüphe uyandırıyor.  Bu ise doğal olarak akla şöyle bir soruyu getiriyor. “Siz bu işi çözebilecek misiniz yoksa bu soruşturma birilerine aklamak için göstermelik bir süreç mi olacak?

Ekonomik, politik, finansal ve sosyolojik zafiyetler

Başta gelir dağılımı dengesizliği olmak üzere, içinde bulunduğumuz olumsuz ve sürdürülemez ekonomik politikalar nedeniyle toplumun önemli bir katmanı, bu ekonomik ve mali sorunlar altında eziliyor. Gelir yetersizliği içinde bulunan bu kesimlerin içinde, çektikleri ekonomik ve finansal problemden kurtulabilmek için çıkışı, bu tür kazanç yollarında arayan milyonlarca insan bulunuyor. Bu kapsamda bugün ülkemizde yasal bahis oynayanların sayısı 7 milyon kişiye[6]; yasa dışı bahis oynayanların sayısı da 12 milyon kişiye ulaşıyor.[7] Buna göre yaklaşık 19-20 milyon kişi bir şekilde bahis oynuyor. Yani, toplumun %23’ü bahis sektörüyle organik ilişki içinde.

Yine, spor camiasındaki bazı aktörlerin ücret, hakem ödemeleri, altyapı destekleri gibi finansal kaynaklarda baskı altında olması, etik dışı alternatif gelir yollarına yönelmeyi teşvik etmektedir.

Ülkemizde ücret ve gelir dengesizlikleri, etik dışı kazançlara yönelimi artırıyor.

A. Evrensel hukuk kurallarının çalışmamasının neden olduğu olumsuzluklar

Son yirmibeş yıllık süreç içinde yaşamın tüm alanlarında evrensel hukuk normlarının uygulanmasında yer verilen olumsuzluklar, parasal ve hukuksal takibin yeterli olmadığı yasa dışı bahis sektörünün ülkemizde daha da yaygınlaşıp büyümesine neden olmuştur. Zaten ekonomik ve finansal sorunların altında ezilmekte olan insanların kolayca yönlenebilecekleri bu sektöre karşı yetersiz kalan hukuksal denetim ve yaptırımlar bu sektöre olan ilgiyi artırmıştır. Bu bağlamda ülkemizde yasa dışı bahis sektörünün büyüklüğü son yirmibeş yılda yüz kat artarak 50 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. 

Kolay yoldan ve daha fazla para kazanabilme anlayışının egemen kılınmaya çalışıldığı bir eko-politik sistemde, yasa dışı bahis dünyası her zaman ilgi ve çekim noktası olmuştur. yasa dışı bahis dünyasının büyüklüğü ve parasal akımlarının izlenebilirliğinin zayıf olması, “kazanma” beklentisi ile spor paydaşlarını riskli faaliyetlere çekmektedir.[8]

Yasa dışı bahsin boyutu

United Nations Office on Drugs and Crime (UNODC) tarafından yapılan değerlendirmeye göre, illegal spor bahis piyasasının yıllık olarak yaklaşık 350 milyar USD ile 1,7 trilyon USD arasında işlem hacmine sahip olabileceği tahmin edilmektedir.[9]

Türkiye’de illegal bahis sektörünün büyüklüğünün yaklaşık 25 Milyar Dolar (1 Trilyon TL) düzeyinde olduğu tahmin edilmektedir.[10] Bu alanda tam tutarın kesin olarak tespiti zor olmakla birlikte, bir başka tahmine göre ülkemizde yıllık yasa dışı bahis miktarı 50 Milyar dolar civarındadır. [11]

Türkiye’de resmi, yıllara göre ayrıştırılmış yasa dışı bahis hacmi verisi bulunmamasına karşın, çeşitli medya/araştırma/kitap tahminleri birbirinden farklılıklar gösterse de yıllık yasa dışı bahis gelişimi son 25 yılda tam yüz kat artarak 500 Milyon dolar mertebesinden 50 Milyar dolar düzeyine yükselmiştir.[12]

B) Yönetsel ve denetimsel boşluklar

Mevcut sistemde hakem, futbolcu ve kulüp çalışanlarının bahis kayıtlarının yeterince sistematik şekilde takip edilmediği anlaşılıyor. TFF’nin bu konuda üzerine düşen yönetsel ve denetimsel sorumluluğunu yeterince yerine getirmediği görülüyor. Diğer yandan kulüpler, federasyon ve denetleyici kurumlar arasında koordinasyon veya şeffaflık eksikliğinin bulunması da, bu sektörün futbola daha fazla kök salmasına neden olduğu gözlemleniyor.

Ortada devasa bir yasal boşluk ve denetimsizlik bulunuyor. Hal böyle olunca hem sektörde bahis oynayan sayısı, hem de oynanan bahis tutarı astronomik artıyor. Bu bir tesadüf değil.  Bu durum denetim mekanizmalarının iflas ettiğinin, yaptırımların caydırıcı olmadığının en net kanıtı olarak karşımıza çıkıyor…Yani kolay para kazanma vaadi büyük, yakalanma riski de düşükse bu tür yasa dışı faaliyetlerin patlaması kaçınılmazdır.

Yönetim süreçlerinde şeffaflığın düşük olması, etik temelli denetim kültürünün yerleşmemiş olması futboldışı bir unsur olan yasa dışı bahsin futbolu bir kanser gibi sarmasına sebep olmuş; asalak bir sektör olarak varlığını artırarak devam ettirmiştir. [13]

Veri analizine dayalı bütünlüklü izleme sistemlerinin TFF nezdinde bulunmayışı, bu türden futbol dışı hareketlerin gelişimine ve filizlenmesine olanak sağlarken, her türlü manipülasyona da bilerek ya da bilmeyerek zemin hazırlanmış oluyor.

TFF ve kulüplerin kendi içindeki yönetsel zafiyetler de bu işin filizlenmesine olanak ve ortam sağlıyor. Şeffaflıktan uzak mali yapıların olması, kimin ne kadar para aldığının, paranın nereye gittiğinin belli olmaması bahis sektörünün ekmeğine yağ sürüyor.

Oysa, modern futbolda her şey veri analizi ile takip ediliyor. Bahis oranlarında anormal bir dalgalanma olduğunda, herhangi bir hakem maçlarda sürekli şüpheli kararlar verdiğinde, gelişmiş sistemler bunları anında tespit edip uyarı veriyor. Bizde ise bu tür teknolojiye dayalı proaktif denetim sistemlerinin olmaması, bu işi yapanların elini kolunu sallayarak hareket etmesine olanak tanınıyor. Bu anlamda yasa dışı bahis, futbolu bir kanser gibi içten içe kemiren asalak bir sektöre dönüşüyor.

C) Gelişmemiş spor kültürü ve etik yoksunluk

Sporda rekabetçi kültür ülkemizde yok etmeye, etik değerleri aşındırmaya yönelik bir karaktere sahiptir. Rekabet kültürü bu anlamda ülkemizde yeterli bir rekabet olgunluğuna erişememiştir. Taraftar tüketici ise bu kültürün vandalist bir ögesi konumundadır. Diğer taraftan, spor dışı haksız uygulamalarda “herkes yapıyor” tarzındaki, davranışsal anlayış, toplumsal algılar, sporun içinde etik dışı davranışlara karşı toleransı yükseltmektedir.  Bu da şike, doping, yasa dışı bahis, teşvik vb. anti-futbol unsurlarının futbola sirayet etmesine sebep olmaktadır. yasa dışı bahsin toplumsal varlığını bireyler bazında devam ettirebilmesi bu koşulların kaçınılmaz bir sonucudur.

Bahis oynamanın “önemsiz bir eğlence” olarak görülmesi, spor etik kültürünü aşındırıyor.

Eğitim, etik davranış ve profesyonellik anlayışının sporun tüm katmanlarında yeterince yaygınlaşmamış olması bu tür soruşturmalara zemin hazırlıyor.

D) Kurumsal bütünlük ve risk yönetimi

Spor organizasyonlarının, bahis riski, maç manipülasyonu gibi tehditlere karşı risk yönetimi stratejilerinin eksik veya zayıf olmasının yanısıra, Ulusal ve uluslararası spor federasyonlarının (örneğin UEFA/FIFA) bütünlük (integrity) standartlarının geçerli şekilde uygulanmaması da bu soruşturmaya zemin hazırlayan olumsuzluklardan birisidir.

E) Şeffaflığın sağlanamamış olması

Şeffaflığın en düşük olduğu sektörlerin başında futbol ekonomisi gelir. Başta kulüp denetimleri ve mali yapılara ilişkin şeffaflık sorunu yaşanırken; diğer yandan hakem atamaları ve oyuncu transferleri gibi konularda yaşanılan yetersiz şeffaflık, bu tür olumsuzluklara ortam hazırlamakta, futbolda risklerin artmasına yol açmaktadır.

Bu skandal Türk futbolunu nasıl etkiler? Neden önemlidir?

Bu soruşturma, Türk futbolunun güvenadil rekabetetik ve sporun saygınlığı açısından “kritik” bir öneme sahip görünüyor. Aslında, bu soruşturma Türk futbolunda yeniden yapılanma için kendisine çeki düzen verebilmesi bakımından önemli bir denetim noktası olabilir. 

Eğer, bu soruşturma bahisle bağlantılı faaliyetleri tam anlamıyla her yönüyle ortaya çıkartıp kontrol altına alamazsa, maçların sonucuna etki etmeliglerin itibar kaybetmesiuluslararası yaptırımlar gibi ciddi risklerle karşı karşıya kalacağımız kesindir.

Bu tür bir kriz, sadece bireysel düzeyde değil, sistem düzeyinde yapısal değişim ve dönüşümleri bir gereklilik olarak önümüze çıkartıyor.

Türk futbolu bu soruşturma ile sistemdeki çürük elmaları ayıklayabilir;  ancak, sepetteki elmaların çürümesine yol açan temel koşullarda gerekli temizliği yapacak, futbolumuzdaki yapısal problemlerin çözümünü sağlayacak gerekli yapısal dönüşümleri gerçekleştiremez ise, çok değil, birkaç yıl sonra aynı sorunları daha da şiddetli yaşayabilir. Bu süreç bu anlamda sorundan fırsata çevrilmelidir.

Türk futbolunun yapısal sorunları, sistemik çürümeyi ve bozulmayı beraberinde getirmiştir. Futbolumuzda var olan tüm sorunların kaynağı bugünkü yönetsel ve siyasal anlayıştır. Bugünkü sorunlara sebep olan anlayıştan, çözüm beklemek bu anlamda safdillik olur.

Bugün futbolumuzda yaşanılan sıkıntılar, futbolun fena halde hayata benzediğinin bir göstergesidir. Sosyal yaşamda ne yaşıyorsak, ne tür olumsuzluklarla muhatap oluyorsak, bunun aynısını futbolda da yaşıyoruz. Ama yine de biz futbolumuzu bu sorundan kurtarabilecek önerilerimizi paylaşalım. Bunu toplumsal ve vicdani bir görev olarak görmekteyim.

Neler yapılmalı?

Öncelikle sorunun yapısal karakterli olduğunu kabul ederek çözüme odaklanmamız gerekiyor. Bu kapsamda temel operasyonel alanlarda aşağıdaki teknik konularda hızla yol alınmalıdır.

1. Bütünlük İzleme Merkezi (Integrity Unit) Kurulmalı

UEFA ve FIFA modellerinde olduğu gibi, veri analitiği ile maç sonuçları, bahis oranları ve hakem kararlarını eş zamanlı izleyen bağımsız bir birim oluşturulmalıdır.

Spor Toto, MASAK ve TFF arasında anlık veri paylaşımı sağlanmalıdır.

2. Etik ve uyum programı

Hakemler, oyuncular, yöneticiler ve teknik kadrolar için “etik eğitim zorunluluğu” getirilmelidir.

İngiltere FA modelinde olduğu gibi “Bahis Farkındalığı Eğitimleri” düzenlenmelidir. Bunun ömür boyu sürecek, futbol yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğu kültürü futbolun tüm paydaşlarının yaşam biçimi olarak değiştirilmelidir.

3. Şeffaflık ve mali denetim

Kulüplerin mali yapılarıyla, yöneticilerin finansal ilişkileri düzenli olarak bağımsız denetime tabi tutulmalı; futbolun her alanında sonuna kadar şeffaflık sağlanmalı; mali denetim etkinleştirilmelidir.

UEFA’nın Financial Fair Play modelinin ulusal uyarlaması güçlendirilmeli; hiçbir kulüp, oyuncu ve yöneticiye ayrıcalık sağlanmamalıdır.

4. Yasal çerçeve güncellemesi

7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Kanunu yeniden ele alınmalıdır.

Suçun yalnızca bireysel değil, örgütsel boyutu (örneğin bahis ağları) da tanımlanmalı ve buna göre yeniden ceza yasasında düzenlemelere gidilmelidir.

5. Spor kültüründe dönüşüm

TFF ve MEB iş birliğiyle “Etik Spor Kültürü” eğitimleri lise ve altyapı düzeyinde verilmelidir.

Fair play ödülleri, eğitim ve medya aracılığıyla toplumsal farkındalık oluşturulmalıdır.

6. TFF’de ve futbolun yönetimine siyasetin etkisini tamamıyla ortadan kaldıracak şekilde TFF Genel Kurul Yapısı yeniden düzenlenmelidir.

7. TFF genel yapılanmasının üzerinde, siyasetten bağımsız, tamamen teknik kadrolardan oluşan, liyakatli yöneticilerden oluşan bir mali ve etik üst kurul oluşturulmalıdır.

8. Mevcut futbol soruşturmasının sağlıklı ve adil bir şekilde devam edebilmesi için var olan yönetim istifa etmeli ve yerine siyasetin etkisinden uzak, kamuoyunda saygınlığı tartışılmayan isimlerden oluşan geçici bir yönetim oluşturulmalıdır.

Sonuç

Türkiye’deki bahis soruşturması, yalnızca bireysel hataları değil, kurumsal yönetim, finansal şeffaflık ve etik kültür açısından da yapısal eksikleri göz önüne seriyor.

İtalya, Almanya ve İngiltere örnekleri, bu tür krizlerin radikal reformlarla fırsata dönüşebileceğini kanıtladı. Türk futbolu için bugünkü kritik sorun “kimin suçlu olduğunu” aramaktan daha çok, “bu sistemin bir daha aynı hatayı tekrarlamaması” için nasıl bir yapısal değişim ve dönüşüme gidilmesi gerektiğine odaklanmalıdır.

Günü kurtaran ya da birkaç kişiyi günah keçisi ilan ederek sorunu palyatif çözmeye çalışmak, Türk futbolunu bu sorunun pençesinden kurtarmaz, sadece bugünkü yönetime soluklanma ve ileride aynı hatayı yeniden yapma olanağı yaratır.


[1] https://en.wikipedia.org/wiki/2025_Turkish_football_betting_scandal?utm

[2] https://www.ankaranethaber.com/tffdeki-bahis-sorusturmasi-genisliyor-3-bin-700-futbolcu-ve-kulup-inceleme-altinda

[3] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/istanbul-cumhuriyet-bassavciligi-yasa-disi-bahis-sorusturmasi-derinlestirilerek-surdurulecek/3727817

[4] “Integrity Unit” terimi, spor dünyasında dürüstlük, etik ve adil oyun (fair play) ilkelerini korumakla görevli özel bir birimi ifade eder. UEFA, FIFA ve ulusal federasyonlarda bu birimler, etik dışı davranışları, şike, bahis, manipülasyon, rüşvet veya çıkar çatışması gibi durumları tespit edip engellemekle yükümlüdür.

[5] Av.Mert Yaşar , “Bahisçi Hakemler Dosyasındaki Hukuka Aykırılıklar”, https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/hukuk/173-diger-yazarlar/6857-futbolabahis-futbolasorusturma.html

[6] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/tugrul-aksar/yasa-disi-bahis-kuluplere-zarar-veriyor-2269746

[7] https://www.breakingnews.com.tr/spor/bahis-sorusturmasi-derinlesiyor-turk-futbolunda-sike-ihtimali-gundemde-1073264

[8] https://www.covers.com/industry/illegal-sports-betting-trillion-un-report-2021

[9] https://sigma.world/news/illegal-gambling-turnover-exceeded-e80-billion-in-2024

[10] https://www.turkiyetoday.com/nation/turkiyes-illegal-betting-boom-poses-growing-threat-to-financial-system-3204295

[11] https://www.dunya.com/sektorler/50-milyar-dolarlik-yasa-disi-bahis-pazarina-savas-acildi-haberi-748868

[12] https://unstats.un.org/unsd/nationalaccount/docs/KS-05-17-202-EN-N.pdf?utm

[13] Tuğrul AKŞAR, “Sporun Sırtından Beslenen Asalak Sektör: Bahis Ekonomisi”, https://www.futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/genel/122-tugrul-aksar/6181-2024-11-16-08-32-28.html

/././

 Trump Amerika’sının bölgesel stratejik ortağı olarak Erdoğan Türkiye’si -Hakan Okçal- 

Trump Türkiye’den özellikle Gazze konusunda yakın iş birliği bekliyor. Şu ana kadar Trump’ın beklentileri fazlasıyla karşılandı. Sırada Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’nin uluslararası yönetime devredilmesi gibi çetin aşamalar var. Türkiye’nin bundan sonra sağlayacağı destek daha da önem kazanıyor

erdoğan trump

Türkiye artık ABD’nin yanında saf tutuyor

Resmi açıklamalarda tekrarlana tekrarlana içi boşalmış olan Türkiye’nin ABD’yle “stratejik ortak” olduğu klişesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Washington ziyaretinden bu yana yeni bir anlam ve içerik kazandı. Ancak, başlıkta ifade etmeye çalıştığım üzere, bu ilişki eskiden olduğu gibi devletler arasında değil, yönetimler arasında şekilleniyor.

Eskiden Türkiye ve ABD NATO müttefikliğinden ve Türkiye’nin ABD’nin liderliğini yaptığı Batı dünyasına aidiyetinden dolayı “stratejik ortak”lardı. Oysa Trump yönetimi için ne NATO önemli ne de Batı dünyası. Erdoğan Türkiye’si ise baştan itibaren ne NATO’nun ne de Batı aleminin inançlı bir parçası oldu. İki tarafı bu kez yeni bir ortaklığa iten sebepler ayrı. ABD’nin yaklaşımı bölgesel çıkarlara dayanıyor. Trump’ın Ortadoğu, Ukrayna, İran ve Kafkasya gibi bölgelerde Türkiye’ye ihtiyacı var. Erdoğan ise hem içerde hem de dışarıda konumunu güçlendirmek için Trump’a ihtiyaç duyuyor.

Bu ilişkide ABD kural koyan, Türkiye kurala uyan ve uygulayan aktör rolünü oynuyor. Aslında eskiden de böyleydi ama temel tercihler ve ideolojiler uyumluydu. Demokrasi, Batı uygarlığı, liberal ekonomi ve özgürlükler gibi ortak temel kavramlar vardı. Bu kez durum farklı.

ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington ziyareti öncesinde Türkiye’ye meşruiyet kazandırılacağını söylemişti. Yanlış anlaşılmasın, Barrack’ın sözünü ettiği meşruiyet ne Türk kamuoyu nezdinde ne de Batı nezdinde bir meşruiyet. Trump’ın böyle bir hedefi yok. Trump Türkiye’ye Kongre nezdinde meşruiyet kazandırmak istiyor. Zira Kongre’de Türkiye karşıtlığı hala çok güçlü. Kongre nezdinde Türkiye’ye meşruiyet kazandırılabilirse belki F-35 ve adı konulmamış diğer ambargoların üstesinden gelebilecek. Bunun karşılığında Türkiye’den beklentileri var.

Trump Türkiye’den özellikle Gazze konusunda yakın iş birliği bekliyor. Şu ana kadar Trump’ın beklentileri fazlasıyla karşılandı. Trump’ın Gazze planının birinci aşaması Türkiye’nin katkısıyla başarıyla tamamlanmak üzere. Sırada Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’nin uluslararası yönetime devredilmesi gibi çetin aşamalar var. Türkiye’nin bundan sonra sağlayacağı destek daha da önem kazanıyor.

El Şara’nın Washington ziyareti

Söz Washington’da meşruiyet kazanmaktan açılmışken Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmet El Şara’nın Beyaz Saray ziyaretinden söz etmek lazım. El Şara’nın ziyareti her bakımdan ilginçti. Trump bir yandan üzerindeki eski terörist yaftasından kurtulamayan El Şara’yı arka kapıdan kabul edip uğurlarken bir yandan da başarılı bir kamu diplomasisi uygulayarak onun ne kadar değişime uğradığını ABD kamuoyuna anlatmaya gayret etti. El Şara da bu konuda ev sahibi ile yarıştı sayılır. Özellikle “Washington Post” gazetesine verdiği uzun mülakatla değme devlet adamlarına taş çıkartacak bir performans sergiledi. Son derece zeki ve birikimli bir siyasi aktörle karşı karşıya olduğumuza kuşku yok.

Ama Beyaz Saray’da gerçekleşen gerçek diplomasi algı operasyonlarından daha önemliydi. El Şara Suriye’yi ABD önderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona sokarak Kongre’nin onayına tabi Sezar yaptırımlarından ülkesini çıkarmak için önemli bir adım attı. Ayrıca İran yanlısı milislerle ve Lübnan Hizbullah’ıyla mücadele sözü vererek, ABD’nin bölgesel müttefikliği rolüne soyundu.

El Şara, İsrail’in 8 Aralık sonrası işgal ettiği Suriye topraklarından çıkmasını istiyor ama İsrail’le bir savaşa girmek istemediğini de belirtiyor. İsrail ile Suriye arasında henüz bir güvenlik anlaşması imzalanmadı. Ancak iki ülke kendi aralarında bu konuda temas halindeler. Bundan sonra Suriye’nin İsrail’e sorun çıkartması mümkün değil. Asıl mesele Suriye’nin nasıl bir ülke haline geleceğinde düğümleniyor. Burada Türkiye’nin tutumu önemli.

Dışişleri Bakanı Fidan da Beyaz Saray’daydı

El Şara’nın Beyaz Saray ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Fidan’ın da orada olması ve Trump-El Şara görüşmesinin bir bölümüne katılması dikkat çekiciydi. Diplomaside bu tür hassas temaslara üçüncü bir taraf sürpriz şekilde katıldıysa ve ardından olumsuz bir açıklama yapılmadıysa, bu varılan mutabakat hakkında üçüncü tarafa bilgi verildiği ve onayının alındığına delalet eder. Elimizde somut bilgi olmamakla beraber Dışişleri Bakanı Fidan’ın katıldığı bölümün Suriye’de azınlık toplumlarının statüsüyle ilgili olduğunu tahmin etmek zor değil. Türkiye öteden beri Kuzeydoğu Suriye’deki Kürt otoritesinin ve çoğu YPG savaşçılarından oluşan silahlı SDG birimlerinin lağvedilmesini istiyordu.

10 Mart Anlaşması hayata geçiyor

SDG ve Şam hükümetini temsilen Mazlum Abdi ve Ahmet El Şara tarafından imzalanan sekiz maddelik 10 Mart Anlaşması Türkiye’nin içine hiçbir zaman sinmemişti. Çünkü anlaşmanın 2. maddesinde Kürtlere anayasal haklar vaat ediliyor, 4. maddesinde ise Kuzeydoğu bölgesindeki yapılanmaların, yani SDG’nin, merkezi devlete entegrasyonundan bahsediliyordu. Anlaşmada ne SDG’nin lağvedilmesinden ne de Türkiye’nin talep ettiği gibi silahlı militanların münferiden Suriye ordusuna katılmasından söz ediliyordu. Bunu o zaman Suriye’de ademi merkeziyetçi yapının üstü kapalı olarak kabul edildiği şeklinde yorumlamıştım.

Şam yönetimi anlaşma imzalandıktan bir süre sonra muhtemelen Türkiye’nin etkisiyle 10 Mart Anlaşması’ndan uzaklaştı. Kürtlerin ve diğer azınlıkların haklarından söz etmeyen geçici bir anayasa kabul edildi, merkezi ordu HTŞ ve şeriatçı militanlardan oluşturuldu, tümüyle El Şara’nın seçtiği bir meclis kuruldu, Dürzi ve Kürt bölgelerini dışlayan bir seçim yapıldı. Ancak Suriye bir türlü barış ve huzura kavuşamadı. Şeriatçı güçlerinin azınlık toplumlarına saldırıları arttı, ülkede çok kan aktı. Suriye, İsrail’in de saldırı ve baskılarını artırmasıyla iyice yönetilemez hale geldi. Sonuçta El Şara, ABD’nin de etkisiyle yeniden geri dönüp SDG ile uzlaşma arayışına girdi. Bundan yaklaşık bir ay önce Şam’da SDG askeri yetkilileri ile, bu gücün merkezi orduya üç tümen halinde katılması konusunda genel bir anlaşmaya varıldı. Washington’da El Şara ile bu konunun ve azınlık toplumlarının hak ve statülerinin ayrıntılı olarak görüşüldüğü ve bir mutabakat sağlandığı anlaşılıyor.

SDG sözcüleri tarafından yapılan açıklamalar Suriyeli Kürtlerin Washington’da alınan kararlardan memnun olduklarını ortaya koyuyor. Yukarıda belirttiğimiz üzere elimizde somut bilgi yok ama Dışişleri Bakanı Fidan’a Beyaz Saray’da El Şara ile mutabık kalınan konular hakkında bilgi verilmiş olmalı. Ankara’da Washington’daki müzakereler hakkında olumsuz bir açıklama yapılmamış olması Türkiye’nin sorun çıkarmayarak olumlu yaklaştığını gösteriyor. Türkiye bu kez sahadaki gerçeklere göre ve ABD ile ilişkilerini gözeterek hareket etti.

PYD lideri Salih Müslim’in Türkiye’nin 10 Mart Anlaşması’nı kabul ettiği yorumunu yaparak, Washington görüşmelerinden memnuniyetini ifade etmesi önemli. SDG’nin merkezi yapıya entegre olarak varlığını sürdüreceği, Kürtlerin ve diğer azınlıkların anayasal hak ve statü kazanacağı, adı konulmamış ademi merkeziyetçi bir Suriye geliyor.

Gazze konusu

Dışişleri Bakanı Fidan’ın Beyaz Saray’daki görüşmeleri salt Suriye konusu ile sınırlı değildi. Sayın Fidan’ın ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Beyaz Saray Ortadoğu Özel Danışmanı Steve Witkoff ile Gazze konusunda kapsamlı görüşmeler yapıldığını anlıyoruz. Bu görüşmelerin bir bölümüne Başkan Yardımcısı JD Vance de katılmış.

Yakında Gazze’de ikinci aşamaya geçilmesi söz konusu olacak. Trump planına göre ikinci aşama uluslararası sivil yönetim için sahanın hazırlanması maksadıyla Gazze’nin “terörden” arındırılmasını içeriyor. Bu maksatla bir “Uluslararası İstikrar Gücü” (ISF) kurulması öngörülüyor. ISF’in yetkileri henüz bilinmemekle beraber klasik BM Barış Gücü’nün ötesinde bazı yetkilere sahip olması gerektiği ifade ediliyor.

Arap ülkeleri Gazze’de Hamas’ın silahlarını ancak Filistinlilerden oluşacak bir kardeş güce bırakabileceğini iddia ederek Gazze’deki geçiş sürecinde tüm yetkilerin Filistinlilere verilmesini istiyorlar. Oysa Trump’ın aklında Türkiye’nin başını çektiği bir uluslararası silahlı istikrar gücü ve başında Tony Blair’in olduğu bir sivil yönetim var. İsrail Türkiye’nin Gazze’ye girmesine karşıyken bunun nasıl gerçekleşeceği henüz bilinmiyor. Araplardan da böyle bir oluşuma kuşkuyla yaklaşan önemli bir kesim var.

ABD’nin sunduğu karar tasarısı halen New York’ta kapalı kapılar ardında tartışılıyor. Rusya ve Çin karar tasarısını meydanı ABD’ye bırakmamak için veto edebilirler. Diğer yandan Fransa ve diğer bazı Batı ülkeler kabul edilecek kararda iki devletli çözüme atıf yapılmasını istiyorlar. Bu ABD’nin hoşlanacağı, İsrail’in kabul edeceği bir durum değil. Karar BMGK’dan çıkmazsa ABD’nin omurgası Afrikalılardan oluşacak bir istikrar gücü kurarak (Coalition of the Willing) hedefe ulaşmaya çalışacağı iddia ediliyor. Bu eski hataların tekrarlanması anlamına gelir ama hukuksuzluğun hâkim olduğu dünyamızda her şey olabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington ziyareti esnasında Gazze’de kurulacak uluslararası güce Türkiye’nin katkı sunmaya hazır olduğunu beyan etmişti. Bu söylem daha sonra, BMGK’da alınacak karara göre tutum takınılacağı şeklinde yumuşatıldı ama katılma yönündeki temel pozisyonumuz değişmedi. Oysa bu konuda çok dikkatli olmakta, tüm tarafların mutabakatı alınmadan adım atmamakta sonsuz yarar var. Zira, İsrail ikna edilse dahi, Türkiye’nin Gazze’ye girmesi Hamas’la çatışma, provokatif saldırılara uğrama, Araplarla aramızın yeniden açılması gibi riskleri içinde barındırıyor.

/././

 Avrupa semalarında bilinmeyen cisimler uçuşuyor -Eray Özer- 

Avrupa ülkelerinin tepesinde son birkaç ayda yüzlerce sahipsiz drone beliriyor. Hava sahaları kapatılıyor, uçuşlar iptal ediliyor, hem vatandaşlar hem de devletleri yönetenlerin sinirleri laçka oluyor. Avrupalı politikacılar tabii ki Rusya’yı suçluyor. Rusya ise suçlamaları kabul etmiyor. Avrupa Birliği gizemli hava araçlarına karşı bir “Drone Duvarı” kurmaya hazırlanıyor.

Avrupa semalarında bilinmeyen cisimler uçuşuyor

Avrupa semalarında bir süredir bilinmeyen cisimler, daha doğrusu sahibi belirsiz drone’lar uçuyor.

Bazen askeri bir üssün tepesinde, bazense sivil yapıların üstünde uçan bu drone’ların amacının ne olduğu net olarak bilinmiyor. Tabii ki akla ilk olarak görüntüleme yaparak istihbarat toplamaya çalıştıkları geliyor.

Kimin gönderdiğine dair “olağan şüpheli” tahmin edebileceğiniz üzere Rusya. Bu istenmedik misafirlere maruz kalan Avrupa ülkelerinin liderlerinden bazıları Rusya’nın adını açık açık zikrediyor, bazılarıysa ima yoluyla Rusya’yı işaret ediyor.

Rusya ise bu iddiaları her düzeyde reddediyor. Putin, Medvedev, Lavrov… Hepsi çeşitli kereler konunun kendileriyle ilgisinin bulunmadığının altını çizse de Avrupa’da bu sözlere inanan pek yok. 

Eminim bunlarla ilgili birkaç haber önünüze düşmüştür ama gelin tek tek vakalara bakalım. Zira toplu halde bakınca karşımızda sahiden acayip bir durum olduğu daha net anlaşılıyor.

Belçika

Sondan başlayalım. Geçen hafta Belçika semalarında beliren drone’lar nedeniyle Brüksel ve Liege havaalanları kapatıldı. Gelen ve giden uçuşların iptalinden 3 bin kişi etkilendi. Daha önce yaşanan iki vakada hedef askeri üslerdi, bu kez sivil tesislerin üzerinde hareketlilik tespit edilmesi ülkeyi alarma geçirdi.

İsveç

Belçika’dan iki gün sonra perşembe günü İsveç’in ikinci büyük havaalanı Landvetter’in üzerine “en az bir” kimliği belirsiz drone tespit edildi. İsveç Sivil Havacılık Kurumu ülkenin tüm hava sahasını bir sabotaj ihtimali nedeniyle kapatmak zorunda kaldı.

Danimarka

Sahipsiz drone’ların Avrupa medyasında gündeme gelmesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın kalabalık Kastrop Havaalanı’nın eylül ayında uçuşlara kapanmasıyla oldu. Sadece Kopenhag değil toplamda altı havaalanı drone’lardan etkilendi. Ülkede drone uçurmak geçici bir süre için yasaklandı. Başbakan Frederiksen durumu ülkesine karşı “hibrid bir saldırı” olarak niteledi.

Norveç

6 Ekim’de Oslo Havaalanı drone’lar nedeniyle kapatıldı. Ülkedeki drone vakaları ta 2022’ye kadar uzanıyor. Eylül ayında da benzer bir durum yaşanmıştı. Başbakan Store Rusya’dan şüphelendiklerini açık açık dile getirdi.

Almanya

Kısa süre önce Berlin ve Bremen havaalanları kısa süreliğine uçuşa kapatıldı. Eylül sonu ve Ekim başında askeri üsler ve bazı başka havaalanlarında da benzer şekilde drone trafiği yaşandı. Münih Havaalanı’nda 3 Ekim’de yaşananlar paniğe neden oldu. Anti-drone teknolojilerinin devreye sokulması ve lazerle drone’ların imha edilmesi gibi önlemler alındı.

Birleşik Krallık (İngiltere)

İngiltere’de 2023-2024 aralığında 18 gizemli drone vakası yaşandı. Özellikle 2024 sonunda ülkenin doğusundaki Kraliyet Hava Gücü üssü semalarında beliren drone’lar yetkilileri sert önlemler almaya sevk etti. Geçen ay ülke savunma angajman kurallarında değişikliğe gitti ve sadece elektronik jammer’larla etkisiz hale getirilebilen drone’lara askeri personelin ateş açmasına izin verildi.

Çek Cumhuriyeti

Çek ordusu 10 Eylül’de askeri üslerin semalarında drone aktivitesi olduğunu açıkladı.

İspanya

Mallorca Havaalanı 20 Ekim’de geçici bir süre uçuşlara kapatıldı.

Finlandiya

Bir Kuzey Avrupa ülkesi olarak görece az sayıda vakaya maruz kaldı. Belki de gerek olmadığı için. Eylül ayında Valajaskoski santrali üzerinde drone aktivitesi tespit edildi.

Dikkat ettiyseniz bunlar son iki ayda yaşanan vakalar. Bunların dışında Polonya, Letonya, Estonya, Litvanya ve Romanya gibi ülkeleri teker teker saymıyorum zira onlar Rusya veya müttefiklerine komşu olmalarından dolayı pek çok defa hava sahası ihlaliyle karşılaşıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi bu ülkelerde de sahipsiz drone’lar gökyüzünde cirit atıyor.

Tüm bu gelişmeler üzere Avrupa çözümü bir “Drone Duvarı” oluşturmakta bulmuşa benziyor.

Peki bu “drone duvarı” tam olarak ne?

Fikir henüz tartışılma aşamasında ama belli ki hızlı hareket edecekler. Aslında basitçe tarif etmek gerekirse her ülkeye birbiriyle koordineli çalışacak bir drone tespit sistemi kurulması planlanıyor. Sistem drone’u tespit ettikten sonra lazer silahları gibi teknolojileri kullanarak etkisiz hale getirecek.

Eylül ayında tartışılmaya başlanan bu plan için henüz bütçenin nereden sağlanacağı, Avrupa Birliği’nin bu sürece ne kadar dahil olacağı, yani bütçenin tamamının AB’den karşılanıp karşılanmayacağı (malum AB üyesi olmayan Norveç, İzlanda gibi ülkeler de drone’lardan mustarip) gibi detaylar henüz netleşmiş değil.

Drone’ların arkasında Rusya’nın olduğuna dair Avrupa tezini doğru kabul edersek, Ruslar arzu ettikleri etkiyi yaratmayı başarmış görünüyor.

Bir yandan Avrupa’nın sinirlerini hoplatırken diğer yandan da istihbarat toplayarak bir taşla iki kuş vuruyorlar.

Bir de üstüne böyle bir suçlamayı kabul etmeyerek Avrupalı meslektaşlarını iyice çileden çıkarıyorlar.

Bakalım işin sonu nereye varacak?

/././

 2 bin 430 yıl -Mine Söğüt- 

Bugünden 2 bin 430 yıl önceye baktığımızda sanatın, bilimin, dinin, felsefenin, politikanın ve hukukun kendini aşmak için yollar katettiğini, uygar dünyanın temellerinin atılmakta olduğunu ve insanlıkla ilgili en temel soruların sorulduğunu görüyoruz. Bir de bugünden 2 bin 430 yıl sonrasın hayal edelim…

2 bin 430 yıl

İktidarını mantık dışı iddianameler ve ithamlarla açılan davalar yoluyla dizayn edilmiş hileli bir sistemin üzerine inşa etmeyi beceri haline getirmiş politik akıl, önümüze yine muhtemelen yıllarca sürecek ve nihayetinde takipsizlikle sonuçlanıp kumpas sıfatıyla raflara kalkacak rezil bir dava bohçası bıraktı.

O bohçada örgüt lideri olduğu öne sürülen İmamoğlu için toplam 2 bin 430 yıl hapis talep ediliyor.

İddianamede yer alan dolandırıcılık, rüşvet, suç gelirinin aklanması ya da suç örgütü kurma ithamlarını bir yana bırakalım. Sadece bu suçlar için sanığın yatması istenen o toplam 2 bin 430 yıllık zamana ve o zamanın insanlık tarihinde ne anlama gelebileceğine odaklanalım.

Ve önce 2 bin 430 yıl sonrasını değil bundan 2 bin 430 yıl öncesini düşünelim.

Milattan önce 405 yılında dünya nasıldı?

Sahnede Yunanlar, Romalılar, Etrüskler, Persler, Ispartalılar, sonradan Çin adını alacak Orta Krallık ve Aryavarta adını alacak Hindistan vardı. Şehir devletleri, tiranlık çeşitleri, mutlak monarşiler, rahip aristokrasileri, feodal beylikler, küçük krallıklarla yönetilen bölgeler…

Hukuk genel olarak dinseldi. Tapınak mahkemeleri kurulurdu, töre mahkemeleri vardı, kralların sözlü yasaları geçerliydi, yerel yasalar yapılırdı.

