Anadolu’da talan dalgası: 360 milyar dolarlık linyit rezervi vitrinde -Uğur Zengin-
Siyasal iktidar, ‘süper talan’ yasasıyla geçtiğimiz yıl maden şirketlerine Anadolu’yu ardına kadar açmasının ardından şimdi de yerin altında duran devasa linyit kaynağını ulusal ve uluslararası sermayeye açtı. ABD’ye tahsis edilen Beylikova’da nadir element rezervlerinin, Trakya ve Diyabakır petrolünün ardından şimdi de hedefte linyit yatakları var.
Türkiye işçi sınıfı iki yıldır enflasyonun altında zamma mahkum edilmişken, yer altı ve yer üstü kaynakları tıpkı emek gibi daha ucuz. Yerin altındaki kaynak şirketler için daha kolay erişilebilir. Saray eliyle sürdürülen sermaye birikim modeli de bu iki kaynağa (ucuz emek ve ucuz toprak) dayalı.
Trakya ve Diyarbakır petrol sahalarına ilişkin adımların ardından, bu kez maden ve enerji alanında ulusal ve uluslararası tekeller için yeni bir kapı aralandı. Geçtiğimiz yılın mart ayında Meclise getirilen ve kamuoyunda “süper talan” yasası olarak anılan düzenleme, Anadolu’nun yer altı zenginliklerini sermayeye açan sürecin yasal zeminini oluşturdu.
1.6 milyar ton linyit sahası
Şimdi, Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) tarafından yayımlanan yeni yönetmelik ilk elden 1.6 milyar ton linyiti; sonra EÜAŞ’ın elinde tuttuğu feldspat ve kalker maden sahalarının satışının önünü iyiden iyiye açıyor. Tıpkı 1 ay önce kömür ve linyit madenlerinin açılması için onay süreçlerini kolaylaştıran Hindistan gibi.
“EÜAŞ Rödovans İhale ve Uygulama Yönetmeliği” ile EÜAŞ’ın imtiyaz alanındaki maden sahaları, sektör veya ocakları, pasa değerlendirme izin alanları ve artık alanları ‘rödovans’ yöntemiyle ihale edilebilecek. Yeni rezerv alanları ek protokolle rödovansçıya verilebilecek.
Böylece özelleştirmenin en ‘kirli’ hali olan rödovans yoluyla madencilik Anadolu topraklarında yaygınlaşacak.
EÜAŞ’ın kontrolünde
EÜAŞ’ın elinde 8 maden sahası bulunuyor. Bunların 6’sı linyit sahası. Tekirdağ/Malkara, Eskişehir-Alpu, Tekirdağ/Çerkezköy- İstanbul/Çatalca, Konya/Karapınar, Karaman/Ayrancı, Afyonkarahisar, Dinar ve Afşin-Elbistan linyit sahaları bugün tehdit altında.
EÜAŞ tarafından hazırlanan fizibilite (rezerv) raporlarına göre söz konusu sahalarda 1.64 milyar ton linyit rezervi var. Avrupa piyasasında linyitin ton fiyatı 220 dolar. Sadece bu sahalardan elde edilecek potansiyel linyit rezervinin piyasa değeri bugün 360.5 milyar dolar.
Evet, siyasal iktidar yayımladığı yönetmelik ile 360.5 milyar dolarlık linyiti vitrine koydu.
Böylece petrolün ardından linyit başta olmak üzere maden sahalarının da uluslararası sermayeye açıldığı yeni bir talan dalgası hız kazandı.
Topyekûn talan, topyekûn sonuçlar yaratıyor. Talan dalgası yalnızca ve basitçe doğal kaynakları kurutmuyor. Ülkede rödovans sistemini yaygınlaştırıyor. İşçi ile kamu arasındaki doğrudan bağ kopartılıyor ve taşeron çalışma güçlendiriliyor. İstihdam alabildiğine güvencesiz hale getirilirken; parçalı ve geçici çalışma biçimleri yayılıyor. Zaten aşınmış olan, yüzde 7’lere düşmüş olan sendikal örgütlenme ciddi biçimde zorlaştırılıyor.
Tüm bunların iki temel anlamı var: İktidar, enerji ve maden politikalarını da emek rejimini de sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendiriyor. Bu yönetmelik ile linyit başta olmak üzere kamusal kaynaklar rödovans yoluyla piyasaya sürülürken, iş güvencesi, sendikal haklar ve kamusal denetim tasfiye ediliyor. Topyekûn talan, topyekûn yoksullaşma ve güvencesizlik anlamına geliyor.
Tablo: Evrensel
/././
Ekstraktivist büyüme bütçesi 345 milyar 744 milyon TL -Kansu Yıldırım-
AKP’li yıllarda madencilik sektörünün GSYH içindeki ve ihracattaki payı artarken, madencilik alanındaki sermaye birikim stratejisi daha agresif ve daha talancı bir görünüme kavuştu. 2013 yılında başbakanlık görevi sırasında Erdoğan “Bütün bu maden işlerini kendime bağladım. Ne olursa olsun ister mermer ister altın ister bakır ister çinko, bizzat göreceğim dedim” sözleriyle birikim rejimindeki aks değişiminin işaretini vermişti. Türkiye kapitalizminin agresif büyüme stratejisi doğrultusunda başta 3213 sayılı Maden Kanunu en az 20 kez değiştirilirken, çok sayıda yönetmelik değişikliği yapıldı.
Son olarak 16 Ocak’ta Resmi Gazete’de “Elektrik Üretim Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü Rödövans İhale ve Uygulama Yönetmeliği” ile Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) imtiyaz alanındaki maden sahalarının rödövans yöntemiyle özel sektöre açılmasına ilişkin düzenleme yapıldı.
Madencilik sektörünü ve kamunun sektörden tasfiye sürecini incelerken iki noktayı mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor. Birincisi; Türkiye kapitalizminin uluslararası sistemle daha yoğun bütünleşmesiyle ve yabancı sermayeyi çekmek amacıyla özelleştirme politikalarına daha fazla ağırlık vermesiyle birlikte madencilik sektöründeki büyüme grafiğinin eş zamanlılığıdır.
İkincisi; Anadolu coğrafyasının yabancı şirketler için “küresel ocağa” dönüştürülmesinde “ekstraktivist” (kaynak sömürücülüğü) modelin hem idari hem ekonomik alanda yerleşiklik kazanmasıdır. “Ekstraktivist” modelin hareket noktası özetle şudur: Henüz metalaşmamış alanların çok uluslu tekellerin üretim ve pazar stratejisi doğrultusunda metalaştırılması, doğanın ve toprağın topyekûn sömürülerek ticaret nesnesine dönüştürülmesi; bu coğrafyalarda yaşayan halkın mülksüzleştirilmesi, yoksullaştırılması ve toprağından sürülmesidir.
“Ekstraktivist” eğilimin yerleşiklik kazanmasıyla madencilik sektöründe uluslararası ve ulusal sermayeli şirket sayısı artmaktadır. Enerji ve tabii kaynaklar bakanının bir soru önergesine verdiği yanıta göre 19 Haziran 2025 tarihi itibarıyla Türkiye’de yabancı sermayeli 316 işletme, maden ruhsatına sahip 106 yabancı şirket bulunurken, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi verilerine göre uluslararası sermayeli maden şirketi sayısı 649’dur. Pek çok yabancı şirket doğrudan girmek yerine zararı ve riski bölüşmek üzere yerli ortaklar üzerinden pazara girdiği için net veriye ulaşmak zordur.
Madencilik faaliyetlerinde kamu ve özel sektör arasındaki asimetri artmaktadır: Kamuya ait maden iş yerleri azalmakta, özel sektöre ait olanlar artmaktadır. 2011 yılında maden iş kolunda faaliyet gösteren kamuya ait 107, özele ait 6 bin 298 işyeri varken, 2024 yılında kamu ait işletme sayısı 158’e, özel sektör ise 7 bin 28’e çıktı.
Kamu ve Özel Sektör Yatırımlarında Madenciliğin Payı (milyon TL)| Sektör / Yıl | 2018 | 2019 | 2020 | 2021 | 2022 |
|---|---|---|---|---|---|
| Kamu Sektörü (milyon TL) | 168.305 | 141.242 | 160.254 | 224.509 | 268.024 |
| Madenciliğin Payı (%) | 2,6 | 4,1 | 7,3 | 5,9 | 8,7 |
| Özel Sektör (milyon TL) | 946.647 | 976.213 | 1.221.833 | 1.735.907 | 2.062.222 |
| Madenciliğin Payı (%) | 1,7 | 2,0 | 1,7 | 1,8 | 1,8 |
Madencilik sektöründe, özel sektörün iştahını kabartan nicel (ruhsat ve faaliyet izni) ve nitel (kâr oranları) büyümedeki ana etken, teşvik politikaları ve bürokratik prosedürleri asgariye indiren yahut ortadan kaldıran ekonomik aygıtlardır. Yatırım teşvik istatistiklerine göre madencilik sektöründe haziran 2012-Aralık 2024 tarihleri arasında 456 milyar TL değerinde yatırım yapıldığı görülüyor.
2026 yılı kamu yatırım programı bir çerçeve sunabilir. 13 bin 887 projeye ayrılan ödenek 1 trilyon 920 milyar 800 milyon TL olarak açıklanırken en yüksek payı yüzde 26.5 ile ulaştırma-haberleşme, ikinci sırayı ise yüzde 18 ile (345 milyar 744 milyon TL) madencilik aldı.
Sektörün sermaye ağırlıklı yapısını güçlendirmek ve yabancı yatırımlara uygun hale getirmek için yurt dışından verilen teşvikler de önemli bir yer tutmaktadır. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankasının (EBDR) “madencilik sektörü stratejisi 2024-2028” raporu’na göre Doğu Avrupa ve Türkiye, önemli değerli ve baz metal yataklarına ev sahipliği yapan dünyanın en büyük maden kuşaklarından birindedir ve 11 önemli madencilik ülkesi içerisinde yer almaktadır. Bu raporda dikkat çeken bir husus, Bankanın finanse ettiği 68’den fazla madencilik projesi içerisinde Türkiye’nin de yer almasıdır. Eczacıbaşı’nın Balıkesir-Balya’daki (kurşun, çinko, bakır) madencilik faaliyetleri için 50 milyon dolar (2024), TÜMAD’ın Lâpseki ve İvrindi’deki (altın) madencilik faaliyetleri için 90 milyon dolar (2017-19), Öksüt Madencilik’in Kayseri’deki (altın) madencilik faaliyetleri için 75 milyon dolar (2016) kredi verildi.
Ulusal ve uluslararası teşvik, kredi ve fonlarla büyüyen maden sermayesinin kâr oranları ve üretimden satışları artmakta, İstanbul Sanayi Odasının her yıl açıkladığı en büyük 500 sanayi kuruluşu listesine girmekte, her yıl sayıları artmaktadır. Madencilik alanında 2022 yılında listede yer alan şirket sayısı 37 iken, 2024 yılında 44’e çıktı.
Maden şirketlerini besleyen ve büyüten politikaların arkasındaki başlıca neden sermaye birikimini hızlandırmanın ve toprağı temellük etmenin en etkin yolu oluşudur. Zeytin Yasası olarak bilinen düzenleme de dahil olmak üzere toprağa doğrudan el koymanın bu denli şiddetli oluşu ise başkanlık rejimine geçişle birlikte okunabilir. Polen Ekoloji Kolektifinin Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) verileri üzerinden yaptığı çalışmaya göre 1 buçuk yılda 468 bin 784 hektarlık (Trabzon ili yüz ölçümünden daha büyük bir) alan maden şirketlerine satıldı. Satılan ihalelerin 202 tanesi mega-maden olarak tanımlanan (1000 hektarın üzerinde) ruhsat alanlarından oluşuyor.
Bu ölçekteki şiddetli özelleştirmenin ve mülksüzleştirmenin uygulanabilmesinin yolu ise siyasi yapının daha monokratik ve daha otoriter yapıda olmasıyla mümkündür. Madencilik sektörünün ekonomideki payının yukarı yönlü kesintisiz ivme kazandığı 2017 ve sonrası dönem başkanlık rejimine geçişle birlikte okunabilir. 2016 yılında yüzde 0.80’lerde olan madenciliğin GSYH’yeoranı 2023’te yüzde 1.,31’e çıktı. Siyasette ve ekonomide karar alma mekanizmalarının yürütmeye, daha da özelleştirilmiş formuyla cumhurbaşkanına bağlanması sermayenin nüfuz alanını genişletmeye, politika yapım süreçlerinde doğrudan temsile imkan tanımıştır.

Martin Arboleda’nın “gezegensel maden” (planetary mine) olarak adlandırdığı günümüzün “ekstraktivist” modeli (kaynak sömürücülüğü) tekelci sermaye ve geç emperyalizm dönemiyle özdeştir. Madencilik sektörleri ülkeleri yeni bir bağımlılığa zorlayan yeni bir emperyalist modelin suretleri olarak belirir. Anadolu coğrafyası yerli ve yabancı şirketin istilası altında küresel maden ocağına dönüştürülürken bağımlılığın zemini, tarım ve sanayide önceki üretim güçlerinin çoğunu neredeyse yok eden neoliberal yeniden yapılanmayla hazırlanır.
/././
Venezuela, MAGA ve Çin -Cihan Tuğal-
Orta büyüklükte bir ülkenin cezalandırılması Trump’ın hanesine yazılan bir güç gösterisi olarak görünse de aslında Amerika’nın zaaflarını ifşa ediyor.
Marx’ın III. Napolyon için kullandığı ifadeyle, yukarıdan yağmur ve güneş gönderen bir lider Trump. Yani belirli bir sınıfa dayanmak yerine, tüm sınıflara her şeyi vadediyor. Ancak 19. yüzyıl muadilinin aksine, dağıtacak kaynağı sınırlı. O yılların Fransa’sı devlet kapitalizmiyle büyümüştü. Trump henüz benzer bir sıçrama yaşatamadı ekonomiye.
Gümrük vergileri, çelik, alüminyum ve daha küçük bir iki sektörde büyüme getirdi ama istihdam bu alanlar dışında darbe yedi.
Enflasyon kontrol altında gözükse de gıda maddeleri ve kira orta hâlli ailelerin kaldıramayacağı düzeylerde hâlâ.
Çiftçiler en büyük kaybedenlerden. Cumhuriyetçilerin bu kemik seçmen tabanında dahi memnuniyetsizlik hâkim. Trump çareyi koşulları düzeltmekte değil, bedava kaynak aktarımı sözü vermekte arıyor. Evet, bunu yapıp çiftçi desteğinin devamını sağlayabilir ama kaynak nereden gelecek?
Bu haftanın başından beri yaşadığımız Merkez Bankası bağımsızlığına saldırı ve faizleri düşürme ısrarı tam da bu noktada devreye giriyor. Türkiye’den de tanıdık olduğumuz manevralar bunlar. Trump faiz oranlarını suni şekilde düşürebilirse, inşaat ve borçta artış yaşanacak, bu da geçim ve üretim krizlerini kısa vadede hafifletecek.
Ancak Türkiye’nin aksine Trump’ın ekonomiyi “ortodoks” olmayan rotalara sokabilecek bir projesi, sınıf tabanı ve örgütü yok. Türkiye’de siyasi güdümlü faiz düşüşünü inşaat patlamasına çeviren (muhafazakâr burjuvazinin önderlik ettiği) bir “tarihsel blok” vardı. Buna rağmen, Türkiye’de bile ortodoksiden uzaklaşmanın ne kadar gelgitli yaşandığını biliyoruz. Trump henüz benzer bir blok kuramadı. Bu yüzden Amerikan sağının işi daha zor.
Tüm bu dinamiklerden dolayı, Trump’ın “yukarıdan yağmur ve güneş” gönderebilmesi için dünyayı yağmalaması gerekiyor. Venezuela darbesinin bir sebebi bu.
Ancak yağmanın sürdürülebilir olması için Maduro’nun kaçırılması yeterli değil. Süreklilik arz eden bir kontrol gerekiyor Venezuela üzerinde. Zaten bu yüzden, Trump Amerika’nın senelerce Venezuela’yı yöneteceğini söyledi.
Bu ise başka bir zorluğu gündeme getiriyor: Trump Amerika’yı “rejim değişikliği” maceralarına sürüklemeyeceğini söyleyerek seçilmişti. Hatta MAGA denilen “hareket olmayan hareket”in doğru düzgün tek birleştirici özelliği buydu. Trump şimdi bu sözü de çiğniyorsa – Trump’a sadakatten başka – geriye ne kalıyor hareketi ayakta tutan?
***
Biraz da dış ilişkilere bakalım. Venezuela darbesinin getirdiği en büyük kazanç, Trump’ın dosta, düşmana korku salmış olması. Avrupa liderleri hemen birkaç saat içinde teslim bayrağını çekerek ne kadar aciz olduklarını gösterdiler. Trump’ın özgüveni o kadar arttı ki, şimdi de İran’da rejim değişikliğine gideceğini ima ediyor. Bu da bizi darbenin ikinci sebebine getiriyor aslında: Çin’in yükselişi ve Trump’ın bu yükselişi sınırlama isteği.
Kısa soluklu “zafer”leri gerçek bir hegemonyayla karıştırmamak lazım. Trump Latin Amerika kadar Avrupa’ya da ciddi bir darbe indirdi ama yarattığı boşluğu dolduracak bir projesi yok. Darbenin dünyanın geri kalanında estirdiği havayı ise Rusya ve Çin kendi çıkarları doğrultusunda kullanacak. Rusya ve Çin bir müttefik kaybetti ancak meşruiyet kazandı. Kendi mıntıkalarında yeni işgallerin önü açıldı. Çin herhangi bir işgalden ya da darbeden kaçınıp, bölgesindeki egemenliğini radar altı şekilde örmeye de devam edebilir. Ancak bu durumda dahi, Trump’ın bu hamlesinden sonra Tayvan gibi ülkelerin artık korku içinde yaşayıp egemenliklerini parça parça bölgelerinde yükselen deve devretmeleri muhtemel. Hatta bu senaryoda, Çin açık işgallerden kaçınarak, “Bakın, ben baş emperyaliste benzemiyorum, küçük devletlere saygılıyım” mesajını verip, bir de ideolojik zafer elde edebilir. Bu iki senaryodan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, Çin’in önü (Latin Amerda dışında) açılmış durumda. Yani Trump’ın çırpınışları, Amerika’nın küresel gerileyişini hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacak.
***
Amerikan emperyalizminin büyük bir zafer sarhoşluğu yaşadığı son günlerde, göstergeleri takip edenleri çok da şaşırtmayan bazı rakamlar açıklandı.
Çin’in ticaret fazlası sadece bir senede %20 arttı! Amerika’nın ticaret açığı ise tarihinin en yüksek ikinci seviyesine ulaştı. Trump politikalarının Amerika’nın en büyük rakibine nasıl hizmet ettiğinin güzel bir özeti bu.
Şöyle bir itiraz olabilir: “Ticaret açığı kimin umurunda? On yıllardır vardı açık, Amerika yine de dünyayı yönetiyordu.”
Bu bir yere kadar doğruydu ama Çin yükseldikçe, Amerika’da üretim azaldıkça, teknolojik önderlik sallantıya girdikçe bu dengesizliğin büyük tehditlerden biri olduğu algısı yayılmaya başladı. Trump’ın gümrük vergilerinin bir amacı da zaten bu dengesizliğe müdahaleydi. Oysa vergiler, Çin’in elini iyice güçlendirme sonucunu doğurdu. Ticaret fazlası da bir ülke için her zaman iyi değildir. Çin’in müzmin “talep” eksikliğinin iyice kemikleştiğinin habercisi olarak da okunabilir bu rakamlar. Yani Amerika ne kadar ithalat bağımlısı ise, Çin de o kadar ihracat bağımlısı. Hatta bu iki durum, dünya kapitalizminin çıkmazlarının birbirini tamamlayan iki veçhesi. Ama süregitmekte olan emperyal rekabette, bu son rakamlar Çin için – her şeye rağmen ve en azından kısa vadede – iyi haber.
***
Uzun lafın kısası… MAGA’nın büyük çelişkisi, “önce Amerika” deyip Amerika’yı iyice zayıflatması.
Manşetlerdeki galip Trump, hayatın rutin akışındaki muzaffer ise Çin.
/././
EVRENSEL


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder