ABD Büyükelçisi Tom Barrack ile Bakan Yaşar Güler'in oturma düzeni tepkiye yol açtı: Büyükelçi mi sömürge valisi mi?
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in Ankara'da ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ı kabul ettiği görüşme sonrası Bakanlık sayfasından servis edilen fotoğraflar büyük tepkiye neden oldu.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ı kabul etti.
Kabulde Büyükelçi Barrack'ın tekli koltukta otururken Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve TSK'nin komuta kademesinin konuk gibi yan koltuklarda oturması tepki çekti.
Bakan'ın Barrack'ı kabul fotoğrafına muhalefetten tepki geldi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Murat Bakan, ortaya çıkan fotoğraf üzerine yaptığı açıklamada, bu ülkenin bir yurttaşı ve bir milletvekili olarak hem üzgünüm hem de kızgın olduğunu belirtti.
"BU KARE 'EŞİTİZ' DEMİYOR"
Kamuoyuna servis edilen o fotoğraf son derece rahatsız edici olduğunu vurgulayan Bakan, "Çünkü mesele bir fotoğraf karesi değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl temsil edildiği meselesidir" dedi.
Halktv.com.tr'nin haberine göre Murat Bakan, değerlendirmesinde şunları söyledi: "Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı, diplomasi ile kişisel samimiyeti birbirinden ayırmak zorundadır. Devlet ilişkileri samimiyetle, nezaketle değil; protokolle, eşitlik ilkesiyle yürür. Protokol dediğiniz şey bir formalite değildir; makamın ağırlığını, tarafların eşitliğini, devletin ciddiyetini dışarıya gösteren ölçüdür.
Görüşme Millî Savunma Bakanlığı makamında yapılıyorsa ve Türkiye’nin Millî Savunma Bakanı kendi makamında, kendi bayrağının altında, kendi kurumunda “kenara düşmüş” bir görüntü veriyorsa, buna “kötü fotoğraf” deyip geçemeyiz. Orada kadraj hatası yok devlet ciddiyetine zarar veren bir tablo var.
Bu kare “eşitiz” demiyor. Tam tersine, “bir taraf merkezde, bir taraf kenarda” diyor. Ve kenarda kalan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Millî Savunma Bakanı
Biz egemen bir devletiz. Bu topraklar da müstemleke değildir. Hiçbir yabancı temsilci, hangi devleti temsil ederse etsin, Ankara’da bir Türk bakanının makamında “ev sahibi” görüntüsü veremez; “başköşe sahibi” gibi oturtulamaz. Burada söz konusu olan kişiler değil; devletin itibarıdır, milletin onurudur. Diplomaside ayrıntı yoktur; her ayrıntının bir anlamı vardır. Bu nedenle bu kareyi 'basit bir fotoğraf' diye geçiştiremeyiz. İtirazımız budur."
LÜTFÜ TÜRKKAN: BÜYÜKELÇİ Mİ SÖMÜRGE VALİSİ Mİ?
İYİ Parti Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan da X hesabından yaptığı açıklamada, "Tom Barrack, böyle bir oturma düzenine bizden başka sadece Suriye’de rastlayabilir. Bu adam Büyükelçi mi, sömürge valisi mi? Türkiye’yi bu kadar acz içinde göstermek, hiç kimsenin haddi değildir" dedi.
ŞAMİL TAYYAR: HİÇ OLMAZSA YAYINLAMASAYDINIZ
Fotoğraf AKP'nin içinde de tepkiye yol açtı. AKP'li eski milletvekili Şamil Tayyar, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, fotoğrafın çok incitici olduğunu belirterek, "Büyükelçi, sanki cumhurbaşkanı veya başbakan gibi bizim heyeti kabul etmiş! Böyle bir oturma düzeni olmaz, çok incitici. Hiç olmazsa yayınlamasaydınız" ifadelerini kullandı.
***
Yaşar Güler ile Tom Barrack görüştü, verilen fotoğraf gündem oldu CHP’li Namık Tan: ‘Protokolü bilmeyen Dışişleri’nden öğrensin’
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı bakanlıkta kabul etti. Kamuoyunda, görüşmenin içeriğinden çok, Barrack’ın tam ortada yer aldığı fotoğraf konuşuldu. Bu fotoğrafa, “Barrack ev sahibi mi” şeklinde eleştiriler geldi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Namık Tan, tüm ülkelere uygulanan bu protokolün yanlış olduğunu söyleyerek, “Protokol esaslarını bir sebeple bilmeyenler yetkili kurum olarak Dışişleri Bakanlığımıza başvurarak gerekli bilgiyi alabilirler” dedi.
Suriye’nin kuzeyinde hareketli günler yaşanırken, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, dün Ankara’da, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Millî Savunma Bakanlığının (MSB) görüşmeye ilişkin paylaştığı fotoğraf gündem oldu.
NEDEN ORTADA OTURDUĞU TARTIŞILDI
Fotoğrafta solda 4 kişilik Amerikalı heyet, tam ortada Barrack, sağda ise Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ile birlikte 2 komutan yer aldı. Barrack’ın ortada oturması, “Bu kişi ev sahibi mi?” sözleriyle eleştirilirken, Barrack’a yönelik “Sömürge valisi” söylemi yeniden dillendirildi. Ancak MSB’nin daha önce paylaştığı fotoğraflara bakıldığında, bu oturma düzeninin Barrack’a özgü olmadığı, Ürdün Genelkurmay Başkanı ve Libya Genelkurmay Başkanı’nın da aynı şekilde kabul edildiği görüldü.
"PROTOKOL KURALINI BİLMEYEN DIŞİŞLERİNE BAŞVURSUN"
CHP’nin Dış Politika ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Namık Tan, tüm ülkelere uygulanan bu protokolü eleştirerek, “Devletin protokolü tektir. Ağırlama, karşılama usulleri bakanlıklara ya da kurumlara göre değişiklik göstermez. Şayet bakanlığın protokolden sorumlu birimlerine, işin erbabı olmayan eş, dost, akraba, hemşeri tayin etmediyseniz, bu kişilerin de devletin genel teamüllerinden haberdar olmaları beklenir. Protokol esaslarını bir sebeple bilmeyenler de yetkili kurum olarak Dışişleri Bakanlığımıza başvurarak gerekli bilgiyi alabilirler. Bir Bakan ve yakın personelinden, devlet teamülleri ile ilgili asgari donanıma haiz olmalarını beklerdik” diye konuştu.
***
Bahis soruşturmasında yeni gelişme: Eyüpspor dahil 9 şirkete kayyım atandı!
Süper Lig kulüplerinden Eyüpspor'un yönetimine TMSF tarafından kayyım atandı.
İstanbul 12. Sulh Ceza Hâkimliği, yürütülen soruşturma kapsamında Eyüpspor Futbol Yatırımları A.Ş. dahil 9 şirkete kayyım atanmasına karar verdi. *Metal Filo Hizmetleri Otomotiv Anonim Şirketi, *Metal Auto Motorlu Araçlar Anonim Şirketi, *Bi Poliçe Sigorta Acenteliği Limited Şirketi, *BM Grup Ticaret Gıda Otomotiv İnşaat Limited Şirketi, *Easy Drive Filo Anonim Şirketi,*Metal Oto Ticaret Anonim Şirketi, *Metal Mimarlık Anonim Şirketi,*Metal Havacılık Anonim Şirketi,*Eyüpspor Futbol Yatırımları Anonim Şirketi
Eyüpspor Başkanı Murat Özkaya, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “futbolda bahis” iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında “müsabaka sonucunu etkileme” suçlamasıyla 10 Kasım’da tutuklanmıştı.
***
Türkiye'nin 2025 yılında faize ödediği parayla neler yapılabilirdi? Havaalanları, hastaneler, konutlar...-Çağrı Kubilay Avcı-
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yayımladığı merkezi yönetim bütçe verileri, 2025 yılında faize milyarlarca liranın gittiğini gösterdi. Bütçeden faize ayrılan para ile yüz binlerce konut yapılması mümkün olurken 6 Şubat depremlerinde oluşan tüm konut hasarına eşdeğer olduğu görüldü.
Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın yayımladığı Aralık 2025 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşme Raporu, gelir-gider dengesinde faiz harcamalarının belirleyici rol oynadığını ortaya koydu. Merkezi yönetim bütçesi 2025 yılında 1 trilyon 799,1 milyar TL açık verdi. Bir önceki yıl bütçe açığı 2,1 trilyon TL seviyesinde gerçekleşmişti.
GELİR-GİDER DENGESİ BOZULDU
Ocak–aralık dönemini kapsayan verilere göre, bütçe giderleri 14 trilyon 634,6 milyar TL'ye ulaşırken, bütçe gelirleri 12 trilyon 835,5 milyar TL'de kaldı. Artan faiz harcamaları, bütçe dengesinin açık vermesinde belirleyici unsur olarak öne çıktı.
FAİZ GİDERLERİ REKORU KIRDI
Rapora göre, 2025 yılı genelinde faiz giderleri 2 trilyon 54,4 milyar TL'ye yükseldi. Bu rakam geçen yıla göre yüzde 61,7 oranında artış anlamına geliyor. Faiz hariç bütçe giderleri ise 12 trilyon 580,2 milyar TL oldu.
2024 yılında faiz dışı açık veren bütçe, 2025'te 255,3 milyar TL faiz dışı fazla verdi. Ancak faiz giderlerindeki hızlı artış, toplam bütçe dengesinin açıkta kalmasına neden oldu.
ARALIK AYINDA AÇIK ARTTI
Aralık 2025'te merkezi yönetim bütçesi 528,1 milyar TL açık verdi. Aynı ayda bütçe giderleri 1 trilyon 792 milyar TL, bütçe gelirleri ise 1 trilyon 263,9 milyar TL olarak gerçekleşti. Aralık ayında faiz harcamaları 116,7 milyar TL olarak kaydedilirken, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 55 artış yaşandı. Aynı dönemde faiz dışı açık 411,5 milyar TL oldu.
VERGİ GELİRLERİ VE HARCAMA KALEMLERİ
2025 yılında vergi gelirleri 11 trilyon 49,5 milyar TL'ye yükseldi. Gelirler içinde en yüksek payı gelir vergisi ve dolaylı vergiler aldı. Harcamalar tarafında ise cari transferler, personel giderleri ve faiz ödemeleri öne çıkan kalemler oldu.
FAİZE ÖDENEN PARAYLA NELER YAPILABİLİRDİ?
2025 yılında faize ödenen 2 trilyon 54,4 milyar TL'lik tutar, 2025 yılı dolar/TL ortalaması olan 39,22 seviyesine göre 52,6 milyar dolara denk geliyor. Bu rakam üzerinden karşılaştırmalı bir hesaplama yapıldığında ortaya çarpıcı sonuçlar çıkıyor.
2013 yılında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak görev yapan Binali Yıldırım, Marmaray'ın açılışından önce verdiği röportajda projenin 8 milyar TL tuttuğunu belirtmişti. O dönem dolar/TL kuru 1,8 seviyesindeydi, yani maliyet dolar bazında 4,4 milyar dolara denk geliyordu.
Bu hesaba göre, 2025'te faize ödenen parayla 12 adet Marmaray projesi sıfırdan yapılabilirdi.
Yapım maliyeti 1,5 milyar dolar seviyesinde olduğu tahmin edilen 2 bin 682 yatak kapasiteli Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'nden ise 35 adet inşa edilebilirdi.
Yapım maliyeti 2009 yılında 6,9 milyar dolar olarak tahmin edilen, ancak projenin tamamlandığı 2019 tarihinde 13,6 milyar dolar harcanan Osmangazi Köprüsü'nden de 4 adet yapılabilecek seviyede bir kaynak faize gitti.
HATAY İÇİN TOPLANAN YARDIMIN 505 KATI
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş merkezli meydana gelen ve resmi kaynaklara göre 23 bin 453 yurttaşın hayatını kaybettiği, 30 bin 762 yurttaşın yaralandığı depremde en büyük hasarı alan illerden biri Hatay oldu. İlin yeniden inşası için yapılan yardım ve yatırımların toplam tutarı 4 milyar 90 milyon 723 bin liraya ulaştı. Yapılan yardımların dolar karşılığı 104 milyon 301 bin 963 dolar.
Karşılaştırmalı bir hesaplama yapıldığında, 2025'te faize ödenen miktarla Hatay için toplanan miktarın tam 505 katı kaynak ilin yeniden inşası için sağlanabilirdi.
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından 6 Şubat depremlerinin ekonomik etkileri hakkında yapılan araştırmaya göre tüm illerde ortaya çıkan konut hasarı 57 milyar dolar olarak ifade edilmişti. Bu da tüm konutlarının tekrar inşası ve güçlendirilmesi için gereken paranın neredeyse tamamının 1 yıllık faize gittiğini ortaya koydu.
'YÜZYILIN KONUT PROJESİ'NE 688 BİN EK KONUT
AKP iktidarı tarafından 'Yüzyılın Konut Projesi' olarak nitelendirilen 500 bin sosyal konut projesinin toplam maliyeti, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum tarafından "Yapacağımız bu proje, 1,5 trilyon liralık bir projedir" şeklinde açıklanmıştı. Projenin toplam maliyeti dolar bazında 38 milyar 245 milyon 792 bin 962 dolar olarak hesaplanıyor. Faize ödenen parayla benzer nitelikte 688 bin 235 konut inşa edilebilirdi.
20 YILLIK ÖZELLEŞTİRMELERE DENK GELDİ
52,6 milyar dolarlık faiz ödemesi, AKP döneminde satılması tartışmalara neden olan pek çok stratejik kuruluşun toplam özelleştirme bedeliyle neredeyse eşdeğer. TEKEL İçki Fabrikaları ve Tesisleri, İzmit SEKA Fabrikası, ASELSAN, ERDEMİR (Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları), TÜPRAŞ (Türkiye Petrol Rafinerileri), PETKİM (Petrokimya Holding) ve İSDEMİR (İskenderun Demir ve Çelik Fabrikaları) gibi pek çok fabrika ve üretim tesisleriyle birlikte çeşitli şirket ve enerji dağıtım firmasının da içinde olduğu yüzlerce özelleştirme yapıldı.
2002'den 2022'ye değin yapılan özelleştirmelerin toplam büyüklüğü 63 milyar dolar olarak belirtilmişti. 2025 yılında yapılan faiz ödemesinin AKP iktidarının 20 yılda satılan yüzlerce şirketten elde edilen paraya neredeyse eşit olması dikkat çekti.
***
İlk Cumhuriyet gündeme getirmişti... Bakan Tekin, 'Atatürk'süz gelişim raporunu böyle savundu: 'Bu açık bir niyet okuyuculuk'
Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilkokullarda hayata geçirdiği yeni değerlendirme sisteminde, 3. ve 4. sınıf öğrencilerine Atatürk görselli karne verilirken, 1. ve 2. sınıflara “öğrenci gelişim raporu” dağıtılması tepki çekti. Cumhuriyet'in gündeme getirdiği haber sonrası, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e, söz konusu "rapor" soruldu. Tekin, Atatürk’ü sevdiklerini söyleyerek niyet okuyuculuğu yapıldığını iddia etti.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yeni müfredat kapsamında uygulamaya koyduğu değerlendirme sistemi, kamuoyunda ve eğitim çevrelerinde tartışma yarattı.
Uygulamaya göre, ilkokul 3. ve 4. sınıf öğrencilerine Atatürk görselinin yer aldığı klasik karne verilmeye devam edilirken, ilkokul 1. ve 2. sınıf öğrencilerine karne yerine “öğrenci gelişim raporu” adı altında farklı bir belge dağıtılıyor.
O BELGELERDE ATATÜRK'E YER VERİLMEDİ
Tepkilerin odağında ise, 1. ve 2. sınıflara verilen bu belgede Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e yer verilmemesi bulunuyor. Eğitimciler ve veliler, aynı eğitim kademesinde farklı simgesel uygulamaların kabul edilemez olduğunu dile getirdi.
BAKAN TEKİN O UYGULAMAYI BÖYLE SAVUNDU
Cumhuriyet'in gündeme getirdiği haber kamuoyunda gündem oldu.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin bugün, Ağrı'da düzenlenen karne dağıtım törenine katıldı. İbrahim Çeçen İlkokulu'nda öğretmenlerle bir süre görüşen Tekin, daha sonra çıktığı sınıfta öğretmenleri ve çocukları tebrik edip karne dağıttı.

Tekin törenin ardından açıklamalarda bulundu. İlkokul birinci ve ikinci sınıflara ‘gelişim raporu’ ismiyle verilen karnelerden Atatürk’ün resminin çıkarılmasına gelen tepkilere ilişkin açıklama yapan Tekin, muhalefeti suçladı.
"NİYET OKUYUCULUK"
"Okuma yazmayı yeni öğrettiğimiz bir çocuğu notla değerlendirmek artık çok demode bir yaklaşım" diyen Tekin şunları söyledi:
"Biz de Türkiye Yüzyılında Maarif modeli ile beraber öğretmen arkadaşlarımızın çok kapsamlı bir şekilde yani sadece bir notla değil de kapsamlı bir biçimde öğrenciyi değerlendirdikleri, veliye rehberlik yaptıkları ve tatil dönemlerini daha faydalı geçirecekleri şekilde bir izleme tanımlama süreci başlattık.
"Bakın biz Milli Eğitim Bakanlığı olarak Atatürk başta olmak üzere bu ülkeyi bize emanet eden herkese, onların emanetine maddi ve manevi emanetlerine saygı duymak, saygı duyacak bir kuşak yetiştirmekte mükellefiz. Dolayısıyla bizim Atatürk ya da Atatürk'ün saygınlığı ile ilgili olumsuz bir tavır içerisinde bulunacağımızı iddia eden muhalefeti ben buradan kınıyorum. Açık yüreklilikle söylüyorum. Bu açık bir niyet okuyuculuktur. Karnemiz ve gelişim raporumuz burada. Şimdi bu yeni bir uygulama. Bu da karnemiz."

***
Restorasyon diye boşaltıldı, başkasına verildi! Marmara Üniversitesi’nde 'Sultanahmet' isyanı -Ufuk Sepetçi-
Tarihi yarımadadaki köklü eğitim kurumlarının boşaltılması zincirine Marmara Üniversitesi'nin simge binası da eklendi. Kendi bütçesiyle restore ettiği binaya geri dönemeyen Marmara Üniversitesi bileşenleri, Sultanahmet’te protesto düzenledi. "Kurumsal hafızamız siliniyor" diyen mezunlar, akademisyenler ve öğrenciler Sultanahmet Meydanı'ndan seslendi.
Marmara Üniversitesi’nin Sultanahmet’te bulunan ve uzun yıllar rektörlük binası olarak kullanılan tarihi yapısının başka bir üniversiteye tahsis edilmesine yönelik tepkiler bugün Sultanahmet’te düzenlenen protestoyla dile getirildi. İstanbul Yüksek Ticaret ve Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Mezunları Derneği’nin çağrısıyla yapılan eyleme mezunlar, akademisyenler ve öğrenciler katıldı.
Protestoda yapılan basın açıklamasında, söz konusu yapının Marmara Üniversitesi ile özdeşleşmiş tarihsel ve kurumsal bir mekân olduğu vurgulandı. Açıklamada, Resmî Gazete’de yayımlanan atama kararları ve sonrasında yapılan açıklamalarla, Marmara Üniversitesi rektörlük binası olarak hizmet veren yapının başka bir üniversiteye tahsis edildiğinin öğrenildiği belirtildi.
“KURUMSAL HAFIZANIN SİMGESİ”
Mezunlar, kökleri 1883 yılına uzanan İstanbul Yüksek Ticaret geleneğinin, Türkiye’nin iktisadi ve idari kadrolarının yetişmesinde önemli bir yere sahip olduğunu ifade etti. Sultanahmet Meydanı’nın güney ucunda yer alan binanın, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan eğitim sürekliliğinin simgelerinden biri olduğu kaydedildi.
RESTORASYON SONRASI TAHSİS TEPKİSİ
Açıklamada, rektörlük binasının 11 Ağustos 2021’de restorasyon gerekçesiyle kapatıldığı, restorasyon sürecinin Marmara Üniversitesi tarafından yürütüldüğü ancak çalışmaların ardından yapının üniversitenin kullanımına açılmadığına dikkat çekildi. Mezunlar, kamusal bir üniversitenin kendi imkânlarıyla restore ettiği tarihi bir yapının başka bir üniversiteye devredilmesini kabul edilemez bulduklarını ifade etti.
TARİHİ YARIMADADA EĞİTİM VURGUSU
Basın açıklamasında ayrıca, Sultanahmet’te bulunan ve tarihi değeri olan Sultanahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin de “restorasyon” gerekçesiyle boşaltıldığı, öğrencilerin başka okullara yönlendirildiği anımsatıldı. Tarihi yarımadada köklü eğitim kurumlarının birer birer boşaltılmasının İstanbul’un çok katmanlı eğitim kültürüne zarar verdiği vurgulandı.
“143 YILLIK MİRAS DEVREDİLEMEZ”
Mezunlar, Sultanahmet’teki rektörlük binasının 143 yıllık “Yüksek Ticaret” geleneğinin somut simgesi olduğunu belirterek, yapının Marmara Üniversitesi’nden koparılmasının bu mirası zedeleyeceğini dile getirdi. Açıklamada, binanın başka bir üniversiteye ya da vakfa devredilmesi işleminin derhal durdurulması çağrısı yapıldı.
Mezunlar, sürecin yasal ve toplumsal takipçisi olacaklarını belirterek kamuoyuna çağrıda bulundu.
***
Sahte e-imza ile Hazine arazisi satışı -Murat Ağırel-
Sahte belgeler ile kurum bürokratları adına çıkarılan e-imzalar ile yapılanları daha önce yazmıştım. Sahte diplomalar, ehliyetler, usta-kalfalık belgeleri...
Bu hususta üç iddianame hazırlandı. Son iddianame örgüt iddianamesi.
Ancak ilk gün de söyledim ve söylemeye devam edeceğim: Bu sahtecilik çarkını kuran kişilerin bu işleri sadece “Diploma yapalım”, “Kuaföre kalfalık belgesi verelim” diye yaptıklarını ya da en azından sadece bu sahtecilikle yetindiklerini düşünmüyorum.
Çok daha büyük skandallar karşımıza çıkabilir. Zira yine bu köşede iddianamede yer alan bir bölümü anlatmıştım ve örgüt lideri Ziya Kadiroğlu’nun “Kardeşini cezaevinden çıkarırız” taahhüdünü anlatmıştım.
Sakarya’da faaliyet gösteren bir emlakçı beni aradı.
“Murat Bey, sahte e-imza dosyasının içinde çok büyük bir skandal var” dedi.
Anlattıkları, gerçekten de akıl alır gibi değildi.
Dosyanın merkezinde Selvet Işıklar isimli bir müteahhit var.
HARİTALAR MASAYA KONUYOR
Sakarya’da Kadir isimli bir emlakçı, Selvet Işıklar’ın yanına gelerek kat karşılığı satılık bir arsa olduğunu söylüyor. Görüşmeler yapılıyor ancak taraflar anlaşamıyor. Bunun üzerine emlakçı, bu kez Hazine arazisi alıp almayacağını soruyor.
“Fiyat ve yer uygunsa alırım” cevabı veriliyor.
Akşam saatlerinde, Sakarya’daki 54 AVM’de Hakan isimli biriyle buluşuyorlar. Ardından sürece yeni isimler dahil oluyor. İsmail isimli kişi, müteahhidi İstanbul Kadıköy’de bulunan TCDD yerleşkesine davet ediyor.
Ertesi gün İstanbul’a gidiliyor. Kendilerini TCDD’de memur olarak tanıtan Nurettin ve İsmail isimli kişiler karşılıyor.
Masaya haritalar konuyor. Tapu ve Kadastro’nun web sitesi açılıyor. Parsel bilgileri, sınırlar, maliyetler tek tek gösteriliyor.
İki adet Hazine arazisi için teklif net:
51 milyon TL kamuya,
25 milyon TL aracılara komisyon.
Toplam 76 milyon TL.
Müteahhit kabul ediyor. Çünkü söz konusu arazilerin gerçek değeri, bu rakamların çok üzerinde.
Bir hafta sonra müteahhit, Ankara Yenimahalle’deki Aysu Emlak isimli işyerine gidiyor ve anlaşma gereği Hikmet isimli kişiye elden 4 milyon TL teslim ediyor.
Kısa süre sonra kendisine, satış sürecinin e-Devlet üzerinden ilerleyeceği söyleniyor.
Ardından bu kez İstanbul Beykoz’da bir yalıda toplantı yapılıyor. Kalan ödemeler konuşuluyor. Kamil Barbaros İplikçioğlu adına noterden vekâlet çıkarılması isteniyor, o da veriliyor.
10 gün sonra yüzde 10 peşinat talep ediliyor. Müteahhit, bakanlık kentsel dönüşüm hesabına bu tutarı yatırıyor.
Ve e-Devlet’ine baktığında şunu görüyor: İhaleye katılmaya hak kazanmış.
Bir hafta sonra kalan yüzde 90 da yine bakanlık hesabına yatırılıyor.
Ödemelerin tamamlanmasının ardından, Hazine arazilerinin satışının onaylandığına dair e-imzalı resmi evraklar müteahhidin e-Devlet sistemine düşüyor.
Bunun üzerine komisyon bedelleri de Hikmet Sungur adına gönderiliyor.
Yetmiyor...
Bu kez TOKİ uzantılı bir mail adresinden, 8 kamu personelinin e-imzasını taşıyan belgeler müteahhidin mailine geliyor. Evraklar doğrulama sisteminden kontrol ediliyor.
Hepsi “gerçek” görünüyor. Ancak ekip müteahhidi sürekli uyarıyor:
“Bizden habersiz bakanlığa, tapuya gitme.”
Bir hafta sonra Hikmet Sungur tekrar arıyor.
Arifiye Belediyesi’ne imar değişikliği yazısının gittiğini ve artık belediyeye gidebileceğini söylüyor.
Müteahhit belediyeye gidiyor. Belgeler geliyor, evet. Ama belediyedeki görevli, arazileri tanıyor ve şu cümleyi kuruyor:
“Bu işlemlerin yapılması mümkün değil.”
İnceleme derinleşince gerçek ortaya çıkıyor: Tüm evraklar sahte.
Müteahhit dolandırıldığını anlıyor ve soluğu savcılıkta alıyor. Ertesi gün de bakanlığa gidiyor.
Bakanlık yetkilisinin sözleri ise çok daha vahim: “Bu evraklar, e-imzalar yasadışı yollarla oluşturularak hazırlanmış. Sizin gibi yüzlerce mağdur var.”
Müteahhit, faiz talep etmeme karşılığında parasını 6-7 ay sonra bakanlıktan geri alıyor.
Ankara’da elden verdiği 4 milyon TL’yi de kurtarıyor. Ancak aracılara ödenen komisyonlar uçup gidiyor. Savcılık soruşturması devam ediyor.
YÜZLERCE MAĞDUR
Bu yazıda aktardıklarım, savcılık ve Emniyet’e ulaşmış resmi bir suç duyurusunda yer alan bilgiler.
Benim için asıl kritik nokta ise şu:
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerinin e-imzaları kopyalanarak Hazine arazileri satılıyor.
Bakanlık yetkilisi “Yüzlerce mağdur var” diyor. Akıl alır gibi değil.
Bu dosya sadece Sakarya’da ortaya çıkanlar.
Peki ya diğer iller?
Kaç Hazine arazisi bu yöntemle el değiştirdi?
Bu sahte e-imza ağı, hangi kurumlara kadar uzanıyor?
Bu olay, açıkça e-imza skandalının en karanlık halkasıdır ve tüm ayrıntılarıyla soruşturulmak zorundadır. İşin ilginci her şey kitabına uygun ilerletiliyor. İmzalar, belgeler, işlemler hep resmi kayıt sistemi üzerinden yürütülüyor ve tüm paralar bakanlığın hesabına yatırılıyor.
Buradan çıkacak sonuç, sadece bir dolandırıcılık dosyası değil, devletin dijital güvenliğine dair bir turnusol kâğıdı da olacaktır.
/././
ABD’den SDG’ye yeni görev -Mehmet Ali Güller-
Omurgasını PKK’nin Suriye kolu olan PYD/ YPG’nin oluşturduğu ve ABD’nin resmi müttefiki durumundaki SDG, Suriye ordusuyla kısa süreli çatışmanın ardından, kontrol ettiği Halep’teki iki mahalleden çekildi.
Peki, SDG’nin bu geri çekilmesi bir yenilgi mi yoksa taktik manevra mı? ABD, SDG’yi korumaktan vaz mı geçti? Bu ABD’nin “Şara kartına” daha çok yatırım yapacağı anlamına mı geliyor? Yoksa Washington “Halep’i Şam’a verip Fırat’ın doğusunu Ankara’ya kabul ettirme” taktiği mi izliyor? ABD’nin Suriye ile İsrail’e imzalattığı “ortak istihbarat mekanizması” sonuçlu mutabakatın “Halep satrancı”yla ilgisi var mı?
Bugün bu ve benzeri sorulara “elimizdeki ham verilerle” yanıt aramaya çalışacağız. Zira konu Türkiye’deki açılımı da etkiliyor.
İSRAİL’İN KAZANCI GÖZETİLİYOR
Bölgedeki gözlemcilerin genel kanaati, SDG’nin Halep’i bırakmasını sağlayanın ABD olduğu şeklinde. Peki ABD Suriye’deki “kara ordusu” olarak gördüğü SDG’ye neden mevzi terk ettirdi?
Mesele şu: ABD, hem HTŞ’yi hem de SDG’yi kullanıyor, ama “İsrail’in çıkarları” temelinde birbirine karşı kullanıyor. ABD, ihtiyaca göre “Yatırım yaptım, kara ordum” dediği SDG’yi Şara’ya karşı kollayarak duruma göre “Suriye için bir şans” dediği Şara’nın elini kuvvetlendirmek için SDG’ye geri adım attırarak iki örgütü birbirine karşı dengeliyor.
Bu “dengeden” kazancı aranan ise elbette İsrail.
ARAÇLARIN ABD AÇISINDAN İŞLEVİ
Çünkü ABD, Suriye’nin İsrail’le anlaşmasını istiyor. Peki nasıl bir anlaşma?
İsrail’in Golan Tepelerinin hatta Esad’ın devrilmesinin ardından genişlettiği işgal bölgesinin kabul edildiği, Şam’ın güneyinin askerden arındırılmış bölge yapıldığı, İran’ın etkisinin olmadığı bir Suriye...
ABD, İran’ın tekrar Suriye’ye dönebilmesini engelleyecek araç olarak Şara’ya kredi veriyor.
Ve ABD böylesi bir Suriye için SDG’yi, hem Şam’ı baskı altında tutacak ama hem de gerektiğinde Şam’a karşı taviz verdirebileceği bir araç olarak görüyor.
HALEP SATRANCI
Satranç tahtası üzerinde anlatırsak...
Beyaz şahın (İsrail) konumunu güçlendirmek için beyaz piyon (SDG/Abdi) feda ediliyor ve siyah filin (HTŞ/ Şara) önünde kısa bir koridor açılmasına izin veriliyor.
Burada hem siyahlarla hem de beyazlarla oynayan ise Washington. Ankara, fil merkeze (Şam’a) çıktığında bunu kendi zaferi ilan etmişti ama şu anda Washington’ın hem siyahları hem beyazları kontrol ettiği masanın kenarında kalmış durumda.
İKTİDAR RİSK ALIR MI?
Kısacası HTŞ ile SDG mücadele ediyor ve bu mücadeleden, İsrail kazançlı çıkıyor. Çünkü oyunu kuran, İsrail’in sponsoru ABD.
Türkiye’nin bu oyunu bozabilmesi, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesinden geçiyor ama Trump’la beyaz sayfa açmak isteyen Erdoğan hükümetinin böyle bir risk alabilmesi şu aşamada olası görünmüyor. Zira bu Bahçeli’nin koçbaşılığında başlatılan “yeni açılım” masasının da devrilmesi demektir.
Ancak...
Elbette iktidar açısından kritik önemdeki tarihi seçimin arifesinde hükümet risk almayı daha kârlı bulabilir!
AÇILIMA ETKİSİ
İktidarın bileşenleri, bir taktik uygulamıyorlarsa, daha kimin “oyunbozan” olduğu konusunda bile hemfikir değiller. 10 Mart mutabakatının hayata geçememesinde, MHP lideri Bahçeli Mazlum Abdi’yi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Kandil’i sorumlu tutuyor. Bu “devlet aklı (!)” günün sonunda Öcalan’ı “hakem” yapar!
Diğer yandan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Fidan’ı “Suriye’nin dışişleri bakanı gibi konuşmakla” suçluyor.
Sonuç olarak Halep satrancının Ankara’ya ilk etkisi, TBMM komisyonundan ortak bir rapor çıkabilmesini daha da zorlaştırmış olmasıdır.
YENİ DÜZEN ARAYIŞI
Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan ve ABD’nin HTŞ ve SDG kartlarını karşılıklı kullandığı bu süreç, inişli çıkışlı bir süreç.
Bu iniş ve çıkışları çözümleyebilmek, üstündeki stratejik düzleme bakmaktan geçiyor. Orada ise uzun zamandır işaret ettiğimiz planlama var: ABD; İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor, İran’a karşı Türk-Kürt-Arap-Yahudi cephesi oluşturmaya uğraşıyor.
Asıl satranç ustalığı, emperyalizmin bu tezgâhını bozabilmektir!
/././
Cumhuriyet






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder