İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla ilgili olarak “yasa dışı bahis oyunları hakkında sürekli ve kararlı bir mücadele yürütülmektedir” diyerek soruşturmanın derinleştirileceğini duyurdu.[3]
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarafından yürütülen ve ilerleyen zamanda Cumhuriyet savcılığı soruşturmasına dönüşen yasa dışı bahis soruşturmasında:
- 1024 futbolcu (Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig düzeyinde),
- 371 hakem, bunlardan 152’si aktif bahis oynadığı iddiasıyla,
- Bazı kulüp yöneticileri ve teknik personel,
- 3 bin 700 civarında futbolcu şu anda inceleme altında bulunuyor.
Bu isimlerin bir kısmı Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk edildi ve tedbirli olarak futboldan uzaklaştırıldı.
- İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, toplam 21 kişi için yakalama/emir çıkardı.
- Bu kişiler arasında 17 hakem, bir Süper Lig kulübünün başkanı, bir eski kulüp sahibi ve bir dernek eski başkanı yer alıyor.
- Bu kişilerden en az 18’i gözaltına alındı.
- Süper Lig kulüplerinden birisinin başkanı ile bazı hakemler ve soruşturmayla ilişkisi bulunan bazı kişiler tutuklandı.
TFF hakemler için ayrı bir disiplin dosyası açtı. Bunun yanısıra UEFA süreci de yakından izliyor. Gerekirse, “Integrity Unit” [4] devreye girecek.
Soruşturmanın parasal yönü ile Savcılık ve Masak ayrıca ilgileniyor. Bu kapsamda, Kulüplerin ve liglerin mali yapıları da ayrıca MASAK tarafından denetlenmeye başlandı.
Soruşturmanın giderek genişlemesi, 2.Lig ve 3.Lig maçlarının 2 hafta ertelenmesine yol açtı.
Savcılıkça sürdürülen soruşturma öz itibariyle; futbolcuların, hakemlerin, yöneticilerin ve futbol ekosistemi içindeki diğer kişilerin yasa dışı bahis platformlarında işlem yaptığı veya bahis oynadığı iddialarına dayanıyor.
Bu durum, TFF’nin Disiplin Talimatı, FIFA ve UEFA Etik Kuralları ve Türk Ceza Kanunu’nun 228. maddesi (yasa dışı bahis ve kumar suçları) kapsamında ciddi bir ihlal olarak değerlendiriliyor.
Soruşturma devam ederken belirsizliğini koruyan durumlar
- Soruşturmaya konu veriler kamuoyuyla kısmen medya aracılığıyla paylaşılmasına karşın, sürdürülen soruşturmaya ilişkin henüz ortada savcılıkça düzenlenmiş bir iddianame bulunmuyor.
- Bazı futbolcular ve hakemler kendilerinin suçsuz olduklarını, kimlik bilgilerinin izinsiz kullanıldığını ileri sürüyor.
- Tam cezalar, isim listeleri ve kulüplerin üzerindeki etki henüz tamamlanmış değil.
- Soruşturmaya dahil edilen kulüplerin yönetimleri, suçlanan oyuncular ve hakemler kişilik haklarının korunmasında gereken özenin gösterilmediği gerekçesiyle TFF hakkında suç duyurusunda bulundular.
Soruşturma Türk futbolunu nasıl etkileyecek?
Bu soruşturma, Türk futbolunun güvenilirliğini, etik bütünlüğünü, uluslararası itibarı ve ekonomik sürdürülebilirliğini olumsuz etkileyebilecek bir niteliğe sahip bulunuyor.
Özellikle, üst düzey klasman hakemlerinin ve oyuncularının bahis oynamaları başta Süper Lig olmak üzere, diğer alt liglerin ve oynanan maçların sonuçları hakkında önemli kuşkuları da beraberinde getiriyor. Bu durum önümüzdeki günlerde Türk futbolunda sistemsel bir krizin de habercisi olma olasılığını da bünyesinde taşıyor.
TFF’nin açıklamaları sağlıklı olmaktan uzak
TFF’nin yaptığı açıklamalar sağlıklı olmaktan uzak görünüyor.
Özellikle soruşturma kapsamında ismi geçen kişi ve kurumların kişisel ve kurumsal haklarına ilişkin “masumiyet karinesi”nin çiğnenerek, kişisel ve kurumsal bilgilerin kamuoyuyla paylaşılması, TFF’nin bu konuda etik davranmadığı yönünde eleştirilere neden oluyor.
Özellikle bu konuda Avukat Mert Yaşar’ın gündeme getirdiği önemli hukuksal konular, soruşturmanın yürütülmesi aşamasında önemli hukuksal ihlallere yer verildiğini ortaya koyuyor.[5]
Diğer taraftan dünyanın tüm liglerinde hakemler ile bahis şirketleri arasında aşılmaz bir set olmasına karşın, Nihat Özdemir’in başkan olduğu dönemde TFF ile misli.com arasında altı yıl önce yapılan anlaşma sonucu, TFF’nin hakemlere adı geçen bahis sitesi üzerinden ‘veri tabanında maçları izleyebileceklerine' ilişkin yönlendirmesine yönelik ileri sürülen iddialara TFF’nin sessiz kalması ise soruşturmanın daha baştan sağlıklı yürütülmesini engelliyor.
Türkiye’de spor bahsi soruşturmasının arka planında çok katmanlı yapısal, ekonomik, yönetimsel ve kültürel dinamikler yer alıyor. Aşağıda başlıca etkenleri, soruşturmanın gelişimini ve hangi yapısal zafiyetlerin bu duruma zemin hazırladığını özetliyorum.
Bahis skandalının yapısal temelleri
Futbolumuzda patlayan bahis skandalının arka planında ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik, finansal, sosyolojik, hukuksal koşulların ve politik iklimin büyük etkisi bulunuyor.
Bu soruşturma bize şunu gösteriyor: Bu skandal sistemin en derinindeki çatlakları, ekonomik dinamikleri hatta kültürel çürümeyi ayna gibi yüzümüze yansıtıyor. Burada mesele sadece birkaç kişinin hatası değil, karşımızda kurumsal yönetim zafiyetleri var, ekonomik baskılar ve yozlaşmış bir spor kültürü var. Hepsi iç içe geçmiş durumda. Bu olumsuzluklar zaman içinde sistemsel bir çürümeye de neden olmuş durumda. Doğal olarak sporsever yurttaş şimdi izlediği oyunun adil bir oyun olduğuna nasıl inanacak? Maçı yönetmesi gereken hakem, yönettiği maça bahis oynuyor; takımı için ter dökmesi gereken oyuncu oynadığı maça bahis oynuyor. Çok katmanlı bir sorunsal ile karşı karşıya kalan Türk futbolu içinde bulunduğu bahis bataklığından nasıl sıyrılabilecek? Bunu yapabilmeye gücü ve yeteneği var mı?
Artık bahis skandalı bizim bir iç meselemiz olmaktan çıkmış durumda. Tüm Avrupa radarını bu soruşturmaya ve Türk futboluna çevirmiş durumda. Yani, itibarımız masada.
Bu süreci soruşturan TFF diğer taraftan bu süreci şeffaf yönetmemekle; masumiyet karinesi ilkesini ihlal etmekle suçlanıyor. En evrensel hukuk ilkesi olan “suçu ispat edilene kadar kişi masumdur” hukuk kuralının TFF tarafından ihlal edildiği ileri sürülerek, bazı kulüp ve oyuncular tarafından TFF hakkında suç duyurusunda bulunulmuş olması da ortaya trajikomik bir durumu çıkartıyor. Gerçekten de çok tuhaf bir durumla yüz yüzeyiz. Soruşturma yürüten yapıya dair en ufak bir şüphe varsa, soruşturma zaten daha baştan sakattır. Soruşturmadan çıkacak sonuçlar, kamuoyu vicdanında asla kabul görmez. Bu güvensizliğin temelinde çok daha somut çok daha skandal bir iddia var ki, yıllar önce TFF bir bahis şirketi ile işbirliğine giderek, hakemlerini bu bahis şirketi verileri üzerinden maç takibi yapmaya yönlendirmiş.
Yani, dünyanın her yerinde federasyonlar ile bahis şirketleri arasında Çin Seddi örülürken, burada bizzat federasyonun hakemleri bir bahis sitesine yönlendiriyor olması, bir çıkar çatışmasını da beraberinde getiriyor.
Bu durum bugünkü sorunu çözmeye çalışan kurumun, aslında sorunun bir parçası olduğunu bize gösteriyor. Bu da, haliyle TFF’nin böyle bir ortamda yürüttüğü soruşturmanın ne kadar adil işleyeceğine dair insanlarda ciddi bir şüphe uyandırıyor. Bu ise doğal olarak akla şöyle bir soruyu getiriyor. “Siz bu işi çözebilecek misiniz yoksa bu soruşturma birilerine aklamak için göstermelik bir süreç mi olacak?
Ekonomik, politik, finansal ve sosyolojik zafiyetler
Başta gelir dağılımı dengesizliği olmak üzere, içinde bulunduğumuz olumsuz ve sürdürülemez ekonomik politikalar nedeniyle toplumun önemli bir katmanı, bu ekonomik ve mali sorunlar altında eziliyor. Gelir yetersizliği içinde bulunan bu kesimlerin içinde, çektikleri ekonomik ve finansal problemden kurtulabilmek için çıkışı, bu tür kazanç yollarında arayan milyonlarca insan bulunuyor. Bu kapsamda bugün ülkemizde yasal bahis oynayanların sayısı 7 milyon kişiye[6]; yasa dışı bahis oynayanların sayısı da 12 milyon kişiye ulaşıyor.[7] Buna göre yaklaşık 19-20 milyon kişi bir şekilde bahis oynuyor. Yani, toplumun %23’ü bahis sektörüyle organik ilişki içinde.
Yine, spor camiasındaki bazı aktörlerin ücret, hakem ödemeleri, altyapı destekleri gibi finansal kaynaklarda baskı altında olması, etik dışı alternatif gelir yollarına yönelmeyi teşvik etmektedir.
Ülkemizde ücret ve gelir dengesizlikleri, etik dışı kazançlara yönelimi artırıyor.
A. Evrensel hukuk kurallarının çalışmamasının neden olduğu olumsuzluklar
Son yirmibeş yıllık süreç içinde yaşamın tüm alanlarında evrensel hukuk normlarının uygulanmasında yer verilen olumsuzluklar, parasal ve hukuksal takibin yeterli olmadığı yasa dışı bahis sektörünün ülkemizde daha da yaygınlaşıp büyümesine neden olmuştur. Zaten ekonomik ve finansal sorunların altında ezilmekte olan insanların kolayca yönlenebilecekleri bu sektöre karşı yetersiz kalan hukuksal denetim ve yaptırımlar bu sektöre olan ilgiyi artırmıştır. Bu bağlamda ülkemizde yasa dışı bahis sektörünün büyüklüğü son yirmibeş yılda yüz kat artarak 50 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır.
Kolay yoldan ve daha fazla para kazanabilme anlayışının egemen kılınmaya çalışıldığı bir eko-politik sistemde, yasa dışı bahis dünyası her zaman ilgi ve çekim noktası olmuştur. yasa dışı bahis dünyasının büyüklüğü ve parasal akımlarının izlenebilirliğinin zayıf olması, “kazanma” beklentisi ile spor paydaşlarını riskli faaliyetlere çekmektedir.[8]
Yasa dışı bahsin boyutu
United Nations Office on Drugs and Crime (UNODC) tarafından yapılan değerlendirmeye göre, illegal spor bahis piyasasının yıllık olarak yaklaşık 350 milyar USD ile 1,7 trilyon USD arasında işlem hacmine sahip olabileceği tahmin edilmektedir.[9]
Türkiye’de illegal bahis sektörünün büyüklüğünün yaklaşık 25 Milyar Dolar (1 Trilyon TL) düzeyinde olduğu tahmin edilmektedir.[10] Bu alanda tam tutarın kesin olarak tespiti zor olmakla birlikte, bir başka tahmine göre ülkemizde yıllık yasa dışı bahis miktarı 50 Milyar dolar civarındadır. [11]
Türkiye’de resmi, yıllara göre ayrıştırılmış yasa dışı bahis hacmi verisi bulunmamasına karşın, çeşitli medya/araştırma/kitap tahminleri birbirinden farklılıklar gösterse de yıllık yasa dışı bahis gelişimi son 25 yılda tam yüz kat artarak 500 Milyon dolar mertebesinden 50 Milyar dolar düzeyine yükselmiştir.[12]
B) Yönetsel ve denetimsel boşluklar
Mevcut sistemde hakem, futbolcu ve kulüp çalışanlarının bahis kayıtlarının yeterince sistematik şekilde takip edilmediği anlaşılıyor. TFF’nin bu konuda üzerine düşen yönetsel ve denetimsel sorumluluğunu yeterince yerine getirmediği görülüyor. Diğer yandan kulüpler, federasyon ve denetleyici kurumlar arasında koordinasyon veya şeffaflık eksikliğinin bulunması da, bu sektörün futbola daha fazla kök salmasına neden olduğu gözlemleniyor.
Ortada devasa bir yasal boşluk ve denetimsizlik bulunuyor. Hal böyle olunca hem sektörde bahis oynayan sayısı, hem de oynanan bahis tutarı astronomik artıyor. Bu bir tesadüf değil. Bu durum denetim mekanizmalarının iflas ettiğinin, yaptırımların caydırıcı olmadığının en net kanıtı olarak karşımıza çıkıyor…Yani kolay para kazanma vaadi büyük, yakalanma riski de düşükse bu tür yasa dışı faaliyetlerin patlaması kaçınılmazdır.
Yönetim süreçlerinde şeffaflığın düşük olması, etik temelli denetim kültürünün yerleşmemiş olması futboldışı bir unsur olan yasa dışı bahsin futbolu bir kanser gibi sarmasına sebep olmuş; asalak bir sektör olarak varlığını artırarak devam ettirmiştir. [13]
Veri analizine dayalı bütünlüklü izleme sistemlerinin TFF nezdinde bulunmayışı, bu türden futbol dışı hareketlerin gelişimine ve filizlenmesine olanak sağlarken, her türlü manipülasyona da bilerek ya da bilmeyerek zemin hazırlanmış oluyor.
TFF ve kulüplerin kendi içindeki yönetsel zafiyetler de bu işin filizlenmesine olanak ve ortam sağlıyor. Şeffaflıktan uzak mali yapıların olması, kimin ne kadar para aldığının, paranın nereye gittiğinin belli olmaması bahis sektörünün ekmeğine yağ sürüyor.
Oysa, modern futbolda her şey veri analizi ile takip ediliyor. Bahis oranlarında anormal bir dalgalanma olduğunda, herhangi bir hakem maçlarda sürekli şüpheli kararlar verdiğinde, gelişmiş sistemler bunları anında tespit edip uyarı veriyor. Bizde ise bu tür teknolojiye dayalı proaktif denetim sistemlerinin olmaması, bu işi yapanların elini kolunu sallayarak hareket etmesine olanak tanınıyor. Bu anlamda yasa dışı bahis, futbolu bir kanser gibi içten içe kemiren asalak bir sektöre dönüşüyor.
C) Gelişmemiş spor kültürü ve etik yoksunluk
Sporda rekabetçi kültür ülkemizde yok etmeye, etik değerleri aşındırmaya yönelik bir karaktere sahiptir. Rekabet kültürü bu anlamda ülkemizde yeterli bir rekabet olgunluğuna erişememiştir. Taraftar tüketici ise bu kültürün vandalist bir ögesi konumundadır. Diğer taraftan, spor dışı haksız uygulamalarda “herkes yapıyor” tarzındaki, davranışsal anlayış, toplumsal algılar, sporun içinde etik dışı davranışlara karşı toleransı yükseltmektedir. Bu da şike, doping, yasa dışı bahis, teşvik vb. anti-futbol unsurlarının futbola sirayet etmesine sebep olmaktadır. yasa dışı bahsin toplumsal varlığını bireyler bazında devam ettirebilmesi bu koşulların kaçınılmaz bir sonucudur.
Bahis oynamanın “önemsiz bir eğlence” olarak görülmesi, spor etik kültürünü aşındırıyor.
Eğitim, etik davranış ve profesyonellik anlayışının sporun tüm katmanlarında yeterince yaygınlaşmamış olması bu tür soruşturmalara zemin hazırlıyor.
D) Kurumsal bütünlük ve risk yönetimi
Spor organizasyonlarının, bahis riski, maç manipülasyonu gibi tehditlere karşı risk yönetimi stratejilerinin eksik veya zayıf olmasının yanısıra, Ulusal ve uluslararası spor federasyonlarının (örneğin UEFA/FIFA) bütünlük (integrity) standartlarının geçerli şekilde uygulanmaması da bu soruşturmaya zemin hazırlayan olumsuzluklardan birisidir.
E) Şeffaflığın sağlanamamış olması
Şeffaflığın en düşük olduğu sektörlerin başında futbol ekonomisi gelir. Başta kulüp denetimleri ve mali yapılara ilişkin şeffaflık sorunu yaşanırken; diğer yandan hakem atamaları ve oyuncu transferleri gibi konularda yaşanılan yetersiz şeffaflık, bu tür olumsuzluklara ortam hazırlamakta, futbolda risklerin artmasına yol açmaktadır.
Bu skandal Türk futbolunu nasıl etkiler? Neden önemlidir?
Bu soruşturma, Türk futbolunun güven, adil rekabet, etik ve sporun saygınlığı açısından “kritik” bir öneme sahip görünüyor. Aslında, bu soruşturma Türk futbolunda yeniden yapılanma için kendisine çeki düzen verebilmesi bakımından önemli bir denetim noktası olabilir.
Eğer, bu soruşturma bahisle bağlantılı faaliyetleri tam anlamıyla her yönüyle ortaya çıkartıp kontrol altına alamazsa, maçların sonucuna etki etme, liglerin itibar kaybetmesi, uluslararası yaptırımlar gibi ciddi risklerle karşı karşıya kalacağımız kesindir.
Bu tür bir kriz, sadece bireysel düzeyde değil, sistem düzeyinde yapısal değişim ve dönüşümleri bir gereklilik olarak önümüze çıkartıyor.
Türk futbolu bu soruşturma ile sistemdeki çürük elmaları ayıklayabilir; ancak, sepetteki elmaların çürümesine yol açan temel koşullarda gerekli temizliği yapacak, futbolumuzdaki yapısal problemlerin çözümünü sağlayacak gerekli yapısal dönüşümleri gerçekleştiremez ise, çok değil, birkaç yıl sonra aynı sorunları daha da şiddetli yaşayabilir. Bu süreç bu anlamda sorundan fırsata çevrilmelidir.
Türk futbolunun yapısal sorunları, sistemik çürümeyi ve bozulmayı beraberinde getirmiştir. Futbolumuzda var olan tüm sorunların kaynağı bugünkü yönetsel ve siyasal anlayıştır. Bugünkü sorunlara sebep olan anlayıştan, çözüm beklemek bu anlamda safdillik olur.
Bugün futbolumuzda yaşanılan sıkıntılar, futbolun fena halde hayata benzediğinin bir göstergesidir. Sosyal yaşamda ne yaşıyorsak, ne tür olumsuzluklarla muhatap oluyorsak, bunun aynısını futbolda da yaşıyoruz. Ama yine de biz futbolumuzu bu sorundan kurtarabilecek önerilerimizi paylaşalım. Bunu toplumsal ve vicdani bir görev olarak görmekteyim.
Neler yapılmalı?
Öncelikle sorunun yapısal karakterli olduğunu kabul ederek çözüme odaklanmamız gerekiyor. Bu kapsamda temel operasyonel alanlarda aşağıdaki teknik konularda hızla yol alınmalıdır.
1. Bütünlük İzleme Merkezi (Integrity Unit) Kurulmalı
UEFA ve FIFA modellerinde olduğu gibi, veri analitiği ile maç sonuçları, bahis oranları ve hakem kararlarını eş zamanlı izleyen bağımsız bir birim oluşturulmalıdır.
Spor Toto, MASAK ve TFF arasında anlık veri paylaşımı sağlanmalıdır.
2. Etik ve uyum programı
Hakemler, oyuncular, yöneticiler ve teknik kadrolar için “etik eğitim zorunluluğu” getirilmelidir.
İngiltere FA modelinde olduğu gibi “Bahis Farkındalığı Eğitimleri” düzenlenmelidir. Bunun ömür boyu sürecek, futbol yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğu kültürü futbolun tüm paydaşlarının yaşam biçimi olarak değiştirilmelidir.
3. Şeffaflık ve mali denetim
Kulüplerin mali yapılarıyla, yöneticilerin finansal ilişkileri düzenli olarak bağımsız denetime tabi tutulmalı; futbolun her alanında sonuna kadar şeffaflık sağlanmalı; mali denetim etkinleştirilmelidir.
UEFA’nın Financial Fair Play modelinin ulusal uyarlaması güçlendirilmeli; hiçbir kulüp, oyuncu ve yöneticiye ayrıcalık sağlanmamalıdır.
4. Yasal çerçeve güncellemesi
7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Kanunu yeniden ele alınmalıdır.
Suçun yalnızca bireysel değil, örgütsel boyutu (örneğin bahis ağları) da tanımlanmalı ve buna göre yeniden ceza yasasında düzenlemelere gidilmelidir.
5. Spor kültüründe dönüşüm
TFF ve MEB iş birliğiyle “Etik Spor Kültürü” eğitimleri lise ve altyapı düzeyinde verilmelidir.
Fair play ödülleri, eğitim ve medya aracılığıyla toplumsal farkındalık oluşturulmalıdır.
6. TFF’de ve futbolun yönetimine siyasetin etkisini tamamıyla ortadan kaldıracak şekilde TFF Genel Kurul Yapısı yeniden düzenlenmelidir.
7. TFF genel yapılanmasının üzerinde, siyasetten bağımsız, tamamen teknik kadrolardan oluşan, liyakatli yöneticilerden oluşan bir mali ve etik üst kurul oluşturulmalıdır.
8. Mevcut futbol soruşturmasının sağlıklı ve adil bir şekilde devam edebilmesi için var olan yönetim istifa etmeli ve yerine siyasetin etkisinden uzak, kamuoyunda saygınlığı tartışılmayan isimlerden oluşan geçici bir yönetim oluşturulmalıdır.
Sonuç
Türkiye’deki bahis soruşturması, yalnızca bireysel hataları değil, kurumsal yönetim, finansal şeffaflık ve etik kültür açısından da yapısal eksikleri göz önüne seriyor.
İtalya, Almanya ve İngiltere örnekleri, bu tür krizlerin radikal reformlarla fırsata dönüşebileceğini kanıtladı. Türk futbolu için bugünkü kritik sorun “kimin suçlu olduğunu” aramaktan daha çok, “bu sistemin bir daha aynı hatayı tekrarlamaması” için nasıl bir yapısal değişim ve dönüşüme gidilmesi gerektiğine odaklanmalıdır.
Günü kurtaran ya da birkaç kişiyi günah keçisi ilan ederek sorunu palyatif çözmeye çalışmak, Türk futbolunu bu sorunun pençesinden kurtarmaz, sadece bugünkü yönetime soluklanma ve ileride aynı hatayı yeniden yapma olanağı yaratır.
[1] https://en.wikipedia.org/wiki/2025_Turkish_football_betting_scandal?utm
[2] https://www.ankaranethaber.com/tffdeki-bahis-sorusturmasi-genisliyor-3-bin-700-futbolcu-ve-kulup-inceleme-altinda
[3] https://www.aa.com.tr/tr/gundem/istanbul-cumhuriyet-bassavciligi-yasa-disi-bahis-sorusturmasi-derinlestirilerek-surdurulecek/3727817
[4] “Integrity Unit” terimi, spor dünyasında dürüstlük, etik ve adil oyun (fair play) ilkelerini korumakla görevli özel bir birimi ifade eder. UEFA, FIFA ve ulusal federasyonlarda bu birimler, etik dışı davranışları, şike, bahis, manipülasyon, rüşvet veya çıkar çatışması gibi durumları tespit edip engellemekle yükümlüdür.
[5] Av.Mert Yaşar , “Bahisçi Hakemler Dosyasındaki Hukuka Aykırılıklar”, https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/hukuk/173-diger-yazarlar/6857-futbolabahis-futbolasorusturma.html
[6] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/tugrul-aksar/yasa-disi-bahis-kuluplere-zarar-veriyor-2269746
[7] https://www.breakingnews.com.tr/spor/bahis-sorusturmasi-derinlesiyor-turk-futbolunda-sike-ihtimali-gundemde-1073264
[8] https://www.covers.com/industry/illegal-sports-betting-trillion-un-report-2021
[9] https://sigma.world/news/illegal-gambling-turnover-exceeded-e80-billion-in-2024
[10] https://www.turkiyetoday.com/nation/turkiyes-illegal-betting-boom-poses-growing-threat-to-financial-system-3204295
[11] https://www.dunya.com/sektorler/50-milyar-dolarlik-yasa-disi-bahis-pazarina-savas-acildi-haberi-748868
[12] https://unstats.un.org/unsd/nationalaccount/docs/KS-05-17-202-EN-N.pdf?utm
[13] Tuğrul AKŞAR, “Sporun Sırtından Beslenen Asalak Sektör: Bahis Ekonomisi”, https://www.futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/genel/122-tugrul-aksar/6181-2024-11-16-08-32-28.html
/././
Trump Amerika’sının bölgesel stratejik ortağı olarak Erdoğan Türkiye’si -Hakan Okçal-
Trump Türkiye’den özellikle Gazze konusunda yakın iş birliği bekliyor. Şu ana kadar Trump’ın beklentileri fazlasıyla karşılandı. Sırada Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’nin uluslararası yönetime devredilmesi gibi çetin aşamalar var. Türkiye’nin bundan sonra sağlayacağı destek daha da önem kazanıyor

Türkiye artık ABD’nin yanında saf tutuyor
Resmi açıklamalarda tekrarlana tekrarlana içi boşalmış olan Türkiye’nin ABD’yle “stratejik ortak” olduğu klişesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Washington ziyaretinden bu yana yeni bir anlam ve içerik kazandı. Ancak, başlıkta ifade etmeye çalıştığım üzere, bu ilişki eskiden olduğu gibi devletler arasında değil, yönetimler arasında şekilleniyor.
Eskiden Türkiye ve ABD NATO müttefikliğinden ve Türkiye’nin ABD’nin liderliğini yaptığı Batı dünyasına aidiyetinden dolayı “stratejik ortak”lardı. Oysa Trump yönetimi için ne NATO önemli ne de Batı dünyası. Erdoğan Türkiye’si ise baştan itibaren ne NATO’nun ne de Batı aleminin inançlı bir parçası oldu. İki tarafı bu kez yeni bir ortaklığa iten sebepler ayrı. ABD’nin yaklaşımı bölgesel çıkarlara dayanıyor. Trump’ın Ortadoğu, Ukrayna, İran ve Kafkasya gibi bölgelerde Türkiye’ye ihtiyacı var. Erdoğan ise hem içerde hem de dışarıda konumunu güçlendirmek için Trump’a ihtiyaç duyuyor.
Bu ilişkide ABD kural koyan, Türkiye kurala uyan ve uygulayan aktör rolünü oynuyor. Aslında eskiden de böyleydi ama temel tercihler ve ideolojiler uyumluydu. Demokrasi, Batı uygarlığı, liberal ekonomi ve özgürlükler gibi ortak temel kavramlar vardı. Bu kez durum farklı.
ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington ziyareti öncesinde Türkiye’ye meşruiyet kazandırılacağını söylemişti. Yanlış anlaşılmasın, Barrack’ın sözünü ettiği meşruiyet ne Türk kamuoyu nezdinde ne de Batı nezdinde bir meşruiyet. Trump’ın böyle bir hedefi yok. Trump Türkiye’ye Kongre nezdinde meşruiyet kazandırmak istiyor. Zira Kongre’de Türkiye karşıtlığı hala çok güçlü. Kongre nezdinde Türkiye’ye meşruiyet kazandırılabilirse belki F-35 ve adı konulmamış diğer ambargoların üstesinden gelebilecek. Bunun karşılığında Türkiye’den beklentileri var.
Trump Türkiye’den özellikle Gazze konusunda yakın iş birliği bekliyor. Şu ana kadar Trump’ın beklentileri fazlasıyla karşılandı. Trump’ın Gazze planının birinci aşaması Türkiye’nin katkısıyla başarıyla tamamlanmak üzere. Sırada Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’nin uluslararası yönetime devredilmesi gibi çetin aşamalar var. Türkiye’nin bundan sonra sağlayacağı destek daha da önem kazanıyor.
El Şara’nın Washington ziyareti
Söz Washington’da meşruiyet kazanmaktan açılmışken Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmet El Şara’nın Beyaz Saray ziyaretinden söz etmek lazım. El Şara’nın ziyareti her bakımdan ilginçti. Trump bir yandan üzerindeki eski terörist yaftasından kurtulamayan El Şara’yı arka kapıdan kabul edip uğurlarken bir yandan da başarılı bir kamu diplomasisi uygulayarak onun ne kadar değişime uğradığını ABD kamuoyuna anlatmaya gayret etti. El Şara da bu konuda ev sahibi ile yarıştı sayılır. Özellikle “Washington Post” gazetesine verdiği uzun mülakatla değme devlet adamlarına taş çıkartacak bir performans sergiledi. Son derece zeki ve birikimli bir siyasi aktörle karşı karşıya olduğumuza kuşku yok.
Ama Beyaz Saray’da gerçekleşen gerçek diplomasi algı operasyonlarından daha önemliydi. El Şara Suriye’yi ABD önderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona sokarak Kongre’nin onayına tabi Sezar yaptırımlarından ülkesini çıkarmak için önemli bir adım attı. Ayrıca İran yanlısı milislerle ve Lübnan Hizbullah’ıyla mücadele sözü vererek, ABD’nin bölgesel müttefikliği rolüne soyundu.
El Şara, İsrail’in 8 Aralık sonrası işgal ettiği Suriye topraklarından çıkmasını istiyor ama İsrail’le bir savaşa girmek istemediğini de belirtiyor. İsrail ile Suriye arasında henüz bir güvenlik anlaşması imzalanmadı. Ancak iki ülke kendi aralarında bu konuda temas halindeler. Bundan sonra Suriye’nin İsrail’e sorun çıkartması mümkün değil. Asıl mesele Suriye’nin nasıl bir ülke haline geleceğinde düğümleniyor. Burada Türkiye’nin tutumu önemli.
Dışişleri Bakanı Fidan da Beyaz Saray’daydı
El Şara’nın Beyaz Saray ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Fidan’ın da orada olması ve Trump-El Şara görüşmesinin bir bölümüne katılması dikkat çekiciydi. Diplomaside bu tür hassas temaslara üçüncü bir taraf sürpriz şekilde katıldıysa ve ardından olumsuz bir açıklama yapılmadıysa, bu varılan mutabakat hakkında üçüncü tarafa bilgi verildiği ve onayının alındığına delalet eder. Elimizde somut bilgi olmamakla beraber Dışişleri Bakanı Fidan’ın katıldığı bölümün Suriye’de azınlık toplumlarının statüsüyle ilgili olduğunu tahmin etmek zor değil. Türkiye öteden beri Kuzeydoğu Suriye’deki Kürt otoritesinin ve çoğu YPG savaşçılarından oluşan silahlı SDG birimlerinin lağvedilmesini istiyordu.
10 Mart Anlaşması hayata geçiyor
SDG ve Şam hükümetini temsilen Mazlum Abdi ve Ahmet El Şara tarafından imzalanan sekiz maddelik 10 Mart Anlaşması Türkiye’nin içine hiçbir zaman sinmemişti. Çünkü anlaşmanın 2. maddesinde Kürtlere anayasal haklar vaat ediliyor, 4. maddesinde ise Kuzeydoğu bölgesindeki yapılanmaların, yani SDG’nin, merkezi devlete entegrasyonundan bahsediliyordu. Anlaşmada ne SDG’nin lağvedilmesinden ne de Türkiye’nin talep ettiği gibi silahlı militanların münferiden Suriye ordusuna katılmasından söz ediliyordu. Bunu o zaman Suriye’de ademi merkeziyetçi yapının üstü kapalı olarak kabul edildiği şeklinde yorumlamıştım.
Şam yönetimi anlaşma imzalandıktan bir süre sonra muhtemelen Türkiye’nin etkisiyle 10 Mart Anlaşması’ndan uzaklaştı. Kürtlerin ve diğer azınlıkların haklarından söz etmeyen geçici bir anayasa kabul edildi, merkezi ordu HTŞ ve şeriatçı militanlardan oluşturuldu, tümüyle El Şara’nın seçtiği bir meclis kuruldu, Dürzi ve Kürt bölgelerini dışlayan bir seçim yapıldı. Ancak Suriye bir türlü barış ve huzura kavuşamadı. Şeriatçı güçlerinin azınlık toplumlarına saldırıları arttı, ülkede çok kan aktı. Suriye, İsrail’in de saldırı ve baskılarını artırmasıyla iyice yönetilemez hale geldi. Sonuçta El Şara, ABD’nin de etkisiyle yeniden geri dönüp SDG ile uzlaşma arayışına girdi. Bundan yaklaşık bir ay önce Şam’da SDG askeri yetkilileri ile, bu gücün merkezi orduya üç tümen halinde katılması konusunda genel bir anlaşmaya varıldı. Washington’da El Şara ile bu konunun ve azınlık toplumlarının hak ve statülerinin ayrıntılı olarak görüşüldüğü ve bir mutabakat sağlandığı anlaşılıyor.
SDG sözcüleri tarafından yapılan açıklamalar Suriyeli Kürtlerin Washington’da alınan kararlardan memnun olduklarını ortaya koyuyor. Yukarıda belirttiğimiz üzere elimizde somut bilgi yok ama Dışişleri Bakanı Fidan’a Beyaz Saray’da El Şara ile mutabık kalınan konular hakkında bilgi verilmiş olmalı. Ankara’da Washington’daki müzakereler hakkında olumsuz bir açıklama yapılmamış olması Türkiye’nin sorun çıkarmayarak olumlu yaklaştığını gösteriyor. Türkiye bu kez sahadaki gerçeklere göre ve ABD ile ilişkilerini gözeterek hareket etti.
PYD lideri Salih Müslim’in Türkiye’nin 10 Mart Anlaşması’nı kabul ettiği yorumunu yaparak, Washington görüşmelerinden memnuniyetini ifade etmesi önemli. SDG’nin merkezi yapıya entegre olarak varlığını sürdüreceği, Kürtlerin ve diğer azınlıkların anayasal hak ve statü kazanacağı, adı konulmamış ademi merkeziyetçi bir Suriye geliyor.
Gazze konusu
Dışişleri Bakanı Fidan’ın Beyaz Saray’daki görüşmeleri salt Suriye konusu ile sınırlı değildi. Sayın Fidan’ın ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Beyaz Saray Ortadoğu Özel Danışmanı Steve Witkoff ile Gazze konusunda kapsamlı görüşmeler yapıldığını anlıyoruz. Bu görüşmelerin bir bölümüne Başkan Yardımcısı JD Vance de katılmış.
Yakında Gazze’de ikinci aşamaya geçilmesi söz konusu olacak. Trump planına göre ikinci aşama uluslararası sivil yönetim için sahanın hazırlanması maksadıyla Gazze’nin “terörden” arındırılmasını içeriyor. Bu maksatla bir “Uluslararası İstikrar Gücü” (ISF) kurulması öngörülüyor. ISF’in yetkileri henüz bilinmemekle beraber klasik BM Barış Gücü’nün ötesinde bazı yetkilere sahip olması gerektiği ifade ediliyor.
Arap ülkeleri Gazze’de Hamas’ın silahlarını ancak Filistinlilerden oluşacak bir kardeş güce bırakabileceğini iddia ederek Gazze’deki geçiş sürecinde tüm yetkilerin Filistinlilere verilmesini istiyorlar. Oysa Trump’ın aklında Türkiye’nin başını çektiği bir uluslararası silahlı istikrar gücü ve başında Tony Blair’in olduğu bir sivil yönetim var. İsrail Türkiye’nin Gazze’ye girmesine karşıyken bunun nasıl gerçekleşeceği henüz bilinmiyor. Araplardan da böyle bir oluşuma kuşkuyla yaklaşan önemli bir kesim var.
ABD’nin sunduğu karar tasarısı halen New York’ta kapalı kapılar ardında tartışılıyor. Rusya ve Çin karar tasarısını meydanı ABD’ye bırakmamak için veto edebilirler. Diğer yandan Fransa ve diğer bazı Batı ülkeler kabul edilecek kararda iki devletli çözüme atıf yapılmasını istiyorlar. Bu ABD’nin hoşlanacağı, İsrail’in kabul edeceği bir durum değil. Karar BMGK’dan çıkmazsa ABD’nin omurgası Afrikalılardan oluşacak bir istikrar gücü kurarak (Coalition of the Willing) hedefe ulaşmaya çalışacağı iddia ediliyor. Bu eski hataların tekrarlanması anlamına gelir ama hukuksuzluğun hâkim olduğu dünyamızda her şey olabilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington ziyareti esnasında Gazze’de kurulacak uluslararası güce Türkiye’nin katkı sunmaya hazır olduğunu beyan etmişti. Bu söylem daha sonra, BMGK’da alınacak karara göre tutum takınılacağı şeklinde yumuşatıldı ama katılma yönündeki temel pozisyonumuz değişmedi. Oysa bu konuda çok dikkatli olmakta, tüm tarafların mutabakatı alınmadan adım atmamakta sonsuz yarar var. Zira, İsrail ikna edilse dahi, Türkiye’nin Gazze’ye girmesi Hamas’la çatışma, provokatif saldırılara uğrama, Araplarla aramızın yeniden açılması gibi riskleri içinde barındırıyor.
/././
Avrupa semalarında bilinmeyen cisimler uçuşuyor -Eray Özer-
Avrupa ülkelerinin tepesinde son birkaç ayda yüzlerce sahipsiz drone beliriyor. Hava sahaları kapatılıyor, uçuşlar iptal ediliyor, hem vatandaşlar hem de devletleri yönetenlerin sinirleri laçka oluyor. Avrupalı politikacılar tabii ki Rusya’yı suçluyor. Rusya ise suçlamaları kabul etmiyor. Avrupa Birliği gizemli hava araçlarına karşı bir “Drone Duvarı” kurmaya hazırlanıyor.

Avrupa semalarında bir süredir bilinmeyen cisimler, daha doğrusu sahibi belirsiz drone’lar uçuyor.
Bazen askeri bir üssün tepesinde, bazense sivil yapıların üstünde uçan bu drone’ların amacının ne olduğu net olarak bilinmiyor. Tabii ki akla ilk olarak görüntüleme yaparak istihbarat toplamaya çalıştıkları geliyor.
Kimin gönderdiğine dair “olağan şüpheli” tahmin edebileceğiniz üzere Rusya. Bu istenmedik misafirlere maruz kalan Avrupa ülkelerinin liderlerinden bazıları Rusya’nın adını açık açık zikrediyor, bazılarıysa ima yoluyla Rusya’yı işaret ediyor.
Rusya ise bu iddiaları her düzeyde reddediyor. Putin, Medvedev, Lavrov… Hepsi çeşitli kereler konunun kendileriyle ilgisinin bulunmadığının altını çizse de Avrupa’da bu sözlere inanan pek yok.
Eminim bunlarla ilgili birkaç haber önünüze düşmüştür ama gelin tek tek vakalara bakalım. Zira toplu halde bakınca karşımızda sahiden acayip bir durum olduğu daha net anlaşılıyor.
Belçika
Sondan başlayalım. Geçen hafta Belçika semalarında beliren drone’lar nedeniyle Brüksel ve Liege havaalanları kapatıldı. Gelen ve giden uçuşların iptalinden 3 bin kişi etkilendi. Daha önce yaşanan iki vakada hedef askeri üslerdi, bu kez sivil tesislerin üzerinde hareketlilik tespit edilmesi ülkeyi alarma geçirdi.
İsveç
Belçika’dan iki gün sonra perşembe günü İsveç’in ikinci büyük havaalanı Landvetter’in üzerine “en az bir” kimliği belirsiz drone tespit edildi. İsveç Sivil Havacılık Kurumu ülkenin tüm hava sahasını bir sabotaj ihtimali nedeniyle kapatmak zorunda kaldı.
Danimarka
Sahipsiz drone’ların Avrupa medyasında gündeme gelmesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın kalabalık Kastrop Havaalanı’nın eylül ayında uçuşlara kapanmasıyla oldu. Sadece Kopenhag değil toplamda altı havaalanı drone’lardan etkilendi. Ülkede drone uçurmak geçici bir süre için yasaklandı. Başbakan Frederiksen durumu ülkesine karşı “hibrid bir saldırı” olarak niteledi.
Norveç
6 Ekim’de Oslo Havaalanı drone’lar nedeniyle kapatıldı. Ülkedeki drone vakaları ta 2022’ye kadar uzanıyor. Eylül ayında da benzer bir durum yaşanmıştı. Başbakan Store Rusya’dan şüphelendiklerini açık açık dile getirdi.
Almanya
Kısa süre önce Berlin ve Bremen havaalanları kısa süreliğine uçuşa kapatıldı. Eylül sonu ve Ekim başında askeri üsler ve bazı başka havaalanlarında da benzer şekilde drone trafiği yaşandı. Münih Havaalanı’nda 3 Ekim’de yaşananlar paniğe neden oldu. Anti-drone teknolojilerinin devreye sokulması ve lazerle drone’ların imha edilmesi gibi önlemler alındı.
Birleşik Krallık (İngiltere)
İngiltere’de 2023-2024 aralığında 18 gizemli drone vakası yaşandı. Özellikle 2024 sonunda ülkenin doğusundaki Kraliyet Hava Gücü üssü semalarında beliren drone’lar yetkilileri sert önlemler almaya sevk etti. Geçen ay ülke savunma angajman kurallarında değişikliğe gitti ve sadece elektronik jammer’larla etkisiz hale getirilebilen drone’lara askeri personelin ateş açmasına izin verildi.
Çek Cumhuriyeti
Çek ordusu 10 Eylül’de askeri üslerin semalarında drone aktivitesi olduğunu açıkladı.
İspanya
Mallorca Havaalanı 20 Ekim’de geçici bir süre uçuşlara kapatıldı.
Finlandiya
Bir Kuzey Avrupa ülkesi olarak görece az sayıda vakaya maruz kaldı. Belki de gerek olmadığı için. Eylül ayında Valajaskoski santrali üzerinde drone aktivitesi tespit edildi.
Dikkat ettiyseniz bunlar son iki ayda yaşanan vakalar. Bunların dışında Polonya, Letonya, Estonya, Litvanya ve Romanya gibi ülkeleri teker teker saymıyorum zira onlar Rusya veya müttefiklerine komşu olmalarından dolayı pek çok defa hava sahası ihlaliyle karşılaşıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi bu ülkelerde de sahipsiz drone’lar gökyüzünde cirit atıyor.
Tüm bu gelişmeler üzere Avrupa çözümü bir “Drone Duvarı” oluşturmakta bulmuşa benziyor.
Peki bu “drone duvarı” tam olarak ne?
Fikir henüz tartışılma aşamasında ama belli ki hızlı hareket edecekler. Aslında basitçe tarif etmek gerekirse her ülkeye birbiriyle koordineli çalışacak bir drone tespit sistemi kurulması planlanıyor. Sistem drone’u tespit ettikten sonra lazer silahları gibi teknolojileri kullanarak etkisiz hale getirecek.
Eylül ayında tartışılmaya başlanan bu plan için henüz bütçenin nereden sağlanacağı, Avrupa Birliği’nin bu sürece ne kadar dahil olacağı, yani bütçenin tamamının AB’den karşılanıp karşılanmayacağı (malum AB üyesi olmayan Norveç, İzlanda gibi ülkeler de drone’lardan mustarip) gibi detaylar henüz netleşmiş değil.
Drone’ların arkasında Rusya’nın olduğuna dair Avrupa tezini doğru kabul edersek, Ruslar arzu ettikleri etkiyi yaratmayı başarmış görünüyor.
Bir yandan Avrupa’nın sinirlerini hoplatırken diğer yandan da istihbarat toplayarak bir taşla iki kuş vuruyorlar.
Bir de üstüne böyle bir suçlamayı kabul etmeyerek Avrupalı meslektaşlarını iyice çileden çıkarıyorlar.
Bakalım işin sonu nereye varacak?
/././
2 bin 430 yıl -Mine Söğüt-
Bugünden 2 bin 430 yıl önceye baktığımızda sanatın, bilimin, dinin, felsefenin, politikanın ve hukukun kendini aşmak için yollar katettiğini, uygar dünyanın temellerinin atılmakta olduğunu ve insanlıkla ilgili en temel soruların sorulduğunu görüyoruz. Bir de bugünden 2 bin 430 yıl sonrasın hayal edelim…

İktidarını mantık dışı iddianameler ve ithamlarla açılan davalar yoluyla dizayn edilmiş hileli bir sistemin üzerine inşa etmeyi beceri haline getirmiş politik akıl, önümüze yine muhtemelen yıllarca sürecek ve nihayetinde takipsizlikle sonuçlanıp kumpas sıfatıyla raflara kalkacak rezil bir dava bohçası bıraktı.
O bohçada örgüt lideri olduğu öne sürülen İmamoğlu için toplam 2 bin 430 yıl hapis talep ediliyor.
İddianamede yer alan dolandırıcılık, rüşvet, suç gelirinin aklanması ya da suç örgütü kurma ithamlarını bir yana bırakalım. Sadece bu suçlar için sanığın yatması istenen o toplam 2 bin 430 yıllık zamana ve o zamanın insanlık tarihinde ne anlama gelebileceğine odaklanalım.
Ve önce 2 bin 430 yıl sonrasını değil bundan 2 bin 430 yıl öncesini düşünelim.
Milattan önce 405 yılında dünya nasıldı?
Sahnede Yunanlar, Romalılar, Etrüskler, Persler, Ispartalılar, sonradan Çin adını alacak Orta Krallık ve Aryavarta adını alacak Hindistan vardı. Şehir devletleri, tiranlık çeşitleri, mutlak monarşiler, rahip aristokrasileri, feodal beylikler, küçük krallıklarla yönetilen bölgeler…
Hukuk genel olarak dinseldi. Tapınak mahkemeleri kurulurdu, töre mahkemeleri vardı, kralların sözlü yasaları geçerliydi, yerel yasalar yapılırdı.
Bazı yerlerde merkezi düzen ve imparatorluk sadakati sağlanmışken bazı yerlerde demokrasi krizleri yaşanır, birey ve toplum tartışmaları yapılırdı. Felsefe ve politika iç içeydi. Çok kültürlülük ve doğu-batı sentezi gündemdeydi.
Batı şehir temelli özgürlük ve yurttaşlık kavramlarını tartışıyor; doğu da işler merkezi otorite ve kutsal yasalarla işliyordu.
Kültürler arası iletişim ve ticaret insan, at ve gemi hızıyla yapılıyordu. Bronz çağı kapanmış Demir çağı silahları yapılmaya başlanmıştı. Savaşlarda kılıçlar, mızraklar, kalkanlar, zırhlar, oklar ve yaylar, koç başları, savaş baltaları, atlı arabalar, topuzlar kullanılıyordu.
Euripides’in Tanrı Dionysos üzerinden insanının uygar, akılcı tarafıyla güdüsel ve esrik tarafının çatışmasını anlattığı Bakkhalar adlı başyapıtı ilk kez o yıl oynandı.
Sophokles’in gözleri kör olan Kral Oidipus’un kaderle yüzleşmesini anlattığı Oidipus Kolonos'ta eseri o yıllarda oynanmaktaydı.
Aristophanes’in savaş yorgunu Atina’yı eleştiren komedyası Kurbağalar o yıl Atina’daki Dionysos şenliklerinden birinde sergilenmişti.
Platon hocası Sokrates’in öğretilerini aktarmaya o yıllarda başlamıştı.
Thukydides nesnel tarih anlatımının ilk örneklerinden biri olan Peloponnessos Savaşları adlı eserini o yıllarda yazmıştı.
Zerdüşt’e ait en eski sözlü metinler yazıya aktarılmaya o dönem başlanmıştı.
Ay döngüleri ve tutulma hesaplarını içeren Babil astronomi tabletleri o dönem hazırlanmıştı.
Mısır’da eski tanrılara övgüler içeren ve Pers yönetimine sembolik bir direniş sergileyen tapınak metinleri o yıllarda yazılmıştı.
Konfüçyüs’ün etik, devlet yönetimi ve insanlık üzerine söylediği özdeyişler öğrencileri tarafından o yıllarda derlenmişti.
Bugünden 2 bin 430 yıl önceye baktığımızda doğudan batıya tüm dünyada sanatın, bilimin, dinin, felsefenin, politikanın ve hukukun kendini aşmak için yollar katettiğini, uygar dünyanın temellerinin atılmakta olduğunu ve insanlıkla ilgili en temel soruların sorulduğunu görüyoruz.
Bir de bugünden 2 bin 430 yıl sonrasın hayal edelim…
Yılın 4 bin 455 olduğunu düşünelim. O günden bugüne bakan biri 2025 yılında dünyada hangi medeniyetler vardı, hukuk sistemi nasıldı, felsefe ve politika ne durumdaydı ve o yıllarda nelerin temelleri atılmaktaydı diye geçmişe dönüp bir bakmış olsun…
Ve notlarına şöyle yazmış olsun:
“Anadolu’da yaşayanlar dünyanın 2 bin küsur yıllık medeniyet birikimini, hukukundan dinine, biliminden felsefesine, devlet bilincinden birey haklarına ellerinde binlerce yıldan beri birikmiş ne kadar değer varsa hepsini sadece 20 yıllık bir süreç içinde gözlerini kırpmadan ateşe verip bir çırpıda yaktılar. O derece akılsızdılar.”
Utanmaz mıyız?
/././
Tırlar yurt dışına fabrika mı taşıyor?-Ahmet Çelik Kurtoğlu-
Türkiye’de rekabet gücü yukarıda saydığım reel faktörlerle değil, devalüasyonla sağlandı. TL ucuzlatıldı. Tedarikçi ihracatçılar zenginleşirken, ücretli ve toplumun geri kalanı yoksullaştı. Bu tiyatro bugün devam ettirilmek isteniyor ve bu kez tedarikçiler, 'devlet bizi gözden çıkarttı' diyerek feveran ediyor.
Son günlerde medyada sürekli olarak, “ünlü falan markanın konkordato talebi reddedildi, filan marka iflas etti” gibi haberler yayınlanıyor. İflas konusuna geçen haftalarda değindim, ticari yaşamın doğal bir aşaması olduğunu, anonim şirketlerde iflas halinde sorumluluğun da anonim olduğunu vurguladım. Yani hissedarlar herhangi bir nedenle şirket adına şahsi sorumluluk yüklenmediyse, iflas halinde yitirdikleri ticari, girişimcilik, yöneticilik itibarının zedelenmesi dışında kayıpları olmamaktadır.
İflas eden markalar için hep ünlü sıfatı kullanılıyor. Bu markalar ününü nereden kazanmış, merak ediyorum. Haberi okuyunca bunların özellikle Avrupa’da bulunan perakende zincirlerinin tedarikçisi olduğu anlaşılıyor. Bu iş, yani tedarikçi olarak değer zincirinde yer almak, 1980 yılında ülkenin uluslararası ticarete, rekabete açılması sürecinde, dünya bankasının yıllar önce dünya bankasının, Türkiye Sınai Kalkına Bankası üzerinden yürüttüğü bir ihracat modeliyle başlamıştır.
Önce TSKB bünyesinde kurgulanan ve uygulanmaya başlanan model, daha sonra birçok girişimcinin şirketleşerek Avrupa ve ABD’deki perakende zincirleriyle tedarik ilişkisi kurmasıyla ülke geneline yayıldı. Bu şirketler üretici değildi. Üreticilerle yurt dışındaki perakende zincirleri arasında yer alıyor, böylece tedarik zincirinin bir parçasını oluşturuyorlardı.
Burada kısaca değer zinciri ve tedarik zinciri kavramları üzerinde durmam, her birini tanımlamam ve özelliklerini vurgulamam yerinde olacaktır.
Değer zincirinin altındaki ana fikir bir değer üretilmesidir. Pazara sunulacak olan ürün veya hizmet, talep yaratacak olan bir değer içermektedir. Hikâye değer önerisiyle başlar. Bundan sonra bu değerin nasıl elde edileceği sorusu gelmektedir; bu da iş geliştirme, ürün tasarımı, ürünün üretilmesi aşamalarıyla ilerlemektedir. Kimi şirketler üretimin tamamını kendi bünyesinde yaparken, diğerleri ürünü oluşturan parçaları daha uygun maliyetlerle üreten veya üretim teknolojisine hâkim olan aracılardan edinmeyi tercih etmektedir.
Bilgisayar teknolojisi ve bugün yapay zekâ, üretim sürecinin daha önce düşünülemeyecek kadar küçük bölümlere ayrılmasına, bu küçük bölümlerde ölçümlerin çok hızlı bir şekilde yapılmasına imkân vermektedir. Teknoloji, müşteri kıskançlığı gibi gerekçelerle kabullenmedikleri tedarik modeli, artık hem üretim esnekliği hem sağladığı hız nedeniyle yaygın kabul görmektedir. Örneğin elektronik endüstrisinde çeşitli türleriyle çip üretimi özel yetkinlik gerektirmektedir. TSMC, NVIDIA, ARM, ASMI bu farklı özelliklere sahip çipleri üretmektedir.
Bunun sonucu ise değer zincirinin doğru yönetilmesinin önem kazanması olmuştur.
Giyim endüstrisinde örneğin pamuk, kaşmir ipliği, merinos yünü gibi girdilerin üreticileri neredeyse yüz yıla yakın süredir bazı ülkelerde konuşlanmıştır. Otomotiv endüstrisinde onlarca yıl en önemli üretici olan Almanya’nın ünlü markaları önemli parçaları orta Avrupa ülkelerinden, Türkiye’den, Çin’den tedarik etmektedir. Son yıllardaki bu gelişmenin sonucu, dünyada üretimin küreselleşmesi ve belli başlı üç dikey ticaret ağının ortaya çıkması olmuştur. Bunlar ABD şirketlerini besleyen Meksika ve Kanada, başlıca Alman şirketlerinin dayandığı orta Avrupa, Türkiye ve Uzakdoğu’da Japon ekonomisini besleyen Çin, Tayvan, Kore ve son zamanlarda Vietnam’dır.
Dikey Ticaret Ağları: Otomotiv Endüstrisi:

Bu şema Asya Kalkınma Bankası uzmanı Benno Ferrarini tarafından 2011 yılında otomotiv endüstrisi Input-Output verileri kullanılarak hazırlanmıştır. O dönemin ticari ilişkilerini yansıtmaktadır. Şemada Türk otomotiv endüstrisinin Almanya yanında, İtalya, Fransa ve Birleşik Krallık otomotiv endüstrisinin de tedarikçisi olduğu görülmektedir. Almanya’nın en önemli tedarikçileri ise Çekya, Avusturya ve Slovakya’dır. Daha sonra İspanya, Macaristan, Türkiye gelmektedir.
Değer zinciriyle ilgili bu kısa açıklamalarla yetineceğim.[1]
Türkiye’nin bu yolla ihracat yapmasının arkasında ne tedarik zinciri üzerinde konuşlanma stratejileri, ne üretim organizasyonundaki becerileri, ne finansman becerileri, ne tasarım yetkinlikleri rol oynamadı. 1980’li yıllarda oluşan küresel giyim, motorlu araçlar tedarik endüstrisi, inşaat endüstrisi ekosistemi ve ülkede bu alanlardaki yetkinlik birikimi ile Türkiye ekonomisinin küresel fiyat sistemindeki yeri şirketlerin bu alanlardaki ticaret ağlarında fırsat bulmasını sağladı.
Yıllar geçtikçe Türkiye’de ücretler yükseldi, pazara Çin’den Fas’a, orta Avrupa ülkelerine kadar ki coğrafyadaki birçok ülke girdi ve bu ülkeler önemli işçilik ücreti üstünlüğü ile geldi, üretim, malzeme teknolojisi evrim yaşadı, bunların sonucu olarak “ekosistem” değişti.[2] Giyim endüstrisinden bir örnek vermek üzere, 9 Kasım tarihli T24’te Alex Akimoğlu “Lüks moda markaları top 20 listesinde sürpriz” başlıklı yazısında, 1947’de İsveç’te kurulmuş olan ve zaman içinde hızlı moda endüstrisinin önderlerinden bir konumuna gelen H&M markasının yakın zamanda yarattığı COS hızlı giyim markasının moda liderleri arasına yerleştiğini anlatıyor.[3] 2025 üçüncü çeyrek itibariyle COS bu sıralamada üçüncü konumda ve bunu İsveç kuronundaki ayarlamalarla kazanmadı...
İşte bu noktada Türkiye’de rekabet gücü yukarıda saydığım reel faktörlerle değil, devalüasyonla sağlandı. TL ucuzlatıldı. Bazı iktisatçılar ve kendisine o rolü yakıştıran kişiler “gerçek kur” masalına sığınıp ödemeler dengesini Türk insanını yoksullaştırarak sağlamayı savundu. Aslında bu operasyonların kur hareketlerinden, TL cinsinden borçlanarak önemli para kazananlara yaradığını sık sık yazıyorum.
Yani tedarikçi ihracatçılar zenginleşirken, ücretli ve toplumun geri kalanı yoksullaştı. Bu tiyatro bugün devam ettirilmek isteniyor ve bu kez aslında perakendeci markalar için üretim yapan tedarikçiler, 'devlet bizi gözden çıkarttı' diyerek feveran ediyor. Aslında bu tedarikçiler değindiğim perakende markalarının, ki Avrupa’da, ABD’de piyasayı bunlar yapar, talebi bunlar şekillendirir, oluşturduğu “ekosistem” den kopuyorlar. Ekosistem nedir, bir endüstri ne yaparsa onunla bütünleşir sorusu yalnız giyim endüstrisinde değil, tüm ekonomi için, teknoloji politikası, maliye, vergi politikası bakımından önemli. [4]
Bugün son olarak tır kamyonlarıyla yurt dışına fabrika taşınması efsanesine de değineyim. Konunun iki yanı var. Biri, yatırımcıların ülkedeki ekonomi, hukuk, işgücü ortamının halinden, gelecekten endişelenip, kendilerine güvenli topraklar araması. İkinci olarak ve yukarıdaki paragraflara dönerek, taşınanın fabrika değil, üretim sürecinin, değer zincirinin artık başlangıçtaki iş modeline uymayan bölümlerinden bazıları olabileceğini tespit edelim.
Sonuç olarak olay 1980’lerin başında Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nda kurulan modelin aslında fevkalade dinamik özelliklere sahip olmasıdır. MIT’den profesör Charles Fine bunu basketbolda yerleşik bir taktik olan pivot yapmak, yani bir ayak yere basarken, diğeriyle pozisyon değiştirmeye benzetiyor. Evrim de ayakta kalabilmek için değişmek değil midir?
[1] Bu konuda ayrıntılı biligi için bkz.Çelik Kurtoğlu, Değer Zincirinin Evrimi, Eflatun Yayınevi (Efil), Ankara
[2] Bu konuda da aynı kaynaktan yararlanılabilir.
[3] 2007 yılında, H&M Grubu’nun küresel çapta yeni bir marka açılımı arayışının sonucu olarak yaratılan Cos, minimalist akımlara ilgi duyan kadın ve erkek tüketici kitlesini hedefleyerek yola çıkmıştı.
Grup yöneticileri, İsveç markası olmasına rağmen Cos’u Londra’ya konumlandırarak lokomotif markası H&M’in dışında tutma stratejisini uygun görmüşlerdi.
Cos, ilk günden itibaren kimliğini bir fast fashion markasından çok lüks bir marka imiş gibi düşünerek yaratmış ve tasarım ekibinin yönetaflarici koltuğuna İsveçli tasarımcı Karin Gustaffson’u oturtmuştu.
Gustaffson, yeni markanın kavram kodlarını, fast fashion olgusunun ekseninden kaydırarak daha tasarım kimlikli bir seviyeye oturtmayı başardı.
[4] BKz, Değer Zincirinin Evrimi
/././
Silinen Ağrı Dağı silueti, tartışmalı göl isimleri, Kafkasya’da barış -Barçın Yinanç-
Ermenistan'a giriş çıkış damgalarından Ağrı Dağı sembolü kaldırıldı. Kafkaslar’da barışı taçlandıracak Türkiye-Ermenistan normalleşmesine gelirsek... Bu anlamda Ankara inisiyatifi hâlâ Bakü’ye bırakmış görünüyor.

Geçen hafta Ermenistan Başbakanlığı'na bağlı bir düşünce kuruluşunun toplantısı için Erivan’a gittim. Altı ay önce Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’la röportaj yapmak üzere Erivan’a indiğimde pasaportuma basılan giriş damgasında Ağrı Dağı'nı sembolize eden bir dağ skeci vardı.
Bu kez pasaportumdaki damgadan Ağrı dağı silinmişti.
Ermenistan muhalefeti bu kararın Türkiye’nin baskısı sonucu alındığını savunsa da, Paşinyan Ağrı Dağı ile ilgili tabuları yıkmaya uzun süre önce başladı.
Paşinyan Ermenistan için yeni ve “gerçekçi” bir hikâye yazmak istiyor. Bu nedenle de Ermenistan halkının en önemli kimlik sembollerinden birinin, Ermenistan sınırları dışında olan Ağrı Dağı üzerine inşa edilmiş olmasını bir süredir sorguluyor.
Giriş çıkış damgalarından Ağrı Dağı sembolünün kaldırılması kararı 15 Eylül’de alındı.
Normal şartlarda yedi sütuna manşet olacak bu gelişmeden Tük kamuoyunun pek haberi olmadı.
Halbuki Türkiye-Ermenistan normalleşmesi için iki toplumun da hazırlanması gerekiyor.
Belli ki Türkiye’de iletişim konusundaki karar vericiler, Bakü’den çekindiklerinden olsa gerek, bu konuyu gündeme taşımak istememişler.
Giriş çıkış damgası
Azerbaycanlı uzmanlara Erivan’da koruma ordusu
Halbuki Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış inşası için mütevazi de olsa önemli adımlar atılıyor.
Örneğin iki ülkenin uzmanları bir süredir bir araya gelip konuşuyorlar. Hatta iki hafta önce, Azerbaycan’dan beş kişilik heyet kendilerine devletin tahsis ettiği özel uçakla Erivan’a gelmiş. Kamuoyuna önceden açıklanmayan bu ziyaret vesilesiyle üzerinde Azerbaycan yazan bir uçağın havalimanına indiğini gören Ermeni görevlilerin ağzı açık kalmış.
Dış Politikayla İçli Dışlı programında da anlatmıştım. Bu heyette yer alan Rusif Huseynov, benim geçen hafta katıldığım toplantı için Erivan’a yeniden geldi.
30 yıllık savaş sürecinden sonra, Erivan’a on gün içinde ikinci kez gelen ilk Azerbaycanlı olarak tarihe geçtiği için tebrik edildi.
İnsan bir garipsiyor.
Sovyetler Birliği dağılana kadar öyle yada böyle onyıllarca aynı bölgede yaşamış iki halktan bahsediyoruz. Son on, on beş yılı çatışmasız geçse de 30 yıllık bir savaş halinin iki halkı birbirinden nasıl soğutmuş olduğunu gözlemlemek iç burkucu.
İki Azerbaycanlı uzman Rusif Huseynov ve Zaur Shiriyev ile birlikte yemek yiyeceğimiz restorana doğru giderken, bir baktım en az yarım düzine meşin ceketli, siyah takım elbiseli koruma ordusuyla çevrili olarak yolda yürüyoruz. İkisinin de kaldıkları oteldeki odanın önünde 7/24 nöbetçi vardı.
Önümüzdeki dönem, Ermenistan’dan beş uzmanın Bakü’ye giderek süreci devam ettirmesi bekleniyor. İhtimal onlar da bir koruma ordusu ile dolaşacaklar.
Bu arada Azerbaycan, kendi üzerinden Ermenistan’a kargo geçmesine izin vermiyordu. Bakü bu uygulamayı geçen ay iptal etti. Kazakistan’dan yola çıkan buğday ilk kez Azerbaycan üzerinden geçen pazar Ermenistan’a ulaştı.
Paşinyan: Barış bize yabancı bir kavram
Benim katıldığım konferansın açış konuşmasını Nikol Paşinyan yaptı ve tam da barışın inşasında toplumların psikolojik konumuna işaret etti. “Siyasi olarak Ermenistan’la Azerbaycan arasında çatışma bitti, ama işin bir de psikolojik ve sosyolojik boyutu var,” dedi. “Ben barıştan bahsettiğimde, çok kişiye garip geliyor. Barış Azerbaycan ve Ermenistan halkının yabancısı olduğu bir kavram” diye konuştu.
Uzun bir husumet döneminden çıkan toplumların barışa ne kadar susamış olsalar da bir hazırlık evresinden geçmeleri gerekiyor.
Paşinyan konuşurken aklıma Kıbrıs sorununa çözüm getirmek için hazırlanan Annan Planı geldi. Rum tarafı yıllar içinde hiçbir şekilde kendi halkını “tavizleri de içerecek bir barış planına” hazırlamamıştı. Türk tarafı hiç beklenmedik şekilde ve hızda barış hamleleri yapınca, yüzüne lamba tutulmuş tavşanlar gibi kala kaldılar. Ve tabii Rum toplumu plana hayır dedi.
Öte yandan Paşinyan’ın konuşmasından bir gün önce bir konuşma yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ise, Ermenistan’daki çoğu coğrafi yerin orijinalinde Azerbaycan isimleri taşıdığını, Ermenistan’daki Sevan Gölü'nün asıl isminin Gökçe olduğunu söyledi.
Savaşı kaybetmiş, Rusya tarafından terkedilmiş, 90 milyonluk Türkiye-Azerbaycan cephesine karşı kendisini savunmasız hisseden bir halkla barış inşa etmeye çalışırken, tarihi Azerbaycan’ın günümüz Ermenistan’ı kapsadığı mesajları ne kadar anlamlı.
Şükür ki, geçtiğimiz hafta sonu Karabağ savaşının yıldönümünde konuşan İlham Aliyev sert mesaj vermekten kaçındı.
Zaten Trump sağ olsun, bu sürecin en büyük garantörü ABD başkanı. Paşinyan da Aliyev de süreci sabote edip, Trump’ın Nobel Barış Ödülü'nü (belki gelecek sene) alma rüyasını söndürüp, öfkesini üzerlerine çekmek istemezler.
Türkiye-Ermenistan normalleşmesi ne zaman?
Kafkaslar’da barışı taçlandıracak Türkiye-Ermenistan normalleşmesine gelirsek... Bu anlamda Ankara inisiyatifi hâlâ Bakü’ye bırakmış görünüyor.
Garip bir durum.
“Her masada varız” dedikten sonra, Washington’da Azerbaycan-Ermenistan barış anlaşmasına paraf atılan masada Türkiye yoktu.
Garip bir durum daha var. Türkiye genelde bölge konularını bölge ülkeleri çözsün ister. Bölge dışı ülkelerin katılımına soğuk bakar.
Örneğin Karadeniz’e ABD donanması girmesin hatta NATO gemileri bile girmesin ister.
Buna karşın Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayan Zengezur Koridoru'nda yaşanan anlaşmazlığın Amerikan formülüyle çözülmesine Ankara seyirci kaldı. Ermenistan-İran sınırından geçen 32 kilometrelik Zengezur Koridoru'nun bir Amerikan şirketi tarafından işletilmesinin İran’ı da Rusya’yı da rahatsız edeceğini bilmek için uzman olmaya gerek yok.
Bakü’yle ekonomik ilişkiler hâlâ Ankara’nın elini kolunu bağlar görünüyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bakü’den dönerken, “Barış sürecinin en yakın zamanda nihayete ermesi savaşın muzafferi olan Azerbaycan’ı bölgede barışın da mimarı olarak ön plana çıkaracaktır,” dedi.
Erdoğan, Aliyev’e bir nevi elini çabuk tut demeye getirmiş ama karşısında ondan telkin almaya hevesli bir lider yok.
Erdoğan “Kalıcı barış noktasında son derece ümitliyiz. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın bu yolda attığı cesur adımları memnuniyetle takip ediyoruz” da dedi.
Türkiye takip etmekle yetinmese... Ankara da barışı inşa sürecinin bir parçası olsa... Misal, 2022 yılında kara sınırlarının üçüncü ülke vatandaşlarına açılması kararı alınmıştı. Bu kadar basit bir karar bile üç yıldır neden uygulanmaz?
/././
Amerikalı şirketler 2025'de 1,1 milyon kişiyi işten çıkarırken kârları patladı -Füsun Sarp Nebil-
“Yapay zekâ altyapısında faaliyet gösteren firmalar (veri merkezleri, bulut, yapay zeka araç sağlayıcıları), geleneksel işlevlerdeki personel sayısını azaltıyor. İstihdamı azaltırken, güçlü kârlar elde ettiği anlaşılan şirketler, tasarrufları sermaye harcamalarına (otomasyon, robotik, bulut) yönlendiriyor”
Geçtiğimiz hafta Amerikan basınında, yapay zekâ bağlantılı teknolojik gelişmeler sonucunda, Amerikan firmalarının kârlarının adeta patladığı, temel nedenin ise işten çıkarmalar olduğu haberleri vardı. Buna göre, Amerikan şirketleri bu yıl (2025) ekim sonuna kadar, % 65 artış ile yaklaşık 1.099.500 işten çıkarma duyurdu. Kârlılığa gelince, yerel finans şirketlerinin kârlarının tek bir çeyrekte 69,4 milyar $ ve finans dışı şirketlerin kârlarının ise 53,1 milyar $ arttığı belirtildi.
Not edelim; bu haberlerde verilen işten çıkarma rakamları, gerçekleşenleri değil, örneğin; ekim ayında işten çıkarma duyurusu yapan yaklaşık 450 firmayı kapsıyor. Ayrıca, bu rakamın dışında kalan şirketlerden ve/veya duyuru yapmadan yapılan işten çıkarmalardan oluşanlar bu rakama dahil değil. Kârlılık rakamları da her firmanın en son çeyrek bilanço verilerine göre verilmiş durumda.
ABD'de işten çıkarmalar sayesinde kâr artışı mı?
2023'den bu yana ABD'deki teknoloji şirketleri zaten hem ABD'de, hem de uluslararası çalışanları arasında büyük işten çıkarmalar yapıyor. Bunun Türkiye’ye yansımalarını da Intel, Microsoft, Amazon gibi firmalarda gördük ve duyduk.
ABD'de sadece Ekim ayında işten çıkarma duyuruları yaklaşık 153.074'e ulaştı; bu, 2003'ten bu yana en yüksek Ekim ayı toplamı ve yıllık bazda yaklaşık %175 artış anlamına geliyor. Bu durum, bazı analistlerin "işsizlik patlaması (Jobless Boom)" olarak adlandırdığı bir olguyu ortaya çıkarıyor. Yani bu veriler, Amerikalı şirketlerin büyük çaplı iş gücü kesintileri duyurduğu alışılmadık bir "işsizlik patlaması" durumunu gösteriyor.
Buna karşılık şirket kârlarında patlamalı artış raporlanıyor. St. Louis Federal Rezerv Bankası'na göre, ABD'deki şirket kârları (envanter değerlemesi ve sermaye tüketimi ayarlamalarıyla birlikte) 2024 sonunda yaklaşık 4 trilyon ABD doları olarak gerçekleşti. Bunun, 2010'daki seviyenin iki katından fazla olduğu raporlanıyor.
Trading Economics verileri ise 2025'in sadece ikinci çeyreğinde ABD'deki şirket kârlarının yaklaşık 3,259 trilyon ABD doları olduğunu ve geçen yılın çeyreklerine nazaran önemli oranda yükseldiğini gösteriyor.

Bu kâr artışlarının illa işten çıkarmalar kaynaklı olduğuna dair bir araştırma ya da veri olmasa da, işten çıkarmaların çok büyük rakamlara ulaşması, kâr patlamalarının büyük oranda kaynağının bu olduğunu düşündürüyor. Diğer ülkelerdeki şirketlerin kârlılığına bakılınca da (aşağıdaki grafik) benzer bir durum olmadığı, kâr patlamalarının sadece Amerikalı şirketlerde olduğu anlaşılıyor.

Hangi şirketler büyük işten çıkarma yaptı?
Bu konuda daha iyi fikir edinmek için büyük işten çıkarmalar yapan bir kaç büyük Amerikan firmasına daha yakından bakalım;

ABD'deki şirketlerin işten çıkarma duyurularındaki nedenlere baktığımızda şunlar göze çarpıyor;
-Maliyet kısma ve verimlilik, işten çıkarmaların en çok dile getirilen nedenleri.
-Yapay zekâ ve otomasyon teknolojilerinin hızlanması.
-Zayıflayan talep (tüketici ve kurumsal) ve makro belirsizlik.
Sektörel bakarsak, yapay zekâ altyapısında faaliyet gösteren firmalar (veri merkezleri, bulut, yapay zekâ araç sağlayıcıları), geleneksel işlevlerdeki personel sayısını azaltıyor. Bu, özellikle alt ve orta kademe istihdamın gerilemesi anlamına geliyor. İstihdamı azaltırken, güçlü kârlar elde ettiği anlaşılan şirketler, tasarrufları sermaye harcamalarına (otomasyon, robotik, bulut) yönlendiriyor.
Ama uzmanlar "daha yalın bir iş gücü" modelinin, riskleri artırabileceğine (sürdürülebilirlik, siber güvenlik, bilgi birikimi kaybı) dikkat çekiyor. Özellikle denizaltı kabloları, IXP'ler, telekomünikasyon sektörlerinde, işgücü derinliği altyapı güvenliği ve jeopolitik hazırlık açısından önem taşıyor.
Türkiye'de durum
Maalesef Türkiye'de dosdoğru rakam (veri) bulmak mümkün değil. Ne devletin, ne de şirketlerin buna dikkat ettiğini göremiyoruz. Oysa, bu rakamlar —özellikle devlet ve ekonomi için— erken uyarı ve önlem almak açısından önemli. Aşağıda ülkemizdeki Amerikalı firmaların temsilcilikleri açısında yakaladığımız bazı verileri sunalım. Bu noktada hatırlatalım, Türkiye'deki Amerikan temsilciliklerinde satış, pazarlama, iş ortaklıkları ve kamu politikası konularında çalışanlar var. Teknik kadrolarda çalışan sayısı son derece sınırlı...
-Amazon Türkiye : Ekim sonunda işten çıkarma duyurusu yapıldı, Türkiye operasyonları da etkilenecek. Ancak rakam verilmedi.
-Microsoft: 2025'te iki büyük küresel dalga (≈6.000 Mayıs, ≈9.000 Temmuz) yaşandı. Bu rakamların içinde Türkiye'de var ama Türkiye’ye özgü sayı açıklanmadı. Not edelim; 2024 sonunda zaten çok önemli bir tasfiye yapılmıştı (Tam sayıyı vermiyorlar ama 500'lerden 50 kişilere inmek gibi).
-Google/Alphabet: 2025 içinde çeşitli birimlerde yüzlerle ifade edilen küresel kesintiler yapıldı. Türkiye'ye özgü sayı yine açıklanmadı.
-Meta yapay zekâ bölümünde Ekim'de ≈600 kişilik küresel kesinti raporladı. Ama Türkiye sayısı bilinmiyor.
Türkiye sayıları açıklanmıyor ama Linkedin'e ya da bilişim gruplarına bakıldığında, işten ayrıldığını ve yeni iş aradığını belirten çok sayıda insan görüyoruz.
Türkiye'de gelir odaklı kadroların korunduğu, buna karşılık orta kademede, özellikle satış ve müşteri rollerinin azaldığı gözlemleniyor. Yabancı şirketlerden bu yıl 150-900 arasında istihdam azaltılma tahmini var. Çok uluslu firmaların çalışan sayısını azaltarak, bayi-entegratör ağını büyüttüğü de not ediliyor.
Konuyu BT Ekosistem Platformu Yöneticisi olan Nevin Çizmecioğulları’na sorduk. Çizmecioğulları, şunları söyledi:
“Pandemi öncesinde başlayan 'Future Enterprise' söylemleriyle birlikte, küresel danışmanlık firmaları şirketleri otomasyon, RPA ve yapay zekâya yönlendirirken; “iş gücünü azaltın, kısa vadede maliyet artsa da uzun vadede kârlılık artar” mesajı verdiler. Ancak bu dönüşüm sadece operasyonel süreçleri değil, yönetim katmanlarını da etkiledi.
Giriş seviyesinden çok, yerel üst düzey yöneticilerin görevleri merkez ofislerce dikte edilen standartlarla ortadan kalktı. Yetişmiş kadroların yerine daha düşük maliyetli, esnek ama tecrübesiz ekipler getirildi.
Kurumlar, çalışan beklentilerini karşılayamaz hale gelirken; yetenekli ama dışlanan birçok profesyonel, kendi küçük şirketlerini kurarak eski kurumlarının müşterilerine çok düşük fiyatlarla hizmet vermeye başladı. Bu da hem hizmet kalitesini hem de sektörel fiyatları dibe çekti.
Türkiye artık ne yüksek maaşlı üst düzey profesyoneller için bir hedef, ne de sürdürülebilir rekabet için sağlıklı bir zemin sunuyor. Türk firmaları dahi 'Türk' imajından uzaklaşarak Körfez ve Orta Asya pazarlarına yöneliyor. Ne yazık ki 25+ yıl tecrübeli, 50+ yaşındaki deneyimli profesyoneller için iş yok Bazı büyük gruplarda, 50 üzeri yöneticilere iki yıllık maas paketi verip emekli edenler var.
Türkiye açısından değerlendirildiğinde, teknolojik dönüşümün iş gücü piyasası üzerindeki etkileri dikkatle izlenmelidir. Özellikle yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme süreçleri; bazı meslek gruplarını dönüştürmekte, bazılarını ise ortadan kaldırma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, yalnızca teknolojik altyapıya değil, aynı zamanda nitelikli insan kaynağına yapılan yatırımı da zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin bu değişime yalnızca kullanıcı olarak değil, aynı zamanda üretici ve yönlendirici aktör olarak dâhil olması büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde, istihdamda yaşanabilecek kayıplar; ekonomik büyüme ve verimlilik artışı gibi olumlu göstergeleri gölgeleyebilir. Bu nedenle, teknoloji odaklı kalkınma stratejilerinin merkezine insanı koyan, sürdürülebilir ve kapsayıcı politikaların yerleştirilmesi elzemdir.”
Sonuç olarak; ABD basınındaki veriler ABD merkezli olsa da, benzer dinamikler küresel çapta da dalga dalga yayılabilir. Çünkü gerek yapay zekâ, gerekse bulut üzerinden hizmetlerin gelişmesi sonucunda, çok uluslu şirketler işlevlerini yeniden konumlandırıyor, rolleri otomatikleştiriyor, dış kaynak kullanımını azaltıyor veya yeniden yerelleştiriyor. Bu durum, Türkiye'nin küresel teknoloji tedarik zincirlerindeki rolü ve altyapı yatırımları üzerinde etkilere sahip. Şirketlerin ve devletin bu değişimi gözlemlemesi ve önlem alması önemli.
/././
C-130 kazası uluslararası gündemde, senaryolar tartışılıyor: Teknik sorun mu, havada kopma mı, uçak ömrü mü?
Uzmanlar, uçağın havada üç parçaya ayrılmasının olağan dışı olduğuna dikkat çekerek kazanın nedeninin dış etki, ani mekanik arıza, iç patlama ya da uçak gövdesindeki yaşlanma kaynaklı olabileceğini değerlendiriyor.
C‑130 Hercules tipi kargo uçağının Gürcistan–Azerbaycan sınır bölgesinde düşmesinin ardından, 20 askerin yaşamını yitirdiği kazada uzmanlar bir dizi olası senaryoyu masaya yatırdı.
C-130 modeli, dünya ordularının en çok kullandığı askeri kargo uçakları arasında yer alıyor ve genellikle düşük kaza oranıyla öne çıkıyor. Bu nedenle yaşanan olay, uluslararası basının da dikkatini çekti. İngiliz gazetesi The Independent, olaya ilişkin teknik ihtimalleri ve uzman görüşlerini derinlemesine inceleyen bir analiz yayımladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada uçağın kara kutusunun Gürcistan’ın Kakheti bölgesine bağlı Sighnaghi belediyesi sınırlarında bulunduğunu duyurmuştu.
Aralarında eski bir İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) pilotunun da bulunduğu havacılık uzmanları, uçağın çok kısa sürede parçalanmasının ardındaki nedeni sorguluyor.
57 yıllık bir C-130: Modelin özellikleri ve geçmişi
Gürcistan’da düşen C-130 Hercules’in 57 yaşında olduğu, buna rağmen düzenli görev uçuşlarını sürdürdüğü belirtildi. Dört turboprop motora sahip bu model, zorlu arazi koşullarında ve hazırlıksız pistlerde bile operasyon yapabilmesiyle tanınıyor.
FlightRadar24 kayıtları ve iki Türk savunma analistinin değerlendirmelerine göre, kazaya karışan uçak 2010 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmişti.
Uçağın havada parçalanması soru işaretlerini artırdı
Kaza görüntülerinde enkazın dikey şekilde dağlık araziye düştüğü görülüyor. Bu durum, uçağın neden böylesine ani bir şekilde kontrol dışına çıktığına yönelik yeni sorular doğurdu.
Avrupa Komşuluk Konseyi Direktörü Samuel Doveri Vesterbye, kaza görüntülerini inceleyen pilot ve mühendislerin, uçağın yere çarpmadan önce dağıldığını tespit ettiğini ve bunun “havada patlama ihtimalini akla getirdiğini” sosyal medya hesabından paylaştı.
Ancak Scott Bateman bu senaryoya temkinli yaklaşarak, “Havada patlama genellikle patlamanın olduğu noktadan bir kırılmaya yol açar. Burada ise hem ön hem arka bölüm kopmuş, orta gövde nispeten daha sağlam kalmış görünüyor. Bu, klasik bir patlama izine benzemiyor.” ifadelerini kullandı.
“Yardım çağrısı yapacak zamanları olmadı”
Flightradar24 Havacılık İçerik Uzmanı ve eski pilot Daniel Gustafsson, eldeki verilere göre olayın inanılmaz hızla geliştiğine dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Mürettebatın yardım çağrısı yapmaya bile fırsatı olmadı. Acil durum sinyali ya da transponder iletileri kaydedilmedi. Uçak serbest düşüşe geçmiş görünüyor; bu da çok ani bir olay yaşandığını gösteriyor.”
Eski RAF pilotu Scott Bateman da kazayı “son derece sıra dışı” olarak niteleyerek, uçaktaki kırılma biçiminin alışıldık kazalardan farklı olduğunun altını çizdi: “Uçağın üç ayrı bölüm halinde yere düşmesi olağan bir durum değil. Ön kısım, kanadın ön hattından; arka bölüm ise kanadın arkasından kopmuş. Bu derece yıkıcı bir kırılmayı daha önce hiç görmedim.”
“Normal bir kazaya benzemiyor”
Gustafsson da kazanın yapısının tipik bir uçak kazasından belirgin şekilde farklı olduğuna dikkat çekti: “Veriler uçağın ani bir spiral düşüşe girdiğini gösteriyor. Bu olağan bir durum değil. Bir parçanın kopması ya da ani bir mekanik arıza, uçuş sırasında oluşan aerodinamik yüklerin diğer parçaları da koparmasına yol açmış olabilir. Bu tarz kazalarda her şey saniyeler içinde gelişir.”
Uçağın yaşı ne kadar etkili olabilir?
Bateman’a göre C-130’ların “yaşlanma” biçimi otomobillerden tamamen farklı. Bu uçaklar düzenli modernizasyonlardan geçiyor ve güncel uçuş standartlarına uygun tutuluyor. “C-130 son derece dayanıklı ve güvenilir bir platformdur. Dünyada en uzun süredir üretimi devam eden askeri uçak modelidir ve savaş dışı görev kayıtları da oldukça olumludur.”
***
T-24
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder