soL "Köşebaşı + Gündem" -29 Ocak 2026-

Migros işçisi direnişte, patron Özilhan kar tatilinde: Otelin 3 gecesine, işçinin 6 ayını gömdü!-Emre Alım- 

Migros depolarında eksi 8 derecede sağlığından olan işçiye 80 liralık "sadaka" gibi bir prim reva görülürken, patron Türkan Özilhan, eksi 6 derecedeki İsviçre Alpleri’nde servet değerinde bir kış tatili yapıyor. Biri hayatta kalmak, diğeri keyif sürmek için aynı soğuğa bakıyor.

Migros depolarında çalışan binlerce işçi 7 gündür direnişte.

İşçilerin iki temel talebi var: Ücretlerin yüzde 50 artırılması ve vergi kesintilerini patronun ödemesi. Çünkü patronun önerdiği yüzde 28 zam ve vergi kesintisi, açlık sınırından hallice bir maaş demek.

İş bırakan işçiler, talepleri karşılanana dek bir koli dahi taşımamakta kararlı.

Direnişteki işçilerinin önemli bir bölümüyse depoların "soğuk hava" bölümünde çalışıyor.

Eksi 8 derece civarındaki bu dondurucu ortamda mesai harcamak, sadece üşümek anlamına gelmiyor. Burada çalışan bir işçinin bağışıklık sistemi adım adım zayıflıyor, eklemlerine romatizma yerleşiyor ve dolaşım bozuklukları başlıyor. 

İşçinin sağlığından verdiği bu mesai için patronun uygun gördüğü karşılık ise trajikomik. Migros depolarının soğuk hava bölümünde çalışan işçiler için uygulanan ve "iyileştirme" adı altında sunulan zamlı “soğuk hava primi” bu yıl için sadece 80 lira olarak belirlendi.

Özilhan'ın 3 günü, işçinin 6 ayı

Bugün direnişin 7. günü ama işçilerin en temel insani taleplerine dair şirketten henüz tek bir ses çıkmadı. 

Ancak dün bir sosyal medya paylaşımı, bu derin sessizliğin nedenini açıkça ortaya koydu. Sessiz kaldığı düşünülen patronlardan biri, aslında "başka bir soğuğun" tadını çıkarıyordu.

Migros’un bağlı olduğu Anadolu Grubu’nun Yönetim Kurulu Üyesi Türkan Özilhan, İsviçre tatilinden kareler paylaştı.   https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-01/yasemin.mp4 (Karla kaplı St. Moritz Gölü’nün eşsiz manzarasına bakan bir otelde konaklayan Özilhan, güne İsviçre’nin geleneksel müzik aleti olan "alphorn"dan dökülen pastoral melodilerle başlıyor.)

Görüntülerden anlaşıldığı üzere Türkan Özilhan, 3 gündür St. Moritz’deki Kulm Otel’de konaklıyor. Kış sezonunda bu oteldeki standart bir odanın fiyatı güncel kurla 90 bin liradan başlıyor. Göl manzaralı suitlerin geceliği ise 200 bin liraya kadar tırmanıyor. 

Yani Özilhan’ın sadece birkaç günlük konaklama maliyeti, 270 bin ile 600 bin lira arasında bir servete tekabül ediyor.

Bu hesabı somutlaştıralım. En düşük oda fiyatı esas alınsa bile, Özilhan’ın sadece 3 günlük otel faturası, Migros deposunda ömrünü tüketen bir işçinin en az 6 aylık maaşına denk düşüyor.

Yasemin Özilhan buz tutan St. Moritz gölü üzerinde.

Kimin soğuğu daha gerçek?

Bugün St. Moritz’de hava eksi 6 derece yani Migros’un o dondurucu soğuk hava deposuyla neredeyse aynı sıcaklıkta. 

Ancak bu benzerlik, aradaki devasa uçurumu maskelemeye yetmiyor. Çünkü bir tarafta eksi 8 derecenin soğuğu hastalık, yoksulluk ve hayatta kalma mücadelesi anlamına gelirken, diğer tarafta eksi 6 derecenin soğuğu lüks, eğlence ve huzur anlamına geliyor.

Denkliği bozan şeyse sömürü gerçeği.

Özilhan, bir işçiye soğuk hava deposunda geçirdiği bir saatlik o ağır mesai için sadece "sembolik" bir prim öderken, aslında o işçinin çalınan emeğiyle Alp Dağları'nın zirvesinde karın keyfini sürüyor.

Bu tablo, düzenin en yalın özeti. Bir yanda sefalete mahkum edilen, 80 liralık "sadaka" gibi primlere karşı onur kavgası veren depo işçisi, diğer yanda ise o işçinin yarattığı değerle İsviçre’de yüz binlerce liralık tatil yapan patronlar.

İşçinin deposu ne kadar soğuksa, patronun tatili o kadar konforlu. İşçinin sofrası ne kadar boşsa, patronun manzarası o kadar dolu.

Bu nedenle Migros depolarındaki direniş, sadece bir ücret pazarlığı değil, bu iki farklı dünya arasındaki sınıfsal uçuruma karşı bir başkaldırıdır.

/././

Miras savaşı, bölünmeler ve film keyfi: Cemaat’te neler oluyor? 

Fethullah Gülen’in ölümü sonrası miras kavgasının ayyuka çıktığı, bölünmelerin yaşandığı Cemaat’te kavga giderek daha da ilginç bir hâl alıyor. Bir yanda film festivalinden paylaşım yapanlar, diğer yanda miras kavgasına düşenler, öbür yanda Erdoğan’dan özür dileyenler ve dahası…

"Hulusi Akar, ABD’den darbe talimatı almış, bunun için de çalışmalara başlamışlar. Maduro’ya yaptıklarının benzerini Erdoğan’a yapacaklar ve Erdoğan’ı mahkemeye getirip, benim kişisel yorumum Ahmet Dödö’lerden sonra, buna bence Gülen de onay vermiştir. Ortada darbe yok, mahkemeden kaçan bir başbakanın Türk mahkemelerine çıkarılması kadar doğal bir şey yok, bunu da genelkurmay başkanı istiyorsa… Osman Şimşek’in iddiasıyla bunu söylüyorum, Gülen darbeye ikna edilmedi, aksine bu planı Gülen ikna etti, yani darbeye şey yapmadı. Bunun içinde darbe taraftarları var mıdır, vardır. Tuzağa düşenler vardır.”

Bu sözler Fethullahçı Emre Uslu’ya ait.

Sosyal medya platformu X’te açtıkları bir sohbet odasında, eski Zaman muhabiri Ahmet Dönmez’in iddialarına ilişkin konuşan Uslu, 15 Temmuz’a ilişkin yukarıdaki ifadeleri kullanıyor.

Akar, ABD’den darbe talimatı almış, Gülen destek vermiş, ancak bu darbe değilmiş… 

Gerçekten de tam bir Fethullahçı akıl yürütmesi.

Bu tartışma ve aktarım şu nedenle önemli, Cemaat içinde çok ciddi bir kırılma, büyük bir miras kavgası var ve herkes birbirine bilenmiş durumda.

Cemaat'in ABD desteğiyle giriştiği 15 Temmuz, onlar için de büyük bir kırılmayı temsil ettiği için, tüm bu tartışmalarda önemli bir yere oturuyor.

Öte yandan bu tartışmanın bir diğer merkez başlığı, son günlerde basına da yansıyan, soL’un daha önce de işaret ettiği Cemaat içindeki bölünme gündemi.

Bu bölünmenin iki ana kaynağı var.

Birincisi, "15 Temmuz’un asıl mağduru bizler olduk" yakınmasıyla Cemaat’in yönetim kadrosunu hedef alan üst düzey olmayan Cemaatçiler. Birileri sefa sürerken kendilerinin ezildiğini söylüyorlar. Bu nedenle de Erdoğan'dan özür dileyen de var, af talep eden de... 

Diğer bölünme kaynağı ise “miras” ve ”temsiliyet” başlığıyla ilişkili. Burada para ve güç konuşuyor.

Ancak bölünme sadece bu iki kaynaktan ibaret değil, çok daha kapsamlı görünüyor. 

Sonuç olarak ortada birbirini hedef alan birçok unsur bulunuyor, bu unsurların bir bölümü zaman zaman yan yana da geliyor.

