EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -30 Ocak 2026-


 Endüstrileşmeden spekülatif despotik kapitalizme, sanayileşmeden MÜTAMAŞERİK yamaklık okullarına -Adnan Gümüş- 

Eğitimde imam hatipleşme ve dincileşme (din ve değerler eğitimi) zaten hep önemli bir sorun olarak gündemdeki yerini koruyor. MESEM/çıraklık/ahilik, mesleki teknik eğitim, dahası yükseköğretim düzeyinde MESEM’leşme (dual eğitim, işletmede eğitim) konusu diğer yönü. Bu zorlamalar, imam hatipleşme ve MESEM’leşme, mesleki teknik eğitimin hali, nesilleri yetiştirmenin işletmelere aktarılması konusu ne anlama geliyor? Toplumsal güç ilişkilerinde, sınıf zümre bakımından, hegemonya ve rejim tipi bakımından, aydınlanma ve demokrasi bakımından, ekonomi ve siyaset bakımından, insan ve toplum bakımından ne anlama geliyor? Neydi neye dönüşüyor?

Osmanlı’dan 1990’lara ehliyet/yeterlilikler: İlmiye-seyfiye-kalemiye

Osmanlı dönemi 1881 tarihli Bursa Zirai Şahane Okulundan mezun, aynı zamanda Ziraat Teknisyeni biriyim. Ankara’da Meteoroloji Lisesinin de sınavlarına girmiştim. Kırklareli Endüstri Meslek Lisesine de kaydım vardı. Endüstri meslek liseleri 1970’lerden, 1985’lere kadar, nitelikli birer okul olmanın yanı sıra daha hızlı bir şekilde, hem de çoğu devlet veya KİT-kamu iktisadi teşekküllerinde bir meslek ediniminin ve ücrete/maaşa ulaşmanın en garantili yolu idi. Ziraat teknisyenlerinin çoğunun Tarım Bakanlığı tarafından ataması yapılırdı. Bu maliye, sağlık, meteoroloji ve daha pek çok okul için geçerliydi. Öğretmen liselerinden mezun olanlar zaten öğretmen olarak, askeri liselerdekiler Harbiye ve sonrasında subay olarak devam ederdi. Astsubay okullarındakiler astsubay, polis okullarındakiler polis olarak atanırdı. Ta Medreseler ve Enderun’dan bu yana herhangi bir okul içinde yer almak “devlet memurluğunu/ilmiye-seyfiye-kalemiye (ehl-i şer’iye, ehl-i örf, ehl-i kalem)” zümresinden olmayı garanti ederdi, çok büyük bir saygınlık taşırdı.

Çok genel bir çerçeve çizilirse 1990’lara kadar tüm mektepler, mesleki teknik eğitim dahil, okumuş yazmış olmak “ilmiyeden/devlet memuru/asker/öğretmen/yönetici zümreden” olma anlamına geliyordu.

Cumhuriyetin mesleki teknik eğitim anlayışı: Uluslaşma, modernleşme, kalkınma okulları harp, öğretmen, sağlık, tarım, köy, olgunlaşma, endüstri/sanayi…

İsmet Akça’nın hazırladığı “Cumhuriyet’in 100 Yılı Serisi” içinde Fatma Gök’ün editörlüğünü yaptığı “Cumhuriyet’in 100 Yılı Eğitim, Devlet, İnsan” (2023) kitabında Fuat Ercan-Gizem Şimşek’in “Mesleki ve teknik eğitimin 100 yılı aşan keskin dönemeçleri” (s.461-534) başlıklı bölümü son yüzyıllık cumhuriyet dönemi mesleki teknik eğitim anlayışına dair önemli savlar ileri sürmektedir. Ana savları: Ulus devlet destekli endüstriye dayalı sistemde mesleki ve teknik eğitimin ‘özgül’ ve ‘stratejik’ öneme sahip olduğu, eğitim sisteminin vatandaş yetiştirmenin ötesinde maddi yeniden üretim sürecinin bir gereği olarak nitelikli emek gücü yetiştirme işlevini de üstlendiğidir.

Ercan&Şimşek sistemin maddi yeni üretimde nitelikli emek üretiminin önemine vurgu yapıyor ancak böyle bir talep pek olmadığından, ancak yukarıdan oluşturulmaya çalışıldığından, o da günümüze kadar çok karşılık bulmadı. Baştan beri yukarıdan uluslaşma ve devlet bağına vurguyu artırmak gerekiyor. 1750’lerden tophanenin modernleştirilmesi sürecinden 1945’lere, belki 1980’lere kadar teknik modernleşme başta olmak üzere yukarıdan aydınlanma ve uluslaşma arayışının en temel ayağı harbiye, maarif rüştiyesi, muallimler, sanayi nefise, baytar okulu, zirai şahane, her tür okullaşma idi, tekke, zaviye, ahilik ile medreseler de giderek geriye düşüyordu. Ancak bunlar “yukarıdan” böyle idi.

Osmanlı ve cumhuriyet dönemi hakim ve egemen sınıf zümrelerin çok iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Son dönemeç de bu hakim sınıf zümrelerin kendi içinde de yer değiştirdiği başka bir dönemeç.

MÜTAŞERİK yamaklığı: Nitelikli değil niteliksiz eleman üretimi MESEM, MTAL ve imam hatipler

Ercan&Şimşek 2000’ler için yedinci kalkınma planına gönderme yapıyor: “Teknoloji üretme ve uygulama kapasitesi sanayinin rekabet gücünü belirleyen temel unsur haline gelmiştir. Toplumsal refahın sürekli olarak yükseltilmesinde bilim ve teknoloji alanındaki üstünlük belirleyici olmaktadır. Ayrıca, sanayi organizasyonunda sağlanacak gelişmelerin de önemi artmaktadır. Bu kapsamda, gelişmiş teknoloji kullanımı ve üretimde esnekliğin artırılması önemlidir.” (Strateji ve Bütçe Başkanlığı, “yedinci beş yıllık kalkınma planı (1996-2000)”, Ankara, 1996, s. 66). Yine TÜSİAD’a bir gönderme yapıyorlar: “Nitelikli eleman ihtiyacı olan küçük ve orta ölçekli işletmeler için önemli bir sorundur.” (TÜSİAD “Türkiye’de mesleki ve teknik eğitim hakkında TÜSİAD görüş dokümanı, İstanbul: TÜSİAD, 2011, s. 2).

Ercan&Şimşek, “Üretken sermayenin daha yüksek bir seviyeye ulaşması, daha yüksek katma değerli üretime geçmesi ve bunun için de makineleşmeyi hızlandırması” arayışının “koşulu, teknolojinin üretimde yoğun bir biçimde kullanılmasına bağlı olduğundan sanayi yapısında tüketim, ham madde ve emek-yoğun mallardan bilgi ve teknoloji-yoğun mallara doğru bir dönüşüm sağlanmalıydı” diye yorumluyor.

Ancak bu endüstrileşme modernleşme dönemi çok başarılamamakla birlikte yukarıdan bir amaç olarak da 1990’larda tamamlanmıştı. Osmanlı ve cumhuriyetin hem endüstrileşme/sanayileşme hem de aydınlanma üzerinden kalkınması ve devlet gücünü/birliğini/uluslaşmasını oluşturması ve ilerletmesi hep yukarıdan bir talep olarak gelmiş, sınıfsal ve zümrevi temeli jakoben/üstten bir aydınlanma ve kalkınma projesi olarak kalmıştır, tabanı çok olmamıştır. Yukarıdan modernleşmenin parçası olduklarından mesleki teknik okulların da bu anlamda genel akademik okullardan bir farkı olmadı.

Yukarıdan aydınlanma ve kalkınma -karma ekonomi de dahil- 1945’lerden itibaren yara almaya başladı, 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül darbesi ile çoktan geride kaldı. Özal dönemi banka borsa vergi kaçakçılığından taşeronlaşma artık bambaşka bir emeğe ihtiyaç duyuyordu.

1980’lerden başlayarak Türkiye’de eğitim öğretim de giderek ticaret liseleri, çıraklık düzenlemeleri, modüler sistemler, MTAL ve MESEM’ler, Anayasa’ya ve tüm okullara zorunlu olarak koyulan din dersleri, ders programlarının dinselleştirilmesi, imam hatiplerin yaygınlaştırılması şeklinde sürmüştür.

Ercan&Şimşek de zaten işin müteahhitliğe vardığını belirtiyorlar: “(…) sanayileşme ve sermaye birikimi sürecinin eğitimle olan bağlantıları (…) Bu bağlamda üretim sürecinin asli unsuru olarak göz ardı edilen emek gücü ve eğitim ilişkisi, emek gücünün nitelik kazanması üzerinden yüzyıllardır mesleki ve teknik eğitimin yeniden yapılandırılmasıyla kendisini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda geç ulus devletin inşasından günümüze kadar geçen 100 yıla baktığımızda, nitelikli emek gücünün sahibi olan kişiler, sadece müteahhit olmamış, aynı zamanda dünya ölçeğinde biçim ve değer değişikliğindeki dönüşüme ayak uyduramayan sermayedarların önemli kısmı da müteahhit olmuştur.”  Hatta “Yazar olmak isterken ‘müteahhit’ olanların ve profesör olup ‘cahil halk’a güvenenlerin artan belirleyiciliğiyle biçimlenen bir 100. yıl yaşıyoruz.”

Mekezde spekülatif despotik ve çevrede MÜTAŞERİK otoriter kapitalizm

Artık Türkiye’de ve giderek en azından Batı yakasında -Asya Pasifik daha farklı ilerliyor olabilir- hakim/egemen sınıf zümreler “elitler” değil -dünyayı artık entelektüeller, mühendis ve teknokratlar yönetmiyor-, aksine CEO’lar MAFYALAR, SANALLAR, ZİNCİR PARALAR yönetiyor, Trump ve Musk’lar yönetiyor. Çevresini “MÜTAŞERİK Otoriterler -müteahhit, taşeron, tarikat, mafya, şeriatçı şerikliğine dayalı blok- oluşturuyor, Ağarlar, Çillerler, Nursiler, Nakşiler yönetiyor. Kapitalizmin mevcut geldiği halde zincir paralardan her tür spekülatif sektör -kolay para kazanma araçları- öncelikli birikim aracı haline gelmiş bulunuyor.

Spekülatif kapitalizmin, taşeronlaşmanın, tarikatlaşmanın, MÜTAMAŞERİK’leşmenin okul anlayışı: Niteliksiz okullar, açıktan okullar, MTAL, MESEM ve imam hatipler

Kısaca kapitalizmin geldiği yer sembolik değerden öte spekülatif artı değer üretme ve despotik/kuralsız el koyma dönemidir. Bu Roma’nın da Osmanlı’nın da sonu oldu ama böyle bir dönemdeyiz yine.

Dünyanın geldiği karanlık fabrika/insansız fabrika ile Türkiye’nin geldiği rejim formu olarak artık nitelikli değil daha çok niteliksiz elemana yani aşirete, taşerona, vaize imama, paralı erbaşa, polise, garsona, mafyaya ihtiyaç var, bunlar revaçta, uyuşturucuya, partiye, kasaya, tezgaha, esnafa, ayana, müteahhide, elektrikçiye, yağcıya, otel işletmecisine, kafeciye yamaklık yapacak elemanlara ihtiyaç
-hakim sınıf ve zümrelerin bunlara ihtiyacı- var.

Yani Türkiye’de okulların değişim dönüşümü egemen sınıf ve zümrelerin değişim dönüşümü ile paralel gitmektedir, artık “yönetici elitler” dönemi değil, SPEKÜLATİF DESPOTİK kapitalizm, MÜTAŞERİK otoriterler dönemi.

Düşkünlük, müptelalık, taşeron, tarikat, yandaş, trol NETWORK’ları

Düşkünlük, müptelalık dönemindeyiz, bazıları yeni tehdidi görüyor, Avusturalya’dan Fransa’ya 16 yaş altı sanal medyanın yasaklanma uğraşıları neye delalet ediyor, dikkatle okumak gerekiyor.

İstanbul’un orta yeri artık sinema değil, 15 yaşında kadınlı erkekli çocukların birbirini öldürdüğü yerlere dönüşüyor. Uyuşturucu, borsa, spekülatif kazanç arayışları tüm nesilleri yiyip bitiriyor. Geniş halk kesimlerine reva görülen tarikat taşeron mafya çete işleri, esnafa eşrafa yamaklık işleri, ahilik ve imam hatipler bu ülkeyi de dünyayı da kurtarmaz.

Netflix’in, Google’un, yapay zekaların, daha düşük zekalı MÜTAMAŞERİK NETWORK’ların ağları/algoritmaları insanlığı ve toplumları iyi bir yere götürmüyor.

Bir kitap bir etkinlik

Son 2 yüzyıllık eğitimi, eğitimde değişim dönüşümleri ele alan Fatma Gök’ün editörü olduğu “Cumhuriyet’in 100 Yılı Eğitim, Devlet, İnsan” kitabı açık okullardan feminist yoruma çok yönlü olarak konuyu işleyen yayınlardan birini oluşturuyor. Yarın 31 Mart’ta Ankara’da Türkiye Barolar Birliği Litai Konukevi Salonunda TBB ve TTB gibi odaların da katılımcısı olduğu Eğitim Sen’in taşıyıcılık yaptığı “MESEM Gerçeği: Mesleki Eğitim mi Çocuk İşçiliği mi?” konulu çalıştay var.

Sorun MESEM’den de öte, MTAL-mesleki teknik okullar ne anlama geliyor?

/././

Kadın saçıyla sınır çizmek -Nuray Sancar- 

Suriye’de paramiliter yapıların saldırısı sırasında Rakka’da katledilen YPJ’li bir kadının saç örgüsünü sosyal medyada paylaşan IŞİD-HTŞ militanları, daha önce de yaptıkları gibi dehşet duygusu uyandırarak hedefledikleri toplulukları sindirme siyasetine devam ediyorlar.


Ezidi ve Kürt kadınlarını kafese kapatarak pazarda satışa çıkaran, birbirleri arasında değiş tokuş eden, kadınları seks kölesi ya da hizmetçi olarak kullanan, kız çocuklarına ve genç kadınlara ana babalarının gözünün önünde tecavüz eden; ilkel ve vahşi ideolojinin taşıyıcıları ‘zaferlerinin’ tadını sosyal medyada yayınlayarak çıkardılar. Irak-Şam İslam Devletini kurmak için ateşledikleri silahlara, kadın çığlıkları karıştı.

2015 ‘hendek savaşları’ sırasında basılan evlerin duvarlarına cinsel imalı sözler yazan paramiliterler hiç ar duymadan bu yazıların önünde kameraya poz vermişlerdi. Çekmecelerden çıkardıkları kadın iç çamaşırlarının fotoğraflarını, onlara bakan destekçilerinin haz duygusuna yatırım olsun diye yayınlamışlardı.

Bütün paylaşım savaşlarında, pazarların önündeki engeller kaldırılırken kadın bedeni ve çökertilmiş ruhu ganimettir. Kadının merkezinde durduğu toplumsal ilişkilerin kuruluş biçimi ve aile ilişkileri parçalanmadan yeni siyasi sınırlar da çizilemez.

Ortadoğu’da ve özel olarak Suriye’de uluslararası elbirliğiyle iktidara getirilen IŞİD-El Kaide kalıntısı örgütün sahadaki paramiliter, çok uluslu militanları siyasi iç sınırlarını da kadınlara eza çektirerek çiziyor. Yurtlarını, haklarını, geleceklerini savunmak için mücadele eden kadını öldürmek, diz çöktürmek, diğerlerini dehşet çemberine almak ve direnme gücünü kırmak için şiddetin ulaşabileceği menzili ima eden ‘iş’lerini dünyaya sergiliyorlar.

Kadın saçı Allah adına fethe çıkan cihadistlerin ideolojilerinde normalde bir tabudur. Esir aldıkları her kadını   kara çarşafa sokmaya çalışan, saflarındaki kadınların saçlarının tek telinin bile gün yüzü görmemesi için akaid inşa eden bir güruh için, ölü bir kadının bir tutam örgülü saçı, siyasal özerklik sınır ihlalinin düşmanlarının mahremiyetine el uzatmadan tamamlanmayacağının işareti.

Muktedirin güç gösterisi, hiç şaşmaz, hep saçla cebelleşerek başlar. Nazi kamplarında, darbe dönemlerinin hapishanelerinde, esaret düzeninde saç kazımayla en uç biçimini alan hegemonya kuruluşu olağan zamanlarda da kamusal hayatın düzenlenmesinde kadınların saçlarına normlar koyar. Kamu kurumlarında, okullarda saçın nasıl toplanacağı veya taranacağına ilişkin yazılı yazısız kurallar, denetim mekanizmaları çalıştırılarak kontrol altına alınır. Düzenin teminatı kadın saçının norma uygunluğu olur.

Kadınlar için ise saç bir mücadele konusu, haklar ve özgürlükler başta olmak üzere; siyasal, coğrafi, mahrem her türden sınırı korumak ve genişletmek için meşru ve simgesel savaş alanıdır. İran’da kadınların düzen karşıtı eylemlerinin baş örtüsüne karşı isyanla başlaması bir tesadüf değildir. IŞİD esaretinden kurtulan Ezidi kadınların en önce kara çarşaftan kurtulup rengarenk elbiseler içinde ve saçlarını özgür bırakarak yeni hayatlarına giriş yapmaları da öyle.

Kadınlar IŞİD katilinin elindeki saç örgüsünün verdiği mesajı aldılar ve kendi saçlarını örerken çektikleri videoları yayımladılar. Bunu yaptıkları için gözaltına alınanlar da oldu. Hayır şaka değil; mesajı yayan güç ile ona yanıt verenler ne yapıldığını ve ne yaptıklarını biliyorlardı: Kadınlar üzerinden egemenlik inşa edemezsiniz, sınır çizemezsiniz.

/././

‘Arka bahçeden’ aktörlüğe: Avrupa’nın ABD’ye yanıt arayışları -Yücel Özdemir- 

Yılın ilk ayı oldukça gerilimli, hareketli ve belki de tüm yıla damga vuracak olay ve gelişmelerle geçti. ABD Başkanı Trump tarafından Venezuela’da gerçekleştirilen haydutluk, Grönland’a gönderilen işgal mesajı, Suriye’de cihatçılara ilan edilen aşk ve Kürtlere ihanet, Davos’ta Gazze’nin ele geçirilmesi için oluşturulan ‘Barış Kurulu’nun ilanı ve İran’a yönelik yeni tehditler bunlardan sadece birkaçı...
Kendisini “dünyanın efendisi” ilan etmeye hazırlanan Trump’ın, ABD’nin en büyük emperyalist güç olarak kalması için attığı adımlar ve yaptığı hamleler artık karşılıksız kalmıyor. Rakip emperyalist devletler ve güçler gelişmeleri sessizce geçiştirmiyor. Özellikle de Avrupa ülkeleri.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin kanatları altına giren Avrupa, şimdi kendi çıkarlarını öne çıkararak itiraz ediyor. Trump’ın –Grönland’da görüldüğü gibi– yaptığı “arka bahçe” muamelesi, Avrupa’nın sarsılıp kendisine gelmesine yol açtı. Önce, Grönland’ın Trump’a kaptırılmayacağı konusunda ortak bir duruş sergilendi. Ardından yıllardır tozlu raflarda duran iki önemli serbest ticaret anlaşmasının altına imzalar atıldı.

Avrupa Birliği’nin (AB) Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay’ı kapsayan Mercosur (güneyin ortak pazarı) serbest ticaret anlaşmasını imzalaması, asıl olarak Avrupalı sanayi ve tarım tekelleri için yeni gümrüksüz pazar alanı anlamına geliyor. 1991’de bir serbest pazar olarak kurulan Mercosur kapsamındaki dört ülkede toplam 250 milyon insan yaşıyor. Bölgeyi önemli bir pazar olarak gören AB’nin serbest ticaret için 25 yıldır sürdürdüğü görüşmeler, politik olarak aralık 2024’te kabul görürken, imzalar 17 Ocak 2026’da atıldı. AB içinde kimi pürüzler ve itirazlara rağmen onaylanarak yürürlüğe girmesi bekleniyor. Böylece AB ile Mercosur ülkeleri arasında mal ve hizmetlerin yüzde 90’ında gümrük tarifeleri kalkmış olacak. Anlaşmanın Avrupa’da tarım sektörünü vurması beklenirken, sanayi sektörünün güçlenmesine yol açacağı söylenebilir.

Bu anlaşmadan 10 gün sonra, 27 Ocak’ta Yeni Delhi’de AB ile Hindistan arasında imzalanan serbest ticaret anlaşması ise yakın dönemde dünya ticaret seyrini değiştirmeye aday görünüyor. Yaklaşık 2 milyar insanın yaşadığı Hindistan ve AB’de mal ve hizmetlerin gümrüksüz dolaşıma sokulması, AB için devasa büyüklükte yeni bir pazar anlamına geliyor.

2027’de yürürlüğe girmesi planlanan anlaşmanın, özellikle Alman otomobil tekelleri için, daralan pazar ve artan rekabete karşı bir soluk olması bekleniyor. Hindistan, bugüne kadar Almanya için önemli bir pazar değildi. Köln Alman Ekonomi Enstitüsünün (IW) verilerine göre, Almanya’nın ihracatının sadece yüzde 1’i Hindistan’a gidiyor. Bu oran Çin’e yapılan ihracattan çok az. Alman şirketlerinin rekabet nedeniyle giderek zorluk yaşadığı Çin’in aksine, Hindistan’da ekonomi büyüyor. Ekonomistler, anlaşmayla AB ile Hindistan arasındaki ticaretin iki kattan fazla artabileceğini tahmin ediyor.

Hindistan ise anlaşmayla sadece dış yatırımlar ve Avrupa iş gücü piyasasına erişim değil, aynı zamanda AB’ye tekstil ve mücevher ihracatı için yeni bir fırsat bulmuş gibi görünüyor. Keza, Trump’ın, Rusya’dan petrol aldığı gerekçesiyle Hindistan için koyduğu yüzde 50 gümrük vergisinden etkilenmemenin de bir yolu bu.

AB, aynı gün Hindistan ile sadece serbest ticaret değil aynı zamanda askeri boyutu olan bir güvenlik anlaşmasını da imzaladı. Bu nedenle AB ve Hindistan arasındaki yakınlaşmanın maddi koşulları giderek stratejik bir ortaklığa dönüşme potansiyeli taşıyor. AB’nin bu koşullarda “tüm anlaşmaların anası”nı imzalaması aynı zamanda en yakın müttefiki ABD’nin tehditlerine verdiği bir yanıt olma özelliği taşıyor.

Benzer bir yanıt pazartesi günü Hamburg’da yapılan Kuzey Denizi zirvesinde de verildi. Ukrayna savaşından önce enerji bakımından Rusya’ya bağımlı olan Avrupa ülkeleri, savaşın başlamasıyla bu kez ABD’ye bağımlı hale gelmişti. ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gazı birçok Avrupa ülkesine fahiş fiyata satılıyor. Kuzey Denizi ile kıyısı olan 10 ülke, Hamburg’da bir araya gelerek enerji ve güvenlik konularında bağımsız hale gelmek için bir dizi karar aldı. Kuzey Denizi’ni rüzgar enerjisi için güvenli bir bölge haline getirmeyi hedefleyen ülkeler, böylece enerjide ABD’ye de bağımlı olmak istemediklerini ilan ettiler. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in ifadesiyle “Avrupa’nın dışında hiçbir ülkeye bağımlı hale gelemeyiz. Sadece enerjide değil, her şeyde.” (Tagesschau, 26 Ocak 2026)

Grönland konusunda sergiledikleri ortak tutumla Trump’a kısmi bir geri adım attıran Avrupa ülkeleri, şimdi daha yüksek bir öz güvenle hareket ediyor. Zira bundan başka çarelerinin kalmadığını da gördüler.

ABD, 80 yıldan fazla bir süredir Avrupa’yı ekonomik ve askeri olarak kendisine bağımlı hale getirdi ve adeta “arka bahçe” olarak kullandı ve kullanmaya da devam ediyor. 2000’li yılların başından itibaren başlayan Avrupa-Rusya yakınlaşması, Trump başta olmak üzere tüm ABD yönetimlerinde rahatsızlık yarattı. Bu yakınlaşma, Ukrayna üzerinde süren emperyalist paylaşım nedeniyle son buldu. Gelinen aşamada Trump’ın tehdit ve şantajlarına yanıt olarak son bir ay içinde Avrupa hem kenetlendi hem de Mercosur ve Hindistan ile serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak, paylaşım mücadelesinde var olduğunu göstermiş oldu.

Denilebilir ki; ABD ve Lideri Trump dünya üzerinde tahakkümünü pekiştirmeye çalıştıkça, haydutluğu artırdıkça, diğer emperyalist devletler ve aktörler arasında zorunlu yeni ittifaklara, yakınlaşmalara neden oluyor. Fransa’dan sonra Almanya’dan da ‘Rusya ile temasa geçilebileceği’ yönünde açıklamalar gelmeye başladı. Bunu, Avrupa’nın itildiği köşeden çıkarak bir aktör olmak istediği şeklinde okumak mümkün.

Öyle görünüyor ki; dünya yakın gelecekte ekonomik, siyasi ve askeri olarak “ABD/Trump ile birlikte hareket edenler ve etmeyenler” şeklinde iki eksen üzerinden yürüyecek. Her emperyalist güç kendi çıkarlarını daha fazla önemseyecek ve bir diğerine yedeklenmeyecek şekilde hareket etmeye çalışacak. Bu aynı zamanda çelişkilerin derinleşmesine neden olarak pazar paylaşımında daha militarist bir döneme kapıyı aralayacak. Hareket alanı öncesine göre giderek daralan ABD’nin, savaşlar yoluyla yeni pazarlar ve enerji kaynaklarına ulaşma stratejisi daha güçlü şekilde gündeme gelebilir. Venezuela ve İran’ın hedefe konulması sadece istenmeyen rejimlerin devrilmesi değil, aynı zamanda rakiplerinin kullandığı pazar ve enerji kaynaklarına çökme hamlesi olarak okunmalı.

ABD’nin ele geçirdiği her yeni pazar, enerji ve ham madde kaynağı açısından rakiplerinin alanını daraltırken, halklara daha fazla savaş, baskı ve sömürü olarak geri dönecek.

/././

Kirazlıyayla'daki katliamın izleri İliç'le aynı: Afet değil, ihanet -Nisa Sude Demirel / Zeynep Eşmek 

Bursa Kirazlıyayla’da maden atık barajının çökmesine şirket “doğal afet” derken, felaketin arkasında denetimsizlik ve teşviklerle ihya edilen sermaye var.

Bursa’nın Yenişehir ilçesine bağlı Kirazlıyayla Mahallesi’nde, Meyra Madencilik’e ait atık barajının çökmesiyle tonlarca kimyasal ve ağır metal içerikli atık, dere ve toprağa karıştı. Senelerdir yöre halkının ve uzmanların heyelan riskine dikkat çekerek uyardığı senaryo gerçeğe döndü. Senelerdir riskli alanda tarım alanlarını ve ormanlık alanı talan eden şirket, bu defa toprağı ve suyu atığıyla zehirledi. Yenişehir Belediye Başkanı Ercan Özel, “Kimyasallarla yıkanmış toprakların, madenin biriktirdiği atık barajı, maalesef yağmurlardan dolayı patlamış ve şu an Sarıyer Deresi’ne dolmuş ve şu an ovaya doğru gidiyor. Bu, yer altındaki sularımıza karışacak ve ciddi anlamda sıkıntı oluşturacak” dedi.

Göz göre göre gelene ‘afet’ diyorlar

Ancak Meyra Madencilik tarafından yapılan açıklamada, durum ‘doğal afet’ olarak nitelendiriliyor. Şirket tarafından yapılan açıklamada, “Söz konusu olay, işletmenin kontrolü dışında gelişen ve mücbir sebep kapsamında değerlendirilen doğal afet kaynaklı bir durumdur. Tesis, yürürlükteki tüm mevzuata uygun şekilde projelendirilmiş ve faaliyet göstermiş olsa da olağanüstü bir doğal afet dolayısıyla bu hasar oluşmuştur” deniyor. Oysa aynı İliç’teki gibi, adım adım gelen bu felaketin arkasında da sermayeye tanınan sınırsız olanak ve kamusal denetimin ortadan kaldırılması var.

Madenin sahibi petrol zengini

Yenişehir’deki madenin sahibi Lübnanlı Mehmet Habbab. Çatı şirket olan Delta Star Holdingin Türkiye’de başta petrol olmak üzere pek çok yatırımı var. Ceyhan’da yer alan 700 bin tonluk akaryakıt tesisi, İzmir’de yer alan 80 bin ton biyodizel kapasiteli biyodizel tesisi bunlardan ikisi. Habbab’ın 1980’lerden bu yana Türkiye’deki iktidarlarla arası epey yakın. Son yıllarda da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Ortadoğu İş Konseyleri bölge koordinatörlüğü, Türk-BAE İşadamları Konseyi başkanlığı, Türk-Lübnan İşadamları Konseyi başkanlığı, Ortadoğu İşadamları Konseyi başkanlığı, DEİK Enerji Konseyi Yönetim Kurulu üyeliği gibi pek çok pozisyonda bulundu.

Mehmet Habbab

Siyasi ve sermaye bağı: Yerli ortak Onur Köktürk

Delta Star Holdingin yerli ortağı Onur Köktürk’ün siyasal iktidar ile bağları dikkat çekiyor. Köktürk, Holdingin İş Geliştirmeden Sorumlu İcra Kurulu Üyesi ve Timko ve Meyra Madencilik’in yönetim kurullarında da görev yapıyor.

2007-2012 yılları arasında TBMM ve AKP Genel Merkezinde Siyasi ve Hukuki İşler Başkanlığı ile Ekonomi İşleri Başkanlığı bünyesinde danışmanlık yapan Köktürk, maden patronlarının örgütü olan Türkiye Madenciler Derneğinin yönetiminde yer alıyor.

Söz konusu derneğin son dönemde arka arkaya çıkarılan ve çevre düzenlemelerini gevşeten, sermaye lehine “süper talan” yasalarının hazırlanmasında ve yürürlüğe girmesinde etkili olduğu biliniyor.

Onur Köktürk

Cevheri çıkarıyor, vergiyi ödemiyor

Şirketin sitesinde yer alan bilgilere göre Delta Star Holdingin Türkiye’de faaliyet gösteren üç maden şirketi var: Meyra, Timko ve Alser. Esas olarak çinko ve krom çıkaran şirketler cevheri alırken vergi ödemeye gelince ise kayboluyor. Örneğin Yenişehir’deki madeni işleyen Meyra 2021’den bu yana, Timko Madencilik 2022’den bu yana, Alser Madencilik ise 2024’te hiç vergi ödememiş.  Holdingin fabrikaları aynı zamanda teşviklerden de yararlanıyor. Habbab, 2020’de verdiği bir röportajda, Burdur ve Bursa’da temeli atılan iki fabrika için teşvik aldıklarını, aksi halde ‘Yatırım yapmayacaklarını’ söylüyor: “Devlet daha büyük işletmeler istiyor, yatırımcıya, ‘Fabrika kurarsan gümrük almayacağım, KDV muafiyeti vereceğim, yatırım mallarını vergiden muaf tutacağım’ diyor. Yatırımın yüzde 40’ını sübvanse ediyor. Teşvikler olmasaydı bu yatırımı yapmazdık.”

Timko Madenciliğe ait vergi levhası

Şirkete ‘çevreci’ ödülü

Türkiye Sağlığı Kentler Birliği, 2016’da Delta Star’ın Hatay Dörtyol’daki petrol tesisine ‘2015 Çevreci Tesis Ödülü’ verdi. O dönem birliğin başındaki isim ise trajik: 2009-2017 seneleri arasında görev yapan, dönemin Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Recep Altepe. Şirket, sitesinde yer alan haberde “Delta Rubis Terminal Petrol olarak çevreye olan duyarlılığımızın bu ödül ile taçlandırılması çok anlamlı ve gurur vericidir” diyor.

Delta Star Group'a verilen çevre ödülü

‘4 sene ÇED raporsuz atık depoladı’ iddiası

Kirazlıyayla’da yürütülen maden projesi, uzun süredir köylülerin ve çevre örgütlerinin tepkisini toplamıştı. Tepkinin nedenlerinin başında ise bölgedeki heyelan riski, dokuz çeşmenin kuruması ve köylülerin mera alanlarının tahrip edilmesi var. Evrensel’e konuşan Bursa Su Kolektifinden Caner Gök, şirketin yıllarca ÇED raporu olmadan bölgede atık depoladığını iddia etti. 2019 yılında atık barajı için yapılan ÇED başvurusunun ardından şirkete dava açtıklarını anlatan Gök, mahkemenin şirketin 2015 yılında bir izni olduğunu söylediğini ancak ÇED izninin davadan sonra ortaya çıktığını öne sürdü.

Yenişehir Çevre Platformundan Şafak Erdem ise, “Şirketin yeni bir atık barajı kurmak amacıyla başvuruda bulunduğunu, 2013’ten sonra ÇED raporu için üç kez ret alıp dördüncü başvuruda izin alabildiğini biliyoruz” dedi.

Köylüler ve Yenişehir Çevre Platformu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının atık depolama tesisine ilişkin verdiği “ÇED olumlu” kararına karşı dava açmıştı. Ancak dava süreci devam ederken, nisan 2020’de şirket proje alanında yeniden ağaç kesimi yapmıştı. Haziran 2020’de projeye karşı basın açıklaması yapmak isteyen köylü kadınlar jandarma tarafından engellenmiş ve gözaltına alınmıştı. Şirket, projeye ilişkin başvuruyu 2013 yılında yapmış, ancak başvuru reddedilmişti. Bölgede 2015 yılından 2019’a kadar pasif maden çıkarımı sürdürülmüştü.

Maden şehrine döndürülen Bursa’daki su kaynakları da ciddi tehdit altında. Baraj doluluk oranları 2021 ocak ayında yüzde 31 iken, 2026 yılına gelindiğinde yüzde 3.84’e kadar düştü. Uzmanlar, atık barajları ve maden ocaklarıyla çevrilen Bursa’nın su sıkıntısının daha da artabileceğine dikkat çekiyor.

TMMOB: ÇED raporları kopyala-yapıştır

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO), yaşananları Erzincan İliç’teki maden faciasının ardından meydana gelen yeni bir “çevre felaketi” olarak nitelendirdi. Açıklamada, Türkiye’de uygulanan madencilik politikaları ve çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinin çevreyi, toplumu ve ekosistemi koruma amacından uzaklaştığı belirtildi. ÇED raporlarının, çevresel riskleri önleyen bilimsel belgeler olmaktan çıkarak yatırımcıyı koruyan formalitelere dönüştüğü ifade edildi. Açıklamada, Kirazlıyayla’daki ÇED raporunda da benzer eksikliklerin bulunduğu, yer altı suyu kullanımı ve atık barajının stabilitesi gibi hayati konularda somut analizler yapılmadan faaliyete izin verildiği vurgulandı.

***

EVRENSEL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...