T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Ocak 2026-


Hakkında 150 yıl hapis cezası istenen bürokrat, mesaiye devam ediyor: Sisli Vadi dosyasında neler oluyor?-Tolga Şardan- 

Sisli Vadi dosyasında “olası kastla ölüme sebebiyet vermek”ten dava açılan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu, halen Kırklareli Valiliği bünyesindeki mesaisinde yetkisini ve sorumluluğunu kullanmaya devam ediyor. Kuşoğlu’ndan sorumlu olan Kırklareli Valisi Uğur Turan da hiçbir şey olmamış gibi durumu izliyor. Merakla beklenen bir konu başlığı daha var; Kırklareli eski valileri Osman Bilgin ile Birol Ekici hakkında Kırklareli Adliyesi’nde devam eden soruşturma…

s

Kırklareli’nde Sisli Vadi (Foggy Valley) adlı tesiste yaşanan sel felaketinde yakınlarını kaybedenlerin yürüttüğü “hak arama” mücadelesi halen devam ediyor.

Ailelerin hak arama mücadelesinde yaşananlara geçmeden evvel geçen haftaki ilginç gelişmeye dikkat çekmek gerekiyor.

Büyüteç’te geçen eylülde kaleme aldığım Sisli Vadi yazısında kullandığım bir fotoğraf kent yönetiminde kriz çıkardı.

Söz konusu yazının başlığı, her ne kadar dönemin Kırklareli Valisi Osman Bilgin’in görev sırasında rüşvet aldığının İçişleri Bakanlığı’nda ortaya çıkarılması olsa da “ortaya çıkan bir fotoğraf karesi” kentte gündem oldu.

Adliyenin fotoğraf rahatsızlığı

Özellikle adliye yönetimi söz konusu fotoğraftan epey rahatsız oldu. Rahatsızlığın sebebi aslında aynı yazıda mevcut.

Fotoğrafın konusu, Sisli Vadi dosyasının istinaftan dönmesiyle yeniden yargılamayı yürüten ve aynı zamanda Kırklareli Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı Hâkim Serdar Arslan’ın, kısa süre önce hakkında Sisli Vadi dosyası çerçevesinde “olası kastla ölüme sebebiyet vermek”ten dava açılan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu’nu ziyaret etmesiydi.

Burada bir ayrıntı vereyim; Büyüteç’in takipçilerinin yakından izlediği üzere, tesisin sahibi Bülent Bayrak’ın aralarında olduğu faciada ihmali bulunanlara yönelik yargılama “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermek”ten başlatıldı.

Sanıklar yasanın daha hafif olan bu hükmünden yargılandı. Bu sonuç, zaten ayrıca tartışma konusu.

Ancak, yargılama sürecinin bir de kamu görevlilerini ilgilendiren durumu var ki, en az ilk yargılama kadar önemli.

Çünkü, yapılan adli ve idari soruşturmada, sadece tesis sahibi ve çalışanlarının değil; tesisin kaçak biçimde faaliyette bulunmasına göz yuman il özel idaresi yetkililerinin de görevlerini ihmal ettiği belirlendi.

sisli vadi

150 yıl hapis istemi

Kırklareli Valiliği İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu ve kendisine bağlı dört kamu görevlisi hakkında, savcılıkça "bilinçli taksirle ölüme neden olmak” suçundan daha ağır cezası bulunan “olası kastla ölüme sebebiyet vermek” iddiasıyla soruşturma yürütüldü.

Savcılıkça tamamlanan soruşturma sonucunda hazırlanan iddianamede, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu’nun da aralarında olduğu sanıklar hakkında “olası kast ile ölüme sebebiyet verme” iddiasıyla 150 yıla, “kasten yaralama” iddiasından da 8 yıl 6 aya kadar ceza istendi.

İşte o fotoğrafta yer alan isimler, aynı zamanda yargılamayı yapacak mahkemenin başkanı ile iddianamenin en tepesindeki sanıktı!

Kaldı ki aynı iddianamede, sanıkların yani Kuşoğlu ve ekibinin, yüksek riski bilmelerine rağmen ‘olursa olsun’ düşüncesi ile hareket ettikleri vurgulandı. Sanıkların risklerin önüne geçmek için herhangi bir girişimde bulunmayarak “neticeyi kabul ettikleri” kaydedilen iddianamede, sanıkların “sel felaketinden olası kast ile sorumlu oldukları” değerlendirildi.

Bu tabloda, adliye yönetimi fotoğrafın yayınlanmasından nasıl rahatsız olduysa; kaçak çalıştırılmasına göz yumulan tesisteki sel faciasında yakınlarını yitiren aileler de “Adalet Komisyonu ve aynı zamanda yeniden yargılamayı yapacak mahkemenin başkanının, dosya şüphelisi bürokratı ziyareti”nden kuşkusuz rahatsız oldular.

Hakkında 150 yıl hapis istenen bürokrat görevinin başında!

Madalyonun arka yüzünde de ilginçlikler var elbette. Şöyle ki, hakkında “görevi ihmalden kaynaklanan olası kastla ölüme sebebiyet vermek”ten 150 yıl hapis cezasıyla dava açılan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu, halen görevinin başında!

Oysa, olası kastla ölüme sebep olmaktan daha hafif cezayla yargılanan tesisi sahibi Bülent Bayrak halen cezaevinde. Bayrak’tan daha vahim konumdaki Kuşoğlu ise halen her gün Kırklareli Valiliği bünyesindeki görevinde mesaisine devam ediyor. İmza atıyor. Yetkisini ve sorumluluğunu kullanmaya devam ediyor.

Kuşoğlu’ndan sorumlu olan ve bizzat yaşananları yakından takip eden Kırklareli Valisi Uğur Turan da hiçbir şey olmamış gibi durumu izliyor. Kuşoğlu’ndan gelen evraka imza atıyor, mesai yapıyor.

Kuşoğlu, acılı ailelerin tepkilerine karşın böylesine rahat biçimde görevini yürütürken, yaşananlar için deyim yerindeyse “günah keçisi” arandı ve bulundu. Hesap sorulması gereken bir isim lazımdı, o da İl Özel İdaresi çalışanı T.C.Ö. oldu. Özel idare çalışanı, kriz yaratan fotoğrafı çektiği iddiasıyla önce gözaltına alındı. Sonra da tutuklanıp cezaevine gönderildi.

Sürecin ne kadar sıkıntılı olduğunu anlamak için fotoğrafla ilgili dosya hakkında “kısıtlılık” kararı verilmesinden belli. Altı kişinin yaşamını yitirdiği, iki ayrı iddianame hazırlanan sel faciası dosyasında kısıtlılık yokken, fotoğraf çekilmesi dosyasında kısıtlılık kararı olması ilginç tabii.

sisli vadi

Mağdur ailelerin avukatları: Kuşoğlu tutuklanmalı

Bu arada, mağdur aile yakınlarından Yaşa Ailesi’nin avukatları, Kuşoğlu ve beraberindeki sanıkların “tutuklanması” istemiyle mahkemeye başvurdu. Avukatlar, beş sanığın tutuksuz yargılanmasının yasa hükmü ışığında “hayatın olağan akışına aykırı” olduğunu dilekçede vurguladı. Dilekçede, yaşananların hukuk ve ceza yargılaması mevzuatı ile yerleşik içtihatlara aykırı olduğu hatırlatıldı.

Bu işler yaşanırken, asıl yargılama dosyasında neler oluyor? Kısaca bakmakta fayda var.

Savcılığın “olası kastla ölüme sebep olma” hükmüne göre yargılama yapılması görüşüne karşın, yerel mahkeme cezası daha hafif “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermek”ten sanıkları cezalandırdı.

Aileler, dosyayı istinafa götürdü. İstinaf kararı bozdu ve yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.

Dosya ikinci kez yerel mahkemede görüldü. Yerel mahkeme, kararında direndi ve yine bilinçli taksirden ceza verdi.

Dosya bir kez daha istinafa gitti. İstinaf bu kez yerel mahkeme kararına uydu ve 15 Ocak günü “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet” suçundan verilen cezaları yerinde buldu.

Savcılıktan istinaf kararına itiraz

Ancak bu kez de Tekirdağ Bölge Adliye Mahkemesi Başsavcılığı, istinafın kararına 20 Ocak’ta itiraz etti.

Savcılık itirazında şu görüşe yer verdi:

“(…) Dosya kapsamına göre söz konusu bungalov evlerinin tarla vasfı arsa üzerinde eski dere yatağında inşa edildiği, bungalov evlerinin inşası sırasında herhangi bir statik, mühendislik ve yapıların dere yatağında yapılmasına rağmen jeolojik bir destekle izin almaksızın işletmelerde çalışan işçilere taban kod üstünden taş duvar örerek, taş duvar üzerine donatısız ince beton döküp yeterli bağlantı yapılmaksızın basit bir şekilde ahşap olarak yapıldığı,

Olay tarihinde meydana gelen yağışla sel sularının belli bir seviyeye ulaşması üzerine bungalov evlerinin yıkılmasına bağlı olarak gelen sel suları ve sel suları içerisinde bulunan kütüklerin vücutlarına isabet etmesi sonucu maktullerin hayatını kaybettiği, müdahillerin yaralandıkları,

Şüphelilerin söz konusu bungalov evlerini basit bir şekilde dere yatağında yaparak hiçbir önlem almadıkları, daha önce de bungalovların bulunduğu yerleri su basması ve söz konusu yerin dere yatağı olduğu göz önünde bulundurulduğunda sel olayının açıkça ön görülebilir bir durum olduğu, sanıkların hiçbir önlem almayarak söz konusu tesisi işleterek misafir kabul ettikleri,

Bazı tanık beyanları ve dosya kapsamında göre Sisli Vadi işletmesinin bulunduğu yerde 2004, 2007 ve 2014 yıllarında da sel olayları yaşandığını beyan etmeleri, olay günü saat 06:00 civarında ‘kalkın su geliyor’ şeklinde bağrışmalar üzerine tesiste bulunanların sağa sola kaçarak canlarını kurtarmaya çalıştıkları,

İşletme görevlilerinin saat 07:00 civarında işletmeyi terk etmeleri hususunda uyarıda bulundukları, aradan geçen 1 saat içerisinde işletmede konaklayanları sel konusunda uyarmadıkları gibi herhangi bir kurtarma faaliyetine de girişmedikleri hususu göz önünde bulundurulduğunda, sanıkların kasten öldürme ve kasten yaralama tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini ön görmesine rağmen neticenin gerçekleşmesini kabullenerek olayın meydana gelmemesi için herhangi bir çaba göstermedikleri, gerek yapının yapılısı sırasında gerekse sel olayı ile ilgili davranışlarıyla söz konusu neticenin meydana gelmesini adeta kabullenerek herhangi bir önlem almadıkları, (…)”

Başsavcılık, BAM’a gönderdiği itirazında, onanan kararın sanıklar aleyhine bozulmasını ve yeniden yargılama yapılmasını talep etti. Başsavcılığın, oluşan gerekçelerle Tekirdağ BAM 1. Ceza Dairesi’nin kararının “usul ve esas yönünden kanuna aykırı olduğunu” vurgulaması dikkati çekti.

İki valinin dosyası halen açık!

Bu gelişmelerin yanında merakla beklenen bir konu başlığı daha var; Kırklareli eski valileri Osman Bilgin ile Birol Ekici hakkında Kırklareli Adliyesi’nde devam eden soruşturma.

Her iki valinin dosyası halen açık. Savcılık soruşturması devam ettiği kaynaklarca ifade ediliyor. Soruşturma sonucuna göre iddianame hazırlanması halinde Bilgin ve Ekici, mevzuat gereğince Yargıtay’da yargılanacaklar.

Bildiğim kadarıyla Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, tüm süreci yakından takip ediyor. Mağdur ailelerle görüşmeye devam ediyor.

Buna karşılık Kırklareli’nde “garip gelişmeler” yaşanıyor.

/././

Futbolcuların en zor deplasmanı başlıyor: Vergi dairesi -Murat Batı- 

Futbolcular başta olmak üzere profesyonel sporcuların, yalnızca sahadaki performanslarına değil, sözleşmelerinin tarihine ve yıllık gelir toplamlarına da dikkat etmeleri gerekiyor. Vergi İdaresi, sporcu gelirleri konusunda artık daha görünür, daha sistematik ve daha talepkâr bir yaklaşım sergiliyor

DD

Sporcu sözleşmesine dayanılarak kulüp tarafından yapılan ödemeler, Gelir Vergisi Kanunu m.61 kapsamında ücret sayılmaktadır. Yani sporcuların aldıkları paralar Gelir Vergisi Kanunu m.61 uyarınca ücret olarak değerlendirilecektir.

Tıpkı ücretli çalışanlar gibi sporculara yapılan ödemelerden -ücret sayıldığından- stopaj yapılacaktır. Ancak normal ücretlilerden yapılan stopaj, gelir vergisinin artan oranlı tarifesine (dilim usulü) tabi tutulurken sporculardan tek ve sabit bir oranla stopaj yapılmaktadır. Bu oran, sporcunun bulunduğu lige göre değişiklik göstermektedir.

Buna göre 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren sporculara yapılan ücret ve ücret sayılan ödemelerden;

a) Lig usulüne tabi spor dallarında;

1) En üst ligdekiler için yüzde 20,

2) En üst altı ligdekiler için yüzde 10,

3) Diğer liglerdekiler için yüzde 5,

b) Lig usulüne tabi olmayan spor dallarındaki sporculara yapılan ödemeler ile milli sporculara uluslararası müsabakalara katılmaları karşılığında yapılan ödemelerden yüzde 5,

oranında gelir vergisi stopajı yapılacaktır. Bu oranlar ve uygulanma süresi -bir değişiklik olmadığı sürece-  GVK Geçici m.72 uyarınca 31.12.2028’e kadar sürecektir.

Sporculara verilen bu ödemelerden stopaj yapılması tek başına yetmemekte ayrıca 2025 yılında aldıkları ücretler belirli koşullar altında ayrıca beyan yükümlülüğü de doğurabilmektedir.

Buraya kadar bir sorun yok gibi ancak 1 Kasım 2019 tarihi önem arz etmektedir.

Şöyle ki…

1 Kasım 2019 öncesi

Sporculara verilen ödemeler stopaja tabidir. 1 Kasım 2019 tarihinden önce akdedilerek geçerlilik kazanan ve yine bu tarihten sonra süre uzatımı veya ücreti etkileyen bir değişiklik yapılmayan sözleşmeler sona erinceye kadar, bu sözleşmeler kapsamında elde edilen ücret gelirlerinin tutarı ne kadar olursa olsun beyanname verilmeyecek ve diğer gelirler dolayısıyla beyanname verilmesi halinde de bu gelirler beyannameye dahil edilmeyecektir. Yani stopaj nihai vergisi olacak ve stopaj oranı ise yüzde 15 olacaktır.

Örneğin en üst ligde faaliyet gösteren B Spor Kulübünde oynayan futbolcu Mehmet, 1 Ağustos 2018 tarihinde 3 yıllık sözleşme imzalamıştır. Böylece B Spor Kulübü futbolcu Mehmet’e sözleşme süresinin sonuna kadar yapacağı ödemelerden -1 Kasım 2019 öncesi sözleşmeyi yaptığı için- yüzde 15 stopaj yapacak ve futbolcu Mehmet bunu ayrıca beyan etmeyecektir. Yani bu sözleşmeler bakımından, yürürlükte bulunan eski düzenlemeler gereği stopaj oranı %15 olarak uygulanmaya devam eder.

1 Kasım 2019 sonrası

1 Kasım 2019 tarihinden sonra akdedilerek geçerlilik kazanan veya 1 Kasım 2019 tarihinden önce imzalanmakla birlikte bu tarihten sonra (süre uzatımı veya ücreti etkileyen değişiklikler gibi nedenlerle) yenilenen sporcu sözleşmelerine istinaden elde edilen ücret gelirleri toplamı o yılın GVK m.103’ün son dilimini aşarsa sporcu tarafından ayrıca yıllık beyanname ile de beyan edilmesi gerekmektedir. Ayrıca en üst lig için yapılacak sözleşmelerden kesilecek stopaj oranı yüzde 15 değil yüzde 20 olacaktır.

İlaveten sporcu sözleşmesi kapsamında olmaksızın elde edilen ve ücret niteliği taşıyan gelirlerin toplamının GVK m.103/son diliminde yer alan tutarı (2025 yılı için ise 4 milyon 300 bin lira) aşması halinde, bu gelirler her koşulda yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilecektir.

Daha basit bir ifadeyle 2025 yılında elde edilen ücret toplamı 4 milyon 300 bin lirayı aşıyorsa 2026 Mart ayının sonuna kadar yıllık beyanname verilmesi gerekmektedir. Yani stopaj, beyan sınırının aşılmadığı durumlarda nihai vergi niteliğindedir. Ancak beyan sınırının aşılması halinde stopaj nihai olmayıp, yıllık beyannamede mahsup edilir.

Örneğin en üst ligde faaliyet gösteren GS Spor Kulübünde oynayan Futbolcu Mustafa, 20 Ocak 2022 tarihinde 4 yıllık sözleşme imzalamıştır. GS Spor Kulübü 2025 yılında sözleşme gereği futbolcu Mustafa’ya 5 milyon lira ödeme yapmıştır. GS Spor Kulübü bu tutar üzerinden -sözleşme 1 Kasım 2019 tarihinden sonra yapıldığı için- GVK Geçici m.72 uyarınca yüzde 20 stopaj yapmış ve bunu vergi dairesine yatırmıştır. Futbolcu Mustafa’nın elde ettiği gelir tutarı 2025 yılındaki beyan sınırı olan -GVK m.103/son dilim- 4 milyon 300 bin lirayı aştığı için Futbolcu Mustafa aldığı tüm parayı sonraki sene yani 2026 Mart ayının sonuna kadar vergi dairesine beyan edip hesaplanan vergiyi (yüzde 20 stopaj ödenme şartıyla hesaplanan bu tutardan düşülecek) Mart ve Temmuz’da iki eşit taksitte ödemesi gerekmektedir.

Özetle

Son yıllarda sporcuların vergilendirilmesine ilişkin düzenlemeler, “kulüp stopaj yaptı, sporcunun sorumluluğu bitti” anlayışını büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumda. Özellikle 1 Kasım 2019 sonrasında imzalanan veya bu tarihten sonra yenilenen sporcu sözleşmeleri bakımından, yapılan stopaj her zaman nihai vergi niteliği taşımıyor. Gelir Vergisi Kanunu’nun açık hükmü uyarınca, 2025 yılı içinde elde edilen ücret toplamı 4 milyon 300 bin lirayı aşan sporcuların, stopaj yapılmış olsa dahi yıllık gelir vergisi beyannamesi vermesi zorunludur.

Bu noktada en sık yapılan hata, stopajın otomatik olarak vergi borcunu sona erdirdiğinin düşünülmesi. Oysa beyan sınırının aşılması hâlinde, stopaj sadece önceden ödenmiş bir vergi olarak kabul edilmekte ve yıllık beyannamede hesaplanan vergiden mahsup edilmektedir. Beyanname verilmemesi durumunda ceza ve gecikme faizleri riskini beraberinde getirmektedir. Özellikle yüksek ücretli futbolcular açısından bu risk, azımsanmayacak tutarlara ulaşabilmektedir.

Sonuç olarak futbolcular başta olmak üzere profesyonel sporcuların, yalnızca sahadaki performanslarına değil, sözleşmelerinin tarihine ve yıllık gelir toplamlarına da dikkat etmeleri gerekiyor. Vergi İdaresi, sporcu gelirleri konusunda artık daha görünür, daha sistematik ve daha talepkâr bir yaklaşım sergiliyor. Görünen o ki 2026 Mart ayında bazı sporcular için asıl sınav, yeşil sahada değil, beyanname ekranında verilecek.

/././

Davos’tan Grönland’a, Şam’dan Tahran’a, Brüksel’den Delhi ve Pekin’e; al gözüm seyreyle dünyayı!-Hakan Okçal- 

Grönland meselesi şimdilik yatışmış görünse de NATO dahilindeki uyumun ve Avrupa-ABD arasındaki ilişkilerin artık eski halini alması mümkün değil. Trump’ın Avrupalıları karşısına alması AB’yi uzun süredir müzakereleri devam eden serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırmaya sevk ederken, bir yandan da Avrupalılar nezdinde Pekin’in cazibesi arttı. Öte yandan Trump, Orta Doğu’da İran tehditinin bertaraf edildiği, ABD ve İsrail’le barışık islamcı rejimlerin hakim olduğu yeni bir düzen kurma hayalini kuruyor. Suriye’de El Şara rejimi bu düzen için faydalı bir partner olarak ortaya sürüldü. SDG bu yüzden gözden düştü

donald trump

Taşlar hızla yuvarlanıyor; Grönland gündemin alt sıralarına indi bile

Ben Trump yazmaktan, siz de Trump okumaktan bıktınız ama maalesef Trump gerçeği peşimizi bırakmıyor. Dünyayla ilgili hangi taşı kaldırsak altından Trump çıkıyor. Aslında taşları kaldırıp altına bakmaya da gerek yok. Çünkü uzun süre önce yerinden oynayan, lakin Trump’la beraber adeta bir toprak kayması gibi yuvarlanmaya başlayan taşların altında nelerin olduğu merak etmeye lüzum kalmadı. Asıl mesele yuvarlanan taşların nerede ve nasıl duracağı, bu alt üst oluşta taşlardan kimin kurtulup ,kimin altında kalacağı.

Suriye’de yaşanan hızlı gelişmeler nedeniyle Grönland’ı bu hafta ele alırız diye düşünmüştüm ama Grönland konusu uluslararası gündemin alt sıralarına doğru hızla irtifa kaybetti. Bu husus Grönland konusunun önem yitirmesinden değil kuşkusuz. Ama onu gölgeleyecek önemli gelişmeler olunca, Grönland konusunu şu sıralar pek kimse tartışmıyor artık.

Trump, Davos’ta Grönland için askerî çözüm seçeneğinin geçerli olmadığını açıklayınca herkes derin bir nefes almıştı. Üstelik bir de NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile görüşmesinden sonra Grönland için bir çerçeve mutabakatının sağlandığını söyleyince, çoğunluk bu kolay çıkış yolunu satın alıverdi. Oysa iddia edilen çerçeve mutabakatından ne Grönland’daki yerel hükûmetin ne de Danimarka hükûmetinin haberi vardı. İddialar doğruysa Grönland’da ABD’ye İngiltere’nin Kıbrıs’ta sahip olduğu gibi egemen üs bölgeleri verilmesi seçeneği üzerinde duruluyormuş. Ama Grönland’ın genç başbakanı aynı bizdeki söyleme benzer şeklide, “memleketin tek bir çakıl taşını dahi vermeyiz” diyerek bu kapıyı kapattı. Gelin çıkın işin içinden. Bu mesele şimdilik nadasa bırakılmış gibi görünüyor. Ama yakında yine alevleneceği kesin.

Grönland, NATO’nun ve Avrupa-Amerika dayanışmasının temellerini sarsıyor

Grönland, ressamın “bu bir pipo değil” dediği gibi, üzeri buzlarla kaplı büyük adanın egemenliğinin kimde kalacağı meselesinden ibaret değil elbette. NATO kurulurken üye ülkelerin egemenliklerine yönelik bir saldırı halinde tüm üyelerin onun yardımına koşacağı anlayışı üzerine bina edildi. Oysa saldırı tehdidi şimdi dışarıdan değil, içeriden geliyor. İttifakın en büyük ve en güvenilir üyesi ilk kurucu üyelerden birinin topraklarına yönelik tasallut içinde ve NATO bunu kendi içinde konuşamıyor dahi. Bu, Trump’ın askerî harcamalarını kendi GSYH’larının yüzde beşi oranında gerçekleştirmeyen üyelere ABD’nin yardıma geleceğini kuşkuda bırakan söylemlerinden daha yıkıcı bir durum. Üstelik Trump Danimarka ile dayanışma açıklaması yapan, aralarında Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ağır topların bulunduğu yedi Avrupa ülkesine yeni cezaî gümrük vergileri getirildiğini de açıklayarak bir zamanlar uyum ve iş birliğinin hakim olduğu Transatlantik hattındaki çatlağı iyice derinleştirdi.

Trump’ın tepeden bakan aşağılayıcı tavrı tepki topluyor

Grönland meselesi şimdilik yatışmış görünse de NATO dahilindeki uyumun ve Avrupa-ABD arasındaki ilişkilerin artık eski halini alması mümkün değil. Trump’ın Davos’ta sıkıcı bir ses tonuyla yaptığı konuşma ve soru cevap bölümünde söyledikleri hayli aşağılayıcıydı. Almanca’nın en büyük resmi dil olduğu İsviçre’de Avrupalılara “biz olmasak şimdi hepiniz Almanca konuşuyor olacaktınız” diyerek büyük bir çam devirdi. İsviçre’yi ABD’ye pahalı saatler satarak kanını emen, şımarık bir ülke olarak alaya aldı. Macron’un Grönland krizi nedeniyle Paris’te toplamak istediği acil G-7 zirvesine katılmayacağını, zira Macron’un kısa süre sonra siyaset sahnesinden silinecek bir figür olduğunu öne sürdü.

Trump’ın en çok zülfü yâre dokunan sözleri, NATO ülkelerinin Amerika’nın yardımına kerhen geldikleri ve savaş hattında sütre gerisinde korkakça saklandıklarıyla ilgiliydi. Bu sözlere en çok tepki Danimarka ve Birleşik Krallık’tan geldi. İki ülke de Afganistan’da kendilerine göre ağır zaiyatlar vermişlerdi. Danimarka oransal olarak en ağır asker kaybına kendisinin uğradığını belirtirken, ABD’yi nankörlükle suçladı. ABD’den sonra sayısal olarak en büyük kaybı veren Birleşik Krallık’ta ise tepkiler toplumun ve siyasi spektrumun her yanından yağmur gibi geldi. Trump’ın yakın dostu Nigel Farage, Muhafazakâr Parti’nin lideri, Nijerya kökenli Kemi Badenoch, hatta Afganistan’da iki tur görev yapan Prens Harry’den sert sözler işitildi. Bu konuda başta sessiz kalan Başbakan Starmer ancak ikinci günden sonra kamuoyu baskısı nedeniyle ağzını açabildi ve Trump’tan özür dilemesini isteyerek halkın gönlünü almaya çalıştı. Trump birkaç gün sonra NATO askerlerinin Afganistan’daki “kahramanlıkları”ndan söz edebildi ama verdiği zararı bu aşamadan sonra artık tamir etmek mümkün değil.

Söz Starmer’den açılmışken, Starmer’in kamuoyunda ve kendi İşçi Partisi içindeki popülaritesinin hızla düşmesinden ve parti içi mücadeleden de bahsetmek lazım. Şu anda Avam Kamarası’nda rahat bir çoğunluğa sahip olan İngiliz İşçi Partisi’nin ilk genel seçimlerde Nigel Farage’ın başkanlığındaki göçmen ve AB karşıtı “Reform UK” partisi karşısında hezimete uğraması bekleniyor. İşçi Partisi’nin sorunlarını Starmer’in zayıf liderliğine bağlayanlar çoğunlukta. Bu yüzden partinin başına Manchester’in başarılı ve popüler belediye başkanı Andy Burnham’ın geçmesini isteyenler son zamanlarda seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Ama erken öten horozu Birleşik Krallık’ta da kesiyorlar. Burnham’ın belediye başkanlığından ayrılarak ara seçimlerde milletvekilliğine adaylığını koyması Starmer’in de üye olarak aralarında bulunduğu parti komitesi tarafından engellendi. Bu hikâye 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu ve Yavaş’ın adaylıklarını engellemesine çok benziyor. Siyasî hırsla malul kafa her yerde aynı şekilde işliyor anlaşılan.

AB, Mercosur ve Hindistan'la serbest ticaret anlaşmaları imzaladı; Avrupalı liderler Pekin’in kapısını aşındırmaya başladılar

Trump’ın Avrupalıları karşısına alması AB’yi uzun süredir müzakereleri devam eden serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırmaya sevk ederken, bir yandan da Avrupalılar nezdinde Pekin’in cazibesi arttı.

Avrupa Parlamentosu Grönland sorunu nedeniyle ABD ile AB arasındaki ticaret anlaşmasının onay sürecini askıya alırken Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay’dan müteşekkil Mercosur Birliği ve Hindistan’la uzun bir süredir süren serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırarak kendisini yüksek tarifeler üzerinden cezalandırmaya çalışan ABD’ye karşı tavır koydu. Her iki anlaşmanın, özellikle iki milyar kişilik büyük bir pazar oluşturacak olan Hindistan’la imzalanan anlaşmanın hem endüstri hem tarım ürünleri alanında dünya ticareti üzerinde derin etkileri olacak. Bu tsunami dalgasından en çok etkilenen ülkelerin başında AB ile mevcut Gümrük Birliği anlaşması artık tıkanan Türkiye geliyor.

Çin daha yakın zamana kadar AB nezdinde yuhalı bir ülkeydi. Devlet destekli Çin mallarının ve askerî/istihbarat birimleriyle içli dışlı Çin şirketlerinin AB’ye sızmaması için önlemler alınıyordu. Ama aynı Hindistan’la AB’nin ABD karşısında kendilerini korumak için yakınlaşmaları gibi Çin ve önemli Avrupa ülkeleri adeta ışık hızıyla yakınlaşmaya başladılar. Bu konuda kapıyı ilk açan Kanada’nın Başbakanı Mike Carney oldu. Orta güçteki devletlerin (bu gruba Türkiye de girer) ABD karşısında birbirleriyle daha sıkı dayanışma içinde olmaları çağrısında bulunarak Davos’ta ilgi toplayan Carney Washington’dan gelen baskıları göğüslemek için Çin’in kapısını çalan ilk lider oldu. Onu Macron takip etti. Bugünlerde ise Starmer, Pekin’de. Sırada Merz var. Almanya Şansölyesi Merz, Pekin’i şubatta ziyaret edecek. Bu ziyaretler ağırlıklı olarak ekonomik içerikli. ABD’nin tarife ve kota tehditlerine karşı Avrupalılar bir zamanlar karşılarına aldıkları Pekin’le iş birliğini artırmaya karar verdiler.

Londra’nın Pekin karşısındaki konumu diğerlerinden ayrılıyor. Starmer sekiz yıllık bir aradan sonra Pekin’i ziyaret eden ilk Birleşik Krallık Başbakanı oldu. İki ülke arasında uzun süredir Hong Kong’daki insan hakları ihlalleri ve Hong Kong’un devir anlaşmasının hükümlerinin çiğnenmesi nedeniyle soğuk rüzgarlar esiyordu. Starmer buna rağmen Pekin’i ziyaret ettiyse, bu ABD ile Birleşik Krallık arasındaki kırılmanın artık sineye çekilemeyecek ölçüde büyüdüğüne işaret eder.

Buna rağmen Çin’le Avrupalıların arasındaki ilişkilerin sınırları var. Bunlardan birincisi ticaretin dengeli gerçekleşmesi. Bugünkü şartlarda Avrupalıların Çin’le rekabet etmesi çok güç görünüyor. İkincisi ise, Çin’deki insan hakları ihlallerini görmezden gelseler dahi, Tayvan’a yapılacak bir Çin tecavüzünü Avrupalıların hazmetmeyecek olması. Çin, ABD’nin Grönland üzerinde uyguladığı tehdit ve baskının belki bin katını Tayvan üzerinde uyguluyor. Bu tehditlerin kuvveden fiile dönüşmesi halinde Çin-Avrupa arasında sağlıklı ilişkilerden bahsetmek artık mümkün olmayacaktır. Bunu en çok anlayabilecek liderlerden birinin Xi Jinping olduğuna kuşku duymamak gerekiyor.

ABD, İran üzerinde baskıyı artırıyor; yeni dünya düzeninin hâkimi “Barış Kurulu” mu olacak?

ABD’nin İran üzerinde uyguladığı baskı ile Çin’in Tayvan üzerinde uyguladığı baskıyı kıyaslamamak gerekir. Çin’in Tayvan’a saldırısı üçüncü dünya savaşına yol açabilecekken, 12 günlük savaşta olduğu gibi ABD’nin İran’a yeniden gerçekleştireceği bir saldırının karşısında Çin, Rusya dâhil kimsenin durması beklenmemeli. Şu anda Basra Körfezi'ne gelen ABD armadası İran’a saldırmak için Trump’tan komut bekliyor.

Ocak ayında İran’da sokak gösterileri sürerken Trump göstericilerin kitlesel olarak öldürülmesi halinde İran’ı bombalamakla tehdit etmişti. Ama sözünü tutmadı. Trump’ın sözlerinden cesaret alan binlerce sivil gösterici molla rejimi tarafından acımasızca katledildiler. Trump bu kez İran’ı insan hakları ihlalleriyle değil, nükleer teslimiyet anlaşması ile sıkıştıyor. ICE görevlileri Minneapolis’te sivil göstericileri kurşunlarken, ölü sayısı ne olursa olsun İran’ın insan hakları ihlalleri nedeniyle cezalandırılması inandırıcı bir gerekçe olamazdı zaten.

Görülen o ki Körfezdeki ABD armadası molla rejiminin işini bitirmeden geri çekilmeyecek. Trump, Orta Doğu’da İran tehditinin bertaraf edildiği, ABD ve İsrail’le barışık islamcı rejimlerin hakim olduğu yeni bir düzen kurma hayalini kuruyor. Suriye’de El Şara rejimi bu düzen için faydalı bir partner olarak ortaya sürüldü. SDG bu yüzden gözden düştü. Trump için Mısır, Ürdün ve El Şara’nın Suriye’si ile çevrili bir İsrail’in etkin güç olduğu, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin finansman sağladığı; Hamas, Hizbullah, Haşdi Şabi gibi örgütlerin defterinin dürüldüğü bir Orta Doğu’dan daha cazip ne olabilir?

Bu rüyanın ilk adımda Gazze’de gerçekleşmesi için Davos’ta temelleri atılan “Barış Kurulu” eşitler içinde daha eşit üye olan Trump’a gerekli olan göstermelik uluslararası iş birliği ve dayanışmayı sunuyor. Trump için durmak yok. Barış Kurulu bundan sonra da yoluna devam eder ve Venezuela, Grönland gibi kriz bölgelerine de barış getirmeye çalışırsa şaşırmamalı. Dünyamıza hayırlı olsun, bakarsınız BM’nin de köküne kibrit suyu döker.

/././

Boğazın tarihî yalısı icradan satışa çıkarıldı; işte istenen fiyat 

Boğazın tarihî yalısı icradan satışa çıkarıldı; işte istenen fiyat

Bir dönem aile arasında yaşanan anlaşmazlıklarla gündeme gelen Kara Todori Yalısı icradan satışa çıkarıldı. İstanbul'un Sarıyer ilçesinde yer alan ünlü ve tarihi Kara Todori Yalısı icra yoluyla tekrar satışa çıkarıldı. İstanbul Gayrimenkul Satış İcra Dairesi’nin yürüttüğü satışta, tarihi yalı için muhammen bedel 1 milyar 150 milyon lira olarak belirlendi.

Bankanın alacaklarına karşılık satılıyor

Yalının, bir bankanın alacaklarına karşılık icra yoluyla satışa sunulduğu öğrenildi. Daha önce de satışa çıkarılan yalının kendine özel rıhtımı bulunuyor. Çırağan Sarayı’nın da mimarı olan Sarkis Balyan’ın 1871 yılında yaptığı yalının altın varaklı nişleri de var.

Yargıya taşınan anlaşmazlık yıllardır sürüyor

İstanbul Boğazı'nın sanatsal ve mimari açıdan en önemli yapıları arasında yer alan Kara Todori Yalısı’nın sahibi olarak cemiyet hayatının ünlü isimlerinden Naciye Koçak görünüyordu. Aile üyeleri arasında yalı nedeniyle yargıya taşınan anlaşmazlık ise yıllardır devam ediyor.

***

T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...