Bazı yerlerde merkezi düzen ve imparatorluk sadakati sağlanmışken bazı yerlerde demokrasi krizleri yaşanır, birey ve toplum tartışmaları yapılırdı. Felsefe ve politika iç içeydi. Çok kültürlülük ve doğu-batı sentezi gündemdeydi.

Batı şehir temelli özgürlük ve yurttaşlık kavramlarını tartışıyor; doğu da işler merkezi otorite ve kutsal yasalarla işliyordu.

Kültürler arası iletişim ve ticaret insan, at ve gemi hızıyla yapılıyordu. Bronz çağı kapanmış Demir çağı silahları yapılmaya başlanmıştı. Savaşlarda kılıçlar, mızraklar, kalkanlar, zırhlar, oklar ve yaylar, koç başları, savaş baltaları, atlı arabalar, topuzlar kullanılıyordu.

Euripides’in Tanrı Dionysos üzerinden insanının uygar, akılcı tarafıyla güdüsel ve esrik tarafının çatışmasını anlattığı Bakkhalar adlı başyapıtı ilk kez o yıl oynandı.

Sophokles’in gözleri kör olan Kral Oidipus’un kaderle yüzleşmesini anlattığı Oidipus Kolonos'ta eseri o yıllarda oynanmaktaydı.

Aristophanes’in savaş yorgunu Atina’yı eleştiren komedyası Kurbağalar o yıl Atina’daki Dionysos şenliklerinden birinde sergilenmişti.

Platon hocası Sokrates’in öğretilerini aktarmaya o yıllarda başlamıştı.

Thukydides nesnel tarih anlatımının ilk örneklerinden biri olan Peloponnessos Savaşları adlı eserini o yıllarda yazmıştı.

Zerdüşt’e ait en eski sözlü metinler yazıya aktarılmaya o dönem başlanmıştı.

Ay döngüleri ve tutulma hesaplarını içeren Babil astronomi tabletleri o dönem hazırlanmıştı.

Mısır’da eski tanrılara övgüler içeren ve Pers yönetimine sembolik bir direniş sergileyen tapınak metinleri o yıllarda yazılmıştı.

Konfüçyüs’ün etik, devlet yönetimi ve insanlık üzerine söylediği özdeyişler öğrencileri tarafından o yıllarda derlenmişti.

Bugünden 2 bin 430 yıl önceye baktığımızda doğudan batıya tüm dünyada sanatın, bilimin, dinin, felsefenin, politikanın ve hukukun kendini aşmak için yollar katettiğini, uygar dünyanın temellerinin atılmakta olduğunu ve insanlıkla ilgili en temel soruların sorulduğunu görüyoruz.

Bir de bugünden 2 bin 430 yıl sonrasın hayal edelim…

Yılın 4 bin 455 olduğunu düşünelim. O günden bugüne bakan biri 2025 yılında dünyada hangi medeniyetler vardı, hukuk sistemi nasıldı, felsefe ve politika ne durumdaydı ve o yıllarda nelerin temelleri atılmaktaydı diye geçmişe dönüp bir bakmış olsun…

Ve notlarına şöyle yazmış olsun:

“Anadolu’da yaşayanlar dünyanın 2 bin küsur yıllık medeniyet birikimini, hukukundan dinine, biliminden felsefesine, devlet bilincinden birey haklarına ellerinde binlerce yıldan beri birikmiş ne kadar değer varsa hepsini sadece 20 yıllık bir süreç içinde gözlerini kırpmadan ateşe verip bir çırpıda yaktılar. O derece akılsızdılar.”

Utanmaz mıyız?

/././

 Tırlar yurt dışına fabrika mı taşıyor?-Ahmet Çelik Kurtoğlu- 

Türkiye’de rekabet gücü yukarıda saydığım reel faktörlerle değil, devalüasyonla sağlandı. TL ucuzlatıldı. Tedarikçi ihracatçılar zenginleşirken, ücretli ve toplumun geri kalanı yoksullaştı. Bu tiyatro bugün devam ettirilmek isteniyor ve bu kez tedarikçiler, 'devlet bizi gözden çıkarttı' diyerek feveran ediyor.

Son günlerde medyada sürekli olarak, “ünlü falan markanın konkordato talebi reddedildi, filan marka iflas etti” gibi haberler yayınlanıyor. İflas konusuna geçen haftalarda değindim, ticari yaşamın doğal bir aşaması olduğunu, anonim şirketlerde iflas halinde sorumluluğun da anonim olduğunu vurguladım. Yani hissedarlar herhangi bir nedenle şirket adına şahsi sorumluluk yüklenmediyse, iflas halinde yitirdikleri ticari, girişimcilik, yöneticilik itibarının zedelenmesi dışında kayıpları olmamaktadır.

İflas eden markalar için hep ünlü sıfatı kullanılıyor. Bu markalar ününü nereden kazanmış, merak ediyorum. Haberi okuyunca bunların özellikle Avrupa’da bulunan perakende zincirlerinin tedarikçisi olduğu anlaşılıyor. Bu iş, yani tedarikçi olarak değer zincirinde yer almak, 1980 yılında ülkenin uluslararası ticarete, rekabete açılması sürecinde, dünya bankasının yıllar önce dünya bankasının, Türkiye Sınai Kalkına Bankası üzerinden yürüttüğü bir ihracat modeliyle başlamıştır.

Önce TSKB bünyesinde kurgulanan ve uygulanmaya başlanan model, daha sonra birçok girişimcinin şirketleşerek Avrupa ve ABD’deki perakende zincirleriyle tedarik ilişkisi kurmasıyla ülke geneline yayıldı. Bu şirketler üretici değildi. Üreticilerle yurt dışındaki perakende zincirleri arasında yer alıyor, böylece tedarik zincirinin bir parçasını oluşturuyorlardı.

Burada kısaca değer zinciri ve tedarik zinciri kavramları üzerinde durmam, her birini tanımlamam ve özelliklerini vurgulamam yerinde olacaktır. 

Değer zincirinin altındaki ana fikir bir değer üretilmesidir. Pazara sunulacak olan ürün veya hizmet, talep yaratacak olan bir değer içermektedir. Hikâye değer önerisiyle başlar. Bundan sonra bu değerin nasıl elde edileceği sorusu gelmektedir; bu da iş geliştirme, ürün tasarımı, ürünün üretilmesi aşamalarıyla ilerlemektedir. Kimi şirketler üretimin tamamını kendi bünyesinde yaparken, diğerleri ürünü oluşturan parçaları daha uygun maliyetlerle üreten veya üretim teknolojisine hâkim olan aracılardan edinmeyi tercih etmektedir.

Bilgisayar teknolojisi ve bugün yapay zekâ, üretim sürecinin daha önce düşünülemeyecek kadar küçük bölümlere ayrılmasına, bu küçük bölümlerde ölçümlerin çok hızlı bir şekilde yapılmasına imkân vermektedir. Teknoloji, müşteri kıskançlığı gibi gerekçelerle kabullenmedikleri tedarik modeli, artık hem üretim esnekliği hem sağladığı hız nedeniyle yaygın kabul görmektedir. Örneğin elektronik endüstrisinde çeşitli türleriyle çip üretimi özel yetkinlik gerektirmektedir. TSMC, NVIDIA, ARM, ASMI bu farklı özelliklere sahip çipleri üretmektedir.

 Bunun sonucu ise değer zincirinin doğru yönetilmesinin önem kazanması olmuştur.

Giyim endüstrisinde örneğin pamuk, kaşmir ipliği, merinos yünü gibi girdilerin üreticileri neredeyse yüz yıla yakın süredir bazı ülkelerde konuşlanmıştır. Otomotiv endüstrisinde onlarca yıl en önemli üretici olan Almanya’nın ünlü markaları önemli parçaları orta Avrupa ülkelerinden, Türkiye’den, Çin’den tedarik etmektedir. Son yıllardaki bu gelişmenin sonucu, dünyada üretimin küreselleşmesi ve belli başlı üç dikey ticaret ağının ortaya çıkması olmuştur. Bunlar ABD şirketlerini besleyen Meksika ve Kanada, başlıca Alman şirketlerinin dayandığı orta Avrupa, Türkiye ve Uzakdoğu’da Japon ekonomisini besleyen Çin, Tayvan, Kore ve son zamanlarda Vietnam’dır.

Dikey Ticaret Ağları: Otomotiv Endüstrisi:

Bu şema Asya Kalkınma Bankası uzmanı Benno Ferrarini tarafından 2011 yılında otomotiv endüstrisi Input-Output verileri kullanılarak hazırlanmıştır. O dönemin ticari ilişkilerini yansıtmaktadır. Şemada Türk otomotiv endüstrisinin Almanya yanında, İtalya, Fransa ve Birleşik Krallık otomotiv endüstrisinin de tedarikçisi olduğu görülmektedir. Almanya’nın en önemli tedarikçileri ise Çekya, Avusturya ve Slovakya’dır. Daha sonra İspanya, Macaristan, Türkiye gelmektedir.

Değer zinciriyle ilgili bu kısa açıklamalarla yetineceğim.[1]

Türkiye’nin bu yolla ihracat yapmasının arkasında ne tedarik zinciri üzerinde konuşlanma stratejileri, ne üretim organizasyonundaki becerileri, ne finansman becerileri, ne tasarım yetkinlikleri rol oynamadı. 1980’li yıllarda oluşan küresel giyim, motorlu araçlar tedarik endüstrisi, inşaat endüstrisi ekosistemi ve ülkede bu alanlardaki yetkinlik birikimi ile Türkiye ekonomisinin küresel fiyat sistemindeki yeri şirketlerin bu alanlardaki ticaret ağlarında fırsat bulmasını sağladı.

Yıllar geçtikçe Türkiye’de ücretler yükseldi, pazara Çin’den Fas’a, orta Avrupa ülkelerine kadar ki coğrafyadaki birçok ülke girdi ve bu ülkeler önemli işçilik ücreti üstünlüğü ile geldi, üretim, malzeme teknolojisi evrim yaşadı, bunların sonucu olarak “ekosistem” değişti.[2] Giyim endüstrisinden bir örnek vermek üzere, 9 Kasım tarihli T24’te Alex Akimoğlu “Lüks moda markaları top 20 listesinde sürpriz” başlıklı yazısında, 1947’de İsveç’te kurulmuş olan ve zaman içinde hızlı moda endüstrisinin önderlerinden bir konumuna gelen H&M markasının yakın zamanda yarattığı COS hızlı giyim markasının moda liderleri arasına yerleştiğini anlatıyor.[3] 2025 üçüncü çeyrek itibariyle COS bu sıralamada üçüncü konumda ve bunu İsveç kuronundaki ayarlamalarla kazanmadı...

İşte bu noktada Türkiye’de rekabet gücü yukarıda saydığım reel faktörlerle değil, devalüasyonla sağlandı. TL ucuzlatıldı. Bazı iktisatçılar ve kendisine o rolü yakıştıran kişiler “gerçek kur” masalına sığınıp ödemeler dengesini Türk insanını yoksullaştırarak sağlamayı savundu. Aslında bu operasyonların kur hareketlerinden, TL cinsinden borçlanarak önemli para kazananlara yaradığını sık sık yazıyorum.

Yani tedarikçi ihracatçılar zenginleşirken, ücretli ve toplumun geri kalanı yoksullaştı. Bu tiyatro bugün devam ettirilmek isteniyor ve bu kez aslında perakendeci markalar için üretim yapan tedarikçiler, 'devlet bizi gözden çıkarttı' diyerek feveran ediyor. Aslında bu tedarikçiler değindiğim perakende markalarının, ki Avrupa’da, ABD’de piyasayı bunlar yapar, talebi bunlar şekillendirir, oluşturduğu “ekosistem” den kopuyorlar. Ekosistem nedir, bir endüstri ne yaparsa onunla bütünleşir sorusu yalnız giyim endüstrisinde değil, tüm ekonomi için, teknoloji politikası, maliye, vergi politikası bakımından önemli. [4]

Bugün son olarak tır kamyonlarıyla yurt dışına fabrika taşınması efsanesine de değineyim. Konunun iki yanı var. Biri, yatırımcıların ülkedeki ekonomi, hukuk, işgücü ortamının halinden, gelecekten endişelenip, kendilerine güvenli topraklar araması. İkinci olarak ve yukarıdaki paragraflara dönerek, taşınanın fabrika değil, üretim sürecinin, değer zincirinin artık başlangıçtaki iş modeline uymayan bölümlerinden bazıları olabileceğini tespit edelim.

Sonuç olarak olay 1980’lerin başında Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nda kurulan modelin aslında fevkalade dinamik özelliklere sahip olmasıdır. MIT’den profesör Charles Fine bunu basketbolda yerleşik bir taktik olan pivot yapmak, yani bir ayak yere basarken, diğeriyle pozisyon değiştirmeye benzetiyor. Evrim de ayakta kalabilmek için değişmek değil midir?


[1] Bu konuda ayrıntılı biligi için bkz.Çelik Kurtoğlu, Değer Zincirinin Evrimi, Eflatun Yayınevi (Efil), Ankara

[2] Bu konuda da aynı kaynaktan yararlanılabilir.

[3] 2007 yılında, H&M Grubu’nun küresel çapta yeni bir marka açılımı arayışının sonucu olarak yaratılan Cos, minimalist akımlara ilgi duyan kadın ve erkek tüketici kitlesini hedefleyerek yola çıkmıştı.

Grup yöneticileri, İsveç markası olmasına rağmen Cos’u Londra’ya konumlandırarak lokomotif markası H&M’in dışında tutma stratejisini uygun görmüşlerdi.

Cos, ilk günden itibaren kimliğini bir fast fashion markasından çok lüks bir marka imiş gibi düşünerek yaratmış ve tasarım ekibinin yönetaflarici koltuğuna İsveçli tasarımcı Karin Gustaffson’u oturtmuştu.

Gustaffson, yeni markanın kavram kodlarını, fast fashion olgusunun ekseninden kaydırarak daha tasarım kimlikli bir seviyeye oturtmayı başardı.

[4] BKz, Değer Zincirinin Evrimi

/././

 Silinen Ağrı Dağı silueti, tartışmalı göl isimleri, Kafkasya’da barış -Barçın Yinanç- 

Ermenistan'a giriş çıkış damgalarından Ağrı Dağı sembolü kaldırıldı. Kafkaslar’da barışı taçlandıracak Türkiye-Ermenistan normalleşmesine gelirsek... Bu anlamda Ankara inisiyatifi hâlâ Bakü’ye bırakmış görünüyor.

ermenistan

Geçen hafta Ermenistan Başbakanlığı'na bağlı bir düşünce kuruluşunun toplantısı için Erivan’a gittim. Altı ay önce Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’la röportaj yapmak üzere Erivan’a indiğimde pasaportuma basılan giriş damgasında Ağrı Dağı'nı sembolize eden bir dağ skeci vardı.

Bu kez pasaportumdaki damgadan Ağrı dağı silinmişti.

Ermenistan muhalefeti bu kararın Türkiye’nin baskısı sonucu alındığını savunsa da, Paşinyan Ağrı Dağı ile ilgili tabuları yıkmaya uzun süre önce başladı.

Paşinyan Ermenistan için yeni ve “gerçekçi” bir hikâye yazmak istiyor. Bu nedenle de Ermenistan halkının en önemli kimlik sembollerinden birinin, Ermenistan sınırları dışında olan Ağrı Dağı üzerine inşa edilmiş olmasını bir süredir sorguluyor.

Giriş çıkış damgalarından Ağrı Dağı sembolünün kaldırılması kararı 15 Eylül’de alındı. 

Normal şartlarda yedi sütuna manşet olacak bu gelişmeden Tük kamuoyunun pek haberi olmadı.

Halbuki Türkiye-Ermenistan normalleşmesi için iki toplumun da hazırlanması gerekiyor. 

Belli ki Türkiye’de iletişim konusundaki karar vericiler, Bakü’den çekindiklerinden olsa gerek, bu konuyu gündeme taşımak istememişler.

Giriş çıkış damgası

Azerbaycanlı uzmanlara Erivan’da koruma ordusu

Halbuki Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış inşası için mütevazi de olsa önemli adımlar atılıyor. 

Örneğin iki ülkenin uzmanları bir süredir bir araya gelip konuşuyorlar. Hatta iki hafta önce, Azerbaycan’dan beş kişilik heyet kendilerine devletin tahsis ettiği özel uçakla Erivan’a gelmiş. Kamuoyuna önceden açıklanmayan bu ziyaret vesilesiyle üzerinde Azerbaycan yazan bir uçağın havalimanına indiğini gören Ermeni görevlilerin ağzı açık kalmış.

Dış Politikayla İçli Dışlı programında da anlatmıştım. Bu heyette yer alan Rusif Huseynov, benim geçen hafta katıldığım toplantı için Erivan’a yeniden geldi. 

30 yıllık savaş sürecinden sonra, Erivan’a on gün içinde ikinci kez gelen ilk Azerbaycanlı olarak tarihe geçtiği için tebrik edildi. 

İnsan bir garipsiyor. 

Sovyetler Birliği dağılana kadar öyle yada böyle onyıllarca aynı bölgede yaşamış iki halktan bahsediyoruz. Son on, on beş yılı çatışmasız geçse de 30 yıllık bir savaş halinin iki halkı birbirinden nasıl soğutmuş olduğunu gözlemlemek iç burkucu.

İki Azerbaycanlı uzman Rusif Huseynov ve Zaur Shiriyev ile birlikte yemek yiyeceğimiz restorana doğru giderken, bir baktım en az yarım düzine meşin ceketli, siyah takım elbiseli koruma ordusuyla çevrili olarak yolda yürüyoruz. İkisinin de kaldıkları oteldeki odanın önünde 7/24 nöbetçi vardı.

Önümüzdeki dönem, Ermenistan’dan beş uzmanın Bakü’ye giderek süreci devam ettirmesi bekleniyor. İhtimal onlar da bir koruma ordusu ile dolaşacaklar.

Bu arada Azerbaycan, kendi üzerinden Ermenistan’a kargo geçmesine izin vermiyordu. Bakü bu uygulamayı geçen ay iptal etti. Kazakistan’dan yola çıkan buğday ilk kez Azerbaycan üzerinden geçen pazar Ermenistan’a ulaştı.

Paşinyan: Barış bize yabancı bir kavram

Benim katıldığım konferansın açış konuşmasını Nikol Paşinyan yaptı ve tam da barışın inşasında toplumların psikolojik konumuna işaret etti. “Siyasi olarak Ermenistan’la Azerbaycan arasında çatışma bitti, ama işin bir de psikolojik ve sosyolojik boyutu var,” dedi. “Ben barıştan bahsettiğimde, çok kişiye garip geliyor. Barış Azerbaycan ve Ermenistan halkının yabancısı olduğu bir kavram” diye konuştu.

Uzun bir husumet döneminden çıkan toplumların barışa ne kadar susamış olsalar da bir hazırlık evresinden geçmeleri gerekiyor.

Paşinyan konuşurken aklıma Kıbrıs sorununa çözüm getirmek için hazırlanan Annan Planı geldi. Rum tarafı yıllar içinde hiçbir şekilde kendi halkını “tavizleri de içerecek bir barış planına” hazırlamamıştı. Türk tarafı hiç beklenmedik şekilde ve hızda barış hamleleri yapınca, yüzüne lamba tutulmuş tavşanlar gibi kala kaldılar. Ve tabii Rum toplumu plana hayır dedi.

Öte yandan Paşinyan’ın konuşmasından bir gün önce bir konuşma yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ise, Ermenistan’daki çoğu coğrafi yerin orijinalinde Azerbaycan isimleri taşıdığını, Ermenistan’daki Sevan Gölü'nün asıl isminin Gökçe olduğunu söyledi.

Savaşı kaybetmiş, Rusya tarafından terkedilmiş, 90 milyonluk Türkiye-Azerbaycan cephesine karşı kendisini savunmasız hisseden bir halkla barış inşa etmeye çalışırken, tarihi Azerbaycan’ın günümüz Ermenistan’ı kapsadığı mesajları ne kadar anlamlı.

Şükür ki, geçtiğimiz hafta sonu Karabağ savaşının yıldönümünde konuşan İlham Aliyev sert mesaj vermekten kaçındı.

Zaten Trump sağ olsun, bu sürecin en büyük garantörü ABD başkanı. Paşinyan da Aliyev de süreci sabote edip, Trump’ın Nobel Barış Ödülü'nü (belki gelecek sene) alma rüyasını söndürüp, öfkesini üzerlerine çekmek istemezler.

Türkiye-Ermenistan normalleşmesi ne zaman?

Kafkaslar’da barışı taçlandıracak Türkiye-Ermenistan normalleşmesine gelirsek... Bu anlamda Ankara inisiyatifi hâlâ Bakü’ye bırakmış görünüyor. 

Garip bir durum.

“Her masada varız” dedikten sonra, Washington’da Azerbaycan-Ermenistan barış anlaşmasına paraf atılan masada Türkiye yoktu.

Garip bir durum daha var. Türkiye genelde bölge konularını bölge ülkeleri çözsün ister. Bölge dışı ülkelerin katılımına soğuk bakar.

Örneğin Karadeniz’e ABD donanması girmesin hatta NATO gemileri bile girmesin ister.

Buna karşın Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayan Zengezur Koridoru'nda yaşanan anlaşmazlığın Amerikan formülüyle çözülmesine Ankara seyirci kaldı. Ermenistan-İran sınırından geçen 32 kilometrelik Zengezur Koridoru'nun bir Amerikan şirketi tarafından işletilmesinin İran’ı da Rusya’yı da rahatsız edeceğini bilmek için uzman olmaya gerek yok.

Bakü’yle ekonomik ilişkiler hâlâ Ankara’nın elini kolunu bağlar görünüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bakü’den dönerken, “Barış sürecinin en yakın zamanda nihayete ermesi savaşın muzafferi olan Azerbaycan’ı bölgede barışın da mimarı olarak ön plana çıkaracaktır,” dedi.

Erdoğan, Aliyev’e bir nevi elini çabuk tut demeye getirmiş ama karşısında ondan telkin almaya hevesli bir lider yok. 

Erdoğan “Kalıcı barış noktasında son derece ümitliyiz. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın bu yolda attığı cesur adımları memnuniyetle takip ediyoruz” da dedi.

Türkiye takip etmekle yetinmese... Ankara da barışı inşa sürecinin bir parçası olsa... Misal, 2022 yılında kara sınırlarının üçüncü ülke vatandaşlarına açılması kararı alınmıştı. Bu kadar basit bir karar bile üç yıldır neden uygulanmaz?

/././

 Amerikalı şirketler 2025'de 1,1 milyon kişiyi işten çıkarırken kârları patladı -Füsun Sarp Nebil- 

“Yapay zekâ altyapısında faaliyet gösteren firmalar (veri merkezleri, bulut, yapay zeka araç sağlayıcıları), geleneksel işlevlerdeki personel sayısını azaltıyor. İstihdamı azaltırken, güçlü kârlar elde ettiği anlaşılan şirketler, tasarrufları sermaye harcamalarına (otomasyon, robotik, bulut) yönlendiriyor”

Geçtiğimiz hafta Amerikan basınında, yapay zekâ bağlantılı teknolojik gelişmeler sonucunda, Amerikan firmalarının kârlarının adeta patladığı, temel nedenin ise işten çıkarmalar olduğu haberleri vardı. Buna göre, Amerikan şirketleri bu yıl (2025) ekim sonuna kadar, % 65 artış ile yaklaşık 1.099.500 işten çıkarma duyurdu. Kârlılığa gelince, yerel finans şirketlerinin kârlarının tek bir çeyrekte 69,4 milyar $ ve finans dışı şirketlerin kârlarının ise 53,1 milyar $ arttığı belirtildi.

Not edelim; bu haberlerde verilen işten çıkarma rakamları, gerçekleşenleri değil, örneğin; ekim ayında işten çıkarma duyurusu yapan yaklaşık 450 firmayı kapsıyor. Ayrıca, bu rakamın dışında kalan şirketlerden ve/veya duyuru yapmadan yapılan işten çıkarmalardan oluşanlar bu rakama dahil değil. Kârlılık rakamları da her firmanın en son çeyrek bilanço verilerine göre verilmiş durumda.

ABD'de işten çıkarmalar sayesinde kâr artışı mı?

2023'den bu yana ABD'deki teknoloji şirketleri zaten hem ABD'de, hem de uluslararası çalışanları arasında büyük işten çıkarmalar yapıyor. Bunun Türkiye’ye yansımalarını da Intel, Microsoft, Amazon gibi firmalarda gördük ve duyduk.

ABD'de sadece Ekim ayında işten çıkarma duyuruları yaklaşık 153.074'e ulaştı; bu, 2003'ten bu yana en yüksek Ekim ayı toplamı ve yıllık bazda yaklaşık %175 artış anlamına geliyor.  Bu durum, bazı analistlerin "işsizlik patlaması (Jobless Boom)" olarak adlandırdığı bir olguyu ortaya çıkarıyor. Yani bu veriler, Amerikalı şirketlerin büyük çaplı iş gücü kesintileri duyurduğu alışılmadık bir "işsizlik patlaması" durumunu gösteriyor.

Buna karşılık şirket kârlarında patlamalı artış raporlanıyor. St. Louis Federal Rezerv Bankası'na göre, ABD'deki şirket kârları (envanter değerlemesi ve sermaye tüketimi ayarlamalarıyla birlikte) 2024 sonunda yaklaşık 4 trilyon ABD doları olarak gerçekleşti. Bunun, 2010'daki seviyenin iki katından fazla olduğu raporlanıyor.

Trading Economics verileri ise 2025'in sadece ikinci çeyreğinde ABD'deki şirket kârlarının yaklaşık 3,259 trilyon ABD doları olduğunu ve geçen yılın çeyreklerine nazaran önemli oranda yükseldiğini gösteriyor.

Bu kâr artışlarının illa işten çıkarmalar kaynaklı olduğuna dair bir araştırma ya da veri olmasa da, işten çıkarmaların çok büyük rakamlara ulaşması, kâr patlamalarının büyük oranda kaynağının bu olduğunu düşündürüyor. Diğer ülkelerdeki şirketlerin kârlılığına bakılınca da (aşağıdaki grafik) benzer bir durum olmadığı, kâr patlamalarının sadece Amerikalı şirketlerde olduğu anlaşılıyor.

Hangi şirketler büyük işten çıkarma yaptı?

Bu konuda daha iyi fikir edinmek için büyük işten çıkarmalar yapan bir kaç büyük Amerikan firmasına daha yakından bakalım;

ABD'deki şirketlerin işten çıkarma duyurularındaki nedenlere baktığımızda şunlar göze çarpıyor;

-Maliyet kısma ve verimlilik, işten çıkarmaların en çok dile getirilen nedenleri.

-Yapay zekâ ve otomasyon teknolojilerinin hızlanması.

-Zayıflayan talep (tüketici ve kurumsal) ve makro belirsizlik.

Sektörel bakarsak, yapay zekâ altyapısında faaliyet gösteren firmalar (veri merkezleri, bulut, yapay zekâ araç sağlayıcıları), geleneksel işlevlerdeki personel sayısını azaltıyor. Bu, özellikle alt ve orta kademe istihdamın gerilemesi anlamına geliyor. İstihdamı azaltırken, güçlü kârlar elde ettiği anlaşılan şirketler, tasarrufları sermaye harcamalarına (otomasyon, robotik, bulut) yönlendiriyor.

Ama uzmanlar "daha yalın bir iş gücü" modelinin, riskleri artırabileceğine (sürdürülebilirlik, siber güvenlik, bilgi birikimi kaybı) dikkat çekiyor. Özellikle denizaltı kabloları, IXP'ler, telekomünikasyon sektörlerinde, işgücü derinliği altyapı güvenliği ve jeopolitik hazırlık açısından önem taşıyor.

Türkiye'de durum

Maalesef Türkiye'de dosdoğru rakam (veri) bulmak mümkün değil. Ne devletin, ne de şirketlerin buna dikkat ettiğini göremiyoruz. Oysa, bu rakamlar —özellikle devlet ve ekonomi için— erken uyarı ve önlem almak açısından önemli. Aşağıda ülkemizdeki Amerikalı firmaların temsilcilikleri açısında yakaladığımız bazı verileri sunalım. Bu noktada hatırlatalım, Türkiye'deki Amerikan temsilciliklerinde satış, pazarlama, iş ortaklıkları ve kamu politikası konularında çalışanlar var. Teknik kadrolarda çalışan sayısı son derece sınırlı...

-Amazon Türkiye : Ekim sonunda işten çıkarma duyurusu yapıldı, Türkiye operasyonları da etkilenecek. Ancak rakam verilmedi.

-Microsoft: 2025'te iki büyük küresel dalga (≈6.000 Mayıs, ≈9.000 Temmuz) yaşandı. Bu rakamların içinde Türkiye'de var ama Türkiye’ye özgü sayı açıklanmadı. Not edelim; 2024 sonunda zaten çok önemli bir tasfiye yapılmıştı (Tam sayıyı vermiyorlar ama 500'lerden 50 kişilere inmek gibi).

-Google/Alphabet: 2025 içinde çeşitli birimlerde yüzlerle ifade edilen küresel kesintiler yapıldı. Türkiye'ye özgü sayı yine açıklanmadı.

-Meta yapay zekâ bölümünde Ekim'de ≈600 kişilik küresel kesinti raporladı. Ama Türkiye sayısı bilinmiyor.

Türkiye sayıları açıklanmıyor ama Linkedin'e ya da bilişim gruplarına bakıldığında, işten ayrıldığını ve yeni iş aradığını belirten çok sayıda insan görüyoruz.

Türkiye'de gelir odaklı kadroların korunduğu, buna karşılık orta kademede, özellikle satış ve müşteri rollerinin azaldığı gözlemleniyor. Yabancı şirketlerden bu yıl 150-900 arasında istihdam azaltılma tahmini var. Çok uluslu firmaların çalışan sayısını azaltarak, bayi-entegratör ağını büyüttüğü de not ediliyor.

Konuyu BT Ekosistem Platformu Yöneticisi olan Nevin Çizmecioğulları’na sorduk. Çizmecioğulları, şunları söyledi:

“Pandemi öncesinde başlayan 'Future Enterprise' söylemleriyle birlikte, küresel danışmanlık firmaları şirketleri otomasyon, RPA ve yapay zekâya yönlendirirken; “iş gücünü azaltın, kısa vadede maliyet artsa da uzun vadede kârlılık artar” mesajı verdiler. Ancak bu dönüşüm sadece operasyonel süreçleri değil, yönetim katmanlarını da etkiledi.

Giriş seviyesinden çok, yerel üst düzey yöneticilerin görevleri merkez ofislerce dikte edilen standartlarla ortadan kalktı. Yetişmiş kadroların yerine daha düşük maliyetli, esnek ama tecrübesiz ekipler getirildi.

Kurumlar, çalışan beklentilerini karşılayamaz hale gelirken; yetenekli ama dışlanan birçok profesyonel, kendi küçük şirketlerini kurarak eski kurumlarının müşterilerine çok düşük fiyatlarla hizmet vermeye başladı. Bu da hem hizmet kalitesini hem de sektörel fiyatları dibe çekti.

Türkiye artık ne yüksek maaşlı üst düzey profesyoneller için bir hedef, ne de sürdürülebilir rekabet için sağlıklı bir zemin sunuyor. Türk firmaları dahi 'Türk' imajından uzaklaşarak Körfez ve Orta Asya pazarlarına yöneliyor. Ne yazık ki 25+ yıl tecrübeli, 50+ yaşındaki deneyimli profesyoneller için iş yok Bazı büyük gruplarda, 50 üzeri yöneticilere iki yıllık maas paketi verip emekli edenler var.

Türkiye açısından değerlendirildiğinde, teknolojik dönüşümün iş gücü piyasası üzerindeki etkileri dikkatle izlenmelidir. Özellikle yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme süreçleri; bazı meslek gruplarını dönüştürmekte, bazılarını ise ortadan kaldırma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, yalnızca teknolojik altyapıya değil, aynı zamanda nitelikli insan kaynağına yapılan yatırımı da zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin bu değişime yalnızca kullanıcı olarak değil, aynı zamanda üretici ve yönlendirici aktör olarak dâhil olması büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde, istihdamda yaşanabilecek kayıplar; ekonomik büyüme ve verimlilik artışı gibi olumlu göstergeleri gölgeleyebilir. Bu nedenle, teknoloji odaklı kalkınma stratejilerinin merkezine insanı koyan, sürdürülebilir ve kapsayıcı politikaların yerleştirilmesi elzemdir.”

Sonuç olarak; ABD basınındaki veriler ABD merkezli olsa da, benzer dinamikler küresel çapta da dalga dalga yayılabilir. Çünkü gerek yapay zekâ, gerekse bulut üzerinden hizmetlerin gelişmesi sonucunda, çok uluslu şirketler işlevlerini yeniden konumlandırıyor, rolleri otomatikleştiriyor, dış kaynak kullanımını azaltıyor veya yeniden yerelleştiriyor. Bu durum, Türkiye'nin küresel teknoloji tedarik zincirlerindeki rolü ve altyapı yatırımları üzerinde etkilere sahip. Şirketlerin ve devletin bu değişimi gözlemlemesi ve önlem alması önemli.

/././

 C-130 kazası uluslararası gündemde, senaryolar tartışılıyor: Teknik sorun mu, havada kopma mı, uçak ömrü mü? 

Uzmanlar, uçağın havada üç parçaya ayrılmasının olağan dışı olduğuna dikkat çekerek kazanın nedeninin dış etki, ani mekanik arıza, iç patlama ya da uçak gövdesindeki yaşlanma kaynaklı olabileceğini değerlendiriyor.

C-130 kazası uluslararası gündemde, senaryolar tartışılıyor: Teknik sorun mu, havada kopma mı, uçak ömrü mü?

C‑130 Hercules tipi kargo uçağının Gürcistan–Azerbaycan sınır bölgesinde düşmesinin ardından, 20 askerin yaşamını yitirdiği kazada uzmanlar bir dizi olası senaryoyu masaya yatırdı. 

C-130 modeli, dünya ordularının en çok kullandığı askeri kargo uçakları arasında yer alıyor ve genellikle düşük kaza oranıyla öne çıkıyor. Bu nedenle yaşanan olay, uluslararası basının da dikkatini çekti. İngiliz gazetesi The Independent, olaya ilişkin teknik ihtimalleri ve uzman görüşlerini derinlemesine inceleyen bir analiz yayımladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada uçağın kara kutusunun Gürcistan’ın Kakheti bölgesine bağlı Sighnaghi belediyesi sınırlarında bulunduğunu duyurmuştu. 

Aralarında eski bir İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) pilotunun da bulunduğu havacılık uzmanları, uçağın çok kısa sürede parçalanmasının ardındaki nedeni sorguluyor. 

57 yıllık bir C-130: Modelin özellikleri ve geçmişi

Gürcistan’da düşen C-130 Hercules’in 57 yaşında olduğu, buna rağmen düzenli görev uçuşlarını sürdürdüğü belirtildi. Dört turboprop motora sahip bu model, zorlu arazi koşullarında ve hazırlıksız pistlerde bile operasyon yapabilmesiyle tanınıyor.

FlightRadar24 kayıtları ve iki Türk savunma analistinin değerlendirmelerine göre, kazaya karışan uçak 2010 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmişti. 

Uçağın havada parçalanması soru işaretlerini artırdı

Kaza görüntülerinde enkazın dikey şekilde dağlık araziye düştüğü görülüyor. Bu durum, uçağın neden böylesine ani bir şekilde kontrol dışına çıktığına yönelik yeni sorular doğurdu.

Avrupa Komşuluk Konseyi Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, kaza görüntülerini inceleyen pilot ve mühendislerin, uçağın yere çarpmadan önce dağıldığını tespit ettiğini ve bunun “havada patlama ihtimalini akla getirdiğini” sosyal medya hesabından paylaştı.

Ancak Scott Bateman bu senaryoya temkinli yaklaşarak, “Havada patlama genellikle patlamanın olduğu noktadan bir kırılmaya yol açar. Burada ise hem ön hem arka bölüm kopmuş, orta gövde nispeten daha sağlam kalmış görünüyor. Bu, klasik bir patlama izine benzemiyor.” ifadelerini kullandı. 

“Yardım çağrısı yapacak zamanları olmadı”

Flightradar24 Havacılık İçerik Uzmanı ve eski pilot Daniel Gustafsson, eldeki verilere göre olayın inanılmaz hızla geliştiğine dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Mürettebatın yardım çağrısı yapmaya bile fırsatı olmadı. Acil durum sinyali ya da transponder iletileri kaydedilmedi. Uçak serbest düşüşe geçmiş görünüyor; bu da çok ani bir olay yaşandığını gösteriyor.”

Eski RAF pilotu Scott Bateman da kazayı “son derece sıra dışı” olarak niteleyerek, uçaktaki kırılma biçiminin alışıldık kazalardan farklı olduğunun altını çizdi: “Uçağın üç ayrı bölüm halinde yere düşmesi olağan bir durum değil. Ön kısım, kanadın ön hattından; arka bölüm ise kanadın arkasından kopmuş. Bu derece yıkıcı bir kırılmayı daha önce hiç görmedim.”

“Normal bir kazaya benzemiyor”

Gustafsson da kazanın yapısının tipik bir uçak kazasından belirgin şekilde farklı olduğuna dikkat çekti: “Veriler uçağın ani bir spiral düşüşe girdiğini gösteriyor. Bu olağan bir durum değil. Bir parçanın kopması ya da ani bir mekanik arıza, uçuş sırasında oluşan aerodinamik yüklerin diğer parçaları da koparmasına yol açmış olabilir. Bu tarz kazalarda her şey saniyeler içinde gelişir.”

Uçağın yaşı ne kadar etkili olabilir?

Bateman’a göre C-130’ların “yaşlanma” biçimi otomobillerden tamamen farklı. Bu uçaklar düzenli modernizasyonlardan geçiyor ve güncel uçuş standartlarına uygun tutuluyor. “C-130 son derece dayanıklı ve güvenilir bir platformdur. Dünyada en uzun süredir üretimi devam eden askeri uçak modelidir ve savaş dışı görev kayıtları da oldukça olumludur.”

***

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...