Yeni Herkül çıkışı

Bu tabloda tam da bu iç kavgayla ilgili son çıkışlardan biri, “Yeni Herkül” oldu.

Malum, Gülen Cemaati’nin yayınının adı “Herkül”, bu yayını kontrol eden Cemaat’in merkez ekibine isyan eden muhalifler, “Yeni” ön ekiyle bir çıkış yaptılar.

Bu çıkışa vesile olan şey, 15 Temmuz’un ardından bir süre cezaevinde de yatan Ahmet Turan Alkan’ın ölümü oldu.

Bu ölüm sonrası Yeni Herkül adıyla yayımlanan taziye mesajında, “O, zor zamanlarda Zaman Gazetesi Genel Müdürü Ekrem Dumanlı gibi kaçarak değil; onuruyla hapis yatarak, fikir namusuna sahip çıkmış nadide bir duruşun adıdır” ifadesi yer aldı.

Dumanlı, Cemaat’in tepe kadrosunda bulunan isimlerden biri.

Bu açıdan mesajın kimleri hedef aldığı ortada.

Bu çıkışın ardından Cemaat’in merkez kadrolarına yönelik bir çağrı yapan Yeni Herkül ekibi, uzun süredir çeşitli aktörleri tarafından dile getirilen Erdoğan’dan özür ve af çağrılarını anımsatan şekilde, Türkiye’de cezaevlerinde yatan Cemaatçilerin durumunun iyileştirilmesi için yönetici ekibi sorumluluk almaya çağırdı.

Bu konuda adım atılması halinde Yeni Herkül grubu kendisini askıya alacağını da dile getirdi.

Ancak ortada Cemaat’teki bölünmenin bağlanabileceği bir yer olduğunu söylemek de pek mümkün değil.

Küçük bir örnekle devam edelim…

Miras savaşı ve Ekrem Dumanlı'nın film keyfi

Cemaat’te son dönemdeki itirazları ve sosyal medyadaki paylaşımlarıyla öne çıkan "muhalif" isimlerden “Murtaza” adlı kişi hakkında, bir eve çöktüğü iddiaları Emre Uslu tarafından gündeme getirildi.

“Murtaza” adlı Cemaatçi ise uzun süredir Fethullah Gülen’in vasiyetini tartışmaya açmış kişiydi. Bu iddianın kaynağında Cevdet Türkyolu’nun Gülen’in gerçek vasiyetini sümenaltı ettiği vurgusu bulunuyordu. Bu arada Gülen’in kardeşinin vasiyete karşı dava açtığı da sürüyor.

Yani ortada Fethullahçıların tümünün birbirine girdiği, hepsinin çıkar çatışması içinde olduğu, daha önce de söylediğimiz üzere tam da  Cemaat’e yakışan bir kavga var.

Bu açıdan Cemaat’in tepe yöneticilerinden Ekrem Dumanlı’nın sosyal medya üzerinden yaptığı son paylaşım ve gelen yanıtlar, içerideki kopuşu göstermesi, gelinen durumu anlatması bakımından son derece dikkat çekici.

ABD'de, New York'ta gittiği film festivalinde izlediği bir filme dair video çeken Dumanlı, bunu sosyal medya hesabından paylaşırken, gelen tepkiler şöyle oldu: “İnsan biraz utanır yahu,biraz yüzü kızarır, tövbe eder sebep olduklarından dolayı. Yürekler yangın yeri sen saçını tara” “Binlerce insanın hayatını kararttıgınız bır fılım cevırdınız o sıze yetmez mı” “Utanma arlanma da kalmamış, millet hücrede kalıyor sizin yüzünüzden, ayyy bu paylaşımı yapacagıma yerın dıbıne girmeyı tercih ederdim.. ..binlerce ınsanı yokluğa sosyal soykırıma terk et..sinema keyfi..”

***

Sosyal medya RTÜK'ü geliyor: AKP ‘denetim’ adı altında sansürü kurumsallaştırıyor -Özkan Öztaş- 

Sosyal medyada yaygın bir sansür mekanizması işleten AKP iktidarı, bu mekanizmanın merkezine RTÜK benzeri bir kurul yerleştirme hazırlığında.

AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısından, dijital alandaki sansürü yeni bir boyuta taşıyacak "Dijital Platformları Denetleme Kurulu" önerisi çıktı. 

Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın sunumuyla gündeme gelen düzenleme, radyo ve televizyonlardaki sansür aygıtı RTÜK’ün bir benzerini internetin tamamına yaymayı hedefliyor.

Toplantıda "gayriahlaki içerik" ve "sosyal doku" gibi kavramlar üzerinden savunulan bu yeni üst kurul, iktidarın sosyal medya ve internet mecrasına tümden denetim getirme isteğiyle yakından ilişkili.

Dev şirketleri inceleme raporundan çıkan sonuçlar

İktidar bu yeni baskı kurulunu inşa ederken, küresel sermayenin temsilcisi olan sosyal medya devlerinin de bu sürece zaten şu andan itibaren katkı sunduğu biliniyor. İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) yayımladığı “Dijital İtaat Rejimi” raporu, Facebook, X, YouTube ve TikTok gibi platformların kullanıcı haklarını değil, Türkiye’deki ticari çıkarlarını koruduğunu vurgulamış, bu bağlamda iktidarın "sansür aparatına" dönüştüğünü ortaya koymuştu:

TikTok: Türkiye’den gelen taleplere yüzde 90 oranında uyum sağlayarak "yüksek itaat" sergiliyor.

LinkedIn: Kendi küresel raporlarında hükümet taleplerine yüzde 100 uyum sağladığını itiraf ederken, Türkiye kamuoyuna "sıfır talep" aldığını beyan ederek şeffaflık yanılsaması yaratıyor.

*BTK ve Şirket İşbirliği: Sosyal medya şirketlerinin sunduğu raporlar, BTK tarafından "ticari sır" kalkanı altına alınarak kamuoyu denetiminden kaçırılıyor.

Alternatif Bilişim Derneği: 'İhtiyaç sansür değil, özgürlük'

Konuyla ilgili soL’a değerlendirmelerde bulunan Alternatif Bilişim Derneği Başkanı, Bilişim Hukuku Uzmanı Faruk Çayır, "çocukları koruma" söyleminin arkasındaki tehlikeye dikkat çekti. 

Çayır, Türkiye'de dijital sansürün artık bir istisna değil kural haline geldiğini belirterek şunları söyledi: "Genel ahlak ve aile yapısı gibi kavramlar hukuken belirsizdir ve siyasi iktidarın keyfi müdahalelerine kapı açar. Sosyal medya için RTÜK benzeri bir kurum, ifade özgürlüğünü fiilen askıya alan bir mekanizmaya dönüşecektir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir sansür kurumu değil; özgür, çoğulcu ve güvenli bir dijital kamusal alanın inşasıdır."

'Yeni dijital medyanın denetim organı' çıkışının ardındaki gerçekler

AKP'ye yakın Türkiye gazetesinde yer alan haberde, AKP'nin hazırlıklarına giriştiği kurul için şöyle deniliyor: Bazı üyeler “Yeni dijital medyanın denetim organı” olması gerektiğini belirtirken, sosyal dokuyu zedeleyen ve özellikle çocukları ve gençleri hedef alan gayriahlaki içeriklerle ancak bu şekilde etkin mücadele edilebileceğini dile getirdi.

AKP iktidarı klasik olarak çocukları koruma kılıfıyla sosyal medyayı sansür şemsiyesine almaya hazırlanırken, bunun haber sitelerini ve habercilik yapılan Youtube kanallarını da kapsayıp kapsamayacağı merak konusu.

Şu anda halihazırda ESB eliyle yürütülen sansür mekanizması her gün onlarca habere erişimin engellenmesine neden oluyor. Kurulması planlanan yeni kurulun bu mekanizmayı da devralıp devralmayacağı, bu açıdan haberlere yönelik sansürün de çok daha sistematik yeni bir aşamaya taşınıp taşınmayacağı merak konusu.

/././

TÜİK makyajı artık tutmuyor: İşsiz sayısı kağıt üzerinde düştü, gerçekte 11,6 milyona çıktı

TÜİK verilerine göre dar tanımlı işsizlik yüzde 7,7'ye gerileyerek "kağıt üzerinde" bir iyileşme sinyali verse de, gerçek tabloyu yansıtan geniş tanımlı işsiz sayısı 11 milyon 593 bine ulaştı. İki farklı işsizlik ölçümü arasındaki oran yüzde 20,9 puan ile rekor seviyeye çıktı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Aralık 2025 dönemine ait işgücü istatistiklerini yayımladı. 

Verilere göre, dar tanımlı işsizlikte gerileme yaşanırken, geniş tanımlı işsizlik tırmanmaya devam etti.

Dar tanımlı işsizlik oranı Aralık 2025'te yüzde 7,7 seviyesinde gerçekleşti. TÜİK, işsiz sayısının bir önceki aya göre 286 bin kişi azalarak 2 milyon 736 bin kişi olduğunu açıkladı. 

Ancak yine TÜİK tarafından açıklanan ve "âtıl işgücü" olarak adlandırılan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 28,6 oldu.

Geniş tanımlı işsiz sayısı 11 milyon 593 bin!

DİSK-AR’ın raporuna göre, resmi işsizlik verileri ile gerçek durum arasındaki makas hızla açılıyor. 

Aralık 2023’te 9 milyon 668 bin olan geniş tanımlı işsiz sayısı, Aralık 2025 itibarıyla 11 milyon 593 bine yükseldi. Ayrıca dar ve geniş tanımlı işsizlik oranı arasındaki puan farkının yüzde 20,9’a ulaştı.

Bu artışın temel nedenleri yarı zamanlı çalışanlar ve çalışmak istediği halde uzun süredir iş bulamayanların sayısındaki artış. Rapora göre 3,7 milyon kişi haftalık 40 saatten az çalışıyor ve daha fazla çalışmak istiyor. 5,2 milyon kişiyse çalışmak istemesine rağmen iş bulamıyor.

Kadın işsizliği yüzde 38'i geçti

Geniş tanımlı kadın işsizliği oranı yüzde 38,3 olarak hesaplanırken, bu oran erkeklerde yüzde 22,8 seviyesinde kaldı. 

Kadınlarda geniş tanımlı işsiz sayısı 5 milyon 664 bin kişi olarak kayıtlara geçti.

Genç nüfusta da durum benzer bir seyir izledi. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 14,1 olurken, bu oran genç erkeklerde yüzde 12, genç kadınlarda ise yüzde 18,2 olarak tahmin edildi.

Resmi işsizlerin yüzde 81’i ödenek alamıyor

İşsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının ağırlığı nedeniyle, resmi işsizlerin ezici çoğunluğu bu haktan mahrum kalıyor. 

Aralık 2025’te resmi işsizlerin sadece yüzde 18,8’i işsizlik ödeneği alabildi. 2,2 milyon işsiz, işsizlik ödeneğinden yoksun kaldı. Yani her 10 işsizden 8'i ödenek alamadı.

***

'Yeni nesil' suç çeteleri de bu yöntemi kullanıyor: 'Dönüştürülmüş silahlar' ne kadar yaygın? 

Çeteler yeraltı üretimiyle kurusıkı tabancaları silahlara dönüştürüyor. "Yeni nesil" suç örgütlerinin büyümesinde payı olduğu düşünülen bu silahların üreticisi de Türkiye. 113 üreticinin 7,5 milyon silah üretme kapasitesi var. Söz konusu silahlar Avrupa'ya ve çatışma bölgelerine de yayılmış durumda.

Özellikle yoksul mahallelere yerleşen organize suç örgütleri, mafya ve çeteleşme ile silah kullanımını artırdı. Silah kullanımının yaşı da her geçen yıl düştü.

Gazeteci Cengiz Erdinç de Kısa Dalga'daki yazısında, "dönüştürülmüş" silahlara dikkat çekti. 

Erdinç, "Milenyumun başından itibaren şekillenen yeni bir eğilim bu hafızayı da canlandırıyor; 'dönüştürülmüş silah'. Kuru sıkı ticaretiyle başlayan, Karadeniz’deki geleneksel atölye üretimiyle kesişen, giderek dünyaya yayılan bir saf şiddet aracı" dedi.

Gazeteci Hazar Dost’un Aposto'da geçtiğimiz hafta yazdığı yazıya da atıf yapan Erdinç, bütün dünyaya dönüştürülebilir silah temin eden beş Türk şirketi ve markası olduğunu hatırlattı.

Silah ticareti ve dönüştürülmüş silahların yeni nesil suç örgütlerinin büyümesinde yasadışı bahis ve uyuşturucu kadar sürükleyici bir role sahip olduğunu ifade eden Erdinç, şöyle diyor: "Anahtar aslında hala mevcut uygulamada gizli; kurusıkı silahlar piyasadan rahatlıkla elde edilebiliyor. Eskisi gibi internet satışları yok, ancak emniyet müdürlüklerinden alınacak 'kurusıkı tabanca satın alma belgesiyle' silah satan dükkanlardan kolaylıkla temin ediliyor. Belge aynı gün çıkıyor! Bir sonraki adımda bu kurusıkı silaha yiv ve seti olan namlu takıp dönüştürmek bu yeraltı atölyelerinde 100 dolardan başlayan maliyete sahip, kolaylıkla erişilebilir bir olanak."

Haberde yer verilen görsele göre kurusıkı tabancalar da Avrupa'ya Türkiye'den yayılıyor.

'Yasal boşluklar kolaylıkla dönüştürülebilecek silahların önünü açtı'

Kurusıkının 1996 yılına kadar herhangi bir izne tabi olmadığını belirten Cengiz Erdinç, "Sadece 2002-2004 yılları arasında dönüştürülmüş silahlarla 11 binden fazla suç işlendi. 2008 yılı başında dönüştürülmüş silah yasada tanımlandı ve işlem suç sayıldı. İç piyasa gerilediğinde üreticiler ihracata yöneldi. Yasal boşluklar kolaylıkla dönüştürülebilecek silahların önünü açtı. 2010 yılında 'Türk beşlerinin' dünyaya açılma serüveni böyle başladı. Avrupa ülkelerinde yaşanan suç olaylarında Türk malı kurusıkıdan dönüştürülmüş silahlar giderek daha çok boy gösterdi" diye yazdı.

'Çatışma bölgelerinden Avrupa'da sokak çetelerine binlerce silah Türkiye çıkışlı'

Erdinç şöyle devam etti: "Birleşik Arap Emirlikleri’nde Yemen’e giderken yakalanan 16 bin tabancanın markası Blow’du. İstanbul’da üretiliyordu. Sadece iki yılda 50 binden fazla dönüştürülmeye uygun kurusıkı Avrupa ve Ortadoğu’da yakalandı. Blow’un patronu İrfan Akdal 'Türkiye’de satışı yasak. Ancak biz ihracat amacıyla üretiyoruz. Satıştan sonra karışmayız' diyordu. Akdal’ın karışmadığı Afrika ve Ortadoğu’da çatışma bölgelerine giden, Avrupa şehirlerinden Kanada’ya kadar sokak çeteleri tarafından kullanılan binlerce silahtı."

'113 üreticinin 7,5 milyon silah üretme kapasitesi var'

Kurusıkıdan dönüştürülen silahların tüm Türkiye’de yakalanan silahların dörtte birini oluşturduğunu vurgulayan Erdinç, "ihracat" bahanesiyle yapılan üretimlerin iç piyasaya sızdığına işaret etti. Mevcut 113 üreticinin 7,5 milyon silah üretme kapasitesi olduğunun altını çizdi.

Erdinç "yeni nesil" çetelerin bu işle bağını şöyle anlattı: "İtalya’daki Barış Boyun soruşturmasında açığa çıkanlar dönüştürülmüş silahın yeni nesil çetelerin 2017 yılında başlayan büyümesiyle ilgili çok fazla ipucu veriyor. Kariyerine Kasımpaşa’da Bilal Yaman’la birlikte Whatsapp üzerinde sipariş edilen ve motosikletle teslim edilen silahlarla başlayan Boyun, artık yeraltı atölyelerinde üretilen silahların Avrupa’daki pazarında da söz sahibi. Başlangıçta Türkiye’ye getirilerek satılan 'Hırvat Glock’u' organize suçun çok uluslu yapısını gösteriyor. Dönüştürülmüş silah bu gelişmelerde ödeme aracı işlevi de gördü. Polonya’dan iade edilen Sinan Memi Barış Boyun ile Daltonlar arasında silahla yapılan ödemelerden söz etmişti."

Çetelerin yeraltı üretim kapasitesinin farklı parçaların farklı taşeron atölyelerde üretilmesine kadar evrildiğini belirten Erdinç, "Sekiz eksenli CNC tezgahları da düşünüldüğünde bu yeraltı üretiminin dönüştürülmüş tabancaların ötesine geçip daha ağır silahların, belki dronların ya da küçük füzelerin çatışmaların bir parçası olacağı bir üretim kapasitesine ulaşabilir" dedi.

***

ABD’den Venezuela’ya Düyun-u Umumiye idaresi! 

Venezuela petrolüne yıllardır yaptırım uygulayan ABD, son haydutça saldırısı sonrası ülkede adeta bir Düyun-u Umumiye idaresi kurma planını duyurdu. Rubio'ya göre Venezuela hükümeti yaptırımlarla dondurulan fonlarından serbest bırakılacak paraya dair bütçeyi her ay Trump yönetimine sunmayı kabul etti.

Venezuela’ya 3 Ocak’ta saldıran, 100’ün üzerinde kişiyi öldürerek devlet başkanı Maduro ile eşini kaçıran ABD, ülkede şimdi de Düyun-u Umumiye idaresi benzeri bir yapı kurmak istiyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 3 Ocak saldırısı sonrası ilk kez ABD Senatosu’nun Dış İlişkiler Komitesi’nde ifade verdi.

Rubio, Venezuela hükümetinin Trump yönetimine aylık “bütçe” sunmayı kabul ettiğini öne sürdü.

Rubio'nun ifadesinde aktardığı ayrıntılara göre plan şöyle: ABD zaten birkaç yıldır tek taraflı yaptırımlarıyla Venezuela'nın petrol satışlarından elde ettiği gelirin bir kısmını "dondurmuştu". Venezuela, bundan sonra belirli kamu harcamalarına dair bir bütçe sunacak, ABD de o bütçeye göre Venezuela'ya ait olan petrol geliri parasının bir kısmını "serbest bırakacak".

Yani ABD Venezuela hükümetinin harcamalarını doğrudan kontrol edecek.

3 Ocak saldırısı sonrası Trump ABD’nin Venezuela petrolünü kontrol edeceğini ve ülkeyi “yöneteceğini” söylemişti.

Rubio dünkü konuşmasında planın ayrıntılarını duyurdu.

Delcy Rodríguez hükümetiyle “çok saygılı ve verimli bir iletişim hattı” kurduklarını söyleyen Rubio, bu nedenle Trump yönetiminin yeni bir askeri güç kullanımına niyetli olmadığını savundu.

'Fonların önemli bir kısmını doğrudan ABD'den satın alımlara harcayacaklar'

New York Times’n haberine göre Rubio, ABD’nin Venezuela hükümetinin yaptırımlara tabi petrol gelirlerini dağıtarak temel kamu hizmetlerinin finanse edilmesine yardımcı olacağını ileri sürdü.

Bu yaklaşımın Venezuela’daki “mali sıkıntı” nedeniyle gerekli olduğunu savunan ABD Dışişleri Bakanı, bunun kısa vadeli bir mekanizma olduğunu belirtti.

"Polis memurlarını, temizlik işçilerini, hükümetin günlük faaliyetlerini finanse etmek için acilen paraya ihtiyaçları vardı" diyen Rubio "Bu fonların önemli bir kısmını doğrudan ABD'den ilaç ve ekipman satın almak için kullanacaklarına söz verdiler” ifadesini kullandı.

Fonlar ilk etapta, Katar'ın kontrolündeki offshore hesaplarda tutulacak

Planın alışılmadık ve aceleyle tasarlanmış olduğunu söyleyen Rubio söz konusu fonların başlangıçta Katar’ın kontrolündeki bir offshore hesabında tutulacağını, bir vadede ise ABD Hazine Bakanlığı hesabına transfer edileceğini söyledi.

Demokrat senatörlerin plan için neden Katar kontrolündeki bir hesabın kullanıldığını sorgulamasına Rubio’nun verdiği yanıt da dikkat çekiciydi.

'ABD petrol şirketleri hak iddia etmesin diye üçüncü taraf hesap kullanılıyor'

Rubio üçüncü taraf bir hesabın kullanılmasının zorunlu olduğunu söyledi. Çünkü Venezuela'nın geçmişte petrolü devletleştirme adımları nedeniyle ABD şirketleri "tazminat" talebiyle ABD mahkemelerine başvurabilir ve bu fona çökmeye çalışabilir.

Bu kapıyı da bizzat Trump yönetimi açtı. ABD hükümeti, Venezuela'nın petrolünün "Amerikalıların teri, zekası ve zahmetinin ürünü" olduğunu ve kendilerine ait olduğunu öne sürmüştü.

Demokratların eleştirilerinin önemli bir bölümü, fonun Katar yerine "bankacılık kuralları açısından daha güçlü" bir ülkenin tercih edilmesi gerektiği ya da serbest bırakılacak fonların Maduro yandaşlarına gidebileceği gibi konulara odaklandı.

Venezuela henüz resmi açıklama yapmadı, teleSUR 'egemen fonlar' dedi

Venezuela hükümeti Rubio’nun açıklamasına henüz bir yanıt vermedi. Ancak Rubio’nun konuşmasını haberleştiren teleSUR söz konusu fonlar için “egemen fonlar” dedi.

Haberde Delcy Rodríguez’in enerji sektörü yetkilileri, milletvekilleri, yerli ve yabancı girişimciler önünde yaptığı konuşmadaki "Venezuela halkı hiçbir dış etkenden emir kabul etmez. Venezuela halkının bir hükümeti vardır ve bu hükümet halka itaat eder” sözleri hatırlatıldı.

“Hükümet iki egemen fon oluşturdu: biri sosyal ihtiyaçlar için, diğeri kamu hizmetleri ve altyapı için" denilen haberde bu kaynakların yıllarca tek taraflı yaptırımlar nedeniyle bloke edildiği kaydedildi ve "Şimdi hastanelere, elektrik şebekesine ve ulusal doğalgaz endüstrisine yönlendirilecekler” ifadesine yer verildi.

Rubio yazılı metindeki bazı tehditkar ifadeleri es geçti

Öte yandan Rubio senatodaki konuşmasında "Venezuela’da Maduro yandaşlarını ne zaman iktidardan uzaklaştıracakları" şeklindeki sorular üzerine “Hepimiz bir şeyin hemen olmasını istiyoruz. Ama bu mikrodalgaya atıp iki buçuk dakikada yemeye hazır hale gelen dondurulmuş bir yemek değil” ifadelerini kullandı.

NYT’nin haberine göre Rubio senatörlere sunduğu yazılı konuşma metnindeki bazı ifadeleri sözel olarak dile getirmedi.

Buna göre yazılı metin Venezuela’ya yönelik daha tehditkar bir ton taşıyor.

Metinde ABD’nin “diğer yöntemler başarısız olursa” ülkeye karşı “maksimum işbirliği için güç kullanmaya hazır olduğu” belirtiliyor.

Yine yazılı metinde Rodríguez için “Kendi çıkarının bizim temel hedeflerimizi ilerletmekle uyumlu olduğuna inanıyoruz. Venezuela'nın enerji sektörünü Amerikan şirketlerine açmaya, üretime öncelikli erişim sağlamaya ve elde edilen gelirleri Amerikan malları satın almak için kullanmaya kararlı olduğunu belirtti” deniliyor.

'Onların petrolünü silah zoruyla alıyorsunuz'

Öte yandan Demokrat Partili Senatör Christopher S. Murphy “Onların petrolünü silah zoruyla alıyorsunuz. 30 milyonluk bir ülkede bu paranın nasıl ve hangi amaçlarla kullanılacağına siz karar veriyorsunuz. Sanırım çoğumuz bunun başarısızlığa mahkum olduğuna inanıyoruz” dedi.

'Eğer biri başkanımızı kaçırsaydı savaş ilan etmek için oy kulanırdım'

Cumhuriyetçi senatör Rand Paul da Rubio’nun "Venezuela'ya karşı bir savaş yok ve ülkeyi işgal etmiyoruz. Sahada Amerikan askerleri yok” sözlerine karşı çıktı.

Kendisini "Senato'daki en savaş karşıtı kişi" olarak tanımlayan Paul, "Eğer yabancı bir ülke hava savunma füzelerimizi bombalasa, başkanımızı kaçırsa ve ülkemizi abluka altına alsa, bu bir savaş eylemi olarak mı kabul edilirdi? Elbette bu bir savaş eylemi olurdu. Eğer biri ülkemizi işgal edip başkanımızı kaçırsaydı, savaş ilan etmek için oy kullanırdım” dedi.

Rubio ise 3 Ocak’taki ABD saldırısını "kanunu uygulama" diyerek savundu ve ABD'nin "devlet başkanı olarak tanımadığı" ve başına 50 milyon dolar ödül konmuş bir kişiyi yakalamak için operasyon düzenlediğini iddia etti.

***

Hukuku düşünmek -Ali Rıza Aydın- 

Burjuva hukuku egemen sermaye sınıfının toplum üzerindeki denetim ve baskı aracı işlevini görürken, Küba, “toplumsal tutarlılık, toplumsal örgütlenme ve koruma, kolektif çıkar ve güvence aracı” olarak kavranan bir hukuktan söz ediyor.

Bu hafta Küba’dan soL’a bir yazı yolculuğu üzerinden Küba’ya, Küba’da hukuk kültürüne uzanmak istedim. Konuğumuzun adı Yuliesky Amador EchevarriaYazı, 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan “Küba Gerçeği” adlı yayında Didem Kul çevirisiyle yayımlandı ve aynı yayındaki diğer yazılar gibi soL’da paylaşıldı. “Küba Gerçeği”nde Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirileri yayımlanıyor.

Türkiye’de hukuklu hukuksuzluk, yargısızlık, adaletsizlik, keyfilik, eşitsizlik, çürüme, sömürü tartışılırken, “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” sözcükleri -içleri boş olarak- sıklıkla dile getirilirken abluka altındaki Küba, “hukuk kültürüne yatırım yapılan bir yılın bilançosu”nda hukuku nasıl düşünüyor üzerinden Kimi temel vurguları aktarmak istiyorum.

Önce gerçek, sonra gerçeği hukuk üzerinden düşünmek, diğer deyişle gerçeğe hukukla bakmamak hukuka gerçekle bakmak. Konu toplumsal yaşamın düzenlenmesi, hakların tanımlanıp yaşama geçirilmesi, görevlerin ve birlikte yaşamanın gelişmesinin sağlanması olunca hukuka da buradan bakılması kaçınılmaz oluyor.

“Hukuku açıkça ve bağlamından koparmadan açıklamak, yasalarla daha bilinçli bir ilişki kurulmasına katkıda bulunur ve hukuk sisteminin toplumsal yaşamın bir parçası olduğu, yabancı veya erişilemez bir alan olmadığı fikrini pekiştirir” diyor yazar. Hukukun topluma dışardan dayatılan kurum olmadığının bir başka anlatımı.

Hukuk dilinin önemi de vurgulanıyor. Temel ilkelerden olan belirliliğin ve öngörülebilirliğin sağlanmasında dil önemli. Anayasal yargılamada yasa hükümlerini bu ilkeler üzerinden denetlerken hükmün herkes tarafından açık, net ve herkesçe aynı şekilde anlaşılabilirliği üzerinde durulur.  Yazar bunu, “teknik titizliği feda etmeden hukuku anlaşılır bir dille anlatma” olarak tanımlayarak “Hukuk dilinin anlaşılabilir olması içeriği zayıflatmaz, aksine toplumsal işlevi açısından daha açık bir hale getirir. Terimleri açıklamak, kavramları bağlam içine yerleştirmek ve fikirleri sıralamak, insanların kural anlamlarını ve gerçek kapsamını daha iyi anlamalarını sağlar. Bu anlayış, hukukun düzenleyici işlevini yerine getirmesi için temel bir koşuldur” diye devam ediyor.

Bu konudaki şu vurgulama da önemli: “Pedagojik bir bakış açısıyla, hukuku anlaşılabilir bir şekilde anlatmak, etik bir sorumluluk üstlenmek anlamına gelir. Bu, sadece yasayı “tercüme etmek” değil, aynı zamanda eleştirel bir kavrayış için araçlar sunmaktır. Dil erişilemez hale geldiğinde, hukuk davranışları yönlendirme ve güven oluşturma yeteneğinin bir kısmını kaybeder. Ayrıca, açık bir hukuk dili, hukukun uzak ya da yalnızca belli bir kesime ait bir alan olarak algılanmasını azaltır. Anlaşılmayı kolaylaştırmak, kuralların toplumsal olarak benimsenmesini güçlendirir ve vatandaşlar ile hukuk sistemi arasında daha dengeli bir ilişki kurulmasını sağlar.”

Burjuva hukuku egemen sermaye sınıfının toplum üzerindeki denetim ve baskı aracı işlevini görürken, Küba, “toplumsal tutarlılık, toplumsal örgütlenme ve koruma, kolektif çıkar ve güvence aracı” olarak kavranan bir hukuktan söz ediyor. 

Yazarın, “Hukuku günlük yaşamın somut durumlarıyla ilişkilendirmek de sürdürmeye çalıştığımız bir strateji oldu. İş ilişkileri, aile hayatı, bakım, eşitlik ve sosyal sorumluluk, yasaların gerçek anlam kazandığı alanlardır. Hukuk bu deneyimlerle bağlantı kurduğunda soyut olmaktan çıkar ve pratik bir referans haline gelir. Bu anlayış, hukukun basit bir denetim mekanizması değil, bir koruma aracı olarak daha olumlu algılanmasını sağlar. Hukukun toplumsal işlevini tanımak, kurumlara ve hukuk sisteminin toplumsal süreçleri destekleme kapasitesine olan güveni güçlendirir.” anlatımı kayda değer. Soyut normları başkalarının egemenliğinde çifte standart, çelişkili uygulamalara gerekçe olarak kullanmak yerine “pratik bir referans” haline getirmek Küba tarafından başarılmış bir gerçek.

Buradan kanun taslaklarının analizi basamağına çıkılıyor ki, bu analizde halk var. Örneğin İş Kanunu taslağı bir çeşit “vatandaşlık eğitimi” olarak analiz edilince halk hem çalışma ilişkilerinin düzenini belirlemede söz sahibi oluyor hem denetim yapıyor hem de kuralların anlamını özümsüyor. Kafa karışıklığı ve çatışmalar daha baştan ortadan kalkıyor. Kurallarla daha bilinçli ve sorumlu ilişki kuruluyor. Küba’da hukuk, kapalı ve gizemli bir ürün değil “toplumsal gerçeklikle etkileşim içinde inşa edilen dinamik bir süreç ve vatandaşları güçlendiren bir araç olarak” yaşamdaki yerini alıyor.

“Hukuk kültürü, yasaların varlığını bilmekle sınırlı değildir. Yasaların anlamını, iç tutarlılığını ve Anayasa ve toplumsal değerlerle ilişkisini anlamak suretiyle inşa edilir. Küba'da bu süreç, kurumsallığı ve birlikte yaşamayı güçlendirmek için kilit öneme sahiptir. Sunduğumuz her metin, hukuku izole kurallar olarak değil, entegre bir sistem olarak anlamaya yardımcı olacak açıklamalar sunarak bu sürece katkıda bulunmayı amaçlamıştır. Hukuk sisteminin mantığını anlamak, uygulamasını kolaylaştırır ve yanlış yorumlamaları azaltır.” denilen bir toplumda her durumda “hukuk devleti” vurgusu yaparak sorumluluktan kaçan bakan ve hukukçulara yer kalmıyor.   

“Hukuk kültürü, normlar ve gerçeklik arasındaki sürekli etkileşimden” besleniyor, hukuk analizine “etik, insan onuru, eşitlik” dahil ediliyor. Bu bakış açısı, “kuralların boşlukta değil, gerçek ihtiyaçları olan somut kişiler üzerinde işlediğinin” kabulü anlamına geliyor; hukuk insancıllaştırılıyor, toplumsal meşruluğu güçlendiriliyor.

Anayasasında, “insanın insanı sömürmesine dayalı bir rejim olan kapitalizme asla dönmeyeceğinden, insan onuruna yakışır şekilde ancak sosyalizmde ve komünizmde yaşayabileceğinden” emin olduğunu yazan Küba Cumhuriyeti’nden söz ediyoruz.

33. Adalet ve Demokrasi Haftasında Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi oturumunda1 ve Türkiye Komünist Partisinin “Dalgaları Karşılayan Gemiler Gibi, TKP Meydan Okuyor” etkinliğinde2 emekçi halkımızla ve Küba halkı ve onun devrimci önderliğiyle dayanışma içinde olacağız. 

133. Adalet ve Demokrasi Haftası Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Paneli, “Sömürü Yeniden Üretirken Suçun Üretimi; Prof. Dr. Oğuz Oyan kolaylaştırıcılığında, Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir, Av Müjde Tozbey, Prof. Dr. Erhan Nalçacı, Ali Rıza Aydın; 30 Ocak 2026, Cuma, Saat 16.00, Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi. Ankara.

21 Şubat 2026, Pazar, Saat 15.00, Ankara Congresium, Söğütözü.

/././

Dalgaları karşılayan gemiler gibi -Alpaslan Savaş- 

Yüz yıl önce ayağa kalkan emekçi halkımızın zaferini, bu sefer geriye dönüşü olmayacak biçimde sosyalizmle taçlandırma iddiamızı büyüteceğiz. Hak etmediğimiz ne varsa hepsine dalgaları karşılayan gemiler gibi meydan okuyacağız.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, partiyi kurdukları Bakü'den memlekete yola koyulmaya karar vermeleri, sadece işgale karşı başlayan milli mücadeleye dahil olmak için değil, aynı zamanda elde edilecek zaferin sağlam temellere oturmasını sağlamak içindi. Ulusal kurtuluş sosyalizmle taçlanmalıydı. Devrimin güvencesinin bu olduğunu düşünüyorlardı.

Devrimin ürünü Cumhuriyet bugün büyük bir yıkım yaşıyor ve zafer kime karşı kazanıldıysa, ülkede şimdi onların borusu ötüyorsa haklı çıktılar demektir. Yüz beş yıl önce 28 Ocak’ı 29’una bağlayan gece Karadeniz’in soğuk sularında katledilmeleri affedilmez elbette. Ama bundan fazlası var. Haklı çıktıkları için bu ülkenin on beşlere ödemesi gereken bir borcu var.

Bağımsızlığını emperyalist işgale direnerek elde etti bu halk. İhanet edenler, işbirlikçiler oldu elbette. Diğerleri gibi onlar da yenildiler. Bağımsızlık fikri yüceldi, işbirlikçilik mahkum oldu. Bu, cumhuriyetin çok gurur duyulacak iki kazanımıdır. Şimdi ülkenin iktidarı ve muhalefeti Amerikancılığa hizalanıp, tam boy NATO’culukta buluştuysa, Suphilerin haklılığı vatanın çektiği ceza demektir. Çünkü yüz beş yıldan geriye para ve makam derdinde yeni işbirlikçiler, sermaye sınıfının hırsıyla sürüklenip büyük kırılmaların eşiğinde duran bir ülke ve güvenliği tehdit altında bir halk kaldı.

Devrimlerin ışığıdır aydınlanma fikri. Bizimkinin de öyle. Cumhuriyetin, dinselliği devletin dışına itmesi, Anadolu’nun ortaçağdan çıkışı anlamına gelir. Şimdi tarikatlar örümcek ağı gibi sardı her yeri. Sadece inançları değil, kadınları ve çocukları istismar eden örgütlü birer kötülük yuvasına, kasaları tıka basa dolu birer büyük holdinge dönüştüler. Ortaçağa dönüş cezaların en büyüğü.

Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Anadolu’daki zaferi halkımız birlikte kazandı, özgürlüğüne böyle kavuştu. Ama özgürlük eşitliğin peşinden koşmalı. Olmadı. Eşitlik, cepheden dönen yoksul köylünün yaşadığı uçsuz bucaksız toprakları çepeçevre saran çitlere takıldı kaldı. Ve o çitler durdukça toprağın üstünde, aşiretin reisiyle toprağın ağasının kasası doldu. Sermaye birikti. Sahibi sınıf güçlendi, devlete hükmetti. İşte bugünkü büyük eşitsizliğin kaynağında o uçsuz bucaksız Anadolu toprağını malı bilen zengin sınıf var.

Sermaye sınıfı varsa, serpilip büyümeden olmaz. Şimdi bu sınıf ülkenin bütün zenginliğinin üstünde oturuyor. 1919 yılıydı daha, “Zenginler, paşalar, ağalar ve tutucu mollalar hükmettikçe sermaye ve paranın esirliği ortadan kalkmaz” dedi Suphi ve tehlikeye işaret etti. Haklı çıktı. Para ve sermaye esir aldı vatanı. Sömürü kanserli bir ur gibi sardı yurdun dört tarafını. Yarattığı eşitsizlik, bölgeler arasındaki farklara yansıdı. Kimileri unutuldu köşede, kaderine terk edildi. Oradakiler işsizliğin ve açlığın cenderesinde diğeri kente bir tütün deposu ya da kundura atölyesinde, sonraları koca koca fabrikaların vardiyalarında sömürüldüler birlikte.

Birlikte dövüşüp, dışarıdan gelen düşmanı yenen halkın gücü, kendi sömürücüsüne yetmedi. Suphiler haklı çıktı. Dedi ki “Büyük zenginlerin, zalim paşa ve ağaların keselerinde Fransız ve İngilizlerden, Amerikalılardan aldıkları pek çok çalıntı altın vardır ve onlar bu altınlarla sana karşı kuvvet hazırlamaya, seni ezmeye hazırlanıyor”. Yüz beş yıl sonra Cumhuriyetten geriye onu kemiren bir avuç sömürücü ve zengin sınıf ile geçim derdiyle boğuşan koca bir emekçi halk kaldı.

Bu ülkenin borcu var Suphilere. Ödenmesi vatanın da selametine olan bir borç bu. Sorumluluğu bizim boynumuzda çünkü borcun ödenmesi 1920’de kurulan partinin, partimizin iddiasının bu topraklarda gerçekleşmesiyle mümkün.

Çünkü hak etmedi bu ülke ve işçi sınıfımız bu yıkımı. Kiraya parası yetmediğinden tek göz otel odasında ömür tamamlamayı, üç kuruş zamla yıl boyu çalışmak zorunda bırakılmayı, el kadar çocukların fabrikalarda çalışmak zorunda kalmasını, işe giderken ya da işyerinde çalışırken her gün en az altımızın ölmesini, çöp konteynerlerinin kadınlara tabut olmasını, örgütsüzlüğü ve eşitsizliği hiç hak etmedi.

Üç gün sonra, 1 Şubat Pazar günü, bunun için Ankara'da buluşacağız. TKP, halkımızı Nâzım Ustanın “Dalgaları karşılayan gemiler gibi” dizeleriyle davet etti bu buluşmaya. Haklı çıkan Suphileri anacağız. Yüz yıl önce ayağa kalkan emekçi halkımızın zaferini, bu sefer geriye dönüşü olmayacak biçimde sosyalizmle taçlandırma iddiamızı büyüteceğiz. Hak etmediğimiz ne varsa hepsine dalgaları karşılayan gemiler gibi meydan okuyacağız.

/././

Yoksa toplum çürümüyor mu?-Nevzat Evrim Önal- 

İnsanların bireysel anlamda özünde kötü ve bencil olduğu ya da büyük çoğunluğunun tek tek kötücülleştiği söylenemez. Ne var ki, insanların başkalarına güvenmemesi, kendilerini toplumda yalnız ve tehlikede hissetmeleri bir “yanlış algı”dan ibaret değil.

Geçtiğimiz günlerde GazeteBilim’de ilginç bir çeviri makale yayınlandı. Paul Hanel tarafından yazılan, “Araştırmalar ‘Ahlaki Yozlaşma’ Görüşünü Desteklemiyor” başlıklı makalede, özetle şu görüş savunuluyor: Toplumun çürüyor olduğu görüşü doğru değil ve olumlu ahlaki değerlere sahip insanların böyle bir kanaate sahip olmasının sebebi medya, bilhassa da sosyal medyada olumsuz vakaların öne çık(artıl)ması. Aslında insanların etik değerleri arasında sadakat, dürüstlük ve yardımseverlik başta gelirken zenginlik ve güç sonlardadır. İnsanların büyük bölümü erdemli ve ahlaklıdır, dolayısıyla toplumun çürüyor olduğu görüşü yanlıştır.1

Bu makalede savunulan görüşün sadece iyimser değil dikkate değer olduğunu ancak “toplumsal çürüme”nin tanımını yanlış yaptığı için ciddi bir zaaf barındırdığını; bununla birlikte, üzerinden çok verimli bir tartışma yürütülebileceğini düşünüyorum.

Gelin, inceleyelim…

***

Makalenin sunduğu bulguların tartışılır tarafı yok. İnsan Bencil mi? kitabımda ben de ısrarla vurgulamıştım: İnsanların bireysel anlamda özünde kötü ve bencil olduğu ya da büyük çoğunluğunun tek tek kötücülleştiği söylenemez. Tek tek insanlara baktığınızda, çoğunlukla olumlu ve ahlaklı olduklarını görürsünüz. Bilhassa zor durumlarda başkalarına yardım eder, karşılarındaki insanla empati kurar, yalan söylemekten, kabalık ve kötülük yapmaktan kaçınırlar.

Ne var ki, insanların başkalarına güvenmemesi, kendilerini toplumda yalnız ve tehlikede hissetmeleri bir “yanlış algı”dan ibaret değil. Evet, insanın bireysel algısı hayatta kalma içgüdülerinden dolayı nesnelliğin olumsuz yönlerine odaklanmaya meyillidir ve evet, medya ilgi çekmek için bu eğilimi manipüle eder. Ama bugün toplumda çok yaygın hale gelen çürüme algısını salt buraya bağlarsak, yaşanan somut olumsuzlukları da “bunlar hep oluyordu, sadece medya hayatın her alanına girdiği için görünür hale geldi” şeklinde açıklamak durumunda kalırız.

Farkındaysanız bu, dinci gericilerin kadın ve çocuklara yönelik cinsel şiddet ve istismar vakalarında yaşanan olağanüstü artışa getirdikleri yoruma bayağı benziyor. Demek ki, mantık yürütürken dikkatli olmak lazım.

Tek tek insanlara sorduğunuzda ya da onların davranışlarına objektif bir gözle baktığınızda, pek tabii ki çoğunluğun “insancıl” kelimesiyle özetlenebilecek kişiliklere sahip olduğunu görürsünüz. Üstelik bu, insanların kendileri hakkında yalan söylemeleriyle alakalı değildir. Ama bu olgu toplumun çürümüyor ve sağlıklı olduğu manasına gelmez; zira toplum bireylerin toplamı, insanların bireysel karar ve tercihleri doğrultusunda şekillenen amorf bir kütle değildir. Aksine insanlar, bireysel olarak işleyişi üzerinde neredeyse hiçbir etki yaratamayacakları bir toplumsal düzenin içine doğar; bu düzenin işleyişi de bir takım güçlü bireyler tarafından değil, toplumun temelindeki maddi üretim ve mülkiyet ilişkileri ile o ilişkilerin tarafı olan toplumsal sınıfların çıkarları arasındaki çatışma tarafından belirlenir.

Şu basit sorgulama, makaledeki tehlikeli yanılsamayı dağıtmak için yeterli olacaktır: Makalede “Etik değerler arasından sadakat, dürüstlük ve yardımseverlik en üst sıralara yerleşiyor; güç ve servet ise en altlarda” deniyor. Peki, bir toplumun hangi yönde hareket edeceğini, örneğin asgari ücret düzeyinin ne olacağı ya da bir ülkenin başka bir ülkeye savaş açıp açmayacağını bu değerlerden hangisi ya da hangileri belirliyor?

Bu sorunun cevabı açık, değil mi?

Sorun “çürüme” tanımında. Toplumsal çürüme, tek tek insanların büyük çoğunluğunun ahlaki çürümesi değildir. Toplumsal çürüme, erdem ve ahlakın toplumsal gücünü yitirmesi ve önce büyük toplumsal hareketler, ardından giderek bireylerin gündelik yaşantı içerisindeki davranışları üzerinde hiçbir belirleyiciliğinin kalmamasıdır.

***

Yani toplumsal çürümenin özünü birtakım bireylerin ahlak dışı davranışları değil parçalanma ve yalnızlaşma oluşturuyor. Erdem ve ahlak toplumsal gücünü kaybetti, çünkü her biri tek tek erdemli ve ahlaklı olan sıradan insanlar örgütlülüğünü kaybetti.

Örgütlülük sadece belli bir ideolojik içeriğe sahip bir kurumun, örneğin bir siyasi partinin üyesi olmak değildir. Örgütlülük aynı zamanda bir takım ortak değerler üzerinde uzlaşmak ve bu değerleri birlikte savunmaktır. Bu, aynı değerleri bireysel olarak taşımak ve ihlal edildiklerinde bireysel tepki vermek ya da duygulanım yaşamaktan tamamen farklıdır. Örgütlülük, ortak değerleri taşıyan insanları yaptırım gücüyle donatır. Bireyleri toplumsal düzeyde birleştiren ve olumlu ilişkiler çerçevesinde bir arada tutan, yaklaşık son bir insan ömrü boyunca, dünyada ve Türkiye’de, bazen küçük adımlar bazense büyük düşüşlerle kaybedilen şey budur.

***

Buraya bir günde gelmedik.

Emperyalizm Vietnam savaşını sadece Vietnam’da değil kendi ülkesinin caddelerinde ve meydanlarında kaybettiğinde insani değerlerin toplumsallığının kendisi için ne denli tehlikeli olabileceğini gördü ve o günden itibaren neredeyse tüm ideolojik faaliyetini bu değerleri ortadan kaldırmaya değil, örgütsüzleştirip manipüle edebilme becerisi geliştirmeye odakladı.

İnsanlığın en büyük iki idealinden biri olan Özgürlük “bireyin dilediğini yapma serbestisi” olarak tanımlandı ve toplum da salt bireyin özgürlüğünü baskılayan bir öcü olarak gösterildi. Bununla eş zamanlı olarak insanın özünde bencil olduğu “bilimsel” doğru mertebesine yükseltildi. Bu liberal manipülasyon sonucunda toplumun benimsediği erdemlere aykırı olgulara tepki verme kası bir bütün olarak zayıfladı. Yani toplum, erdem ve ahlak dışı politik olgulara kitlesel tepki verme becerisiyle, erdem ve ahlak dışı davranan bireyleri ayıplama, utandırma ve dışlama gücünü birlikte ve aynı nedenle kaybetti. 

Bağnazlık dayatan mahalle baskısı iyi bir şey değildir; ama mahallenin toptan ortadan kalkması ve herkesin yapayalnız kalmasının sonuçları çok daha kötü oldu. Zira bu olduğunda sermaye düzeninin bencil ve insanlık dışı çıkarcılığının önündeki en büyük engel kalktı.

Çok basit bir örnek vereceğim: Bundan kırk yıl önce bu ülkede, değil dandik bir şirket devletin kendisi bile, konteynerde yaşayan depremzede yurttaşların elektriğini kesmek şöyle dursun, onlara elektrik faturası gönderip takip etmeye dahi cesaret edemezdi.2

Ve aynı manaya gelmek üzere, bundan kırk yıl önce İsrail’in Gazze’de yaptığı katliama dünya çapında tepki o denli büyük olurdu ki, emperyalizm böyle bir canavarlığı göze alamazdı.

***

Dolayısıyla herkesin ağzına pelesenk olmuş haliyle değil ama komünistlerin tanımladığı biçimiyle bir toplumsal çürüme gerçeğiyle karşı karşıyayız ve buna “yok” demek durumun vahametini hafife almakla sonuçlanacak tehlikeli bir iyimserlik. Modern toplum çürüyor ve dağılıyor, çünkü modern yurttaş örgütlülüğünü kaybetti. Bu yaşanırken, doğal olarak, bir yanda sermayenin dizginsiz kâr hırsı, diğer yanda modernite öncesinin karanlığından çıkıp geri gelmiş tarikat, aşiret, cemaat ve benzeri her türlü gericilik tarafından kuşatılıyor ve nefes alamaz hale geliyor.

Dinci gericilerin “din olmadan ahlak olmaz” yalanı bu yüzden alıcı buluyor, çünkü örgütlülük olmadan modern erdemler ve seküler ahlak kifayetsiz kalıyor. Toplumsal işleyişte en aşağılık çete, en gerici cemaat, birbirleriyle saygın ve nezih gündelik temaslardan başka bir ilişki kurmayan yüz binlerce modern insandan güçlüdür, çünkü örgütlüdür. Buna karşı toplumsal işleyişin hukuk temelli olması ve bu yapıları dışlaması gerektiğini savunmak, haklı olmakla beraber, bir başka kifayetsizlik biçimi; zira emperyalizmin merkezinden başlayarak bütün sermaye düzeni kurallılığı reddediyor ve kendisini güçlü olanın haklılığı prensibiyle yeniden yapılandırıyor.

Bu yazıya vesile olan makaleyi eleştirilerimle birlikte kıymetli buluyorum, çünkü insanın doğuştan bencil ve kötücül olduğu yalanına karşı çıkıyor. Öte yandan, çürümenin sorumlusu olan örgütlü gericilik ve sermaye bencilliği herhangi bir toplumsal olgu değil, iktidarın ta kendisi. Dolayısıyla çürüme ile ancak örgütlü ve devrimci biçimde mücadele edilebilir.

Bu mücadele, kendisine “yurttaş” sıfatı yakıştıran her insanın sorumluluğu haline gelmiş durumda. Yurttaşlıktan doğan haklarımız ancak modern bir cumhuriyet varsa var ve sermaye egemenliği o cumhuriyeti yıktı. Eşit yurttaşlıktan kaynaklanan haklarımızı yeniden elde etmemiz sermaye ve gericiliğin meydan okuması karşısında erdemlerimizi tekrar egemen kılmak için örgütlenme sorumluluğunu almamıza bağlı. Cumhuriyet yıkıcılarını başımızdan def etmez ve yeni bir cumhuriyet kurmazsak; tek tek hangimizin ne kadar erdemli ya da ahlaklı olduğunun tarih önünde hiçbir önemi olmayacak.

1Makalenin Elifnur Durduran tarafından GazeteBilim için tercüme edilmiş haline şuradan ulaşabilirsiniz: https://gazetebilim.com.tr/arastirmalar-ahlaki-yozlasma-gorusunu-desteklemiyor/. Orijinali ise şurada: https://theconversation.com/think-society-is-in-decline-research-gives-us-some-reasons-to-be-cheerful-268834

2https://haber.sol.org.tr/haber/defnede-bir-mahalle-gunlerdir-elektriksiz-ayrimciligi-giderin-sorunu-cozun-405709

/././

Aile hekimi ve hemşireler dert küpü -Atilla Özsever- 

Aile Sağlık Merkezleri’nde (ASM) çalışan hekimler, mevcut iş yükü üstüne sevk zinciri adı altında her hasta için uzman doktora başvurulmasından sorumlu tutulacak. Yine ASM’lerde çalışan hemşireler, aylık 45-50 bin lira ile 98 bin liralık yoksulluk sınırının çok altında ücret alıyor.

Aile Sağlık Merkezleri’nde (ASM) çalışan hekimler, hemşireler ve ebeler düşük ücret baskısının yanı sıra mevcut iş yüklerine ilaveten yeni yük sayılabilecek yeni sorumluluklarla karşı karşıya bulunuyorlar.

İstanbul Kadıköy Bölgesi’nde görüştüğümüz aile hekimleri ve hemşireler, sorunlarının artması karşısında hem şikayetlerini dile getiriyorlar, hem de giderek bu hizmetten ayrılabileceklerini belirtiyorlar.

Bu sağlık emekçilerinin sorunlarının başında ücret sorunu geliyor. Aile hekimleri, en az aylık 120 bin lira alması gerekirken özellikle muayeneye gelmeyen hastalar nedeniyle ücret kesintisine uğruyorlar, aylıkları 80 bin liraya kadar düşüyor.

Örneğin bir aile hekiminin genç birkaç hastası, yurt dışına çıkıp orada yaşamaya başladığı için muayeneye gelemiyor. Doktor, sorumluluk alanında bulunduğu nüfustan bunu düşemiyor, sonuçta ücretinden kesinti yapılıyor.

Yoksullaşan hemşireler

Keza ASM’lerde çalışan hemşire ve ebeler de, aile hekimine muayeneye gelmeyen hastalar için ücret kesintisi ile karşı karşıya kalıyorlar. Normalde 70-80 bin lira alması gereken bir hemşire, bu nedenle 45-50 bin liralık çok düşük bir ücrete maruz kalıyor.

Bilindiği gibi dört kişilik bir ailenin asgari geçim masraflarından oluşan yoksulluk sınırı, Türk-İş’in verilerine göre 97 bin 159 lira, son olarak da Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun açıklamasına göre ise 98 bin 974 liradır.

Aile hekimleri, 100 bin liraya yaklaşan yoksulluk sınırının altında bir ücret alırken hemşireler ise yoksulluk sınırının ancak yarısı kadar bir ücrete tabi oluyorlar.

Sevk zinciri sorunu

ASM’lerdeki aile hekimlerinin verdiği bilgiye göre, önümüzdeki günlerde “sevk zinciri” adı altında yeni bir uygulama gündeme gelecek. Bu uygulamanın muhtemelen şubat ya da mart ayında yürürlüğe girmesi bekleniyor. Sistem şöyle olacak:

Aile hekimleri, daha önceki uygulamaya göre hastaları hastanelerdeki uzman doktorlara sevk etmek için yüzde 10’luk bir kontenjana sahip bulunuyor. Yeni uygulama ile artık hastalar aile hekimleri kanalı ile uzman doktorlara gidebilecek.

Yani, uzman doktora muayene için aile hekimlerinin sevki şart tutulacak. Zaten aile hekimlerinin iş yükü fazla, bir günde gerektiğinde 80 kadar hastaya bakıyorlar. Şimdi de sevk zinciri ile uğraşacaklar.

Hastayla çatışma

Bir aile hekimi, sevk zinciri sorununu şöyle açıkladı: “Sevk zinciri uygulaması bir anlamda yararlı olabilir. Ancak alt yapısının kurulması lazım. Yani daha fazla sayıda ASM’nin inşa edilmesi ve faaliyette bulunması gerekiyor. Hatta eski sağlık ocağı sistemine dönülmesi daha yararlı olabilir. Bu arada hastalar, 182 telefon numarasıyla randevu almak istiyorlar, 182 ‘randevu yok’ diyor. Sonuçta biz randevu memurluğu yapıyoruz. Mevcut durumda hasta bize başvurup randevu almamızı istiyor. Hastanın istediği tarihte, kısa zamanda randevu verilmeyince bu sefer bize kızıyor, tartışma çıkarıyor, fiili mukavemette de bulunabiliyorlar. Bizim bakmakla sorumlu olduğumuz nüfus sayısının bin 500 civarına düşürülmesi lazım, şimdi 3 bin düzeyindeki bir nüfustan sorumlu tutuluyoruz.”

Aile hekimleri, kış aylarında koronavirüs, grip vakalarının artması nedeniyle iş yüklerinin daha da fazlalaştığını belirtiyorlar.

Akşam poliklinikleri

ASM’lerde önümüzdeki günlerde önemli bir sorunun da “akşam poliklinikleri” olduğu belirtildi. Yani, aile hekimleri akşam saatlerinde de hasta muayene etmekle sorumlu tutulacaklar.

Böyle bir uygulamanın başlaması halinde iş yükü fazlalığı yüzünden hekimlerin ASM’lerden ayrılabileceği de ifade ediliyor. Bu arada kamu hastanelerinde de diş hekimlerinin 24 saat nöbet tutma sorumluluğunun söz konusu olabileceği belirtiliyor.

Aile hekimleri, kamu hastanelerinde çalışan hizmetli, güvenlikçi, veri elemanı gibi sağlık personelinin bir doktor kadar, yani 80 bin lira ücret aldıklarını, buna karşı olmadıklarını ancak kendilerinin de iş yüklerinin dikkate alınarak ve aylıklarından haksız yere yapılan kesintilere son verilerek insanca yaşanacak bir ücreti hak ettiklerini ifade ediyorlar.

Kamuda çalışan sağlık personelinin tüm ücret karşılığının emekliliğe sayıldığı halde aile hekimlerinin, örneğin 80 bin liralık ücretinin ancak 40 bin lirasının emekliliğe sayılabilecek bir düzeyde olmasını eleştiriyorlar.   

Sonuçta ASM’lerde çalışan hekimlerin, hemşirelerin ve ebelerin performansa dayalı ücret sistemi nedeniyle ücret düşüklüğü yaşadığı ve emekliliğe yansımayan bir ücret sistemine tabi oldukları önemli bir sorun olarak ortada duruyor.

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...