Temel sorun ve mücadele alanı olarak kayyım ve özgürlük -Adnan Gümüş-
Yeni yıl geldi. 1 günü geçti bile, oldu 2 Ocak.
2025 hiç iyi geçmedi. 2025 ve yıllar gelip geçti. Birilerinin yerine birilerinin geçmesi hali geçmiş yılların neredeyse ortak özelliği oldu.
Yeni yıla girerken birilerinin birilerinin yerine geçmemesi, birbirinin hakkını hukukunu özgürlüğünü ihlal ve yok etmemesi için bol bol umutta dilekte bulunduk ama umut işi oluruna bırakma halinde tersi bir rol oynayabilir, umudun ötesinde amaçlar koymak ve bunları gerçekleştirmek için çaba göstermek durumundayız. Yeni yılın eskisi gibi geçmesini istemiyorsak, eskilerden dersler çıkararak yeni yıl için temel öncelikte sorunların hatırlanılması ve birilerinin birilerinin yerine geçmemesi için neyle ve nasıl mücadele edileceğinin belirlenmesi uygun olacaktır.
Esası iktidar ve yayılmacılık olan iki ana sorun: Otoriterleşme ve emperyalizm
Yeni yılda eski yıllardan kalma ama her geçen yıl daha da şiddetlenen iki sorunun altı çizilebilir. Hangisi ilk sırayı yer alır, sorunlara illa da hiyerarşik bakmak gerekmiyor, bu iki sorun kâr/para hırsının başlıca geçer akçe olduğu bir dünyanın iki yüzü olarak sayılabilir:
1-Türkiye ve dünyada temel ortak bir sorun olarak antidemokratik/ otoriter/ totaliter eğilimler maalesef son yıllarda genel bir artış eğilimine girmiş bulunuyor.
2- Çıkar, koloniyalizm, kapitalizm, emperyalizm olgularına dayalı fetih, yayılmacılık, işgal ve bunların zorunlu uzantıları sömürü ve savaşlar. Son ve sıcak örnekleri Filistin, İran, Yemen, Suriye, Ukrayna, Venezuela örneklerinde, ABD, İsrail, Rusya, Çin başta olmak üzere büyük güçlerin küçükleri ezdiği çeşitli çatışmalar.
Bugün hemen her ülkede aynı zamanda bir iç sorun haline gelen ilkine odaklanmaya çalışacağım.
Şirketlere medyaya belediyeye üniversiteye el koymaktan savcı hakim rektör dekan atamalarına güçler ayrımı ve kayyım sorunu
İlkine dönersek; kayyım meselesi, üniversitelere, belediyelere, tüm kamusal alanlara el koyulması, hatta muhalif medyanın baskılanması ele geçirilmesi, şirketlerin ele geçirilmesi, istediği hakimliğe istediği savcılığa istediği müdürlüğe istediği rektörlüğe istediği valiliğe istediğini ataması, genel olarak kayyım atanması, dahası öğretmen memur atamasına işçi alımına kadar liyakat sorunu, keyfilik, bunda iktidar gücü ve mahkeme gücünün kullanılması otoriterleşmenin en öne çıkan halini gösteriyor. 12 Eylül’den başlayarak, hele de son on yılda çok daha sertleşerek Türkiye güçler ayrımının hırpalanması ve kayyım ile yüz yüze bulunuyor.
Bu “MÜTAMAŞERİK müteahhit, taşeron, tarikat, mahkeme, mafya, şeriatçı şerikliği” nasıl bir rejim tipi oluşturuyor, üniversiteler için ne anlam ifade ediyor, mücadele alanları nedir, her biri kritik bulunuyor.
Özgürlük sorunu ve anlamı
Konunun öneminin, özgürlüğün ne anlama geldiğinin anlaşılması bakımından sadece Hegel’in yorumunu vermek bile yeterli olur. Hegel’e göre insanı insan yapan, toplumu toplum yapan bizzat kendini, kendi aklını fikrini iradesini gerçekleştirme tarihidir. Hegel’e göre bu, tinin özgürlüğü, tinin özgürlüğünün gerçekleşme halidir. Yani insanın kendini/ tinini/ düşüncesini gerçekleştirmesini özgürlüğün gerçekleşmesi olarak görüyordu Hegel. Batı’yı Doğu’dan özgürlükler bakımından ayırıyordu, Doğuda/Asya çöllerinde özgürlük yoktu.
Aradan 200 yıl daha geçmiş. Artık Avrupa da çölleşiyor maalesef.
Bir yerde hak ve özgürlüklerin oluşumu, artışı veya azalışı gösterge olarak siyasal sistemlerin, siyasal rejimlerin durumunu, olumlu olumsuz dönüşümünü gösteriyor.
Hobbes: Güç kullanımının üç biçimi
Hobbes, neredeyse 400 yıl önce, yönetim anlayışlarını/ siyasal rejimleri esas olarak üçe ayırıyordu:
“(...)Egemenlik iki yoldan elde edilir. Birincisi ...doğal zor ile ...edinilmiş devlet... İkincisi, gönüllü olarak... siyasal bir devlet veya sözleşme ile kurulmuş bir devlet. (…) Değişik devlet biçimleri sadece üç tanedir”. ...Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir MONARŞİdir; bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise, DEMOKRASİdir veya halk devletidir; sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise, ARİSTOKRASİ adını alır. (…) Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler; aristokrasiden memnun olmayanlar ise, onu oligarşi olarak adlandırırlar; yine, demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler, ona, yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler (...) (Hobbes 1992 [1651], s.130, 139).
Kurallı despotizm, mutlakiyetçilik, Bonapartizm ve Bismarkizm (Avrupa)
Montesquieu 1748’de yayımlanan “Kanunların Ruhu Üzerine” (L’Esprit des lois) adlı çalışmasında, üç hükümet tipi sayıyordu:
“Ben üç tanım daha doğrusu üç olgu düşünüyorum: Birincisi, cumhuriyet yönetimi, halkın tümünün ya da sadece bir kısmının yönetime sahip olmasıdır. Monarşi yönetimi bir kişinin, ama belirli ve yerleşmiş yasalarla yönetimidir. İstibdat yönetimi ise, bir kişinin yasasız ve kuralsız olarak kendi istek ve heveslerine göre yönetimidir. (….) Monarşi ve istibdat, yönetime tek kişinin sahip olduğu rejimlerdir. Ama monarşide yönetim belirli ve yerleşmiş yasalara göre yürütülür. (…) Daha önce söylediğim gibi monarşi hükümeti, rütbeler, mevkiler hatta eskiye dayanan bir soyluluk gerektirir... gözü yükseklerde olmak..., hükümete hayat verir. (…) Cumhuriyet ve monarşinin ortak yanı ılımlı olmalarıdır; hiç kimse bu hükümetlerde keyfe bağlı olarak ve yasaların dışında yönetmez.” (Akt. Aron 1986, s.32-36).
Kuralsız despotizm, istibdat, keyfilik, sultancı rejimler (Osmanlı)
İbn-i Haldun’a göre, Osmanlı’nın normal yönetim şekli “istibdat”tır. İstibdatı keyfilik boyutuyla birlikte ele alınca, bu, despotizme denk gelmektedir (Timur 1994, s.271). Hobbes Leviathan’da despotik devleti, bir hükümdar tarafından tamamıyla keyfi bir biçimde yönetilen, hiç kimsenin can ve mal güvencesi bulunmayan ve herkesin “kul” (servant) olduğu bir rejim olarak tanımlamıştır:
“Pederşahi ve despotik hakimiyet üzerine. Zorla kurulmuş bir devlet... tek tek insanlar veya çok sayıda insan, oy çokluğu ile, ölüm veya esaret korkusundan, onların hayatını ve özgürlüğünü elinde tutan insanın veya meclisin bütün eylemlerini kabul ettiklerinde, egemen güç zorla ele geçirilmiştir. Despotik devlet nasıl elde edilir. Fetih yoluyla veya savaşta zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen (…) yazarların DESPOTİK dedikleri şeydir ve efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir (Hobbes 1992 [1651], s.130, 147, 150).
Montesquieu’ya göre, cumhuriyet ve [kurallı] monarşiden farklı olarak istibdat bir kişinin kurallara ve yasalara bağlı olmadan yönettiği, dolayısıyla korkunun egemen olduğu rejimdir. İstibdat yönetimi kurulduğunda, herkesin herkesten korktuğu söylenebilir. İstibdat yönetiminde egemen mutlak güce tek bir sınır vardır. Bu dindir ama, bu koruma da güvenilir değildir. Asya istibdadı, tutsaklık çölüdür. Mutlak egemen (hakim) tek başınadır, bütün güce sahiptir. Denge kuracak toplumsal sınıflar, kurumlar, tabakalar yoktur. (Akt. Aron 1986, s.36-37).
Demokrasiden diktatörlüğe toparlayıcı bir okuma ve okullardaki durum için bir kaynak: A.Gümüş, M. Gömleksiz (1999). DİN, MİLLİYETÇİLİK VE OTORİTERYENİZM. Ankara: Eğitim Sen.
Üniversitelerde, Boğaziçi’de Durum: İlkeler nedir, ne olmalı
Demokrasinin içeriği hak ve özgürlüklere dayanmasıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi temel başlangıç/ dayanak noktasıdır. Güçler ayrımı son 800 yıllık kazanımlardır ki, son 70-80 yıldır giderek törpülenmekte hırpalanmaktadır.
Demokrasiler; sadece toplumsal sözleşme rejimleri değil, temel hak ve özgürlüklerin ilke sayıldığı rejimlerdir. Basın, yargı, bilgi/üniversite bakımından kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlüklerin garanti altına alındığı rejimlerdir.
Üniversitelerin durumu, kurumsal özerklik ve genel olarak bilimsel özgürlükler demokrasinin ayrılmaz temel şartlarından/ ilkelerindendir.
1977 tarihli ILO / UNESCO yükseköğretimdeki akademik personelin statüsüne ilişkin tavsiye kararı, Avrupa üniversitelerinin rektörleri tarafından 1988’de imzalanan Magna Charta Universitatum İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül 1988 tarihlerinde Peru’nun başkenti Lima’da toplanan Dünya Üniversiteler Servisi – WUS tarafından onaylanarak kabul edilen Yüksek Öğretim Kurumlarının Özerkliği ve Akademik Özgürlük Üzerine Lima Bildirgesi, tüm dünyada üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliği konusunda referanslar olarak kabul edilmektedir:
“Başlangıç"
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül tarihleri arasında Lima’da toplanan DÜNYA ÜNİVERSİTELER SERVİSİ (WUS) Altmışsekizinci Genel Kurulu, insan hakları alanında, başta insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antdlaşması, Uluslararası Temel ve Politik Haklar Andlaşması ve Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Antlaşması olmak üzere Birleşmiş Milletlerin ve diğer evrensel ve bölgesel örgütlerin oluşturdukları geniş kapsamlı uluslararası standartları gözeterek,
Üniversite ve akademik kuruluşların, insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarını yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlü olduklarına inanarak,
Tüm diğer insan haklarından yararlanılmasında ve insanca kişilerin ve bireylerin yetişmesinde eğitim hakkının önemini vurgulayarak,
Eğitim haklarından yalnızca, akademik özgürlüğün var olduğu ve yüksek öğretim kurumlarının özerk oldukları bir ortamda tam anlamıyla yararlanılabileceğini göz önüne alarak,
Ve eğitime ilişkin şu ilkeleri kabul ederek,
(…)”
Tam metin için kaynak linki : https://hukukbook.com/yuksek-ogretim-kurumlarinin-ozerkligi-ve-akademik-ozgurluk-uzerine-lima-bildirgesi/
Umut etmekten öte amaç koyma ve gerçekleştirme
2026’nın demokrasimizi, özgürlüklerimizi, bilimsel özgürlüklerimizi garanti edebildiğimiz ve derinleştirebildiğimiz bir yıl olması hepimize, her birimize bağlı bulunuyor. Sosyolog, tarihçi, hukukçu, anayasa hukukçusu olan M. Weber, daha 100 yıl öncesinden, eğer savunacak kimse yoksa anayasa veya yasa yoktur diyordu. Haklar maalesef verilmiyor, ancak kazanılabiliyor.
Yeni yılda bir parçamız olan dışa karşı en çok da yayılmacılıkla, işgallerle, emperyalizmle mücadele etmemiz gerekiyor, üniversitelerimizde kapitalizmin ne olduğunu, sebeplerini, mekanizmalarını, sonuçlarını anlatmamız gerekiyor.
İçeride ise yargıda, medyada, belediyelerde, bürokraside, askeriyede, tıbbiyede, üniversitelerde kayyımlara, otoriterleşmeye, totaliterleşmeye, yerli ve milli tipi “MÜTAMAŞERİK”leşmeye karşı çıkmamız; demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlükleri, insanlığı, toplumu, doğayı/canlılığı, dostluğu, barışı/dostça birliktelikleri savunmamız gerekiyor.
Mücadele geçip giden zamanla değil, bilakis bu geçmiş ve bugün içinde birilerinin birilerinin yerine geçmesini aşabilme, tüm insanlıkla, tüm canlılarla, doğa ve evrenle dostluk içinde yaşama mücadelesidir. Dostluğu ilerletmek de dostluğun ayrılmaz zorunlu determinantı, insanın iyi insan olmasının zorunlu şartıdır. İnsanın iyi eyleyip eyleyememesinin şartı özgürlüğündedir. Sadece 2026 değil insan/toplum için her hareket her zaman, en başta da özgürlüğü gerçekleştirme ve ilerletme mücadelesinin zamanıdır, mücadele her şeyden önce özgürlük mücadelesidir, bunun ayrılmaz bir şartı bilgidir, bilginin hem kendisi hem erek olarak bilgi arayışı dostluğun, özgürlüğün temel parçasıdır. Bilimsel özgürlükler insan özgürlüğünün şartı ve parçasıdır.
/././
Çeyrek yüzyılı geride bırakırken -Nuray Sancar-
1990’lı yıllarda dolaşımda olan argümanların çatısını ulus devletler devrinin sona erdiği tezi kurmaktaydı. Bu siyasi iddianın devamında, dünya, iktisadi olarak küresel bir bütünleşme sürecine girmiş ve karşılıklı bağımlılık tesis edilmişti. Buradan yapılan çıkarsama dünya düzenini arkaik bir emperyalizm kavramıyla tartışmanın saçmalığıydı. Sınıf mücadeleleri de artık tarih müzesindeki yerini alacaktı; proletaryaya elveda deme zamanı gelmişti. Postmodernizm ise genel-özel, tikel-evrensel, yerel-küresel, doğru-yanlış, eski-yeni arasındaki eski ikiliklerin ortadan kalkmakta olduğu bir fikir bulamacını zerk ederek algı kapılarını zorlamaktaydı.
Yeni bin yıla ve yeni bir yüzyıla daha gireli bir yıl olmuşken ABD’nin devasa Dünya Ticaret Merkezi kuleleri bir terör saldırısıyla yerle bir oldu. 11 Eylül 2001’de el-Kaide, küreyi domine eden ülkeyi kalbinden vurdu. Yüzyılın başlangıcı, siyasi iktisadi ve düşünsel sonuçları bakımından 1999 yılının 31 Aralık gecesinden ziyade 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilebilir. Bu tarihten sonra geçen çeyrek yüzyıl içinde ’90’lı yılların başlıca iddiasının gerçek içeriği de peyderpey açığa çıktı.
ABD karşılıklı bağımlılık içine girdiği bir Asya veya Afrika ülkesiyle karşılıklı bağımlılık içinde olmadığı gibi, ulus devlet sınırlarının kalkıyor olması da üretim süreçlerinin parçalanması, dijital ağların sınırları aşan kuruluşu, genişleyen dünya pazarlarındaki ticaret, sermaye dolaşımını zorlaştıran eski bürokratik kalıpların DTÖ’nün Doha zirvelerinde terk edilmesinden ibaret değildi.
İkiz Kulelere yapılan saldırı birinci büyük savaş sonrasında kurulan, ikinci büyük savaş sonrasında ‘yeniden’ kurulan dünya düzeninin altüst olmaya başladığının işaretiydi. Halkların bir küfür gibi savurduğu, aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı mücadele sloganlarının tamlayanı haline gelen emperyalist sözcüğünü ABD’ye, silmeye çalıştığı yerinden yeniden yapıştıran gelişme, ulusal devlet çıkarlarından hiç vazgeçmemiş ama başkalarına vazgeçmeleri telkininde bulanan bu ülkenin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi oldu. ABD, yeni konseptini ulus ötesi bir tehdit tanımıyla ‘terörizme karşı mücadele’ olarak belirlediği NATO’nun üye ülkelerini bile (İngiltere ve kısmen İspanya hariç) bu sefere paydaş olmaya ikna edememişti. Ulusal çıkarlar ve muvzuat hâlâ yerli yerindeydi ve Avrupa’nın geriden gelen emperyalist güçleri bu savaşta kendilerine henüz bir gelecek göremiyorlardı. ABD’nin haçlı seferinde kendilerine düşen payın peşine ilk kez Libya’da düşeceklerdi. Kaddafi NATO harekatıyla öldürüldü. Rusya’nın Avrupa’nın dizinin dibindeki Ukrayna’ya saldırısı ise aynıları aynı yere toplayacaktı. Bu savaş ABD’nin, Almanya’nın ve diğerlerinin büyük savaş yığınağında buluştuğu ‘uluslararası’ cephenin oluşmasını kolaylaştırdı.
İsrail’in Gazze soykırımı ise ABD’nin başını çektiği birleşik cepheyi güçlendirdi. Ortadoğu’nun ticaret yolları, yer altı ve yer üstü kaynakları üzerindeki hakimiyete ortaklık, nüfuz ve üs merkezlerinin paylaşımış bir koyup on alma hesabındaki eski sömürgecilerin de iştahını kabartıyordu. Nitekim ticaret yollarındaki serbestleşme herkesin çıkarınaydı.
Çeyrek yüzyıl biterken Trump’lı ABD, kısa bir duraklamadan sonra herkese ne yapacağını söyleyen hakim bir aktör haline geldi. 1990’lı yıllardaki karşılıklı bağımlılık tezinin mecrası olan süper güç, bu kez ‘Hepiniz bana bağımlı olacaksınız’ çünkü ‘önce Amerika’ demeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük ödemeyi yaptığı NATO’nun maddi yükünü Avrupa’ya paylaştırdı, serbest ticareti ABD’nin iç pazarlarının çıkarı için vergilendirdi, Avrupa’nın savunması için daha fazla para ayırmayacağını duyurdu. Hiçbir devlet ve ulusal çıkar, başlıkları bizzat Trump tarafından belirlenen ABD’nin çıkarlarından daha önemli olamayacaktı ve bedeli bu devletlerden hizmet alan baş emperyaliste değil hizmet verene ödetilecekti. DTÖ’nün Doha oturumlarının vaadi dolmuş görünüyordu. Ya da zaten yolu o oturumlar açmıştı.
Yüzyılın ikinci çeyreğine doğru ilerlerken ABD’nin yeni sömürgecilik politikası doğrultusunda Pasifikten Atlantik’e, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Ortadoğu’dan Afrika ülkelerine ve hatta İç Asya’ya kadar geniş bir coğrafya ateş hattında. Deyim yerindeyse ABD, kurduğu üsler, yaptığı silah yığınakları ve uzun menzilli vurucu gücüyle kendi egemenlik alanlarını diğer devletlerin ulusal sınırlarını tanımadan, dirençleri de kırarak genişletiyor.
Trump zaten barışın ancak ülkesinin silah gücünün önünde diz çökmek anlamına geldiğini ilan etmişti. Yıl biterken Türkiye’de düşen kaynağı belirsiz İHA’lar, Libya genel kurmay heyetini taşıyan uçağın düşmesi, bir F-16’nın Gürcistan-Azerbaycan sınırında 20 ölümlü kazaya uğraması vb. örnekler Türkiye’nin; Karayibler’deki Venezuela kuşatması Latin Amerika’nın sınırlarının nasıl çizildiğinin de göstergesi. Kaza kırım olaylarının failinin bizzat ABD olup olmaması önemli değil. Ancak ABD tarafından oluşturulan konseptin artık mümkün kıldığı bir sınırlama harekatı bu.
Karşılıklı bağımlılık hikayesinin sonu ABD’nin ‘Bana bağımlısınız’ ilkesine bağlanırken yüzyılın başında düşmanını arayan savaş, onu şimdi Çin’de ve kısmen Rusya’da buldu. Eski yılın son günlerinde Kıbrıs civarında ABD uyduları tarafından kurulan koalisyon Somaliland’ın oluşumuyla taçlandırıldı. İran’a tehditler savurulmaya devam ediyor.
Yüzyılın ilk çeyreği ABD devletinin kendine ait bir Roma İmparatorluğu kurma yolundaki ilerlemesinin, dünya düzeninin yeniden tesisinde yol katetmesinin tarihidir. İkinci çeyrek, bu sürecin hangi karşı dirençlerle, nereye kadar ilerleyebileceğinin tarihi yazılacak. Henüz halklar bu tarihe ateş hattından göç ederek, yer yer zayıf direnişlerle girdiler.
Yüzyılın başındaki üç dalga halinde görülen halk direnişleri (Başta Arap Baharı) ve işçi sınıfı eylemleri yeni bir dalga yaratamazsa ikinci çeyreğin tarihi ilk çeyrekteki emperyalist işgalin, yeni sömürgeciliğin ve çatışmaların yayılmasının hikayesi olarak yazılacaktır. Bir yazan kalırsa şayet.
/././
2026’ya girerken insanlığın barış özlemi ve dinmeyen savaşlar -Yücel Özdemir-
Bugün yeni yılın ikinci günü.
Yeni yıla girerken dünyanın her tarafında milyarlarca insanın en büyük ortak dileği sağlık, mutluluk ve barıştı. Sağlık ve mutluluk biraz kişisel koşullara, yaşam biçimlerine ve içinde bulunduğu çevre ve ortamla sınırlı olurken barış ülkenin ve dünyanın durumuyla doğrudan bağlantılı. Geçmişten günümüze insanlığın en büyük ortak özlemi ve dileğinin barış olduğu söylenebilir. Zira kişisel durumu iyi olsa dahi, dünyanın ve ülkenin hali bu durumu doğrudan ya da dolaylı şekilde etkileyebiliyor.
Bu nedenle ülke ve dünyaya barış gelmeden, kişiye sınırsız bir huzurun gelmesi pek mümkün görünmüyor. Yeni yılın bu ikinci gününde dünyanın haline baktığımızda en büyük özlem olan barış konusunda ne yazık ki pek olumlu bir tablo bulunmuyor.
Geride bıraktığımız 2025, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaş ve çatışmaların zirve yaptığı bir yıl olarak tarihe yazıldı. Alman İstatistik Dairesinin internet sitesinde “1946’dan 2024’e kadar dünya çapında yaşanan savaş, iç savaş ve devletler arası çatışmalara” dair grafik bunu çarpıcı şekilde gösteriyor. Grafik üzerinde yıllara göre dolaştığımızda 1973’te dünya genelinde 25 olan savaş ve çatışma sayısı 1988’de 38’e çıkarken, 1991’de 53 ile dönemin zirvesini yapıyor. Bu arada, SSCB’nin dağıldığı, Berlin duvarının yıkıldığı, Yugoslavya’da halkların birbirini kırdığı döneme denk geliyor.
Sonra yine düşüş yılları yaşanıyor. Yeniden yükseliş dönemi ise asıl olarak 2012’de başlıyor. Bu yıl toplamda 33 olan dünyadaki savaş ve çatışma sayısı sonraki yıllarda istikrarlı şekilde artış sürecine giriyor ve 2024’te 61 ile, hem de 1991’deki zirveyi açık arayla geçerek rekora ulaşıyor.
Merkezi Almanya’nın Karlsruhe kentinde bulunan ve coğrafi veri sağlayıcısı Michael Bauer International’ın “2025 güvenlik bilançosu” başlığıyla kısa bir süre önce yayımladığı rapora göre, 2025’te toplam 31 ülkede çıkan, 35’i savaş, 54’ü sınırlı savaş olarak sınıflandırılan 89 savaş sürüyor. Aynı araştırmada bir de basına çok fazla yansıtılmayan, içinde sınıf savaşlarının da yer aldığı “siyasi çatışma” sayısı kayıtlara geçirilmiş ve bunlarla birlikte geride bıraktığımız yıl içinde küresel çatışmaların sayısının 1450 ile rekor düzeye ulaştığı tespit edilmiş. Geçmiş yıla göre 70 yeni çatışma ortaya çıkarken, 18’i son bulmuş.
1450’nin içinde örneğin Fransa’da hükümete karşı gerçekleşen grevler gibi, özünde sınıf savaşının parçası olan siyasi çatışmalar da dahil edilmiş. Ki bu, günümüzdeki savaşların sadece Ukrayna, Gazze, İran gibi büyük savaşlardan ile ibaret olmadığını gösteriyor, kendi içinde egemen olana karşı bir savaşımı barındırıyor.
Söz konusu “güvenlik bilançosu”nda siyasi çatışmalar beş gruba ayrılıyor. 30 Eylül 2025’e kadar 35 çatışma savaş olarak sınıflandırılırken, 54 çatışma ise “sınırlı savaş” olarak adlandırılmış. Bunlara ek olarak, savaş haline dönüşmemiş, ancak siyasi şiddetle bağlantılı 523 şiddet içeren kriz tespit edilmiş. Sosyal temelli protesto gösterileri bu grupta yer alıyor. Fransa’nın yanı sıra Meksika, Filipinler, Sırbistan gibi ülkelerde ortaya çıkan büyük gösteriler de bu grupta yer alıyor.
Bunlara bir de henüz şiddet içermeyen, 591 anlaşmazlık ve 246 kriz kaydetmiş. Anlaşmazlık ve şiddet içermeyen çatışmalar siyasi engellemeler, ekonomik yaptırımlar, kurumsal veya diplomatik çatışmalarla karakterize ediliyor. Bunlar artan bir şekilde daha sonraki şiddet olaylarının başlangıcı olarak kabul ediliyor.
Devletlerin müdahil olduğu savaşların yarısı Burkina Faso, Nijerya ve Somali gibi Sahraaltı Afrika ülkelerinde yaşandı. Sudan’da iki yıl önce başlayan çatışmalarda en az 125 bin kişi hayatını kaybetti. Afrika, elinde silahı olanın karşısındakine savaş açtığı bir kıtaya dönüşmüş durumda.
2025’teki bu karanlık tablonun, belki de daha karanlık halinin 2026’da yaşanma olasılığı ise hiç de az değil. Dünyanın lideri kalmak için potansiyel bütün rakipleri düşman eden ABD emperyalizmi, Latin Amerika’yı dikensiz arka bahçe haline getirmek için Venezuela’ya savaş açmak için her türlü yola başvuruyor. Ukrayna savaşının bitip bitmeyeceği bir muamma. Afrika’da savaş ve çatışmaların sayısının artacağına dair yeni işaretler var. İran ile yarım kalan hesabın faturası bu yıl yeniden masaya konulabilir. Ve elbette henüz savaşa dönüşmemiş Çin-Tayvan (ABD ve müttefikleri) gerilimi başta olmak üzere, pek çok gerilim ve kriz sırada bekliyor...
Veriler, dünyanın gerçekten de içten içe kaynayan bir kazana dönüştüğünü gösteriyor. Savaş ve çatışmaların sayısının özellikle 2010 yılların başından bu yana yükselişe geçmesi elbette doğrudan emperyalist paylaşım mücadelesinin sertleşmesi, kapitalizmin krizlerinin derinleşmesiyle bağlantılı. Ekonomi ve askeri alandaki eğilim bu krizlerin derinleşerek süreceğini gösteriyor. Bu nedenle savaş ve çatışmalara neden olanların bunların sayısını düşürmesini beklemek boş bir hayaldir. Bu durumda barışı dileklerinin başına koyan milyonların, milyarların mevcut gidişata karşı çıkmasından, yeni bir dünya kurmasından başka bir seçenek bulunmuyor.


